
67
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Son dönem böbrek yetmezliği nedeni ile diyaliz tedavisi alan hastalarda selenyum düzeyi ve kognitif fonksiyonlar arasındaki ilişki
Amaç: Kronik böbrek hastalarının (KBH) %16-38'inde geliştiği bildirilen kognitif fonksiyonlarda bozulmanın morbidite ve mortaliteyi artırıcı bir faktör olduğu bilinmektedir. Selenyumun antioksidan etkiyle serbest radikallerin neden olduğu nöronal hasarı önleyerek kognitif bozulmayı engelleyici etki gösterdiği bilinmektedir. Bu çalışmada KBH olanlarda serum selenyum düzeyinin kognitif fonksiyon bozukluğu ve depresyon ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: Bu klinik kesitsel çalışmaya 20-65 yaş arasında toplam 100 katılımcı [hemodiyaliz tedavisi uygulanan (HD) (n=25), sürekli periton diyaliz tedavisi uygulanan (PD) (n=25), evre 3-4 KBH (n=25), KBH olmayan kontrol grubu (n=25) katılımcı] dahil edildi. Kognitif fonksiyonları değerlendirmek için Standardize Mini Mental Test (sMMT), depresyon varlığının tespiti için ise Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı. Eş zamanlı, serum selenyum düzeyi ölçümleri için kan örnekleri alındı. Bulgular: KBH olan hastaların (n=75) %16'sında, diyaliz tedavisi uygulanan hastaların (n=50) %30'unda ve KBH olmayan kontrol grubunun %4'ünde kognitif fonksiyon bozukluğu tespit edilmiştir. HD hastalarının %44'ünde, PD hastalarının %50'sinde, evre 3-4 KBH hastalarının %40'ında ve kontrol grubunun %16'sında orta veya şiddetli depresyon saptanmıştır. KBH olmayan kontrol grubunda sMMT puanları diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek iken (sırasıyla, P<0,001, P<0,001, P<0,001), BDÖ skoru daha düşüktür (P=0,003). Post-hoc test analizlerinde serum selenyum düzeyleri; diyaliz uygulanmayan KBH'lılar ve kontrollerde, HD ve PD gruplarından anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıyla, P=0,001, P<0,001, P<0,001, P<0,001). Serum selenyum düzeyi ile sMMT skorları arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0,299; P=0,003). Serum selenyum düzeyi ile BDÖ skorları arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,301; P=0,002). Sonuç: KBH hastalarında özellikle diyaliz hastalarında kognitif bozulma ve depresyon sık görülmektedir. Bulgularımız bu hasta popülasyonunda serum selenyum eksikliğinin hem kognitif bozulma hem de depresyon üzerine katkısı olabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, bulgularımız daha kapsamlı araştırmalar ile desteklenmelidir.
Böbrek taşı tedavisinde skopili ve skopisiz iki farklı retrograd intrarenal cerrahi tekniğin karşılaştırılması
Amaç: Ürolitiyazis tedavisinde floroskopisiz RIRS (Retrograd intrarenal cerrahi) tekniği ile rutin kullanılan floroskopili RIRS tekniğini etkinlik ve güvenilirlik açısından karşılaştırmak Çalışma tasarımı: Gözlemsel bir çalışma. Çalışma yeri ve süresi: Hitit Üniversitesi Çorum Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Bölümü, Çorum, Türkiye, Ağustos 2019 ve Ağustos 2020. Metodoloji: RIRS operasyonunda floroskopi kullanılarak yapılan 98 hasta ve floroskopi kullanılmadan yapılan 100 hastanın ameliyat öncesi ve sonrası verileri prospektif olarak değerlendirildi. Operasyon öncesi hasta onamının olmaması, gebelik, pıhtılaşma bozukluğu, aktif üriner sistem enfeksiyon varlığı ve ektopik böbrek gibi anatomik anomalisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Floroskopisiz teknikte floroskopi cihazı ameliyathanede kullanıma hazır halde bulunduruldu ancak tüm manipülasyonlar floroskopi kullanılmadan, direk görüş altında gerçekleştirildi. Floroskopisiz yöntemle başlanıp, floroskopi kullanımı gereken hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Ortalama yaş 48,22 ± 14,42 (18-84) yıl olarak bulundu. Hastaların 129 (% 65,2) erkek, 69'u (% 34,8) kadındı. Ortalama taş boyutu 18,5 ± 2,31 (5-30) mm idi. Taşsızlık oranı ameliyattan sonra floroskopi kullanılan grupta 90 (% 91), floroskopi kullanılmayan grupta 90 (% 90) olgu olarak hesaplandı. Floroskopi kullanılan yöntemde ortalama 8,76 ± 9,50 sn floroskopi kullanılırken, floroskopi kullanılmayan yöntemde hiç kullanılmamıştır. Ameliyat sırasında bir hastamızda (floroskopi kullanılan grupta) clavian 3b komplikasyon görüldü (perirenal hematom) takip ile geriledi. 7 hastada (% 3,6) ateş, 7 hastada (% 3,6) hematüri ve 1 hastada (% 0,05) taş yolu gibi minör komplikasyonlar gelişti. Sonuç: Floroskopisiz rırs yöntemi, rutin uygulanan floroskopili yöntem gibi böbrek taşı tanısı konulan hastalarda endoürologlar tarafından etkin ve güvenli bir şekilde uygulanabilir. Anahtar kelimeler: Retrograt intarenal cerrahi, floroskopi kullanılmayan teknik
Rahimiçi araçların over rezerv testleri üzerine etkisi
Amaç: Kontrasepsiyon amacıyla kullanılan rahim içi araçların over rezervi üzerindeki etkisini araştırmak ve olumlu veya olumsuz yönlerini ortaya çıkarmak. Gereç ve Yöntem: 18-49 yaş aralığında daha önceden doğum yapmış ve kontrasepsiyon amaçlı bakırlı rahim içi araç kullanmayı tercih eden ve erken foliküler fazdaki ilk 45 kişi onamları alındıktan sonra çalışmaya dahil edilmiştir. Rahim içi araç uygulanmadan önce AMH (Anti Müllerian Hormon) , INHB (İnhibin B), FSH (Folikül Stimülan Hormon) ve E2 (Estradiol) için kan örneği alındı, yaş, adet düzeni, özgeçmiş gibi özellikler sorgulandı. Rahim içi araç uygulandıktan sonra antral folikül sayısı (AFS) için ve rahim içi aracın lokalizasyonu için transvajinal ultrasonografi yapıldı. Aynı işlemler 3 ay sonra tekrarlandı ve başvuru anındaki verilerle kıyaslandı. Serum örnekleri çalışılacağı güne kadar -80 o C'de saklandı. FSH ve E2 seviyelerini belirlemek için 'competitive enzyme linked immune sorbent assay' yöntemi, AMH ve INHB seviyelerinin ölçümünde ise 'the sandwich enzyme linked immune sorbent assay' yöntemi kullanıldı. Bulgular: Rahim içi araç uygulama anındaki (0. ay) ve kontrol anındaki (3. ay) veriler karşılaştırıldığında AMH düzeyindeki azalma, E2 düzeyindeki artma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. FSH, INHB düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. AFS'de ki azalma anlamlı tespit edilmiştir. Adet düzeni sorgulanan gönüllülerin siklus süresinde ve günlük değiştirilen ped sayısında anlamlı bir değişiklik bulunmamasına rağmen kanama süresinin istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı görülmüştür. Sonuç: Kontrasepsiyon amaçlı kullanılan bakırlı rahim içi araçlar (RİA) AMH ve AFS'de azalma meydana getiriyor. Bu da bakırlı RİA'ların erken dönemde over rezervini azalttığını gösterir. Anahtar Kelimeler: AMH, İNHB, FSH, E2, AFS
Diyabetik ayak ülserinin tedavisinde sınıflamaların karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada mevcut diyabetik ayak ülser sınıflamalarından Wagner, PEDIS ve Texas tedavi açısından kıyaslanmıştır. Sınıflamaların klinik ve prognoz açısından tutarlılığı ve toplanan veriler ışığı altında hastalığın seyrini etkileyen faktörler değerlendirilmiştir. Gereç ve yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmada 18-85 yaş arasında diyabetik ayak ülseri olan 121 katılımcı dahil edilmiştir. Hastalar, servis yatışı sırasında düzenlemiş olduğumuz diyabetik ayak değerlendirme formunda demografik bilgileri, yaranın bölgesi-tipi-sınıflaması, ankle brachial index (ABI) ölçümleri, radyolojik açıdan osteomyelit veya yumuşak doku enfeksiyon varlığı, nöropati varlığı, laboratuvar değerlendirmeleri, ön görülen tedavi süresi ve sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Diyabetik ayak ülseri olan hastaların (n=121), 78'i iyileşen grubu ve 43'ü amputasyon grubu olmak üzere toplam 121 hasta vardı. Hastaların 94'ü erkek ve 27'si kadındı ve yaş ortalaması 64±11 idi. Gruplar arasında lenfosit ve nötrofil/lenfosit oran değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklı bulunmuştur (sırasıyla P= 0,027, P= 0,012). Doku perfuzyonu, yara derinliği, yara enfeksiyonu, yara hassasiyeti ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla, P= 0,002, P= 0,001, P= 0,006, P= 0,019). PEDIS skorlama sistemi iyileşme ve amputasyon tanısal ayrımında anlamlı; kesim noktası 7,5 olarak bulunmuştur. TEXAS sınıflaması A, B, C, D derecesi ve Wagner ile grup arasında istatistiksel olarak anlamlı; TEXAS sınıflaması 1, 2, 3 derecesi ile anlamlı ilişkili olmadığı bulunmuştur. Wagner iyileşme ve amputasyon tanısal ayrımında anlamlı olarak bulundu (AUC=0,728 (0,633-0,822)); P< 0.001). Ayrıca Ankle brakial indeks (ABI) ≥ 0,9 olanda %23,5; < 0,9 olanda % 50,9 amputasyon görülmüştür. Hastaların diyabetik ayak eğitimleri ile grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P= 0,021, P< 0,001). Sonuç: Erkek cinsiyet, ileri yaş, neutrofil-lenfosit oranı yüksek olması, diyabetik ayak ve DM eğitimi almamış olması, radyolojik olarak yumuşak doku enfeksiyonu ve osteomyelit varlığı ve ayak bileği brakial indeksinin 0,9'dan küçük olması iyileşme ve amputasyonun tanısal ayrımında anlamlı bulunmuştur. WAGNER sınıflamasında amputasyon kesim noktası 4. derece ve üzeri anlamlı bulunmuştur.
Laringeal maske uygulamalarında minimal akımlı anestezide manuel ve hedef kontrollü yöntemlerin karşılaştırılması
Amaç: Düşük ve minimal akımlı anestezide taze gaz akımı ve anestezik ajan dağıtımı, anestezist tarafından manuel olarak veya hedef kontrollü yöntem ile otomatik ayarlamalar yapılarak sürdürülebilmektedir. Hedef kontrollü yöntem; cihaz üzerinde istenen inhalasyon ajanı ve oksijen değerlerinin anestezist tarafından belirlendiği ve hedeflenen seviyelere ulaşmak için ek manuel ayarlamalara gerek kalmadan; taze gaz, inhalasyon ajanı ve oksijen dağıtımının sistem tarafından otomatik ayarlandığı bir gaz sevki modudur. Çalışmamızın amacı; laringeal maske eşliğinde minimal akımlı anestezi uygulamasında hedef kontrollü ve manuel kontrollü yöntemleri güvenilirlik ve kolay uygulanabilirlik açısından karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza elektif şartlarda inguinal herni cerrahisi için laringeal maske ile genel anestezi uyguladığımız 82 hasta dahil edildi. Minimal akımlı anestezide hedef ve manuel kontrollü yöntemler, hedeflenen değere ulaşma süreleri, inhalasyon ajan stabilitesi ve gaz tüketimi açısından kıyaslandı. Ayrıca hedef kontrollü anestezi yönteminin, benzer anestezik derinliği sağlamak ve hipoksiyi önlemek için yapılan müdahalelerin sayısını azaltıp azaltmadığı da değerlendirildi. Bulgular: Hedef kontrollü grupta manuel kontrole kıyasla ekspiryum sevofluran konsantrasyonu daha az değişkenlik gösterdi. Manuel kontrollü grupta hedeflenen minimal alveoler konsantrasyona ulaşma süresi hedef kontrollü gruba oranla anlamlı derecede kısa bulundu (77 sn'ye karşı 120 sn). Manuel kontrollü grupta hedeflenen oksijen ve anestezik ajan konsantrasyonlarını sürdürmek için cihaza daha fazla sayıda müdahale gerekti (8'e karşı 2, P < 0,001). Oksijen ve hava tüketimi manuel kontrollü grupta istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. Sevofluran tüketimi ve uyanma zamanı açısından ise anlamlı farklılık yoktu. Sonuçlar: Çalışmamız sonucunda laringeal maske uygulamalarında hedef kontrollü yöntemin minimal akımlı anestezi ile güvenli bir şekilde kullanılabileceğini gösterdik. Hedef kontrollü yöntem sevofluran ve oksijen konsantrasyonunu istenilen aralıklarda sürdürmek için cihaza daha az sayıda müdahale gerektirerek minimal akımlı anestezi yönetimini büyük ölçüde basitleştirdi ve anestezi sürecine olumlu katkı sağladı. Anahtar kelimeler: Hedef kontrol, Manuel Kontrol, Minimal Akım, Laringeal Maske
Acinetobacter baumannii klinik suşlarının fenotipik ve genotipik özelliklerinin araştırılması
Amaç: Acinetobacter baumannii suşları, dünya üzerinde yaygın görülen nozokomiyal patojenlerdir. Bu çalışmada 2018-2019 yılları arasında Hitit Üniversitesi-Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çeşitli klinik örneklerden izole edilen A. baumannii izolatlarının fenotipik ve genotipik testlerle virülans faktörlerinin test edilmesi (biyofilm oluşumu, haraket yeteneği, hemoliz oluşturma), direnç genlerinin araştırılması, uluslararası klon analizi yapılması, izolatlar arasındaki klonal yakınlığın belirlenmesi ve plazmid profilinin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 98 A. baumannii izolatının identifikasyonu ve antibiyotik duyarlılığı Vitek 2 sistemiyle, kolistin antibiyotik duyarlılığı ise sıvı mikrodilüsyon metoduyla belirlendi. Karbapenem direnci ilişkili genler ve biyofilm ilişkili genler tarandı. İzolatlar moleküler yöntemlerle tiplendirildi, uluslararası klonları belirlendi ve alkali lizis yöntemiyle suşların plazmid profilleri çıkarıldı. İzolatların koloni tipi, hemoliz özelliği, motilitesi, biyofilm oluşumu ve metallobetalaktamaz üretimi fenotipik yöntemlerle test edildi. Biyofilm oluşumu seramik yüzey, plastik tüp, vasküler kateter ve foley kateter yüzeylerinde araştırıldı. Biyofilm seviyesi spektrofotometreyle ölçüldü, elektron mikroskobuyla görüntülendi. Bulgular: A. baumannii izolatlarının imipenem-meropenem direnci %87 (85/98), kolistin direnci %8 (8/98) olarak bulunmuştur. İzolatların %42'si çoklu ilaca dirençli, %45'i aşırı ilaç dirençli, %13'ü ise tüm antibiyotiklere duyarlı saptanmıştır. Suşların %83,5 (71/98)'inde metallobetalaktamaz enzimi pozitif bulunmuştur. Karbapenem dirençli izolatların %98,8 (84/85)'inde blaOXA-51, blaOXA-23, ISab1/blaOXA-51, ISAba1/blaOXA-23 genleri pozitif saptanırken, blaOXA-24/40 ve blaOXA-58 genleri saptanmamıştır. Hastane salgın izolatı Genotip D, uluslararası clon II olarak belirlenmiştir. Genel olarak, duyarlı ve dirençli izolatların plazmid profilleri, genotipleri ve klonalitesi arasında benzerlik gözlenmemiştir. İzolatların %88'inde farklı seviyelerde biyofilm oluşumu ölçülmüştür ve çoğunda biyofilm genleri saptanmıştır. Biyofilm oluşumu en güçlü foley kateter yüzeyinde gözlenmiştir. Çalışmada hemolitik aktivite haricinde virülansla direnç arasında ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Dirençli A. baumannii suşlarının virülans özelliklerinin ve direnç mekanizmalarının belirlenmesi, suşların epidemiyolojik takibi A. baumannii enfeksiyonlarına karşı korunma ve tedavide fayda sağlayacak, olası komplikasyonları ve mortaliteyi azaltmada etkili olacak, gelecekte yeni tedavi yöntemlerin geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: A. baumannii, antibiyotik direnci, virülans, REP-PCR, plazmid
Üçüncü basamak bir hastanenin aile hekimliği polikliniğine başvuran hastaların kırsal ve kentsel bölgede yaşamalarına göre geleneksel ve tamamlayıcı tıp konusundaki bilgi ve tutumları
Giriş ve Amaç: İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen öncelikli amaçlardan biri sağlıklı olmaktır. Toplumların, modern tıptaki gelişmelerden önce, sağlık için uyguladıkları yöntemleri içinde yaşadıkları coğrafyaya, kültürlerine veya inançlarına göre şekillendirdikleri görülür. Dünyada ve ülkemizde, konvansiyonel tıp dışı yöntemlere olan talep artmıştır. Bu çalışmada, Çorum ilinde kentsel ve kırsal bölgede yaşayan halkın, yaygınlığı giderek artan geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemleri ile ilgili bilgi ve tutumlarını araştırmak, bunu etkileyen faktörleri ortaya koyabilmek ve buradan elde edilen verilerle halk sağlığına ve literatüre katkı sağlayabilmektir. Gereç ve Yöntem: T.C. Sağlık Bakanlığı Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin kentsel ve kırsal yaşam bölgelerine göre gruplandırılarak 10 Mart – 31 Mart 2021 tarihleri arasında katılımı ile kesitsel-tanımlayıcı bir çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara yüz yüze anket yöntemi ile çalışma ekibi tarafından oluşturulmuş geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) konusundaki bilgi ve tutumları sorgulayan anket uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 385 kişi katıldı. Katılımcılardan 277 (%71,9) kişi kentsel bölgede yaşayan katılımcılardan, 108 (%28,1) kişi kırsal bölgelerde yaşayan katılımcılardan oluşmaktaydı. Kentsel bölgede yaşayan katılımcıların yaş ortalaması 40,59±11,95 yıl, kırsal bölgede yaşayan katılımcıların yaş ortalamaları 41,01±14,61 yıl idi. En az bir veya daha fazla GETAT yönteminin duyulması, kentsel bölgede %92,1 (n=255) kırsal bölgeye göre %76,9 (n=83) daha yüksek saptanmıştır (P<0,001). En sık duyulan yöntemlerin kentsel bölgede sülük tedavisi (Hirudoterapi) %79,1, kırsal bölgede %62 masaj terapisinin olduğu görülmüştür. Bu duruma etkili faktörler olarak, her iki bölgede de daha yüksek eğitim düzeyine sahip olunması ve aylık gelirin daha iyi olması arasında istatistiksel anlamlı ilişki olduğu saptandı. GETAT yöntemi uygulatılmasında ise yaşam bölgeleri arasında istatistiksel anlamlı fark olmamakla birlikte, kentsel bölgede yaşayan 255 kişiden 130'u (%51,0), kırsal bölgede yaşayan 83 kişiden 36'sı (%43,4) en az bir veya daha fazla GETAT yöntemi uygulattıklarını belirtmiştir (P=0,229). Her iki bölgede de masaj terapisinin en sık uygulatılan uygulama (kentsel bölgede %27,1, kırsal bölgede %21,3) olduğu görülmüştür. Kentsel bölgede yaşayanlar GETAT yöntemlerini en sık sırasıyla; %62,5 internet, %54,3 televizyon, %50,8 arkadaş çevresinden duyduklarını belirtirken, kırsal bölgede yaşayanlarda ise en sık %63,4 televizyon, sonrasında %48,8 ile internet ev %47,5 ile arkadaş çevresinden duyduklarını belirtmişlerdir. Katılımcıların GETAT yöntemlerini uygulatmayı düşündüğünde en sık danışacağı kişiler; kentsel bölgede %84,3, kırsal bölgede %89,5 ile aile hekimleri olduğu gözlendi. Sonuç: Kentsel ve kırsal bölgede yaşayanlar arasında GETAT yöntemleri farklılık gösterebilmektedir. Bu farklılıkta eğitim durumu ve aylık gelir durumu etkili faktörler olarak saptanmış olsa da sosyokültürel etkinin ve yaşam alanına özgü faktörlerin etkisi de bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Aile Hekimliği, Geleneksel ve Tamamlayıcı tıp, Kentsel, Kırsal
Pron pozisyonda düşük ve yüksek akımlı anestezinin solunum mekanikleri üzerine olan etkileri
Amaç: Çalışmamızda pron pozisyonda yapılan cerrahi işlemlerde düşük akımlı anestezinin solunum mekanikleri üzerine olan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Elektif şartlarda genel anestezi altında pron pozisyonda lomber vertebra cerrahisi uygulanacak 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar düşük akımlı anestezi ve yüksek akımlı anestezi grubu olarak ikiye ayrıldı. Hastaların demografik verileri, hemodinamik parametreleri değerlendirildi. Her iki grubun pron pozisyondaki havayolu tepe basıncı, havayolu plato basıncı ve kompliyans parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri, hemodinamik parametreleri açısından iki grup arasında fark tespit edilmedi. Düşük akım grubunda havayolu tepe basıncı ile havayolu plato basıncı artışı yüksek akım grubundan daha az artış gösterdi, kompliyans değerindeki azalma ise düşük akımlı grupta yüksek akımlı gruptan daha az azalma gösterdi. Sonuç: Pron pozisyonda gerçekleştirilen düşük akımlı anestezi uygulamaları, tepe ve ortalama hava yolu basınçlarında meydana gelen yükselmeyi ve kompliyansta meydana gelen düşmeyi anlamlı şekilde azaltmaktadır.
Diyabetik ayak operasyonlarında tek enjeksiyon ve devamlı infüzyon popliteal sinir bloğunun ağrı ve hemodinami üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Diyabetik ayak nedeniyle cerrahi girişim planlanan hastalarda kontrolsüz diyabetten dolayı, nöroaksiyal veya genel anesteziye bağlı komplikasyonlar görülebilir. Bunları engelleyebilmek için rejyonel anestezi yöntemleri tercih edilebilir. Bu çalışmada, diyabetik ayak nedeniyle cerrahi girişim planlanan hastalarda, sürekli infüzyon ve tek enjeksiyon yöntemi ile popliteal sinir bloğu uygulamasının hemodinamik etkiler ve ağrı açısından sonuçları karşılaştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onamını takiben, diyabetik ayak cerrahisi için anestezi yöntemi olarak popliteal sinir bloğu yapılacak ASA II-IV risk grubunda 63 olgu, iki gruba randomize edildi. Grup 1 (n:32) hastalara popliteal sinir etrafına ultrasonografi ve sinir stimülatörü eşliğinde 30 mL lokal anestezik verildi. Grup 2'de (n:31) yer alan hastalara ise ek olarak kateter iğne ucunun 4-5 cm ötesinde olacak şekilde yerleştirildi. 2 mL/sa hızla %0,25 bupivakain infüzyonu için elastomerik pompa hazırlandı. Blok öncesi ve sonrası hemodinamik parametreler kaydedildi. Blok başlangıç ve sonlanım zamanları kaydedildi. Postoperatif ağrı skorları, hemodinamik parametreler, analjezik ihtiyacı zamanı, hasta memnuniyeti ve taburculuk süresi takip edildi. Bulgular: Grup 1'de postoperatif 12. saatten sonra, Grup 2'de 60. saatten sonra ağrı skorları yüksek seyretmiştir (sırasıyla P=0,006, P < 0,01). Grup 2'de postoperatif 60. saate kadar Grup 1'e göre daha düşük, sonrasında anlamlı olarak daha yüksek seyretmiştir. Blok süresi Grup 1'de ortalama 631,56 ± 218,72 dakika, Grup 2'de ortalama 733,26 ± 435,83 dakika idi. İlk analjezik ihtiyacına kadar geçen süre Grup 1'de ortalama 804,64 ± 1020,8 dakika, Grup 2'de ortalama 2012,78 ± 1424 dakika idi ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (P=0,072). Blok işleminden önce ve başarılı blokaj sonrasında ölçülen sistolik, diyastolik, ortalama arteryal kan basıncı ve kalp hızı gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (P > 0,5). Sonuçlar: Sürekli infüzyon yöntemi ile popliteal sinir bloğunun daha uzun ağrısız dönem sağladığı ortaya çıkmıştır. Her iki yöntemde de benzer hemodinamik veriler ve düşük ağrı skorları olduğu görülmüştür. Sürekli infüzyon yönteminin daha iyi analjezi sağladığı görülse de, işlem maliyeti, teknik zorluklar ve hasta konforuna olumsuz etkileri de göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Popliteal Sinir Bloğu, Diyabetik Ayak, Ağrı, Tek Enjeksiyon, Sürekli.İnfüzyon
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında serum salusin α ve β düzeyinin subklinik ateroskleroz ile ilişkisi
Giriş: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında (ODPBH) kistlerin renal parankimal ve vasküler basısına sekonder gelişen endotel disfonksiyonu ve ateroskleroz hastalık progresyonunu belirleyen en önemli faktörlerdir. Salusin α ve β aterosklerozis sürecinde önemli role sahip biyomoleküllerdir. Bu çalışmada otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında serum salusin düzeyleri ile ateroskleroz, endotel disfonksiyonu ve kardiyak morfoloji arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 19.06.2019-18) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya renal replasman tedavisi almayan 83 kişilik otozomal dominant polikistik böbrek hastası ile 53 kişilik sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Salusin α ve β düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun tümüne ekokardiyografi, flow-mediated vasodilatation (FMD) ve Karotis Arter İntima-Media Kalınlık (KİMK) ölçümü yapıldı. Salusin α ve β düzeyleri ile FMD, KİMK, ekokardiyografik ve inflamatuar parametreler (c-reaktif protein ve absolü nötrofil sayısı/absolü lenfosit sayısı (NLO)) arasındaki ilişki korelasyon analizi ile değerlendirildi. Sonuçlar: Serum salusin α hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük [sırasıyla 2,64 (1,83-3,30) pg/mL, 3,19 (2,38-6,79) pg/mL, P= 0.002], salusin β/α oranı ise yüksek saptandı [sırasıyla, 2,81(2,30-3,54), 2,57(1,90-3,19), P= 0,041]. Salusin β hasta ve kontrol grubu arasında farklı değildi. Hasta grubunun FMD yüzdesi kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük [sırasıyla, %6±0.5 ve %8±0.5 (P= 0,008)], KİMK ise yüksek (sırasıyla, 0.63±0.17 mm, 0.53±0.07 mm) saptandı (P< 0,001). Hasta grubu renal fonksiyonlarına göre, glomerüler filtrasyon hızı ≥ 60 ml/dk/1.73 m2, Grup 1 ve glomerüler filtrasyon hızı= 59-15 ml/dk/1.73 m2, Grup 2 olarak iki gruba ayrıldı. Salusin α düzeyi Grup 2'de 2,31 (1,73-3,24) pg/mL, Grup 1'de 2,72 (1,94-3,32) pg/mL ve kontrol grubunda 3,20 (2,55-7,87) pg/mL saptandı. Grup 1 ve 2'nin salusin α düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (P= 0,003). Serum salusin α düzeyi grup 2 ve 1 arasında farklı değildi (P= 0,504). Serum salusin β ve β/α oranı gruplar arasında farklı değildi (sırasıyla, P= 0,225, P= 0,428). Grup 2 hastalarda sol atrium çapı ve sol ventrikül kitle indeksi kontrol grubu ve Grup 1 hastalara göre yüksek (sırasıyla P= 0,012, P= 0,035), E/A oranı ise düşük (P<0,001) saptandı. Korelasyon analizlerinde salusin α ile E/A oranı arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. ROC analizinde ODPBH ve kontrol grubunun ayrımında serum NLO istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Tartışma: ODPBH'da renal fonksiyonların korunduğu erken evreden itibaren antiaterojenik kapasite azalmaktadır. ODPBH'nın erken evresinden itibaren subklinik ateroskleroz ve endotel disfonksiyonu gelişmekte, ileri evrelerde kardiyak morfoloji değişmekte ve sol ventrikül kitlesinde artış gelişmektedir. Anahtar Kelimeler: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı, Salusin α, Salusin β, Subklinik ateroskleroz, Endotel disfonksiyonu