
385
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Kamu sektörü ve özel sektör çalışanlarının motivasyonları üzerine karşılaştırmalı çalışma: Antalyada yapılan bir araştırma
Bu çalışmada motivasyon kavramı, motivasyonla ilgili kavramlar irdelenmiş vemotivasyona ilişkin genel kabul görmüş çalışmalara, teorilere yer verilmiştir. Çalışmada kamusektörü ve özel sektörde motivasyon konusuna da değinilmiştir.Çalışanların motivasyonlarını etkileyen faktörlerden yola çıkılarak kamu sektörü ve özelsektör çalışanlarının motivasyonları üzerine bir alan araştırması yapılmıştır. Bu kapsamda heriki sektör çalışanlarının kişisel özellikleri, motivasyon öncelikleri sıralamaları,motivasyonlarını etkileyen faktörlerin ne derece yerine getirildiği ve iki sektörün genelmotivasyon düzeyleri ele alınmıştır. Araştırma sonucunda her iki sektör için elde edilenbulgular değerlendirilmiş, yapılan analizler sonucu farklılık olan veya farklılık bulunmayannoktalar belirtilmiş, buna istinaden edinilen sonuçlar aktarılmış ve değerlendirme yapılmıştır.Uygulanan araştırmada önermelere ilişkin bulgular genelde kamu sektöründemotivasyonun daha iyi düzeyde olduğu yönünde sonuç vermektedir. Ancak genel motivasyondüzeyine ilişkin yapılan t testi sonuçları her iki sektör çalışanlarının motivasyon düzeyleriarasında pek fazla fark olmadığını göstermiştir.
Türkiye'de insan hakları ile ilgili kurumsal yapının güçlendirilmesi girişimleri: Antalya il ve ilçe insan hakları kurulları örneği
Toplumsal iliskilerin düzenlenmesine iliskin, bugün insanlık olarak sahip oldugumuz, deger korumaya yönelik en temel ilkeler, temel insan hakları dedigimiz ilkelerdir. Tarihsel süreç içerisinde, insan hakları alanında gerçeklestirilen mücadelelerin en büyük basarısı, insan haklarını koruma gerekliliginin farkına varılması ve kabul edilmesi olmustur. Ancak, insan haklarını hukuk devleti anlayısı içerisinde güvence altına alma; demokratik sistemler içerisinde kurma, kurumları islevsel hale getirme ve hakları koruyacak olanların yine kisiler oldugunu unutmadan etik sorumluluga sahip kisileri yetistirme çabası çagımızın belli baslı sorunları olmaya devam etmektedir. Arastırmanın amacı, Türkiye'de insan hakları ile ilgili kurumsal bir yapının olusturulması sürecinde alınan hukuksal ve siyasal kararların insanın degerini ne ölçüde koruyabildigini görmek, kisilerde insanın degerini korumayı ve insanın olanaklarını gerçeklestirmeyi amaç edinerek olusturulan kurumların, kurulus amaçlarını uygulama düzeyine ne kadar yansıtabildiklerini saptamaya çalısmak ve insan haklarını korumakla yükümlü kisilerin insan haklarının kurumsallasma sürecine ne ölçüde katılabildiklerini saptamaya çalısmaktır. Arastırmada Türkiye'de insan haklarını koruma ve ihlallerin önlenmesini saglama iddiası ile kurulan kurumların yapısı, görevleri yönetsel nitelikli ilkeleri irdelenmekte, teoride kendilerine atfedilen ideal özelliklerinin uygulamada yerine getirilip getirilemeyecegi tartısılmaktadır. Arastırma alanı olarak Basbakanlık nsan Hakları Baskanlıgı bünyesinde 81 il ve 850 ilçede kurulan l ve lçe nsan Hakları Kurullarından ?Antalya l ve lçe nsan Hakları Kurulları? örnek seçilmis, kurulun amacı, yapısı ve isleyisi inceleme konusu yapılırken, Antalya l ve lçe nsan Hakları Kurulu üyelerine uygulanan anket teknigi ile kurulun islevselligi sorgulanmıs bulgular ve çözüm yolları tartısılmıs ve önerilere yer verilmistir. Bu anlamda çalısmanın amacına ulastıgı söylenebilir.
Türk siyasal yaşamında merkezin nitelik değişimi; 3 Kasım 2002 genel seçimlerine yansıması
Demokratik yönetimlerde, yönetilenler dedigimiz halk kendisini yönetenleri seçmek için `seçimler' aracılıgıyla tercihini kullanarak siyasi iktidarı belirlerler. Ülkemizde, toplumda ki sosyo - ekonomik yapıda ki degisim, toplumda birtakım sosyolojik sonuçlara yol açmıstır. Toplumsal hareketlilik, sınıfsal degisim, siyasal tercihlere de yansımaktadır. Yapılan tercihler, iktidar- muhalefet konumunu belirlerken, seçmenlerin oyları da seçimden seçime merkez sag ve merkez sol arasında kaymalar göstermistir. 6 Kasım 1983 seçimleri ile baslayan ANAP iktidarları dönemi 20 Ekim 1991 seçimleri ile sona ermistir. 3 kasım 2002 seçimlerine kadar ise hiçbir parti tek basına iktidara gelememistir. Her seçimde en çok oyu alan partiler sürekli olarak degismistir. Seçmenlerin merkez sag ve merkez sol partilere olan destekleri de her seçimde biraz daha azalmıstır. Sonuç olarak ise, 3 Kasım 2002 genel seçimi , uç partilerin merkeze yaklasması ile sonuçlanmıstır. Bu çalısmada ise, Türkiye'de 1950 sonrası yapılan genel seçimler düzeyinde, merkezin niteligi incelenerek, olusan degisiklikler siyasal ve sosyolojik perspektifle ortaya konulmaya çalısılmıstır.
Kadınların toplumsal ve siyasal katılımlarının göstergesi olarak Antalya"da kadın dernekleri ve üye yapılarının sosyo-ekonomik analizi
Günümüzde kadının aile içinde erkekle paylastıgı sorumluluklar ve toplum yasamında giderek artan islevinin incelenmesi önemli bir konudur. Kadın, aile ve toplum arasında bir köprü görevi görmektedir. Kadınlar, toplumlarda yerine getirdigi görevleri ile, toplumsal sistemin isleyisine büyük katkıda bulunurlar. Bu açıdan kadının toplumdaki konumu incelenirken, önce onun birey olarak kisiligini kazanması düsünülmelidir. Bu baglamda, bireyle toplum ve bu ikisi ile devlet arasında iletisim kuran sivil toplum kuruluslarında kadınların yer alması önemlidir. Tarihimizin en eski dönemlerinde, Türklerde kadın aile yasamında esit olarak sosyal, ekonomik ve hatta askerlik alanlarında her zaman erkegin yanında yer almıstır. Türk tarihinin derinliklerine inildiginde, Orta Asya'da bilinen eski Türk Devletlerinin egemenliginin sürdügü dönemlerde, devleti baskan (hakan) ile karısı (hatun) birlikte temsil etmislerdir. Türk devletlerinde birçok hakka sahip olan kadın, slamiyet'in benimsenmesinden sonra geri planda kalmıstır. Osmanlı mparatorlugu'nda kadının kurtulusu hareketinin kalkıs noktası Tanzimat Dönemi'nde yer almaktadır. Türklerin Batı uygarlıgına gerçek yönelis ve alıstırmaları da bu dönemde baslamıstır. Bu dönemde, kadın dernekleri amaçlarını benimsetmek, kitlelere yaymak için, yayın ve konferans gibi araçlara basvurmuslardır. Kadın dernekleri; yardım; egitim amaçlı, kültür amaçlı; ülke sorunlarına çözüm arayan; feminist; ülke savunmasına yönelik; siyasal amaçlı ve siyasal partilerin kadın dernekleri, olarak gruplanabilir. Bu derneklerden ülke sorunlarına çözüm bulmayı amaçlayan derneklerden bahsetmek gerekirse; yerli üretimi yaymak, yerli malı kullanımını tesvik için1913'te Melek Hanım tarafından kurulan ?Mamulat-ı Dahiliye stihlakı Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi? bu grubun önemli örneklerindendir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında gerçeklestirilen devrimlerde önemli rol oynayan Türk Ocakları, kadın haklarının tanıtılması ve halka benimsetilmesi faaliyetlerinde bulunan önemli cemiyetler arasında yer almıstır. Türk Ocakları, kadın hakları konusunda aktif bir tutum sergilemis ve düzenledigi konferanslar ve yaptıgı yayınlarla kamuoyunu etkilemistir. Türk Ocakları, kadınlara siyasal hakların verilmesi sırasında yapılan çalısmalarda yer alırken ülke çapında bir propaganda da baslatmıstır. 1924'te Egitim ve Ögretim Birligi Kanunu; 1926'da Medeni Kanun ve 1928'de Harf devriminin kabulü, 1934 yılında milletvekili seçimlerinde, seçme ve seçilme hakkının verilmesi ile Cumhuriyet'in ilanını izleyen ilk on yıl içinde Atatürk'ün önderliginde kadınların ailede, egitimde, toplumsal yasamda ve siyasette ?esit haklara sahip birey? olmalarını saglayan yasal ve yapısal devrimler hızla yasama geçirilmeye çalısılmıstır. Ülkemizde kadınlar, birçok Avrupa ülkesinden daha önce seçme ve seçilme hakkını elde etmelerine ragmen, günümüzde kadınlar açısından cinsiyet ayrımının en yogun olarak yasandıgı alan siyasal etkinlikler alanıdır. Siyaset erkek alanı olarak algılanıp, kadınların yalnız oy vermeyle yetinmeleri istenmekedir. Burada kadınlar açısından iki önemli nokta ortaya çıkmaktadır. Birincisi kadınların toplumu kendilerinden yana dönüstürebilmek için en basta siyasal alan olmak üzere toplumun her düzeyindeki karar organlarına katılmalarının gerekliligidir. kincisi de bunun kendi basına gerçeklesemeyecek ölçüde ciddi ve karmasık engellere dayanmasıdır. Bu karmasık engelleri, kadının bireysel çabalarıyla asması pek söz konusu degildir. Bu anlamda, kadınların siyasal karar verme organlarına katılımı ne kadar önemliyse, bu katılımı özendirecek veya kolaylastıracak, en azından kadının bir birey olarak topluma faydalı olmasını saglayacak sivil toplum kurulusları da bir o kadar önemlidir. Sivil toplum kurulusları, bireyle toplum ve bu ikisi ile devlet ve bütün siyasal karar mekanizmaları arasında iletisim kuran, talepleri olusturan kuruluslardır. Dünyanın bir çok ülkesinde barıs, çevrenin korunması, kadın hakları, insan hakları açısından yapılan faaliyetler içinde yer alan sivil toplum kurulusları, günümüzde dünyanın politik-ekonomik-çevresel bütünlesmesinin sonucunda ve iletisim imkanlarından da yararlanarak uluslararası arenada da etkindirler. Ülkemizde sivil toplum kuruluslarının en yaygın biçimi derneklerdir. Dernek kurma hak ve özgürlügü ile ilgili Avrupa Birligi'ne giris sürecinde yapılan degisikliklerle önemli yol katedilmistir. Derneklerin faaliyetlerini kısıtlayan birçok hüküm ya tamamen kaldırılmıs ya da degistirilmistir. Günümüzde gerek ulusal gerek uluslararası alanda hükümetler ve kuruluslar, kadın sorununa daha fazla yer vermekte ve toplumsal cinsiyet esitliginin gerçeklestirilmesi konusunda hemfikirdirler. Kadın statüsünün iyilestirilmesi mücadelesinde kadın sivil toplum kurulusları önemli bir güç olusturmaktadır. Antalya'daki kadın dernekleri, faaliyet alanları açısından genis bir yelpazede çalısmalar yürütmektedir. Ayrıca bir dernegin birden çok alanda faaliyet gösterdigi de görülmektdir. Ayrıca bazı derneklerin gerçek amaçlarını yansıtmamak için tüzüklerinde amaçlarını farklı gösterdikleri de görülmektedir. Tüm bu güçlüklere ragmen Antalya'daki kadın dernekleri, 1. Egitim amaçlı dernekler 2. Siyasal amaçlı dernekler 3. Yardım amaçlı dernekler 4. Ekonomik (stihdam) amaçlı dernekler olmak üzere 4 sınıfa ayrılmıstır. Sempozyum, panel, seminer vb.yollarla kadınları egitmek amacıyla kurulmus dernekler arasında, Kadın Adayları Destekleme Dernegi, Antalya Soroptimist Kulübü Dernegi, Uluslararası Kadınlar Dayanısma Dernegi, Antalya s Kadınları Dernegi, Akdeniz Hanımlar Kültür ve Yardımlasma Dernegi ve Sütçüler Kadınları Dayanısma Dernegi sayılmaktadır. Bu tür dernekler, üyelerine okuma-yazma kursları, aile ve kisisel gelisim seminerleri, hukuksal ve psikolojik danısmanlık hizmetleri vermektedir. Siyasal amaçlı kadın dernekleri arasına Kadın Adayları Destekleme Dernegi ve Cumhuriyet Kadınları Dernegi girmektedir. Kadın Adayları Destekleme Derneginin amacı, kadınların seçimle ve atamayla gelinen tüm karar verme mekanizmalarında ve politikada biran önce etkili ve giderek esit temsilini saglamaktır. Bunun için de, kadın sorunları ve politikaları konusunda is ve güç birliginin gelismesi için mücadele edilmekte, aday kadınlara çesitli konularda egitim verilmekte ve siyasi partilerde kadınlar için lobi çalısması yapılmakta ve kamuoyunun kadın temsilinin önemi konusunda bilinçlenmesi için çalısmaktadır. Görüldügü üzere, Kadın Adayları Destekleme Dernegi aynı anda iki islevi birden yerine getiren bir dernektir. Siyasal amaçlı hizmetlerinin yanında, kadınların egitimi konusunda da çalısmalar yapmaktadırlar. Cumhuriyet Kadınları Dernegi, Cumhuriyet Devrimleri ile kazanılmıs olan ekonomik ve siyasal bagımsızlıgın, özgürlük, demokrasi ve aydınlanmanın korunması, savunulması, ülke ve halk yararına gelistirilmesi için çalısmaktadır. Yardım amaçlı derneklerin arasına, Türk Üniversiteli Kadınlar Dernegi, Türk Anneler Dernegi, Akdeniz Hanımları Kültür ve Yardımlasma Dernegi girmektedir. Bu tür derneklerde, yardıma muhtaç ailelere yiyecek ve giyecek yardımı yapılmakta, üniversite ögrencilerine burs saglanmaktadır. Akdeniz Hanımlar Kültür ve Yardımlasma dernegi, yardım amaçlı bir dernek olmakla birlikte, yukarıda belirtildigi gibi aynı zamanda egitim amaçlı kurulmus olan bir dernektir. Kadınlara istihdam saglamak amacıyla kurulmus dernekler arasına, Akdeniz Kadın stihdamı Dernegi, Antalyalı Kadınlar Dayanısma Dernegi, Antalyalı Kadınlar Danısma ve Dayanısma Dernegi ve Sütçüler Kadınları Dayanısma Dernegi girmektedir. Bu tür derneklerde, kadınların el emeklerini degerlendirerek kadınlara istihdam saglamaktır. Bu yolla ev ekonomilerine katkıda bulunmalarını saglamaktır. Sütçüler Kadınları Dayanısma Dernegi ekonomik amacının yanında, aynı zamanda çesitli paneller ve konferanslar yoluyla kadınlara ulasan egitim amaçlı bir dernektir. Ele aldıgımız Antalya'daki kadın derneklerinde 151 katılımcı üyenin 46 kisisi yardım amaçlı derneklere, 40 kisisi istihdam amaçlı derneklere, 39 kisisi egitim amaçlı derneklere, son olarak da 26 kisisi siyasal amaçlı derneklere üye olmustur.
Kentlileşme sürecinde kentsel yaşamda kalite, Antalya Yeşilbahçe mahallesi örneği.
Kentsel yaşam kalitesi, kentlilerin kentten elde ettikleri doyum ve kentten beklentilerinin kent yönetimleri tarafından karşılanması olarak ele alınmaktadır. Kentsel yaşam kalitesi araştırmaları, günümüzde artmış ve önemli bir yere sahip olmaya başlamıştır. Çünkü, tüm dünyada ve ülkemizde, kentlerde yaşayan nüfusun artması, bunun kentsel hizmetlerin artmasına neden olması ve buna bağlı olarak kentlilerin ihtiyaçlarının ve beklentilerinin yükselmesi gündeme gelmiştir. Türkiye'de; kentsel yaşam kalitesi hem kavram hem de araştırma konusu olarak yeni olduğundan henüz konuya gereken önem gösterilmemektedir. Kentlilerin ihtiyaçlarının ve haklarının yerel yönetimler tarafından önemsenmemesi, kentlerimizde yaşam kalitesinin temel koşullarının yerine getirilmemesine neden olmaktadır. Kentlilerin bu konudaki sorunlarının çözümlenmesi ve kentlerde yaşam kalitesine ulaşılabilmesi için, ülkemizde de öncelikle kentlerin ve buna bağlı olarak kentlilerin temel sorunlarının belirlenmesi önem taşımakta, periyodik olarak kentsel yaşam kalitesi araştırmaları yapılarak önlemlerin alınmasına gereksinim ortaya çıkmaktadır. Antalya; kentsel sorunları olan, kentsel yaşam kalitesi ölçütlerinin temel koşullarının henüz yerine getirilmediği ve kentsel yaşam kalitesine ulaşabilmenin önünde engellerin bulunduğu bir kenttir. Kentliler kendi özel yaşamlarında yaşam kalitesini yakalasalar bile kentsel sorunlar nedeniyle, kentsel yaşam kalitesine ulaşamamaktadırlar. Bu bağlamda araştırmanın konusu; ?Kentlileşme Sürecinde Kentsel Yaşam Kalitesi ve Antalya Yeşilbahçe Mahallesi Örneği?dir. Mahallede yaşayan kentlilerin; gelir ve eğitim seviyelerinin yüksek olması nedeniyle kendi özel yaşamlarında yaşam standartlarını yakalamış olabilecekleri için kentsel yaşamdan beklentileri de yüksek olmaktadır. Bu bağlamda, kentsel yaşam kalitesine ulaşılması için Antalya'da alınması gereken önlemlerin başında kentlilerin güvenliği ve katılım sorunlarının çözümlenmesi gelmektedir.
Antalya'da dezavantajlı gruplardan kadınların kentsel korku ve şiddet durumlarının irdelenmesi
Bölgesel güvenlik; Türkiye ve Rusya işbirliği
viiÖZETİkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan iki kutuplu dünyada ideolojilerinçekişmesinin yol açtığı Soğuk Savaş'ın ardından güvenlik algılamaları, tehdit kavramındakidönüşüme paralel olarak değişmiştir. Tehdit kavramındaki değişim, güvenlik politikalarına dayansımış kolektif güvenlik anlayışı yerini bölgesel güvenlik anlayışına bırakmıştır.Bölgesel güvenlik anlayışına geçiş; ön yargıların bir kenara bırakılmasını da zorunlukılmıştır. Çağımızda yıllardır birbirleriyle mücadele eden toplumların bölgesel çaptakiişbirliği girişimlerine şahit olmaktayız.Türkiye ve Rusya da etki alanlarının çakışmasından ötürü birbirleriyle bu bölgelerinegemenliği için uzun süreler mücadele etmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyasıdöneminde her iki taraf, Balkanlar ve Kafkasya'nın egemenliği uğruna birbirlerine karşımücadele içinde olmuşlardır. Rusya Federasyonu'nun kurulmasından sonra Ankara veMoskova kısmen Balkanlar'da, ancak daha çok Orta Asya ve Kafkaslar'da nüfuz mücadelesiiçinde olmuşlardır. Rusya ve Türkiye'nin etki ve güvenlik alanlarının aynı olmasındankaynaklanan siyasi soğuklukları, bölgenin kaderini çoğu kez olumsuz yönde etkilemiştir.Buradan hareketle çalışma; her iki ülkenin etki alanları olan Balkanlar, Kafkaslar,Orta Asya ve Orta Doğu'da bölgesel çapta bir işbirliğine gidip gidemeyeceğini ele almaktadır."Bölgesel Güvenlik; Türkiye ve Rusya İşbirliği" konulu araştırmada genel olarakTürkiye ve Rusya'nın Orta Asya-Kafkasya, Orta Doğu ve Balkanlar ekseninde bölgesel veküresel aktörlerle ilişkileri ele alınmıştır. Araştırmada Balkanlar, Orta Asya ve Orta Doğu ileKafkaslar'da gelişen olaylar irdelenirken Türkiye ve Rusya arasında bölgesel çapta işbirliğiolasılığı sorgulanmıştır.Araştırma; Türkiye ve Rusya'nın bölgelerine yönelik olarak siyasi ve ekonomikişbirliği yapabileceği sonucuna varmıştır. Buna ek olarak Türkiye'nin Rusya ile kuracağıişbirliğinin, Avrupa Birliği'nin en önemli enerji tedarikçisi olan ve örgütle ilişkilerini yüksekdüzeyde tutma çabasındaki Rusya ile örgüte üye olmayı hedefleyen Ankara açısından olumluolabileceği sonucuna varılmıştır. Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya coğrafyasına etki edenbu iki bölgesel aktörün çıkar çatışmalarının sona erdirilmesi, anılan coğrafyaların istikrarakavuşması yolunda atılmış önemli bir adım olacağı sonucu çıkmaktadır.
Bazı batı ülkeleri (Amerika Birleşik Devletleri, Federal Almanya, İngiltere ve Fransa) ile karşılaştırmalı olarak Türk kamu personel yönetiminde sınıflandırma ve ücretlendirme sistemleri
ÖZETBu çalışmanın konusu, ?Türk Kamu Personel Yönetiminde Sınıflandırma veÜcretlendirme Sistemleri?dir. Araştırma kapsamında kamu personel yönetimi sınırlı olarak,sınıflandırma ve ücretlendirme sistemleri ise ayrıntılı olarak incelenmiştir. Sınıflandırma veücretlendirme sistemlerinin gelişimi ve özellikleri incelenirken Federal Almanya, AmerikaBirleşik Devletleri, ngiltere ve Fransa'da kullanılan sistemler araştırılmış ve Türkiye'deuygulanan sistemle karşılaştırılmıştır. Sınıflandırma ve ücretlendirme sistemlerininülkemizdeki gelişimi incelenirken konuyla ilgili yasal düzenlemelere geniş ölçüde yerverilmiş ve bu sistemlerin sağlam temellere oturtulamamasının nedenleri ortaya konulmayaçalışılmıştır.Araştırmada, kuramsal çerçeveyi oluşturmak amacıyla kaynak taraması yapılarak,konuyla ilgili kitaplar ve makalelerden yararlanılmış ve yasal düzenlemeler incelenerekyorumlanmıştır.
Türkiye'deki belediyeler ile sivil toplum kuruluşlarının Avrupa Birliği'ne uyum sürecini desteklemeye yönelik işbirliği modelleri: Avrupa evi örneği
Avrupa Birliği'ne uyum çalışmalarının yüksek bir ivme kazandığı son yıllarda, bu konuya yönelik olarak yapılan pratik çalışmalar da önem kazanmaya başlamıştır. Özellikle, mevzuatların Avrupa Birliği müktesebatına uyarlanması ve bunu gerçekleştirebilmek için ard arda gelen Anayasa değişiklikleri, uyum paketleri ve ulusal programlar, Avrupa Birliği'nin hazırlamış olduğu Katılım Ortaklığı Belgeleri ile Türkiye'ye yön vermiştir.Yapılan bu değişiklikler, özellikle yerel yönetimler ve sivil hak ve özgürlükler konularında olmuştur. Avrupa Birliği'nin, siyasal ve anayasal bir birliğe doğru yol aldığı bu günlerde, yerel ve bölgesel yönetimler ile yurttaş bilinçliliğine verdiği önem müktesebatında ve bu konuya yönelik olarak desteklediği eğitim ve araştırma projelerinde gözlemlenmektedir. Bu sebeple, çalışmanın konusu ve amacı ile de birebir örtüşen bu konular bağlamında çalışma bir model önerisine dönük olarak hazırlanmıştır.Çalışmada öncelikli olarak Türkiye'deki sivil hak ve özgürlüklerin ortaya çıkışı ve küresel değerler ve kavramlar bağlamındaki gelişimi, ardından Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri incelenmiştir. Daha sonraki bölümde, Türkiye'de yerel yönetimlerin ortaya çıkışı ve Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde geçirdiği değişimler incelendikten sonra, Türkiye'deki sivil toplum ? yerel yönetim ortaklığını geliştirmeye yönelik olarak uygulanan örneklere yer verilmiştir. Son bölümde ise, yapılan Avrupa Evleri araştırma gezisinde gözlemlenen Avrupa Evleri tek tek açıklandıktan sonra, Antalya'da yerel yönetim ? sivil toplum ortaklığında kurulabilecek bir Avrupa Evi modeline yer verilmiştir.
Sağlık hizmetlerinin dönüşümü sürecinde yerel yönetimlerin tutum ve beklentileri: Büyükşehir belediyeleri örneği
Bu çalışma, temel olarak, kamu hizmeti kuramını ve en önemli kamu hizmetleri arasında yer alan sağlık hizmetlerini, kamu yönetimi çerçevesinde ele almayı, ayrıca, sağlık hizmetlerine yönelik yerelleşme çabalarını, yönetim bilimi bağlamında irdelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, genel olarak kamu hizmeti kuramı ve bu kuramın dönüşümü irdelenmektedir. Bu bölümde, öncelikle, hizmet ve mal kavramlarına ilişkin açılımlara yer verilmektedir. Daha sonra, kamu hizmeti kavramı değerlendirilmektedir. Bu çerçevede, kamu hizmeti kuramını etkileyen çağdaş gelişmelerin anlatılmasını, bu hizmetlere ilişkin kuramsal açılım ve tartışmalar takip etmektedir. Çalışmanın birinci bölümünde, ayrıca, sağlık ve sağlık hizmetleri kavramları da kuramsal bağlamda irdelenmektedir. Bu çerçevede, sağlık hizmetlerinde yerelleşme süreci, yerelleşme türleri, yerelleşmenin olumlu ve olumsuz etkileri, yerelleşme sürecine ilişkin dinamikler belirtilmektedir. Yerelleşme uygulamalarına yönelik olası engel ve direnç noktalarından söz edildikten sonra, sağlık hizmet yerelleşmesinin ortaya çıkarabileceği güçsüz, zayıf ve olumsuz yönler irdelenmektedir. Bu bağlamda, sağlık hizmet yerelleşmesine ilişkin küresel deneyimler de ayrıca değerlendirilmektedir. İkinci bölümde, Türk sağlık hizmetleri derinlemesine irdelenmektedir. Türk sağlık hizmetlerinin tarihsel gelişimi, bu süreçte ortaya çıkmış değişik siyasalar, Türk sağlık hizmetlerinin temel sorun alanları, sağlık reformuna uygun ortam hazırlayan sebep ve gerekçeler, sağlık yerelleşmesi sürecinden önce gerçekleştirilmiş reform ve projeler aktarılmaktadır. Türk sağlık hizmetlerinde yerelleşme süreci ve yerel yönetimler konusu olabildiğince ayrıntılı bir şekilde işlenmektedir. Çalışmanın üçüncü bölümünde, sağlık hizmet yerelleşmesine yönelik yerel seçilmişlerin tutum ve beklentilerinin, bir alan araştırması yoluyla tespitine yer verilmektedir. İlgili alan araştırması sonucunda ortaya çıkan veriler istatistiksel olarak analiz edilmekte ve yorumlanmakta, sonuçta, Türk sağlık yerelleşmesinin başarılı biçimde gerçekleştirilmesine yardımcı olabilmek amacıyla uygulanabilir siyasa önerileri sunulmaktadır.
Yerel demokrasi ve yerel siyasal liderlik: Türkiye'de belediye başkanlarının siyasal liderlik özellikleri
Yerel demokrasi ve yerel siyasal liderlik kavramları üzerine yapılan tartışmalar günümüz yönetim ve siyaset anlayışının değişim dinamiğinde önemli bir yere sahiptir. Yerelde güçlü demokratik yapılar için, katılımcı vatandaşlar ve güçlü yerel siyasal liderlere ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmada yerel demokrasi ve yerel siyasal liderlik kavramları irdelenerek Batı toplumlarının ve Türkiye'nin yerel yönetim yapısının tarihsel süreçte geçirdiği dönüşümler ile yerel siyasal liderlik modelleri ve tipolojileri ortaya konulmuştur. Çalışmanın amacı, Türkiye'deki il ve ilçe belediye başkanlarının liderlik özellikleri Avrupa'da on yıl ara ile iki tur yapılan European Mayor çalışması ile karşılaştırmalı olarak ele alınmasıdır. Bu kapsamda, Avrupa ülkelerinde ve Türkiye'de yerel siyasal liderler konumundaki belediye başkanlarının sergiledikleri siyasal liderlik özellikleri arasında benzerlik bulunmaktadır hipotezi incelenmiştir. Belediye başkanlarına uygulanan anket verilerinin analiz edilmesinden elde edilen bulgular, yazındaki bilgiler eşliğinde değerlendirilerek sahip oldukları yerel siyasal liderlik özelikleri karşılaştırmalı olarak ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Türkiye'de 1973-1980 döneminde CHP'nin karşı hegemonya mücadelesi
Türkiye'de 1961 Anayasası ile sağlanan örgütlülük haklarıyla güçlenen sol siyasal hareketi, 1971 Askeri Muhtırası ile ezilmiştir. Bu dönemde CHP, kendisini ilk kez ortanın solunda bir parti olarak nitelendirmiştir. Bülent Ecevit, bu sloganı sahiplenmiş ve bu politikayla 1972'de partinin genel başkanı olmuştur. Böylelikle parti içi sol kanat, CHP içinde gücünü arttırmıştır. CHP'nin 1973 yılında hapisteki sol görüşlü aydınlar ve öğrencilere yönelik yasalaştırdığı af ile sol siyasi hareketle olan ilişkileri güçlenmiştir. Tohumlarını 1960'lar itibariyle atıp 1970'ler boyunca açığa vuran ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimler 1973-80 yıllarının organik kriz dönemine dönüşmesine sebep olmuştur. Bu çalışmada; Türkiye'nin organik kriz döneminde CHP'nin karşı hegemonya mücadelesini üstlendiği varsayımı üzerinden hareket edilmiştir. Bu dönem, Gramsci'nin siyasal kavramları temelinde incelenmiştir. CHP'nin karşı hegemonya mücadelesini nasıl kurduğu araştırılmıştır. Bunun Gramşiyan perspektifte bir karşı hegemonya mücadelesi olarak okunup okunamayacağı değerlendirilmiştir. Bu alanda literatür taraması yapıldığında, Türkiye'de çeşitli dönemler ve çeşitli siyasal partiler temelinde yürütülen karşı hegemonik mücadelelere ilişkin yapılan çalışmalar olduğu görülmüştür. Bununla birlikte 1973-80 organik kriz dönemi temel alınarak CHP'nin Gramşiyan anlamda bir karşı hegemonik mücadelesine ilişkin bir tez çalışmasına rastlanılmamıştır. Bu çalışmada, 1973-80 dönemi arası parti dokümanları, gazeteler, dergiler ve diğer belgeler dahilinde literatür taraması yapılmıştır.
Acele kamulaştırma ve sermaye birikimi
Acele Kamulaştırma, idarenin mülkiyet ilişkilerine kamu yararı için yaptığı istisnai bir müdahale biçimi olarak tanımlanır. Koşullara bağlı olarak bu yöntem, istisnai özelliğini yitirmiş ve idarece sık kullanılan bir araç haline gelmiştir. Acele kamulaştırmada görülen bu değişimin arka planında; idarenin hem yönetsel süreçlerde işlettiği rutin uygulamalar hem de bazı sektörel alanların yeniden düzenlenmesi için kullanıldığı fark edilmektedir. Ayrıca kamu politikasının müdahale aracı olarak da belirmektedir. Bu çalışma, acele kamulaştırma yönteminde, yıllar içinde meydana gelen değişim ve eğilimleri, sermaye birikim modeli ışığında analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, sermaye birikim sürecinde gerçekleşen acele kamulaştırma işlemlerinin etkisi, bunun yarattığı dönüşüm ve yönteme yüklenen yeni işlevler irdelenecektir. Aynı zamanda, kamu yararı kavramı, mülkiyet ilişkileri, acele kamulaştırmayı gerçekleştiren kurumlar vb. önemli unsurlar ele alınacaktır. Bu unsurlar arasındaki içsel ilişkiler, söz konusu dönüşümü açıklamak için önem taşımaktadır.
Kamu alımlarında yerli malı tercihi: Bilgisayar ve teknoloji ürünleri örneği
Türkiye uzun zamandır cari açık problemi ile mücadele etmektedir. Cari açığın en temel sebeplerinden biri de ithal ürünlerin tüketilmesidir. Yaşadığımız teknolojik gelişmeler neticesinde bilgisayar ve teknoloji ürünleri de en çok tüketilen ve ithal edilen ürünler arasında yer almaktadır. Verdikleri hizmetlerde kullanmak üzere kamu kurum ve kuruluşları da bilgisayar ve teknoloji ürünlerini satın almaktadır. Kamu kurum ve kuruluşları piyasadan mal ve hizmet satın alırken belli kurallar çerçevesinde hareket etmek zorundadır. Kanun koyucu özellikle bilgisayar ve teknoloji ürünü gibi ürünlerin kamuya alınması esnasında yerli malı teklif eden istekli lehine %15 oranında fiyat avantajı uygulanmasını istemektedir. 4734 sayılı kanunla da bu konudaki iradesini açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak kanunların uygulayıcısı olan bürokratlar çeşitli nedenlerle, kanunun öngördüğü neticenin ortaya çıkmasına yardımcı olamamaktadırlar. Bu çalışmada bilgisayar ve teknoloji ürünleri örneğinde kamu alımlarında yerli malı tercih edilme durumu ortaya konulmaya çalışılacaktır. Öncelikle Kamu İhale Kurumu'nun kamuya açık verileri üzerinden yerli malı lehine % 15 oranında fiyat avantajı uygulanma durumu ile ilgili istatistiki tablolar oluşturularak değerlendirmeler yapılmıştır. Sonrasında ise kamu ihalelerine teklif veren 15 adet firma ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmış ve konu ile ilgili çeşitli soruların cevaplanması istenmiş ve elde edilen bilgi, görüş ve öneriler tablolaştırılarak veri havuzu oluşturulmuştur. Modernleşme ile tüketim alışkanlıklarında meydana gelen değişmelerin Türk tipi bürokratta oluşturduğu etkiler ile araştırma sonucunda elde edilen veriler birlikte değerlendirilerek gerek kanuni gerekse idari anlamda yapılması gerekli düzenlemeler ile ilgili görüş ve önerilerde bulunulmuştur. ANAHTAR KELİMELER: Modernleşme, Kimlik, Tüketim, Kamu Alımları, Yerli Malı.
Türkiye'de koronavirüs salgınıyla mücadelede büyükşehir belediyeleri: Ankara, İstanbul ve Kocaeli örnekleri
Aralık 2019'dan bu yana Çin'de ortaya çıkan ve hızla küresel bir afete dönüşerek yayılan, ölümcül COVID-19 pandemisiyle mücadelede ülkeler, salgının etkilerini en aza indirebilmek amacıyla ulusal ve uluslararası ölçekte çabalarda bulunmaktadır. Ülkeler bu sürece yalnızca ulusal düzeydeki politika önlemleri ile müdahale etmekle kalmamış, aynı zamanda yerel yönetimler aracılığıyla birçok girişim ve uygulamayla katılmıştır. Çalışmanın amacı, koronavirüsle mücadele sürecinde büyükşehir belediyeleri tarafından gerçekleştirilen uygulamaları ve yapılan belediye uygulamalarının vatandaş tarafından algılanma düzeylerinin incelenmesidir. Çalışmada, İstanbul, Ankara ve Kocaeli Büyükşehir Belediyelerinde ikamet eden 960 vatandaşın katılımıyla anket yöntemi kullanılarak veriler toplanmıştır. Elde edilen veriler SPSS paket programında T testi ve ANOVA testi kullanılarak analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda; COVID-19 uygulamaları alt ölçeklerinden yerli maske ve dezenfektan üretimi İstanbul, Ankara ve Kocaeli olmak üzere gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmemektedir. Buna karşın kamuoyunu bilgilendirme ve bilinçlendirme faaliyetlerini yürütmek, dezenfekte ve temizlik çalışmalarını yürütme faaliyetleri, sosyal yardım ve destek hizmetleri, koronavirüs salgınına yönelik alınan tedbir ve kısıtlamalara ilişkin denetim çalışmalarını yürütme faaliyetleri, kültür, sanat, spor ve psikolojik destek hizmetleri, salgına yönelik önleyici ve hafifletici faaliyetlerde katılımcıların ikamet ettikleri şehirlere göre farklılıklar olduğu belirlenmiştir. COVID-19 uygulamaları ölçeği ile katılımcıların ikamet ettikleri il grupları arasında anlamlı farklılık göstermektedir. Ankara ortalama değerinin Kocaeli ortalama değerinden, Kocaeli ortalama değerinin de İstanbul ortalama değerlerinden yüksek olduğu görülmektedir.
Sinema ve siyaset bağlamında Emin Alper filmlerinin ideolojik yönden içerik analizi
Toplumsal yapılar zamana, kültüre, coğrafyaya, politik duruma göre bireyin bilincini inşa eder. Birey doğduğu, büyüdüğü toplumda kendi dışında bulunan toplumsal yapılar tarafından açık ya da örtük bir şekilde bilincinin inşa edilmesine maruz kalmaktadır. Bu inşa sürecini devlet, kendisine bağlı ideolojik aygıtlar aracılığıyla yapmaktadır. Althusser'e göre ideolojik aygıtlar başta bireyin doğduğu aile kurumu olmak üzere okul, din, medya, sendikalar ve haberleşme alanlarını kapsamaktadır. Bu bağlamda her toplumda egemen iktidar, iktidarlarının meşru bir zeminde süreklilik kazanması için toplumsal yapıların inşa ettiği ideolojik sürece hâkim olmak ister. İdeolojik inşa, bireyin bilincinin inşasında olduğu gibi birey bilincinin yarattığı alanları da kapsamaktadır. Dolayısıyla egemen iktidarlar bilim ve sanatın ortaya çıkardığı/yarattığı alanlara da müdahil olmaktadır. Bu çalışma, Althusser'in ideoloji kuramı çerçevesinde Emin Alper'in Tepenin Ardı (2012), Abluka (2015), Kız Kardeşler (2019), Kurak Günler (2022) filmlerini ideolojik yönden içerik analizi yöntemiyle incelemiştir. Toplumsal yapılar aracılığıyla bireyin günlük yaşamına sirayet eden ideolojinin çerçevesinin daha iyi anlaşılması niyetiyle kuramsal çerçeve bölümüne hegemonya ve hakikat kavramlarına ayrı başlıklar açılmıştır. Dolayısıyla filmlerin ideolojik analizi yapılırken ideolojinin hegemonik süreçte aldığı rol ve hakikat ile ilişkisi incelenmiştir. ANAHTAR KELİMELER: İdeoloji, Hakikat, Hegemonya, Sinema, Emin Alper, Araçsal Bilinç
Aşkın imlenişlerin yıkımı: Ebru Ojen'in Lojman romanına yapısökücü bir bakış
Bu çalışma kapsamında Jacques Derrida tarafından gün yüzüne çıkarılan, yapısöküm hareketi ele alınmıştır. Yapısöküm okumasını daha anlaşılır bir zemine oturtmak adına onunla ilişkili kavramların analizleri yapılmıştır. Différance, iz, pharmakon kavramlarının yanı sıra Derrida'nın bulunuş/mevcudiyet metafiziği olarak eleştirilerinin merkezine yerleştirdiği Batı metafizik geleneği irdelenmiştir. Yapısöküm hareketinin edebi metinlerin incelenmesinden hukuk metinlerine, mimariye, dil ve din felsefesi metinlerine kadar geniş bir yelpazede işlenir olması yapısökümün bu çalışma açısından Ebru Ojen'in Lojman romanın çözümlenmesine uygulanabilirliği ele alınmıştır. Bu bağlamda Lojman romanının aşkın imlenişleri var mıdır, Lojman romanında kararverilemez anlar hangileridir, Lojman romanında tohumlanan, aşılanan ve böyelikle anlam saçılımına uğrayan sözcükler yer almakta mıdır? sorularının cevapları ışığında Lojman romanının karakterleri, kurgusu, aşkın göstergeleri, kararverilemez anları, çatışkıları, aporileri, dikotomileri ve mekanlarıyla nasıl bir yapısökücü jeste sahip olduğu aynı zamanda tüm bu halleriyle romanın kendi kendini nasıl yapısöküme uğrattığı ele alınmıştır. Lojman romanında Batı metafizik geleneği düşünce sisteminden devralınan aşkın imlerin imlenenlerinin başka anlamlarının nasıl bir şiddete maruz kaldığı ve nasıl baskılandığı ortaya konulmuştur. Yapısöküm okumasıyla ilişkili; erteleme, yıkma, sökme, parçalama, aşı, tohumlama, saçılım, tekrar, gösterge, şimdi-buradalık ifadelerinin roman çözümlenişi açısından konumlanışları ortaya konulmuştur.
Locke ve Kant'ta direnme hakkı
İktidar mücadelesi olarak siyasetin yöneten ve yönetilen arasındaki ilişki olduğu söylenebilir. Tiranlık kavramının da bu mücadelede bir problematik olduğu ileri sürülür. Bu tezin konusu yönetilenin tirana karşı direnme hakkının John Locke ve Immanuel Kant'ın fikirleri üzerinden incelenmesidir. Tezin yöntemi ana düşünürlerin metinlerinin analiz edilmesi üzerinden nitel araştırma yöntemine dayanmaktadır. Sonuç kısmında direnme hakkının Kant için yaşama hakkının özgürlüğe öncelenmesi adına önemsiz olduğu; Locke için ise bu hakkın özgürlüğün öncelenmesi adına önemli olduğu iddia edilmiştir.
Seçim kampanyalarında amerikanlaşmanın seçmenin oy verme davranışına etkisi-Düzce örneği
Bu çalışma, siyasal pazarlama kavramının tarihsel gelişimini ve seçim kampanyalarının Amerikanlaşma süreciyle geçirdiği dönüşümü kuramsal ve uygulamalı düzeyde ele almaktadır. Siyasal pazarlama, pazarlama disiplininin ilkeleri doğrultusunda siyasal aktörlerin seçmenle kurduğu stratejik iletişim sürecini yapılandıran bir yaklaşımdır. 1960'lı yıllardan itibaren pazarlama tekniklerinin siyasal alana uyarlanmasıyla birlikte, kampanya süreçleri kişiselleşmiş, medya merkezli, veri temelli ve profesyonel araçlarla yürütülen bir yapıya evrilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde, siyasal pazarlama olgusunun kuramsal temelleri literatür taramasıyla ortaya konulmuş; Amerikanlaşma süreci kapsamında seçim kampanyalarının biçimsel ve içeriksel dönüşümüne ilişkin temel unsurlar (kişiselleşme, teknikleşme, medya özerkliği, seçmen pasifleştirme) analiz edilmiştir. İkinci bölümde ise seçmen davranışına ilişkin temel kuramsal modeller (psikolojik, sosyolojik, rasyonel) ve bu davranışı etkileyen sosyo-ekonomik, demografik, sosyo-kültürel ve siyasal faktörler sistematik biçimde ele alınmıştır. Uygulama bölümünde, Amerikanlaşmanın seçmen davranışı üzerindeki etkilerini ölçmek amacıyla Düzce ilinde 401 katılımcıyla anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS istatistiksel analiz programı ile değerlendirilmiş; kişisel bilgiler ve anket soruları doğrultusunda seçmen davranışını etkileyen değişkenler analiz edilerek yorumlanmıştır.
Liberalizm ve çokkültürlülük
Çağdaş ulus-devlet sistemleri liberal bir düşünsel zemin üzerinde şekillenmiştir. Toplumlardaki farklı grupların kültür temelli hak istemleri ve günümüz liberal devletlerinin bu talepler karşında göstermiş olduğu reaksiyonlar, güncel politik tartışmaların odağında yer almaktadır. Bu kapsamda liberal devletlerinin bu talepler karşısında geleneksel sınırlılıkları içinden geliştirmiş oldukları politikaların beraberinde bir çok sıkıntıyıda - siyasal istikrar ve meşruiyet vb. - getirmesi yeni siyaset kuramlarının doğmasına yol açmıştır. Azınlık gruplarının hak taleplerinin karşılanması konusunda yeni bir yaklaşım ve liberalizmin grup iddialarını bireyci haklar dizgesinin içine yerleştirmesindeki sınırlarını açığa çıkarmada önemli bir eleştirisi olarak çokkültürlülük günümüz siyasal tartışmalarında merkezi bir yere sahiptir. Özellikle Will Kymlicka ve Charles Taylor'un çokkültürlü yaklaşımları bize liberalizmin sadece grup temelli haklarla ilgili kapasitesini sorgulamayı değil aynı zamanda çokkültürcülük ajandalarının bireyin otonomisinin belli cemaatlerde ortadan kalkma ihtimalini eleştirmek için de belli bir muhakeme tarzı sağlar. Bu çalışma, Taylor ve Kymlicka'nın politik teorileri arasındaki farkları ve benzerlikleri analitik bir biçimde karşılaştırarak "liberalizm ve çokkültürlülük ilişkisi"nin iki yüzünü ortaya çıkarmayı amaçlar
Alfred Thayer Mahan ve Deniz Hakimiyeti Teorisi
Bu çalışma Alfred Thayer Mahan'ın Deniz Hakimiyeti Teorisi ve onun İngiltere üzerine temellendirilişi üzerinde durmaktadır. Alfred Thayer Mahan tanıtılmaya çalışılmakta ve Deniz Hakimiyeti Teorisi'nin teknik detaylarıyla birlikte açıklanması amaçlanmaktadır. Mahan'ın İngiltere'nin denizlerde yükselmesini açıklarken üzerinde durduğu dönem ile George Modelski'nin Uzun Döngüler Teorisi'nde bahsettiği üçüncü döngünün örtüşmesi üzerine ortaya çıkan paralellik takip edilmektedir. Ayrıca İngiltere'nin yükselişini açıklamak ve Deniz Hakimiyeti Teorisi'ni somutlaştırabilmek adına 17. ve 18. yüzyıl Avrupa'sının siyasi tarihi ve deniz muharebeleri detaylarıyla anlatılmaktadır. Böylelikle İngiltere ile diğer Avrupa güçlerinin durumu karşılaştırılabilmektedir. Son olarak ise Mahan'ın İngiltere'nin yükselişinde değinmediği ya da denizlere bağladığı sebepler takip edilmektedir. Böylelikle ilerlemenin sadece deniz kaynaklı olup olmadığı tartışılmaktadır.
Türkiye'de göç yönetimi ve uygulaması
Göç, tarih boyunca çeşitli nedenlerle ve çeşitli biçimlerde yaşanmış bir insan etkinliğidir. Bu nedenle temelde yönetsel bir çalışma alanıdır. Dünya genelinde uluslararası göçün ana hatlarını İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya konulan hukuksal ve örgütsel yapılar belirlemiştir. Türkiye de coğrafi konumu nedeniyle göç olaylarına aşina bir ülkedir. Uluslararası gereklilikler ve son yıllarda Türkiye'ye yönelik bireysel ve kitlesel göçün artması sonucunda 2013 yılında göç yönetiminden sorumlu Göç İdaresi Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Bu çalışmada hukuksal ve yönetsel boyutlarıyla dünyada ve Türkiye'de uluslararası göç incelenmektedir. Bu kapsamda ilk olarak göç konusunun hukuksal ve yönetsel çerçevede incelenmesine katkı sağlayacak kavram ve kuramların açıklamalarına yer verilmiştir. Uluslararası göçün hukuksal çerçevesini belirleyen hukuk metinleri ve bazı uluslararası göç örgütleri hakkında bilgi verilmiştir. İkinci olarak Türkiye'de oluşturulan yeni göç yönetim sistemi ve Göç İdaresi Genel Müdürlüğü çeşitli yönleriyle ele alınmıştır. Son olarak çalışmanın alan araştırması bölümünde anket uygulaması gerçekleştirilmiş, Türkiye'nin yeni göç yönetimi işleyiş ve örgütlenme boyutlarıyla analiz edilmiştir. Çalışmada ulaşılan ilk sonuca göre ulusal ve uluslararası alanda göç yönetimi giderek daha önemli hale gelmekte ve bu alanda hukuksal ve yönetsel kapasitenin geliştirilmesi gerekmektedir. İkinci sonuç ise işleyiş bakımından iyi durumda olan Türkiye'nin göç yönetiminin örgütlenme konusunda bazı eksikliklerinin bulunduğudur.
Biyo-politika: Foucault ve agamben karşılaştırması
İnsanoğlu uygarlaştıkça onu yönetme teknikleri de gittikçe daha karmaşık hale gelmektedir. Siyasetin sınırlarının nerede başlayıp bittiğine ve yönetime dair ortaya atılan pek çok soruna yönelik siyaset felsefesi çerçevesinde merkezi rollerden birini üstlenmeye başlayan "biyo-politika" kavramı, kendisine yüklenen çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Bu çalışma, söz konusu kavramın ne olduğuna ilişkin bir soruşturma yaparak, "biyo-politika" meselesine karşılaştırmalı bir kuramsal çerçeve çizer ve biyo-politik uygulamaların "yaşam ile ölüm" hususundaki etkileri üzerinden siyasetteki konumunu tartışır. Bu doğrultuda çalışma, son dönemlerde hemen her konuda sıklıkla adı geçen biyo-politika kavramına tüketici bir yaklaşım sergilemekten ziyade farklı entelektüel çerçeveler arasında düşünsel iletkenler kurmayı hedefler ve böylece kavram üzerindeki muğlaklıklığı gidermeye çalışır. Bu saikle çalışma, güncelde hararetli meselelere eklemlenen kapsamlı yapısıyla biyo-politikayı, bu dinamizmin fitilini ateşleyen merkezindeki iki isme odaklanarak mercek altına alacaktır: Michel Foucault ve Giorgio Agamben. Bu kapsamda öncelikle özellikle "iktidar", "özne", "beden", "nüfus" ve "yönetimsellik" kavramlarından faydalanarak Foucault'nun "biyo-politika" serüveninin kuramsal izahı yapılacaktır. Daha sonra Agamben'in "çıplak hayat", "kutsal insan", "toplama kampı" ve "istisna hali" kavramlarıyla biyo-politikaya tarihsel bir köken çizelecektir. Ardından biyo-politikayla modern toplumun yankı uyandıran hadiselerini açıklama iddiasına değinilecektir. Bu çerçevede tarihsel süreçte "yaşam ve ölüm üzerindeki hak" konusundaki dönüşüm üzerinden her iki düşünürün kıyaslaması yapılacaktır. Bu bağlamda çalışmanın esas amacı; "biyo-politika" kavramı bazında şekillenen farklı düşünme çabalarını analiz ederek geçmişten günümüze "yaşam ile ölüm" arasında değişen sınırlara mercek tutup kavramın politik sahadaki olgular bazında yerini konumlandırmaya çalışmaktır.
Siyasal hayatta kadın ve Ak Parti kadın milletvekilleri
Türkiye'de kadınların siyasal katılımına yasal bir engel bulunmamasına rağmen, ataerkil toplumsal ve siyasal yapı kadınların eksik temsiline sebep olmaktadır. Kadınların siyasete parlamento üyeleri olarak katılmalarının, kadınların güçlenmesi ve ataerkil yapılarla mücadeleleri açısından önemi göz önüne alınarak, bu tez 2002 yılından beri iktidarda olan bir siyasi partinin bir parçası olan AK Parti kadın milletvekillerini analiz etmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle, milletvekilleriyle mülakatlar yapılmış; vekillerin yerel ve ulusal medyadaki görünürlükleri, verdikleri röportajlar ve TBMM konuşmaları incelenmiştir. Böylece vekillerin siyasi yaşamdaki konumları ve siyasi katılım biçimleri derinlemesine irdelenmiştir. Sonuç olarak, AK Partili kadın milletvekillerinin siyasette önemli ama sınırlı bir güçleri olduğu gözlenmiştir. Her ne kadar parlamentoya girişleriyle dindar ve muhafazakâr kadınların siyasetteki görünürlüğü artsa da, vekiller siyasete kadın olarak katılmanın doğurduğu birçok güçlüğün varlığına işaret etmişlerdir. Bu güçlükleri aşmak için aile ve toplumsal çevrenin desteğinin, eğitim ve kariyerin, ekonomik gücün, siyasete özel bir ilgi duyup kararlılık göstermenin ve siyasi liderin inisiyatifinin öneminin altını çizmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Siyasal Katılım, Kadın, AK Parti Kadın Milletvekilleri.
Kimlik ve özgürlük bağlamında Charles Taylor ve Michel Foucault
Kimlik sorunsalı, Antik Yunan'dan modern dünyaya kadar farklı açılardan tartışılmış, üzerine düşünülmüş ve sayısız çalışmaya konu olmuştur. Bunun arkasında yatan temel motivasyon kişinin esasen 'ben' olma ve kendini içsel olarak tanımlama isteğidir. Herhangi bir kişi kendini tanımlarken, kendini var ettiğini düşündüğü kodlarla tanımlamaktadır. Bu kodlar ahlaki, dini, kültürel değerler olabileceği gibi tarihsel ya da toplumsal da olabilmektedir. Kişinin kendini tanımladığı bu kodlar "iyi yaşam ideali" olarak kavramsallaştırılmaktadır. Kimlik iyi yaşam idealine ulaşmak için sadece nasıl yaşamamız gerektiğini sorusuna cevabı değil, aynı zamanda belli değerlerin sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğu düşüncesi ve pratiğini de içinde barındırır. Tam da bu noktada "özgürlük" sorunu kimlik sorunsalı ile çakışmaktadır. Charles Taylor gibi düşünürler kimliğin sadece bizi özgür kılmasındaki rolünü iddia etmekle kalmaz aynı zamanda bizleri modernliğin belli sıkıntılarından da özgürleştirdiği vurgular. Tamamen karşıt bir perspektiften, Michel Foucault kimliklerimizi özgürlüklerimiz önünde bir engel olarak nitelemekte ve olumlu katkısını reddetmektedir. Bu da bizi çalışmanın ana konusunu ve sorusunu verir: Kimlik ve özgürlük bağlamında Taylor ve Foucault'ın düşüncelerinini karşılaştırmak ve kimliğin bizi özgür kılıp kılmadığına cevap aramaktır.
TBMM'de kadın parlamenterlerin verdikleri kanun tekliflerinin içerik analizi yöntemiyle incelenmesi
Geçmişten günümüze, kadınların siyasal alana katılımı ve kadın temsili tartışma konusu olmuştur. Kadınlar birçok yönden siyasal alanlardan uzak tutulmuşlardır. Kadınların siyasal haklarını elde etmeleri için uzun yıllar süren bir mücadele vermeleri gerekmiştir. Bu mücadele demokrasiden kadın hareketlerine kadar uzanan çok boyutlu bir süreci içermektedir. Bugün hala kadınların siyasal alandaki varlıkları ve yetersiz temsilleri konuşulmaya devam etmektedir. Bu süreçte kadınların siyasal kazanımları artsa da siyasetin eril yapısı değişmemiştir. Bu yüzden kadınların siyasetten uzak kalmalarının nedenlerini anlamak için önce kadınların toplumdaki konumlandırılışının anlaşılması gerekmektedir. Özellikle demokrasinin temel taşlarından olan parlamentolarda kadınların görünürlüğü çok düşük seviyededir. Bu da kadın meselesinin ve kadınla ilişkilendirilen konuların gündeme yeterince gelmemesine neden olmaktadır. Bazı durumlarda kadınların siyasal katılım oranları artsa bile, bu durum kadına ve kadın meselelerine bakışı değiştiren bir etki yaratmamaktadır. Bu bağlamda kadıların birer siyasi aktör olarak niceliksel katılımlarının yanı sıra niteliksel olarak temsili de önemli bir noktaya işaret etmektedir. Bu çalışmada, öncelikle kadınların siyasal temsilleri ve kadın-demokrasi ilişkisi incelenmiştir. Daha sonra bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yasama organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki bilhassa kadın parlamenterlerin, 21. ve 26. meclis dönemleri arasında; kadınla, kadınla ilişkilendirilen alanlarla ve sosyal konularla ilgili olarak verdikleri kanun tekliflerinin içerik analizi yapılmıştır. Kadın temsilinin niceliksel ve niteliksel ifadelerinin anlaşılması için önemli olan bu araştırmada, kadın vekillerin ilgili dönemler arasındaki sayısal artışlarının, ilgili konularda verilen kanun teklifleri üzerinden, parlamentoya yansıması incelenmiştir. Böylece, birçok yazına konu olan, kadın siyasetçilerin erkek meslektaşlarına göre fark yaratacak politikalar üretip üretmediği meselesinin anlaşılması amaçlanmıştır.
Carl Schmitt'in Nomos düşüncesi ve modern sınır duvarlarının meşruiyet temelleri
Bugün, birçok devlet terörist eylemcilerin ve yasadışı göçmenlerin geçişini önlemek için sınırlarını duvarlarla kapatmaktadır. Bu çalışma, evrensel, çok kültürlü ve kozmopolit olma iddiası taşıyan küresel dünyanın parçası olan ulus devletlerin sınır duvarlarını konu etmektedir. Bu tez, sınır duvarlarının meşruiyet temelleri ile Carl Schmitt'in "Dünya'nın Nomosu", "Kara ve Deniz", "Siyasal Kavramı", "Yasallık ve Meşruiyet", "Parlamenter Demokrasinin Krizi" ve "Siyasal İlahiyat" adlı çalışmalarında geliştirdiği meşruiyet ve nomos fikirleri arasında bir uyum olduğunu savunmaktadır. Schmitt'in politik felsefesine dayanan çalışma, batı demokrasileri de dâhil olmak üzere neredeyse her kıtada en az bir ulus devletin sınırlarında yükselen duvarlara eleştirel bir bakış sunmaktadır. Sınır duvarlarının varlığının özünde yatan ölüm korkusunun arka planı, Schmitt'in devlet kuramındaki nomos, egemenlik ve kararcılık olguları ile açıklanacaktır. Bu bağlamda, güvenlik talebi ile devlet egemenliği arasındaki ilişkiye odaklanılarak, küresel dünyada hâlihazırda yükselmekte olan sınır duvarlarının meşruiyetinin devlet egemenliğinden kaynaklandığı tespit edilecektir. Sonuç olarak, bu çalışmada Schmitt'in liberalizm, plüralizm ve liberal demokrasi karşıtı düşünceleri, Schmitt'in felsefi kuramını etkileyen düşünürlerin teorileri ile birlikte ortaya konmaktadır. Çalışmada, öngörülen hukuk normunu aşan veya içeren nomos olgusu ile yükselen sınır duvarlarının meşruiyet gerekçeleri arasında bir uzlaşma olduğu iddiası ortaya konulmaktadır. Öne sürülen resmi nedenlerin altında yatan görünmez sebeplere odaklanılan çalışmalardan farklı olarak, bu çalışma, devlet temsilcilerinin söylemlerinde ortaya konulan terörizm ve göç gibi resmi olgular ile ilgilenmektedir. Schmitt'in kuramından hareketle bu çalışma, küresel dünyanın açıklık ihtiyacının yarattığı korkuya tepki olarak var olan sınır duvarlarının, siyasi birliğin mekânını gösterdiğini ve klasik egemenlik düşüncesindeki siyasi egemenliğin göstergesi olduğunu savunmaktadır.
Bir tahakkümün adı: Oryantalizm ve şarklılaştırma
Edward Said‟in eserleri üzerinden temellenerek Batı dünyasının Doğu üzerinde kurduğu tahakkümde geçmişin ve ortak deneyimlerin, Doğu üzerinde nasıl bir süreklilik kazandığını inceleyecek bu çalışma, aynı zamanda egemen söylemden etkilenen yerel uluslar ile iktidarın nasıl bir ilişki kurduğunu anlatmaya çalışacaktır. Çalışmanın çıkış noktasını Edward Said‟in Şarkiyatçılık kitabı belirgin hale getirir. Aynı zamanda Batı ve Doğu dünyasının entelektüele duyduğu inanç çalışmanın temel tartışmalarından birisi olacaktır. Edward Said, 1978 yılında yayımlanan Şarkiyatçılık eserinde oryantalizmi, sömürgeciliğin keşif kolu olarak nitelendirir. Ayrıca oryantalizmi iktidar ve entelektüelin şeceresini ortaya döken bir akademik disiplin olarak tasavvur eder. Bu tasavvur üzerine yükselen yeni anlayışlar ve eleştiriler Şarklılaştırılan dünya ile Batı egemenliğini sorgular. Said‟le birlikte Bourdieu düşünceleri de çalışmanın her bölümünde hissedilecektir. Bugün geçmişten daha parlak değildir. Bugüne kadar yapısal sorunlar bir kartopu gibi büyüyerek krize neden olmaktadır. Batı dünyasının kemikleşmiş bilgi dağarcığı yeni kavramlara duyulan ihtiyacı artırmaktadır. Her zamankinden daha fazla bağımsız entelektüellere ihtiyaç duyan dünya ve tahakkümün sürekli yeniden üretildiği Şark, bu çalışmanın genel konusunu oluştururken, geleceğe dair küresel adalet ve eşitlik fikrini pekiştirecektir.
Osmanlı'dan günümüze kamu güvenlik yönetiminde dönüşüm
Kamu güvenliği, genellikle, devlet tarafından yurttaşların can ve mal emniyetinin sağlanması amacıyla yürütülen bir kamu hizmeti olarak tanımlanan bir kavramdır. Ancak, bu kavrayış, güvenlik meselesinin işlevlerini algılamada yetersiz kalmaktadır. Bu sorunu aşmak için güvenlik meselesi iki boyutlu bir kavrayış üzerinden sorunsallaştırabilir. Bu kavrayış, aynı zamanda çalışmanın hipotezini oluşturur: Güvenlik, egemen sınıfların çıkarlarına dayalı üretim ve mülkiyet ilişkilerinin inşa edilmesi, korunması ve yeniden üretiminde merkezi bir işlevdedir. Böylece güvenlik kavramına yönelik eleştirel bakış açısını ifade eden ikinci kavrayış ortaya çıkar. Bu çalışmada ilk olarak, kamu güvenliğinin bu çift boyutlu kavrayış üzerinden açıklanması, buna ilişkin kavramsal ve kuramsal literatürün sistematize edilerek kurgulanması hedeflenmiştir. Bunun sağlayacağı altyapı ile çalışmanın hipotezi sınanabilir. Yönteme ilişkin çerçevenin oluşturulmasıyla, bu çalışmada, Osmanlı ve Türkiye dönemlerinde, kamu güvenlik yönetimindeki dönüşümleri etkileyen temel dinamiklerin ne olduğu sorusu, teorik tartışmalardan destek alarak toplumsal ilişkiler çerçevesinde incelenebilmiştir. Bu çerçevede, Osmanlı'dan günümüze kadar gelen süreçte, güvenlik yönetiminin birçok kez kurumsal ve yasal anlamda dönüşüme uğradığı tespit edilmiştir. Çalışmanın hipotezinde de öne sürüldüğü gibi, güvenlik, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde merkezi bir rol oynamıştır. Bu rol, belirli bir tarihsel aralıktaki egemen sınıfların çıkarlarının korunması ve yeniden üretilmesidir. Çalışmamızda sözü edilen inşa ve yeniden üretim süreçlerinin, hangi yönetim teknikleri ile gerçekleştirildiği açıklanmaktadır. Bu teknikler aracılığıyla artık değer yaratan bir toplumsal ilişkiler sistemi inşa edilir. Örneğin toplum üzerinde oluşturulan hegemonya sayesinde, bireylerin siyasal iktidarı olumlama düzeyinin doruklaştırılması hedeflenir. İktidara eklemlenmiş organik entellektüeller vasıtasıyla, devletin çıkarı ile bireyin çıkarının özdeşleştirilmesi amaçlanır. İdeolojik aygıtlar arasında yer alan eğitim, haberleşme, dini ve kültürel dia'lar aracılığıyla, bireye ve topluma şekil verilerek, iktidarın arzuladığı toplum yapısı/makbul vatandaş dizayn edilmeye çalışılır. Biyo-iktidar/gözetim teknikleriyle, bir mühendislik, tasarım ve inşa süreci olarak görülen nüfusun, istatistik ve verilerden yararlanarak idare edilmesi öngörülür. Toplumun içinde yaşadığı ortam düzenlenerek, bu suretle kendisi için düzenlenen ortam içinde yaşayan nüfusun tepkilerinin öngörülebilir ve davranışlarının yönlendirilebilir hale gelmesi hedeflenir. Bu doğrultuda bireyler gündelik hayatlarının her anında izlenir ve haklarında bilgi depolanır. Toplumda korku ve güvensizlik ilkimi oluşturularak toplumsal pasifleştirme, yani bireyin politik karar alma süreçlerine katılımdan vazgeçmesi sağlanır. Böylece toplumsal muhalefet ve hareketler bastırılmakta, iktidar eleştirisi engellenmekte, adalet ve eşitlik arayışlarının önü kesilmektedir.
Evrensel insan hakları ve kültürel rölativizm bağlamında Seyla Benhabib
Evrensel insan hakları ve kültürel rölativizm bağlamında insanın tanımı üzerine yapılan tartışmalar, evrensellik ve kültür kavramsallaştırmalarına da değinmeyi gerektirmektedir. Bunun esas nedeni insan hakları kavramsallaştırmasının evrensel bir değer yapısı olarak görülüp görülmediğiyle ilgilidir. Evrensellik içinde tanımlanan veyahut içselleştirilen insan hakları düşüncesi, son yıllarda kültürel rölativizm tarafından sorunsallaştırılmıştır. Böylesi bir sorunsallaştırma karşısında insan haklarının evrenselliğinin temellendirilmesi iki alternatifle karşı karşıyadır: İnsan hakları ya teorik aklın spekülatif yönelimi üzerinden aşkın olarak temellendirilecek ya da kültürel rölativizmin iddiası içinde eritilecektir. Bu çalışma Seyla Benhabib'in insan hakları kuramına getirdiği demokrasi boyutuyla başka bir imkanın da olduğunu göstermektedir. Çalışmanın amacı, iki uç arasında kalan insan hakları tartışmalarına demokrasi temelli bir yaklaşım sunan Seyla Benhabib'in düşüncesinin incelenmesidir. Bu açıdan bakıldığında bu çalışma, evrensel insan hakları ve kültürel rölativizm geriliminde insan haklarının temellendirilmesinin demokrasi üzerinden düşünülmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Sosyal güvenlik reformu çerçevesinde Sosyal Güvenlik Kurumu'nda özerklik
Dünyada sosyal güvenlik sistemleri günün koşul ve ihtiyaçlarına göre sürekli olarak değişime uğrayan dinamik sistemlerdir. Türk sosyal güvenlik sisteminde de kendine özgü olarak reformlar gerçekleştirilmiştir. Sosyal güvenlik reformu çerçevesinde Sosyal Güvenlik Kurumu'nda özerkliği ele alan bu çalışma ile Sosyal Güvenlik Kurumu'nun kurumsal yapısı 5502 sayılı Kanun temelinde incelenerek idari özerkliğin sağlanıp sağlanamadığının tespitinin yapılması amaçlanmıştır. Çalışmada teorik ikincil kaynaklardan yararlanılmakla birlikte, konunun bilimsel niteliğine somut olarak katkı sağlamak için resmi istatistikî veriler de kullanılmıştır. Ayrıca reform sonrası yapılan değişiklikler çalışmaya yansıtılarak güncellik sağlanmıştır. Çalışma sonucunda devredilen sosyal güvenlik kurumlarının yerine kurulan Sosyal Güvenlik Kurumu'nda gerçek anlamda idari özerkliğin sağlanamadığı, Türk sosyal güvenlik sisteminin popülist müdahalelere açık olmaya devam ettiği sürece sistemde reforma neden olan aynı sorunlarla karşılaşmasının kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
John Locke ve Edmund Burke'ün sınırlı devlet anlayışlarının karşılaştırılması
Liberal Siyaset felsefesinin kurucusu kabul edilen Locke'un ve Muhafazakâr Siyaset felsefesinin kurucusu kabul edilen Burke'ün düşünceleri sadece İngiltere siyasetini ve siyasi geleneği değil aynı zamanda dünyayı etkilemiştir. Kıta Aydınlanması'ndan farklı olarak epistemolojinin duyumculuğa kaydığı Britanya Adası düşünce pratiği içerisinde Locke ve Burke siyaset felsefesi açısından iki farklı geleneğin oluşmasında öncü olmuşlardır. Savundukları görüşler itibariyle, ideolojilerin doğmasına ve düşüncelerin kamplaşmasına sebep olsalar dahi, düşüncelerinin özü itibariyle devletin sınırlanmasını hem meşrulaştırma hem de bu meşruiyeti sağlam temellere oturtmaya çalışmışlardır. Locke tabula rasa diyerek düşünce tarihinde büyük bir devrim yaparken ondan bir yüzyıl sonra yaşamış olan Burke ise ortaya atmış olduğu "yüce" kavramının içeriği sebebiyle birçok kişiyi etkilemiştir. Bilginin imkânı ile bilme edimini gerçekleştiren insanın bilebilme kapasitesinin sınırı arasındaki ilişki, dolaylı ya da direk olarak devletin içeriğine de sirayet etmektedir. Devlet her iki düşünür için de sınırlı birer organizasyondur; her ikisi de belirlenmiş ve sınırlanmış alanlarından çıkamazlar. Sınırlı alan terk edildiğinde ise, devleti ya da hükümeti yeniden sınırlanmış/belirlenmiş alana geri döndürmek için devrim yapılmalıdır. Doğa Yasası'nın sözleşme ve devletin temeline ne kadar nüfuz ettiği ve Yüce ile imgelemin devleti ne kadar etkilediği, düşünürlerin bilgi felsefelerinin siyaset felsefelerine olan paralelliği göstermektedir.
1982 Anayasası'nda yapılan 2017 değişiklikleri sonrası oluşan yeni hükûmet sistemi ile ABD hükûmet sisteminin karşılaştırılması
1923- 2018 arası 95 yıllık demokrasi tarihimizde 65 hükûmet kurulmuştur. Basit bir hesapla ülkemizdeki bir hükûmetin ortalama ömrü 1 yıl 5 ay gibi bir süredir. Buradan anlaşılacağı üzere ülkemizde istikrarsız dönemler bir hayli fazladır. 15 Temmuz 2016 tarihinde meydana gelen hain darbe girişimi de göstermiştir ki vesayetin sistemin damarlarından atılmadan bu darbe geleneği bitmeyecektir. Yürütmedeki çift başlılık ülkenin ihtiyaç duyduğu siyasal ve ekonomik istikrar ortamını sağlayamamıştır. 2017 yılında yapılan anayasa değişikliği ile 9 Temmuz 2018 tarihinden itibaren parlamenter hükûmet sisteminden Türk tipi başkanlık hükûmeti sistemi diye adlandırabileceğimiz cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçilmiştir. Bu sayede vesayet, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık ve yürütmedeki çift başlılık giderilecektir. Bu çalışma, yapılan anayasa değişikliği ile geçilen cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi ile ABD'nde uygulanan başkanlık sisteminin karşılaştırılmasıdır.
10-14. yüzyıl siyasetnamelerinde kamunun yönetimi düşüncesi
Türkiye'de yönetim düşüncesine yönelik çalışmaların genellikle yönetim tarihinden ayrı ele alındığı bilinmektedir. Siyasetnameler ise yönetim tarihi çalışmalarının araştırma evrenine karşılık gelecek nitelikte zengin bir literatür sunmaktadır. Farklı dönemlerde ve coğrafyalarda yazılan eserler yönetim anlayışına yönelik nasihatler vermektedir. Kamunun yönetimi düşüncesine referans olacak çok sayıda siyasetname değerler manzumesi çerçevesinde yönetim ahlakının değerlendirmesini içermektedir. İdare tarihi ile ilgili yapılan çalışmalar çoğunlukla Osmanlı Devleti dönemi eserlerine yoğunlaşmakta ve incelemelerini idarelerin teşkilat yapılarıyla sınırlamaktadır. Bu çalışma ise literatürde yaygın olan çalışmaların aksine Osmanlı Devleti öncesinde yazılan siyasetnameler üzerinden bir yönetim düşüncesi inşa etmeyi amaçlamıştır. 10-14. yüzyıllar arasında Endülüs'ten Ma-veraünnehir'e uzanan coğrafyada yazılan yirmi beş siyasetnameyi incelemiştir. Kavramsal olarak açıklanan siyasetnamelerin konularını, genel karakterlerini, gelişme seyrini ele almıştır. Eserleri yazar, dönem ve coğrafya analizleri yardımıyla içeriklerine göre sınıflandırmıştır. Analizlerin ortaya koyduğu farklılıkların dikkate alınmasıyla yapılan ayrımda kamunun yönetimi düşüncesini tartışmıştır. Karar verme, görevlendirme, denetleme ve cezalandırma şeklinde sıralanan yönetim süreçlerini ve yöneten-yönetilen ilişkilerini eserlerin benzerlikleri üzerinden analiz etmiştir. Bu çalışmanın amacı siyasetnamelerin sunduğu birikim yardımıyla yönetim tarihi üzerinden yönetim düşüncesinin değerlendirilmesi ve yönetsel niteliklerin tespit edilmesidir.
İl gelişme planı bağlamında Bolu ilinin nüfus, tarım ve mekansal yapısındaki gelişmeler
Türkiye'de il gelişimi, planlı dönemin başından beri gündemde olan konulardan biri olmakla birlikte, il gelişme planlarının hazırlama düşüncesi esasen 2000'li yılların başında ortaya çıkmıştır. Ülkenin gelişme ve kalkınmasında temel birimler olan illerin, her yönüyle planlanmasını konu alan il gelişme planları, uygulamaya konulup başarılı olabildiğinde, planladığı ili geliştirirken aynı zamanda iller arasındaki eşitsizliklerin de nispi olarak azaltılmasında etkili olmaktadır. Bu çalışmada il gelişme planı tarafından ortaya konulan hedefler bağlamında Bolu ilinin sosyal, tarımsal ve çevre-mekânsal boyutları tarihsel betimsel bir yöntemle ele alınmıştır. Bu kapsamda çalışmanın incelenmesine katkı sağlayacak plan, planlama ve il gelişme planları kavram ve bu kuramların açıklamalarına yer verilmiştir. Çalışmanın araştırma kısmında ise planın hazırlandığı dönemdeki hedeflerin yıllara göre tasnifsel olarak karşılaştırması yapılmış ve kısım sonlarında bu hedeflerin amacına ulaşıp ulaşmadığı değerlendirilmiştir. Ulaşılan sonuç ise, geniş bir katılımla hazırlanmasına rağmen Bolu İl Gelişme Planı'na sahip çıkılmadığı ve hedeflerinin başarıya ulaşamadığıdır.
Küreselleşme konjonktüründe Türk milliyetçiliğinin değişim ve dönüşümü
Küreselleşme ile ilgili temel yaklaşım, küreselleşme süreciyle modern dönemin sonlandığı ve modern döneme ait olguların da miadını doldurduğu yönündedir. Dolayısıyla, milliyetçiliği de modern döneme ait bir olgu olarak kabul edersek bu yaklaşımın temel iddiası milliyetçiliğin de küreselleşme süreciyle sönümleneceği ve ortadan kalkacağıdır. Oysa, ana akım yaklaşım, milliyetçiliği, modernliğe ait bir kalıntı olarak görürken bu tezde gösterilmeye çalışıldığı gibi milliyetçilik, dönüşümcü yaklaşımın iddiasına paralel olarak sönümlenmesi beklentisinin aksine küreselleşme sürecine uyarlanarak varlığını sürdürdüğüdür. Bu tezde irdeleme sorunsalımız mekân olarak Türkiye ile konu olarak Milliyetçi Hareket Partisi çizgisinde milliyetçilikle sınırlıdır. Hipotezimiz, dönüşümcü yaklaşımın savunduğu gibi, milliyetçiliğin küreselleşme sürecinde sönümlenmediği, küreselleşmenin harekete geçirdiği iç ve dış dinamiklerle görece değiştiği, yeni biçimlere bürünerek varlığını sürdürdüğüdür. Bu iddiamızı, iç ve dış etkenler çerçevesinde MHP milliyetçiliğinde süreç içerisinde ortaya çıkan değişim ve dönüşümleri resmederek desteklemekteyiz. Bu bakımdan tezimizin yöntemi, araştırmanın teknikleri itibariyle kuramsal, yani kaynaklara dayalı masa başı bir çalışmadır. Amaçları itibariyle ise betimsel bir çalışmadır.
Osmanlı yönetim sisteminde Enderun saray okulunun yeri ve önemi
Siyasi tarihe bakıldığında devletlerin kurulmasının ve uzun yıllar varlığını devam ettirmesinin hiç kolay olmadığı görülecektir. Devletlerin kuruluş aşamalarında zorlu mücadeleler verilmiş, devamlılığı için sağlam temellere dayanan bir devlet teşkilatına ve nitelikli devlet adamı kadrolarına ihtiyaç duyulmuştur. Devletler için önemli ihtiyaçlardan biri de etkili lider ve nitelikli yönetici olabilecek kişilerin toplum içerisinde tespit edilmesi ve yetiştirilmesi olmuştur. Her devlet kendi içerisindeki insan potansiyelini iyi değerlendirmek, ülkenin çıkarları doğrultusunda bu insanların fikri, zihni ve bedeni gücünden yararlanmak istemiştir. Bu amaçla devlet yönetimine ilişkin yönetici ihtiyacını karşılayacak kurumu meydana getirme politikası izlemiştir. Batı'da görülen prens eğitimleri, Doğu'da görülen şehzade eğitimleri bunlara örnektir. Bu tür tek kişiye özel eğitimlerin yanı sıra devlet gibi büyük ve geniş bir teşkilatı idare edecek üst düzey yöneticilerin yetiştirilmesine de ihtiyaç duyulur. Devletin sağlam temeller üzerine inşa edilmesi sadece bir kişinin iyi yetişmesiyle değil, yönetici sınıfın nitelikli hale gelmesiyle gerçekleşebilir. Devlet, kendisine hizmet edecek yöneticilerini yetiştirdiği ölçüde, yöneticiler de bulunduğu yerde milleti idare edecek ve onları devlet adamı sıfatıyla etkisi altında tutacaktır. Devletin temsil edilmesi yetiştirilen yöneticiler sayesinde merkezden yerele ulaşmış olacak ve devlet tüm topraklarında yönetimin ağırlığını hissettirecektir. Osmanlı Devleti de her devlet gibi yönetici sınıfın yetiştirilmesi konusunda çok ciddi çalışmalar yapmıştır. Bu amaçla Topkapı Sarayı'nda, Enderun olarak ifade edilen bir saray okulu meydana getirmiştir. Enderun kendine özgü teşkilatıyla diğer eğitim kurumlarından ayrılır. Enderun'da amaç hem erdemli, nitelikli hem de devlete tam bir sadakatle hizmet edecek devlet adamlarının yetişmesidir. Enderun, eğitim kurumu olmasının yanı sıra devlet dairesi işlevine de sahip bir yönetici okuludur. Tarihte ciddi anlamda yer edinmiş olan Enderun; hükümdarların kurumu önemsemesi ve devletin kuruma sağladığı imkânlarla yönetici sınıfını desteklemesi sebebiyle güçlü bir okul haline gelmiştir. Enderun devletin yönetici sınıfını meydana getirmek amacıyla kurulduğu için devlet tarafından doğrudan korunmuştur. Dolayısıyla devlet bu kurumdan çok önemli kazanımlar elde etmiştir. Bu kurum içerisinden sivil ve askeri alanda üst düzey yöneticiler çıkmıştır. Böylece devlet kendisini, yetiştirdiği yöneticilerine emanet etmiştir. Anahtar kelimeler: Osmanlı, Enderun, eğitim, hükümdar, yönetim.
Yeni kamu hizmeti üzerine bir alan araştırması
Bu çalışmada; modern yönetim düşüncesi sonrasında gelişen geleneksel kamu yönetimi yaklaşımından başlamak üzere, yönetim düşüncesinde meydana gelen değişimlere tarihsel olarak sırasıyla değinilmektedir. Bu değişimlerin hizmet sunum yöntemlerinde ne gibi dönüşümlere yol açtığı ele alınmaktadır. Tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yönetim düşüncesinden başlayarak, yeni kamu yönetimi düşünce yapısına kadar yönetim anlayışlarının özellikleri ve bu akımlara getirilen eleştiriler ele alınmaktadır. İkinci bölümde kamu hizmeti kavramının tanımları, zaman içinde hizmet kavramının kapsamında meydana gelen değişimler ve hizmet sunum yöntemlerine değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise; yeni kamu hizmeti kavramının kapsamı, bu kavramın getirdiği yenilikler ve Türkiye'de hizmet anlayışında yaşanan değişimler ele alınmaktadır. Özel olarak da ağız ve diş sağlığı merkezleri incelenmiştir. Bir alan çalışması olarak da Ankara ve Düzce illerindeki birer ağız ve diş sağlığı merkezinde alan çalışması gerçekleştirilmiştir. Tezin alan çalışmasına yönelik kısmında derinliğine görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler olasılıksal olmayan örnekleme çeşitlerinden amaçlı örneklemeye uygun olarak analiz edilmiştir. Tezin temel sorunsalı; kamu hizmetlerinin sunuluş yöntemlerinde meydana gelen değişimlerin gerektiği gibi uygulanıp uygulanamadığının tespiti yönündedir. Bu tezin sonucu ise uygulamada çeşitli aksaklıklar ve eksiklikler olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Kamu Hizmeti, Yeni Kamu Hizmeti, Hizmet Kalitesi
Türk ütopyalarında özneleşme pratikleri
Bu çalışmada, Türk ütopyaları bir yönetim biçimi olarak ele alınmıştır. Ütopyalar ortaya çıktıkları andan itibaren toplumsal sorunları ele alan eleştirel metinler olmuşlardır. Ancak ütopyalar eleştirel olmalarının yanında toplumsal sorunlar için alternatif çözüm yolları da önermiştir. Ütopyalar edebi metinler olmalarının yanı sıra, bu önerilerle birlikte bir yönetim kurgusu olmayı da başarmıştır. Türk ütopyaları da benzer kaygılarla on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede Türk ütopyaları bu çalışmada bir yönetim kurgusu olarak incelemiştir. Yönetim meselesi ise Foucaultyen yöntem kapsamında, "özneleşme pratikleri" ile ele alınmıştır. Özneleşme pratikleri Foucault açısından "yönetimsel" düzeni açıklamak içindir. Foucault bu çerçevede özneyi yönetimsellik ve değişen iktidar biçimiyle tartışmıştır. İktidar toplumun kılcal damarlarına kadar indirgenmiştir. Bütün bu kavramlar ayrıca modernleşme perspektifiyle de değerlendirilmiştir. Foucaultyen manada modernleşme hayat temelli bir "yönetimselliği" var eder. Çalışmada yönetimsellik kavramı, değişen iktidar anlayışı çerçevesinde Türk/Osmanlı modernleşmesi örneğiyle ortaya konulmuştur. Türkiye'de Modernleşme kavramı genellikle "özne dışı" olarak ele alınmıştır. Çalışma bu amaçla özne temelinde Türk modernleşmesini tartışmıştır ve Osmanlı modernleşmesinin "özneleşme pratikleri" ile açıklanabileceğini ileri sürmüştür. İkinci bölümde, genel olarak ütopya kavramı ele alınmış ve ütopyaların yönetim bağlamı incelenmiştir. Bu bölüm aynı zamanda klasik ütopyalar ile modern ütopyaların farkını da ortaya koymuştur. Böylece ütopyalardaki yönetim bağlamının zaman içerisindeki değişimi ortaya çıkartılabilmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise altı Türk ütopyası sırasıyla "Osmanlı", "Kadın" ve "Türk" öznesi çerçevesinde ele alınmıştır. Bu sayede özneleşme pratikleri ile edebi bir metin olan ütopyalar incelenmiştir. Böylece edebi bir kurmaca olan ütopyaların yönetim çerçevesinde ele alınabileceği ortaya konulabilmiştir. Anahtar Kelimeler: Modernleşme, Yönetimsellik, Ütopyalar, Özneleşme Pratikleri, Türk Ütopyaları
19. yüzyıl ütopyalarında sosyal kontrol mekanizmaları
Ütopya eserleri yalnızca edebi eserler olmayıp, barındırdıkları eleştiri ve yarattıkları toplum modeli ile yönetim biliminin inceleme alanına girmektedir. Yönetim bilimi açısından ütopyaları birçok şekilde ele almak mümkündür. Sosyal kontrol mekanizmaları da bunlardan biridir. 19. Yüzyıl ütopyaları, modern yönetim düşüncesinin izlerini taşımaktadır. Bu açıdan düşünüldüğünde, 19. Yüzyıl ütopyalarının sosyal kontrol mekanizmalarını incelemek, modern yönetimlerin zapt etme pratiklerini görünür kılmaktadır. Modern yönetimlerde güvenlik olgusu, düzen ve güvenliği sağlamak için kullanılan sosyal kontrol araçlarının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Günümüz yönetim düşüncesinin miras aldığı 19. Yüzyıl pratikleri, içinde yaşadığımız toplumun disiplin mekanizmalarını anlamak için önemli bir inceleme nesnesidir. Çalışmada seçilen ütopyaların sosyal kontrol mekanizmalarının incelenmesi ile modern yönetimlerin toplumsal düzeni sağlamak için kullandıkları araçlara ulaşmak amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Ütopyalar, Modern Yönetimler, Sosyal Kontrol, Disiplin, Güvenlik
Evli ve bekar seçmenlerin oy verme davranışına etki eden faktörlere ilişkin değerlendirmeleri: Keçiören örneği
Günümüzde yaygın olarak her alanda kullanılan demokrasi kavramı siyasi yönetim alanında siyasal sistemler tarafından anahtar kavram olarak kullanılmaktadır. Demokratik yönetim mekanizmalarını etkilemek ve oluşturmakta olan siyasal katılım türleri önemli demokratik göstergeler olarak ele alınmaktadır. Siyasal katılım türlerinde en yaygın ve etkili olarak kullanılan şekil oy verme olarak karşımıza çıkmaktadır. Yönetim mekanizmalarını belirlemek adına belli aralıklarla yapılan seçimlerde seçmen statüsünde olan vatandaşlar istedikleri siyasi partiye oy vermektedirler. Seçmenlerin oy tercihlerini belirlerken nelere dikkat ettikleri ise siyaset bilimi alanında merak konusudur. Bu noktada söz konusu merak alanı seçmen davranışı adı altında çok boyutlu bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Seçmenlerin oy tercihlerini hangi faktörler altında belirledikleri çeşitlilik göstermektedir. Seçmenin oy tercihine etki eden birçok faktör bulunmaktadır. Seçmenin karar alma ve uygulamada gizlilik etkeninin bulunması seçmen davranışlarının keskin bir şekilde açıklanmasını imkansız kılmaktadır. Bu çalışmada, evli ve bekar olma faktörünün seçmen tercihlerine etkisi ortaya konulmaktadır. Bireylerin hayatına önemli sorumluluklar ve yükümlülükler katan evlilik faktörü seçmenlerin parti tercihlerine yansımaktadır. Seçmenler karar süreçlerinde evlilik durumlarının getirdiği sorumluluklar dahilinde siyasi partilerin farklı politikalarını dikkate almaktadırlar. Literatürde evlilik durumunun seçmen davranışına etkisini açıklamaya çalışan çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma saha çalışmasıyla birlikte somut verilerle evliliğin seçmen davranışına etkisini ortaya koymaktadır. Evli ve bekar olma durumunun seçmen davranışına etkisini ortaya çıkarmaya çalışan bu çalışmada seçmen davranışını açıklamaya dair literatürde en sık kullanılan teorik yaklaşımlar (Rasyonel Yaklaşım, Sosyo-Psikolojik Yaklaşım ve Sosyolojik Yaklaşım) ele alınmıştır. Bununla birlikte yapılan saha çalışmasındaki veriler ışığında seçmen davranışını etkileyen evli ve bekar olma faktörü teorik yaklaşımlardan rasyonel yaklaşım, sosyo-psikolojik yaklaşım ve sosyolojik yaklaşım ile ilişkilendirilmektedir. Seçmen davranışı çalışmalarına yeni bakış açıları getirmek için yürütülen saha çalışmasından elde edilen verilerle seçmenin evli olma ve bekar olma durumunun oy tercihini birden çok faktör ile etkileşim içinde olarak etkilediği tespit edilmektedir.
2000'li yıllarda muhalefet partisi olarak CHP
Siyasi söylem ve politikalarda dönüşüm gösteren CHP'nin muhalefet partisi olarak 2002 ile 2015 yılları arasındaki dönemde muhalefet etme tarzı bu çalışmada araştırılmış ve bu araştırmada ülke gündeminde önemli görülen olaylar incelenmiştir. Tez üç bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde; siyaset, siyasi iktidar, siyasi muhalefet ve siyasi partiler kavramsal ve tarihsel olarak incelenmiştir. İkinci bölümde 1950 yılındaki seçimler sonrasında muhalefet partisi konumuna düşen Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1950-2002 yılları arasında faaliyetleri, politikaları, yaşadığı dönüşümleri ve iktidara karşı muhalefet etme tarzı incelenmiştir. Üçüncü bölümde 2002-2015 yılları arasında hem Deniz Baykal hem de Kemal Kılıçdaroğlu döneminde ülke gündemini etkileyen belirli olaylar çerçevesinde partinin muhalefeti incelenmiştir. CHP 2000'li yıllarda parti içindeki kurultaylarla beraber tüzük değiştirilirken lider değişimi ile beraber söylem değişikliği olmuştur. Tüm bu değişimler CHP'nin "Yeni CHP" sloganıyla siyaset sahnesinde yer almasını sağlamıştır. CHP her zaman siyaset sahnesinde önemli bir konumda olmuştur. 2010 yılında lider değişikliğinden itibaren muhalefet olarak söylem ve politikalarında değişikliğe giden parti zaman zaman iktidarı yıpratsa da muhalefet olarak zayıf kalmıştır. Bu zayıf kalmanın temel sebebi kurucu ideolojinin gerekleri ile yeni düzenin talepleri arasında sıkışıp kalma durumu olmuştur.
Yerel yönetimlerde e-belediye uygulamaları: Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi örneği
Günümüz dünyasında teknolojik değişim hızla gerçekleşmektedir. Bu anlamda hizmet sektöründe önemli bir yere sahip olan teknoloji devletleri, kurumları ve bireyleri etkilemektedir. Hizmetlerin hızı ve etkinliği ile teknolojik gelişmeler arasında belirgin bir ilişki bulunmaktadır. Bu durumun örneklerinden biri de e-devlet uygulamasının bir uzantısı olan e-belediyeciliktir. Çalışma bu kapsamda yeni bir iletişim ve hizmet aracı olan e-belediyecilik uygulamalarını ele almaktadır. Sistemin işleyişinde yer alan hizmet araçları açıklanmaktadır. Bu doğrultuda araştırmada önce yerel yönetimlere değinilmekte ve sonra e-devlet ve e-belediye kavramları üzerinde durulmaktadır. Araştırmanın son bölümünü anket uygulaması oluşturmaktadır. Vatandaşlara e-belediyecilik ile ilgili çeşitli sorular sorularak bünyesinde barındırdığı amaçlara hizmet edip etmediği araştırılmaktadır. Verilerin analizine SPSS programı ile ulaşılmıştır. Son olarak ise bu veriler ışığında hipotezler sınanmıştır. Anahtar kelimeler: E-devlet, E-Belediye, Yerel Yönetim, Bilgi Sistemleri
Biyopolitika ve yönetimsellik bağlamında yapay zekanın incelenmesi
Bu tez, yapay zekâya yönelik tahakküm sorununu ele almakta olup; bunu biyo-politika ve yönetimsellik kavramlarıyla açıklamayı amaçlamaktadır. Bu tezin iddiası, yapay zekânın herhangi bir tahakküme sebep olmayacağı varsayımına dayanmaktadır. Günümüzde yapay zekâ teknolojileri giderek popülerleşmekte ve yaşamın çeşitli alanlarında kullanılmasıyla birlikte politik bir araca dönüşmektedir. Onu politik yapan şey, iktidar özne ilişkisinde çeşitli olanaklar sunarak bu ilişkilerin yönünü değiştirebilmesidir. Bu kapsamda söz konusu değişiklikleri açıklamak için Batı merkezli bir yaklaşım ve rasyonel düşünüş şekli benimsenmiş; Batı toplumlarındaki örnekler üzerinden, yaşamın giderek bu teknolojiyle birlikte nasıl şekillendiği ele alınmıştır. Bugüne kadar yapay zekâyla ilgili yürütülen çalışmaların çoğu, etik ve teknik açılardan olası sonuçları ele aldıysa da; bu tarz yaklaşımlar politik eksende bu teknolojinin içine yerleştiği koşulları açıklamakta yetersiz kalmıştır. Oysa yaşam giderek siyasal olanın sınırları içerisine hapsolmakta ve yönetimle beraber özne iktidar ilişkileri sürekli yeniden şekillenmektedir. Anahtar kelimeler: Biyo-politika, yönetimsellik, denetim, tahakküm, özne, iktidar, Yapay zekâ
Ütopya ve liberalizm: Liberteryen ütopyanın imkânı
Ütopyalar, yüzlerce yıldır insanın hayalindeki ideal yönetimi tasvir etmenin bir aracıdır. Ütopyacılık yapısal olarak Platon'un eserlerine ve kavramsal olarak More'nin Ütopya isimli eserine dayanır. Ütopyalar; Platon'dan Thomas More'ye, William Morris'ten George Orwell'e, Edward Bellamy'den Aldous Huxley'e kadar sosyalist ideolojiden olumlu veya olumsuz izler taşır. Yirminci yüzyıldan sonra hâkim dünya ideolojisi haline gelen liberalizm ve liberalizmin idealleri ise bu ütopyalarda sıkça eleştirilmiş ve var olan kötülüklerin kaynağı olarak resmedilmiştir. Ütopyacıların liberal bir ütopya denemesinde bulunmaması veya liberallerin edebi bir ütopya oluşturma çabasına girmemesi, liberalizmin yirminci yüzyıldaki egemen konumunun bir nedeni sayılabilir. Liberallere göre, liberalizm sık sık toplumsal sorunların nedeni olarak gösterilir, ancak liberal modelin insanlığa ve dünyaya olan katkıları göz ardı edilir. Bu yönüyle liberalizmin, geçmişin birçok ütopyasını gerçekleştirmiş olma gibi bir başarısı vardır. Bu çalışmada ütopyanın, iki karşıt görüş olan sosyalizm ve liberalizm ile olan ilişkisi ve sorunları incelenmiş ve liberal ütopyanın mümkün olup olmadığı sorusunun cevabı aranmıştır. Çalışmada, ütopya ve liberalizm kavramları detaylıca tanımlanmış, bu kavramların ne olduğu ve ne olamayacağı incelenmiş, ütopyacıların ve liberallerin kendi içlerindeki ve birbirleri arasındaki tartışmalara değinilmiştir. Çalışmanın temel sorusu olan liberteryen ütopyanın imkânını sorgulamak için çeşitli liberal düşünürlerin görüşleri ele alınmıştır. Sonuca ulaşmak için ise sosyalist ütopyaların ne derece tatminkâr olduklarına dayanarak bir karşılaştırma yapılmıştır.
Bir kamu politikası olarak kurumsal kapasite geliştirme: Sayıştay örneği
Kamu politikası yapım sürecine çeşitli unsurlar etkide bulunur. Uluslararası örgütler de bu sürece etki eden en önemli unsurlardan birisidir. Gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerin kamu politikası yapım sürecinde etkin olan bu aktörler, Türkiye'deki kamu politikası yapım sürecinde de aynı şekilde etkili olmaktadır. Uluslararası kuruluşlar, bu faaliyetlerini çeşitli projelerle sürdürmektedir. Son noktada uygulanmakta olan proje ise kurumsal kapasite geliştirmedir. Çalışma bu kapsamda kurumsal kapasite geliştirme çalışmalarının işleyişini ele alarak, kavramı kamu politikaları çerçevesinde irdelemektedir. Ayrıca, kapasite geliştirme kavramının bir kamu politikası olarak uygulanabilirliğini tespit etmeye çalışmaktadır. Bu doğrultuda, bu çalışma ilk olarak kamu politikası kavramı açıklanmaktadır. Sonrasında ise kurumsal kapasite geliştirme kavramını irdelenmektedir. Çalışmanın araştırma kısmında anket uygulamasına gidilmiş ve Sayıştay'da yürütülmekte olan kurumsal kapasite geliştirme çalışmaları analiz edilerek hipotezler test edilmiştir. Çalışmada ulaşılan sonuç ise kurumsal kapasite geliştirme çalışmalarının kurumların kaynaklarıyla yürütülmesi gerektiği, organizasyonların kapasitelerini artırmak için faydalı olduğu ve uygulanabilir bir kamu politikası olduğudur. Anahtar Kelimeler: Kamu Politikası, Kurumsal Kapasite Geliştirme, Uluslararası Örgütler, Gelişmemiş Ülkeler, Gelişmekte Olan Ülkeler.
Özgürlük/çoğulculuk ikileminde John Rawls ve Isaiah Berlin
Bu çalışma günümüzde siyasal ve toplumsal düzlemde hala güncel bir tartışma alanı olarak açığa çıkan özgürlük problematiğiyle ilgilidir. Çalışmanın temel amacı siyasal liberalizmin, iyi anlayışlarının farklılığının derinleştiği geç modern toplumlarda 'Hak' üzerine inşa ettiği birey özgürlüğü ile 'Tarafsızlık' üzerine temellendirdiği çoğulculuğun uzlaştırılmasının yarattığı gerilimin hem teorik hem pratik düzeyde incelenmesidir. Buradan hareketle, çoğulculuğun radikal bir hal aldığı geç modern dünyaya ilişkin özgürlük-çoğulculuk gerilimini işaret eden temel tartışmada günümüz liberalizmine sunmuş oldukları kavramsal araçlarla Isaiah Berlin ve John Rawls'un düşüncelerinin karşılaştırmalı olarak analizi tezin evreni olarak görülmüştür. Bu çerçeve içinde Rawls'un "aklın kamusal kullanımı", "örtüşen görüşbirliği" ve makuliyeti ön plana çıkararak hem bireyin otonomi olarak özgürlüğünü hem de çoğulculuğu koruyan "siyasal liberalizm" önerisi incelenmiştir. Daha sonra Berlin'in "değerlerin kıyaslanamazlığı' temelinde anti-evrenselci, anti-nesnelci ve seçimin kendisini yücelten varoluşsal "negatif özgürlük" kavramsallaştırması ortaya konmuştur. Çalışmanın sonuç kısmında Berlin'in özgürlük-çoğulculuk problematiğinde özel alan dahilinde politik alanı ikincilleyerek negatif özgürlük kavramsallaştırmasını otonomi olarak özgürlüğün korunması anlamında politik bir özgürlüğe dönüştüremediği iddia edilmiştir. Rawls ise kamusallığı önceleyen siyasal liberalizm önerisiyle otonomi olarak özgürlüğü politik bir özgürlük diline dönüştürürken çoğulculuğun özgürlük boyutunu özel alan ile sınırlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Pozitif Özgürlük, Negatif Özgürlük, Çoğulculuk, Liberalizm.
X platformu'ndaki siyasal katılma ile hakaret ilişkisi üzerine bir araştırma
Bu çalışmanın amacı X platformunda gerçekleşen siyasal katılım ile hakaret kullanımı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu çalışmada siyasal katılım düzeyi ile hakaret kullanımı arasında bir ilişki olduğu iddia edilmiş ve bu doğrultuda hipotezler oluşturulmuştur. Çalışmada siyasal katılım, X platformu ve hakaret kavramı arasındaki ilişki açıklanmıştır. Çalışmada 18-65 yaş arasında X platformunu kullanan 169 kişi ile anket çalışması yapılmıştır. Anket içerisinde Şakir Güler ve Murat Sezgin'in hazırlamış oldukları Twitter'da Siyasal Katılım Ölçeği'nde yer alan sorular ile kullanıcıların hakaret kullanım eğilimlerini ve hakarete yönelik tutumlarını saptamak amacıyla oluşturulmuş anket soruları yer almaktadır. Anket bulguları SPSS 26.0 analiz programı ile analiz edilmiştir. Analiz yöntemi olarak Ki-Kare, ANOVA ve Kruskall-Wallis yöntemleri kullanılmıştır. Analiz neticesinde X'de toplam siyasal katılım düzeyi ve tüm alt boyutlar (siyasal ifade boyutu, politika takip boyutu, yerel yönetim ve yardım boyutu, propaganda, yürüyüş ve grev boyutu ve siyasal tartışmalara katılma boyutu) ile bireylerin X'de hakaret kullanım sıklıkları arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir.
Neoliberal dönüşümün su yönetimi politikalarına yansıması bağlamında karşılaştırmalı bir analiz: İngiltere-Galler ve Türkiye
Su yönetimi; kaynakların bilinçli kullanılması, korunması, sürdürülebilirliği ve planlanması gibi birçok faktörü içeren bir kamu politikasıdır. Su kaynaklarında arz talep dengesinin giderek bozulması ve çevresel etkiler su kaynaklarının etkin yönetimini gerekli kılmaktadır. Su hizmetleri özel sektör eliyle, kamu-özel ortaklıklarıyla veya kamu tekelinde yürütülebilmektedir. Uluslararası kuruluşların da etkisiyle her ülke sosyo ekonomik yapısı doğrultusunda farklı su yönetimi modellerini benimsemektedir. Bu çalışmanın amacı neoliberal politikaların su yönetimine etkisini Türkiye bağlamında incelemektir. Bu nedenle özelleştirmeyi başarılı bir şekilde gerçekleştiren İngiltere-Galler ile Türkiye; neoliberal politikalar sonrası değişen su yönetimi yapı ve işleyişi çerçevesinde analiz edilmiştir. İngiltere-Galler ve Türkiye'nin su yönetimi modellerinin benzerlik ve farklılıkları araştırılmıştır. Veri toplama tekniği olarak belge analizi kullanılmıştır. İngiltere-Galler ve Türkiye su yönetiminin analizi için hukuki belgeler, politika belgeleri, araştırma raporları tarihsel dönemlere ayrılarak incelenmiştir. Elde edilen verilere göre Türkiye'de merkeziyetçi bakış açısı hakimdir ve merkezi idare su yönetiminde baş aktördür. Ancak entegre bir su yönetimi modeli oluşturulamamıştır. Su yönetiminde etkinliğe öncelik verilmediği, kararların söylem düzeyinde kaldığı görülmektedir ki bunun en somut örneği 25 yıl önce politika belgelerinde yer alan Su Kanunu Taslağının 2023 yılına gelindiğinde halen yasalaşamamasıdır. Anahtar Kelimeler: İngiltere-Galler, Neoliberal Politikalar, Özelleştirme, Su Kanunu, Su Yönetimi.
Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkilerinde dış göç ve güvenlik yönetimine etkileri: İzmir ili örneği
Bireylerin ekonomik, kültürel, siyasi, sosyal ve çevresel nedenlerle bir alandan diğerine göç etmesi insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. İnsanlığın doğal süreci olarak kabul edilen bu göç hareketleri, ülkelerin alabileceği sığınmacı sayısında doygunluğa ulaşması, soğuk savaş sonrası güvenlik anlayışının değişmesi ve düzensiz göç eylemlerinin artmasıyla güvenlik çalışmalarıyla bağlantılı olarak analiz edilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda 2011 yılı Arap Baharı sonrası süreçte dış göç hareketlerinden en çok etkilenen ülke Türkiye'de göç ve güvenlik bağlantılı çalışmalar önem taşımaktadır. 2019-2023 On Birinci Kalkınma Planı İhtisas Komisyonu Raporu'nda düzensiz göçmenlerin en çok yakalandığı ve geçici koruma kapsamındaki sığınmacıların en yoğun bulunduğu illerden olan İzmir'de dış göç kaynaklı güvenlik düzeyinin tespit edilmesi çalışmanın temel amacıdır. Bu amaç doğrultusunda; çalışmanın ilk kısmında dış göç ile ilgili kavramlara ve 1951 Cenevre Sözleşmesi kazanımları ışığında Avrupa Birliği'ndeki güncel uluslararası gelişmelere yer verilmiştir. İzleyen kısımda, Türkiye'nin idari ve hukuki örgütlenmesine değinilerek İzmir ilinin dış göç kaynaklı güvenlik analizi yapılmıştır. Çalışmada nitel ve nicel yöntemin birlikte kullanıldığı karma araştırma yöntemi tercih edilmiştir. Elde edilen verilerden hareketle; İzmir ilinin sosyoekonomik düzeyi düşük, yoğun göç alan bölgelerinde hırsızlık, yaralama, tehdit gibi kişi güvenliği sorunları ve dilsel nedenlerden kaynaklanan kültür güvenliği sorunlarının yaşandığı tespit edilmiştir. Kayıt dışı ekonomik faaliyetler ve kiraların artması il genelinde en çok yaşanılan ekonomik sorunların başında gelmektedir. Dış göç kaynaklı sağlık güvenliği konusunda olumlu parametrelere ulaşılan İzmir ilinde, ilçe belediyelerinin çalışma eksikliği nedeniyle çevresel güvenlikle ilgili somut bilgilere ulaşılamamıştır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Göç, Güvenlik, 1951 Cenevre Sözleşmesi, İzmir.