
484
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Bazı sentetik kimyasal maddelerin ve doğal ekstraktların antimikrobiyal ve anti-quorum sensing aktivitelerinin araştırılması
Antibiyotiklerin insan sağlığında çok önemli rol oynadıkları bilinmektedir. Yeni antibiyotiklerin keşfedilmesi yanında, alternatif olarak bakterilerin üreme, adherans, biyofilm, spor oluşturma ve virulans faktörlerini sentezleme gibi birçok faaliyetini düzenleyen quorum sensing (QS: çevreyi ve çoğunluğu algılama) sinyal sistemlerinin çeşitli moleküller ile bloke edilerek patojen bakterilerin kontrol altına alınmasını hedefleyen çalışmalar da son yıllarda önem kazanmıştır. Literatürde, birçok doğal ve sentetik kimyasal maddenin bakteriler arasındaki QS mekanizmasını bloke ettiği bildirilmiştir. Bu çalışmada, Norfloksasin, Siprofloksasin, Piperazin, Penisillanik asit, Sefalosporinik asit, Morfolin, Triazol, Nitro Benzoil klorür, Tiyomorfolin, İmidazol, Piridin, Nitropiridin, Sinnamaldehit ve Dihidropiridin türevi 176 sentetik madde ile yeşil çay, vanilya, üzüm çekirdeği ekstraktı ve propolis gibi 7 doğal ekstraktların antimikrobiyal ve anti-quorum sensing aktiviteleri araştırıldı. Test materyallerinin antimikrobiyal aktiviteleri agar-well difüzyon ve minimal inhibisyon konsantrasyonları mikrodilüsyon broth yöntemleri kullanılarak Staphylococcus aureus, Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa, Enterococcus faecalis, Bacillus subtilis, Acinetobacter haemolyticus, Enterobacter aerogenes, Klebsiella pneumoniae, Listeria monocytogenes, Proteus mirabilis, Salmonella Typhimurium, Candida albicans ve Candida parapsilosis türleri ile, anti-quorum sensing aktiviteleri ise agar-well difüzyon yöntemi ve spektrofotometrik olarak Chromobacterium violaceum indikatör suşları kullanılarak gerçekleştirildi. Test edilen sentetik maddelerden üç tiyomorfolinve iki siprofloksasin türevinin test edilen bütün bakterilere 0.09-3.12 µg/ml ve 0.04-3.12 µg/ml konsantrasyonlarda etkili olduğu saptandı. İki piperazin ile sekiz norfloksasin türevinin test edilen bakterilerin çoğunluğuna 0.02-3.12 µg/ml ve 0.09-6.25 µg/ml konsantrasyonlarda ve bir sefalosporinikasit türevinin ise sadece Proteus mirabilis'e 3.12 µg/ml konsantrasyonda inhibitör etki gösterdiği saptandı. Test edilen sentetik ve doğal ekstrelerin hiçbirinin Candida türlerine etkisi gözlenmedi. Anti-quorum sensing aktivite yönünden test edilen sentetik ve doğal maddelerden üç cumin, iki Sefalosporinikasit, iki Tiyomorfolin ve bir Penisillanik asit türevinde etki saptandı. Bu çalışmada kullanılan sentetik ve doğal maddelerden 16'sının antimikrobiyal ve 8'inin anti QS aktiviteye sahip olduğu tespit edildi. Bu sonuçlar, aktivite gözlenen maddelerin yeni antibakteriyel ve anti QS türevlerin geliştirilmesinde potansiyel moleküller olabileceğini göstermiştir.
İskeletsel sınıf I vakalarda farklı dik yön paternlerinin gülümsemeye etkisi
Bu çalışmanın amacı, iskeletsel Sınıf I maloklüzyona sahip bireylerde farklı dik yön paternlerinin (hipodiverjan-normodiverjan-hiperdiverjan) gülümseme özellikleri üzerine etkisinin, ortodontik tedavi ihtiyacı olmayan bireylerle karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Normal sagittal iskeletsel paterne sahip 90 hastadan oluşan çalışma grubu, vertikal gelişim paternine göre 3 gruba ayrıldı; hipodiverjan (15 kız, 15 erkek, ortalama yaş: 20.38±3.76 yıl), normodiverjan (18 kız, 12 erkek, ortalama yaş: 19.36±2.83 yıl) ve hiperdiverjan (19 kız, 11 erkek, ortalama yaş: 19.44±2.14 yıl) gruplar. Kontrol grubu (20 kız, 10 erkek, ortalama yaş: 20.95±1.90 yıl) ortodontik tedaviye ihtiyacı olmayan 30 bireyden oluşturuldu. Komik bir video klip izletilerek spontane gülümseme elde edildi. Kayıtlardan maksimum diş ve dişetinin göründüğü gülümseme kareleri seçildi ve bu gülümseme kareleri üzerinde İmage J® programı yardımıyla ölçüm yapıldı. Gruplar arasında gülümseme komponentlerindeki değişiklikler, ANOVA ve Post hoc Tukey "Honestly Significant Difference" (Tukey HSD) testi kullanılarak değerlendirildi. Maksiller kesici görünümü (MxiD) (p≤0.05), üst kesici kenarın alt dudağa uzaklığı ölçümü (MxiLL) (p≤0.01), gülümseme yüksekliği (SH) (p≤0.001) ve gülümseme alanı (SA) (p≤0.01) ölçümleri hipodiverjan bireylerde istatistiksel olarak anlamlı oranda daha az bulundu. Görünen dentisyon genişliği (VTW) (p≤0.01) ve iç komissural genişlik (İCW) (p≤0.05), hiperdiverjan bireylerde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha az bulundu. Bukkal koridor uzunlukları (BC-R, BC-L) (p≤0.001) hiperdiverjan bireylerde istatistiksel olarak anlamlı oranda daha az bulundu. Gülümseme indeksi (SIx) (p≤0.001) ise hipodiverjan bireylerde istatistiksel olarak anlamlı oranda daha fazla bulundu. sonuç olarak dik yön paterni ve cinsiyet gülümseme komponentlerini etkilemektedir. Hiperdiverjan bireyler, hipodiverjan bireylere göre daha vertikal bir gülümsemeye sahiptir. Daha çekici bir gülümseme için tedavi planı yapılırken dik yön paterninin gülümseme özellikleri üzerindeki etkisi dikkate alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Analiz, Angle Sınıf I, Estetik, Gülümseme, Maloklüzyon
Deneysel olarak mide kanseri oluşturulan farelerde irisin hormonu ve bazı kaşektik faktörlerin ekspresyonlarının incelenmesi
İrisin, fibronektin tip 3 domaini içeren 5. protein (FNDC5)'in ekstraselüler kısmının proteoliziyle iskelet kasından kana salınan ve adipoz dokuda yağ oksidasyonunu artırarak kilo kaybına sebep olan yeni tanımlanmış bir miyokindir. İrisinle ilgili yapılan çalışmalar sınırlı sayıda olup, etki mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Zayıflamanın sıklıkla görüldüğü (mide, pankreas vb.) kanserlerle olan ilişkisini inceleyen herhangi bir çalışmaya da rastlanılmamıştır. Bu çalışmada irisinin, kilo kaybına sebep olan özelliği dikkate alınarak, deneysel olarak mide kanseri oluşturulan farelerin tümör dokusundan salgılanıp salgılanmadığının ve kanser kaşeksisinde etkili olup olmadığının aydınlatılması amaçlandı. Çalışmamızda, 60 adet BALB/c ırkı fareden kontrol olarak 12, N-metil-N-nitrozoüre (MNU) ile kanser oluşturmak üzere 48 fare ayrıldı ve 150 günlük oral yolla MNU uygulanmasının ardından sağ kalan farelerin dekapitasyonuyla kan, mide, iskelet kası, kahverengi ve beyaz yağ dokuları alındı. Mide dokularının histopatolojik değerlendirilmesi sonucunda; kontrol, MNU uygulanıp kanser oluşmayan, kanser öncesi ve kanserli olmak üzere 4 grup oluşturulması uygun görüldü. Doku örneklerinde FNDC5 ve kaşeksiyle ilişkili bazı proteinlerin ekspresyonları, serumlarda ise FNDC5/irisin, bazı inflamatuar ve kanser belirteçleriyle birlikte bazı kaşektik faktörlerin seviyeleri ölçüldü. Serum örneklerinde ölçülen kaşektik ve inflamatuar belirteçlerle, FNDC5/irisin seviyeleri kanserli grupta kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Kontrol ve kanserli mide dokularında FNDC5 ve kaşektik faktörlerden çinko-α-2 glikoprotein (ZAG) genlerinin ekspresyonunun olmadığı, beyaz ve kahverengi yağ dokularında kanserli grupta kontrol grubuna göre FNDC5 ekspresyonunun anlamlı yüksek olduğu belirlendi. Sonuç olarak, mide kanserinin oluşturulduğu farelerin kahverengi ve beyaz yağ dokularında artmış FNDC5 ekspresyonu, bu proteinin kanser kaşeksisinde kaşektik faktörler gibi etkili bir faktör olabileceği kanaatine varıldı. Ancak, midedeki kanserleşme ile irisinin kaşektik etkisi arasındaki ilişkinin mekanizması aydınlatılamadı.
Farklı kanser hücre hatlarında glukoz, glutamin ve kolesterol kısıtlamalarına duyarlılığın araştırılması
Kanser metabolizması son yıllarda yeni anti-kanser tedavilerin geliştirilebilmesi adına önemli bir araştırma konusu olmuştur. Kanser hücrelerinin hızla çoğalan hücreler olmaları besin ihtiyaçlarını artırmaktadır. Glukoz, glutamin ve kolesterol metabolizmaları kanser gelişiminde ve tümör büyümesinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızın temelini oluşturan ön veriler, YÖK Doktora araştırma bursu kapsamında 1 yıl süre ile görevlendirildiğim Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan Whitehead Enstitüsünde, Dr. Kıvanç BİRSOY'un danışmanlığında yaptığım çalışmalardan 29 farklı hücre hattının glukoz, glutamin ve kolesterol besin kısıtlamalarına duyarlılıklarının araştırılmasından elde edilmiştir. Bu çalışmalarımız kapsamında hücreler besin kısıtlamalarına gösterdikleri dirence göre duyarlı veya dirençli olarak sınıflandırılmıştır. Bu tez çalışmasının amacı ise yurt dışında yaptığım çalışmalarla besin duyarlılıkları test edilen kanser hücre hatlarının, besin eksikliğine karşı gösterdikleri direncin moleküler mekanizmasının anlaşılmasına katkı sağlayabilecek genetik varyasyonların in silico analizler kullanılarak belirlenmesi ve elde edilen bu verilerin literatür eşliğinde tartışılmasıdır. Çalışmalarımız sonucunda, SS18L1 gen mutasyonlarının kanser hücrelerinin glukoz duyarlılığında, LRP1 gen mutasyonlarının ise kanser hücrelerinin kolesterole olan bağımlılıklarında rolü olabileceğine dair bulgular elde ettik. Glutamin kısıtlaması için duyarlı veya dirençli bulunan hücreler arasında farklı genetik değişimler tespit edilemedi. LRP1 ve SS18L1 gen mutasyonlarının hücre metabolizmasındaki rolleri ileri çalışmalarla doğrulanmalıdır. Bu nedenle bulgularımız gen mutasyonlarının kanser hücre metabolizmasındaki etkilerini araştırmak adına yapacağımız ileri ki çalışmalara destek olacak niteliktedir.
Postmenopozal kadınlarda vücut kitle indeksinin kemik mineral yoğunluğu üzerindeki etkisi
Obezite ve osteoporoz son yıllarda oldukça sık rastlanan ve bakım maaliyetleri yüksek iki önemli hastalıktır. Obezite ile birlikte kalp-damar hastalıkları, diabet, yüksek tansiyon ve eklem kıkırdaklarında dejenerasyon gibi komplikasyonlar görülmektedir. Diğer yandan osteoporoz ise kırık riskini yükselttiği için özellikle ilerleyen yaşlarda çok daha tehlikeli bir hal almakta, yaşlı birey mortalite sebeplerinde önemli yer tutmaktadır. Çalışmanın amacı postmenopozal kadınlarda vücut ağırlığı ile kemik kalitesinin olası bir ilişkisini analiz etmektir. Çalışmaya Rize Devlet Hastanesi Fizik Tedavi Ve Rehabilitasyon Bölümüne başvuran 47-80 yaş aralığında en az 1 yıldır menstürel periyot görmeyen 121 kadın dahil edildi. Cerrahi menopozda olan kadınlar, kemik mineral yoğunluğuna bilinen bir etkisi olan metabolik hastalıklara sahip kadınlar ve osteoporoz tedavisi gören hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Katılımcıların yaşı, kilosu, boyu, menopoz süresi, madde bağımlılıkları, çocuk sayısı, kronik hastalıkları, kırık hikayesi ve lumbal vertebral alandan (L1-L4) ölçülmüş kemik mineral yoğunluğu kayıt edildi. Hastalar vücut kitle indekslerine (VKİ) göre Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) obezite sınıflandırılması kullanılarak 6'sı (%5) Normal, 27'si (%22.3) Aşırı Kilolu, 39'u (%32.2) Obez Grade 1, 29'u (%24) Obez Grade 2, 20'si (%16.5) Obez Grade 3 şeklinde gruplandırıldı ve gruplar arasında kemik mineral yoğunluğu (KMY) farkları incelendi. İstatiksel analiz sonrasında VKİ ile KMY değerleri arasında (r=0.41, p=0.0001) ve VKİ ile T-skoru arasında (r=0.31, p=0.001) pozitif yönde, anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşıldı. Sonuç olarak çalışmada vücut ağırlığının kemik kütlesine pozitif yönde etkisinin olduğu sonucuna ulaşılmış ve bu veriler ışığında obezitenin osteoporozdan koruyucu etkisinin olduğunu söylemek mümkündür.
Retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunu takiben diyetle obez yapılmış sıçanlarda leptin sentezi ve serum seviyelerinin incelenmesi
Leptin başlıca beyaz yağ dokusunda sentezlenen ve enerji dengesini düzenleyen bir hormondur. Sentezi birçok faktörün yanı sıra sempatik sinir sistemi tarafından da düzenlenir. Çalışmamızda, yüksek yağlı ve standart diyetle beslenen sıçanlarda iki taraflı retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunun, retroperitoneal ve epididimal yağ dokusunda leptin ekspresyonuna ve serum leptin konsantrasyonuna etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, her birinde 8 adet 100-150 g ve 3-5 haftalık Sprague Dawley ırkı sıçan bulunan 4 grup oluşturuldu: I. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD+), II. Grup: Denervasyon yapılmadı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD-), III. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve standart yem ile beslendi (SD+), IV. Grup: Denervasyon yapılmadı ve standart yem ile beslendi (SD-) kontrol grubu olarak kabul edildi. 10 haftalık programı sonunda sıçanlardan serum ve doku numuneleri toplandı. Serum numunelerinde, glukoz, trigliserit, insülin ve leptin seviyeleri ölçüldü. Retroperitonel ve epididimal yağ dokusunda leptin mRNA seviyesi RT-PCR ile belirlendi. Yüksek yağlı diyet kullanan ve denerve edilen grupların serum leptin seviyelerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu belirlendi (p=0.038). Yağlı diyet denervasyon ile birlikte gen ekspresyon sonuçlarında ciddi bir değişiklik bulunmadı (p=0.31). Sonuç olarak, denerve edilmiş sıçanlarda, diyete bağlı olarak leptin ekspresyonlarında fark bulunmadığı, serum leptin seviyelerinde farklılıklar olduğu görüldü. Gözlenen değişikliklerin diyetin diğer yağ dokularına olan etkisinden kaynaklanabileceği kanaatine varıldı.
Temporomandibular eklem rahatsızlığı bulunan kadın hastalardaki östrojen değerleri ve sinoviyal sıvı içerisindeki TNF-α, IL-1ß, IL-6, IL-8, IL-10 ve IL-12 seviyelerinin değerlendirilmesi
Temporomandibular eklem (TME) rahatsızlıkları TME'nin yapısını, mastikatör kasları veya her ikisini birden ilgilendiren bir grup rahatsızlığı içermektedir. Temporomandibular eklem hastalıklarının kadınlarda daha sık görülmesi TME rahatsızlıklarının gelişiminde cinsiyet hormonlarının etkili olabileceği ihtimalini ortaya koymaktadır. Cinsiyet hormonlarından olan östrojenin TME rahatsızlıklarının gelişiminde önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı TME rahatsızlığı bulunan kadın hastalardaki östrojen seviyesi ve TNF-α, IL-1ß, IL-6, IL-8, IL-10 ve IL-12'nin sinoviyal sıvıdaki konsantrasyonlarının değerlendirilmesidir. Çalışmamız tek taraflı TME rahatsızlığı olan 36 kadın hasta üzerinde yürütülmüştür. Hastalar östrojen seviyelerine (Yüksek ve düşük) ve tedavi başarısına göre (Başarılı ve başarısız) iki alt gruba ayrılmıştır. Tüm hastalara artrosentez tedavisi uygulanmış ve hastalar en az altı ay takip edilmiştir. Sinoviyal sıvısı örnekleri artrosentez işlem sırasında alınmıştır. Hastalara ait serum östrojen seviyeleri kan örnekleri alınarak tespit edilmiştir. Östrojen ve sitokin seviyeleri işlem öncesinde, klinik bulgular ise hem işlem öncesinde hem de işlem sonrasında kayıt edilmiştir. Daha sonra bu klinik ve laboratuvar bulguları karşılıklı değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda östrojenin artrosentezin etkinliği üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu görülse de artrosentez işleminin yüksek ve düşük östrojen seviyelerinde ağrıyı rahatlatmada etkili olduğu görülmüştür. Tedavi açısından başarılı ve başarısız gruplara ait sitokin seviyeleri arasında anlamlı bir fark tespit edilemese de TNF-α'nın düşük östrojen seviyesiyle ilişkili olduğu görülmüştür. Bunun yanında IL-1ß'nın kronik ağrı ile, düşük IL-8 ve IL-12 konsantrasyonlarının ise palpasyon ile hissedilen TME ağrısı ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak östrojenin klinik ve biyokimyasal bulgular ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Ayrıca östrojen seviyesinin 36.48 pq/ml'nin üzerinde olduğu hastaların TME rahatsızlıkları gelişimine yatkın olabileceği ve bu hastalara uygulanan artrosentez tedavisinin etkinliğinin daha düşük olabileceği düşünülmektedir.
ER,CR:YSGG lazerin farklı parametrelerinin rezin-mine/dentin bağlanma dayanımına etkileri
Bu in-vitro çalışmanın amacı Er,Cr:YSGG lazerin, farklı atım frekansları ve çıkış güçleri ile uygulanmasının ardından, etch-and-rinse adeziv sistem ile birlikte kullanılan bir mikro-hibrit kompozitin mine ve dentine mikrogerilim bağlanma dayanımlarının (µGBD) değerlendirilmesidir. Ayrıca rezin-mine/dentin arayüzleri SEM ile incelendi. Sığır keser dişlerinden hazırlanan, mine örnekleri (M) ve dentin örnekleri (D), yüzey uygulamalarına göre 8 farklı alt gruba ayrılmıştır (n=5): M-Kontrol (aşındırıcı kağıt uygulaması), M-Frez (yüzeyde yüksek hızlı döner alet ile mekanik pürüzlendirme), M-Lazer 6W-20Hz; M-Lazer 6W–35Hz; M-lazer 6W–50Hz, M-Lazer 3W-20Hz, M-Lazer 3W–35Hz, M-lazer 3W–50Hz; D-Kontrol (aşındırıcı kağıt uygulaması), D-Frez (yüzeyde yüksek hızlı döner alet ile mekanik pürüzlendirme), D-Lazer 3W-20Hz, D-Lazer 3W–35Hz, D-Lazer 3-lazer 3W–50Hz, D-Lazer 1.5W-20Hz, D-Lazer 1.5W–35Hz, D-lazer 1.5W–50Hz. Tüm yüzeylere etch-and-rinse adeziv üretici talimatlarına göre uygulandı ve kompozit bloklar hazırlandı. Örneklerden µGBD test çubukları elde edildi ve µGBD testi uygulandı. µGBD verileri tek-yönlü varyans analizi ve LSD testi ile p=0.05 güven aralığında analiz edildi. Mine grupları arasında en yüksek bağlanma dayanıklılığını 3W–50Hz grubu (36.22±6.0 MPa) göstermiştir (p<0.05), bu sonuç M-Kontrol grubu (32.85±9.8 MPa) ile aralarında benzer iken, M-Frez grubu (26.60±8.5 MPa) ile aralarında fark istatiksel olarak anlamlıdır (p>0.05). Tüm dentin grupları arasında en yüksek bağlanma dayanımı ortalamasını D-Kontrol grubu göstermiştir (27.70 ± 7.0), diğer taraftan bu ortalama frez grubunun ortalamasına (24.98 ± 8.8) benzerdir (p>0.05), diğer lazer gruplarından anlamlı olarak yüksektir (p<0.05). Özetlenirse, lazer uygulamasının µGBD üzerindeki etkilerinin diş dokusuna ve kullanılan lazer parametrelerine bağlıdır. Test edilen bazı lazer parametreleri, minede rezin bağlanmasını artırırken, dentinde rezin bağlanmasını anlamlı olarak düşürmüştür.
Diş hekimlerinin oklüzal ve aproksimal çürüğe müdahale stratejilerinin değerlendirilmesi
Yapılan güncel çalışmalar, ağız ve diş sağlığı ile ilgili tedavi yaklaşımlarına farklı bir bakış açısı getirmiştir. Diş çürükleri ile ilgili yapılan güncel çalışmalar koruyucu ve önleyici tedavi anlayışını ön plana çıkarmıştır. Koruyucu ve önleyici tedavi hem girişimsel işlemleri gerektirmemekte hem de bireye ekonomik olarak katkı sağlamaktadır. Girişimsel işlemin olmaması hastayı tedavi esnasında ve sonrasında meydana gelen komplikasyonlardan uzak tutmaktadır. Bu bakımdan değerlendirildiğinde güncel tedavisi felsefesinin hekimlere kazandırılması birey ve ülke açısından birçok avantajı da beraber getirmektedir. Türkiye'de diş hekimlerinin çürük tedavi uygulamalarında güncel tedavi yaklaşımlarının ne kadar takip ettiği ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Konuyla ilgili 1980 yılından bu yana çeşitli ülkelerde çalışmalar yapılmış ve tedavi seçenekleri arasında geniş oranda farklılık arz eden sonuçlar elde edilmiştir. Bu çalışmada Türkiye'deki diş hekimliği fakülteleri restoratif diş tedavisi ana bilim dallarında çalışan stajyer hekim, araştırma görevlileri ve uzman hekimlerin, ağız ve diş sağlığı merkezlerinde görevli pratisyen ve uzman hekimlerin, serbest çalışan hekimlerin, erken restoratif müdahale eğiliminin, koruyucu ve önleyici tedavi eğiliminin, çürük stratejilerinin ve modern tedavi felsefelerinin güncel gelişmeler doğrultusunda değerlendirilmesi amaçlandı
Oksidatif olarak modifiye edilmiş karbonik anhidraza karşı otoantikor oluşumunun ve bu antikorların bazı romatoid hastalıklarla ilişkisinin incelenmesi
Karbonik anhidraz (CA) geniş doku dağılımı olan bir metaloenzimdir ve bazı romatoid hastalıklarda bu enzime karşı otoantikor oluşmaktadır. Oksidatif stresin CA otoantikor oluşumu tetiklediğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada karbonik anhidrazın 4-hidroksinonenal (HNE), malondialdehit (MDA), peroksinitrit (PN) ile modifikasyonunun CA otoantikorlarının oluşumu üzerine etkisi ve romatoid artrit (RA), ankilozan spondilit (AS), Sjögren's sendromu (SjS) hastalarında bu antikorlarla oksidan-antioksidan durum arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada eritrositlerden izole edilen CA I ve CA II izoenzimleri HNE, MDA ve PN ile modifiye edilip modifikasyonlar Western Blot ile teyit edildi. Antijeniteye modifikasyonların etkilerini incelemek amacıyla Balb-c fareler bu maddelerle immünize edildi ve serumlarında otoantikor titreleri ELISA ile belirlendi. Çalışma gruplarında CA ve modifiye CA otoantikorları belirlendi. Ayrıca hastalardan elde edilen serum ve eritrositlerde MDA, HNE, 3-nitrotirozin (3-NT), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutayon peroksidaz (GSH-Px) ölçülerek hastalardaki oksidan-antioksidan durum değerlendirildi. Antikor oluşumunu ve inflamasyonu tetikleyen sitokinler tümör nekroz faktör–α (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) ölçülerek otoantikorlarla arasındaki ilişki incelendi. Bireylerde PN modifiye CA I ve CA II otoantikorları kontrolle karşılaştırıldığında bütün gruplarda anlamlı fark bulundu. Saf CA ve modifiye formların otoantikor titreleri ile kontrol grupları arasında anlamlı fark görüldü (p<0.001). Farelerde modifiye formlar saf CA formuyla karşılaştırıldığında HNE ve MDA' nın antijenik özelliği azaltırken PN' nin arttırdığı belirlendi. Sonuç olarak oksidatif modifikasyonların CA izoenzimlerinin antijenik özelliklerini değiştirdiği özellikle PN ile yapılan modifikasyonların antijeniteyi arttırdığı görüldü.