Manisa Celal Bayar University
Departman

Çocuk Sağlığı Bölümü

Manisa Celal Bayar University

17

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Arşivlenen Tez

10 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atopik ve nonatopik astımlı çocuklarda yangısal süreçte eozinofil ve nötrofil fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Giriş: Astım yapısal değişikliklerin de eşlik ettiği birçok hücre ve hücresel elementin rol aldığı havayollarının kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Havayollarındaki inflamasyon paterni bütün klinik formlarında ve bütün yaş gruplarında benzer görünmektedir. Astımda görülen periferik kan ve havayolları sekresyonlarında eozinofil sayılarındaki artış astımın karakteristik özelliğidir. Atopik astımlı bireylerin, CD4+ Th2 hücreler tarafından salgılanan Th2 sitokinlere bağlı olarak havayollarına eozinofiller toplanır ve IL-5' in eozinofilik inflamasyonda önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Havayollarındaki nötrofil sayısı astımın astım şiddetiyle doğru orantlılı olarak artmaktadır ve IL-8 burada önemli rol oynamaktadır. Havayolu epiteli yapısındaki sıkı bağlar nedeniyle geçirgen değildir ancak astımda bu geçirgenliğin belirgin derecede arttığı, allerjen ve irritanların havayollarında bazal tabakaya daha kolay ulaştığı ve daha fazla doku hasarına neden olduğu görülmektedir. Bu çalışmada atopik ve nonatopik astımı olan çocuklarda nötrofilik ve eozinofilik yangı karşılaştırılması için IL-8 ve IL-5, doku hasarını göstermek için MMP-9 ve epitelyal hasarı göstermek için soluble E-cadherin yoğunlaştırılmış nefes havasında çalışılacaktır.Yöntem: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Çocuk İmmünolojisi ve Allerjik Hastalıkları polikliniği'ne başvuran 39 atopik 39 nonatopik astım tanısı alan toplam 78 hasta alındı. Allerjen deri prik testinde proteaz özelliği olan aeroallerjenlerden en az bir tanesi pozitif olan (Ev tozu akarları, mantar karışım ve zeytin) hastalar atopik astım gurubunu oluşturdu. Aeroallerjenlerle yapılan deri prik testi negatif olarak saptanan olgular nonatopik astım gurubunu oluşturdu. Nonatopik gruptaki hastalar atopik guruptaki hastaların yaşlarıyla bire bir eşleşecek şekilde çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan çocukların tamamından IgE için serum örneği ve eozinofil sayısı için hemogram örnekleri alındı ve aynı gün ölçümleri yapıldı. Benzer şekilde aynı gün IL-5, IL-8, MMP-9 ve E-cadherin ölçümleri için yoğunlaştırılmış nefes havası örneği elde edildi ve çalışmanın sonunda değerlendirilmek üzere ?80oC de muhafaza edildi.Bulgular: Yoğunlaştırılmış nefes havasında akciğer hasar parametrelerinden olan MMP-9 düzeylerinin atopik astımlı çocuklarda nonatopik astımlı çocuklara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Benzer şekilde yoğunlaştırılmış nefes havasında epitel bariyer komponentlerinden biri olan sE-cadherin düzeylerleri de atopik astımlı çocuklarda nonatopik olanlara göre yükse bulunmuştur. Ancak IL-5 ve IL-8 düzeylerinin atopik ve nonatopik astımlı çocuklardan elde edilen yoğunlaştırılmış hava örneklerinde farklı olmadığı gözlenmiştir.Sonuç: MMP-9 düzeyinin atopik astımlı hastalar nonatopik astımlı hastalarla karşılaştırıldığında yoğunlaştırılmış hava örneklerinde daha yüksek seviyelerde olması ve IL-8 ve sE-cadherin düzeyleri ile anlamlı korelasyon göstermesi proteaz özelliği olan allerjenlerin daha fazla doku hasarına, daha fazla inflamatuar sitokin salınımına ve remodellinge yol açtığını desteklemektedir. sE-cadherin düzeyinin atopik astımlı çocuklarda nonatopik astımlı çocuklara göre daha yüksek saptanması istatistiksel analiz anlamlı farklılık saptamasa da p değeri 0.08 ile anlama oldukça yakın olduğu göz önüne alınırsa ve IL-8 ile sE-cadherin arasında pozitif korelasyon olması allerjen maruziyetine bağlı olarak atopik astımlılarda inflamasyonun daha şiddetli olduğu ve epitelyal frajilitenin, epitelyal dökülmenin atopik astımlılarda daha fazla olduğunu desteklemektedir.Astımlı çocuklarda allerjik inflamasyon belirteçlerini gösterme açısından klasik invaziv yöntemlere alternatif olarak noninvaziv bir yöntem olan yoğunlaştırılmış nefes havasının kullanılabileceği ve bundan sonra yapılacak olan çalışmalarda yoğunlaştırılmış nefes havasının kullanılabileceği gösterilmiştir..

AstımCadherinlerEozinofiller+6
Ahmet Türkeli
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonunda profilaktik amaçlı antibiyotik kullanan çocuklarda antibiyotik direnç gelişimi "Retrospektif bir kohort analizi"

ÖZET Karagöz K. Tekrarlayan İdrar Yolu Enfeksiyonunda Profilaktik Amaçlı Antibiyotik Kullanan Çocuklarda Antibiyotik Direnç Gelişimi. Retrospektif Bir Kohort Analizi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları, Tıpta Uzmanlık Tezi: Zonguldak, 2014. Amaç: İdrar yolu enfeksiyonu çocukluk döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en sık görülen enfeksiyon hastalığıdır. Erken teşhis ve tedavi ile böbrek hasarının gelişmesi, protenüri, hipertansiyon, glomeruler filtrasyonun azalması, kronik böbrek yetersizliği gibi komplikasyonlar engellenmiş olur. Profilaksi; risk taşıyan hastalardaki tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonunun önlenmesinde kullanılır. Ancak uzun süreli profilaktik antibiyotik kullanımının, direnç gelişimi ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda çocukluk döneminde tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonunda profilaktik amaçlı antibiyotik kullanımının direnç gelişimine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 1 Ocak 2008 - 1 Ağustos 2012 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları A.D polikliniklerine başvuran idrar yolu enfeksiyonu tanısı almış 0-16 yaş arası profilaksi almayan 100 ve herhangi bir nedenle profilaksi başlanmış 50 olmak üzere toplam 150 hasta dahil edildi. Hastaların laboratuvar tetkik ve radyolojik görüntüleme sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Tüm hastaların 65'i (%43,3) erkek, 85'i (%56,7) kızlardan oluşmaktaydı. Profilaksi alan grubun 22'si (%44) erkek, 28'i (%56) kız, profilaksi almayan grubun 43'ü (%43) erkek, 57'si (%57) kızlar'dan oluşmaktaydı. Profilaksi alanların yaş ortalaması 47,3 ± 47,0 ay, almayanların yaş ortalaması 40,4 ± 42,7 aydı.Her iki grupta yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak bir fark yoktu. Erkek çocukların ilk bir yaşta idrar yolu enfeksiyonu geçirmesi 1 yaştan sonrasına ve kızlara göre daha yüksekti(p=0.007).Hastalarımızda profilaktik antibiyotik olarak en sık trimetoprim-sulfametoksazol (%62) kullanılmıştı. İdrarın biyokimyasal incelemesinde lökosit varlığı, o kültürde Escherichia coli üremesi açısından duyarlı bulundu. İki grupta da üreyen bakteriler içinde Escherichia coli % 64 ile ilk sırada yer alıp, onu sıklık sırasına göre Klebsiella pneumoni, Proteus mirabilis, Klebsiella oxytoca, Enterobacter auerogenes, Psödomonas spp, Morganella morgani, Serratia marcescens izlemiştir. Kız ve erkeklerde Escherichia coli en sık üreyen mikroorganizmaydı. Ama Escherichia coli üreyenlerin kız olma oranı anlamlı olarak erkeklerden daha fazla idi (p=0.005). Her iki grup karşılaştırıldığında profilaktik antibiyotik kullanımı daha sonraki kültür üremelerinde antibiyotik direncini artırmıyordu (p<0.05). Hastalarda en yüksek direnç ampisiline (%71,9) karşı gelişmiş olup onu piperasilin, sefalotin, trimetoprim-sulfametaksazol, sefuroksim, amoksisilin/klavunik asit, seftriakson izliyordu. Her iki grupta tüm idrar kültürlerinde üreyen Psedomonas spp.'ye karşı aztreonam, meropenem, seftazidim, kolistin duyarlı saptandı. Ayrıca idrar kültüründe Escherichia coli üreyen ve profilaksi alanlarda amoksisilin/klavunik asit, seftriakson, piperasiline karşı diğer gruba göre daha fazla direnç geliştiği görüldü. Sonuç: Çalışmamızda; profilaksi kullanımının antibiyotiklere karşı direnç artışına neden olmadığı gözlendi. Ancak bizde de idrar yolu enfeksiyonlarında antibiyotiklere direç gelişiminin arttığı tesbit edildi. Onun için ampirik antibiyotik seçiminde, her bölgenin kendine özgü direnç çalışmalarını periyodik olarak yapması ve tedavilerin bu çalışmaların ışığında düzenlenmesini önermekteyiz. Anahtar Kelimeler: İdrar yolu enfeksiyonu, Profilaksi, Antibiyotik direnci.

AntibiyotiklerNüksRetrospektif çalışmalar+5
Kazım Karagöz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

B12 Vitamin eksikliği edilen 1-20 ay arası 40 bebek hastanın psiko sosyal Motor gerilik açısından takip ve tedavi sonuçları

ÖZETB12 vitamin eksikliğinin, santral ve periferik sinir sistemi, gastrointestinal sistem, kardiovasküler sistem, kas-iskelet sistemi, hematolojik ve immünolojik sistemler üzerinde olumsuz etkileri olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde, çocuklarda demir eksikliğinin psiko-sosyal motor gerilik gelişim üzerindeki etkisini araştıran birçok çalışma yapılmışken, B12 vitamini eksikliğinin çocuklarda psiko-sosyal motor gerilik üzerindeki etkilerini araştıran kapsamlı çalışma sayısı çok azdır.Bölgemizde B12 vitamini eksikliği sonucu psiko-sosyal motor gelişim sorunlarının sık görülmesi nedeni ile prospektif olarak tasarlanan çalışmaya; yaşları 1-20 ay arasında değişen B12 eksikliği tespit edilen 40 olgu ve çalışmayı kabul eden 40 anne alındı. Hastalara başlangıçta hematolojik ölçümler, serum B12 vitamini, serum folat düzeyi, çocuklarda psiko-sosyal motor gelişimi değerlendiren DENVER-II testi, annelerden serum vitamin B12, folat düzeyi ölçüldü. B12 vitamin eksikliği saptadığımız 40 olguya tedaviden 3-6 ay sonra kontrol hematolojik ölçümler, serum B12 vitamin düzeyi ve DENVER-II testi tekrarlandı.Tedaviden 3?6. ay sonra yapılan nörolojik muayene ve Denver-II testi ile yapılan psiko-sosyal motor gelişimi değerlendirmesinde, hastaların kobalamin tedavisine kısa sürede cevap verdiği ve psiko-sosyal motor gelişimlerinin belirgin düzeldiği saptandı.Çalışmamız, ülkemizde B12 vitamini eksikliğinin gelişim üzerindeki etkilerini araştıran az sayıda kapsamlı çalışmadan biri olması, aynı zamanda B12 vitamini eksikliğinde ortaya çıkan psiko-sosyal motor gerilik gelişme geriliğinin tespitinde DENVER-II testi kullanılması, nadir bir çalışma olması nedeni ile önem arz etmektedir.Sonuç olarak; B12 vitamin eksikliği; çocuklarda psiko-sosyal motor geriliğe neden olmakta ve erken dönemde verilen B12 vitamin tedavisi ile 3?6 ay gibi kısa bir sürede hasta bebeklerde psiko-sosyal motor gelişimde belirgin düzeyde düzelme olmaktadır.Anahtar Kelimeler: Psiko-sosyal motor geriliği, B12 vitamini, DENVER II

BebeklerMotor becerilerPsikososyal özellikler+2
Şeyhmus Mete
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Çocuk Acil Servisine Başvuran 10-19 yaş arası çocukların hastalık dağılım profillerinin değerlendirilmesi

Adolesan dönem, son hızlı büyüme, cinsel gelişme ve psikososyal olgunlaşmanın gerçekleştiği, çocukluktan erişkin hayata geçiş dönemidir. Bu dönem çeşitli kaynaklarda farklı belirtilmekle birlikte 11-21 yaş arası en son kabul edilen yaş aralığıdır. Bu dönem kompleks gelişim basamakları nedeni ile kendine has problemler ile karşımıza çıkar. Bu döneminin başlıca sorunları fiziksel büyüme ve gelişme, cinsel gelişim ve psikososyal gelişim ile ilgili sorunlardır. Bu sorunlar sağlık bakımı hakkında özel konular, ihtiyaçlar ve yaklaşımlar gerektirmektedir. Yetersiz sağlık güvencesi, uygunsuz/yetersiz servis alanları ve gizlilik hakkındaki kaygıları adölesanların sağlık merkezine başvurularını etkileyen birçok engelden birkaçıdır. Yapılan çalışmalarda adolesanların sağlık birimlerinden yararlanışlarının büyük kısmını davranışsal-psikososyal sorunlar ve yaralanmaların oluşturduğu saptanmıştır. Travma, cinayet ve intihar adolesan ölümlerinin önde gelen nedenleridir. Gelişmiş ülkelerde istenmeyen gebelik, seksüel geçişli hastalıklar ve madde kullanımının kabul edilemez derecede yüksek olduğunu saptanmaktadır. Travma ve şiddet 15-19 yaş arasındaki adolesan ölümlerinin % 80?ini oluşturmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda adolesanlarda intihar girişimlerinin, madde bağımlılığı ve seksüel geçişli hastalık oranının arttığı ve bu hastaların primer sağlık bakım yerlerinin acil servisler olduğu gözlenmektedir. Literatürde, adolesan hastalarının acil servise başvuru nedenlerini inceleyen sınırlı sayıda araştırmaya rastlanmaktadır. Genel olarak, bu çalışmalarda acil servislere başvuran hasta sayısı, yaş, cinsiyet, etnik köken gibi sosyodemografik özellikler, sağlık sigortası, başvuru şikayeti ve tanı ile ilgili bilgiler değerlendirilmiştir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, tüm adolesan yaş gruplarında vakaların yaklaşık yarısının acil olmayan nedenlerle başvurduğu bildirilmektedir. Sağlık sorunlarının çözümlenmesi açısından çocuk acil servislerin uygun olmamasına rağmen adolesan hasta başvuru oranlarının artması, adolesan acillerinin klinik özelliklerinin belirlenmesini önemli kılmaktadır. Adolesan acillerinde yaş, cinsiyet, ırk, etnik köken ve sosyoekonomik durumun önemli faktörler olduğu düşünülmektedir. Ülkemizde adolesan acillerinin klinik özelliklerini inceleyen çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu çalışmanın amacı Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Çocuk Acil Polikliniğine başvuran adolesan hastaların klinik ve epidemiyolojik özelliklerini değerlendirmek, aciliyet durumu ve bunu etkileyen etmenleri incelemektir. Çalışmaya; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine 01,01,2012 ? 31,12,2012 tarihleri arasında hastanemizin Çocuk Acil Servisine başvuran 2450 adolesan hasta, hastalıkların genel dağılımını, yaş ve aylara göre sıklık ve yoğunluğunu belirlemek için çalışmaya dahil edildi. Çocuk Acile başvuran hastaların %44'ü kız, kalanı erkekti. Hastaların %2,5?i 11 yaş çocuklardan oluşmaktaydı. Tüm vakalar değerlendirildiğinde; genel toplamda ve tüm aylarda en sık konulan tanılar sırasıyla karın ağrısı, üst solunum yolu hastalıklarının (ÜSYE),ateş, akut batın ve AGE olduğu görülmekteydi. Sık tanı konulan hastalıklara bakıldığı zaman karın ağrısının ağırlıkta olduğu görülmekteydi (n= 635; %16,2), İkinci sıklıkta ÜSYE yer almaktaydı (n= 355; %9,0), Ateş (%6,1) akut batın (%5,8) ve AGE (%4,4) diğer sık görülen tanılar arasında yer almaktaydı.. Aylara bakıldığında eylül ve aralık ayları dışında en sık karın ağrısı ile hastalar başvurmaktadır. Eylül ayında ateş, aralık ayında ÜSYE en sık izlenmektedir. Acil Serviste sık konulan tanılar dikkate alındığında, acil olmayan başvurularının yüksek oranda olduğu gözlemlenmekteydi. Genelde birinci basamakta tanı ve tedavi alabilecek hastaların acile başvurdukları gözlemlendi. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, anne babaların acil servisi sağlık hizmeti için kullanmalarında ve anne-babanın çocuklarının hastalıklarını ağır olarak değerlendirmeleridir. Kayıtların yetersiz olması ve kesin tanı yerine ön tanıların ve semptomların bulunması nedeniyle sağlıklı bir değerlendirme yapılamamıştır. Sonuç olarak; Çocuk Acil hastalarının acil olanlarının tanı ve tedavisinin doğru yapılması için etkin bir acil servis planı ortaya konmalı ve verilerin daha sağlıklı değerlendirilmesi için standart bir yazılım programının hayata geçirilmesi veya var olan yazılım programının revize edilmesi ve tıbbi dökümantasyon işlemlerinde daha yetkin personellerin görevlendirilmesi gerekmektedir.

Acil servis-hastaneDicle Üniversitesi Tıp FakültesiDiyarbakır+3
Mehmet Nur Talay
Dicle University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı zehirlenmelerinin retrospektif analizi

Erkozan F. Çocukluk Çağı Zehirlenmelerinin Retrospektif Analizi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Diyarbakır, 2013. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde zehirlenmeler ve buna bağlı ölüm oranlarının yüksek olması, çocukluk çağı zehirlenmelerini, hızla çözülmesi gereken önemli bir sağlık sorunu haline getirmiştir. Zehirlenme nedenleri ülkeden ülkeye, aynı ülke içinde bölgeden bölgeye yıllar içinde değişebilmektedir. Benzer şekilde zehirlenme etkenleri yaşa, cinsiyete, eğitim düzeyine, kültüre ve mevsimlere göre değişmektedir. Çalışmamızda; çocukluk çağı zehirlenmelerinin demografik yapısının ve klinik özelliklerinin irdelenmesi, mortalite üzerine etkili faktörlerin saptanması, tanı ve tedaviye yönelik değişikliklerin araştırılması ve böylece zehirlenmelerin önlenmesine yönelik önerilerde bulunulması amaçlanmıştır. Çalışma, Diyarbakır ili ve çevre illerden hastaların başvurduğu, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Polikliniğine 01.01.2012-01.01.2013 tarihleri arasında getirilen 0-18 yaş zehirlenme olgularının dosyaları geriye dönük taranarak yapıldı. Besin zehirlenmeleri ve hayvan ısırıklarının dahil edilmediği çalışmamızda 73'ü kız (%50,7),71'i erkek (%49,3) olmak üzere toplam 144 olgu analiz edilmiştir. Zehirlenme olgularının tüm acil hasta başvurularına oranı %1,4 olduğu tespit edilmiştir.Toplam 144 olgunun % 74,3'ü 0-5 yaş aralığında, % 9'u 6-12 yaş aralığında % 16,7'inin ise 13-18 yaş aralığında toplandığı görülmüştür. Tüm zehirlenme olguları arasında cinsiyet açısından fark saptanmamıştır (%50,6 kız, %49,4 erkek) Hastanemiz çocuk acil polikliniğine başvuran olguların 118 'i il içinden 26'ı il dışından gelmiştir. Kazaya bağlı ilaç ve ilaç dışı zehirlenmelerin ilk bahar yaz aylarında arttığı görülmüştür. İlaçlara bağlı zehirlenmelerin (% 60,4), ilaç dışı maddelere bağlı zehirlenmelerden (%39,6) daha fazla olduğu görülmüştür. Zehirlenmelerin zirve yaptığı 0-5 yaş grubunda erkekler (58 kişi) kızlardan (49 kişi) fazla iken 13-18 yaş grubunda kızların (20 kişi) erkeklere (4 kişi) göre daha fazla olduğu görülmüştür. Genel olarak kaza sonucu zehirlenen olguların % 79,9'unun toksini kolaylıkla ulaşılabilen yerlerden temin ettikleri tespit edilmiştir. Çalışmamızda 0-5 yaş grubu zehirlenmelerin tamamının kaza ve terapotik hata gibi tedbir alınarak önlenebilecek zehirlenmeler olduğu görülmüştür.Buna göre toksik maddelerin saklanması, ambalajlanması, potansiyel toksinlerin belirlenmesi, ev içi güvenlik tedbirlerine yönelik eğitim verilmesi, sağlık personelinin zehirlenme konusunda bilgilerinin güncellenmesi acil ünitelerinin güçlendirilmesi,ebeveynlere ve çocuklara eğitim verilmesi, politikacıların bu yönde idari ve yapısal politik tutum almaya teşvik edilmesi gerekmektedir.

AnnelerBebek-yenidoğmuşBebekler+4
Mehmet Faruk Erkozan
Dicle University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Talasemi majorlu hastalarda kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Talasemi majorlü hastalarda demir birikimine bağlı olarak gelişen kardiyak komplikasyonlar başlıca ölüm nedenidir. Çalışmamızda kalp hızı değişkenliğinin, demir birikimine bağlı erken kardiyak etkilenme ve aritmi riskini göstermedeki değerliliğini ve talasemi major tanılı çocuklarda noninvaziv bir yöntem olarak kalp hızı değişkenliğinin (KHD) kullanılabilirliğinin araştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Ekim 2012 ile Ağustos 2013 tarihleri arasında gerçekleştirildi. 30 beta talasemi major tanılı hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubunun 24 saatlik holter elektrokardiyografik incelemesi yapıldı. İki grubun kalp hızı değişkenliği, zaman ve frekans indeksleri karşılaştırıldı. Serum ferritin düzeyleri ve KHD parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Talasemi major tanılı hastaların 16'sı kız (%53), 14'ü erkek (%47) olup yaşlarının ortalaması 10,1±3,8 yıl idi. 24 saatlik Holter EKG parametrelerinden, maksimum kalp hızı, SDNN, SDNN İndeks, RMSSD, pNN50, TP, LF ve VLF parametreleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Hastalar ferritin değerlerine göre, ferritin değeri 1500-2500 ng/ml arasında olanlar Grup I, 2501-5000 ng/ml arasında olanlar Grup II, 5000 ng/ml üzerinde olanlar Grup III olmak üzere üç gruba ayrıldı. Kalp hızı değişimi parametreleri ile ferritin değerlerine göre ayrılan gruplar karşılaştırıldı. Maksimum kalp hızı Grup I'de, Grup II ve Grup III'e göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,03). Diğer parametreler arasında gruplar arası anlamlı fark yoktu. Hastaların sekizinde ektopik vuru saptandı. Ekokardiyografi bulgusu normal olan 24 hastanın dördünde holter EKG'de atriyal veya ventriküler ektopik vuru saptandı. Sonuç: Ferritin değerlerinin hem kardiyak fonksiyonların hem elektriksel değişimlerinin izlenmesinde yararlı olmadığı saptandı. Ekokardiyografik olarak kardiyak etkilenme saptanmadan önce otonom disfonksiyon, atriyal ve/veya ventriküler erken vurular saptanabileceği için TM'li hastalara, özellikle ikinci dekattan itibaren yıllık olarak ekokardiyografik incelemenin yanı sıra 24 saatlik holter EKG monitörizasyonun uygulanması gerektiğini düşünüyoruz.

Aritmi-kardiyakKalpKalp hastalıkları+2
Özge Yılmaz
Dicle University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı brusellozunda hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi

Amaç: Bruselloz tüm dünyada yaygın görülen ve yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin multisistemik hastalığa neden olabilen bir zoonozdur. Çalışmamızda bruselloz tanısı almış hastalar ile kontrol bireyleri arasında yaş ve cinsiyet gibi demografik özelliklerin, bazı biyokimyasal, serolojik ve hematolojik laboratuvar parametrelerinin incelenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Eylül-2011/Eylül-2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında, yatırılan veya ayaktan takip edilen 0-16 yaş arası, bruselloz tanısı almış 60 hasta ve herhangi bir hastalık tespit edilmemiş 0-16 yaş arası 60 kontrol bireyi yaş ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik ve laboratuar parametreleri retrospektif olarak hasta dosyaları ve hastanemize ait kayıtlardan elde edildi. Bruselloz tanısı için brucellacapt testi kullanıldı ve ≥1/160 titreler anlamlı kabul edildi. Hastaların hematolojik parametleri için tam kan analizleri, akut faz reaktanı olarak CRP düzeyi ve biyokimyasal analizleri hastanemiz laboratuarlarında çalışıldı. Bulgular: Altmış bruselloz olgusunun 31'i (% 51.67) erkek, 29'u (% 48.3) kız ve 60 kontrol grubu bireyinin 28'i (% 46.7) erkek, 32'si (% 53.3) kızdı. Cinsiyete göre anlamlı fark mevcut değildi (p>0.05). Bruselloz hastalarında, kontrol bireylerine göre ortalama lökosit, nötrofil ve trombosit sayıları, hemoglobin düzeyi, Trombosit/Lenfosit oranı ve Nötrofil/Lenfosit oranı istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşük, ALT ve AST değerleri ise anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.05). Brusellozlu hastalarda, CRP değerleri ile Brucella capture aglütinasyon titresi, ALT ve AST değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon ve hemoglobin değerleriyle anlamlı negatif korelasyon bulundu (p<0.05). Sonuç: Çocukluk çağı brusellozunda hematopoetik sistem tutulumunun sık gözüktüğünü ve hematolojik komplikasyonların hastalığın şiddetine göre geniş bir dağılım gösterdiğini, ayrıca bruselloz olgularında Trombosit/Lenfosit ve Nötrofil/Lenfosit oranlarının hastalığın tanı ve takibinde kullanılabilecek inflamatuar bir belirteç olabileceğini öne sürmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, C-reaktif protein, trombosit / lenfosit oranı, nötrofil / lenfosit oranı, çocuk

BrusellaBrusellozC reaktif protein+4
Kamil Yılmaz
Dicle University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Güneydoğu anadolu bölgesi'ndeki kronik akciğer hastalıklı çocukların malnütrisyon durumunun değerlendirilmesi

Bir çocuğun büyümesinin normal olması, onun sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Büyüme, genetik faktörlerce belirlenen, ancak beslenme ve enfeksiyonlar gibi çevresel etmenlerden etkilenen bir süreçtir. Bir çocuğun büyümesinin izlenmesi, normalden sapmaların erken belirlenmesi, nedenlerinin ortaya konulması ve gerekli önlemlerin alınması açısından önemlidir. Bu çalışmada Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşayan kronik akciğer hastalığı olan çocukların malnütrisyon prevalansı ve malnütrisyonun bazı değişkenlerle ilişkisi incelendi. Kesitsel olarak yapılan bu çalışmaya 0-18 yaş arası 166 çocuk dahil edildi. Çocuklar tanılarına gore 4 gruba ayrıldı. Bunlar; kistik fibroz, kistik fibroz dışı bronşektezi, tüberküloz ve astım idi. Ayrıca yaş grupları ve cinsiyetlerine gore de değerlendirildiler. Vücut kitle indekis kullanılarak yapılan çalışmada, kronik akciğer hastalığı olan 2 yaş üstü 126 çocukta malnütrisyon oranı %24,6 olarak saptandı. Bu durum kontrol grubu %25,9 (n=7) ile karşılaştırıldığında anlamlı fark oluşturmaktaydı (p=0,012). Tanı gruplarına gore ayırdığımızda ise astım %10 (n=6) ve tüberkülozda %22,2 (n=6) malnütrisyon oranı kontrol grubuna yakın bulunurken, kistik fibroz %38,1 (n=8)ve kistik fibroz dışı bronşektezide %52,4 (n=11) malnütrisyon oranı kontrol grubundan oldukça yüksek bulundu. Gomez sınıflamasına göre kronik akciğer hastalığı tanısı olan 136 çocuğun değerlendirmesinde ise %53'ünde (n=69) düşük kiloluluk tespit edildi. Bu durum istatiksel olarak anlamlı fark oluşturmaktaydı (p=0,002). Çalışmaya katılan çocuklar ayrıca Waterlow sınıflamasına göre de değerlendirildiler. Buna göre çocuklar boya göre ağırlık (wasting-zayıflık) ve yaşa göre boy (stunding-bodurluk) hesaplamaları yapılarak sınıflandırıldılar. 136 hastanın boya göre ağırlık değerlendirilmesinde %31'inde (n=44) zayıflık saptandı. İstatiksel olarak p<0,05 olarak bulundu. Yaşa göre boy (bodurluk) değerlendirilmesinde 136 hastanın %27'sinde (n=39) bodurluk saptandı. Hastalara yaş grupları ve cinsiyetlerine gore de değerlendirildiler. VKİ'ne gore malnütrisyon oranı en yüksek olan grup 13-18 yaş grubu ve erkeklerde saptandı. Gomez sınıflamasına gore hafif malnütrisyonun en yüksek görüldüğü yaş grubu 7-12 yaş, orta malnütrisyonun en fazla görüldüğü yaş grubu ise 13-18 yaş ve kız cinsiyette bulundu. Yaş grubu-boya gore ağırlık değerlendirmesinde ise malnütrisyonun en fazla görüldüğü yaş grubu 13-18 yaş grubu idi. Cinsiyet –boya göre ağırlık değerlendirmesinde ise malnütrisyonun erkek/kız oranı neredeyse eşitti. Yaş grubu- yaşa göre boy değerlendirmesinde malnütrisyonun en yüksek görüldüğü yaş grubu 13-18 yaş grubu idi. Cinsiyet-yaşa göre boy değerlendirmesinde ise malnütrisyon oranı kızlarda daha yüksek bulundu. Çocukların büyümesinin izlenmesinde ve beslenme durumlarının değerlendirilmesinde düzenli antropometrik ölçümler önemli yer tutmaktadır. Erken tanı, uygun tedavi ve yakın izlem malnütrisyondan korunma ve tedavide önemli unsurlardır. Biz bu çalışmada çocuğun primer hastalığına odaklanıp beslenme sorunlarının gözden kaçabileceğini vurgulanmak istedik.

Akciğer hastalıklarıBeslenmeBeslenme bozuklukları+2
Merve Emecen Şanlı
Dicle University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Doğumsal kalp hastalığı nedeniyle opere edilen çocuk hastalarda postperikardiyotomi sendromu ve perikardiyal effüzyon sıklığı, risk faktörleri, prognozu

Postperikardiyotomi sendromu (PPS), tanı ve tedavi yöntemlerindeki tüm gelişmelere rağmen gelişmiş ülkelerde bile kardiyak cerrahi sonrası morbiditenin başta gelen sebeplerindendir. En erken klinik bulgusu ameliyat sonrası perikardiyal efüzyon gelişimidir. Biz bu retrospektif çalışmada kardiyak cerrahi geçiren pediyatrik hastalarda perikardiyal efüzyon sıklığını belirlemeyi, risk faktörlerini incelemeyi, ameliyat süresinin, kardiyopulmoner "bypass" süresinin, konjenital kalp hastalığının tanısının efüzyon üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmaya Mart 2011 ile Mart 2012 tarihleri arasında bir yıllık süre içerisinde hastanemiz Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalında konjenital kalp hastalığı nedeniyle opere edilmiş 469 hastadan perikardiyal efüzyon varlığı gösterilen 66 hasta dahil edildi. Bu süre içerisinde ameliyat sonrası perikardiyal efüzyon oranı %14, PPS oranı ise %13.7 olarak bulundu. Olgularımızın 34'ü (%52) kız, 32'si (%48) erkekti. Olguların tanılara göre dağılımlarına bakıldığında 19'unun (%28.8) TOF, 23'ünün (%34.8) VSD olduğu görülmektedir. Efüzyon gelişen olguların %11.6'sında efüzyon ilk haftada gelişmiştir. Perikardiyosentez yapılan olguların perikard sıvısı inceleme sonuçlarına bakıldığında transuda niteliğinde efüzyon sıklığı (%66.6) olup iki hastada şilöz efüzyon gelişmesi nedeniyle (%22.2) sandostatin kullanılmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda kardiyak cerrahi geçiren hastaların %14.1'inde perikardiyal efüzyon geliştiğini ve perikardiyal efüzyon gelişen hastalarda en sık rastlanan tanının %34.8 ile VSD olduğunu saptadık(Tüm hastalar içinde VSD en sıktır. Bu çıkarım doğru olmayabilir). Ameliyat süresinin, pompa süresinin, konjenital kalp hasalığının türünün ameliyat sonrası perikardiyal efüzyon açısından risk olabileceğini saptadık. Ameliyat sonrası dönemde ilk bir ay yakın, dördüncü aya kadar aralıklı izlenmesi gerektiğini belirledik. Anahtar kelimeler: Postperikardiyotomi sendromu, Perikardit, Perikardiyal efüzyon, Kardiyopulmoner "Bypass"

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp defektleri-konjenitalKalp hastalıkları+7
Elmas Yılmaz
Başkent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde preterm ve term bebeklerde genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz salgılayan gram negatif mikroorganizma enfeksiyonları

ÖZET Dr. Özgür ÖZÇEREZCİ. Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde preterm ve term bebeklerde genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz salgılayan Gram negatif mikroorganizma enfeksiyonları AMAÇ; Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde preterm ve term yenidoğanlarda GSBL (+) mikroorganizmaların neden olduğu enfeksiyonların sıklığı, enfeksiyon lokalizasyonlarının belirlenmesi, gebelik haftası ve doğum ağırlığı ile ilişkisinin belirlenmesi, mortalite oranının ve üreyen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılık paternlerinin saptanmasıdır. GEREÇ YÖNTEM: Çalışmaya Haziran 2005-Haziran 2013 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan 75 yenidoğan dahil edildi. Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde en az iki gün takip edilmiş olması ve kültürde GSBL (+) mikroorganizma üremiş olması çalışmaya alınma kriterleri olarak belirlendi. BULGULAR: Bakteriyemi (%33,0), idrar yolu enfeksiyonu (%32,2) ve pnömoni (%27,8) en sık saptanan ilk üç enfeksiyon idi. K. pneumoniae, E. coli, K. oxytoca'nın cinsiyete göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Kültürde gerçekleşen üremenin %93,ü (n=107) doğumu takiben ilk 7 günden sonra idi. Amoksisilin-klavulonat, ampisilin ve ampisilin-sulbaktam antibiyotiklerine duyarlılığı bakılan bakterilerin tamamının bu antibiyotiklere karşı "dirençli", karbapenem grubu antibiyotiklere karşı ise tamamının "duyarlı" olduğu tespit edildi. GSBL (+) bakteri enfeksiyonundan önce antibiyotik kullanımı hastaların %76'sında (n=57) vardı. GSBL (+) bakteri enfeksiyonundan önce hastaların % 56' sında (n=32) en az iki antibiyotik kullanılmış olduğu saptandı. Eşlik eden hastalık ve kateter kullanılması ile klinik sonuç arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p = 0,001 ve 0,009). 2010 yılı ve öncesinde en sık izole edilen GSBL (+) bakteri K. pneumoniae iken, 2010 yılından sonra E. coli'nin en sık etken olarak karşımıza çıktığı saptandı. Sonuç olarak; Geniş spektrumlu antibiyotiklerin dikkatli kullanılmaması nedeni ile tedavisi pahalı ve güç hastane enfeksiyonlarına neden olan GSBL (+) bakteri enfeksiyonlarının sıklığı artmaktadır. Bu enfeksiyonlarda risk faktörlerinin saptanması için geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Yenidoğan Yoğun Bakım Ünite'sinde GSBL (+) microorganizmalar ile enfekte hastalar izole edilmeli ve ayrıntılı sürveyans çalışmaları yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: GSBL, yenidoğan, risk faktörleri, antibiyogram

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Özgür Özçerezci
Başkent University
2014
00