
415
Arşivlenen Tez
7
DOI Atanmış
2%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Deneysel parkinson oluşturulmuş ratlarda Saccharomyces boulardii ve bakteriyel kökenli probiyotiklerin etkisinin araştırılması
Parkinson hastalığı motor hareketlerdeki bozukluklar ile tanı koyulan, ancak motor belirtiler görülene dek birçok sistemi etkileyen uzun bir preklinik döneme sahip multisistem progresif bir hastalıktır. Günümüzde hastalığın klinik döneminde uygulanan tedaviler yalnızca motor semptomların hafiflemesine sağlamakta ve uzun dönemde ilaç tedavisinin yan etkisi diskinezi kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle erken teşhis ve risk grubunda olanları belirleyebilecek yeni diagnostik metodların geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu metodların geliştirilmesinde hastalığın patogenezinin aydınlatılması, motor olmayan belirtilerin mekanizmasının anlaşılması önem kazanmaktadır. Bu amaçla son yıllarda yapılan çalışmalar Parkinson hastalığının bağırsakta başlayarak, beyin-bağırsak aksisi ile merkezi sinir sistemini etkilediği hipotezini öne sürmüş, intestinal mikrobiyomun bu konudaki önemine dikkat çekmiştir. Çalışmamızda 48 adet Wistar cinsi erkek rat 6 gruba ayrıldı ve (n=8) grupların 4'üne 60 gün süresince 2,5 mg/kg dozda intraperitoneal Rotenone® enjeksiyonu uygulanarak deneysel Parkinson hastalığı oluşturuldu. Bu dört gruptan maya kökenli Saccharomyces boulardii (Reflor®) probiyotik PM grubuna, bakteri kökenli probiyotik; Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus rhamnosus, Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium longum, Streptococcus thermophilus, Bifidobacterium breve ve Lactobacillus reuteri (Newita®) PB grubuna, hem maya hem de bakteri kökenli probiyotikler PBM grubuna oral gavaj yolu ile verilirken, hasta kontrol grubuna (P) yalnızca rotenon uygulaması yapıldı. Diğer iki gruptan biri çalışma süresince hiçbir işlem yapılmayan kontrol grubunu (K) diğeri ise rotenone çözücüsü olarak kullanılan maddenin intraperitoneal uygulandığı ve gavaj yolu ile içme suyu verilen çözücü kontrol grubunu (CK) oluşturdu. Probiyotik etkenlerin hastalığın seyrine olan etkisi deney aşamasında yapılan motor testler, corpus striatum'da dopamin miktarı ölçümü, tirozin hidroksilaz enzim immunohistokimyası, cerebellum ve hippocampus'da stereolojik nöron sayımı, histopatolojik değişiklikler, intestinal CD163 makrofajlarının flow sitometrik analizi ile incelendi. Çalışmamızda probiyotik uygulaması yapılan gruplarda motor performansın CK ve K grubuna kıyasla düşük, P grubuna kıyasla ise yüksek olduğunu tespit ettik. Bunun yanında santral sinir siteminde nörodejeneratif bulguların P grubunda PM, PB, PBM, CK ve K gruplarına kıyasla oldukça şiddetli olduğu bulundu. Benzer şekilde proksimal kolon örneklerinin akım sitometri analizinde CD163 ekspresyonu gösteren makrofajlar P, PM, PB ve PBM gruplarında CK ve K gruplarına kıyasla oldukça artış gösterdiği, yalnızca PM grubunun P grubundan anlamlı olarak düşük CD163 ekspresyonu gösterdiği bulundu. Araştırmamızın sonuçları Parkinson hastalığının indüklendiği ratlarda probiyotik uygulamasının nöroprotektif etkiler gösterdiğini ve CD163 ekspresyonunu etkilediğini göstermektedir.
Adölesanlarda idiopatik skolyoz ile pelvis morfometrik ölçümleri arasındaki ilişki
Omurga deformiteleri insanlarda postür, denge ve yürüme bozukluğu gibi fiziksel sorunlara neden olan son derece ciddi bir sağlık problemidir. Bu deformiteler arasında yer alan skolyozun klinikte en yaygın görülen türü ise adölesan idiopatik skolyozdur. Tanı koyma sürecinde çekilen antero-posterior ve lateral X-ray görüntülerindeki eğriliklerin cobb yöntemine göre minimum 10 derece olması skolyoz olarak kabul edilmektedir. Pelvis, insan iskeletinde gövde ile alt ekstremiteler arasında bağlantı oluşturan ve vücut ağırlığının bacaklara aktarılmasını sağlayan bölümdür. Omurga ve pelvis iskeleti arasındaki bağlantı sayesinde vertebraların diziliminde var olan bir eğrilik durumunda pelvisin bazı morfometrik özelliklerinin de etkilenmesi beklenmektedir. Bu araştırma adölesan idiopatik skolyoza sahip kişilerde cobb açısıyla pelvisin morformetrik özellikleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılan retrospektif çalışmadır. Çalışmanın örneklemini Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin radyoloji polikliniğinde önceden çekilen 67 kadın, 51 erkek olmak üzere toplam 118 X- Ray görüntü kayıtları oluşturmaktadır. Omurganın ve pelvisin morfometrik incelemesi, ayakta çekilen antero-posterior ve lateral radyografik görüntülerden belirlemiş olduğumuz noktalar arasındaki 14 lineer ve 5 açısal ölçüm üzerinden Image J programı kullanılarak santimetre (cm) cinsinden hesaplanmıştır. Araştırmanın istatistiksel sonuçlarının elde edilmesinde SPSS 29.0 paket programı kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiler normallik varsayımı testi sonucunda Spearman korelasyon analizi ile incelenmiştir. Cinsiyete göre yapılan grup karşılaştırmaları için varsayımların sağlanma durumuna göre Independent t-test ve Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Araştırmamızda erkeklerde angulus subpubicus ve sağ taraf ilium genişliğinin cobb açısıyla arasındaki ilişkinin anlamlı ve negatif yönlü olduğu, angulus suprapubicus'un ise pozitif yönlü anlamlı bir korelasyon sergilediği sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte, kadınlarda cobb açısı ile pelvis morfometrik ölçümleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Tüm örneklem grubunu kapsayan genel analizlerde ise cobb açısının angulus suprapubicus, interiskial-interspinal mesafe, distantia intercristalis, sol taraf foramen obturatorium genişliği ve yüksekliği ile pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişkiye sahip olduğu görülmektedir.
Çocuklarda, thoracoabdominal bölgenin major anatomik yapılarının, yüzey anatomisi ile karşılaştırılması
Yüzey anatomi bilgisi, klinikte hasta değerlendirmesinde, invaziv girişimlerde ve cerrahi insizyonların yapılmasında önemlidir. Çalışmamızda çocuklarda thorax ve abdomendeki major oluşumların yüzey anatomisiyle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda 0-18 yaşları arasındaki sağlıklı çocuklara ait 129'u abdominal, 127'si thoracal bölgeye ait toplam 256 bilgisayarlı tomografi görüntüsü incelendi. Olgular yaşa göre 0-3,4-7,8-11,12-14 ve 15-18 olarak 5 gruba ayrıldı. Thorax ve abdomen'deki major vasküler yapıların, böbreklerin, dalağın, kalbin, akciğerlerin, m.diaphragmanın ve anatomik düzlemlerin yüzey anatomisi belirlendi. En büyük yaş grubunda truncus coeliacus, a.mesenterica superior(AMS), bifurcatio aortae ve a.renalis sinistra daha alt düzeyde, v.cava inferior oluşumu ise en küçük yaş grubunda planum medianum'a (PM) daha yakın bulundu. Böbreğin pozisyonu sağda T12-L3, solda ise T11-L3 seviyesinde bulundu. Hilum renalis(HR) sağ'da L2, solda L1 ve L2 seviyelerinde bulundu. Her iki böbreğin en sık costa XII ile komşu olduğu bulundu. Dalak costa VIII-XI düzeyinde ve linea axillaris mediana'nın anterior'unda bulundu. Hilum renalis'ler ve fundus vesicae fellae, planum transpyloricum'un altında, bifurcatio aortae ise planum supracristale'nin yukarısında bulundu. Vv. brachiocephalicae küçük yaşlarda art.sternoclavicularisin(Art.SC) lateralinde, büyük yaşlarda posteriorunda oluşmaktadır. VCS, Art.SC ile cartilago costalis(CC) I düzeylerinde oluşmakta ve spatium intercostale(Sİ) II - CC III düzeylerinde atrium dextrum ile birleşmektedir. Apex cordis, Sİ IV-Sİ V seviyelerinde ve PM'nin 4,7-7,6 cm uzağındadır. Tüm yaş gruplarında foramen venae cavae T8 den alt seviyede, hiatus aorticus T12 seviyesinde bulunmuştur. Hiatus oesophageus 0-7 yaşlarında T10 düzeyinden yukarıda bulunmuştur. Bulgularımızın klinikte çocuklarda dalağın ve kalbin değerlendirmesine, diyafram eventrasyonların tanımlanmasına, santral venöz kateterizasyon, göğüs tüpü yerleştirilmesi gibi uygulamalar ile pediyatrik ürolojideki prosedürlere katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pediyatrik anatomi, Yüzey anatomisi, Thorax, Abdomen, Radyolojik anatomi
Omuz bölgesi kemiklerinin cinsiyet tayini açısından morfolojik ve morfometrik incelenmesi
Yaşayan ya da ölü kişilerin vücut kalıntıları kullanılarak diğer insanlardan ayırt edilmesine yarayan özelliklerinin ortaya konulmasına kimliklendirme adı verilir. Kimliklendirmede kalıntının insana ait olduğu tespit edilmesinden sonra cinsiyet tayininin yapılması gerekir. Bireyin iskeletine ait tüm kemiklere sağlam bir şekilde ulaşmak çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bu durumda cinsiyet tayini için diğer kemiklerden daha dayanıklı olmaları nedeniyle uzun kemikler tercih sebebidir. Çalışmamızın amacı omuz kuşağını oluşturan humerus, scapula, clavicula kemiklerinin cinsiyet tayini üzerinde anlamlı etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmamızın örneklemi Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Ana Bilim Dalındaki CT görüntüleri çekilen 18-55 yaş aralığındaki toplam 113 erkek, 104 kadın olmak üzere 217 bireyden oluşmaktadır. DICOM dosyalarında ölçümler PACS programı üzerinden santimetre (cm) ve derece (°) cinsinden hesaplanarak retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Görüntüler üzerinden 12 lineer, 5 açısal ölçüm olmak üzere toplam 17 ölçüm alınmıştır ayrıca bu ölçümlerden oluşan 2 oransal değer elde edilmiştir. Çalışma sonucunda caput humeri çapı ve cavitas glenoidalis genişliği değişkeni için ROC eğrisi altındaki alan (AUC) istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur Caput humeri çapı değişkeni ölçümlerine 4,16 cm'lik bir kesme değeri uygulandığında gözlenen duyarlılık %83,2 ve özgüllük %85,6 olarak bulunurken cavitas glenoidalis genişliği ölçümlerine 2,78 cm'lik bir kesme değeri uygulandığında gözlenen duyarlılık %82,3 ve özgüllük ise %90,4 bulunmuştur. Bu değerler caput humeri çapı ve cavitas glenoidalis genişliği değişkeninin cinsiyet belirleme için duyarlı, özgül bir sınıflandırmayı kolaylaştırabileceğini ve önemli bir tanısal faydaya sahip olduğunu göstermektedir. Adli tıp ve antropolojide bedenden ayrı olarak bulunan üst ekstremitenin cinsiyet tayini üzerinde güçlü bir etkiye sahip olması izole bulunan ekstremitenin kimlik teşhisini de kolaylaştıracağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Cinsiyet tayini, omuz, morfometri, morfoloji, bilgisayarlı tomografi
Multiple skleroz hastalarında kortikal ve subkortikal yapıların incelenmesi
Multiple Skleroz (MS), merkezi sinir sistemini etkileyen ve ataklarla kendini gösteren kronik bir hastalıktır. MS için tam olarak teşhis koyabilen bir laboratuvar değerlendirmesi bulunmamaktadır ancak nörolojik görüntüleme teknikleri bu hastalığın tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. MS'te görülmesi muhtemel lezyonlar çoğunlukla optik sinir, beyin sapı, gri madde, cerebellum ve spinal kord'da yerleşim gösterdiği manyetik rezonans görüntüleme ile belirlenebilmektedir. Yapılan çalışmalarda MS hastalarında nörolojik yapıların etkilendiği tespit edilmiştir. Bu bağlamda voksel tabanlı morfometri (VBM) ile beyin parselasyonları yaparak sağlıklı bireylerin ve MS hastalarının manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak kortikal ve subkortikal yapılarda aktivasyon ve inaktivasyon gösteren bölgeler tespit edilerek her iki grubun sonuçlarını karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 18-60 yaş aralığındaki Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda MS tanısı alan 60 hastanın (44 kadın, 16 erkek) ve aynı yaş aralığındaki 60 sağlıklı bireyin (44 kadın, 16 erkek) MRG üzerinden gerçekleştirilmiştir. Elde edilen MRG üzerinden VBM analizi yapılmıştır. Yapılan VBM analizi sonucuna göre MS hastalarında cerebellum (sol lobulus semilunaris inferior), tonsilla cerebelli, gyrus frontalis (gyrus frontalis superior/medius/inferior, gyrus orbitalis), Brodmann 6-8-9-11. alanlar ve lobus frontalis (gyrus rectus)'da gri madde (GM) yoğunluğunda artış tespit edilirken; thalamus, nuc. caudatus, putamen, gyrus cinguli, hippocampus, gyrus parahippocampalis, uncus, amigdala, enthorinal cortex, cerebellum/vermis (culmen, declive, uvula), lobus temporalis (gyrus temporalis medialis/inferior), gyrus occipitotemporalis lateralis, insula, Brodmann 20-21-37-41. alanlar, lobus occipitalis/gyrus lingualis, Brodmann 18-19. alanlar, gyrus postcentralis, gyrus supramarjinalis'te ise GM yoğunluğunda azalma tespit edildi. Ayrıca hasta ve kontrol grup arasında total intrakranial hacim, gri madde ve beyaz madde hacimlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0.05). MS'nin hem beyin (kortikal ve subkortikal) hem de beyincikteki birçok nöroanatomik yapılara olumsuz yönde etkileri saptanmıştır. Çalışmamızdaki beyin ve beyincik yapılarındaki değişikliklerin MS hastalarında görülen semptomların açığa çıkmasında etkisi olduğunu düşünmekteyiz.
Gonartroz tanılı kadın hastalarda antropometrik ölçümler ve Q açısı ile denge ve düşme riski arasındaki ilişkinin incelenmesi
Genellikle kadınlarda 40 yaşından sonra yaygın olarak görülen eklem hastalıklarından biri olan osteoartrit; yük taşıyan eklemlerde (kalça, diz gibi) progresif kıkırdak dejenerasyonu, subkondral skleroz, osteofit oluşumu, capsula articularis' te değişimlerle karakterize kronik bir hastalıktır. Günümüzde yaşlı nüfusun artmasıyla görülme sıklığı artan osteoartrit, en çok diz ekleminde tutulum göstermektedir. Diz osteoartritini konu alan bu prospektif çalışmanın amacı, obez olmayan diz osteoartriti tanılı hastalarda antropometrik ölçümler ve Q açısı ile denge ve düşme riski arasındaki ilişkiyi incelemektir. Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kliniğinde polikliniklere diz ağrısı şikâyeti ile başvuran obez olmayan 40 - 65 yaş arasındaki ACR kriterlerine göre diz osteoartriti tanısı alan kadın hastalardan KL radyoloji sınıflamasına göre evre 2 ve 3 olanlar çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmanın dahil edilme kriterlerine uyan ve tüm değerlendirme parametrelerine katılan 86 kadın hasta çalışmaya gönüllü olarak katılmıştır. Çalışmada dominant el kavrama kuvveti ölçümü, el dinamometresi (electronic hand dynamometer) kullanılarak; bilateral Q açısı ölçümü ise plastik gonyometre kullanılarak ölçülmüştür. Bilateral alt extremite uzunluğu, uyluk, bacak, ayak uzunluğu ölçümü medikal esnemeyen mezura ile ölçülmüştür. Bel ve kalça çevre ölçümü, bilateral uyluk, bacak, ayak bileği çevre ölçümü medikal esnemeyen mezura ile; bilateral triceps, uyluk, bacak deri kıvrım kalınlığı ölçümü Holtain marka skinfold adı verilen özel kaliper ile ölçülmüştür. Biiliak, femur bikondüler, bimalleolar, ayak genişlikleri Harpenden Antropometrik Set ile ölçülmüştür. Statik denge, dinamik denge, düşme riski Biodex Denge Sistemi cihazı ile ölçülmüştür. Araştırmanın istatistiksel sonuçlarının elde edilmesinde SPSS 29.0 paket programı kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiler normallik varsayımı testi sonucunda Spearman korelasyon analizi ile incelenmiştir. Çalışma sonuçlarına göre alt ekstremiteye ait ölçülen antropometrik faktörlerden ayak uzunluğu, bel ve kalça çevresi, bel / kalça çevresi oranı, bacak ve ayak bileği çevresi, biiliak, femur bikondüler ve ayak genişliğindeki artışın daha iyi statik denge ve azalmış düşme riski ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Klinikte obez olmayan diz osteoartriti tanısı olan kadın hastaların dengesinin ve düşme riskinin değerlendirilmesinde, bu antropometrik özelliklerin dikkate alınması gerektiğini düşünmekteyiz.
Hemiplejik hastaların musculus tibialis anterior aktivasyonunda egzersiz, elektrik kas stimülasyonu, elektromiyografik biofeedback ve robotik tedavi uygulamalarının etkinliğinin karşılaştırılması
Bu çalışma, hemiplejik hastaların Musculus tibialis anterior aktivasyonunda Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ile beraber Robotik Rehabilitasyon ve Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ile Elektromyografik biofeedback uygulamalarının etkinliklerinin karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, yaşları 40 ile 86 arasında değişen ve hemipleji tanısı alan 30 hastada deneysel bir çalışma olarak yapılmıştır. Birinci gruba 30 seans Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uygulamaları, ikinci gruba 30 seans klasik Fizik tedavi ve Rehabilitasyon ile beraber 15 seans Robotik Rehabilitasyon ve üçüncü gruba ise 30 seans Klasik Fizik Tedavi ile 15 seans Elektromyografik Biofeedback uygulamaları yapılmıştır. Tüm gruplardaki bireylerin, tedavi uygulanmadan önce ve tedavi sonunda ayak bileği dorsi ve plantar fleksiyon Eklem Hareket Açıklığı ölçümü, 10 Metre Yürüme Testi skoru, Modifiye Ashworth Skalası, Elektromyografik Biofeedback ölçümü Sonucu, Nicholas Manual Kas Kuvveti Testi Ölçümü, Görsel Analog Skalası sonuçları hesaplandı. Grup 1'de yaş ortalaması 63,50±10,15 yıl, vücut ağırlığı ortalaması 73,90±12,88 kg, boy uzunluğu ortalaması ise 162,10±7,87 cm olarak bulunmuştur. Grup 2'de aynı parametreler sırasıyla 71,90±7,75 yıl, 82,20±15,33 kg ve 167,10 ±10,49 cm olarak ölçülmüştür. Grup 3'de yaş, vücut ağırlığı ve boy uzunluğu ortalaması sırasıyla 68,40±9,06 yıl, 82,70±10,69 kg, 166,50±8,81 cm olarak hesaplanmıştır. Dorsifleksiyon Eklem Hareket Açıklığı, 10 m yürüme testi ve Nicholas Manual Kas Kuvvet Testi üzerine Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uygulaması ile kombine edilmiş Robotik Rehabilitasyonun daha etkili olduğu, plantar fleksiyon Eklem Hareket Açıklığı ölçümünde Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uygulamasının daha faydalı sonuçlar doğurduğu ve Elektromyografik Biofeedback Testi üzerine ise Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ve Elektromyografik Biofedback Uygulamasının daha etkili olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Elektromyografik Biofeedback, Fizik Tedavi, Hemipleji, Robotik uygulama
Neonatal antropometrik ölçümler ve buna etki eden faktörler
Amaç: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum servisinde 2012 ve 2016 yıllarında doğan yenidoğanlarda neonatal antropometrik ölçümler ve buna etki eden faktörlerin araştırılması Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel tipte bir araştırmadır. Çalışmamız 1 Ocak- 31 Aralık 2012 ve 1 Ocak- 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 18-40 yaş arası annelerden doğan ve gebelik haftası 37 hafta ile 40 hafta+6 gün arasında olan 1573 yenidoğan üzerinde yapılmıştır. Çalışmaya çoğul gebelikler, kromozomal anomalisi veya konjenital anomalisi olan yenidoğanlar ve yenidoğan antropometrik ölçümler üzerinde etkisi olabilecek maternal ve plasental hastalığı olanlar dahil edilmemiştir. İstatistiksel analiz olarak kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare test istatistiği kullanılmış istatistiksel önem düzeyi 0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: 2012 yılında doğum yapan annelerin yaş ortalaması 28,78 ± 5,265 yenidoğan ortalama ağırlığı 3263,69 ± 439,843 gram boy uzunluğu 48,742 ± 2,0314 cm baş çevresi 34,929 ± 1,5409 cm olarak bulundu. 2016 yılında doğum yapan annelerin yaş ortalaması 28,69 ± 5,593 yenidoğan ortalama ağırlığı 3324,32 gram ± 490,148 boy uzunluğu cm 49,763 ± 2,0744 baş çevresi 35,093 ± 1,7367 cm bulundu. 2016 yılındaki yenidoğan ağırlık, boy uzunluğu ve baş çevresinin 2012 yılına göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,01). Ancak 2016 yılında gerçekleşen doğumların 2012 yılında gerçekleşen doğumlara göre anlamlı olarak daha ileri gebelik haftasında gerçekleşmiştir (p<0,01). Aynı gebelik haftası içinde 2016 yılına ait yenidoğan ağırlık, boy uzunluğu ve baş çevresi ölçümleri daha büyük ölçülse de aradaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Cinsiyet açısından erkek bebeklerin tüm antropometrik ölçümleri istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,01). İlerleyen gebelik haftası ile doğum ağırlığı ve boy ölçüsü açısından anlamlı doğru orantılı ilişki tespit edilmiştir ancak baş çevresi ölçümünde sadece 37. hafta değerlerinin anlamlı olarak daha az olduğu bulunmuştur (p<0,01). Doğumun gerçekleştiği mevsimin sonuçlar üzerinde etkisi gösterilememiştir (p>0,05). Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da 2012 yılında makrozomik doğan bebek oranı % 4,9 iken 2016 yılında % 8,1'e yükselmiştir. Sonuç: Yaptığımız çalışmada 2012 ve 2016 yıllarını karşılaştırdığımızda 2016 yılına ait antropometrik ölçümlerde anlamlı artış tespit ettik. Erkek yenidoğan antropometrik ölçümleri kız yenidoğanlardan yüksek bulundu. Annenin paritesinin yenidoğan antropometrik ölçümleri üzerinde etkisi olduğu bulundu. Normal doğum ağırlığındaki yenidoğanların APGAR skorlarının yüksek ve düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlara göre daha yüksek olduğu bulundu. Ayrıca bizim çalışmamızda mevsimlerin doğum ağırlığı üzerinde etkisinin olmadığı bulundu. Anahtar Kelimeler: Gebe, neonatal antropometrik ölçümler, yenidoğan
Antik çağ'dan bugüne Anadolu medeniyetlerinde yaşayan farklı toplumlardaki antropometrik ve radyolojik değerler
Boy uzunluğu, toplumlar hakkında bilgi vermesi açısından literatürde önemli bir parametre olarak kabul edilmiş ve birçok araştırmacı iskelet kalıntılarından boy uzunluğu tahmini için farklı yöntemler geliştirmiştir. Günümüzde kullanılan ve geçerliliğini koruyan çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Bu projede ilk aşamada, günümüz populasyonundaki yetişkin bireylerin kemik radyografilerinden elde edilen ölçümlerle boy uzunluğu regresyon denkleminin oluşturulması, daha sonra bu denklemin Antik dönemde yaşamış toplumlara ait yetişkin isketlere uygulanması ve değişik boy uzunluğu tahmin yöntemleri ile kıyaslayarak iskelet boylarındaki farklılıkların incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Van ve Kütahya bölgelerinde yapılan kazılardan elde edilen eski Anadolu toplumlarına ait 158 (84 erkek, 74 kadın) iskelet ile günümüz toplumundaki 167 (97 erkek, 70 kadın) sağlıklı bireyin radyografik görüntülerden alt ve üst ekstremitede bulunan altı uzun kemiğin (humerus, radius, ulna, femur, tibia ve fibula) maksimum uzunluk ölçümleri alınmıştır. Populasyonumuza ait bireylerin maksimum kemik uzunluklarından boy uzunluğu tahmini için doğrusal ve çoklu regresyon denklemleri oluşturulmuştur. Bu denklemlerde standart hata 1,68-4,09 cm aralığında bulunmuştur. Ayrıca toplumumuzdaki kadın ve erkeklerde, boy uzunluğu ile sağ maksimum humerus uzunluğu ölçümleri arasında yüksek bir pozitif korelasyon görülmüştür. Çalışma sonucunda, elde ettiğimiz regresyon denklemleri boy uzunluğu tahmininde oldukça güvenilir ve başarılı sonuçlar vermiştir. Bu denklemler özellikle ülkemizde yapılan kazılarda elde edilen tarih öncesinde yaşamış toplumlara ait boy uzunluğu tahmininde bize oldukça kolaylık ve tahmin doğruluğu sağlayacaktır.
18-25 yaş arası sağlıklı bayanlarda postür değerlendirilmesi ve pedobarografik analizi
Amaç: 18-25 yaş arası kadınlarda farklı postür tiplerinin belirlenmesi ve bu postürlerin ayak tabanına etki eden basınç ve kuvvetleri nasıl etkilediğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-25 yaş arasında 44 gönüllü kız öğrenci katıldı. Dahil olma kriterleri; çalışmaya katılmaya gönüllü olmaları, AOFAS skorunun 100 olması, VKİ 17-29,9 kg / m² sınırları içinde olması, daha öncesinde alt ekstremite ile ilgili cerrahi operasyon geçirmemiş ve son 6 ayda alt ektremite ile ilgili ciddi travma, burkulma öyküsünün bulunmaması, bilinen nörolojik, metabolik, endokrin, romatizmal ve görme alanı kaybına neden olan hastalığının olmamasıdır. Postür değerlendirmesi için gönüllülerin 4 yönden çekilen fotoğrafları üzerinde yedi açı ImageJ programında hesaplandı.Bu açılar; baş pozisyonu, koronal omuz açısı, torakal kifoz, lumbal lordoz, Q açısı, kalça açısı ve vücudun vertikal dizilimidir(VVD). Q açısına göre; Q ≥ 20° (n=15) ile Q < 20° (n=29) 2 grup oluştuldu .İki grubun pedobarografik ölçümleri, HR Mat platformu ile yapıldı. Bulgular: pedobarografik verilerin iki grup arasında karşılaştırıldı istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). Ancak her grup için; pelvik inklinasyon, subtalar açı, VVD ve Q açısına göre ölçülen değerler ile pedobarografik verilerin karşılaştırılmasından, her iki grup için farklı maskeleme alanlarında korelasyon olduğu gözlendi. Sonuçlar: Çalışmanın sonucunda postürü etkileyen parametrelerin ayak tabanı basınç verileriyle ilişkili olduğu gösterildi. Postür bozukluğu söz konusu olduğunda ayak taban basınç dağılımını dengeleyecek tabanlık kullanımı, özellikle eşlik eden kronik hastalığı olan bireylerde önemli fayda sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: postür, Q açısı, pedobarografik analiz, fotogrametri
Spor lisesi öğrencilerinde kuvvet antrenmanlarının vücut kompozisyonu ile psikomotor ve bilişsel yetenekler üzerine etkisi
Amaç:Bu çalışmanın amacı, 15-17 yaşlarındaki spor lisesi öğrencilerinde 10 haftalık kuvvet antrenmanının öğrencilerin vücut kompozisyonu ile psikomotor ve bilişsel yetenekleri üzerine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Manisa Spor Lisesi 10.sınıfının iki şubesindeki toplam 40 erkek öğrencinin tamamı çalışmaya alındı. 10A sınıfı uygulama grubu (20 kişi) ve 10B sınıfı kontrol grubu (20 kişi) olarak rastgele belirlendi. Uygulama ve kontrol gruplarına ön test olarak vücut kompozisyonu analizi yapıldı, psikomotor ve bilişsel yetenekleri ölçüldü. Ön test sonrası uygulama grubuna 10 hafta kuvvet antrenmanı düzenlendi, kontrol grubuna ise normal okul yaşantısı devam ettirildi, ek kuvvet antrenmanı yaptırılmadı. Çalışma sonunda ise (10 hafta sonra) uygulama ve kontrol grubundaki öğrencilerin vücut kompozisyonu, psikomotor ve bilişsel yetenekleri son test olarak belirlendi. Vücut kompozisyonunu analizi için TANİTA TBF 300 adlı makine, çevre ölçümleri için mezura ve bilişsel ile psikomotor becerilerin ölçülmesinde bilgisayar tabanlı bir psikometrik test sistemi olan Viyana Test Sistemi kullanıldı. Veriler SPSS 15.0 yardımı ile Mann Whitney U testi (guruplar arasında), Wilcoxon /gurup içinde) ve Ki-Kare testi uygulanarak analiz edildi. Bulgular: Sürekli dikkat yeteneği, tepki hızı, zihinsel kapasitesini kullanma gücü, mesafe tahmin yeteneği, el- kol koordinasyonu, bilek-parmak hızı, el –kol sabitliği yeteneği, bazal metabolizma hızı, yağsız vücut ağırlığı, vücut su kütlesi miktarı ve kol çevre uzunlukları uygulama gurubunda kontrol gurubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sonuç: Araştırma sonucunda spor lisesi öğrencilerinde kuvvet antrenmanlarının vücut kompozisyonu, bilişsel yetenekler ve psikomotor yetenekler üzerine olumlu etkisi olduğu ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Kuvvet antrenmanı, psikoteknik, psikomotor yetenek, bilişsel yetenek, vücut kompozisyonu
Tiroid kanserlerinin lob içi yerleşiminin metastatik lenf nodu bölgeleri ile anatomik ilişkisi
Amaç: Tiroid kanserlerinin son 30 yılda insidansı artmaktadır. Tiroid kanserlerinin tedavisinde total tiroidektomi/lobektomi ve lenf nodlarına metastaz varlığında servikal bölgede bulunduğu kompartmana yönelik lenf nodu diseksiyonu uygulanmaktadır. Son yıllarda radikal cerrahi yaklaşımların yerini giderek daha selektif minimal cerrahi yaklaşımlar almaktadır. Cerrahi kapsamın belirlenmesi için literatürde metastatik lenf nodu bölgelerini tümör lokalizasyonlarına göre öngörmeyi amaçlayan çalışmalar mevcuttur. Bizim de bu çalışmada amacımız tümörlerin lob içi lokalizasyonları ile metastatik lenf nodu bölgeleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na 2007-2019 yıllarında diferansiye tiroid kanseri tanısı alıp radyoaktif iyot tedavisi için başvuran 2053 hastadan, metastaz riskini araştırmak amacıyla seçilen 304 hasta ve tümör lokalizasyonu ile metastaz odakları arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanı anında bölgesel lenf nodu metastazı yapmış 103 hastadan oluşan iki grup oluşturuldu. Tümör lokalizasyonları her iki lobda üst yarı, alt yarı ve istmus olacak şekilde gruplandırılarak belirlendi. Ayrıca 2005-2019 yıllarında medüller tiroid kanseri tanısı alıp PET/BT görüntülemesi için başvuran ve yeterli bilgisine ulaşılabilen 11 hastadan oluşan ayrı bir grup yapıldı. Bu üç grupta hastaların patolojik ve demografik özelliklerinin sayı ve oranları, metastaz ile ilişkili özellikler ve tümör lokalizasyonları ile metastatik lenf nodları arasındaki ilişki IBM SPSS İstatistik Versiyon 20.0 paket programı kullanılarak incelendi. Bulgular: Metastaz riskini araştırdığımız 304 kişilik hasta grubumuzda 246 (% 80,9) kadın ve 58 (% 19,1) erkek olup yaş ortalamaları 45,5 ± 13 bulundu. Papiller tiroid kanseri en sık görülen patolojik tipti. Tiroid dışı yayılım ve lenfovasküler invazyon ile bölgesel lenf nodlarına metastaz arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). Ayrıca sol lobda yerleşim gösteren tümör boyutlarının ortalamasının metastaz yapanlarda yapmayanlara göre daha yüksek olduğu saptandı (1,20 ve 1,90; p=0,013). Lenf nodu metastazı yapmış hastalardan oluşan 2. grubumuzda 69 (% 67) kadın, 34 (% 33) erkek olup yaş ortalamaları 39,5 ± 16 bulundu. Hastaların tamamı papiller tiroid kanseriydi. Sağ lob üst yarıda yerleşmiş tümörler ile sağ Level III (p=0,015) ve lateral lenf nodları (p=0,047) arasında anlamlı ilişki bulundu. Ayrıca multisentrisiteye bakılmaksızın lob bazında tümör lokalizasyonu ile lenf nodu bölgeleri arasındaki ilişki incelendiğinde sağ ve sol lobda yerleşim gösteren tümörlerin her iki lateral bölgede lenf nodu metastazı varlığı ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p>0,001). Medüller tiroid kanseri olup yeterli bilgisine ulaşılabilen hasta sayısının çok az olması nedeniyle istatistiksel değerlendirme yapılamamıştır. Sonuç: Hem diferansiye tiroid kanseri hem de medüller tiroid kanserleri için bölgesel lenf nodu metastazı varlığı sık görülen, önemli bir klinik durumdur. Çalışmamızda tümör lokalizasyonları ile her iki level I, V ve VI'daki metastatik lenf nodları arasında belirgin ilişki saptanmamıştır. Bulgularımız cerrahi yaklaşım konusunda daha selektif bir lenf nodu diseksiyonu uygulanma fikrini desteklese de herhangi bir lobda yerleşimli bir tümör için her iki lateral bölgeye metastaz riskinin benzer olduğunu gösterdi. Bu nedenle, tanı sırasında görüntüleme yöntemleri ile bölgesel lenf nodlarının değerlendirilmesinin kritik öneme sahip olduğu sonucuna varıldı.
Deneysel dietilnitrozamin kaynaklı hepatosellüler karsinogenezis üzerinde geraniol ve vitamin c'nin karaciğer yapısına etkisi
Bu çalışma, dietilnitrozamin (DENA) aracılığıyla oluşturulmuş hepatosellüler karsinoma (HSK) modelinde geraniol ve vitamin C'nin karaciğere yapısına olan koruyucu etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, yolak belirteçleri olan nükleer faktör kappa-B'nin (NF-ĸB), apoptoz indükleyici faktör (AIF), caspase-3, bcl-2, bax, gadd153, 78-kDa glukoz regülasyonlu protein (GRP78) ve siklooksijenaz-2 (COX-2) ekspresyonları değerlendirilmiştir. Tüm analizler beş grupta incelenmiştir (Grup 1; Kontrol, Grup 2; DENA Kontrol, Grup 3; DENA+Geraniol, Grup 4; DENA+Vitamin C ve Grup 5; DENA+Geraniol+Vitamin C). Elde edilen sonuçların ortalama±standart hata değerleri sırasıyla gruplarda; NF-ĸB analizi için; 1,208±0,0712, 5,217±0,3250, 3,017±0,2088, 3,333±0,2076, 2,583±0,1721 ng/ml, AIF analizi için; 0,5183±0,0330, 1,490±0,0356, 1,012±0,1189, 0,9683±0,1752, 1,037±0,0835 pg/ml, caspase-3 analizi için; 3,52±0,3563, 16,17±1,3520, 9,83±0,8333, 10,97±0,9117, 7,50±0,7638 ng/ml, bcl-2 analizi için; 19,33±1,542, 8,00±0,856, 14,00±0,516, 13,67±0,882, 15,33±1,085 pg/ml, bax analizi için; 1,180±0,0755, 8,350±0,9986, 5,033±0,5175, 6,333±0,8819, 3,167±0,4773 ng/ml, gadd153 analizi için; 0,4087±0,0412, 1,4630±0,1239, 0,8905±0,0466, 0,7767±0,0871, 0,6167±0,0687 ng/ml, GRP78 analizi için; 0,76±0,060, 1,83±0,087, 1,29±0,052, 1,21±0,083, 0,91±0,184 pg/ml, COX-2 analizi için; 1268±54,2, 3962±138,4, 2315±215,3, 2602±148,0, 1864±167,1 pg/ml olarak belirlenmiştir. Sonuçlar değerlendirildiğinde; NF-ĸB, AIF, caspase-3, bax, gadd153, GRP78 ve COX-2 ekspresyonlarının grup 1 ile kıyaslandığında grup 2'de arttığı, grup 2 ile kıyaslandığında grup 5'te azaldığı belirlenmiştir. Bcl-2 ekspresyonunun ise grup 1 ile kıyaslandığında grup 2'de azaldığı, grup 2 ile kıyaslandığında grup 5'te arttığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, HSK modelinde geraniol ve vitamin C uygulamasının koruyucu bir etki gösterdiği saptanmıştır. Hücre kültüründe yapılan bu araştırmanın koruyucu uygulamalara yönelik çalışmalara yardımcı olacağını düşünmekteyiz.
Obstrüktif uyku apne sendromu ile anatomik yapıların ilişkisi
Bu çalışmada apne-hipopne indeksine (AHİ) göre sınıflandırılmış obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) olan bireylerin anatomik yapılarındaki değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya yaşları 20 ile 76 arasında değişen 100 birey katılmıştır. Bireyler; Grup 1 (AHİ=0, n20), Grup 2 (AHİ˂ 5, n20), Grup 3 (AHİ=5-15, n20), Grup 4 (AHİ=16-30, n20), Grup 5 (AHİ˃ 30, n20) olarak ayrılmıştır. Bireylerin sol lateral servikal vertebra radyografileri çekilmiştir. Elde edilen radyolojik görüntüler bilgisayar ortamına aktarıldıktan sonra 'Enlil PACS' programı kullanılarak belirlenen morfometrik noktalardan mm cinsinden ölçümler yapılmıştır. Bu ölçümler, yumuşak doku, hyoid kemik, hava yolu boyutu ve kraniyofasiyal değişkenleri kapsayan dört kategoriye ayrılmıştır. Bu çalışmada kontrol grubu ile karşlaştırıldığında, yaş, vücut ağırlığı, beden kitle indeksi, boyun çevresi ve Epworth uyku testinde tüm gruplarda artış olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, yumuşak doku değişkenlerinden; yumuşak damak ve dil uzunluğu, hyoid kemik değişkenlerinden; hyoid-mandibula, hyoid-posterior pharyngeal duvar ve hyoid-spina nasalis posterior arası uzaklıklarda da artış saptanmıştır. Bunun dışında, spina nasalis anterior ile spina nasalis posterior arası, condylion ile gnathion arası uzaklıklarda, total yüz uzunluğu ve alt yüz uzunluğunda artış olduğu saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen bulguların OUAS'ın teşhisine, tedavisine ve ileride yapılacak çalışmalara yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
Romatoid artritli kadın hastalarda ayak ve ayak bileği değerlendirmesi: Morfolojik ve izokinetik çalışma
Çalışmamızın amacı kadınlarda romatoid artrit (RA) hastalığının ayak bileği izokinetik kuvvetine ve ayak morfometrik ölçülerine etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda RA tanılı 60 kadın hasta ile bu hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKI) ve dominant ekstremitesi ile benzer 60 sağlıklı kontrol değerlendirmeye alındı. Çalışmaya katılan tüm bireylere ayak ve ayak bileği morfometrik ölçümleri ve izokinetik kuvvet ölçümü yapıldı. RA grubunda Disease Activity Score in 28 joints (DAS28) ile Foot Function Index (FFI) uygulandı ve hastalık süresi kaydedildi. RA hastalarında sağlıklı kişilere kıyasla ayak uzunluğu, lateral ayak uzunluğu değerleri daha büyük, ayak parmak uzunluk değerleri daha küçük bulundu. RA hastalarındaki caput ossis metatarsi I ve V yükseklikleri sağlıklı kişilere kıyasla daha büyüktü. Bimalleoler çevre ölçümü değeri RA hastalarında daha yüksek bulundu. RA hastalarında ölçülen malleolus medialis ve lateralis yükseklik değerlerin sağlıklı kişilere kıyasla daha küçük tespit edildi. Ayrıca RA hastalarında 1. metatarsophalangeal açı değeri sağlıklı kişilere kıyasla daha büyük bulundu. Ayak bileği izokinetik kuvvet ölçüm değerlerinde RA hastalarının değerleri sağlıklı kişilerden daha düşüktü. RA'lı hastaları remisyon, düşük hastalık aktivitesi, orta hastalık aktivitesi olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bu gruplar arasında hastalık süresi, FFI skorları ve izokinetik ölçüm parametreleri değerleri anlamlı farklılık göstermedi. İzokinetik kuvvet değerleri ile DAS28 skorları ve FFI değerleri arasında negatif anlamlı korelasyonlar saptandı. Çalışmamızın sonucunda elde edilen bulgular, RA hastalığının ayak morfolojisinde değişikliklere sebep olduğunu, ayak bileği kas kuvvetinde anlamlı derecede azalmaya neden olduğunu gösterdi.
Yetişkinlerde kronik boyun ağrısının kavrama kuvveti ve psikomotor beceriler üzerine etkisi
Bu çalışmada Görsel Analog Ölçeği'ne göre ağrısı olan ve kronik boyun ağrısı tanısı almış yetişkin bireylerdeki boyun ağrısının kavrama kuvveti ile psikomotor becerilerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya yaşları 19-74 arası değişen 80 birey katılmıştır. Bireyler Grup 1- Kontrol Grubu (n=40) ve Grup 2- Hasta Grubu (n=40) olmak üzere ayrılmıştır. Grupların yaş, boy uzunluğu, vücut ağırlığı, mesleği gibi bilgiler not edilmiştir. Her iki gruba da Görsel Analog Ölçeği, Boyun Özürlülük İndeksi uygulanmış; Jamar Hidrolik El Dinamometresi ile el kavrama kuvveti, pinçmetre ile parmak lateral kavrama kuvveti ve Purdue Pegboard Testi ile psikomotor becerileri ölçülmüştür. Bu çalışmada kontrol grubu ile karşılaştırıldığında el kavrama kuvveti, parmak lateral kavrama kuvveti ve psikomotor becerilerde hasta grubunda anlamlı bir azalma tespit edilmiştir. Ayrıca, Görsel Analog Ölçeği sonuçları ile Boyun Özürlülük İndeksi puanı arasında pozitif yönde şiddetli bir ilişki saptanmıştır. Hasta grubunda Boyun Özürlülük İndeksi puanı arttıkça kavrama kuvveti ve psikomotor becerilerde azalma görülmüştür. Hastaların psikomotor becerileri ve kavrama kuvvetinin kronik boyun ağrısıyla olan ilişkisi incelendiğinde elde edilen verilerin gelecek dönemlerde hastaların tedavi planlarının genişletilmesinde yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: boyun özürlülük indeksi, görsel analog ölçeği, kavrama kuvveti, kronik boyun ağrısı, psikomotor beceri
Cervical lordoz derecesini belirlemede kullanılan morfometrik ölçüm yöntemlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Bu çalışma, columna vertebralis'in cervical bölümü'nün sagittal planda incelemesini yapmak ve cervical lordoz derecesinin değerlendirilmesinde kullanılan morfometrik yöntemleri karşılaştırmalı olarak incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya Ocak 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında, Osmaniye Devlet Hastanesi Radyoloji Ünitesi'ne çeşitli öntanılar ile gelerek cervical sagittal grafileri çekilmiş 175 (100 kadın, 75 erkek) yetişkin bireye ait radyografiler dahil edilmiştir. Çalışma sonucunda, Friedman testine göre cervical lordoz dereceleri ölçülen yönteme bağlı olarak farklılık göstermektedir (p<0.05). Cervical lordoz dereceleri ortalamaları arasında cinsiyete bağlı bir fark bulunmamaktadır (p=0.101>0.05). Cervical lordoz dereceleri ortalamaları arasında yaş grubuna bağlı fark bulunmaktadır (p<0.05). Cervical lordoz ile occipitocervical açı arasında negatif yönlü güçlü bir ilişki (r=-,707), cervical lordoz ile cervical vertical translasyon mesafesi arasında negatif yönlü zayıf bir ilişki (r=-,253) ve occipitocervical açı ile cervical vertical translasyon mesafesi arasında pozitif yönlü orta derece bir ilişki(r=,552) bulunmaktadır. Cervical vertical translasyon mesafesindeki 1 birimlik artış occipitocervical açı derecesinde yaklaşık 0.60 derecelik bir artışa neden olmaktadır. Eldeki veriler ışığında çalışmamızda elde ettiğimiz bulguların anatomi, radyoloji, cervical bölge cerrahisi alanında columna vertebralis morfometrisinin anlaşılmasında fayda sağlayacağını ve literatüre katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.
Omuz ağrılı hastalarda acromion morfolojisi ve subacromial mesafenin radyolojik bulgularla değerlendirilmesi
Rotator manşet kaslarının, acromion altındaki yüzey tarafından zedelenmesi sonucu omuz bölgesinde ağrılar oluşabilmektedir. Çalışmamızda 2019 yılında Özel Adana Yaşam Tıp Merkezi'ne ve 2020 yılında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gaziosmanpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 120 erkek ve 120 kadın hastanın mevcut MR görüntülerine bakılmıştır. Acromion morfolojisinin ve subakromiyal mesafe ölçümlerinin yaş, cinsiyet, spor, tansiyon, şeker hastalığı, boy, kilo ve ağrı ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Tip I acromion oranı %29,6, Tip 2 acromion oranı %64,2, Tip 3 acromion oranı %4,6 ve Tip 4 acromion oranı %1,7 olarak tespit edilmiştir. Acromion tiplerine göre subakromiyal mesafe değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,001). Tip 3 acromion'lu hastaların subakromiyal mesafe değerlerinin Tip 1, Tip 2 ve Tip 4 acromion'lu hastaların değerlerinden daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Yapılan birçok çalışmada subakromiyal mesafe için kritik değer 7 mm olarak belirlenmiştir. Subakromiyal mesafe değeri 7 mm üstü olan hastalarda erkek yüzdesinin subakromiyal mesafe değeri 7 mm altı olan hastalardan daha büyük olduğu saptanmıştır (p<0,001). Subakromiyal mesafe gruplarında acromion tipi yüzdelerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0,001). Subakromiyal mesafe değeri 7 mm üstü olan hastalarda sigara kullanımı yüzdesinin subakromiyal mesafe değeri 7 mm altı olan hastalardan daha büyük olduğu sonucu elde edilmiştir (p=0,012). Çalışma sonucunda omuz ağrılı hastalarda subakromiyal mesafe değerinin ve acromion morfolojisinin önemli bir parametre olarak göz önünde bulundurulması gerektiği görüşündeyiz.
İntrakranial anevrizmalı hastaların arteria karotis interna morfolojisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı arteria carotis interna (ACI) segmentlerinin çap ve açılarının, servikal segment ile karotid sifonun kalitatif özelliklerinin hasta ve kontrol grupları arasındaki farklılıklarını araştırarak intrakranial anevrizma oluşumundaki olası etkilerini, cinsiyetler arasındaki anatomik farklılıkları, anevrizma morfolojik parametrelerinin rüptür riski belirlenmesindeki prediktif değerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2015 ile 2020 arasında görüntülemesi yapılmış anevrizması bulunan 130 hasta ve 75 anevrizması olmayan kişinin Dijital Subtraksiyon Anjiografi (DSA) görüntüsü kullanıldı. Görüntüler 3D Slicer (www.slicer.org) programı kullanılarak arteria carotis interna'nın üç boyutlu (3B) modelleri elde edildi. Elde edilen 3B modeller Oculus Medium (Oculus Software) programı kullanarak temizlendi ve artefaktlardan arındırıldı. Segmentler Bouthillier sınıflamasına uygun olarak belirlenerek çaplarının ölçümleri Autodesk Meshmixer 3.5.474 (Autodesk, Inc) programıyla yapıldı. Segment açıları ImageJ (U. S. National Institutes of Health, Bethesda, Maryland, USA) programı kullanılarak ölçüldü. Servikal segment ve karotid sifon tiplerinin kategorik sınıflandırmaları yapıldı. Anevrizma morfolojik parametreleri ölçülen değerler kullanılarak hesaplandı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 20.0 paket programı (IBM Corp. Armonk, New York, USA) kullanılarak yapıldı Bulgular: Anevrizmaların anatomik dağılımlarının cinsiyetler arasındaki farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu, erkeklerde a.cerebri anterior'da (ACA) (%43,3), kadınlarda ise ACI'nin son iki segmentinde (%45) daha çok anevrizma bulunduğu görüldü (p=0,005). C1, C2, C3, C4, C5, C6, C7 segment çapları ile C6 açısının erkeklerde kadınlardan daha geniş olduğu görüldü. (p<0,05). C1, C3, C5, C6, ACA segment çapları ile ACA açısının ACA anevrizmalı grupta kontrol grubuna göre daha geniş olduğu görüldü, C6 ve a.cerebri media (ACM) açısının ise kontrol grubunda daha geniş olduğu görüldü. ACA ve ACM de anevrizması olan grupları incelendiğinde C1, C3, C4, C5, C7 ve ACA çapları ile ACA açısının ACA anevrizmalı grupta daha geniş, ACM açısının ise ACM anevrizmalı grupta daha geniş olduğu görüldü (p<0,05). Kommünikan segmentte (C7) anevrizması olanlar ile kontrol grubunu kıyaslandığında C2, C4 ve ACA açılarının anevrizmalı grupta daha geniş olduğu saptandı (p<0,05). ACI terminal bifurkasyonundan önce ve sonra anevrizması olanlar kıyaslandı, C5 çapı ve C7 açısının bifurkasyon sonrası anevrizması bulunan grupta daha geniş olduğu görüldü (p<0,05). Servikal segment tiplerinin yaş dekatlarına göre dağılımı incelendiğinde, farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, erken dekatlarda (2. ve 3.) düz tipin daha yaygın görüldüğü, dekatların ilerlemesiyle tortuoz tipin görülme sıklığının arttığı ve ileri dekatlarda (4.≥) hakim tip olduğu gözlemlendi (p=0,028). Karotid sifon tiplerinin yaş dekatlarına göre dağılımının servikal segment tipi dağılımına göre daha homojen olduğu ancak yine de istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği, C ve S tipinin 4. dekat ve sonrasında en sık görülen tip olduğu saptandı. Anevrizma morfolojik parametrelerinin değerlendirmesi, rüptüre anevrizmaların rüptüre olmayanlara göre daha dar boyuna, daha yüksek "Aspect Ratio" (AR) ve Boy/En (B/E) oranlarına sahip olduğu görüldü. Sonuç: Arteria carotis interna'nın anatomik özellikleri cinsiyetler arasında ve anevrizmalı olan ile olmayanlar arasında farklılık göstermektedir. ACA ve ACM açı genişliği ile ilgili segmentte anevrizma bulunması arasında anlamlı ilişki bulunduğu görülmektedir. Damarların tortuozitesi ve morfolojik varyasyonların frekansının yaşla arttığı ve kadınlarda daha sık olduğu saptanmıştır. Servikal segment varyasyonlarının yaş ile artışının altında yatan mekanizmaların karotid sifonu da etkilediği görülmektedir. Araştırılan anevrizma morfolojik parametrelerinden AR ve B/E rüptür riski değerlendirmesinde önemli görünmektedir.
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların, beyin manyetik rezonas görüntüleri üzerinde, hastalığın alt tiplerine göre, farklı gri cevher yapıları arasındaki morfometrik farklılıkların, beyin parselasyon yöntemi ile değerlendirilmesi
Amaç: Obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış hastalarda, hastalığın alt tiplerini karşılaştırmak amacıyla; beyin MR görüntüleri alınarak, beyin parselasyon yöntemi kullanmak suretiyle, farklı gri cevher yapıları arasındaki morfometrik farklılıkların araştırılarak değerlendirilmesi konulu çalışmada; Obsesif kompulsif bozukluğu bulunan hastaların farklı alt tiplerinin daha iyi değerlendirilmesi, hastalığın tanı ve tedavisinde ilerleme kaydedilmesi ve pratikte uygulanması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve obsesif kompulsif bozukluk tanısı konan hastalar çalışmanın evrenini oluşturmuştur. Kontrol grubu herhangi bir psikiyatrik tanı ve tedavi olmayan, doğrudan ve dolaylı olarak santral sinir sistemi fonksiyonlarını bozacak bir nöropsikiyatrik, endokrinoloji hastalığı olmayan gönüllü bireylerden yaş, cins ve eğitim eşlemeli oluşturulmuştur. YKG-5 tanı görüşmesi yapılarak, çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan ardışık 35 hasta örneklemi oluşturulmuştur. Örneklem ve kontrol grubuna uygulanan işlemler; YKG-5 tanı değerlendirme görüşmesi, Sosyodemografik ve klinik değerlendirme formu, Yale-Brown obsesyon ve kompulsiyon ölçeği ve Kontrol listesi ve Hamilton depresyon değerlendirme ölçeğidir. Sonrasında MRG işlemleri yapılmıştır. Ardından MATLAB tabanlı çalışan bir program olan SPM8 ile MR görüntü analizi yapılmıştır. İlk olarak 35 hasta ve 35 kontrol grubuna ait beyin hacimleri, eğitim eşleştirmeli olarak karşılaştırılmıştır (Yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadan). İkinci olarak hasta ve kontroller, cinsiyetlerine göre gruplandırılmış ve eğitim, yaş, cinsiyet eşleştirmeli olarak karşılaştırmalar yapılmıştır. Üçüncü olarak, erkek ve kadın hasta ve kontrol beyin hacimleri, ayrı ayrı, eğitim ve yaş eşleştirmeli olarak incelenmiştir. Bulgular: Yapılan çalışma sonucunda, Obsesif kompulsif bozukluğu bulunan hastalarda, sağlıklı bireylere göre, beynin farklı bölgelerinde anlamlı hacimsel farklılıklar bulunmuştur. Sonuç: Özellikle beyin gri cevheri (substantia grisea) farklı bölgelerinde hacimsel değişiklikler tespit edilmiştir.
Burun antropometrik ölçümleri ve burun tipleri
Bu çalışmada; burun ile ilgili normal antropometrik verilerin elde edilmesi, yaş ve cinsiyet ile ilgili değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 5-64 yaş arası 874 sağlıklı bireyde kaliper ile burun antropometrik ölçümleri yapılmıştır ve yetişkinlerde burun tipleri belirlenmiştir. Bireyler yaşlarına göre 5-7, 8-9, 10-11, 12-13, 14-15, 16-17, 18-40, 41-64 yaş olmak üzere 8 gruba ayrılmıştır. Bireylerde nazal uzunluk, nazal yükseklik, morfolojik nazal genişlik, anatomik nazal genişlik, nazal kök genişliği, nazal derinlik, nostril uzunlukları ve genişlikleri, bizigomatik genişlik ve yüz yüksekliği ölçülmüş; eksternal burun yüzey alanı, nazal hacim, nazal indeks, nazofasiyal indeks ve burun-yüz genişlik indeksi hesaplanmıştır. Yetişkinlerde Martin ve Sallar'a göre burun tipleri sınıflandırılmıştır, en çok görülen burun tipi mesorrhine olarak belirlenmiştir. Nazal derinlik hariç tüm ölçümlerde cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık görülmüştür. Tüm uzunluk ve yükseklik ölçümleri ile morfolojik ve anatomik nazal genişlik değerleri, eksternal burun yüzey alanı, nazal hacim ve indekslerin hepsinde tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık görülmüştür. ROC Analizi ile erkek ve kadınları ayırmak için kestirim değerleri saptanmış, nazal hacmin iyi birer kestirim değeri olduğu görülmüştür. Nazal uzunluk, nazal yükseklik, yüz yüksekliği, eksternal burun yüzey alanı ve nazal hacim ile boy uzunluğu arasında pozitif yönlü güçlü bir ilişki vardır. Boy uzunluğu tahmini için regresyon denklemi oluşturulmuştur. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS 20.0 programı kullanılmıştır. Burun ile ilgili yaşa ve cinsiyete bağlı olarak elde edilen bu verilerin literatüre katkı sağlayacağı, burun ve yüz bölgesi ile ilgili cerrahi işlemlerde, adli tıp ve antropoloji çalışmalarında yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Antropometri, Burun, Burun morfometrisi, Burun tipleri, Kestirim (cutoff) değeri
Proksimal humerus kırıklarının postoperatif kollodiafizer açısının değerlendirilmesi
Proksimal Humerus Kırıklarının Postoperatif Kollodiafizer Açısının Değerlendirilmesi Opere humerusta birtakım anatomik değişiklikler olabileceğini düşünmekteyiz. Bizim bu projedeki amacımız; opere humerus radyografileri üzerinden humerusun proksimal parçasında kollodiafizer açı ölçümü yaparak, cerrahi sonrası anatomik ölçü farkını ortaya çıkarmak ve proksimal humerus kırık operasyonlarının anatomik kollodiafizer açıya etkisini değerlendirmektir. Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi, Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğnde Aralık 2011 - Ocak 2019 tarihleri arasında cerrahi tedavi görmüş unilateral proximal humerus kırıklı 51 uygun hasta ameliyat defterinden retrospektif olarak taranıp belirlenmiştir. Hastaların anteroposterior radyografileri üzerinden ENLİL HBYS programı aracılığıyla frontal planda humerus diafizi ortasından ve collum anatomicum hattını 90 derece kesecek şekilde caput humeri merkezinden çizgiler çekilmiştir. Bu çizgiler arasındaki açı yine programdaki açı ölçer yardımıyla ölçülerek kollodiafizer açılar saptanmıştır. Hastaların yaş dağılımı 19 – 83 arası olup ortalaması 53,56 ± 16,34'tür. Çalışmaya dahil ettiğimiz 51 hastanın 27'si erkek, 24'ü kadındır. Cinsiyete bağlı travma mekanizmasına bakacak olursak; AİTK (6E,1K), ADTK (3E, 4K), BD (7E, 15K), YD (10E, 4K), MK (1E). Cerrahi tespit olarak; 46 hastaya plak vida, 2 hastaya vida, 2 hastaya intrameduller çivileme, 1 hastaya K teli uygulanmıştır. Bizim çalışmamızdaki hasta taraf kollodiafizer açı ortalaması 132,81 ± 13,83'tür. Çalışmamızda yer alan proksimal humerus kırıklı hastaların cerrahi tedavisi sırasında humerus kollodiafizer açı morfolojisine uygun ve normale yakın değerler arasında anatomik humerus bütünlüğünün sağlandığı tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Humerus Proksimal Kırığı, Humerus Cerrahisi, Humerus Anatomisi, Humerus Ölçümü, İntramedüller Çivileme
Metotreksatla indüklenen karaciğer toksisitesi üzerine linoleik asidin koruyucu etkisi
1950'li yıllarda Metotreksat (MTX), antifolat terapinin temeli olarak birçok kanser türünün tedavisinde aminopterinin yerini almıştır. MTX, folik asit antagonistidir ve yüksek dozlarda timidilat sentetazı inhibe ederek DNA oluşumunu engelleyen bir antineoplastik ilaçtır. Temelde antimetabolit özelliğinden başka antiinflamatuvar, antiproliferatif, immünosupresif, antipsöriatik etkinlikleri de bulunmakta ve klinikte halen bu endikasyonlarda kullanılmaktadır. Ne yazık ki ilaç kullanımını takiben başta hepatotoksisite ve nefrotoksisite olmak üzere meydana gelen yan etkiler, ilacın kullanımını sınırlandırmaya veya ilacın kesilmesine neden olmaktadır. Yapılan çalısmalar, ilacın basta hepatotoksisite olmak üzere gelişen yan etkilerinde, çoğunlukla reaktif oksijen radikallerinin(ROS ) meydana getirdiği oksidatif hasari sorumlu tutmuştur. Yapılan çalısmalarda oksidatif hasarın sorumlu olduğu gösterilen bu yan etkileri önleme konusunda, antikanserojen olan linoleik asitin alternatif bir profilaktik seçenek olabileğini düşünmekteyiz. Çalışmamızın amacı, MTX kaynaklı karaciğer hasarında linoleik asitin koruyucu etkisini karaciğer hücre hatlarında biokimyasal analizler yaparak araştırmaktır.
Lumbal lordoz derecesini belirlemede kullanılan morfometrik ölçüm yöntemlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi; radyolojik değerlendirme
Bu çalışma, lumbal lordoz'un değerlendirilmesinde kullanılan morfometrik ölçüm yöntemlerini karşılaştırmalı olarak incelemek ve ölçüm yöntemlerinin güvenilirliklerini test etmek amacıyla yapıldı. Çalışmaya Mart 2020-Mart 2021 tarihleri arasında, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde lateral lumbal grafileri çekilmiş 175 (100 kadın, 75 erkek) yetişkin bireyin radyografileri dahil edildi. Yapılan istatiksel analizler sonucunda; cinsiyet ve yaş ile elde edilen ölçüm değerleri ve lumbal lordoz düzeyi arasında anlamlı bir ilişki gözlenmedi (p>0,05). Risser Ferguson açısı ile Cobb L1-S1 açısı, Cobb L1-L5 açısı, Posterior Tanjant açısı ve LCL açısı arasında pozitif yönlü çok güçlü bir ilişki tespit edildi (p<0,01); Risser Ferguson açısı ile TRALL açısı arasında ise pozitif yönlü orta derecede bir ilişki gözlendi (p<0,05). Segmental Mesafe Ölçümü ve Oranlaması değeri (mm) ile Risser Ferguson açısı, Cobb L1-S1 açısı, Cobb L1-L5 açısı, Posterior Tanjant açısı, TRALL açısı ve LCL açısı arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki gözlendi (p<0,05). Lordoz düzeyi ile ölçüm değerleri arasında yapılan ikili fark testleri anlamlılık göstermektedir (p<0,05). Risser Ferguson yönteminin lumbal lordoz ölçümünde güvenle kullanılabilirliği testler sonucunda ortaya konuldu. Vertebranın merkezini referans alan LCL ve Risser Ferguson tekniklerini, vertebral uç plak mimarisinden etkilenmediği için ve ölçüm süresinin az olmasından dolayı daha güvenilir bulmaktayız ve önermekteyiz. Sonuçlarımızın anatomi, radyoloji ve lumbal lordoz'un anlaşılması konularında literatüre katkı ve fayda sağlayacağı düşüncesindeyiz.
Erişkin popülasyonda bilgisayarlı tomografi ile sefalometrik analiz
Craniofacial bölge vücudun en karmaşık ve analiz edilmesi güç bölümlerinden biridir. Dahası farklı etnik grup ve yaşlar farklı morfoloji ve özelliklere sahiptir. Bu çalışmanın amacı erişkin popülasyonda Bilgisayarlı Tomografi ile normal craniofacial sefalometrik ölçümlerin elde edilmesidir. Bu çalışma cranial Bilgisayarlı Tomografi aksiyel görüntülerinde yapılan retrospektif kesitsel bir çalışmadır. Yaşları 18-90 arasında değişen iskelet yapısı normal 159 erkek ve 156 kadına ait 315 Bilgisayarlı Tomografi görüntüsü üzerinde 21 ölçüm alınmıştır. Her iki cinsten katılımcıların farklı yaş gruplarına dağılımında anlamlı bir fark yoktu. Sol medial orbital duvar uzunluğu, sağ ve sol medial orbital duvar çıkıntısı, sağ ve sol lateral orbital duvar açısı haricindeki tüm ölçümler tüm yaş gruplarında erkeklerde kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı ölçüde büyüktü. Bilateral ölçümler katılımcıların yarısından çoğunda yüzün sağ tarafında daha yüksek değere sahipti. Her iki cinste ve farklı yaş gruplarında benzer asimetri eğilimi gözlendi. Sefalik indeks ortalama değeri 84,24±5,17 bulunmuştur. Çalışma grubunun sefalik indekse göre cranium dağılımı %34,6 brakisefalik, %28,2 hiperbrakisefalik, %19,7 mezosefalik, %14,3 ultrabrakisefalik ve %3,2 dolikosefaliktir. Sefalik indeks için cinsiyetler ve yaş grupları arası anlamlı farklılık görülmemiştir. Ölçümler arasında çok sayıda korelasyon saptandı. Bir ülkenin farklı bölgelerinden sefalometrik çalışmalar o ülke popülasyonu için vücut standartlarının belirlenmesi için gereken bilgiyi sağlar. Çeşitli yaş gruplarındaki farklılıkların saptanması ise kişide yaşla meydana gelebilecek değişimlerin kestirilmesine olanak sağlar. Dahası bu bilgi craniofacial hastalıkların tanı ve tedavisinde ve prognozunun kestirilmesinde yardımcı olabilir.
Kadınlarda meme antropometrisinin estetik ve klinik açıdan önemi
Kadın bedeninin antropometrik ölçümleri ve oranları estetik ve rekonstrüktif plastik cerrahide önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada, memenin hacmi ve antropometrik ölçümlerinin hesaplanması ve bu ölçümlerin demografik verilerle ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, 20-60 yaş arası 200 premenopozal yetişkin kadından meme areola çapı, papilla uzunluğu, papilla çapı, meme lateral yarıçapı, meme medial yarıçapı, meme projeksiyonu, meme genişliği, omuz genişliği, göğüs çevresi, iki papilla arası ve iki meme arası mesafe, papilla-inframammarial sulcus, papilla-sternal çizgi, midklavikular nokta-papilla, suprasternal nokta-papilla, gnathion-umblicus, gnathion-papilla, papilla-umblicus, suprasternel nokta-acromion, papilla- acromion, acromion-olecranon, suprasternal nokta-processus xiphoideus ölçümleri gerçekleşitirlmiştir. Antropometrik ölçümlerde dijital kaliper ve mezura, meme hacminin hesaplanmasında Grossman-Roudner-Disk kullanılmıştır. Yapılan ölçümler neticesinde, meme hacmi ortalaması sağ meme ve sol meme için sırasıyla; 362,64 ve 362,02 cc olarak tespit edilmiştir. Sağ ve sol meme hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Meme hacmiyle antropometrik ölçümlerin ilişkisi Pearson Korelasyon yöntemi ile analiz edilmiştir. Papilla uzunluğu ve iki meme arasındaki mesafe arasında negatif yönde bir ilişki bulunurken, papilla ile umbilicus arası mesafe dışındaki bütün ölçümlerde pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Çalışmada aynı zamanda meme pitoz oranları ve makromasti varlığı hesaplanmıştır. Makromasti ile yaş ve beden kitle indeksi arasında, pitoz ile hacim ve doğum yapmış olma arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu çalışmadan elde edilen sonuçların, literatüre katkı sağlayacağı, estetik ve rekonstrüktif plastik cerrahide ameliyat öncesi ve sonrası değerlendirmede kılavuz niteliğinde olabileceği düşünülmektedir.
Erişkin bireylerde koşu bandı ile yapılan ılımlı egzersizin denge üzerine etkisi
Amaç ve kapsam: Günümüz toplumlarında giderek artan sedanter yaşam, fiziksel aktivitenin azalmasına, buna bağlı olarak kardiyovasküler ve hareket sisteminin kapasitesinin giderek düşmesine neden olmaktadır. Bu durum dengenin sağlanması ve sürdürülmesi bakımından önemli rol oynayan nöromuskuler kontrol mekanizmalarında yetersizliğe neden olmaktadır. Sedanter yetişkinlerin submaksimal egzersiz düzeyinde fiziksel faaliyete maruz kaldıklarında ortaya çıkacak algılanan zorlanma düzeyi ve fizyolojik parametrelere göre statik denge durumlarının nasıl etkilendiğini ve bu duruma cinsiyet faktörünün nasıl etki ettiğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 20 kadın ve 14 erkek gönüllü yer aldı. Gönüllülerin egzersiz öncesi kardiyolojik muayeneleri yaptırılarak, ılımlı egzersiz yapmalarına engel bir durum olmadığı belirlendi. Gönüllülere egzersiz öncesi pedobarografi cihazı ile statik denge ve laktat ölçümü yapıldı. Daha sonra modifiye Bruce koşubandı protokolü ile submaksimal egzersiz sınırlarını oluşturan kriterlere ulaşılana kadar egzersiz yaptırıldı. Her aşamada algılanan zorluk derecesini belirlemek için gönüllülere modifiye Borg skalası ile sorgu yapıldı. Test bitiminde hemen, 5 dakika sonra ve 10 dakika sonra statik denge ölçümü ve kan laktat ölçümleri tekrarlandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak ve cinsiyete göre SPSS 15.0 programı yardımıyla değerlendirildi. Bulgular:Deneklerin tümü değerlendirildiğinde denge statik parametrelerinde anlamlı fark saptanmadı. Ancak cinsiyete göre bakıldığında kadınlarda AREA 0. ve 10. dakikalar arasında (p=0.021) ve APexc parametresi 0. ve 10. dakikalar arasında (p=0.018) anlamlı farklılık gösterdi. Erkeklerde tüm parametrelerde farklılık saptanmadı. Sonuç ve Öneriler:Aerobik egzersiz sınırları içinde yapılan ılımlı egzersizin 18-45 yaş arası erişkin sedanter bireylerde metabolik parametreleri önemli oranda etkilediğini ve hem solunumsal hem de laktik asit gibi metabolit birikiminin bireysel ve cinsiyete bağlı önemli değişkenlik gösterdiği anlaşılmaktadır. Kadınların aynı algılanan zorluk derecesinde erkeklere göre fizyolojik kapasitelerinin düşük olduğu gözlendi. Buna karşılık denge parametrelerine bakıldığında kadınların biraz daha hızlı toparlandığı söylenebilir. Gündelik ve iş yaşamında algılanan zorlanma derecesinin bir yorgunluk kriteri olarak değerlendirilmesi, özellikle dikkat ve denge gerektiren fiziksel faaliyetlerde istenmeyen kazalardan kaçınmak için göz önünde bulundurulması gerekir. Anahtar kelimeler: Statik denge; postural kontrol; cinsiyet; ılımlı egzersiz; Borg skalası.
İdiyopatik skolyoz olgularında eğriliğin yönü ve cobb açısı değerleri ile ayak tabanı basınç dağılımı ve salınım analizi arasındaki ilişkinin pedobarografi cihazı ile değerlendirilmesi
Amaç: Skolyozda, statik ve dinamik denge parametrelerinin, eğriliğin yönü, derecesi ve tipi ile ilişkisi yönünden, pedobarografik yöntemle incelenmesi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 23 bayan gönüllü katıldı. Gönüllülerin AP radyografileri üzerinde Cobb açısı ölçümleri yapıldı, eğrilik tip ve yönü belirlendi. Eğrilik tipine göre tek eğrilik gösterenler "C tipi" (n=14), iki eğrilik gösterenler ise "S tipi" (n=9) olarak ayrıldı. Gönüllülere pedobarografi cihazı ile gözü açık olarak statik denge ölçümü yapıldı. Mid-gait protokolü ile pedobarografik verileri alındı ve 7 bölgeli maskeleme yapıldı. Veriler sağ ve sol ayak yönünden, eğrilik tipine, yönüne ve eğrilik açısı ile ilişkisine göre değerlendirildi. Bulgular: Statik denge parametreleri eğrilik tipine göre karşılaştırıldığında; C tipi eğriliği olanlar ile S tipi eğriliği olanlar arasında Dist parametresinde fark saptandı. Dinamik denge parametreleri eğrilik yönü bakımından farklılık göstermezken, C tipi eğriliği olanlarda iki ayak arasında sadece TopukCA'da; S tipi eğriliği olanlarda topuk bölgesinde PF ve PCP değerleri sol tarafta, 3-5. metatarsal maskeleme bölgeleri arasında PF ve PCP sol tarafta, başparmak CA parametresi sağ tarafta yüksek bulundu. S tipi eğrilikte Cobb açısı ile korelasyon saptanmadı. C tipi eğrilikte sağ ayağın total ve mediyal maskeleme alanlarında (FrstMTT, Basprmk) PF ve PCP parametreleri anlamlı korelasyon gösterdi; sol ayağın topuk bölgesinde Force, CP, PF ve PCP parametreleri ile lateral maskeleme alanlarında (ScndMTT, DigerMTT) PF ve PCP parametreleri anlamlı korelasyon gösterdi. Sonuç: Skolyoz olgularında statik dengenin eğrilik tipine göre farklılık göstermediği; C tipi eğrilikte dinamik verilerde basınç değerlerinin sağ ayak tabanında daha çok medialde, sol ayak tabanında ise lateralde yüksek olduğu ve sağ-sol farklılığı gösterdiği gözlendi. Anahtar Kelimeler: Statik denge; dinamik denge; pedobarografi; scoliosis
Türk gençlerinde dinamik ayak tabanı basınç dağılımı ve postürel stabilite değerlendirilmesinde pedobarografi cihazının güvenilirlik çalışması
Amaç: Mid-gait protokolü kullanarak, sağlıklı genç popülasyonda, dinamik plantar basınç ölçümünde kullanılan HR Mat (Tekscan) pedobarografi cihazının tutarlılık ve güvenilirlik çalışması. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 20-23 yaş aralığında, normal vücut kitle indeksine sahip 40 erkek, 46 bayan (toplam 86) gönüllü katıldı. HR Mat (Tekscan Inc, Boston, MA, USA ) pedobarografi cihazının ortasında yer aldığı, yaklaşık 8 metrelik bir platform oluşturuldu. Katılımcılara mid-gait protokolüne uygun olarak normal yürüme temposunda pedobarografi cihazına basarak geçmeleri istendi. Bir hafta sonra tüm katılımcılara aynı işlem tekrar uygulandı. Başarılı üç sağ ayak verisi üzerinde 7 bölgeli maskeleme yapılarak, ayak tabanındaki farklı bölgelere ait kuvvet (Force), temas alanı (CA), temas basıncı (CP) ve basınç tepe noktası (PCP) ölçümlerinin aynı oturumdaki ve iki oturum arasındaki tutarlılıklarına bakıldı. Veriler SPSS 15.0 istatistik programına girildi. Oturum içi ICC2,1 (absolute agreement) ve oturumlar arası ICC2,3 (absolute agreement) korelasyona bakıldı. Munro klasifikasyonuna göre 0.26-0.49 düşük korelasyon; 0.5-0.69 ılımlı korelasyon; 0.7-0.89 yüksek korelasyon; 0.9-1.0 çok yüksek korelasyon olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya katılan gönüllülerin başarılı 3 sağ ayak pedobarografik verileri değerlendirildiğinde; oturum içi ICC değerleri 0,709 ile 0,983 arasında değişmekteydi. En düşük değer 1. metatars bölgesi ilk oturumunda (FrstMTTCP1) gözlendi. Tüm parametreler yüksek ve çok yüksek korelasyon gösterdi. Oturumlar arası sonuçlara bakıldığında iki oturum arasında hem total hem de maskelenmiş alanlar birlikte değerlendirildiğinde ICC değerleri 0,810-0,985 arasında değişmekteydi. En düşük değer topuk temas basıncında (HeelCP) elde edildi. Sonuç: Kullandığımız HR Mat (Tekscan) pedobarografi cihazı ile, sağlıklı ve normal vücut kitle indeksine sahip kız ve erkek gönüllülerde, mid-gait protokolü uygulayarak yapılan dinamik pedobarografik ölçümlerde elde edilen sonuçlar, oturum içi ve oturumlar arası güvenilirlik açısından yüksek ve çok yüksek korelasyon göstermektedir. Bu cihazın ister araştırma, ister klinik çalışmalarda güvenli bir şekilde kullanımının uygun olduğu kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Pedobarografi, HR Mat, mid-gait, güvenilirlik
Adolesan yaş grubunda sporun ve farklı spor branşlarının postür ve denge üzerine etkisinin karşılaştırılması
Amaç: Üç farklı spor branşıyla ilgilenen sporcularla, hiç spor yapmayan kontrol grubu arasındaki denge ve postür performanslarını karşılaştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışma Manisa Güzel Sanatlar ve Spor Lisesinde öğrenim gören ve gönüllü olarak çalışmaya katılmayı kabul eden toplam 87 erkek gönüllü ile gerçekleştirildi. Bu gönüllülerin 40'ı sporla ilgilenmeyen kontrol grubunu, 20 kişi basketbol grubunu, 20 kişi futbol grubunu, 7 kişi de jimnastik grubunu oluşturmaktadır. Araştırma için seçilen gönüllülerin son bir yıl içerisinde nörolojik hastalık, vestibüler-vizüel rahatsızlık, ciddi bir alt ekstremite sakatlığı geçirmemiş ve ilaç kullanmayan bireylerden seçildi. Gönüllülerin öncelikle boy ve vücut ağırlığı ölçümleri yapıldı. Daha sonra, pedobarografi cihazı ile (Tekscan HRMat, Boston USA) denge analizleri gerçekleştirildi. Gönüllüler çift ayak gözü açık, çift ayak gözü kapalı ve tek ayak gözü açık salınım (sway) test ölçümü yapıldı ve bilgisayar ortamına aktarıldı. Bulgular: Spor yapan grup ile kontrol grubu arasında gözü açık halde çift ayak üzerinde yapılan salınım testinde, çift ayak üzerinde salınım izi toplam mesafesi (P<0,05), gözü kapalı halde çift ayak üzerinde yapılan sway testte salınım izi toplam mesafesi (P<0,05), göz kapalı halde çift ayak üzerinde her frame arası standart sapma (P<0,05), tek ayak üzerinde her frame arası standart sapma (P<0,05) değerleri anlamlı bulundu. Sonuçlar: Sporun denge gelişiminde olumlu rol oynadığı gösterildi. Spor branşlarına bakıldığında, futbol antrenman yöntemlerinin, basketbol ve jimnastiğe göre denge gelişiminde daha etkili olabileceği düşünüldü. Anahtar sözcük: denge, postural kontrol, spor
Klinik semptom gösteren ve göstermeyen kişilerde bilgisayarlı tomografi görüntülüme yöntemiyle canalis vertebralis'in L3-S1 seviyelerinde radyoanatomik incelenmesi
IV ÖZET BT görüntüleri üzerinde L3-L4, L4-L5 ve L5-S1 intervertebral disk aralığında canalis vertebralis'in çap ölçümlerini yaptığımız 100 klinik semptomlu olguda; disk hernilerinin L3-L4 seviyesinde % 5.79, L4-L5 seviyesinde % 52.17 ve L5-S1 seviyesinde % 42.02 oranında bulunduğunu ve radikülopati olgularının orta yaşlarda daha fazla görüldüğünü saptadık. Olguların canalis vertebralis ölçümlerini kontrol grubu olarak aldığımız 40 normal kişi ile karşılaştırdığımızda; semptomlu kişilerde canalis vertebralis değerlerinin anlamlı derecede küçük olduğunu ve buna bağlı olarak spinal sinir kökü irritasyonunun daha sık görüldüğünü tespit ettik. Ayrıca 5 olgumuzda sagittal çap değerlerini 11 mm.nin altında bulduk. Bu olguları literatür değerlerini kriter alarak mutlak spinal stenoz olarak kabul ettik. Klinik semptomlu grupta cinsler arasında canalis vertebralis'in çap ölçümlerini karşılaştırdığımızda, bazı seviyeler hariç, anlamlı bir fark bulunamadı. Semptomlu olgularla kontrol grubu arasında saptanan farkın görülme sıklığının patolojiyi artırıcı etken olabileceği kanısına vardık. ANAHTAR KELİMELER : Çap, canalis vertebralis, klinik semptom, hemiasyon, spinal stenoz, BT.
Kafatası kortikal kalınlık değişimlerinin bilgisayarlı tomografi yöntemiyle yaş ve cinsiyet açısından sağlıklı kişilerde ve şizofreni hastalarında değerlendirilmesi
Bu çalışmada kafatası kortikal kalınlık değişimlerinin şizofreni hastalarında tespit edilerek kontrol grubu ile karşılaştırılması ve yaş ve cinsiyet açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 2018-2022 yılları arasında çeşitli nedenlerle Kozan Devlet Hastanesi Radyoloji Bölümüne başvuran şizofreni tanısı almış 18-69 yaş arası 12 kadın ve 18 erkek olmak üzere 30 bireyin beyin bölgesine ait axial Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntüleri ile herhangi bir nedenden başvuran 18-75 yaş arası 69 erkek 63 kadın olmak üzere 132 sağlıklı bireyin beyin bölgesine ait axial BT görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin yaş, cinsiyet, kafatası uzunluğu, kafatası genişliği, anterior kalınlık, sağ anterior kortikal kalınlık, sol anterior kortikal kalınlık, sağ lateral kortikal kalınlık, sol lateral kortikal kalınlık, sağ posterior lateral kalınlık, sol posterior lateral kalınlık ve posterior kortikal kalınlık ölçüm değerleri axial BT görüntüleri üzerinden elektronik kaliper kullanılarak alındı. Çalışmaya dahil edilen katılımcılara ait ölçüm sonuçları IBM SPSS Statistics 22.0 programı kullanılarak ortalama ±standart sapma, maksimum (max.) ve minimum (min.) değerler elde edilmiştir. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Ölçümler ayrıca cinsiyete göre değerlendirilmiştir. Çalışmamızda kafatası genişliği, kafatası uzunluğu, anterior kortikal kalınlık, sağ anterior kortikal kalınlık, sol anterior kortikal kalınlık, sağ lateral kortikal kalınlık ve sol lateral kortikal kalınlık ölçümlerinde hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmezken (p>0,05), sağ posterior lateral kalınlık, sol posterior lateral kalınlık ve posterior kortikal kalınlık ölçümlerinde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,05). Çalışmamızda cinsiyetler karşılaştırılmış olup hasta grubunda kafatası genişliği, anterior kalınlık, sol anterior kalınlık, sağ posterior kalınlık ve sol posterior kalınlık ölçümleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir (p<0,05). Yapılan bu çalışma şizofreni hastalarının kortikal kemik kalınlığını ölçen ilk çalışma olması nedeniyle literatüre önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Ayrıca çalışmamızın popülasyonumuza ait referans değerlerin oluşturulması açısından önemli bir kaynak olacağını düşünmekteyiz.
Manuel terapinin endometriozis'teki ağrı yönetimine etkileri
Endometriozis, rahmin iç kısmını oluşturan endometrium tabakasının, rahmin dışında başka bir bölgede büyümesi sonucu ortaya çıkan ve genellikle ağrılı seyreden bir hastalıktır. Endometriozis en fazla alt karın bölgesinde görülür. Bu hastalık, kadınların yaklaşık olarak %5-10'unda görülür ve infertiliteye sebep olan en önemli faktörlerden biri olarak kabul edilir. Endometriozis hastalığının ilerleyen sürecinde, ağrılı endometriyal dokunun gelişmesi, mikroskobik iç kanama, iltihaplanma, adezyonlar ve fibrotik skarlaşma gibi durumlar ortaya çıkabilir. Endometriozis, uterus boşluğunda inflamasyona, yumurtalıklara ve tüplere yapışarak iltihaplanmalara ve rahim iç duvarının bozulmasına neden olarak hamileliğe uygunluğu azaltır ve yumurtalık rezervini azaltarak kısırlığa yol açabilir. Manuel terapi, endometriozis hastalığının ağrıyı azaltma yöntemlerinden biridir. Manuel terapi, cihaz ya da makineye gerek olmadan pratik bir şekilde uygulanabilir ve endometriozis hastalarında ağrının kontrolünün sağlanmasında etkilidir. Bu yöntem aynı zamanda işlevini tam olarak yerine getiremeyen eklemler ve kas kayması disfonksiyonlarını belirleyerek düzeltmeyi de amaçlar. Bu tezde, endometriozis hastalığında ağrının yönetimine dair genellikle bilinen yöntemlerden farklı olarak etkili ve uzun süreç gerektirmeyen manuel terapiye dair tespitler ve değerlendirmeler yer almaktadır. Endometrozis'te manuel terapi uygulamasında diğer yöntemlere göre farklı teknikler kullanılır ve pelvik kaslara germe, itme ve bükme hareketleri doğru bir şekilde uygulanarak ağrının yönetiminde daha etkili sonuçlar elde edilmesi beklenir.
Prodromal parkinson ile parkinson hastalarında nucleus caudatus, putamen ve globus pallidus'un volümetrik değerlendirilmesi
Parkinson Hastalığı (PH), ikinci sıklıkta görülen nörodejeneratif hastalıktır. Parkinson Hastalığında nörodejenerasyona bağlı erken semptom ve bulguların görüldüğü ancak tanının henüz kesinleşmediği evre Prodromal Parkinson Hastalığı (PPH) olarak değerlendirilir. Bu latent faz 5 yıldan 20 yıla kadar değişmektedir ve mevcut tanı kriterlerine göre, PH tanısı konulduğunda hastalık zaten ilerlemiş durumdadır. PH subkortikal yapılar olan bazal gangliyonların bozulmalarıyla ortaya çıkmaktadır. Nörogörüntüleme ve nörofizyolojik yöntemler Parkinson hastalarında, hastalık patofizyolojisinin anlaşılması için çok değerli bilgiler sağlar. Bu çalışmanın amacı Prodromal Parkinson ile Parkinson hastalarında Nucleus Caudatus, Putamen ve Globus Pallidus'un manyetik rezonans görüntüleri kullanılarak ölçülen volümlerinin değerlendirilmesi, bu yapıların PPH ve PH hastalarında nasıl etkilendiğinin karşılaştırmalı olarak ortaya konulmasıdır. Bu amaçla Parkinson's Progression Markers Initiative (PPMI) veri tabanından PH tanısı almış 73 hastanın başlangıç, 1., 2. ve 4. yıldaki MR görüntüleri ile PPH tanısı almış 93 hastanın MR görüntüleri değerlendirmeye alınmıştır. Günümüzde otomatik, güvenilir ve niceliksel olarak hacim değerlendiren MRG yazılımları birçok nörolojik hastalığın görüntülemesinde ve tanı koyulmasında önemli rollere sahiptir. Bu çalışmada, web tabanlı yazılımlardan biri olan VolBrain kullanılmış ve Nucleus Caudatus, Putamen ve Globus Pallidus'un hacimleri cm3 cinsinden ölçülmüştür. Bulguların analizi için SPSS V21 paket programı kullanılmıştır. Literatürde benzer bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle çalışmadan elde edilecek verilerle beyin yapılarındaki olası hacim değişikliklerini saptamanın; hastalığın tanısı, ilerleyişi ve seviyesi hakkında bilgi vereceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Globus Pallidus, Nucleus Caudatus, Parkinson Hastalığı, Prodromal Parkinson Hastalığı, Putamen
Epilepsi modeli ile indüklenen deneysel beyin hasarının subventriküler alan, bulbus olfactorius ve olfaktör mukozadaki bazal hücre davranışına etkisi
Erişkin memeli beyninin spesifik 2 bölgesi olan Subventriküler alan ile Gyrusdentatus'ta nörogenezin devamlı olarak meydana geldiğini ve erişkin memeli beyninindiğer bazı bölümlerinde de önemli sayıda multipotent nöral prekürsörlerin bulunduğubilinmektedir. Çalışmamızın amacı, lityum-pilokarpin kullanılarak oluşturulan deneyselbeyin hasarı sonrası; subventriküler alandaki kök hücre karakterindeki progenitörhücrelerin ve olfaktör epiteldeki bazal hücrelerin davranışını ortaya çıkarmaktır. Statusepileptikus'un oluşturduğu hasarın nörogenezi arttırdığı ve apoptozisin bu olayda roloynadığı belirlenmiştir. Çinko sülfatın intranasal uygulaması sonucu olfaktör epiteldekireseptör nöronlarda meydana gelen hücre ölümü ve ardından bazal hücrelerin çoğalıpfarklılaşarak yeni olfaktör reseptör nöronların oluşturduğu bilinmektedir. Hemsubventriküler alan hem de olfaktör epiteldeki progenitör hücrelerin aynı andauyarılmasının bu hücrelerin ayrı ayrı uyarılmalarına göre, bir değişikliğe yol açıpaçmadıklarını araştırmayı amaçladık. Epilepsi modeli ile oluşturulan beyin hasarınınSVZ'daki nörogenezi arttırdığı ve çinko sülfatın intranasal uygulaması ile olfaktörepitelde meydana gelen değişikliklerin geri dönüşümlü olduğu sonucuna varıldı. Erişkindönemdeki nörogenezin hasar sonrası durumlarda artması ve bu konudakimekanizmaların anlaşılması gelecekte bazı nörodejeneratif hastalıkların tedavisindekullanılabilecek yeni yöntemlerin geliştirilmesine katkıda bulunabilir.Anahtar Kelimeler; Status epileptikus, Subventriküler alan, Bulbus olfactorius,erişkin nörogenezi, çinko sülfat, olfaktör epitel.
Genç erişkin bir grupta baş ve yüzün antropometrik ölçümleri
Beslenme bozukluklarının, craniofacial anomalilerin ve malformasyonların saptanmasında, plastik cerrahi, diş hekimliği, spor alanlarında, gözlük ve işitme cihazı gibi bazı ortezlerin dizaynında antropometrik verilere ihtiyaç duyulur. Ülkemizde bugüne değin sınırlı sayıda antropometrik çalışma yapılmıştır. Bölgemiz ile ilgili bir çalışma ise tarafımızdan bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı Manisa yöresinde genç erişkin bir grupta baş ve yüzün antropometrik ölçümlerinin belirlenmesi ve bazı ölçümler arasındaki korelasyonların saptanmasıdır. Ayrıca her iki cins arasındaki bazı oranların karşılaştırılıp farklılıkların ortaya konması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 130 erkek ve 130 kadın olmak üzere toplam 260 gönüllü üniversite öğrencisi katıldı. Baş ve yüzde travma veya operasyon geçirmiş kişiler çalışmaya dahil edilmedi. Bu çalışmada 11 tek doğrusal baş ölçümü, 15 tek ve 9 çift doğrusal yüz ölçümü, 2 tek ve 9 çift doğrusal orbita ölçümü, 8 tek ve 6 çift doğrusal burun ölçümü, 10 tek ve 4 çift doğrusal ağız ve dudak ölçümü, 15 çift doğrusal kulak ölçümü olmak üzere toplam 46 tek ve 43 çift doğrusal ölçüm kullanılmıştır. Bu ölçümler için toplam 40 noktadan yararlanılmıştır. Erkeklerde ve kadınlarda burun yüksekliği ile bazı baş yükseklikleri arasında ve burun genişliği ile yüz genişliği arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptanmıştır. Genel olarak erkeklerdeki ölçüm ortalama değerleri kadınlardan yüksek bulunmuştur. Sadece orbita yüksekliği, ve alt ve üst vermilion yüksekliği kadınlarda erkeklerden daha büyük ortalamaya sahiptir.
Epilepsi hastalarında beynin farklı bölgelerinin anatomik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi
Epilepsi dünya çapında her yaştan ve cinsiyetten milyonlarca insanı etkileyen, çeşitli motor ve bilişsel kayıplarla karakterize, kronik, heterojen, nörolojik bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı, epilepsi tanısı konulmuş çocuklarla aynı yaşta bilinen herhangi bir sağlık problemi olmayan sağlıklı çocuklar arasında beynin farklı bölgelerinin anatomik ve radyolojik olarak değerlendirmesini hem istatistiksel yöntemlerle hem de Makine Öğrenimi yöntemiyle analiz etmektir. Çalışmamıza yaşları 1-15 yıl arasında değişen 179 çocuk dahil edildi. Çalışmaya alınan 101 epilepsili çocuktan 35'i (%34,65) kız, 66'sı (%65,35) erkekti. 78 sağlıklı çocuktan 34'ü (%43,59) kız ve 44'ü (%56,41) erkekti. Epilepsili ve sağlıklı çocukların yaş ortalaması sırasıyla 6,91±4,34 yıl ve 7,25±4,25 yıl olarak bulundu. Epilepsi ve sağlıklı kontrol grupları hem kız ve erkek dağılımları açısından (p=0,278) hem de yaş açısından benzer olarak bulundu (p=0,600). Corpus amygdaloideum, hippocampus, insula, thalamus, nucleus caudatus, corpus callosum ve beynin en geniş alanı parametreleri sağlıklı çocuklarda epilepsili çocuklara göre daha yüksek olarak ölçülürken, corpus amygdaloideum, insula ve corpus callosum ölçümlerinde epilepsi ve sağlıklı gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Ayrıca, elde edilen sonuçlar açısından bakıldığında, modelimizin konuşlandırılması halinde 100 çocuğun yüzde 77'sinin epilepsi olup olmadığı konusunda doğru etiketleyeceğini söyleyebiliriz. Çocuklar arasında epilepsi vakalarının otomatik tahmini üzerinde çalışılmış olup elde edilen sonuçlara dayanarak, Makine Öğrenimi'nin özellik seçimiyle birlikte kullanıldığında epilepsi vakalarının otomatik tespitinde oldukça tatmin edici sonuçlar üretebileceği sonucuna varılmıştır. Ayrıca, bu çalışmadan elde edilen anatomik ve radyolojik referans değerleri hem epilepsili hem de sağlıklı çocuklara ait yapıların boyutlarının klinik ve patolojik süreçler açısından değerlendirilmesi için önemlidir.
Nazopalatin kanal anatomik yapısının bilgisayarlı tomografi yöntemiyle değerlendirilmesi
Canalis nasopalatinus (CNP) morfolojik yapısının ve varyasyonlarının doğru şekilde bilinmesi, implant yerleştirme ve diğer cerrahi girişimlerde komplikasyon riskini azaltmaya katkıda bulunduğu için CNP morfolojik özelliklerinin bilgisayarlı tomografi (BT) yöntemi kullanılarak detaylı şekilde incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'na 2024 yılında herhangi bir sebeple başvurmuş, 25-55 yaş aralığında bulunan 100 sağlıklı yetişkin bireyin (50 kadın, 50 erkek) baş-boyun bölgesine ait BT görüntüleri üzerinden gerçekleştirilmiştir. Ölçümler aynı araştırmacı tarafından üç kez tekrarlanmış ve bir uzman radyolog eşliğinde değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamına alınan bireylerde kemik hastalığı, travma öyküsü, konjenital anomali veya gömülü diş bulunmaması şartı aranmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS paket programı kullanılarak yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,005 olarak kabul edilmiştir. İstatistiksel analiz sonuçlarına göre, CNP uzunluğu erkek bireylerde kadınlara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha uzun bulunmuştur (p<0,005). Diğer ölçüm parametrelerinde ise kadınlar ve erkekler arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Çalışmada ayrıca, yaş ve cinsiyet gibi demografik faktörlerin CNP'nin anatomik yapısında farklılıklar oluşturabileceği gözlemlenmiştir. Elde edilen bulgular, implant planlaması sırasında CNP'nin doğru şekilde değerlendirilmesinin cerrahi başarıyı artırabileceğini ve komplikasyon riskini azaltabileceğini göstermektedir. İleri görüntüleme tekniklerinin kullanılması, bireysel varyasyonların doğru şekilde tespit edilmesini sağlayarak cerrahi planlamanın daha güvenli yapılmasına imkan tanımaktadır. Bu çalışma, yaş ve cinsiyet faktörlerinin canalis nasopalatinus'un morfolojik yapısında önemli bir etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle erkek bireylerde CNP uzunluğunun daha fazla olduğu belirlenmiştir. Dental implantasyon ve maksiller cerrahilerde CNP anatomik yapısının detaylı değerlendirilmesinin, komplikasyonların önlenmesi ve cerrahi başarının artırılması açısından kritik öneme sahip olduğunu düşünüyoruz.
Acetabulum ve proksimal femur morfometrisinin bilgisayarlı tomografi görüntüleme yöntemi ile değerlendirilmesi
Articulatio coxae, acetabulum facies lunata'sı ve caput femoris arasında yer alan çok güçlü bir spheroid eklemdir. Bu eklemin çevresi kuvvetli kaslarla ve fibröz bir yapı ile kaplıdır. Articulatio coxae, kas iskelet sisteminin statik ve dinamik fizyolojisinde önemli bir yere sahiptir, yük taşıma ve mobilizasyondan sorumludur. Bölgenin anatomik ve radyolojik değerlendirilmesi cerrahi operasyonların planlamasının yapılmasında son derece önemlidir. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı bireylerde proksimal femur ve acetabulum yapılarına ait morfometrinin değerlendirilmesidir. Bu çalışmada, Adana Yüreğir Devlet Hastanesi'ne 2022 yılında çeşitli nedenlerle başvuran 18-50 yaş arasındaki sağlıklı bireylerin abdominal ve pelvik bölge bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bu inceleme sonucunda kendi toplumumuzdan elde edilen acetabulum ve caput femoris ile ilgili morfometrik ölçümlerin articulatio coxae'yı içeren ortopedik cerrahi işlemlere yol göstermesi amaçlanmaktadır. Bu değerlendirmelerin sonuçlarının kalça artroplastisi, kalça displazi, kalça kırıkları gibi os femoris ve acetabulum'u içeren cerrahi işlemlerde oluşabilecek komplikasyonların önlenmesinde faydalı olacağını ve elde edilen verilerin ülkemiz kaynaklı çalışmalara fayda sağlayacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Acetabulum, Articulatio coxae, Bilgisayarlı Tomografi, Morfometri, Proksimal Femur
Sakrokoksigeal bölgenin morfolojik ve morfometrik özelliklerinin MRG yöntemiyle değerlendirilmesi
Bu çalışma, sakrokoksigeal bölgenin hem morfolojik değerlendirmesini hem de morfometrik ölçümlerini birlikte yaparak, literatüre daha kapsamlı bir kaynak sunulması ve sakrokoksigeal bölgenin klinik açıdan daha iyi bir şekilde değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Çalışmada, Adana Yüreğir Devlet Hastanesi'ne 2022 yılında başvuran ve Manyetik Rezonans Görüntülemesi (MRG) yapılan 100 yetişkin bireyin (60 kadın, 40 erkek) görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Otuz üç (33) farklı morfometrik ve morfolojik parametre ile bölgedeki antropometrik ve açısal ölçümler cinsiyet farkı da dikkate alınarak değerlendirildi. Ölçümler uzman bir radyolog eşliğinde yapıldı ve sakrokoksigeal bölge ile ilgili ölçümleri etkileyecek herhangi bir konjenital anomalisi, patolojisi, cerrahi öyküsü veya travması olan bireyler çalışma dışı bırakıldı. Ölçümler aynı kişi tarafından yapıldı ve 3 defa tekrarlandı. Verilerin istatistiksel analizi SPSS paket programında gerçekleştirildi. Basis ossis sacri transvers çapı, S2 ve S3 corpus vertebra çapı erkeklerde kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,005). Diğer tüm ölçümlerde erkekler ve kadınlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi. Bu çalışma sonucunda elde edilen bulgular, cinsiyet faktörünün sakrokoksigeal bölge üzerinde morfolojik ve morfometrik açıdan önemli bir etkisi olduğunu, tekaloskopi gibi işlemlerde veya koksidini'de yapılacak cerrahi müdahalelerde ve güvenli anestezik alanların belirlenmesinde klinisyenlere önemli ipuçları verebileceği düşüncesindeyiz.
Articulatio temporomandibularis disfonksiyonu olan ve olmayan sağlıklı bireylerde articulatio temporomandibularis'in anatomik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi
Articulatio temporomandibularis (çene eklemi), konuşma, yutkunma, çiğneme ve solunum gibi temel fonksiyonlarda görev alan, insan vücudunun en önemli eklemlerinden biridir. Bu eklemde ortaya çıkan disfonksiyonlar ağrı, eklem sesleri, çene hareketlerinde kısıtlılık ve çene kaslarında ağrıya yol açarak bireyin yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Çene ekleminin morfolojisi yaş, cinsiyet ve kraniyofasiyal yapılarla ilişkili değişikliklerden etkilenmekte olup, doğru tanı ve tedavi süreçlerinde önem arz etmektedir. Bu çalışmada, 2010–2023 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na başvuran 18–69 yaş aralığında bulunan toplam 72 bireye ait Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Articulatio temporomandibularis disfonksiyonu (TMD) ile palatum durum, choanae nasi ve foramina cranii morfometrisi arasındaki olası ilişkiler incelenmiştir. Ayrıca musculi masticatorii'nin (çiğneme kasları) morfometrik ölçümleri gerçekleştirilmiş ve (TMD) ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Bu çalışma, articulatio temporomandibularis'i doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen yapıların morfometrik özelliklerini ortaya koymuştur. Elde edilen veriler, TMD olan bireylerde yaş ile musculus masseter (MK), musculus temporalis (TK) ve musculus pterygoideus medialis (PMK) kalınlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler olduğunu göstermektedir (p<0.05). Ayrıca TMD olan bireylerde cinsiyete göre palatum durum transvers genişliği (PDTG) ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0.05). Sağlıklı bireylerde ise cinsiyete göre PMK her iki tarafında ve PDTG değerlerinde anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). TMD grubuyla sağlıklı grup karşılaştırıldığında, foramen rotundum genişliği (FRG) ölçümlerinde belirgin farklılıklar gözlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak, TMD ile kraniyofasiyal yapıların morfometrik özellikleri arasında anlamlı ilişkiler bulunduğu gösterilmiştir. Bu verilerin, TMD'nin anatomik temellerinin anlaşılmasına katkı sağlayacağı ve ileride yapılacak tanısal ve tedaviye yönelik çalışmalara referans oluşturacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, örneklem büyüklüğünün sınırlı olması, cinsiyet dağılımındaki dengesizlik ve çalışmanın yalnızca Adana bölgesiyle sınırlı kalması, bulguların genellenebilirliğini kısıtlamaktadır. Daha geniş ve farklı popülasyonlarda yapılacak çalışmalarla sonuçların desteklenmesi gerekmektedir.
Caput humeri ve cavitas glenoidalis'in sağlıklı bireylerde anatomik ve radyolojik olarak morfometrisinin değerlendirilmesi
Skapula, kendine özgü düzensiz şekli nedeniyle karmaşık bir anatomiye sahiptir. İkinci ve yedinci kostalar arasında bulunan scapula, omuz fonksiyonunun kuvveti, hızı ve enerjisi oluşturmasında, proksimal distal sıralamada bir bağlantı noktası olarak rol oynar. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı Türk bireylerde caput humeri ve cavitas glenoidalis'in anatomik ve radyolojik olarak morfometrik açıdan değerlendirilmesi; bu yapılar arasındaki olası ilişkilerin ve demografik değişkenlerin etkilerinin analiz edilerek, Türk toplumuna özgü referans değerlerin belirlenmesidir. Çalışmaya 2020-2025 tarihleri arasında Adana Medline Hastanesi ve İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesine çeşitli nedenlerle başvuran ve Bilgisayarlı Tomografi Görüntüleri olan yaşları 20 ile 60 arasında değişen 190 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan 190 katılımcının 80 kişisi erkek ve 110 kişisi kadından oluşmaktadır. Çalışmada yer alan 80 sağlıklı erkek katılımcının yaş ortalaması 36,98±10.01 yıl iken kadın katılımcıların yaş ortalaması 37,42±8,39 yıl olarak hesaplandı. Yaş parametresinde cinsiyetler arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Scapula ve ilişkili yapilarin yaş grupları açısından değerlendirildiğinde caput humeri eğimi, aksiyel düzlemde caput humeri çapı, cavitas glenoidalis eğimi, cavitas glenoidalis eğriliğinin yarıçapı ve kritik omuz açısı parametrelerinin yaşa bağlı olarak anlamlı bir şekilde değiştiği görülmektedir (p < 0,05). Frontal düzlemde caput humeri çapı, caput humeri boyu, caput humeri yarıçapı, sagital düzlemde caput humeri çapı, aksiyel düzlemde caput humeri çapı, cavitas glenoidalis yüksekliği, cavitas glenoidalis orta genişliği, cavitas glenoidalis üst genişliği, cavitas glenoidalis alt genişliği, cavitas glenoidalis eğriliğinin yarıçapı ile cavitas glenoidalis versiyonu kadın ve erkeklerde anlamlı farklılık göstermiş olup, caput humeri eğimi, kritik omuz açısı ve cavitas glenoidalis versiyonu hariç bütün değerler erkeklerde kadınlara göre daha yüksek bulunmuştur. Scapula'nın anatomik yapıları ile morfometrik ölçümler arasındaki ilişkinin anlaşılması, klinik uygulamalar açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada elde edilen bulgular, scapula'ya ait ölçümlerin spor yaralanmaları, protez tasarımı ve cerrahi girişimler gibi alanlarda önemli bir belirleyici olduğunu göstermektedir. Ayrıca scapula anatomisi ve morfometrisinin bilinmesinin; ortopedi, fizik tedavi ve rehabilitasyon, adli tıp gibi hem klinik hem de temel bilim alanlarında, özellikle kemiksel patolojilerin değerlendirilmesi ve etnik farklılıkların belirlenmesi açısından değerli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Çalışma kapsamında, sağlıklı bireyler üzerinden elde edilen verilerle scapula ve ilişkili anatomik oluşumlara ait referans değerler ortaya konmuştur.
Temporomandibular eklem iç düzensizliği olan hastalar ile olmayan bireylerin morfometrik yapılarının karşılaştırmalı olarak incelenmesi: Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi yöntemi ile değerlendirme
Bu çalışmanın amacı, temporomandibular eklem (TME) iç düzensizliği olan bireyler ile herhangi bir TME patolojisi olmayan bireylerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri üzerinden elde edilen morfometrik ölçümlerini karşılaştırarak, eklem morfolojisindeki farklılıkları ortaya koymaktır. Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'na 2021-2025 yılları arasında, TME bölgesinde ağrı gibi şikâyetlerle başvuran ve artrosentez uygulanan 144 birey (82 kadın, 62 erkek) ile TME bölgesinde herhangi bir problemi bulunmayan ve artrosentez uygulanmayan 127 bireyin (69 kadın, 58 erkek) KIBT görüntüleri üzerinde gerçekleştirilmiştir. KIBT görüntüleri üzerinden 13 farklı morfometrik parametre ölçülmüş ve processus condylaris yüzey morfolojisi sınıflandırılmıştır. Verilerin istatistiksel analizleri IBM SPSS 20.00 programı ile yapılmış ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Elde etiğimiz bulgularda; processus condylaris mediolaeral çapı (MLÇ), glenoid fossa çatı kalınlığı (GFÇK), processus condylaris yüksekliği (PCY), glenoid fossa derinliği (GFD) ve tüm eklem boşlukları erkeklerde kadınlara göre daha yüksek bulunmuştur. Processus condylaris anteroposterior çapı (APÇ) ve processus condylaris uzunluğu (PCU) TME iç düzensizliği olan bireylerde olmayan gruba göre daha düşük olarak, GFÇK, TME'nin ön eklem boşluğu ve glenoid fossa genişliği (GFG) ise aynı grupta daha yüksek olarak hesaplanmıştır (p<0,05). Processus condylaris morfolojisi değerlendirmesinde, TME iç düzensizliği olan bireylerde düz, sivri ve düzensiz processus condylaris tiplerinin görülme oranı TME iç düzensizliği olmayan bireylere göre daha fazla olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca, kontrol grubunda konveks processus condylaris tipi %83,5 oranında görülürken, bu oran çalışma grubunda %63,9'dur. Bu çalışma, temporomandibular eklem iç düzensizliğinin eklem yapılarında sadece fonksiyonel değil, aynı zamanda morfolojik değişikliklere de yol açtığını ortaya koymaktadır. Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar, hem tanı sürecinde hem de tedavi planlamasında TME bozukluklarının erken dönemde tespiti açısından morfometrik analizlerin değerini ön plana çıkarmaktadır.
Epilepsili çocuklarda beyin hacim gelişiminin MR görüntüleri üzerinde stereolojik yöntemle değerlendirilmesi
Beyin hacmi birçok hastalıkta hem çocuklarda hem de yetişkinlerde önemlidir. Bu çalışmada idiopatik epilepsi tanılı jeneralize ve parsiyel nöbetleri olan çocuklarda cortex cerebri, hemisferik substantia alba, cerebrum, cerebellum, toplam beyin ve cavitas cranii hacminin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 3-16 yaş aralığındaki 100 (kız:50, erkek:50) epilepsi hastası çocuğun Philips Ingenia 1.5-T MR cihazı ile çekilmiş kranial manyetik rezonans görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Bu görüntüler üzerinde belirtilen yapıların hacmi stereolojik yöntemle ölçüldü. Veriler cinsiyet ve nöbet tipine göre karşılaştırıldı. Özellikle toplam beyin ve cavitas cranii hacimleri olmak üzere, cortex cerebri, hemisferik substantia alba, cerebrum ve cerebellum hacimleri erkeklerde kızlara göre anlamlı derecede daha büyük saptandı (sırasıyla; p:0.002, p:0.001, p:0.017, p:0.012, p:0.008, p:0.008). Parsiyel ve jeneralize epilepsi grupları arasında ölçümü yapılan yapılarda anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Elde edilen bulguların epilepsi hastalığının beyin hacmine olan etkisinin anlaşılmasında önemli olduğu düşünülmektedir
İntrakranial anevrizmalarda damar duvarının farklı hematokrit düzeylerindeki hemodinamik değişimlere yanıtının hesaplamalı akışkanlar dinamiği ile incelenmesi
İntrakraniyal anevrizma, arteriyel damar duvarında anormal dilatasyon olarak gözlemlenen serebrovasküler bir hastalıktır. İntrakranial anevrizmaların rüptüre olmasından kaynaklı subaraknoid kanama (SAK) insidansı dünya genelinde yıllık 6.67/100.000'dir. Buna göre her yıl neredeyse 500.000 kişi anevrizmaya bağlı SAK sebebiyle hayatını kaybetmektedir. İntrakranial anevrizmaların oluşum mekanizmasında etkili olan hemodinamik faktörlerin anevrizma rüptürüyle ilişkisinin değerlendirilmesi ve anevrizma tedavisi sırasında kullanılacak etkili ve doğru yöntemlerin belirlenmesi ise büyük önem arz etmektedir. Bu amaçla son yıllarda hesaplamalı akışkanlar dinamiği (HAD) kullanılarak damar içi hemodinamik değişimler incelenmeye başlanmıştır. Bu çalışmada %20, %40, %60 değerlerindeki farklı hematokrit (Hct) seviyelerinin hemodinamik kuvvetler üzerinde yarattığı değişimlerin ana arter ve anevrizma içindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi bölümüne başvuran intrakranial anevrizmalı hastalara ait bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) görüntüleri kullanılmıştır. HOROS v 3.0.1 (https://horosproject.org/) yazılımı kullanılarak 3 boyutlu (3B) hâle getirilen damar modelleri, daha sonra ANSYS® FLUENT programı içerisine aktarılarak HAD çalışılmıştır. Kan, Newtonyen olmayan bir akışkan ve damar dış duvarı rijit olarak kabul edilmiştir. Damarlarda pulsatil akış öngörülmüştür. Giriş ve çıkış noktalarına ise bu pulsatil akıştan elde edilen basınç uygulanmıştır. Bu çalışma sonucunda; anevrizma içerisinde türbülans akım oluştuğu ve Hct değeri yükseldikçe türbülansın arttığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte anevrizma kubbesinde düşük duvar kayma gerilimi (DKG) alanları izlenirken, arter içerisindeki ortalama DKG ise Hct 3 katına çıktığında yaklaşık 3 kat artmaktadır. HAD yöntemi sayesinde hemodinamik faktörlerle, rüptüre sebep olan etkilerin ilişkisi non-invaziv bir şekilde kolayca incelenebilmekte ve bu sayede gelecekte doktorların hastalar için en etkili tedavi yöntemini belirlemesi açısından faydalı olacağı umut edilmektedir. Anahtar Sözcükler: İntrakranial anevrizma, Hesaplamalı akışkanlar dinamiği, Pulsatil akış, Hemodinami, Subaraknoid kanama
Circulus arteriosus cerebri oluşumu ve morfometrik özelliklerinin radyolojik yöntemlerle araştırılması
Circulus arteriosus cerebri, arteria carotis interna'nın tıkanıklığı/darlığı durumunda yeterli serebral kan akışını sağlayan önemli bir arteriyel halkadır. Willis poligonunun yapısının ve varyasyonlarının bilinmesi, cerrahi girişimler ve vasküler hastalıkların anlaşılması için önemlidir. Çalışmamız patolojik öyküsü olmayan 46 erkek ve 65 kadın toplam 111 hastanın, 3D-TOF-MRA yöntemi ile oluşturulan görüntüleri üzerinde gerçekleştirildi. Willis poligonları incelenerek varyasyon modelleri belirlendi. Willis poligonunu oluşturan arterlerin çapları ölçüldü. Ayrıca arteria carotis interna'nın canalis caroticus'ta yaptığı kavisin çapı ile arterin çapı ölçülerek birbirine oranlandı. Willis poligonunun ön bölümünde en sık rastladığımız model, %27 ile arteria communicans anterior yokluğu idi. Poligonun arka bölümünde ise en sık rastladığımız model, % 65 ile arteria communicans posterior yokluğu idi. Willis poligonunun tam olduğu hasta sayısı ise 4 idi. Çalışmamızda tespit edilen varyasyon tiplerinin kadın/erkek ve sağ/sol arasında farklı olmadığını belirledik (p>0.05). Poligonu oluşturan arterlerin çaplarının da kadın/erkek ve sağ/sol arasında farklı olmadığını belirledik (p>0.05). Arteria carotis interna'nın ile arterin çapı arasındaki oranın, cinsiyet ve taraflar arasında farklı olmadığını belirledik (p>0.05). Sağ arteria carotis interna çaplarının erkek ve kadınlarda istatistiksel olarak farklı olduğunu belirledik (p<0.05). Yine sol arteria communicans posterior çapları bakımından kadın ve erkeklerde istatistik olarak anlamlı fark olduğunu belirledik (p<0.05). Bu durum beyin hemisferlerinin kan dolaşımında, bir asimetri olduğunu göstermektedir. Bunun ayrıca lateralizasyona işaret edip etmediğini belirlemeye yönelik farklı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca tespit ettiğimiz varyasyon tipleri ile sıklığının, bu bölgede yapılacak başka çalışma ve girişimlere faydalı bilgiler sağladığını ve Willis poligonu varyasyonlarının, diğer radyolojik görüntüleme yöntemleri ile de belirlendiği farklı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyoruz.
COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş bireylerin denge, reaksiyon zamanı ve konsantrasyon parametrelerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş bireylerin denge, reaksiyon zamanı ve konsantrasyon parametrelerini incelemek ve bu bireyleri kontrol grubu ile karşılaştırmaktı. Çalışmaya 18-26 yaş aralığında, daha önce PCR testi ile COVID-19 tanısı almış 56 birey (28 Erkek, 28 Kadın) ile sağlıklı 56 birey (28 Erkek, 28 Kadın) olmak üzere toplam 112 birey katıldı. Her iki gruptaki bireylerin sosyodemografik özellikleri ve COVID-19 ile ilişkili bilgileri kaydedildi. Reaksiyon zamanı Light Trainer Exercises System ile Dikkat ve konsantrasyon performansı d2 dikkat testi ile statik ve dinamik denge ise sırasıyla flamingo denge testi ve y denge testi ile değerlendirildi. COVID-19 geçirmiş bireylerin dikkat ve konsantrasyon parametrelerinden psikomotor hız değeri (p=0,016), psikomotor hız yüzdesi (p=0,029), başarı puanı yüzdesi (p=0,032) kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük olduğu belirlendi. Reaksiyon zamanı performansında üst ekstremite ortalama reaksiyon zamanı (p=0,00), üst ekstremite en hızlı reaksiyon zamanı (p=0,00), üst ekstremite son reaksiyon zamanı (p=0,04), üst ekstremite söndürülen modül sayısı (p=0,00), alt ekstremite ortalama reaksiyon zamanı (p=0,00), alt ekstremite en hızlı reaksiyon zamanı (p=0,00), alt ekstremite son reaksiyon zamanı (p=0,00), alt ekstremite söndürülen modül sayısı (p=0,00) değerleri COVID-19 grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük olduğu belirlendi. Denge performansı bakımından ise y denge testi anterior, posterolateral, posteromedial, total uzanma değerinde ve Flamingo denge testi değerlerinde COVID-19 grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük olduğu belirlendi. Çalışma sonucunda 18-26 yaş aralığındaki genç yetişkin bireylerden COVID-19 enfeksiyonu geçiren bireylerin aynı yaştaki sağlıklı bireylere göre denge, reaksiyon zamanı ve dikkat ve konsantrasyon parametrelerinden psikomotor hız ve başarı puanının olumsuz etkilendiği tespit edildi. Anahtar sözcükler: COVID-19, Denge, Dikkat ve konsantrasyon, Reaksiyon zamanı.
Pilonidal sinüslü hastaların somatotip ve vücut kompozisyonlarının belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı pilonidal sinüs (PS)'lü hastaların somatotip ve vücut kompozisyonları belirlemek ve hangi vücut yapısına sahip bireylerde daha sık görüldüğünü saptamaktır. Çalışmaya PS tanısı alan 80 erkek hasta dahil edildi. Heath-Carter yöntemi kullanılarak somatotipleri hesaplamak için PS'li hastalardan 10 antropometrik ölçüm alındı. PS'li hastaların orifis sayısı, günlük oturma süresi, yağ oranı, kas oranı, kemik kütlesi, hastanede kalış süre (HKS)'si ve hastalık süresi kaydedildi. Bu çalışmada santral somatotipinden 9 hasta (medyan: 28 yaş), endomorfik mezomorf 47 hasta (medyan: 35 yaş), mezomorf endomorf 13 hasta (medyan: 27 yaş), mezomorfik endomorf 11 hasta (medyan: 32 yaş) tespit edildi. Yapılan Kruskall Wallis H testi sonucuna göre kilo, vücut kitle indeksi (vki), somatotip hesaplamak için yapılan antropometrik ölçümlerin, somatotip bileşenlerinin ve kas oranı'nın somatotipler arasında istatistiksel olarak anlamlı farka sahip olduğu (p<0,05), yaş ve boy açısından somatotipler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı (p>0,05) belirlendi. İstatistiksel olarak anlamlı çıkan kilo, VKİ ve kas oranı değerlerinin hangi somatotipten kaynaklı olduğu belirlemek için verilere uygulanan Post hoc testi sonucunda santral tipteki somatotiplerin istatistiksel olarak anlamlı değişimlere neden olduğu belirlendi (p<0,05). Santral tipteki hastalarda diğer somatotiplere oranla daha fazla apse görüldüğü belirlendi (%88,9). Yapılan Spearman's Rho korelasyon analizi sonucuna göre orifis sayısı'nın VKİ, oturma süresi, yağ oranı, kas oranı, kemik kütlesi ve hastalık süresi'nden etkilenmediği sonucuna varıldı. Anahtar sözcükler: Antropometri, Endormorfik mezomorf, Pilonidal sinüs, Somatotip, Vücut kompozisyonu.
Kraniyovertebral kavşaktaki kemik yapıların konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
Kraniyovertebral kavşak (KVK) kafatası ile servikal omurga arasında anatomik bir geçiş bölgesidir. Baziler invaginasyon, atlantoaksiyal dislokasyon ve platibazi gibi KVK patolojilerinin değerlendirilmesinde kullanılan birçok kraniyometrik ölçüm tanımlanmıştır. Bu nedenle kraniyometrik ölçümlerin normal sınırlarının saptanması önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Anadolu'da yaşayan 18-65 yaş aralığındaki sağlıklı bireylerin Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntülerinde KVK'ya ait kemik yapılarının morfometrik referans değerlerini belirleyerek literatüre katkı sağlamaktır. Bu amaçla 300 sağlıklı bireyin KIBT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bu görüntüler üzerinde midsagittal kesitte 16, koronal kesitte 2 parametre incelendi. Veriler cinsiyet ve yaşa göre karşılaştırıldı. Apex dentis'in, McGregor, Chamberlain, McRae, Fischgold digastrik, Fischgold bimastoid ve McRae hatlarına uzaklığı sırasıyla 0.31±3.22, 1.06±3.22, 5.30±1.59, 8.70±4.12, -5.15±4.86 ve 35.58±2.52 mm, clivus-kanal açısı 157.62±11.85°, atlantodental aralık 1.28±0.48 mm, posterior atlantodental aralık 19.54±2.24 mm, Welcher bazal açısı 130.83±6.29°, basion-aksiyal mesafe 4.01±1.83 mm, basion-dental mesafe 4.92±1.77 mm, Powers oranı 0.72±0.06, modifiye Ranawat metoduyla ölçülen mesafe 28.66±2.38 mm, Redlund-Johnell metoduyla ölçülen mesafe 35.11±4.09 mm kraniyoservikal tilt açısı 126.98±12.24° saptandı. Apex dentis McGregor ve Chamberlain hatlarına göre sırasıyla 102 (%36)'sinde ve 86 (%26)'sında üstünde, 129 (%46)'unda ve 170 (%57)'inde altında, 52 (%18)'sinde ve 42 (%14)'sindeyse aynı seviyede saptandı. Apex dentis olguların tamamında McRae hattının altında gözlendi. Olguların 284 (%98)'ünde Fischgold digastrik çizgisinin altında, 7 (%2)'sinde bu çizgiyle aynı seviyede, olguların 35 (%12)'inde Fischgold bimastoid çizgisinin altında, 233 (%82)'ünde üstünde, 17 (%6)'sinde bu çizgiyle aynı seviyede saptandı. Literatürde KVK'ya ait patolojilerin kraniyometrik değerleriyle ilgili fikir birliğinin olmadığı görülmektedir. Bu çalışmadaki sonuçların literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Normal değer aralığının belirlenmesi için farklı populasyonlar üzerinde daha fazla çalışma yapılması önerilmektedir.
Abdominal aort anevrizmalarında damar duvarının farklı hematokrit düzeylerindeki hemodinamik değişimlere yanıtının hesaplamalı akışkanlar dinamiği ile incelenmesi
Abdominal aort'un duvarında oluşan fokal, kalıcı ve anormal dilatasyon abdominal aort anevrizması (AAA) olarak adlandırılır. Yaşlı nüfusta prevelansı artış gösterirken dünya çapında her yıl yaklaşık 150.000 yeni vaka teşhis edilmektedir. AAA rüptürü korkulan ve hayati tehdit eden bir komplikasyon olmakla birlikte, rüptür olması durumunda mortalite oranı %60-90'lara kadar çıkabilmektedir. AAA oluşmasında etkili olan hemodinamik nedenlerin anevrizmanın rüptür riskiyle ilişkisi ve anevrizma onarımı esnasında kullanılacak en doğru yöntemin belirlenmesi hayati önem arz etmektedir. Bu nedenle, hesaplamalı akışkanlar dinamiği (HAD) aracığı ile damar içerisinde oluşan hemodinamik değişimler son yıllarda bilimsel çalışmaların ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışma ile her bir hasta için üç farklı hematokrit (Hct) değerinin (%20, %40 ve %60) akışkan hemodinamiğinde oluşturduğu değişimlerin arter ve anevrizma kesesi içindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi polikliniğinde AAA tanısı alan 6 hasta ve 2 sağlıklı birey çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların bilgisayarlı tomografik anjiografi (BTA) görüntülerinden model oluşturmak için HOROS v3.3.5 (https://horosproject.org/) yazılımı ve Meshlab (http://www.meshlab.org) programı kullanılmıştır. Üç boyutlu (3B) modeller ANSYS® FLUENT programına transfer edilerek HAD çalışılmıştır. Kan, pulsatil ve Newtonyen olmayan akışkan kabul edilirken, damar dış duvarı rijit varsayılmıştır. Bu çalışma ile anevrizma kesesi içinde türbülans akım meydana geldiği ve Hct seviyesinin belirli bir seviyeye kadar artmasıyla bu türbülansın arttığı görülmüştür. Bununla birlikte, anevrizma kesesinde düşük damar kayma gerilmesi (DKG) alanları görülürken, Hct değeri arttıkça düşük DKG alanlarında genişleme görülmüştür. HAD aracılığıyla hemodinamik etmenlerle rüptüre neden olabilecek etkilerin bağlantısı non-invaziv olarak araştırılacak ve bununla birlikte hekimlere hastaya özgü etkili ve doğru tedavi için yol gösterici olmaktadır.