
141
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Farklı iç yüzeye sahip PTFE greftlerde endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumunun araştırılması
AMAÇ: Genişletilmiş politetrafloroetilen (ePTFE) greftleri, periferik vasküler cerrahide yaygın olarak kullanılmaktadır ve farklı iç yüzey kaplamalarına sahip olabilirler. Greft enfeksiyonu ve greft trombozu, protez greft bypass prosedürlerinin iki ana komplikasyonudur ve yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Çalışmamızın amacı, farklı protez ePTFE greft kaplama yöntemlerinin endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumu üzerindeki etkisini araştırmaktır. YÖNTEM: Biyofilm oluşumu ve endotelizasyon için üç farklı tipte greft incelendi. Herhangi bir kaplaması olmayan ePTFE greftleri ve heparin ya da karbondan oluşan lüminal yüzey kaplamaları olan greftler kullanıldı ve Staphyloccocus Aureus suşu ile kontamine edildi.Biyofilm tespiti için Christiansen yöntemi kullanıldı. Ayrıca biyofilm oluşumu tamamlanmış greftler taramalı elektron mikroskopisi (SEM) ile değerlendirildi. Endotelizasyonun belirlenmesi için insan göbek veni endotel hücreleri (HUVEC) kullanıldı. Endotel hücre kültüründen sonra greftler SEM altında görüntülendi ve ekimden sonraki 3. ve 25. günler arasında altı farklı zamanda endotel hücrelerinin proliferasyonu için incelendi. BULGULAR: Greftlerde biyofilm oluşumunu belirlemek için spektrofotometrik yöntem kullanıldı ve her greft tipinde biyofilm oluşumunun yoğunluğunu karşılaştırmak için kantitatif değerler kullanıldı. Heparin kaplı greftler için biyofilm oluşumunun diğer iki greft tipinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p <0.05). SEM muayenesi ile heparin kaplı greftlerde mikroorganizma sayısının arttığını gözlemledik. Endotel hücrelerinin karbon kaplı greftlere yapışması, endotel ekiminden 15., 20. ve 25. gün sonra yapılan incelemelerde artmış bulunmuştur. Heparin kaplı greftlerin, yapılan her incelemede diğer greft tiplerine kıyasla daha az endotelyal hücre içerdiği gözlendi. SONUÇ: İn vitro çalışmamız, ePTFE greftin iç yüzeyi üzerindeki heparin kaplamasının, mikroorganizmalar için bir yapışma faktörü olarak biyofilm oluşumunu arttırdığını ve endotel hücre çoğalmasını ve greft içi endotelizasyonunu engellediğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: ePTFE, heparin kaplı, karbon kaplı, biyofilm, endotelizasyon, greft enfeksiyonu, greft endotelizasyonu, HUVEC
Merkezimizde 2010-2020 yılları arasında aorta koroner bypass operasyonu yapılan hastaların demografik verileri ve mortalite üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Koroner arter hastalıkları ülkemizde ve dünyada tüm yaş gruplarında en önemli mortalite nedenidir. Koroner arter hastalığının yüksek oranda görülmesine bağlı olarak aorta koroner arter bypass cerrahisinde de artış olmaktadır. Amaç: Ocak 2010 - 2020 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim dalında aorta koroner bypass yapılan vakaların demografik özelliklerini, risk faktörlerini, preoperatif - peroperatif bulgulari ile postoperatif erken dönem izlem sonuçlarını ve bu sonuçların morbidite ve mortalite ile olan ilişkisini incelemektir. Yöntem: Bu çalışmada Ocak 2010 ve Ocak 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Kliniği'nde aorta koroner arter bypass ameliyatı uygulanan 482 olguyu retrospektif olarak; preoperatif, peroperatif ve postoperatif erken dönem izlem verileri ile değerlendirildi. Hastaların dosyalarından anestezi-cerrahi bilgileri, yoğun bakım takip formları, hastane çıkış epikrizleri incelenerek elde edilen veriler değerlendirildi. Olguların taburcu olmasını takiben erken ve geç mortalite takipleri yapıldı. Bulgular: Yapılan incelemede 482 hastanın % 70,5'i erkek, % 29,5'i kadın populasyonuna aitti. Çalışmaya dahil edilenlerin % 40,9 (n=197)'unun sigara kullandığı, % 27,8 (n=134)'sinde aile öyküsü varlığı saptandı. Ayrıca anastomoz sayısı ortalama 3,08 bulundu. LİMA kullanımı % 47,9 idi. Operasyonda kardiyopulmoner bypassta kalma süresi ortalama 113±35 dk, kros klemp süresi 65±22 dk saptadı. Postopoperatif en sık komplikasyon % 11,8 ile ritim bozukluğu, ikinci olarak % 9,3 ile böbrek komplikasyonu oldu. Çalışmamızda erken mortalite % 9,1, genel mortalite 26,7 olarak bulundu. Sonuç: Risk faktörlerinin iyi değerlendirilip önlenmesi, arteryel greft kullanımının artırılması ve yoğun bakım takibinin daha dikkatli yapılması mortalite ve morbidite oranlarının azaltılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ateroskleroz, Aorta koroner bypass ameliyatı, Koroner arter hastalığı.
Açık kalp cerrahisi yapılan hastalarda eşzamanlı uygulanan atriyal fibrilasyon ablasyon cerrahisinin uzun dönem etkinliğinin değerlendirilmesi
Giriş: Çalışmamızda, açık kalp cerrahileri ile eş zamanlı uygulanan kriyoablasyon ve RF ablasyon yöntemlerinin postoperatif sonuçları değerlendirildi. Kullanılan yönteme bağlı postoperatif 6. aydaki SR oranları incelendi. Hastaların demografik özelliklerinin ve ekokardiyografik ölçümlerin her iki yönteme göre kıyaslaması yapılarak AF rekürrensi üzerine olan etkileri incelendi. Gereç ve Yöntem: Açık kalp cerrahisi planlanan, eşlik eden AF'si olan 51 hastaya eş zamanlı izole sol atriyal Cox Maze IV tekniği ile kriyoablasyon ve RF ablasyon prosedürleri uygulandı. Enerji kaynağı olarak kriyotermi (n=29;%56,9) ve radyofrekans (n=22;%43,1) kullanıldı. Veriler retrospektif olarak elde edildi. AF nüksü ile enerji tipi, LA çapı, PASB, TY şiddeti, EF ve hastaların demografik özellikleri gibi faktörlerin nedensellik ilişkileri araştırıldı. Bulgular: Kriyotermi ve RF ile SR'nin sürdürülme oranları taburculuk esnasında sırasıyla %93,1 ve %100 iken, 6. ayda %81,8 ve %82,8'di. Takip sürecinde AF nüksü ile LA çapı, PASB, KOAH, HT ve KAH varlığı arasında anlamlı fark izlendi. AF rekürrensini öngörmede LA çapı 51,5 mm cut-off değeri ile %88,9 duyarlılık, %59,5 özgüllükte; PASB 53 mmHg cut-off değeri ile %88 duyarlılık,%50 özgüllükte anlamlı bulundu. KOAH olanların %45'inde, HT olanların %30'unda ve KAH olanların %58'inde ablasyon sonrası nüks AF geliştiği izlendi. AF rekürrensi KAH eşlik eden vakalarda 3,4 kat, KOAH eşlik edenlerde ise 2,7 kat daha fazla izlendi. Sonuç: AF'nin sürdürülmesi üzerinde hastaların demografik özelliklerinin anlamlı etkisi olduğu görülmesine karşın, kullanılan ablasyon yöntemlerinin arasında anlamlı fark izlenmemiştir.
Kardiyopulmoner bypass öncesi iskemik uzak-ön koşullanmanın sistemik inflamatuar yanıt üzerine etkisinde preoperatif ve postoperatif presepsin düzeylerinin araştırılması
Giriş: Çalışmamızda RIPC'nin CPB'a bağlı inflamatuar yanıt üzerine etkisine, çalışma ve kontrol grubunda preoperatif ve postoperatif 1. saat ve postoperatif 24. saat presepsin düzeylerine bakarak araştırdık. Gereç ve Yöntem: CPB ile CABG cerrahisi planlanan 81 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize edilerek 40 hastaya anestezi öncesi RIPC uygulandı. Kalan 41 hasta ise kontrol grubu olarak belirlendi. Veriler prospektif olarak elde edildi. RIPC ile presepsin, CRP, lökosit düzeyleri, kros klemp süresi, kardiyopulmoner baypas süresi, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri ile hastaların demografik özellikleri gibi faktörlerin nedensellik ilişkileri araştırıldı. Bulgular: Postoperatif lökosit ve CRP değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (sırasıyla p=0,52, p=0,13). Hastaların preoperatif ve postoperatif 1. saat presepsin değerleri karşılaştırıldığında kontrol grubunda anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,17) ancak çalışma grubunda anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Presepsin değerleri gruplar arasında karşılaştırıldığında yalnızca postoperatif 1. saat değerinde anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Operatif parametrelere göre iki grup arasında anlamlı fark izlenmedi (X-Klemp p=0,11, CPB p=0,19). Sonuç: RIPC uygulanmasının postoperatif 1.saat presepsin seviyelerini kontrol grubuna göre anlamlı derecede arttırdığı görüldü. (p<0,05)
Merkezimizde 2016-2020 yılları arasında transanüler yama yöntemi ile sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu operasyonu yapılan fallot tetralojisi olgularımızın erken dönem sonuçlarının analizi
Amaç: 2016 - 2020 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kalp ve Damar Cerrahisi Bilim Dalında transanüler yama yöntemi ile sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu yapılan Fallot Tetralojisi hastalarının demografik özellikleri, risk faktörleri, preoperatif - peroperatif bulguları ile postoperatif erken dönem izlem sonuçları ve bu sonuçların morbidite ve mortalite ile olan ilişkisini incelemektir. Gereç: Hastaların dosyalarından ekokardiyografi, anjiografi, anestezi-cerrahi bilgileri, yoğun bakım takip formları, hastane çıkış epikrizleri incelenerek elde edilen veriler değerlendirildi. Peroperatif transanüler yama gerekip gerektirmemesi, ameliyat tipi, kros klemp süresi ve pompa süresi incelendi. Postoperatif hastaların entübasyon süreleri, 24 saatlik toplam drenaj miktarı, yoğun bakım ve servis kalış süreleri, gelişen komplikasyonlar ve taburculuk şekilleri de dosya ve takip formlarından kaydedildi. Yöntem: Bu çalışma 2016 ve 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kalp Damar Cerrahisi Kliniği'nde sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu yapılan ve tamamı Fallot Tetralojisi olan 135 olgunun erken dönem sonuçlarını ve bunların mortalite ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Olgularımızın yaşları 4 ay ile 13 yaş (30,7±28.8ay) arasındadır. Hastalarımızın 73'ü erkek ve 69'u kadındı. Hastaların pre-op hematokrit seviyesi 46,38±8,5 (32,8-80,5) bulunmuştur. Preoperatif hematokrit 40 ve altı 30 hastada mortalitemiz olmadı. Hematokriti 40,01-47 arasında olan 54 hastamızın 6'sında mortalite görüldü. Hematokrit seviyesi 47 üzeri olan 51 hastamızın 11'inde mortalite görüldü. McGoon oranı 1,44 ve 3,10 arasında idi. McGoon oranı yaşayan hastalarımızda 2,13±0,35 (1,44-3,10), eksitus olan hastalarımızda ise 2,16±0,36 (1,56-2,90) olarak bulunmuştur. Nakata endeksi 130 ve 458 arasında değişmekle birlikte ortalama 302 bulundu. Nakata endeksi yaşayan hastalarımızda ortalama 298,9±84,5 (130-458), eksitus olan hastalarımızda ise ortalama 323,4±76,5(168-442) bulunmuştur. En sık eşlik eden kardiyak anomalinin sağ arkus aorta (%15,6), ikinci sırada ASD (%9,6) olduğu görüldü. Hastaların kros klemp süresi 56,2±24,5 total kardiyopulmoner bypass süresi 93,02±44,4 idi. Hastalarımızın 17'sine monocusp yama uygulanmıştır. Monocusp yama kullanılan hastalarımızda hastane mortalitemiz olmadı. Hastalarımızın post-op yoğun bakım yatış süreleri yaşayan hastalarda ortalama 6,4±4,2(1-27) gün, ex olan hastalarda 10,3±10,03(1-38) gün olarak bulunmuştur. Sağ olan hastalarda ortalama ekstübasyon süresi 25,3±35,9 saat olup en az 4, en çok 202 saattir. Sağ olanların post-op ortalama servis yatış süresi 5,01±4,41 gün olup en az 1, en çok 30 gündür. Olgularımızın 2'sinde (%1,48) tam AV blok gelişti ve bunların ikisi de eksitus oldu. Perop kardiyopulmoner bypass'tan (KPB) ayrılmada güçlük yaşadığımız veya postoperatif inotropik desteğin yetersiz olduğu düşük kardiyak debili 18 hastaya ECMO kurduk. ECMO kurulan 7 hastamız(%39,9) fayda görerek taburcu edildi. En sık eşlik eden postoperatif komplikasyon kanama (%6,68), ikinci sırada plevral efüzyon (%3,7) olduğu görüldü. Transanüler yama yapılan 135 olgudan 7'si (%5,18) post-op revizyona alınmış olup bunların 3'ü eksitus olmuştur. En sık revizyon sebebinin rezidü VSD olduğu görüldü. Hastane mortalitesi %12,6 olarak bulundu. Sonuç: Sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu uygulanarak tüm düzeltme operasyonu yapılan TOF hastalarında erken dönem sonuçları yüz güldürücü olmakla birlikte hematokrit seviyesinin yüksekliği, ek sendromik hastalıklar, KPB süresinin uzunluğu, düşük kilo ve MAPCA gibi ek kardiyak anomalilerin kapak korumadan bağımsız olarak mortaliteyi artırdığı görüldü. Bulgularımızda tek başına Nakata yada McGoon indeksinin mortalite üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görüldü. AV tam bloğun önemli bir mortalite nedeni olduğu görüldü. Ayrıca revizyon hastane mortalitesini artırmaktadır. Peroperatif kardiyopulmoner bypass'tan ayrılamama veya postoperatif inotropik desteğin tek başına yetersiz olduğu cerrahi düzeltmenin yeterli olduğunu düşündüğümüz hastalarda erken dönem ECMO uygulamasının mortaliteyi azaltıcı etkisinin olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Fallot Tetralojisi, Transanüler Yama, AV Tam Blok, ECMO.
Aort stenozu etiyolojisinde kalsifik ve infflamatuar mekanizmaların farklı aort kapakçıklarındaki etkisinin araştırılması
Aort kapağı kalsifik stenozuna neden olan patofizyolojik süreçler halen tam olarak belirlenememiştir ve henüz hastalığın sürecini etkileyecek efektif medikal tedavi bulunmamaktadır. Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde Aort Stenozu nedeniyle uygulanan aort kapak replasmanı olgularından çıkarılan kapak materyalleri kullanılarak, Dejeneratif Aort Stenozu'nun değişik kapakçıklar üzerindeki etkisinin patolojik olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Çıkarılan kapak Sol-koroner, Sağ-koroner ve Non-koroner kapakçık olarak ayrıldı. Sonrasında %10 tamponlu formalin solusyonu içerisinde sabitlendi. Toplam kapak sayısı 20, kapakçık sayısı 60'ı bulduğunda kapakçıklar karışık olarak 1'den 60'a dek numaralandırılarak patoloji laboratuvarına gönderildi. Cerrahi klinik hangi numaranın hangi kapağı tanımladığını bilirken, patoloji kliniği kör kaldı. Preparatlardan rotary mikrotom aracılığı ile 5 mikrometre kalınlığında kesitler alındı ve bu kesitler deparafinizasyon ve rehidratasyon çalışmalarından sonra hematoksilen& eosin (H&E) ve Van Gieson boyalarıyla boyandı. H&E ile boyanan kesitler konusunda uzman bir patolog tarafından kör olarak standart ışık mikroskopunda incelenerek kalsifikasyon, fibrozis ve yangısal infiltrasyon açısından değerlendirildi. Kapakçıklar Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner eşlemeleri şeklinde birbirleriyle karşılaştırıldı. Yapılan değerlendirme sonucunda yangısal açıdan Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında farklılık olmadığı gözlendi (p değerleri sırasıyla 0,199, 0,789, 0,379). Fibrozis açısından yapılan incelemede; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,079, 0,880), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,046). Kalsifikasyon açısından yapılan incelemede ise; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,285, 0,180), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,011). Kalsifik aort stenozunda kapakçıklar arası patolojik farklılıklar literatürde nadir yer alan bir konu olmakla beraber, gelişen cerrahi ve medikal tedavi yaklaşımlarına ileride ışık tutacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aort Stenozu, Kalsifikasyon, Fibrozis, Yangı
Tek damar off pump ve on pump (lima-lad) koroner arter bypass cerrahisi yapılmış hastalarda major kardiyovasküler olay insidansının karşılaştırılması
Bu çalışmada tek damar LİMA-LAD off-pump ve on-pump CABG yapılan hastaların erken dönem ve orta dönem kardiyovasküler risk insidansını değerlendirmeyi amaçladık. Kardiyovasküler cerrahinin ve anestezinin mortalite ve morbiditesi yüksek olduğundan, bu alanda birçok komplikasyonu görebilmek mümkündür. Daha önce yapılan çalışmalarda tek damar CABG operasyonu yapılan hastalarda off-pump ve on-pump karşılaştırılması yapılmadığından, bu komplikasyonların daha çok hangi olaylarla ilişkili olduğunun, bu ilişkiye katkıda bulunacak faktörlerin belirlenmesi ve hastanede kalış sürelerinin kardiyovasküler komplikasyon sıklığına etkisi araştırılmadığından bu konuya açıklık getirilmesi planlandı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliğinde 2007 ve 2013 yılları arasında aterosklerotik tek damar LAD koroner arter lezyonu nedeniyle LİMA-LAD off-pump CABG operasyonu yapılan 23 hasta, on- pump CABG cerrahisi yapılan 17 hasta çalışmaya alındı. Araştırma sonucunda; yaş, cinsiyet, kilo, MI, DM, HT, KOAH, PAH, SVO, geçirilmiş revaskülarizasyon, sigara kullanımı, EF, kreatinin gibi demografik özellikler benzer bulundu. Grupların postoperatif erken dönem takiplerinde; yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri, hastanede kalış süreleri off-pump CABG operasyonu yapılan grupta on-pump CABG operasyonu yapılan gruba göre daha kısa bulundu. Atriyal fibrilasyon gelişme sıklığı off-pump CABG operasyonu yapılan grubta on-pump CABG operasyonu yapılan gruba göre daha az görüldüğü bulundu. Bu çalışmamızın sonucunda kardiyo pulmoner bypass'ın vücuttaki tüm sistemleri etkilediği göz önüne alınırsa; tek damar LAD lezyonu olan hastalarda off-pump CABG de agresif manipulasyon gerekmemesi, kardiyak stabilazatörlerin yardımı ve cerrahın deneyimi ile CPB'de olduğu gibi tam revaskülarizasyonun sağlanabileceğini bu nedenle uygun vakalarda off-pump koroner arter bypass tekniğinin ilk seçenek olabileceğini düşünmekteyiz.
Açık kalp cerrahisinde preoperatif NT-proBNP düzeyi ile postoperatif inotrop kullanım ilişkisi
ÖZETAÇIK KALP CERRAH S NDE PREOPERAT F NT-PROBNP DÜZEY LEPOSTOPERAT F NOTROP KULLANIM L ŞK SBu çalışmada, kardiyopulmoner bypass ile koroner bypass cerrahisi yapılanhastalarda, ameliyat öncesi dönemde NT-proBNP düzeyinin ölçülmesinin, ameliyatsonrası erken dönemde inotropik ajan kullanımına etkisinin değerlendirilmesiamaçlanmıştır.Mart 2004 ile mayıs 2005 tarihleri arasında, merkezimizde, elektif koronerarter bypass greftleme ameliyatı uygulanacak 52 olgu çalışmaya alındı. Ameliyattanönceki dönemde böbrek yetmezliği, yeni geçirilmiş miyokard infarktüsü, kombinekapak hastalığı, ciddi obstrüktif akciğer hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmadı.Hastaların tümünde, ameliyattan önceki dönemde ekokardiyografi ile ejeksiyonfraksiyonu değerlendirildi. Tüm hastalarda NT-proBNP düzeyi, Celal BayarÜniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilimdalı Laboratuarında Elecys ProBNPsandwich immunoassay yöntemi ile ölçüldü. Bu yöntem ile ölçülen NT-proBNP içinnormal değer 220 pmol/lt'nin altı olarak alındı. Hastalar, NT-proBNP düzeyi 220pmol/lt'nin altında olanlar (grup A) ile bu değerin üstünde olanlar (grup B) şeklinde ikigruba ayrıldı. Bu gruplar inotropik ilaç ve kalp destekleyici ilave yöntem kullanımınagöre karşılaştırıldı. NT-proBNP seviyesi yüksek olan grupta, sol ventrikül ejeksiyonfraksiyonu, kardiyak output ve kardiyak indeks değerleri düşük bulundu (p<0.05). NT-proBNP seviyesi yüksek olan grupta daha yüksek dozda ve daha uzun süre inotropikajanın kullanıldığı görüldü (p<0.05). Arteriyel basınç, santral venöz basınç gibihemodinamik parametrelerde, gruplar arasında fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak, açık kalp ameliyatı öncesi dönemde NT-proBNP düzeyibakılarak, ameliyattan sonraki dönemde hastanın prognozu hakkında fikiredilebileceği ve ameliyat sonrası dönemde inotropik tedavi rejiminin belirlenebileceğikanısına varıldı.
Pentoksifilin'in kardiopulmoner bypass sonrasında ortaya çıkan inflamatuar cevaba etkisi
ÖZETPENTOKS F L N' N KARD OPULMONER BYPASSSONRASINDA ORTAYA ÇIKAN NFLAMATUAR CEVABA ETK SAmaçlar:Kalp cerrahisi inflamatuar yanıtla ilişkilidir ve bu reaksiyon KPB sonrasındamyokardial disfonksiyona yol açar. Kalp operasyonu esnasında kardiyopulmonerbypass'a bağlı inflamatuar cevabı azaltmak için pentoksifilinin etkisini inceledik.Metodlar:Prospektif, randomize çalışmada, pentoksifilin alan (grup P, n=15) (operasyonboyunca 1.5 mg/kg/saat kontinü infüzyon) ve almayan (grup C (kontrol) , n=15)koroner bypass yapılmış toplam 30 hasta çalışmaya alındı. Her iki grup için TNF-α,IL-6, IL-8 and IL-10 ölçümleri için 5 farklı zamanda arteryel hattan kan örneklerialındı.Sonuçlar:Her iki grupta da TNF-α , IL-6 ve IL-8 düzeylerinin kontrol grubunda dahayüksek oranda arttığı saptandı (p<0.05).Karar:Sonuçlarımız KPB boyunca pentoksifilin infüzyonunun proinflamatuar sitokinsalınımını inhibe ederek KPB boyunca oluşan inflamatuar reaksiyonu azalttığınıgöstermiştir.
Kardiyopulmoner bypass'ın nörokognitif fonksiyonlara etkisi
ÖZETKARD YOPULMONER BYPASS'IN NÖROKOGN T F FONKS YONLARAETK SAmaç:Bu çalışmanın amacı kardiyopulmoner bypass uygulanarak koroner artercerrahisi geçiren hastalarda nörokognitif fonksiyonların etkilenimini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem:Kliniğimizde koroner arter bypass greft operasyonu geçiren 36 hasta prospektifçalışmaya alındı. Hastalara preoperatif ve postoperatif birinci ayda nörokognitif testbataryası uygulandı. Bataryada Yaşam Kalitesi, SMMT, Hamilton Anksiete Ölçeği,Pitsburg Uyku Kalite ndeksi ve Epworth Uykululuk Testleri vardı. Sonuçlarkarşılaştırıldı. Hastaların demografik ve hemodinamik özellikleri değerlendirildi.Sonuçlar:Preoperatif ve postoperatif değerler karşılaştırıldığında Yaşam Kalitesi'nde veHamilton Anksiete testinde psikolojik ve motor yada fiziksel fonksiyon alt gruplarındapostoperatif anlamlı artış olduğu bulundu. SMMT testinde postoperatif değerlerdeanlamlı olmayan azalma bulundu. Pitsburg ve Epworth testlerinde ise postoperatifolarak sırasıyla anlamlı olmayan azalma ve artış olduğu bulundu.Karar:Koroner bypass cerrahisi hastaların yaşam kalitesini artırmaktadır. Hamiltonmotor ve psikolojik anksiete değerlendirmesinde her iki parametrede azalmagörülmüştür. Kognitif fonksiyonlarda da anlamlı olmayan azalma bulunmuştur.
Koroner arter cerrahisi hastalarında preoperatif ve postoperatif NT-proBNP düzeyleri ile postoperatif atriyal fibrilasyon sıklığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, kardiyopulmoner bypass ile koroner arter cerrahisi uygulanan hastalardaki postoperatif erken dönemde ortaya çıkan Atriyal Fibrilasyon sıklığı ile preoperatif ?Brain Natriuretic Peptid? düzeylerinin yüksekliği arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidirNT-proBNP, kalpte sentezlenen Natriuretik peptitlerden biridir. Atriyumların gerilmesi ve sol ventrikül basınçlarının artmasıyla bu hormonun salgısı artar. Postoperatif Atriyal Fibrilasyon, tromboembolik olaylara, hastanede yatış süresinde uzamaya ve sağlık harcamalarında artmaya neden olabilir. Bizim bu çalışmadaki amacımız, kardiyopulmoner bypass ile koroner arter cerrahisi uygulanan hastalarda, preoperatif NT-proBNP düzeyinin, postoperatif Atriyal Fibrilasyon gelişmesine etkisini değerlendirmektirElektif koşullarda kardiyopulmoner bypass ile koroner arter cerrahisi uygulanan 39 hasta çalışmaya dahil edildi. Böbrek yetmezliği, yeni geçirilmiş miyokard enfarktüsü, kombine kalp kapak hastalığı, preoperatif dönemde ciddi obstrüktif akciğer hastalığı, olan hastalar ile ejeksiyon fraksiyonu % 30'un altında olanlar ve 80 yaş üzerindeki hastalar çalışmaya alınmadı. Bütün hastaların plazma NT-proBNP düzeyleri 5 kez (T0: preoperatif, T1: kardiopulmoner bypass sonrası, T2: postoperatif 4. saat, T3: postoperatif 12. saat ve T4: postoperatif 24. Saat) ölçüldü ve kaydedildi. Hastalar preoperatif NT-proBNP düzeyleri ?100 pg/ml olanlar (Grup A) ve 100 pg/ml'nin üzerinde olanlar (Grup B) olarak iki gruba ayrıldı. Hastalar Yoğun Bakım Ünitesinde yatmakta iken kalp ritmi devamlı olarak monitörize edildi. Yoğun Bakım Ünitesinden Servise alındıklarında günde iki kez EKG çekilerek kardiyak ritm takipleri yapıldıÇalışmaya alınan toplam 39 hastadan 11'inde (% 28,2) postoperatif dönemde Atriyal Fibrilasyon geliştiği gözlendiGrup A ve Grup B Atriyal Fibrilasyon gelişmesine göre karşılaştırıldığında Grup B'de Grup A'ya oranla daha sık olarak PostAF geliştiği gözlenmiştir. Grup A'da 19 hastanın 2'sinde (% 10,5), Grup B'de 20 hastanın 9'unda (%45) PostAF gelişmiştir. İki grup arasındaki bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (P<0,05).Grup A ve Grup B hastaları arasında T1, T2, T3 ve T4 değerleri arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak: preoperatif dönemdeki yüksek NT-proBNP düzeyleri, koroner arter cerrahisinden sonraki dönemde Atriyal Fibrilasyonun habercisi olarak değerlendirilip ona göre tedbir alınabilir.
A-V fistül oluşturulacak olgularda survey takibinde doppler ultrasonografi'nin yeri
Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan 2010/ 3 sayılı izni ile ocak 2010 ? ekim 2010 tarihleri arasında kliniğimize A-V fistül oluşturulması için başvuran 103 hasta değerlendirdi. Hastaların çalışmadan çıkarılma kriterleri olarak daha önce santral katater uygulanmış olması, üst ekstremite tromboflebit öyküsü, üst ekstremite cerrahi öyküsü, son iki ay içinde herhangi bir nedenle hastanede yatmış olması kabul edildi. Geriye kalan hastalar içinden fizik muayene kriterlerini ve renkli doppler US kriterlerini yerine getirenler çalışma kapsamına alındı.Hasta grubunun randomizasyon zorluğunu ortadan kaldırmak amacıyla bütün hastalarda brescio-cimino yöntemi tercih edildi. Hemodiyaliz amaçlı ilk defa A-V fistül planlanan kronik böbrek yetmezlikli olgular sıralı randominizasyon ile kontrol grubu (20 hasta) ve Vaka grubu (20 hasta) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kontrol grubu'daki 20 olguda fizik muayene ile arteryel sistem değerlendirilmesi ve yine fizik muayene ile venöz sistem değerlendirilmesi yapıldı. Vaka grubu'daki 20 olguda cerrah kördü ve operasyon öncesi her iki üst ekstremitede arteryel ve venöz renkli doppler US ile değerlendirmesi yapıldıktan sonra ultrasonografik olarak önerilen ekstremitede ; Brescio-Cimino operasyonu uygulandı. Postoperatif 0.gün,10. günde, 3.ayda, 6.ayda ve 1.yılda oluşturulan A-V fistülün fonksiyone olup olmadığı, thrill bulunup bulunmadığı ve oluşturulan fistülden hemodiyalize alınıp alınmadığı kontrol edilerek değerlendirildi. Her iki grupta yapılan değerlendirmelerle sonuçlar istatistiki olarak değerlendirildi.Çalışma grubu A-V fistüllerde açık kalma oranı, kontrol grubuna göre, 0. Gün, 10. Gün, 1. Ay, 3.ay, 6. Ay ve 1.yıl takiplarinde istatistikî olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Tüm bulgular ortak olarak analiz edildiğinde ?Primer patensi?, çalışma grubunda istatistikî olarak anlamlı yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak A-V fistül oluşturulması özellik gerektiren, deneyimli merkezlerde deneyimli ve dikkatli cerrahi ve medikal ekipler tarafından değerlendirilen hastalarda, uygun endikasyonlarla yapılması gereken girişimlerdir. Bu girişim önce doppler US ile damarların değerlendirilmesi ve bunun sonucuna göre en uygun damarlar arasına A-V fistül oluşturulması gereksiz ve başarısız A-V fstül operasyonu sayısını azaltacaktır.
Koroner arter cerrahisinin solunum fonksiyonlarına etkilerinin solunum fonksiyon testi ile değerlendirilmesi
Amaç:Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) ve Koroner Arter Hastalığı (KAH) birlikteliği sık görülmektedir. KOAH, koroner arter bypass cerrahisinde (KAB) mortalite ve morbidite açısından tespit edilen en önemli preoperatif risk faktörlerinden biridir. Bu yazıda izole KAB uyguladığımız hastalarda, KAB'ın solunum fonksiyonlarına etkisini preoperatif ve postoperatif dönemde yapılan solunum fonksiyon testi ile araştırdık.Hastalar ve Metod:Eylül 2010 ? Eylül 2011 tarihleri arasında kliniğimizde izole koroner arter bypass cerrahisi uygulanan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Preoperatif solunum fonksiyon testinde FEV1 değeri <%70 olan toplam 24 hasta KOAH grubunu (Grup 1), geri kalan 26 hasta ise kontrol grubunu (Grup 2) oluşturdu.Bulgular:KOAH grubunda mekanik ventilasyonda kalış süresi (Grup 1'de 16.5 ± 2.6 saat, Grup 2'de 14.9 ± 2.7 saat; p=0.0001) ve hastanede yatış süreleri (Grup 1'de 13.8 ± 5.4 gün, Grup 2'de 10.1 ± 2.5 gün; p=0.004) bakımından kontrol grubuna göre anlamlı olarak uzamış idi. Solunum fonksiyon test parametrelerine bakıldığında KOAH grubunda zaten düşük olan değerlerde anlamlı bir düşme gözlenmezken, Kontrol grubunda postoperatif değerlerde preoperatif değerlere göre anlamlı bir düşme gözlenmiştir.Sonuçlar:KAB geçirecek hastalara preoperatif dönemde KOAH tanısının konması ve şiddetinin belirlenmesi; preoperatif dönemde gerekli tedavinin başlanması, intraoperatif ve postoperatif dönemde gelişebilecek komplikasyonları azaltmak ve/veya önlemek, takip edilecek stratejiler ve alınacak önlemler açısından önemlidir. Bu nedenle KAB geçirecek her hastaya preoperatif dönemde solunum fonksiyon testi rutin olarak uygulanmalıdır.
Açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda? peroperatif tromboelastografi? yöntemi ile koagülasyon sisteminin? araştırılmasının kan ve kan ürünleri kullanımına?? etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç:Kliniğimizde açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda TEG cihazı ile peroperatif değerlendirme yapılarak potansiyel kanama problemleri hakkında elde edilecek bilgi sayesinde postoperatif dönemde drenaj olması durumunda TEG ile saptanan mevcut nedene yönelik olarak kan ve kan ürünü kullanımının azalıp azalmayacağını araştırdıkHastalar ve Metod:Kliniğimizde hastane kayıtlarından incelenen, 2008-2009 yılları arasında elektif KABG cerrahisi uygulanan, konvansiyonel laboratuvar yöntemlerine göre kan ürünü kullanılan 82 hasta kontrol grubunu ve 2010-2011 yılları arasında elektif KABG cerrahisi uygulanan, TEG'e dayalı algoritmaya göre kan ürünü kullanılan 82 hasta çalışma grubunu oluşturdu. Çalışma grubunda kontrol grubuna göre kan ürünü kullanımında azalma sağlanıp sağlanamayacağı karşılaştırıldı.Bulgular:TEG' e dayalı algoritma ile transfüzyon uygulanan çalışma grubunda konvansiyonel laboratuvar yöntemlerine dayalı algoritma ile transfüzyon uygulanan kontrol grubuna göre intraoperatif ve postoperatif eritrosit süspansiyonu ile postoperatif tam kan kullanımında ve drenaj miktarında istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalma saptandı.Sonuçlar:TEG'e dayalı algoritma ile transfüzyon uygulamasının allojenik kan ürünü kullanımında azalma sağlamasından dolayı açık kalp cerrahisi yapılan hastalarda rutin TEG kullanımının faydalı olabileceğini düşünmekteyiz
Koroner by-pass cerrahisinde sık kullanılan beta blokerlerin(nebivolol ve metoprolol) vasküler nitrik oksit düzeyi üzerine etkisinin karşılaştırılması
IIIÖZETKORONER BY-PASS CERRAHİSİNDE SIK KULLANILAN BETABLOKERLERİN(NEBİVOLOL VE METOPROLOL) VASKÜLER NİTRİK OKSİTDÜZEYİ ÜZERİNE ETKİSİNİN KARŞILAŞTIRILMASIDr. Ekrem BAYAR, Uzmanlık Tezi, Kalp ve Damar Cerrahisi Ana Bilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Haşim ÜSTÜNSOYMayıs 2007, 61 SayfaKoroner by-pass cerrahisinde greft stenozu ile özellikle arteryel greftlerde görülengreft spazmı halen ciddi sorun olmaya devam etmektedir. Metoprolol ve nebivolol β1adrenerjik reseptör bloker ilaçlardır. Nebivolol' un β1 antagonist etkisine ilave olarakarteryel ve venöz damar endotelinde nitrik oksit modülasyonunda önemli rol oynadığıbilinmektedir. Nitrik Oksit(NO), plateletlerin ve diğer kan hücrelerin agregasyonunu veadezyonunu inhibe edici primer rolü vardır ve esas kan akımını sağlayacak damarduvarının dilatasyonunu sağlar.Koroner by-pass cerrahisi uygulanan 55 hasta çalışmaya alındı. Hastalar, 3 grubaayrılarak, preoperatif kullanılan metoprolol ve nebivolol' un, ilaç kullanmayan kontrolgrubuna göre vasküler greftlerin endotelinde ve vazovazorumunda, NO düzeylerine neşekilde etki ettiğinin araştırılması amaçlandı.Sternumu uygun hastalarda LİMA preparasyonu, birden fazla koroner by-pass greftiplanlanan hastalarda ilave olarak safen ven preparasyonu yapıldı. Bu greftlerden dokuörnekleri alındı ve immünhistokimyasal yöntemle değerlendirildi.Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dikkate alındığında istatiksel olarak anlamlı farkbulmadık. Ayrıca hasta grupları; diabetes mellitus(DM), hipertansiyon(HT),hiperlipidemi(HL) gibi risk faktörleri bakımından karşılaştırılmış ve istatiksel olarakanlamlı fark bulunmamıştır.LİMA ve safen damarlarında hem endotelyal hem de vazovazorum düzeyindeNO(nitrik oksit) aktivitesi en fazla nebivolol grubunda gerçekleşti. Metoprolol' un isekontrol grubuna göre doku düzeyinde NO aktivitesini arttımadığı gözlendi.Bu veriler ışığında, açıkça kontraendikasyonun gösterilmediği olgularda nebivolol'un koroner by-pass cerrahisi öncesinde ve sonrasında kullanımı, β1 selektif antagonistetkisine ilave olarak NO aracılı vazodilatör özelliğiyle greft patensinin sağlanmasında,güvenle kullanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Koroner arter by-pass cerrahisi, Nitrik oksit, Beta bloker ilaçlar,Nebivolol
Effect of serum irrigation radiofrequency ablation technique on atrial natriüretic peptide and hemodynamıcs
ÖZETSERUM RR GASYONLU RADYOFREKANS ABLASYON YÖNTEM N NATR YAL NATR ÜRET K PEPT T VE HEMOD NAM ÜZER NE ETK LERDr.Celalettin KAYIRANUzmanlık Tezi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Haşim ÜSTÜNSOYAralık- 2006, 87 sayfaSerum irrigasyonlu radyofrekans ablasyon(SIRFA) yöntemi atriyalfibrilasyonun (AF) cerrahi tedavisinde etkinliği %80-90 oranlara ulaşmış olarakkullanılmaktadır. SIRFA yönteminin atriyal natriüretik peptid ve hemodinami üzerineetkisi araştırıldı.Gereç ve yöntem: Mayıs 2005 ile Nisan 2006 tarihleri arasında kliniğimizdeSIRFA (Cardioblate TM. Medtronic) uygulanan 22 hasta (15'i kadın, 7'i erkekortalama yaş 43 ±11) ile SIRFA uygulanmayan normal sinüs ritmindeki 30 hasta(19'u kadın,11 erkek ortalama yaş 38,5±10) karşılaştırıldı. Efor kapasiteleri NewYork Heart Assocition'a göre sınıflandırıldı.Hastaların pre-operatif ve post-operatif plazma atriyal natriüretik peptid(ANP)düzeyleri ölçüldü. Hemodinamik parametreler karşılaştırıldı. Post-operatif erkendönem transtorasikekokardiyografik parametreler izlendi. Mann-Whitney U ve ki-karetestleri istatiksel analizleri yapıldı.Bulgular: TTEko pre-operatif karşılaştırılmasında çalışma grubunda mitralkapak gradientinde anlamlı fark saptandı. Post-operatif ANP plazma düzeyi çalışmagrubunda yüksek kaldığı ve beşinci günde plazma düzeyinin artışa eğilimi bulundu.Hemodinamik parametrelerden post-operatif ikinci gün sağ atriyum basıncı ve post-operatif ilk üç gün idrar çıkışı,inotrop ve diüretik kullanımı dışında ki parametrelerdeanlamlı fark tespit edilmedi.Sonuç: Serum irrigasyonlu radyofrekans ablasyon AF cerrahisine etkinliğininyanı sıra plazma ANP düzeylerine ve hemodinamiye post-operatif erken dönemdeolumsuzluğa sebep olmamaktadır. SIRFA'nın ANP'e üzerine etkisinde metaboliketkileri de göz önüne alınabilir. zlemde ANP plazma düzeylerinin erken dönemdençok, orta ve uzun dönemde ölçümlerini içeren çalışmalar faydalı olabilecektir.Anahtar sözcükler:Natriüretik, Ablasyon, Atriyal fibrilasyon
Diyabetik hastalarda kardiyak cerrahi sonrası akut böbrek yetmezliğinin erken dönem teşhisinde yeni indikatörler: NGAL ve sistatin C
Amaç: Çalışmamızda koroner arter baypas cerrahisi uygulanan diyabetik hastalarda, akut böbrek yetmezliğinin erken dönem indikatörleri olan NGAL ve Sistatin C'nin kreatinin ve glomerüler filtrasyon hızına üstünlüğü olup olmadığını araştırdık.Gereç ve Yöntem: Eylül 2011- Aralık 2011 tarihleri arasında KAH nedeniyle opere edilen 44 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 22 diyabetik 22 nondiyabetik olarak seçildi. Bu hastaların Erkek/Kadın oranı 33/11 iken yaş ortalaması 61,4 idi. Tüm hastalar KPB kullanılarak opere edildi. Hastaların preoperatif, KPB çıkışı, postoperatif 1 ve 2. gün NGAL ve Sistatin C değerleri ile Skr ve GFH karşılaştırıldı. ABY erken tanı belirteçleri araştırıldı.Bulgular: Opere edilen 44 hastamızda mortalite izlenmedi. Hastalarımızda ABY gelişmedi. Diyabetik ve nondiyabetik hastalar karşılaştırıldığında NGAL ve Sistatin C arasında anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Ancak halen kullanılan Skr ve GFH'de her iki grup arasında anlamlı fark olduğu görüldü.Sonuç: Günümüzde sık uygulanan KPB ile yapılan CABG sonrası ABY gelişme riski yüksektir. Nefropati, diyabetin mikrovasküler bir komplikasyonudur. Dolayısı ile KPB ile CABG uygulanan diyabetik hastalarda ABY gelişme riski daha yüksektir. Son çalışmalar rutin klinik kullanımda tercih edilen Skr ve GFH'nın ABY'nin erken dönem tanısında yetersiz kaldığı yönündedir. Bu bağlamda erken dönemde tanıyı koymaya yönelik indikatör arayışı içine girilmiş ve bu amaçla NGAL ve Sistatin C için araştırmalar yapılmıştır. Yapmış olduğumuz çalışmada diyabetik ve nondiyabetik hastaların preoperatif ve postoperatif dönemleri arasında NGAL ve Sistatin C açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak klinikte halen kullanılan Skr ve GFH'de anlamlı farklılıklar tespit edildi. NGAL ve Sistatin C'nin diyabetik ve nondiyabetik grupta da yükselmesi KPB'ye bağlı inflamatuar yanıtın bir göstergesi olduğunu düşündürmektedir. Bu anlamda daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Koroner Baypas Cerrahisi, Akut Böbrek Yetmezliği.
Atrial fibrilasyonu olan kapak hastalarına uygulanan serum irrigasyonlu radyofrekans ablasyonun başarısına genetik değişikliklerin etkisi
Serum irrigasyonlu radyofrekans ablasyon (SIRFA), atriyal fibrilasyon (AF) tedavisinde güvenle uygulanabilen ve başarısı belli faktörlerle ilişkili cerrahi yöntemlerden biridir.Bu çalışmada Min K geni S38G ve ACE geni polimorfizmlerinin SIRFA cerrahisinin başarısındaki rolü araştırılmıştır. Eylül 2003-Ağustos 2008 tarihleri arasında kapak hastalığı ve AF tanısı ile kapak cerrahisi ve SIRFA uygulanan 60 yaş altında, sol atriyum çapı 6 cm'den küçük olan ve KAH olmayan hastalar çalışmaya alındı. SIRFA cerrahisi sonrasında sinüs ritminde olan 30 hasta grup I, AF devam eden 30 hasta grup II, preoperatif kapak hastalığı olup sinüs ritminde olan 30 hasta kontrol grubu (grup III) olarak olarak sınıflandırıldı. DNA analizi için EDTA'lı tüpe 5 cc venöz kan alınarak genetik laboratuarında MinK geni S38G ve ACE geni polimorfizm analizlerinin standardizasyonu yapıldı.Hastaların yaş ortalaması 48.74±10.07 idi. Gruplar arası demografik bulgular benzerdi. Min K 38G allelinde yapılan çalışmalar sonucunda GG genotipine sahip hastalarda SIRFA başarısının daha düşük olduğu saptandı (p<0.03). ACE geni ile I/D genotipine sahip hastalarda SIRFA başarısının daha az olduğu ancak istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü (p<0.38). Sol atriyal trombüsün AF grubunda daha fazla görüldüğü ve bu durumun SIRFA başarısını azalttığı saptandı (p<0.01).AF ile ilişkisi olduğu bilinen ACE geni I/D genotipi ve Min K geni GG genotipine sahip kişilerde SIRFA başarısı azalmakla birlikte, Min K geni GG genotipine sahip kişilerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde SIRFA başarısının azaldığını saptadık. SIRFA cerrahisi başarısını azaltan faktörler içinde genetik faktörlerinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Ratlarda deksmedetomidinin miyokard iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkisi
Herhangi bir sebeple iskemi ve ardından reperfüzyon olduğunda iskeminin süresine bağlı olarak antioksidan savunma mekanizmaları yetersiz kalır ve hücrelerde artan SOR? lar hasar meydana getirir. İskemik dokuların reperfüzyonu sırasında doku hasarına neden olan ve inflamatuar reaksiyonlar zincirini aktifleştiren sitokinler salınmaktadır. Bu çalışmada ratlarda myokard iskemi/reperfüzyon hasarında deksmedetomidin?ın etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmada deney hayvanı olarak kullanılan 24rat; GrupK (n=6):kontrol, GrupİR (n=6):iskemi-reperfüzyon, GrupİR-D (n=6): iskemi/reperfüzyon iskemi öncesinde deksmedetomidin, Grup D (n=6): iskemi/reperfüzyon olmaksızın deksmedetomidin olarak rastgele dört gruba ayrıldı. Kalpte 60 dakika iskemi sonrası 120 dk reperfüzyon sağlanan ratların kalplerinden alınan doku örneklerinde, SOD, GST, MDA, CAT düzeyleri ve histopatolojik parametreleri karşılaştırıldı. MDA enzim aktivitesi İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ayrıca, İR-D grubunda MDA enzim aktivitesi İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. SOD enzim aktivitesi IR grubunda K grubuna göre anlamlı düşük olarak bulundu. Ayrıca, İR-D grubunda SOD enzim aktivitesi İR grubuna göre anlamlı yüksek olarak tespit edildi. Gruplar serum GST ve CAT enzim aktivitesi açısından kendi aralarında kıyaslandığında; gruplar arasında fark bulunmadı. Gruplar kalp kas dokusu myonekroz açısından kendi aralarında karşılaştırıldığında, gruplar arasında anlamlı fark vardı. Myonekroz İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu . Ayrıca, İR-D gruplarında myonekroz İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. Gruplar kalp kas dokusu Hücre infiltrasyonu açısından kendi aralarında karşılaştırıldığında, hücre infiltrasyonu İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ödem İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ayrıca, İR-D grubunda ödem İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. Bu sonuç itibarıyla, başka çalışmalarla desteklendiğinde deksmedetomidin iskemi reperfüzyon hasarındaki protektif etkilerinin ayrıntılı olarak gösterileceği ve kullanım endikasyonlarının genişleyeceği kanaatindeyiz.
Torakoabdominal aort anevrizmalarında endovasküler aortik onarım (evar ve tevar) deneyimlerimiz
Bu değerlendirmemizde endovasküler onarım sağlanan torakal ve abdominal aortik anevrizma olgularını klinik ve laboratuar bulguları ile derledik. Postoperatif anevrizma kesesine oluşan sızıntıları (LEAK), mortalite ve morbiditeye etki gösteren komorbit hastalıklar ile birlikte değerlendirdik. Kriterlere uygun olan 61 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların işlemden önceki klinik bilgileri (özgeçmiş, kardiyovasküler hastalık öyküsü, meslek, ek hastalıklar) ve kliniğimizde yapılan perioperatif bilgisayarlı tomografik anjiyografi (BTA) verileri, hastane yatış süreleri ile kısa ve uzun dönem klinik takip sonuçları toplandı. Olgular postoperatif erken dönem (ilk 1 ay) ve uzun dönem (ilk 1 yıl) olarak incelemeye alındı. Takiplerinde nörolojik, pulmoner ve kardiyak komplikasyonlar, giriş yeri komplikasyonları, distal embolizasyonlar, mezenter iskemiler araştırıldı ve mortalite verileri toplandı. Ulaştığımız sonuçlar incelendiğinde; olgularımızda mesleki faktörlerin (madencilik) ve kronik obstrüktif hastalık (KOAH) tablosunun anevrizmlardaki leak oluşumu açısından önemli bir belirteç olabileceği ve dikkatli olunması gerektiğini görüldü (40,41,43-48). Literatüre göre toplam olgu grubumuzdaki kadın popülasyon yüzdelik olarak fazla bulundu (40,41,43-46). Olgular içerisinde diyabet, kronik obstrüktif hastalık ve kardiyak hastalıkların literatüre göre yüksek olduğu görüldü (40,41,43-46). Bunun yanında KOAH yüksek çıkmasına rağmen sigara içme oranı litaratüre göre düşük saptandı (40,41,43-46). Acil operasyon ve mortalite oranları yüksek çıkarken (40,47,48,50), geç dönem ölümlerinin ve geç dönem gastrointestinal kompikasyonların olmaması dikkat çekiciydi (40,44-46).
Vasküler endoteliyal büyüme faktörü ve adrenomedullinin ratlarda iskelet kası iskemi reperfüzyon hasarına koruyucu etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) ve adrenomedullinin etkilerini araştırmaktır.Metod: Otuzaltı Wistar rat randomize olarak altı gruba ayrıldı (n=6). Tüm gruplara genel anestezi altında laparotomi uygulandı. Grup S (Sham)'de başka bir işlem yapılmadı. İskemi reperfüzyon grubuna (Grup IR) infrarenal abdominal aortaya sırayla klemp konup kaldırılması ile 2 saatlik periyodlar haline iskemi ve reperfüzyon uygulandı. Grup VGEF ve Grup ADM'ye iskemi ve reperfüzyon uygulanmaksızın sırasıyla intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) veya ADM (12 ?g/kg) infüzyonu verildi. Grup IR+VEGF ve Grup IR+ADM'ye 2 saatlik iskemi periyodunun hemen ardından sırasıyla VEGF (0,8 ?g/kg) veya ADM (12 ?g/kg) intravenöz olarak uygulandı. Reperfüzyon dönemi bitiminde alt ekstremite iskelet kasından biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için örnekler alındı.Bulgular: IR grubundaki malondialdehid (MDA), superoksit dismutaz (SOD), nitrik oksit (NO) ve hipoksi ile indüklenen faktör 1 alfa (HIF 1 alfa) doku düzeyleri kontrol grubundaki düzeylere göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p < 0.05). IR+ADM grubundaki MDA, SOD, NO ve HIF 1 alfa doku düzeyleri IR grubundaki düzeylere göre anlamlı olarak düşüktü (p < 0.05). IR+VEGF grubundaki MDA ve NO doku düzeyleri IR grubundaki düzeylere göre anlamlı düşüktü (p < 0.05). Her bir gruba ait katalaz doku düzeyleri birbiri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Histopatolojik olarak incelendiğinde; IR grubunda, nekrozun kasın santral bölgesinde perifere göre daha büyük olduğu, kapiller lümeninde kırmızı kan hücrelerinin olduğu, kas fibrillerinin küçüldüğü ve yuvarlaklaştığı ya da ovalleştiği görüldü. IR+ADM ve IR+VEGF gruplarında bu değişikliklerde istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü.Sonuç: Bu sonuçlar ADM ve VEGF'nin ratlarda iskelet kası iskemi-reperfüzyon hasarında koruyucu etkiye sahip olduğunu göstermektedir.
Ratlarda intravenöz PGI2 (iloprost) infüzyonunun iskelet kasında iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı ratlarda alt extremite iskelet kasında iskemi reperfüzyon hasarında prostoglandin I2 analoğu olan iloprostun etkinliğininaraştırılması.Metod: Çalısmaya her grupta 6 adet olmak üzere 4 grup için toplam 24 adet wistar-albo rat alınmıştır. Tüm gruplara genel anestezi altında laparotomi uygulanmıştır. Grup SHAM'a sadece laparotomi uygulanmıştır. İskemi reperfüzyon grubuna (grup İ/R) laparotominin ardından infrarenal abdominal aortaya klemp konulup 2 saatlik bekleme periyodu sonrası klemp kaldırılarak 2 saatlik reperfüzyon periyodu uygulanmıştır. İloprost grubuna (grup İ) iskemi reperfüzyon uygulanmadan sadece iloprost infüzyonu 10mcg/kg dozunda infüzyon verilmiştir. İskemi reperfüzyon iloprost grubunda (grup İ/R/İ) 2 saatlik iskemik periyodun ardından reperfüzyon periyodunda 10 mcg/kg dozunda iloprost infüzyonu verilmiştir. Reperfüzyon periyodunun sonunda alt extremite iskelet kası örnekleri biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için alınmıştır.Sonuç: Histopatojik olarak bakılan eNOS ekspresyonu değerlendirmesinde SHAM ve iloprost gruplarında anlamlı farklılık görülmezken,İ/R grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuştür. İ/R/İ grubunda da yüksek bulunuan bu değer İ/R grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşüksaptanmıştır.HSP60 ekspresyonu değerlendirmesinde ise yine eNOS ekspresyonunda olduğu gibi İ/R grubunda immunoreaktivitenin tüm gruplardaki değerlerden anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi.Öte yandan İ/R/İ grubundaki değerlerle Sham ve iloprost grupları arasında yapılan istatistiksel değerlendirmede immunoreaktivite değerleri arasında anlamlı bir farklılık olmadığı tespit edildi.Biyokimyasal analiz sonunda, gruplar iskelet kas dokusu MDA enzim aktivitesi açısından kendi aralarında kıyaslandığında, gruplar arasında anlamlı fark vardı (p=0.038). MDA enzim aktivitesi İ/R grubunda SHAM veiloprost grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu.Ayrıca, İ/R/İgrubunda MDA enzim aktivitesi İ/R grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi.Gruplar iskelet kas dokusu SOD enzim aktivitesi açısından kendi aralarında kıyaslandığında, gruplar arasında anlamlı fark vardı. SOD enzim aktivitesi İ/R grubunda SHAM ve iloprost gruplarına göre anlamlı düşükolarak tespit edildi. Fakat, İ/R/İ grubunda SOD enzim aktivitesi İ/R grubuna göre yüksek, SHAM ve iloprost gruplarına göre de düşük saptanmıştır.Tartışma: Bu sonuçlar altında iloprostun, iskemi reperfüzyon hasarı üzerinde olumlu etkileri olduğu kanıtlanmıştır.
Ratlarda levosimendanın miyokard ıskemi/reperfüzyon hasarı uzerine etkisi
ÖZETHerhangi bir sebeple iskemi ve ardından reperfüzyon olduğunda iskeminin süresine bağlı olarak antioksidan savunma mekanizmaları yetersiz kalır ve hücrelerde artan SOR' lar hasar meydana getirir. İskemik dokuların reperfüzyonu sırasında doku hasarına neden olan ve inflamatuar reaksiyonlar zincirini aktifleştiren sitokinler salınmaktadır. Bu çalışmada ratlarda myokardiskemi/reperfüzyon hasarında levosimendan'ın etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmada deney hayvanı olarak kullanılan 24 rat; Grup K (n=6): kontrol, Grup I/R- (n=6): iskemi-reperfüzyon, Grup I/R-İSL (n=6): iskemi/reperfüzyoniskemi sonrası levosimendan, Grup I/R-İÖL (n=6): iskemi/reperfüzyon öncesi levosimendan olarak rastgele dört gruba ayrıldı. Kalpte 45 dk iskemi sonrası 90dk reperfüzyon uygulanan ratların kalplerinden alınan doku örneklerinde, SOD, GST, MDA, CAT düzeyleri ve histopatolojik parametreleri karşılaştırıldı. MDA enzim aktivitesi İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ayrıca, İR-İÖL grubunda MDA enzim aktivitesi İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. SOD enzim aktivitesi IR grubunda K grubuna göre anlamlı düşük olarak bulundu. Ayrıca, İR-İÖL grubunda SOD enzim aktivitesi İR grubuna göre anlamlı yüksek olarak tespit edildi. Gruplar serum GST ve CAT enzim aktivitesi açısından kendi aralarındakıyaslandığında; gruplar arasında fark bulunmadı. Gruplar kalp kas dokusu myonekroz açısından kendi aralarında karşılaştırıldığında, gruplar arasında anlamlı fark vardı. Myonekroz İR grubundaK grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu . Ayrıca, İR-İÖL ve İR-İSL gruplarında myonekroz İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. Gruplar kalp kas dokusu Hücre infiltrasyonu açısından kendi aralarında karşılaştırıldığında, hücre infiltrasyonu İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ödem İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ayrıca, İR-İÖL ve İR-İSL gruplarında ödem İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. Bu sonuç itibarıyla, başka çalışmalarla desteklendiğinde levosimendanın iskemi reperfüzyon hasarındaki protektif etkilerinin ayrıntılı olarak gösterileceği ve kullanım endikasyonlarının genişleyeceği kanaatindeyiz.
The investigation of apocynin's protective effects on skeletal muscle of experimental lower extremity ischemia-reperfusion model
Although successful results were obtained with many agents for prevention of ischemia-reperfusion (I/R) injury in experimental studies, only a small part of them were used clinically. In this study, it was aimed to investigate the influences of apocynin on tissue malondialdehyde (MDA), apoptozis and Transient Receptor Potential Melastatin 2 (TRPM2) in experimental lower extremity I/R injury. Thirty female Sprague Dawley rats aged 8-10 weeks were used in the study. Test animals were allocated to 5 groups with 6 animals in each. Infrarenal abdominal aorta clamping was done in I/R group and 2 hours ischemia and 2 hours reperfusion was applied. In apocynin-ischemia-reperfusion group (A-I/R), ischemia was created and 20 mg/kg of apocynin was administered via intravenous (iv) route 30 min before reperfusion. At the end of the test, soleus muscles were removed and the rats were decapited. TUNEL (TdT- Mediated Nick and Labeling Technique) was applied for determining apoptotic cells, avidin-biotin-peroxidase method was applied for TRPM2 immunoreactivity and mason trichrome stain was applied for histopathologic examination. Results of control and sham groups were similar. When compared with control group, while apoptozis increased together with significant histopathologic changes, TRPM2 and MDA levels decreased in I/R group. When compared with I/R group, although significant improvement was observed in histopathologic changes and apoptozis, MDA level increased, TRPM2 immunoreactivity decreased in A-I/R group. IAR group was similar with I/R group. In conclusion, it was considered that apocynin applied before I/R significantly reduced TRPM2 immunoreactivity and histopathologic changes in I/R injury and more comprehensive studies are required for its clinical use. Key words: ischemia-reperfusion injury, MDA, TRPM2, apoptozis, apocynin
Sıçan aortunda kasılma – gevşeme mekanizması üzerine klopidogrelin etkileri
Bir tienopiridin türevi olan klopidogrel, adenozin difosfat ile indüklenmiş trombosit agregasyonunu inhibe eden inaktif bir ön ilaçtır. Klopidogrelin aterotrombotik olayları azalttığı, inme, miyokard enfarktüsü ve kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanıldığı, ayrıca perkutan koroner müdahale sonrası stent trombozu oluşma sıklığını da azalttığı görülmüştür. Bu çalışmada 12-14 haftalık 300-350 gr ağırlığındaki erkek winstar cinsi sıçanlarda klopidogrelin sıçan aort kontraksiyonları üzerindeki olası etkisi araştırılmıştır. Çalışmada 10 nM ve 100 nM kümülatif olmayan dozlarda klopidogrel uygulamasının sıçan aort kasılma-gevşeme mekanizması üzerindeki olası etkisi izole organ banyosu kullanılarak test edildi. Çalışmanın sonucunda klopidogrelin sıçan aortunda fenilefrin ile indüklenen kontraksiyonları 10 nM'de daha anlamlı olmak üzere 10 nM ve 100 nM dozda doz bağımsız istatistiki olarak anlamlı şekilde inhibe ettiği gözlenirken (p<0.05) ; endotel bağımsız sıçan aortunda gevşeme yapan sodyum nitroprusid uygulamasında ise klopidogrelin doz bağımlı olarak 10 nM'de etki göstermediği, 100 nM dozda istatistiki olarak anlamlı şekilde gevşemeyi kolaylaştırdığı gözlenmiştir (p<0.05). Sıçan aortunda endotel bağımlı gevşeme yapan asetilkolin uygulandığında ise klopidogrelin doz bağımsız olarak 10 nM de istatistiki olarak anlamlı bir şekilde gevşemeyi kolaylaştırdığı (p<0.05) ; 100 nM dozda ise herhangi bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular klopidogrelin doz bağımlı olarak sıçan aort kontraksiyonlarını inhibe ettiğini, gevşeme protokolü incelendiğinde de gevşemeyi hem endotel bağımlı hem de endotel bağımsız olarak kolaylaştırdığı yönündedir. Klopidogrelin sıçan aortu üzerindeki bu etkileri nedeniyle klinik tedavide bir antiagregan olarak kullanım dışında daha ileri çalışmalar yapılarak antihipertansif etkisinin olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Klopidogrel, aort, kasılma, gevşeme, sıçan
Kardiyopulmoner bypass eşliğinde koroner arter bypass greftleme uygulanan olgularda olmesartan tedavisinin asimetrik dimetil arjinin ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz seviyeleri üzerine etkileri
ÖZETKardiyopulmoner bypass (KPB) tekniği ile koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisi geçiren hastalarda sistemik inflamatuvar yanıt sendromu (SIRS) sıklıkla gözlenir. Anjiyotensin II reseptör blokeri olan olmesartanın oksidatif stres ve inflamatuvar etkileri azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada KPB uygulanan hastalarda olmesartan tedavisinin serum asimetrik dimetil arjinin (ADMA) ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS) düzeylerine etkisi araştırıldı.Çalışmaya 30-80 yaş arası, KABG uygulanacak 50 hasta alındı, hastalar randomize 2 gruba ayrıldı, (Grup K: Kontrol, Grup O: Olmesartan). Grup K'daki hastalara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup O'daki hastalara preoperatif 5 gün önceden başlayıp postoperatif 28. güne kadar 10 mg/gün, günde tek doz, operasyon günü 30 mg olmesartan verildi. Tüm hastalardan anestezi indüksiyonu öncesi (T1), kardiyopumoner bypass sırasında (T2), kros klemp alındıktan 5 dk sonra (T3), protamin infüzyonu sonrası (T4), postoperatif 3. gün (T5) ve postoperatif 28. gün (T6) olmak üzere altı dönemde kan alınarak ADMA ve iNOS düzeyleri incelendi.Çalışmada kontrol ve olmesartan gruplarına bakıldığında T2, T5 ve T6 zamanında olmesartan tedavisi alan grupta iNOS ekspresyon düzeyinin anlamlı şekilde düşük olduğu gözlemlendi. Kontrol grubu kendi içinde değerlendirildiğinde özellikle kardiyak cerrahi işlemi kapsayan zamanlarda iNOS ekspresyon düzeylerinin anlamlı yüksek olduğu gözlemlendi. Olmesartan grubunda KPB ve kros klemp kaldırıldıktan sonraki zamanlarda iNOS ekspresyon seviyeleri yüksekti ve bu artışlar kontrol grubu kadar yüksek değildi.Çalışmada olmesartan alan grupta ADMA'nın kontrol grubuna göre düşük olduğu gözlemlendi. Kontrol grubunda serum ADMA düzeylerinin T2, T5 ve T6 zamanında T1'e göre anlamlı şekilde arttığı gözlemlendi. Olmesartan grubunda ise T2, T3 ve T4 zamanında serum ADMA seviyeleri anestezi indüksiyonu öncesine göre anlamlı yüksekti.Koroner bypass cerrahisinde olmesartan uygulanmasının serum ADMA ve iNOS düzeylerini KPB zamanında azalttığı, özellikle postoperatif dönemde oksidatif stres ve inflamatuvar yanıtı azaltarak gelişebilecek postoperatif komplikasyonların azaltılabileceği kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Sistemik inflamatuvar yanıt sendromu, Asimetrik dimetil arjinin, İndüklenebilir nitrik oksit sentaz
Kardiyopulmoner bypass eşliğinde koroner arter bypass greft uygulanan olgularda sistemik enflamatuar yanıtın azaltılmasında olmesartan medoksimilin etkinliği
Kardiyopulmoner bypass (KPB) ile koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisi sonrası sistemik enflamatuar yanıt sendromu (SIRS) sıklıkla gözlenir. Anjiotensin II reseptör blokeri olan olmesartan'ın enflamatuar etkileri azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada KPB uygulanan hastalarda olmesartan tedavisinin SIRS'a etkisi araştırıldı.Çalışmaya 30-80 yaş arası, KABG uygulanacak 50 hasta (kadın: 14, erkek: 36) alındı, hastalar randomize 2 gruba ayrıldı, (Grup K: Kontrol, Grup O: Olmesartan). Grup K'daki hastalara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup O'daki hastalara preoperatif 5 gün önceden başlayıp postoperatif 35. güne kadar 10 mg/gün, günde tek doz, operasyon günü 30 mg olmesartan verildi. Tüm hastalardan anestezi indüksiyonu öncesi (T1), kros klemp konduktan 5 dk sonra (T2), kros klemp alındıktan 5 dk sonra (T3), protamin infüzyonu sonrası (T4), postoperatif 3. gün (T5) ve postoperatif 35. gün (T6) olmak üzere altı dönemde kan alınarak IL-6, IL-10 ve IL-18'in serum düzeyleri incelendi. Ayrıca preoperatif (T1) ve postoperatif 35. gün (T2) serum örneğinde h-CRP düzeyleri değerlendirildi.Olmesartan alanlarda h-CRP düzeylerinin postoperatif 35. gün anlamlı olarak azaldığı saptandı (p<0.05). Her iki grupta IL-6 düzeylerinin indüksiyon öncesi döneme göre diğer dönemlerde anlamlı arttığı (p<0.05), tüm hastalarda IL-10 düzeylerinin operasyon süresince anlamlı olmak üzere gittikçe arttığı, postoperatif dönemde azalmasına rağmen bazal değerlere göre yüksek olduğu (p<0.05), IL-18 düzeylerinin ise her iki grupta bazal değerlere göre arttığı (p<0.05), bu artışın olmesartan grubunda daha belirgin olduğu saptandı (p<0.05).KABG operasyonu uygulananlarda olmesartan uygulanmasının IL-6 ve IL-18'in etkilerini ve düzeylerini azaltmadığı, IL-10 düzeylerini artırdığı, özellikle postoperatif dönemde enflamatuar yanıtı (h-CRP) azaltarak gelişebilecek postoperatif komplikasyonların azaltılabileceği kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Sistemik enflamatuar yanıt sendromu, h-CRP, İnterlökin-6, İnterlökin-10, İnterlökin-18.
Kardiyopulmoner BYPASS eşliğinde koroner arter BYPASS greft uygulanan olgularda sistemik enflamatuar yanıtın azaltılmasında rosuvastatin'in etkinliği
ÖZETGünümüzde yapılan açık kalp ameliyatları için kullanılan kardiyopulmoner bypass (KPB) tekniğinin en önemli komplikasyonu sistemik enflamatuar yanıt olup göstergeleri sitokin miktarlarındaki değişiklik, kompleman aktivasyonu ve akut faz reaktanlarındaki değişimlerdir. Bu çalışmada rosuvastatinin KPB uygulanan hastalarda IL-6, IL-10, IL-18 ve high sensitivity C-reaktif protein (hs-CRP) değerleri üzerine olan etkileri araştırıldı.Çalışmada koroner bypass cerrahisi uygulanan 50 hasta, 25'i kontrol ve 25'i rosuvastatin grubu olarak değerlendirildi. Tedavi grubuna operasyondan 7 gün önce başlanıp postoperatif 28. güne kadar rosuvastatin 20 mg. tablet günde bir kez verildi. IL-6, IL-10 ve IL-18 düzeyleri için kan örnekleri anestezi indüksiyonu öncesi (T1), KPB sırasında (T2), kros klemp kaldırıldıktan sonra 5. dakikada (T3), protamin infüzyonu sonrası (T4), postoperatif 3.gün (T5) ve postoperatif 28. gün (T6) dönemlerinde, hs-CRP ve kolesterol profili için anestezi indüksiyonu öncesi (T1) ve postoperatif 28. günde (T2) örnekler alındı.Biyokimyasal analizde rosuvastatin kullanımı ile IL-6 düzeylerinde T4 (p<0.01), T5 (p<0.001) ve T6 (p<0.01) zamanlarında istatistiki olarak anlamlı azalmalar, IL-10 seviyelerinde T3 (p<0.01) ve T4 (p<0.05) zamanlarında istatistiki olarak anlamlı bir artış görüldü. hs-CRP için alınan örneklerde rosuvastatin kullanımı ile T2 döneminde istatistiki olarak anlamlı azalma saptandı (p<0.001).Sonuç olarak operasyondan 7 gün önce başlanıp postoperatif 28. güne kadar kullanılan günlük 20 mg. rosuvastatin ile koroner kalp hastalığı bulunan ve bu hastalıkları nedeniyle koroner bypass cerrahisi uygulanan hastalarda KPB tekniğine bağlı sistemik antienflamatuar yanıtın intraoperatif dönemlerde daha yoğun olmak üzere belirli dönemlerde azaltıldığı gözlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Kardiyopulmoner bypass, sistemik enflamatuar yanıt, rosuvastatin.
Koroner bypass cerrahisinde antegrad kardiyopleji ve retrograd + antegrad kardiyopleji verilen hastalarda sol ventrikül fonksiyonlarındaki değişikliklerin doku doppler ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Kalp cerrahisinin tarihsel gelişiminde üzerinde en çok durulan ve halen de araştırılmaya devam edilen konu myokardial korumadır. Günümüzde açık kalp cerrahisinin gelişiminde cerrahi deneyimin yanı sıra kardiyopulmoner bypass (CPB) ve myokard koruma tekniklerindeki ilerlemelerin büyük rolü vardır. Yüksek risk taşıyan operasyonların sıklığı da giderek artmaktadır. Acil, reoperasyon ve sol ventrikül disfonksiyonu gibi yüksek risk taşıyan olgu grubunda myokard korumasındaki yetersizlikler önemli mortalite ve morbidite sebebi olabilmektedir. Bu nedenle günümüzde halen myokard koruma tekniklerini ve yöntemlerini geliştirmek amacıyla çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmamızda orta ve iyi ventrikül fonksiyonlarına sahip Koroner Bypass cerrahisi geçiren olgularda myokard korumasına yönelik antegrad ve antegrad + retrograd devamlı oksijenlenmiş soğuk kan kardiyoplejisi uygulamalarının doku doppler ekokardiyografisi ile değerlendirilmesi ve karşılaştırılmasını amaçladık. Çalışmaya dahil edilen olgulara kardiyopulmoner bypass öncesi dönemde ve sonrası 1. hafta ve 1. ayda yapılan doku doppler ekokardiyografik değerlendirmede sol ventrikül diyastol ve sistol volümleri ve bu değerler kullanılarak ejeksiyon fraksiyonu ölçümü, isovolümetrik kontraksiyon zamanı (IVCT), isovolümetrik relaksasyon zamanı (İVRT), ejeksiyon zamanı (ET), mitral kapak diastolik akım dalgaları (E dalgası, A dalgası, E/A oranı, EDT), miyokard performans indeksine bakıldı. Ayrıca doku Doppler ekokardiyografi yöntemi kullanılarak mitral annüler dalgalar iki bölgeden (sol ventrikül lateral ve septal) ve her bölgenin bazal ve annuler segmentlerinden erken diastolik (Em), geç diastolik (Am), mitral anuler pik sistolik (Sm) dalgalarına bakıldı. Mitral akım erken diyastolik hızının (E), miyokardiyal segmentler ve mitral annuluslardan elde edilen erken diyastolik hıza oranı (E/Em) her bölge ve segment için ayrı ayrı hesaplandı. Bu çalışma B.E.Ü. Uygulama ve Araştırma hastanesinde Koroner arter hastalığı nedeniyle CABG operasyon kararı alınarak yatırılan 40 olgu üzerinde yapıldı. Yatırılan 40 hastanın tümünün preoperatif dönemde doku doppler ekokardiyografisi yapıldı. Yatırılan olgulardan uygun olan 20 olguya antegrad kardiyopleji, diğer 20 olguya ise antegrad ve retrograd kardiyopleji verilerek postoperatif 1. haftada ve 1. ayda tekrar doku doppler ekokardiyografisi yapılarak elde edilen veriler karşılaştırıldı. Operasyon öncesi ve operasyon sonrası 1. ve 4. hafta çekilen doku doppler ekokardiyografi değerleri her iki olgu grubu arasında karşılaştırıldığında global sistolik ve diyastolik fonksiyonları gösteren transmitral erken diyastolik velosite (E), E/A oranı, Ejeksiyon fraksiyonu (EF), isovolumik relaksasyon zamanı (IVRT), isovolumik kontraksiyon zamanı (IVCT), myokard performans indexi (MPI), Transmitral geç diyastolik velositede (A), E dalgası deselerasyon zamanı (EDT), ejeksiyon zamanı (ET) değerlerinde istatiksel açıdan anlamlı fark gözlenmezken (p>0.01), her iki olgu grubunun zaman içerisindeki değişimleri anlamlı saptandı. Her iki olgu grubununda operasyon sonrası doku doppler değerlendirilmesi ile alınan ölçümlerinde operasyon öncesi dönemle karşılaştırıldığında E, E/A, EF, IVRT, IVCT, MPI değerlerinde istatiksel olarak anlamlı artma saptanmışken( sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0.001, p<0.001,p<0.001) A, EDT, ET ölçümlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiştir (sırasıyla p=0,030, p<0,001, p<0.001). Her iki olgu grubunun doku doppler tekniği ile yapılan segmenter analizinde Em/Am değerlerinde postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlendi (p=0,01). Hastaların Sm değerlerinde anlamlı değişme gözlenmedi (p=0,280). Bu değişimler miyokardiyal duvarın ölçüm yapılan her bölgesinde (septumun bazali ve annulüsü, lateralin bazali ve annulüsü) benzer şekildeydi. İncelenen tüm doku doppler segmentlerinde postoperatif dönemde 7. ve 30 günler kendi aralarında karşılaştırıldığında alınan ölçüm değerleri istatiksel açıdan anlamlı saptanmadı. Sonuç olarak çalışmamızda koroner bypass operasyonu ile sağlanan revaskülarizasyonun kalbin sistolik, diyastolik fonksiyonları, sol ventrikül fonksiyonları ve iletim sistemi üzerine olumlu etkileri vardır. Ancak sadece antegrad kardiyopleji uygulanan olgu grubu ile antegrad ve retrograd kardiyoplejinin kombine uygulandığı olgu grubu arasında bu iki kardiyopleji şeklinin kalbin sistolik, diyastolik, iletim sistemi ve sol ventrikül fonksiyonları üzerine olan etkisi Doku Doppler Ekokardiyografi ile incelendiğinde istatiksel olarak fark saptanmamıştır.
Açik kalp cerrahisi geçiren hastalarda preoperatif solunum fizyoterapisi uygulanmasinin postoperatif arteriyel kan gazi ve solunum fonksiyon testi üzerine etkilerinin araştirilmasi
Giriş: Açık kalp cerrahisi geçirecek olan hastalara, preoperatif dönemde verilen solunum egzersizi eğitimleri, solunum kaslarını güçlendirerek solunumun etkinliğini artırır. Bu çalışmada, açık kalp cerrahisi geçirecek olan hastalara ameliyattan önce öğretilen solunum egzersizlerinin; ameliyattan önce ve sonra; arteryel kan gazları ve solunum fonksiyon testlerine olan etkilerini araştırdık. Materyal ve metot: Araştırma, Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğinde 15.01.2013 ile15.01.2014 tarihleri arasında açık kalp cerrahisi geçiren hastalar üzerinde yürütüldü. Çalışmanın etik kurallara uygunluğu Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Etik Kurulu tarafından onaylandı. Çalışmaya katılan tüm bireylerin aydınlatılmış onamı alındı. FEV1/FVC oranı %60'ın üzerinde olup, hemodinamik açıdan stabil ardışık 40 hasta, randomize şekilde çalışma (n=20) ve kontrol (n=20) gruplarına ayrıldı. Çalışma grubundaki hastalara, preoperatif dönemde solunum egzersizi eğitimi verildi. Postoperatif dönemde solunum egzersizleri yaptırıldı. Kontrol grubu hastalarına ise sadece postoperatif dönemde solunum egzersizleri yaptırıldı. Tüm hastalara preoperatif ve postoperatif dönemde solunum fonksiyon testi ve arteryel kan gazı analizi yapıldı. Bulgular: Aralarında anlamlı fark bulunmaksızın, çalışma grubu 5 kadın, 15 erkek, kontrol grubu ise 4 kadın, 16 erkek hastadan oluştu. Çalışma ve kontrol grubu hastalarımız yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı ve vücut yüzey alanı açısından benzer bireylerden oluşturuldu. Çalışma ve kontrol grubu hastalarımız arasında, değiştirilen damar sayısı, perfüzyonda kalma süresi, aortik kross klemp süresi ve entübasyon süresi açısından da istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Çalışma ve kontrol gruplarının, ameliyat öncesi ve sonrası dönemde, kan gazları ve solunum fonksiyon testi parametreleri açısından da anlamlı fark göstermediği tespit edildi. Tartışma: Bu araştırmada, çalışma ve kontrol gruplarının, ameliyattan önce ve sonra bakılan kan gazı ve solunum fonksiyon testi ölçümleri arasında bir fark bulunmadığı görülmüştür. Ancak çalışma grubundaki hastaların, ameliyat sonrası dönemde solunum egzersizlerini daha kolay yaptıkları gözlenmiştir. Bu nedenle ameliyat öncesi dönemde hastaların solunum egzersizi eğitimi almasının önem verilmesi gerektiği düşünülmüştür.
Alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde ticagrelor'un iskelet kası viabilitesi ve ADMA, MDA, GSH seviyelerine etkileri
İskemi-Reperfüzyon (I-R) hasarının önlenmesi amacıyla birçok ajan deneysel çalışmalarda başarılı sonuçlar alsa da bunların pek azı klinik olarak kullanıma girmiştir. Bu çalışmada deneysel alt extremite iskemi-reperfüzyon hasarında, yeni bir antiplatelet ajan olan ticagrelorun kan ADMA, MDA ve GSH düzeylerine ve iskelet kası viabilitesine etkileri incelenmiştir. Çalışmada, 8-10 haftalık 250±20 gram ağırlığında Sprague Dawley cinsi 21 adet erkek rat kullanıldı. Kontrol grubuna (n=7) herhangi bir işlem uygulanmazken, iskemi-reperfüzyon (I-R) grubu (n=7) ve ticagrelor grubuna (n=7) alt extremite iskemisi oluşturmak amacı ile cerrahi yöntemle infrarenal abdominal aorta (İAA) klemp konarak 2 saat iskemi, klemp kaldırılarak 2 saat süre ile reperfüzyon uygulandı. Reperfüzyonun sonunda ratlar sakrifiye edilerek soleus kasları eksize edilip kas dokusu örnekleri ve kan örnekleri alındı. Doku örneklerinde histopatolojik inceleme, kan ve kas dokuda ADMA, MDA, GSH düzeyleri çalışıldı. Tüm gruplarda reperfüzyon süresinin ardından, histopatolojik incelemeler için soleus kası örnekleri alındı. Histopatolojik incelemede, dokular hematoksilen-eosin boyasıyla boyanıp ışık mikroskobunda değerlendirildi. Belirlenen parametreler için histopatolojik skorlamalar yapıldı. Sonuçlar, istatistiksel olarak değerlendirildiğinde; çizgilenme kaybı, kas liflerinde ayrılma ve ödem bakımından kontrol grubuna göre iskemi-reperfüzyon grubu ve ticagrelor gruplarında belirgin derecede artış olduğu saptandı. Ancak bu artışların iskemi-reperfüzyon öncesi ticagrelor uygulanan ratlarda, ticagrelor uygulanmayan gruba göre anlamlı derecede azalmış olduğu saptandı. Biyokimyasal ölçüm sonuçları ile yapılan istatistiksel analizde gruplara ait kan ve kas doku ADMA ve MDA düzeylerinin benzer şekilde I-R grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Ticagrelor uygulanan grupta ise bu artış daha azdı. Kontrol grubuna göre ticagrelor grubunda istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Kan GSH düzeylerinde artış I-R grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Ticagrelor grubunda kan GSH düzeylerinde artış benzer şekilde kontrol grubuna göre anlamlıydı. I-R grubuna göre ise ticagrelor grubunda anlamlı düzeyde azalmıştı. Kas dokusu GSH düzeylerinde artış I-R grubunda, kontrol grubuna göre anlamlıydı. Ticagrelor grubunda ise I-R grubuna göre anlamlı bir düşüş olup kontrol grubuna göre artış anlamsızdı. Sonuç olarak yaptığımız bu çalışmada yeni bir antiplatelet ajan olan ticagrelorun alt ekstremite iskemi-reperfüzyon hasarında oksidan düzeyini ve iskelet kası hasarını azalttığına dair veriler elde edilmiştir. Ancak iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkilerin hangi mekanizmalar aracılığı ile oluştuğunu ayrıntılı olarak aydınlatabilmek için yeni ve daha kapsamlı deneysel çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmektedir. Bu konuda yapılacak daha geniş ölçekli çalışmaların sonuçları bizim çalışmamızı destekler ise, günlük klinik kullanımda çok önemli fayda sağlayabileceği, morbidite ve mortaliteyi azaltabileceği, hastane yatış sürelerini kısaltabileceği ve ülke ekonomisine katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi-Reperfüzyon Hasarı, ADMA, MDA, GSH, Ticagrelor
Alt ekstremite akut derin ven trombozu sonrası gelişen asemptomatik pulmoner emboli tanısında ventilasyon / Perfüzyon Sintigrafisi ve Multidetektör Bilgisayarlı Tomografi'nin karşılaştırılması
Derin Ven Trombozu (DVT) her yıl 1000 kişiden 1'inde ortaya çıkan yaygın bir hastalıktır. Hastalığın seyri sırasında % 30 mortaliteye sahip pulmoner trombomboli (PTE) gelişebilir. PTE sistemik venöz sistemde oluşan pıhtıların pulmoner vasküler yatağa göçü ile ortaya çıkan klinik tabloya verilen isimdir. Akut DVT sonrası ortalama %40-60 oranında asemptomatik PTE görülmekte ve bu durum sessiz klinik seyir nedeniyle fark edilmemektedir.PTE'de tanı yöntemi olarak D-dimer, EKG, arteriyel kan gazı analizi, akciğer grafisi, multi detektor bilgisayarlı tomografi (MDBT), manyetik rezonans (MRI), MR anjiografi, Ekokardiyografi, ventilasyon/perfüzyon (V/P) sintigrafisi, pulmoner anjiografi gibi tetkikler yapılabilir.Bu çalışmamızda akut alt ekstremite DVT'una bağlı gelişen asemptomatik PTE tanısında hala günümüzde önemli bir yer tutan V/P sintigrafisi ile son yıllarda kullanılmaya başlanan MDBT'nin sensitivite ve spesifitesini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışma alt ekstremite akut DVT nedeniyle kliniğimize yatırılarak tedavisi planlanan 25 hastada gerçekleştirildi. Gebeler, nüks DVT vakaları, müracaat esnasında semptomatik PTE tablosu olanlar, vena kava'ya uzanım gösteren trombüsü olanlar, önceden geçirilmiş PTE öyküsü olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalarda DVT tanısı renkli doppler USG ile konulup, D-dimer testiyle teyit edildi. Hastalara yatışının 1.ve 8. günlerinde V/P sintigrafisi ve MDBT yapılarak asemptomatik PTE varlığı araştırıldı.Çalışma sonucunda PTE açısından asemptomatik olan 25 DVT hastasının 24'ünde D-dimer normalin üstünde ölçüldü. MDBT ile 10 hastaya PTE tanısı konuldu. Akut DVT'ye bağlı % 40 oranında asemptomatik PTE geliştiği tespit edildi. MDBT tanı değeri açısından V/P sintigrafisinden daha faydalı bulundu.Anahtar Kelimeler Derin ven trombozu, pulmoner emboli, ventilasyon-perfüzyon sintigrafisi, multi detektör bilgisayarlı tomografi.
Kardiyo-pulmoner bypass (CPB) eşliğinde koroner arter bypass greft (CABG) cerrahisinde iskemi-reperfüzyon hasarına karşı amiodaron' un etkinliği
İskemi reperfüzyon hasarı, iskemik bölgedeki kan akımının yeniden sağlanması ile ortaya çıkan metabolik ve fonksiyonel değişikliklere verilen genel bir tanımlamadır.Kardiyak cerrahi sırasındaki iskemi reperfüzyon hasarını minimize etmek ve myokardı korumak için çeşitli antioksidan ajanlar kullanılmaktadır. Aritmi tedavisinde sık kullanılan bir ajan olan amiodaron'un son yıllarda antioksidan özelliklerinin de olduğu belirtilmektedir. Biz bu çalışmamızda preoperatif atriyal fibrilasyon proflaksisi için önerilmiş ve etkili bulunmuş olan yüksek doz oral amiodaron tedavisinin kardiyo pulmoner bypass (CPB) sırasında gelişen iskemi reperfüzyon hasarına karşı etkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya her iki cinsten CPB ile koroner arter bypass cerrahisi uygulanacak 20 hasta alınıp grup 1 (Kontrol grubu, n=10) ve grup 2 (Amiodaron grubu, n=10) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup 1'deki hastalara herhangi bir ilaç verilmezken Grup 2'deki hastalara preopetatif 1. günde amiodaron 200 mg tablet (Cordarone, 200 mg Sanofi - Türkiye) günde 4 kez 2 tablet, operasyon günü 2 kez 3 tablet ve postoperatif dönemde de 4 gün boyunca 2 kez 2 tablet olarak toplam 6 gram olarak verildi. Tüm hastalarda hemodinamik değişkenler anestezi indüksiyonu öncesi (T1), CPB öncesi (T2), protamin sonrası (T3) ve postoperatif 24. saatte (T4) olmak üzere dört dönemde ölçüldü. Oksidatif stresin biyokimyasal değerlendirilmesi için malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), katalaz (CAT) ve nitrik oksit (NO) seviyelerine ise anestezi indüksiyonu öncesi (T1), CPB sırasında (T2), kross klemp kaldırıldıktan sonra 5. dakikada (T3), protamin sonrası (T4) ve postoperatif 1. (T5), 3. (T6) ve 5. (T7) günlerde olmak üzere yedi dönemde sistemik arteryel kan örnekleri alındı.İlaca bağlı herhangi bir yan etkinin görülmediği çalışmamızda kalp hızının, amiodaron grubundaki T1 ve T2 dönemlerinde, kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı görüldü (p<0.05). Tüm dönemlerde amiodaron alan grupta daha düşük MDA seviyeleri tespit edildi ancak anlamlı değildi. Amiodaron CAT, SOD ve GSH-Px enzimleri üzerine istatistiksel olarak olarak anlamlı bir etki oluşturmazken, NO seviyeleri amiodaron alan hastalarda T1 dönemi hariç tüm dönemlerde kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ölçüldü (p<0.05).Sonuç olarak açık kalp cerrahisinde rutin kullanılan bir antiaritmik ajan olan amiodaronun, ek olarak iskemi reperfüzyon hasarından korunmada olumlu etkilerinin olabileceği kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: Amiodaron, koroner arter bypass cerrahisi, iskemi reperfüzyon hasarı
Kardiyo-pulmoner bypass eşliğinde koroner arter bypass greft cerrahisinde ghrelin, obestatin ve ısı şok proteinleri 70'in değişimlerinin incelenmesi
Kardiyopulmoner bypass (KPB) dolaşımın vücut dışından sürdürüldüğü fizyolojik olmayan bir olaydır. Bu süreç, organizma için benzersiz bir stres faktörü olup, tüm organlar dolaşımlarında ortaya çıkan değişimler ve gelişen sistemik inflamatuar yanıt sonucu etkilenmektedirler. Ayrıca KPB sırasında uygulanan anestezi, oluşan cerrahi stres, hemodilüsyon ve hipotermi de metabolik değişimlere katkıda bulunmaktadır. KPB sırasında endokrin organlardan adrenal bezler, tiroit, pankreas ile hipofizin sekresyonları değişmektedir.Bu çalışmada kardiyopulmoner bypass eşliğinde koroner bypass operasyonu geçiren hastalarda yeni bulunan ve büyüme hormonu salgılatıcı olarak bilinen ?ghrelin? ve bu hormona zıt etki gösteren ?obestatin? ile ısı şok proteinlerinden stres durumlarında en çok indükleneni olan ıs şok proteini 70'in (heat shock protein 70-HSP 70) düzeylerini araştırmayı amaçladık. Ayrıca bu hormon ve protein düzeylerinin birbirleriyle olan ilişkileri de araştırmanın amaçları arasındadır.Çalışmamızda KPB eşliğinde koroner arter bypass greftleme (KABG) uygulanan gönüllü hastalarda serum ghrelin, obestatin ve HSP 70 düzeyleri toplamda 7 dönemde değerlendirildi. Bu dönemler; T1 anestezi indüksiyonu öncesi, T2 KPB öncesi, T3 kross klemp kaldırılmadan 5 dakikada önce, T4 kros klemp kaldırıldıktan 5 dakika sonra, T5 protamin infüzyonu sonrası, T6 postoperatif 24. saat ve T7 postoperatif 48. saat dönemlerinde bu biyokimyasal değerlendirmeler yapıldı ve istatistiksel olarak çalışıldı.Toplamda 25 gönüllü hasta çalışmamıza dahil edildi. Tümünde KPB eşliğinde KABG operasyonu uygulandı. Örneklerin tamamı santral venöz kateterden alınan venöz kanda çalışıldı.Sonuç olarak KPB ile KABG operasyonu uygulanan hastalarda, belirtilen zamanlarda ölçülen biyokimyasal verilere dayanarak serum ghrelin seviyelerinde kademeli olarak bir düşüş saptandı. Hasta ısısı 30 ºC olduğunda en düşük değerler tespit edildi. Sonra yeniden artarak eski değerlerine ulaştı. Postoperatif 24. ve 48. saatlerde bazal değerlerin üzerine çıktı. Kadınlarla erkekler karşılaştırıldığında postoperatif 48. saatte kadınların açil ghrelin değerlerinin anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). Serum obestatin seviyeleri de kademeli olarak düşerek hasta ısısı 30 derece olduğunda en düşük seviyelerde tespit edildi; daha sonra yeniden artarak postoperatif 48. saatte operasyon öncesine yakın değerler ölçüldü. Kadınlarla erkekler karşılaştırıldığında aralarında anlamlı bir fark saptanamadı. Serum HSP 70 değerlerinin KPB öncesi arttığı, kros klemp kaldırıldıktan 5 dakika sonrasında ise pik değerlere ulaşıldığı ve postoperatif 48. saate kadar da kademeli olarak düştüğü saptandı. Kadınlarla erkekler karşılaştırıldığında kros klemp alınmadan 5 dakika önce kadınlarda serum HSP 70 değerleri anlamlı ölçüde yüksek saptandı (p<0,05).Bu değişikliklerin nedeninin vücut ısısındaki değişimler ve KPB'a bağlı gelişen inflamatuar yanıt nedeniyle olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: kardiyopulmoner bypass, koroner arter bypass cerrahisi, ghrelin, obestatin, ısı şok proteini 70
Periferik vasküler hastalığın tedavisinde iloprost'un nitrik oksit, asimetrik dimetilarjinin ve serotonin'e etkisi
Periferik Arter Hastalığı (PAH), ateroskleroza bağlı olarak bir veya daha fazla periferik arterin parsiyel ya da total obstrüksiyonu olarak tanımlanır. Periferik Arter Hastalığı prevalansı yaşla yakından ilgilidir ve 50 yaş öncesinde %5 iken 65 yaş civarında %10, 80 yaş ve üzerindekilerde %25 görülür.Şiddetli iskemisi olan olguların yaklaşık % 39'unda revaskülarizasyon uygulanamamaktadır. Bu hastalarda ampütasyon cerrahisine gereksinim daha fazla olmaktadır ve ancak %25 hastada ekstremite kurtulabilmektedir. Bu nedenle periferik arter hastalarında ilaç tedavisi büyük önem arz etmektedir.Son yıllarda yeni bir tedavi alternatifi olarak gündeme gelen İloprost tedavisinin, trofik lezyon iyileşmesinde, istirahat ağrısının giderilmesinde, ampütasyon oranlarının düşmesinde ve genel mortalitenin azaltılmasında olumlu etki gösterdiği bildirilmektedir.Bu çalışmaya yapılan tetkikler sonucunda cerrahi yada endovasküler girişim şansı olmayan ve medikal tedavi kararı verilen 30 olgu (19'u erkek, 11'i kadın, yaş aralığı ise 60,7 ± 13,7 ) alındı. Olgulara iloprost infüzyonu ön kol venlerinden 0,5 ng/kg/dk dozunda 16 saatlik intravenöz infüzyon şeklinde başlandı.Bu çalışmada periferik arter hastalarında iloprost kullanılan hastalarda dolaşımdaki ADMA (asetil dimetil arjinin), Serotonin, NO (nitrik oksit) gibi endotelyal fonksiyonlarda görev alan parametreler üzerindeki etkinliğinin araştırılması hedeflenmiştir. Sonuç olarak iloprost tedavi öncesi ve sonrası ADMA değerleri anlamlı iken (p=0,001), Serotonin (p=0,82) ve NO (P= 0,16) değerleri istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur.Bulgularımıza göre cerrahi tedavi şansı olmayan PAH olan hastalarda iloprost tedavisi sonrası prognozun değerlendirilmesinde özellikle ADMA'nın dikkate alınabilinecek bir parametre olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: İloprost, Nitrik Oksit, ADMA, Serotonin
Açık kalp cerrahisi tekniği ile koroner revaskülarizasyon yapılan hastalarda kardiyopulmoner by-pass pompasının pulsatil ve non-pulsatil kullanımının serebral perfüzyon üzerine etkileri
Kardiyopulmoner bypass (KPB) sırasında pulsatil perfüzyon kullanımı ile non-pulsatil dolaşımın sebep olduğu komplikasyonların azalacağı düşünülmesine rağmen serebral sistem üzerine olumlu etkileri ile ilgili yayınlar sınırlı sayıdadır. Biz bu çalışmamızda KPB pompasının pulsatil veya non-pulsatil çalışmasının serebral dolaşım üzerinde fark yaratıp yaratmadığını, near-infrared spektroskopi (NIRS) ölçümlerine ek olarak serumdaki biyokimyasal belirteçler ve jubuler bulb oksijen saturasyonu (SjVO2) ölçümleri ile araştırmayı hedefledikOcak - Haziran 2009 tarihleri arasında KPB ile koroner revaskülarizasyon yapılacak 18 hasta imzalı onamı alındıktan sonra çalışmaya alındı. Aort klempi konulduktan sonra 10ar dakikalık dönemlerde non-pulsatil ve pulsatil perfüzyon uygulandı. Anestezi öncesi, non-pulsatil ve pulsatil pompa sırasında ve pompa çıkışı S100ß, adrenomedullin (ADM), NSE ve SjVO2 ölçümleri yapıldı. NIRS ölçümleri için Niroxcope 401 cihazı kullanıldıHastalarınn % 77.8'i erkek, % 22.2'si kadın idi. Ortalama yaş 59.06±10.40 ve EF % 50.67±13.39 idi. Non-pulsatil ve pulsatil perfüzyon sırasında ortalama arter kan basınçları (6726±7.01/68.71±527 mmHg) ve serum hemoglobin değerleri (8.64±1.32/8.51±1.29 mg/dl) arasında istatiksel fark yoktu. Postoperatif nörokognitif disfonksiyon % 27.8, SVO ise % 11.1 olarak gözlendi. Nonpulsatil dönemde artan s100ß, pulsatil dönemde istatiksel olarak anlamlı düşüş gösterdi. S100ß ile aort klemp ve KPB süreleri arasında güçlü korelasyon saptandı. Pompa çıkış NSE değerleri ile pulsatil dönem ve pompa çıkışı ADM düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı artışlar gözlendi. NSE, SjVO2 ve NIRS değerleri açısından perfüzyon tipleri arasında fark gözlenmediBiz bu çalışmamızda non-pulsatil döneme oranla pulsatil dönemde gözlenen s100ß değerlerindeki düşüşün önemli olduğunu düşünüyoruz. KPB sonrası gelişebilen nörolojik komplikasyonların pulsatil perfüzyon ile azaltılabileğini göstermek için daha geniş hasta serilerinde yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.
Koroner bypass cerrahisi uygulanan hastalarda statinlerin antikardiyolipin antikorlar üzerindeki etkisi
Açık kalp cerrahisi sırasında miyokard koruma yöntemlerini araştırmak ve geliştirmek amacıyla yayınlanan çalışmalarda preoperatif ve perioperatif yöntemler yer almaktadır. Statinler (HMG-KoA redüktaz inhibitörleri) lipid düşürücü bir ilaç grubu olup yüksek kan kolesterol düzeyini düşürmesinden dolayı kardiyovasküler hastalık riski azaltmaktadır. Postoperatif gelişebilecek komplikasyonların azaltmasında hastalarda kullanılan preoperatif ilaç tedavisi önemli rol almaktadır. Çalışmamızda preoperatif statinlerin uygulanması ile etkili LDL kolesterol düşüşü sağlamak ve oksidatif hasar göstergesi olan antikardiyolipin antikorların düzeylerinin arasındaki bağlantıyı araştırdık.Prospektif randomize çift-kör tasarlanan çalışmamız Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Bölümü'nde koroner bypass cerrahisi endikasyonu ile yatırılıp operasyonu planlanan 30 hastadan 15'er kişilik 2 grup oluşturuldu. Grup A, ameliyattan önceki bir hafta süresince Atorvastatin (40 mg/gün) kullanan hastalardan oluşmaktadır, Grup B ise atorvastatin tedavisi kullanmayan hastalardan oluşmaktadır.Antikardiyolipin antikorlar LDL oksidasyonu ve ona bağlı olan oksidatif hasar göstergesi olarak, preoperatif dönemde statin kullanan hastalarda operasyon öncesi ve erken postoperatif cerrahi dönemde (KPB pompa çıkışndan sonraki ilk 24 saat) anlamlı şekilde düşük görülmesi preoperatif statinlerin uygulanma protokolünü desteklemektedir.
Aortik oklüzyon ile oluşturulan spinal kord iskemisinde İloprost ve Askorbik Asidin nörolojik ve histopatolojik sonuçlara etkisi.
Giriş ve Amaç: TAA cerrahisinde spinal kord iskemisine bağlı olarak gelişen, parapleji ve paraparezi postoperatif dönemde hastaların hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyen en önemli nörolojik komplikasyonlardır. Bu komplikasyonların olmaması veya en azından azaltılması amacıyla birçok koruyucu yöntem geliştirilmiştir. Maalesef bu koruyucu yöntemlerin hiçbirisi tek başına yeterli olmamaktadır. Spinal kordun kros klemp esnasında iskemiden farmakolojik olarak korunması veya farmakolojik ajanlarla spinal kordun iskemiye toleransının arttırılması ve daha güvenli bir kros klempleme zamanı sağlanması, iskemi-reperfüzyon hasarının farmakolojik olarak önlenmesi veya şiddetinin azaltılması amacıyla birçok ajan kullanılmış olup, halen rutin klinik kullanıma geçmiş, bütün otörler tarafından kabul edilen bir farmakolojik ajan bulunmamaktadır.Bu çalışmanın amacı bir prostasiklin analoğu olan iloprostun, spinal kordu iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkilerini ve iloprost'a askorbik asit ekleyerek koruyucu etkiye katkısını araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmada, toplam 28 adet, ağırlığı 2300-2700 gr olan, beyaz yeni zellanda tavşanı kullanıldı. Renal arterlerin hemen üzerinden buldog klemplerle 30 dakikalık aortik oklüzyon uygulanarak, iskemi oluşturuldu.Denekler, sham grubu (n:7), kontrol grubu (n:7), iloprost grubu (n:7), iloprost + askorbik asit grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Aortik oklüzyon uygulanan gruplarda oklüzyon öncesi, oklüzyonun bitiminde ve reperfüzyonun 6.saatinde ve 24. saatinde biyokimyasal parametreler (nöron spesifik enolaz, S100 ß) için kan örnekleri alındı. 48. saatte tarlov skalasına göre deneklerde nörolojik değerlendirme yapıldı. Nörolojik değerlendirme sonrası yüksek doz ketamin + xylazine ile sakrifiye edilen hayvanların torakolomber seviyeden çıkarılan spinal kordları, iskemik hücre değişiklikleri açısından elektron mikroskobisi ile histopatolojik olarak değerlendirildi. Nörodejenerasyon açısından yapılan incelemede spinal kord nöronlarındaki çekirdek, organeller düzeyinde hasarlanma ve ödem, myelinli sinir liflerinin yapısal dejenerasyonu, aksonem yapısı ve perikapiller ödem değerlendirildi.Bulgular: Gruplar arasında nörolojik değerlendirmede anlamlı fark saptanmıştır. (p<0.05)Gruplar arasında yapılan histopatolojik değerlendirmede istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p<0,001) Bu çalışmanın, histopatolojik değerlendirme sonucunda, iloprost ve askorbik asitin, iskemi ve reperfüzyon sonucu gerçekleşen doku ödemini azalttığı ve askorbik asitin kapiller, iloprostun ise nöronal ödemi azaltmada etkin koruyucu olduğu saptanırken, her iki ajanında organel düzeyinde koruyucu etkiye sahip olmadıkları kanısına varıldı.Biyokimyasal parametrelerden S100ß sonuçları değerlendirildiğinde sham grubu haricindeki gruplarda 6. saatte S100ß değerleri pik yapmış olup, 24.saatte iloprost ve askorbik asit grubunda anlamlı değişiklik görülmezken, kontrol grubunda minimal düşme görülmüştür. İloprost grubunda ise 24. saatteki S100ß değerinde anlamlı düşme görülmekte olup, histopatolojik ve nörolojik değerlendirmelerle korelasyon göstermektedir. Bu da iloprostun spinal kordu koruyuculuğunu desteklemektedir. NSE değerleri bizim çalışmamızda, histopatolojik ve nörolojik değerlendirme sonuçlarıyla korelasyon göstermemektedir. Bunun sebebi olarak iloprost ve iloprost + askorbik asit grubundaki histopatolojik değerlendirme sonuçlarına göre iloprostun ve askorbik asidin organel düzeyde koruyuculuğunun olmadığı yalnızca perikapiller ve perinöral ödemi azaltarak iskemi reperfüzyon hasarını azalttığı görülmektedir. Bu durumda organel hasarına sekonder olarak NSE değerlerinin yüksek çıktığını düşünmekteyiz.Sonuç: Yapılan deneysel çalışmanın istatistiksel analiz sonuçları, iloprost grubunda ve iloprost + askorbik asit grubunda nörolojik ve histopatolojik sonuçların kontrol grubuna göre anlamlı olduğu ve deneklerin bundan yararlandığını göstermektedir. Sonuç olarak iskeminin öncesinde ve reperfüzyonun başlangıcında intravenöz iloprost ve askorbik asit uygulamasının, spinal kordun korunmasında faydalı olduğu, bu uygulamanın diğer koruyucu metodlarla kombine edilmesinin TAA cerrahisi uygulanan hasta grubunda nörolojik komplikasyon görülme sıklığını azaltacagı kanısındayız.
Vasküler injüri sonrası oluşan intimal hiperplazi üzerine nebivololün etkisi (deneysel çalışma)
İntimal hiperplazi ateroskleiw fizyopatolojisinde yer alır ve invaziv vasküler girişimler sonrasında ise travmaya yanıt olarak gelişir. Vasküler duvarda düz kas hücre migrasyonu. proliferasyonu ile ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan klinik bir sorundur. Fizyolojik olarak endoteiden salman nitrik oksit, vasküler intimal hiperplazinin engellenmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada; vasküler nitrik oksit salınımmı arttıran ve üçüncü kuşak p-hioker olan nebivoloiün kaşarlanmış endotel dokusunda intimal hiperplazi gelişimine etkilerini araştırdık. Çalışmada toplanı 21 adet Yeni Zellanda türü erkek beyaz tavşan kullanıldı. Abdominal aortalarında balon ile endotel hasarı oluşturulan tavşanlarla 7'şerli 3 grup oluşturuldu: Grup ['deki (kontrol grubu) tavşanlara sadece balon ile endotel hasarı uygulandı. Grup 2'deki (solvent grubu) tavşanlarda balon işleminden 2 gün önce başlanıp işlem sonrası 28. güne kadar devanı edecek şekilde solvent. Grup 3'de (tıebivolol grubu) ise işlemden 2 gün önce başlanıp işlem sonrası 28. güne kadar devanı edecek şekilde günde 2.5 nıg/kg nebivolol intraperitoneal olarak verildi. Deney süresinin bitiminde alınan abdominal aort kesitlerinde intimal ve medial alan ölçülerek her bir kesitteki intima / media oranı ekle edildi. Kesitler endotelin-1. bFGF ve PDGF-p açısından immtınohistokimyasal olarak incelendi. Ayrıca doku NO düzeyleri biyokimyasal olarak ölçüldü. Kontrol ve solvent grupları arasında intimal alan. medial alan ile intima / media oranları, imnıunohistokinıyasal boyanma ve doku NO düzeyleri yönünden anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). İntimal alan artışı nebivolol grubunda kontrol ve solvent gruplarına göre anlamlı derecede az iken (p<0.001). medial alanda anlamlı bir değişiklik saptanmadı (p>0.05). İntima / media oranı anlamlı olarak azaldı (p<0.001). Doku NO düzeylerinde ise nebivolol grubunda kontrol ve solvent gruplarına göre belirgin artış gözlendi (p-'Ü.ül). Endotelin-1 (p<0.05), bFGF (pO.01) ve PDGF-(5 (p<0.05) ile immun boyanmanın nebivolol grubunda diğer iki gruba göre anlamlı derecede az olduğu tespit edildi. Sonuç olarak nebivolol kullanımının vasküler rekonstrüktif girişimlerden sonra erken restenoz gelişiminin engellenmesinde yararlı bir ajan olabileceği kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: İntimal hiperplazi. nitrik oksit, nebivolol
Alt ekstremite primer varislerinde apopitozisin rolü
1. ÖZETDeğişik teoriler geliştirilmesine rağmen alt ekstremite variköz venlerinpatogenezi halen tartışılmaya devam etmektedir. Variköz ven fizyopatolojisi için sonzamanlarda ileri sürülen teoriler intrinsik venöz duvar anormallikleri nedeniyleoluşan dilatasyon ve bunun sonrasında ortaya çıkan yetersizliktir. Yapılançalışmalarda kan damarı duvarının hücresel kompozisyonunun ve morfolojisininkontrolünde vasküler hücre apopitozisinin rolü olabileceği ileri sürülmüştür. Buçalışmamızda normal ve variköz venlerin proapopitotik (bax ve kaspaz-9) veantiapopitotik (bcl-2) durumlarını belirleyerek varis gelişiminde apopitotikaktivitenin rolünü araştırmayı amaçladık.Çalışma, koroner arter bypass greft operasyonu geçirecek sağlıklı venasaphena magna (VSM)'ya sahip 15 hasta (Kontrol grubu, Grup 1) ve alt ekstremitedeprimer varis tanısı nedeniyle opere edilecek 15 hasta (Variköz ven grubu, Grup 2)olmak üzere 30 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Grup 2'de yer alan hastaların VSMtrasesi boyunca primer varisleri mevcut olup tümünde venöz duplex USG'deVSM'de reflü gösterildi (CEAP sınıflamasına göre C2(s) Ep As2-3 Pr). Her iki grubundizaltı baldır bölgesi VSMâ² sından doku örnekleri alındı. Doku kesitlerindeimmünohistokimyasal boyama ile proapopitotik bax ve kaspaz-9 ve antiapopitotikbcl-2 araştırıldı.Variköz venlerin medya tabakasında kollajen fibril seviyesinde artış ilebirlikte düz kas hücre azalması gözlendi. Elastin ağ örgüsündeki bozulma variközvenlerde daha fazlaydı.Variköz ven grubun medya tabakasında kontrol grubunmedyasına oranla daha fazla bax (+) ve kaspaz-9 (+) hücreler saptandı (p<0.05 vep<0.01). Tüm damar duvarı katmanında ise total bax (+) ve kaspaz-9 (+) hücrelerkontrol grubunda anlamlı olarak fazlaydı (p<0.05 ve p<0.01). Variköz ven grubununmedya tabakasındaki fazla bax ve kaspaz-9 pozitifliği, aşırı düz kas hücre azalmasınedeniyle olan rölatif yüksekliğe bağlı olabilir. Buna karşın bcl-2 boyamasında isevariköz venler ile sağlıklı venler arasında belirgin bir farklılık bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak variköz venler bütün olarak değerlendirildiğinde apopitotikaktivitenin azaldığnı saptadık. Fibrotik dejenerasyon ve artmış düz kas hücresiazalması daha az apopitotik mekanizmanın sebebi olabilir. Ancak fibrozis ve düz kashücre azalmasının da sebebi medyadaki yüksek apopitotik aktivite olabilir.Anahtar kelimeler: Variköz venler, Apopitozis, Vasküler duvar9
Fallot tetralojisinde tam düzeltme ameliyatından sonra kanama parametrelerindeki değişikliklerin incelenmesi
ÖZETSiyanotik konjenital kalp hastalıklarında klasik koagülasyon testleriyle operasyonsonrası dönemde düzelmeler saptandığı gösterilmiştir. Fakat literatürde spesifik olarak FallotTetralojisi olan hastalardaki kanama bozuklukları ve bu bozuklukların ameliyat sonrasıdeğerlerinin tromboelasstograf ile incelendiğine yönelik çalışma bulunmamaktadır. Bizde buçalışmamızda Fallot Tetralojisi tanısı alan ve tam düzeltme operasyonu planlananhastalarımızın, preop ve postop birinci gün rutin lâboratuar tetkiklerini ve tromboelastografdeğerlerini inceleyerek cerrahi defektin onarımı sonrası erken dönem hematolojikparametrelerinde düzelme olup olmadığını araştırmak istedik.Ocak 2006-Ekim 2006 tarihleri arasında yaşları 18 ay ile 84 ay arasinda olan 10 çocukprospektif olarak değerlendirmeye alındı. Hastalardan ameliyat öncesinde ve ameliyat sonrasıbirinci günde kan örnekleri alındı.Klasik kanama testleriyle T0 anında önemli bir bozukluk saptanmazkentromboelasstograf ın INTEG değerlendirmesinde 9 hastada R değerinde uzama, 9 hastada Kdeğerinde uzama, 8 hastada alpha değerinde azalma saptanıp 8 hastada R ve K değerindeuzama olup alpha değerinde azalma saptandı. EXTEG de ise 9 hastada R parametresindeuzama saptandı. T1 anı ile kıyaslandığında ise klasik kanama parametrelerinde uzamagörülürken tromboelasstograf parametrelerinden K ve alpha değerlerinde anlamlı düzelmelersaptandı.Sonuç olarak T0 anında fallot tetralojili çocukların pıhtılaşma faktörlerinde vetrombosit fonksiyonlarında bozukluklar saptandı. Klasik kanama testlerinde T1 anındabozulma saptanırken tromboelastograf parametrelerinde trombosit fonksiyonları ve pıhtılaşmafaktörleri üzerindeki negatif etkinin kalktığı gösterildi.
Koroner by-pass operasyonlarında kullanılan farklı üç perfüzyon tekniğinin inflamatuar sistem, nörolojik sistem ve solunum sistemi üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Çalışmamızda atan kalpte koroner arter bypass greftleme (KABG), pompada pulsatil KABG ve pompada pulsatil olmayan KABG tekniklerinin inflamatuar, santral sinir sistemi ve solunum sistemine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya elektif KABG operasyonu planlanan toplam 32 hasta alındı. Hastaların preoperatif, postoperatif 0., 6., ve 24. saat interlökin-6 (IL-6), interlökin-8 (IL-8), tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-?) ve S100beta (S100ß), preoperatif, postoperatif 0., 6. saatlerde karbonil düzeylerine bakıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif 24. saat ve postoperatif 5. gün oksijensiz arteriel kan gazlarına bakıldı. Preoperatif ve postoperatif 5. gün solunum fonksiyon testleri (SFT) yapıldı. BULGULAR: IL-6, IL-8 ve karbonil düzeylerindeki postoperatif artış atan kalpte KABG grubunda diğer 2 gruba göre belirgin ölçüde düşük olup (p<0.05), TNF-? düzeylerinde gruplar arasında fark saptanmamıştır. Serebral hasarın göstergesi olan S100ß'nın postoperatif düzeyi atan kalpte KABG grubunda diğer 2 gruba göre düşüktür (p<0.05). Her 3 grubun solunum sistemi üzerine olan etkileri incelendiğinde postoperatif dönemde atan kalpte KABG grubunda diğer 2 gruba göre arteriel parsiyel oksijen basıncı (PO2), 1. saniye zorlu ekspiratuvar volüm (FEV1), zorlu vital kapasite (FVC) ve 1. saniye zorlu ekspiratuvar volümün zorlu vital kapasiteye oranı (FEV1/FVC) değerleri belirgin olarak yüksektir (p<0.05). SONUÇ: Çalışmamızda atan kalpte KABG'nin, pompada pulsatil KABG ve pompada pulsatil olmayan KABG'e göre inflamatuar, santral sinir sistemi ve solunum sistemi üzerine olan olumsuz etkilerinin daha az olduğunu saptadık.
Kardiyovasküler cerrahide klasik yöntemle hazırlanan safen ven greftlerin endotel hasarından korunması
Bu çalışmada; klasik yöntemle hazırlanan safen ven greftlerin endotel hasarından korunmasına yönelik daha önceden kullanılmayan bir ajanla (Aminocardol) etkinliği iyi bilinen bir vazodilatatör ajan (Verapamil) kıyaslanarak değerlendirildi. Ayrıca potasyum içerikli kan kardiyopleji solüsyonunun safen ven intima, subendotelyal yapı ve mediasına ne şekilde etki ettiği araştırıldı. Koroner bypass cerrahisinin klasik safen ven hazırlama tekniği ile aynı cerrah tarafından safen ven açığa çıkarıldı. Safen ven greftin kullanılmayan distal bölgesinden atravmatik müdahaleyle 10 cm kadar parçası alındı. İnceleme grupları; Grup 1 (kontrol), Grup 2 (verapamil), Grup 3 (Aminocardol), Grup 4 (kan kardiyoplejisi) olarak oluşturuldu. Kontrol grubu ven örneği hiçbir işlem yapılmadan nativ doku olarak fikse edildi, diğer gruplara ilgili solüsyonuyla 2 dakika süreyle 100 mmHg basınç uygulandı ve sonrasında örnekler grup solüsyonları içerisinde 45 dakika süreyle bekletildi. Örnekler iki parçaya ayrılarak ışık ve elektron mikroskopta incelenmek üzere hazırlandı. Işık ve elektron mikroskopta örneklerin intima, media kalınlıkları ölçüldü ve hücreler, yapıları hasar yönünden (Grade 1,Grade 2, Grade 3, Grade 4) değerlendirilerek sayıldı. Çalışmanın verileri SPSS 15.0 İstatistik paket programına aktarılarak analiz edildi (Chicago, IL). Tüm gruplarda intima, media, Grade 2 ve Grade 3 hücreler arasında istatistiksel anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0.01). Ancak Grade 1 hücreler yönünden bakıldığında Kontrol-Verapamil grubu arasında (p<0.01) anlamlı fark olduğu ve greftin verapamil ile yeterince korunamadığı düşünüldü. Kontrol-Kan kardiyoplejisi grubu arasında ise hem Grade 1 hem de Grade 4 hücrelerde (p<0.001) oldukça anlamlı bir fark olduğu ve ven intimasının kan kardiyoplejisi ile ileri derecede bozulduğu görüldü. Kontrol-Aminocardol grubu arasında (p>0.01) anlamlı bir fark saptanamadı. Aminocardol grubu doku kesitleri nativ dokuya en yakın grup olarak değerlendirildi.
Açık kalp cerrahisinde N-asetilsistein'in iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki koruyucu etkisi
AÇIK KALP CERRAH S NDE N-ASET LS STE N' N SKEM -REPERFÜZYON HASARI ÜZER NDEK KORUYUCU ETK SDr. Pınar KÖKSALÖZETBu çalışma günde 2 defa 300mg IV N-asetilsistein (NAC) kullanan ve açık kalpcerrahisi operasyonuna giren hastalarda, NAC'ın iskemi-reperfüzyon hasarına karşı miyokardıkoruyucu etkisini değerlendirmek için tasarlanmıştır.Çalışmaya KABG operasyonu geçiren 20 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 10tanesi ameliyat öncesi en az 3 gün bronkopulmoner hastalığı veya bronş sekresyon bozukluğunedeniyle NAC kullanıyordu. Ameliyata başlamadan önce (bazal değer-T0), aortaya çaprazklemp konduktan 20 dakika sonra (iskemi dönemi-T1), aortaya konan çapraz klempkaldırıldıktan sonra (reperfüzyonun 0. dakikası-T2), aortaya konan çapraz klempkaldırıldıktan 6 saat sonra (reperfüzyonun 6. saati-T3) ve aortaya konan çapraz klempkaldırıldıktan 24 saat sonra (reperfüzyonun 24. saati-T4) santral venöz kateterden MDA,glutatyon, NO, pro-BNP, CK-MB ve cTnI çalıştırılmak için kan örnekleri alınmıştır. skemiöncesi ve reperfüzyon sonrası sağ atriumdan alınan örnek dokuda NO ölçülmüştür.Gruplar arası karşılaştırmada aort klemp süresi dışında hiçbir parametre arasındaistatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (p>0,05). Ancak çalışma grubunda plazmaCK-MB, cTnI, pro-BNP düzeyleri ve doku NO düzeyleri daha düşük bulunmuştur. Ayrıcaplazma glutatyon düzeyleri daha yüksek bulunmuştur.Bu çalışmanın sonucu olarak, günde 2 defa 300mg IV NAC kullanımı KABG geçirenhastalarda R hasarından miyokardı koruyucu etki göstermemektedir. Antioksidan bir ajanolan NAC'ın bu dozda, R hasarından miyokardı korumak için yetersiz olduğunu, dahayüksek dozlarda KPB ilk solüsyonuna ilave edildiğinde ve KPB boyunca devam edildiğindeKABG geçiren hastalarda R hasarından miyokardı korumada faydalı olabileceğinidüşünüyoruz.
Kardiyopulmoner bypass sırasında pulmoner arterden verilen iloprost'un akciğer hasarına karşı koruyucu etkisi
KARD YOPULMONER BYPASS SIRASINDA PULMONERARTERDEN VER LEN LOPROST'UN AKC ĞER HASASRINAKARŞI KORUYUCU ETK SDr. Mustafa Hakan ZORBir prostasiklin analoğu olan loprost'un akut akciğer hasarı üzerine olan etkileriçok iyi bilinmemektedir.Aorta klempli olduğu dönemde pulmoner arterden verilenloprost'un akciğer hasarına karşı koruyucu olup olmadığını sitokin seviyelerini(IL-1beta,IL-6,IL-8 ve TNF-alfa) sol atriyum beyaz küre sayılarını ve akciğer biyopsileriniinceleyerek araştırdık.Koroner bypass cerrahisi geçirecek 20 hasta 2 gruba bölünerek çalışmagrubundaki hastalara aorta klemplendikten sonra 2 nanogr/kg/dk gidecek şekilde iloprostinfüzyonu başlanırken, kontrol grubuna herhangi bir ilaç verilmeden ameliyattamamlandı.Kan örnekleri pompaya girmeden önce,aort klempinin 5.,20. dakikalarındave pompa çıkışında sol atriyumdan toplandı.Pompa öncesinde ve pompa çıkışında her ikigruptan da bronş lavajları ve sternum kapatılmadan önce akciğer biyopsileri alındı.IL-1beta seviyeleri pompa çıkışında çalışma grubunda anlamlı derece düşükbulundu.Benzer şekilde pompa çıkışında IL-6 seviyeleri de düşük bulunurken, IL-8seviyeleri hem 20.dakikada hem de pompa çıkışında kontrol grubuna göre anlamlıderecede düşük bulundu.TNF-alfa seviyeleri de pompa çıkışında anlamlı derecededüşüktü.Çalışma grubundaki hastaların sol atriyum beyaz küre değerleri kontrol grubunagöre anlamlı derecede düşük bulunurken, kontrol grubundaki hastaların akciğerbiyopsilerinde çalışma grubundaki hastaları biyopsilerine oranla belirgin derecedeenflamasyon saptandı.Kardiyopulmoner bypass esnasında pulmoner arterden verilen loprost'unpompanın oluşturduğu infamasyonu ve akciğer hasarını azalttığını saptadık.
Ratlarda alt ekstremite iskemi/reperfüzyon hasarında Karvakrol'ün etkilerinin araştırılması
Ratlarda Alt Ekstremite İskemi/reperfüzyon Hasarında Karvakrol'ün Etkilerinin Araştırılması Amaç: Akut ekstremite iskemisi ciddi morbidite ve mortaliteye neden olan klinik bir problemdir. Yapılan çalışmalar karvakrolün antioksidan, antibakteriyel, antifungal, antikanser, antiinflamatuvar, hepatoprotektif, spazmolitik ve vazorelaksan dâhil olmak üzere çeşitli biyolojik ve farmakolojik özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda femoral iskemi reperfüzyon hasarında karvakrolün Total Oksidan Seviye(TOS), Total Antioksidan Seviye(TAS), ve Tiyol Disülfit Homeostazı (TDH) üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 36 adet Spraque Dawley cinsi erkek rat kullanıldı ve her grupta 6 hayvan olmak üzere 6 grup (Kontrol, İskemi-reperfüzyon, Karvakrol, DMSO, Heparin ve Heparin+karvakrol) oluşturuldu. Kontrol grubu hariç hayvanlar 90/10 mg/kg ketamine/ksilazine im uygulama ile anesteziye alındıktan sonra lastik teyp ile 60 dk. sol femoral iskemi oluşturuldu. Reperfüzyon için 60 dk. bekletildi. Reperfüzyon aşamasında karvakrol verilen gruplara 0,01mL (5mg/kg) ip karvakrol heparin verilen gruplara ise 0,1mg/;kg enoxaparin sc verildi. Reperfüzyon sonrası intrakardiyak 5ml alınan kanda ELİSA ile TAS, TOS, Tiyol Disülfit Seviyelerine, FİR yapılan alp ekstremite caput femoris hizasından ekarte edilerek hematoksilen eozine boyama ile hücre apopitozisi, kas liflerinin düzensizliği, hemoraji ve inflamatuar hücre artışı yönünden değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda biyokimyasal ve histopatolojik olarak bakıldığında TAS, TOS, Tiyol Disülfit Seviyesi artmış, dejenerasyon, hücrelerde ayrışma, inflamasyon ve konjesyon bulguları azalmış olarak verilerimiz anlamlı çıkmış olup literatür bulguları ile uyuşmaktadır. Disorganizasyon, hemoraji ve nekroz bulguları istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda karvakrolün iskemi reperfüzyon hasarında olumlu yönde etkilerinin olduğu kanaatine varılmıştır. Bu bulgularımızın tüm etkilerinin ortaya çıkartılması ve pratikte de uygulanabilmesi için daha fazla deneysel ve klinik araştırmaya gereksinim vardır.
Açık kalp ameliyatlarında (koroner arter bypass greft operasyonları) preoperatif/postoperatif ekokardiyografi bulguları ile perikardiyal sıvı ve serumda SCUBE 1 seviyelerinin korelasyonu
Amaç: Signal peptide-CUB-EGF domain-containing protein 1 (SCUBE-1) tromboz ve iskemi durumlarında biyobelirteç olarak çalışılmış güncel olarak araştırılan erken embriyogenezde sekrete olan hücre yüzey proteinidir. Bu çalışmada perikardiyal ve kan plazma SCUBE-1 düzeylerinin bypass yapılan hastalarda sol ventrikül fonksiyonları ile ilişkisi araştırılmıştır. Metot: Koroner bypass amacı ile opere edilen 40 hastanın plazma ve sternotomi sonrası alınan perikardiyal sıvı örneklerinde SCUBE-1 düzeyleri ve rutin kan parametreleri çalışıldı. Hastaların hemen operasyon öncesi ve operasyondan sonra çekilen ekokardiyografilerinde sol ventrikül fonksiyonları araştırıldı. Hastalar preoperatif - postoperatif gruplar olarak ve her iki grupta normal EF (sol ventrikül kısalma oranı – FS > 0,33) ve düşük EF gruplar ( sol ventrikül kısalma oranı – FS < 0,33) olarak sınıflandırıldı. Daha sonra gruplar arasında SCUBE-1 seviyeleri ve kan parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Scube 1 perikard sıvı ve plasma seviyelerinin anlamlı olarak korelasyonu gözlendi (p< 0.05). Fakat Scube 1 kan plasma seviyeleri ile sol ventrikül sistolik fonksiyonları arasında anlamlı istatiksel bulgu ve korelasyon gözlenmedi. (preoperatif normal EF grup ve bozulmş EF grup p: 0.359) (postoperatif normal EF grup ve bozulmş EF grup p: 0.964). Benzer şekilde Scube 1 perikardiyal sıvı seviyeleri ile sol ventrikül sistolik fonksiyonları arasında anlamlı istatiksel bulgu ve korelasyon gözlenmedi (preoperatif normal EF grup ve bozulmş EF grup p: 0.313) (postoperatif normal EF grup ve bozulmş EF grup p: 0.969). Fakat preoperatif - postoperatif normal EF ve bozulmş EF gruplar ile inflamatuar plasma ve kardiyak değerler arasında anlamlı istatiksel sonuçlar gözlendi. (preoperatif grup nötrofil (p: 0.006) , bazofil (p: 0,044) , wbc (p:0.004) , ck-mb (p:0.022) ,troponin- I (p: 0.037) ) (postoperatif grup nötrofil (p:0.023) , wbc ( p:0.066) , ck-mb (p:0.033) ) Sonuç: Bu sonuçlar bize Scube 1 plasma ve perikardiyal sıvı seviyelerinin sol ventrikül fonksiyonları üzerine sensitif etkisinin olmadığını göstermiştir. Fakat hem preoperatif hem de postoperatif gruplar arasında inflamatuar ve kardiyak belirteçlerin sol ventrikül fonksiyonları üzerine daha sensitif belirteçler olduğu düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler : Sol ventrikül kısalma oranı, kalp yetmezliği, perikardiyal sıvı, Scube 1, sol ventrikül fonksiyonları, plasma inflamasyon markerları
Off pomp ve on pomp koroner bypass'larda preoperatif kan değerlerinin, koroner lezyonların, syntax skorunun ve ek hastalıkların postoperatif aritmiye etkisi
Giriş: Günümüzde koroner bypass cerrahisinde karşılaştığımız problemlerin önemli kısmını postoperatif dönemde gelişen aritmiler oluşturmaktadır. Postoperatif aritmiler ejeksiyon fraksiyonunu etkileyerek mortaliteye sebep olmaktadır. Preoperatif dönemde aritmiye neden olabileceği düşünülen durumlar için tedavi uygulansa da, postoperatif dönemde aritmiler sık görülmektedir. Bu çalışma preoperatif dönemde hastanın elektrolitlerinin, ek hastalıkların, syntax skorunun postoperatif dönemde aritmiye etkisini incelemek için yapıldı. Materyal: Bu çalışmada izole koroner bypass operasyonu yapılan 90 hasta bulunmaktadır. Hastalar aritmi gelişip gelişmemesine göre 2 gruba ayrıldı. Hastaların 58 (%64.4)'i erkek, 32(%35.6)'si kadındır. Hastaların ortalama yaşı 61 (33-76)'dir. Çalışmamız retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Diabetes Mellitus (DM), Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), Hipertansiyon (HT), cinsiyet, yaş, syntax skoru, preoperatif elektrolit değerleri ile aritmi gelişimi arasında anlamlı ilişki görülmedi. Mean Platelet Volüme (MPV) oranı ile aritmi oluşumu arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,001). Sonuç: Koroner bypass operasyonu yapılan 90 hastada; preoperatif kan değerlerinin, ek hastalıkların, syntax skorunun postoperatif dönemde aritmiye etkisini araştırıldığında, sadece MPV oranı ile aritmi arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur.
Mitral kapak replasmanı yapılan hastaların preoperatif ve postoperatif 3-6 ay sonrası transtorasik eko parametrelerindeki değişiklikler
Giriş ve Amaç: Yapılan tüm açık kalp ameliyatları içerisinde kalp kapak cerrahisi koroner bypass cerrahisinden sonra sıklık olarak ikinci sırada gelmektedir. Mitral kapak cerrahisinde (özellikle mitral yetmezlikte) en önemli amaç sol ventrikül dilatasyonunu önleyerek sol ventrikül fonksiyonlarını korumaktır. Mitral kapak değişimi yapılmış olan hastaların preoperatif tanılarında ve postoperatif değerlendirmelerinde ekokardiyografinin önemli yeri vardır. Bu çalışmada preoperatif dönemde hastanın sol ventrikül sistol sonu çapları, sol ventrikül diyastol sonu çapları, sol atrium çapları, interventriküler septum kalınlığı, triküspit yetmezliği, pulmoner arter basınçları ve ejeksiyon fraksiyonunun postoperatif 3 ile 6 aylık dönemde nasıl etkilendiğini görmek amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmada mitral kapak değişimi yapılan 52 hasta bulunmaktadır. Bu hastalarımız retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Diyabetes mellitus (DM), kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), sigara, cinsiyet ve yaş demografik parametreler olarak değerlendirildi. Çalışmamızda mitral kapak replasmanı yapılan hastaların preoperatif ve postoperatif sol ventrikül sistol sonu çapları, sol ventrikül diyastol sonu çapları, sol atriyum çapları, interventriküler septum kalınlığı, triküspit yetmezliği, pulmoner arter basınçları ve ejeksiyon fraksiyonu parametreleri istatistiksel veriler olarak karşılaştırıldı. Sonuç: Mitral kapak değişimi ile sol ventrikül sistolik fonksiyonlarda koruma ve düzelme amaçlanmaktadır. Çalışmamızda mitral kapak değişimi yapılan 52 hastada preoperatif ve postoperatif ejeksiyon fraksiyonu, sol atrium çapı, pulmoner arter basıncı ve triküspit yetmezliğindeki değişimlerde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Çalışmamızda da gösterildiği gibi operasyon sonrası bazı eko parametrelerindeki düzelmeler sol ventrikül sitolik fonksiyonlarda düzelme ve koruma sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Mitral Kapak, Preoperatif, Postoperatif, Transtorasik, EKO
Endovasküler aort onarımlarında klinik deneyimlerimiz
Amaç: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi (KVC) kliniğinde 2012-2017 yılları arasında endovasküler aort onarımı (EVAR) ve torakal endovasküler aort onarımı (TEVAR) yapılan 19-84 yaş aralığındaki hastaların sosyodemografik özellikleri incelenmiş, operasyon öncesi ve sonrası laboratuvar, klinik, cerrahi ve radyolojik verilerinin araştırılıp literatür ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2012-2017 yılları arasında Dicle Üniversitesi KVC Kliniğinde 19-84 yaş arası aort anevrizma ve diseksiyonu nedeni ile EVAR ve TEVAR uygulanan 75 hasta retrospektif olarak değerlendirilmeye alınmıştır. Bulgular: Endovasküler girişim uygulanan hastalarda erkek cinsiyet, ileri yaş, hipertansiyon (HT), koroner arter hastalığı (KAH) ve sigara içiciliği oranları yüksek bulundu. Yoğun bakım takip süreleri, hastanede kalış süreleri ve operasyon süreleri genel literatür ile uyumlu bir şekilde kısa izlendi. Rüptüre olan ve olmayan aort anevrizma ve diseksiyonlarında erken mortalite oranlarımız, açık cerrahinin uluslararası çalışmalarla elde edilen sonuçlarına göre düşük izlendi. EVAR ve TEVAR sonrası görülen komplikasyonlar olan endoleak, migrasyon, parapleji, yara yeri enfeksiyonları ve akut böbrek yetmezliği oranlarının genel literatürle uyumlu olduğu izlendi. Endarterektomi, femorofemoral baypas ve embolektomi gibi ek işlemlerin oranları düşük izlendi. Hemoglobin (Hg), üre ve kreatinin değerlerinin preoperatif ve postoperatif dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. Sonuç: Aort patolojilerinde endovasküler onarım yapılan hastalarımızdaki başarı ve komplikasyon oranları uluslararası literatür ile uyumludur. Bölgemizde birçok şehre hitap eden Dicle Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğinde bu tedavi yöntemlerinin uygulanabilir olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Endovasküler, Aort, EVAR, TEVAR