
3
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
34 hafta altı invaziv solunum desteği alan prematürlerde ekstübasyon sonrası nazal yüksek frekanslı osilatuar ventilasyon (NHFOV) ile nazal aralıklı pozitif basınçlı ventilasyon (NIPPV) yöntemlerinin klinik sonuçları ve yakın kızılötesi spektroskopisi (NIRS) ile beyin oksijenizasyonuna etkisinin araştırılması
Bu çalışmada esas amacımız 34 hafta altı prematürelerde ekstübasyon sonrası NHFOV ve NIPPV yöntemlerinin ekstübasyon başarısı ve yeniden entübasyon oranları üzerindeki etkilerini araştırmaktır. İkincil amaçlarımız ise ekstübasyon sonrası beyne giden oksijen miktarının non-invaziv bir yöntem olan NIRS cihazı ile değerlendirilmesi ve NHFOV ile NIPPV uygulanan bebeklerde oluşabilecek komplikasyonların sıklığının belirlenmesidir. Ocak 2024 - Aralık 2024 tarihleri arasında SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yürütülen bu prospektif, randomize kontrollü çalışmaya toplam 80 bebek dahil edilmiştir. Ekstübasyon sonrası ilk 72 saatte yeniden entübe olmayan hastalar başarılı ekstübasyon olarak kabul edilmiştir. Hastalar, postmenstürel (PM) 36. haftaya veya taburculuk gününe kadar takip edilmiştir. Beyin oksijenasyonunu değerlendirmek için ekstübasyon öncesi ve sonrası hastaların alnına oksimetre probu yerleştirildi ve 30 dakika boyunca her 5 dakikada bir NIRS cihazından elde edilen serebral rejyonel oksijen satürasyonu (SrSO₂) değerleri ile nabız oksimetreden alınan SpO₂ değerleri kaydedildi. Serebral dokunun fraksiyone oksijen ekstraksiyonu (SFOE) her 5 dakika için ayrı olarak hesaplanmış ve karşılaştırılmıştır. Çalışmada, yeniden entübasyon oranı NHFOV grubunda NIPPV grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p ≤ 0,01). Yeniden entübasyon süreleri NHFOV grubunda 27,0 saat (3,0-62,0), NIPPV grubunda ise 10,5 saat (5,0-16,0) olarak saptanmıştır (p≤0,01). NIPPV grubunda PM 36. haftada non-invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı olan hasta sayısı daha fazlaydı. Ekstübasyon öncesi ve sonrası SpO2, serebral FOE ve serebral rSO₂ değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p ≥ 0,96). NHFOV yöntemi, invaziv solunum desteği alan prematürlerde komplikasyon sıklığını artırmadan yeniden entübasyon oranını azaltmasıyla güvenilir bir sekonder ventilasyon modu olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, NIPPV yöntemine kıyasla başarılı ekstübasyon oranının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Ancak, PM 36. haftada anlamlı bir farkın olmaması ve beyin oksijenasyonuna etkisinin gösterilememesi nedeniyle, daha geniş vaka serileri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ekstübasyon başarısı, NHFOV, NIPPV, serebral oksijenasyon, NIRS.
Romatoid faktör pozitif asemptomatik vakalarda insülin direncinin değerlendirilmesi
Otoimmün hastalıkların patogenizinde önce otoantikor pozitifliğinin geliştiğini ve yıllar sonrasında otoimmün hastalıkların ortaya çıktığını bilmekteyiz. Biz bu çalışmamızda asemptomatik romatoid faktör pozitif bireylerde otoimmünitenin neden olabileceği inflamasyonun, insülin direncine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Bu çalışma SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi' nde tek merkezli vaka-kontrol çalışması olarak kasım 2023 ve kasım 2024 tarihleri arasında romatoloji polikliniğine başvuran romatoid faktörü pozitif asemptomatik hastalar ve endokrinoloji polikliniğinden alınan romatoid faktör negatif asemptomatik bireyler arasında yürütüldü. Vaka grubuna romatoloji polikliniğine gelen, daha önceden insülin direnci ile romatoid faktörü herhangi bir nedenden dolayı bakılıp pozitif çıkan 46 birey seçildi. Kontrol grubuna ise endokrinoloji polikliniğine başvuran yaş ve cinsiyetleri eşleştirilmiş romatoid faktörü negatif asemptomatik 45 birey seçildi. Çalışmaya dahil edilen iki gruptaki toplam bireylerin 29 (%31,9)'unda insülin direnci tespit edildi. Bu iki grup ayrı ayrı incelendiğinde ise asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin 15 (%32,6)'inde, kontrol grubundaki bireylerin 14 (%31,1)'ünde insülin direnci bulundu (p: 0,878). Aralarında sayısal olarak fark olsa dahi istatistiksel fark yoktu. Çalışmadaki her iki gruptaki tüm bireylerin insülin direnci değeri ortalamaları ise 2,33±1,4 (medyan: 1,89) olduğu bulundu. Grupları ayrı ayrı değerlendirdiğimizde asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri 2,60±1,6 (medyan: 2,07), kontrol grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri ise 2,05±1,2 (medyan: 1,76) olduğu saptandı (p: 0,110). Dolayısıyla yine asemptomatik romatoid faktör pozitif grubunda kontrol grubuna göre sayısal olarak fark vardı ancak istatistiksel fark saptanmadı. Sonuç olarak, romatoid faktör pozitif asemptomatik hastalarda artmış insülin direnci sıklığına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir durum saptanamamıştır. Yine de hasta grubundaki insülin direncindeki sayısal üstünlük, romatoid faktör pozitifliğinin insülin direncini tetikleyebileceğini düşündürmektedir. Elde edilen bulgular romatoid faktörün, insülin direncinin patogenezinde etkili bir faktör olabileceği yönünde umut verici olsa da hastalardaki romatoid faktör pozitifliğinin ne kadar zaman önce geliştiğinin bilinerek romatoid faktör pozitifliğinin homojenize edildiği, hastaların daha uzun süreli takiplerinin yapılabildiği ve daha geniş populasyonda yapılacak olan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sepsisli bebeklerde hematolojik ve inflamatuar tanısal kriterler ve prognostik önemi
Yenidoğan sepsisinde klasik tanı kriterlerine ek olarak plazma raftlin düzeylerinin sepsis tanı ve prognozundaki önemini ortaya koymayı amaçladık. Bu çalışma SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tek merkezli, vaka-kontrol çalışması olarak Ocak 2023 ve Ocak 2024 tarihleri arasında Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılan, 37 gebelik haftası ve üzerinde doğan ve geç neonatal sepsis tanısı alan 60 hasta ve 35 kontrol grubunda yürütüldü. Hasta grubundaki 45 hasta sepsis tanısının 0.gün ve 7.gün değerlerine göre iki gruba ayrıldı. Hasta grubunda çalışma süresince exitus olan 15 hasta da exitus grubu olarak çalışmaya dahil edilerek toplam 4 grup oluşturuldu. Medyan CRP düzeyleri hasta (0.gün) grubunda 52,9 mg/L, kontrol grubunda 1,2 mg/L, exitus grubunda 120,3 mg/L idi ve üç grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Prokalsitonin düzeyleri için medyan değerler hasta (0.gün) grubunda 2,50 mcg/L, kontrol grubunda 0,03 mcg/L, exitus grubunda 9,60 mcg/L idi ve üç grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Raftlin düzeylerinin ortalaması hasta (0.gün) grubunda 394,8 ± 99,4 ng/ml, kontrol grubunda 71,6 ± 21,1 ng/ml, exitus grubunda 584,4 ± 73,4 ng/ml idi ve üç grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). pSOFA Sepsis Skoru'nun ortalamaları hasta (0.gün) grubunda 9,6 ± 3,2, hasta (7.gün) grubunda 2,3 ± 1,6 ve exitus grubunda 17,9 ± 2,2 idi ve üç grup arasında istatiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Phoenix Sepsis Skoru'nun ortalamaları hasta (0.gün) grubunda 6,1 ± 2,1, hasta (7.gün) grubunda 0,49 ± 0,2 ve exitus grubunda 11,0 ± 1,3 idi ve üç grup arasında istatiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Ayrıca Raftlin düzeylerinin mortaliteyi tahmin etme açısından sensitivitesi %100, spesifitesi %80, AUC 0,92 ve eşik değeri>475,61 ng/ml olarak bulundu. Sonuç olarak çalışmamızı değerlendirdiğimizde raftlin düzeyinin sadece sepsis tanısı koymada değil, daha yüksek raftlin düzeyinin kötü prognozu öngörmede de bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular raftlinin ideal bir sepsis biyobelirteci olabileceği yönde umut verici olduğunu düşündürmekte ise de yenidoğan bebeklerde daha geniş popülasyonda yapılacak daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.