Recently Added Theses
View AllBipolar bozukluk hastalarında bilinçli farkındalık ve intihar olasılığı arasındaki ilişki
Bu araştırma bipolar bozukluk tanılı hastaların bilinçli farkındalık düzeyleri ve intihar olasılığı arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Araştırmanın örneklemini Gaziantep Üniversitesi, Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde yatarak tedavi gören bipolar bozukluk tanılı 117 hasta oluşturdu. Veri toplama aracı olarak ''Kişisel Bilgi Formu, Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BFÖ), İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Beck Depresyon Envanteri (BDE)'' kullanıldı. Çalışmada yer alan parametrelerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemede ölçek skorlarının çarpıklık ve basıklık değerlerine bakıldı. Normal dağılım gösteren parametrelerde ikili grup analizlerinde bağımsız student t-testi kullanıldı. Ölçekler arasındaki ilişkinin belirlenmesinde Pearson korelasyon testi kullanıldı. Araştırmada yordayıcı etki basit doğrusal regresyon analizi ile değerlendirildi. Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0,05 olarak alındı. Bu çalışmada bipolar bozukluk tanılı hastaların %53,8'i erkek, %58,8'i 18-35 yaş aralığında, %70,1'inin daha önce intihar girişimi olmadığı ve %52,1'inin intihar düşüncesinin olduğu belirlendi. Hastaların İOÖ toplam puan ortalaması 78,25±14,59 ve YMDÖ toplam puan ortalaması 15,67±8,73 olarak belirlendi. BDE toplam puan ortalaması 20,51±12,84 olarak belirlendi. BİFÖ toplam puan ortalaması 54,36±13,25 olarak belirlendi. İOÖ toplam puan ortalamaları ve BİFÖ puan ortalaması cinsiyete göre anlamlı bir şekilde farklılaşmaktadır. İOÖ toplam puan ortalaması ile BDE toplam puan ortalaması arasında pozitif yönde anlamlı (p=0,000; r=0,551), BİFÖ toplam puan ortalaması arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu (p=0,000; r=-0,535) görüldü. Yapılan regresyon analizi sonucunda katılımcıların depresyon düzeylerinin intihar olasılıklarının, %30'unu açıkladığı belirlendi (R=0,551, R²=0,304). Ayrıca katılımcıların bilinçli farkındalık düzeylerini intihar olasılıklarının, %28'ini açıkladığı belirlenmiştir (R=0,535, R²=0,286). Bu araştırmaya göre bipolar bozukluk tanılı katılımcıların intihar olasılıkarı şiddetli, depresyon ve bilinçli farkındalık düzeyleri orta düzeyde şiddetli olduğu tespit edildi. Ayrıca araştırmaya göre BFÖ düzeyi arttıkça, intihar olasılığı ve mani belirtilerinin azaldığı ve BFÖ düzeyi arttıkça depresyon düzeyinin azaldığı tespit edildi. Araştırmanın bir diğer sonucu da kadınların intihar olasılıklarının daha yüksek olması ve erkeklerin BFÖ düzeylerinin daha yüksek olmasıdır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre psikiyatri hemşirelerinin bipolar bozukluk tanılı hastalarda düzenli tarama programlarıyla depresyon düzeyi, intihar riski ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi, yüksek risk taşıyan bireylerin erken müdahale için yönlendirilmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk; İntihar olasılığı; Bilinçli farkındalık; Psikiyatri hemşireliği.
Yenidoğan bebeklerin tükürük, idrar ve kan örneklerinde CMV DNA'nın araştırılması
Primer CMV enfeksiyonu, sağlam konakta genellikle asemptomatik seyreder, ancak immün sistemi henüz gelişmemiş fetusta çok ciddi hasarlara yol açabilir. CMV'nin bulaş yollarının çeşitliliği sebebiyle, seropozitivite oranları yaşla birlikte artmaktadır. Konjenital CMV enfeksiyonu prevalansı, ülkemiz gibi maternal seroprevalansın yüksek olduğu gelişmekte olan ülkelerde %1-5 civarındadır. Çalışmamızda, Sanko Üniversitesi Hastanesi'nde doğan, 30 yenidoğanın idrar, tükürük ve kan CMV PCR testleri ile annelerinin gebelik takiplerindeki CMV IGM, CMV IGG test sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Otuz bebeğe ait toplam 90 örnek CMV PCR ile araştırıldığında, tümü negatif olarak saptanmıştır. Yenidoğanların annelerinin gebelik dönemine ait CMV IgM, CMV IgG sonuçları incelendiğinde, tamamının CMV IgM sonucunun negatif olduğu görülmüştür. CMV IgG sonuçlarına göre gebelerin %93,3'ü seropozitif olarak değerlendirilmiştir. Maternal CMV taraması, fayda-maliyet durumuna göre değerlendirildiğinde, tedavisinin bulunmaması, gereksiz endişe ve girişimlere neden olabilmesi gibi sebeplerle evrensel olarak önerilmemektedir. Ancak konjenital CMV çeşitli nörolojik sekellere ve sensörinöral işitme kaybına neden olan, dünya genelinde konjenital enfeksiyonların en sık etkenidir. Dolayısıyla tespit edilemeyen işitme kaybı, konuşma ve dil becerilerinin normal kazanımına da zarar verebilir. Son on yılda tanı yöntemlerinde önemli gelişmelerin olması bu hastalarda CMV hastalığının klinik yönetiminde kolaylık sağlamıştır. Çalışmamızın en büyük sınırlılığı olgu sayımızın oldukça az olmasıdır. Toplumumuzdaki durumu daha net ortaya koyabilmek için prospektif olarak yenidoğanın en az iki yıl takibinin yapıldığı ülke çapında geniş çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Yenidoğan; CMV; CMV DNA.
Pediatri hemşirelerinin infiltrasyon ve ekstravazasyon bilgi tutum ve uygulamalarının değerlendirilmesi
Pediatrik hastalarda intravenöz (IV) tedavi uygulamasında periferik venöz kateterler (PVK) yaygın olarak kullanılan yöntemler arasında yer almaktadır. Ancak infiltrasyon ve ekstravazasyon gibi komplikasyonlar, PVK uygulamasında sıkça karşılaşılan ciddi sorunlardır. Bu komplikasyonlar intravenöz tedavinin aksamasına, çevre dokuların zarar görmesine ve ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Bu tür komplikasyonlar, doğru bilgi, uygun tutum ve etkili uygulamalarla önlenebilir. Bu çalışma, pediatri hemşirelerinin infiltrasyon ve ekstravazasyon hakkındaki bilgi, tutum ve uygulamalarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel tasarımda gerçekleştirilmiştir. Ağustos-Aralık 2023 tarihleri arasında Cengiz Gökçek Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi'nin kliniklerinde çalışan ve araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 250 pediatri hemşiresi ile veriler toplanmıştır. Araştımanın yürütülmesi için etik kurul onayı, kurum çalışma izni ve hemşirelerin bilgilendirilmiş gönüllü onamları alınmıştır. Veriler; Hemşire Tanıtıcı Özellikler Formu, İnfiltrasyon ve Ekstravazasyon Bilgi Formu, İnfiltrasyon ve Ekstravazasyonu Önlemeye Yönelik Hemşirelik Uygulamaları Formu ve İnfiltrasyon ve Ekstravazasyonu Önlemeye Yönelik Tutum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Veri analizinde bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Bonferroni ve Tamhane çoklu karşılaştırma testleri, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis H testi ve Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Hemşirelerin yaş ortalaması 29,94±5,39 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların %64'ü kadın, %75,2'si lisans mezunu olup, ortalama 6,24±4,97 yıldır pediatri hemşiresi olarak görev yapmaktadır. Hemşirelerin %76,8'i periferik venöz kateter uygulamasıyla ilgili eğitim almıştır. Hemşirelerin infiltrasyon ve ekstravazasyona ilişkin bilgi düzeyi ortalama puanı 17,70±4,65 olarak belirlenmiştir. Genel bilgi düzeyi düşük bulunmakla birlikte, hemşirelerin %81,2'si kateter seçimi ve uygun kateter numarasının infiltrasyon ve ekstravazasyon riskini etkilediğini, %81,6'sı ise intravenöz sıvının hızlı ve basınçlı verilmesinin infiltrasyon ve ekstravazasyona neden olmayacağını bilmektedir. Hemşirelerin İnfiltrasyon ve Ekstravazasyonu Önlemeye Yönelik Tutum Ölçeği toplam puanı 49,70±6,97 olarak bulunmuştur. Klinik yetkinlik ve teknik beceriler alt boyutu 13,31±2,65, özgüven ve öz-yeterlilik alt boyutu ise 8,90±2,19 olarak ölçülmüştür. İnfiltrasyon ve ekstravazasyona yönelik hemşirelik uygulamaları toplam puanı 34,82±3,83 olup, kateter bölgesi değerlendirme alt boyutu (16,20±2,55) ve kateter bakımı ve infüzyon tedavisi alt boyutu (11,53±2,22) yüksek puan alan alanlar olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak infiltrasyon ve ekstravazasyon, intravenöz tedavide önemli komplikasyonlardır. Bu komplikasyonların önlenmesinde hemşirelerin periferik venöz kateter uygulaması hakkında bilgi, tutum ve becerilerini geliştirmeleri kritik öneme sahiptir. Hemşirelerin bu komplikasyonları öngörme ve önlemedeki etkinliklerinin artırılması amacıyla düzenli hizmet içi eğitim programlarıyla desteklenmeleri önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşire; intravenöz; infiltrasyon; ekstravazasyon; bilgi düzeyi.
34 hafta altı invaziv solunum desteği alan prematürlerde ekstübasyon sonrası nazal yüksek frekanslı osilatuar ventilasyon (NHFOV) ile nazal aralıklı pozitif basınçlı ventilasyon (NIPPV) yöntemlerinin klinik sonuçları ve yakın kızılötesi spektroskopisi (NIRS) ile beyin oksijenizasyonuna etkisinin araştırılması
Bu çalışmada esas amacımız 34 hafta altı prematürelerde ekstübasyon sonrası NHFOV ve NIPPV yöntemlerinin ekstübasyon başarısı ve yeniden entübasyon oranları üzerindeki etkilerini araştırmaktır. İkincil amaçlarımız ise ekstübasyon sonrası beyne giden oksijen miktarının non-invaziv bir yöntem olan NIRS cihazı ile değerlendirilmesi ve NHFOV ile NIPPV uygulanan bebeklerde oluşabilecek komplikasyonların sıklığının belirlenmesidir. Ocak 2024 - Aralık 2024 tarihleri arasında SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yürütülen bu prospektif, randomize kontrollü çalışmaya toplam 80 bebek dahil edilmiştir. Ekstübasyon sonrası ilk 72 saatte yeniden entübe olmayan hastalar başarılı ekstübasyon olarak kabul edilmiştir. Hastalar, postmenstürel (PM) 36. haftaya veya taburculuk gününe kadar takip edilmiştir. Beyin oksijenasyonunu değerlendirmek için ekstübasyon öncesi ve sonrası hastaların alnına oksimetre probu yerleştirildi ve 30 dakika boyunca her 5 dakikada bir NIRS cihazından elde edilen serebral rejyonel oksijen satürasyonu (SrSO₂) değerleri ile nabız oksimetreden alınan SpO₂ değerleri kaydedildi. Serebral dokunun fraksiyone oksijen ekstraksiyonu (SFOE) her 5 dakika için ayrı olarak hesaplanmış ve karşılaştırılmıştır. Çalışmada, yeniden entübasyon oranı NHFOV grubunda NIPPV grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p ≤ 0,01). Yeniden entübasyon süreleri NHFOV grubunda 27,0 saat (3,0-62,0), NIPPV grubunda ise 10,5 saat (5,0-16,0) olarak saptanmıştır (p≤0,01). NIPPV grubunda PM 36. haftada non-invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı olan hasta sayısı daha fazlaydı. Ekstübasyon öncesi ve sonrası SpO2, serebral FOE ve serebral rSO₂ değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p ≥ 0,96). NHFOV yöntemi, invaziv solunum desteği alan prematürlerde komplikasyon sıklığını artırmadan yeniden entübasyon oranını azaltmasıyla güvenilir bir sekonder ventilasyon modu olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, NIPPV yöntemine kıyasla başarılı ekstübasyon oranının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Ancak, PM 36. haftada anlamlı bir farkın olmaması ve beyin oksijenasyonuna etkisinin gösterilememesi nedeniyle, daha geniş vaka serileri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ekstübasyon başarısı, NHFOV, NIPPV, serebral oksijenasyon, NIRS.
Skleroderma hastalarının geleneksel ve tamamlayıcı tıbba ilişkin tutumları
Bu çalışma skleroderma tanısı alan hastaların geleneksel ve tamamlayıcı tıbba ilişkin tutumlarını incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak gerçekleştirildi. Araştırma verileri Şubat 2024-Haziran 2024 tarihleri arasında bir ilde bulunan uygulama ve araştırma hastanesinin romatoloji polikliniği ve kliniğinde tedavi gören hastalar ile yapıldı. Araştırmanın evrenini romatoloji polikliniğine başvuran 90 hasta, örneklemini ise Güç Analizi ile belirlenen 37 hasta oluşturdu. Araştırma için gerekli izinler alındıktan sonra veriler, soru formu ve Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Tutum Ölçeği (GTTTÖ) ile toplandı. Üç alt boyuttan oluşan ölçekten en düşük 7, en yüksek 189 puan alınmaktadır ve yüksek puan olumlu tutum olarak değerlendirilmektedir. Çalışmaya dahil edilen hastaların ölçek toplam puan ortalamasının 104,98±20,62, olduğu saptandı. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) yöntemi kullanan hastaların %88,2'si bitkisel ürünleri kullandıklarını belirtti. Tanı süresi 0-3 yıl olan hastaların ölçek toplam ve tamamlayıcı tıbba düşünsel bakış alt boyut puanının, tanı süresi sekiz yıl ve daha fazla olan hastalara göre daha düşük olduğu saptandı. Hastalıkla ilgili bilgi sahibi olanların sağlığa bütüncül bakış alt boyut puanının bilgi sahibi olmayanlara göre daha yüksek olduğu (p<0,05) belirlendi. Göz kuruluğu ve yutma güçlüğü yaşayan ve GETAT yöntemi kullanan hastaların ölçek toplam puanının ve tamamlayıcı tıbba düşünsel bakış alt boyut puanının daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç olarak skleroderma hastalarının ölçek toplam puan ortalamalarının orta düzeyde olduğu ve çoğunlukla sağlık personeline bilgi vermeden GETAT yöntemlerine başvurdukları saptandı. Bu sonuçlar doğrultusunda sağlık personelleri tarafından hastaların GETAT yöntemlerini kullanıp kullanmadıkları konusunda bilgi sahibi olması ve bu yöntemler konusunda hastalarla birlikte toplumun da bilgilendirilmesi önerilebilir.
Sanko Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü öğrencilerinin beslenme bilgi düzeyleri ile porsiyon ölçüsü algısı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu araştırma; Beslenme ve Diyetetik Bölümü'nde eğitim-öğretim gören üniversite öğrencilerinin beslenme bilgi düzeyi ile porsiyon algısı arasında ilişki durumunu saptamak amacıyla yapılan tanımlayıcı bir çalışmadır. Çalışmaya 110 öğrenci (erkek:11, %10; kadın: 99, %90) katılmıştır. Öğrencilerin sosyal-demografik özellikleri, beslenme davranışları, 24 saatlik besin tüketim kayıtları ve antropometrik ölçümleri yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından toplanmıştır. Öğrencilerin porsiyon algısı araştırmacı tarafından laboratuvar ortamında uygulamalı olarak yüz yüze değerlendirilmiştir. Öğrencilerin yaşı ortalama 21±2 yıl, Beden Kitle İndeksi (BKİ) ortalama 22,59±3,19 kg/m2'dir. Ortalama beslenme bilgi puanı (88 puan üzerinden) kadınların 41,2±6,99 ve erkeklerin 40,27±5,29 olarak saptanmıştır (p>0,05). Öğrencilerin cinsiyetine göre karbonhidrat (%), toplam yağ (g), toplam yağ (%) ve toplam Omega-9 yağ asidi düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Medyan değerleri incelendiğinde kız öğrencilerin toplam yağ (40,19 g), yüzde toplam yağ (%39) ve toplam omega 9 (6,6 g) düzeylerinin erkek öğrencilere göre daha yüksek olduğu, (erkek öğrencilerin ise karbonhidrat (%49,49) düzeyinin kız öğrencilere (%40,98) göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin sınıf düzeylerine göre karbonhidrat (g), karbonhidrat (%), toplam yağ (%), niasin, riboflavin, magnezyum, B12 vitamini, toplam omega 9, folik asit, B6 vitamini düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). 3. Sınıf öğrencilerin karbonhidrat miktarı (132,5 g) enerjinin karbonhidrattan gelen oranı (%49,7 düzeyleri, 1. ve 4. Sınıf öğrencilerinden daha yüksek, 4. Sınıf öğrencilerinin toplam yağ (%41,65) düzeyi, 3. Sınıf öğrencilerinden daha yüksek (%33,28), 2. Sınıf öğrencilerinin niasin alımı (16,31 mg), 1. Sınıf öğrencilerinden daha yüksek (11,59 mg), 3. Sınıf öğrencilerinin riboflavin ve magnezyum alımı (1,03mg ve 211,04 mg), 1. Sınıf öğrencilerden (0,78 mg ve 139,2 mg) daha yüksek olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin beslenme önerileri alt boyut puanlarının, besin grupları alt boyut puanlarının, beslenme ile hastalık ilişkisi alt boyut puanlarının ve genel beslenme bilgi ölçeği puanlarının sınıf düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). 3. Sınıf öğrencilerinin beslenme önerileri alt boyut ortalama puanının (9,9±1,61), 2. Sınıf öğrencilerine göre daha yüksek olduğu (7,92±2,55), 3. ve 4. Sınıf öğrencilerinin besin grupları alt boyut puanı (20,43±3,31ve 22,63±2) ve genel beslenme bilgi ölçeği ortalama puanlarının (43,86±5,1 ve 45,06±3,93), 1. ve 2. Sınıf öğrencilerinden daha yüksek olduğu ve 4. Sınıf öğrencilerinin beslenme hastalık ilişkisi alt boyut ortalama puanının (9,8±1,75), 1. Sınıf öğrencilerinden (8,27±2,94) daha yüksek olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin sınıf düzeylerine göre porsiyon algısı değerlendirme puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Öğrencilerin cinsiyetlerine göre porsiyon algısı değerlendirme puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Çalışmada besinlerin standart porsiyonunu doğru tahmin eden öğrenci sayısının az olması ve Beslenme ve Diyetetik bölümünde okuyan öğrencilerin beslenme bilgi düzeyinin düşük olduğu görülmüştür. Bu nedenle, Beslenme ve Diyetetik bölümü öğrencilerinin beslenme bilgi düzeylerini artırmak amacıyla üniversitelerde düzenli olarak beslenme eğitimi seminerleri, farkındalık çalışmaları ve uygulamalı kurslar düzenlenebilir.
