
15
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Lipopolisakkarit ve temozolomid ile muamele edilmiş glioblastoma hücresinde gremlin -1 ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi
Glioblastoma (GB) bilinen en maling beyin tümörüdür. Son yıllarda yapılan çalışmalar gremlin 1'i belirli kanser türlerinde potansiyel bir terapötik hedef olarak göstermektedir. Gremlin 1'in tümör dokularında kanserle ilişkili stromal hücreler tarafından eksprese edildiği ve bu şekilde mikroçevre tarafından regüle edilen tümör büyümesine ve invazyonuna katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Glioblastoma Multiforma'nın kemoterapi tedavisinde sıklıkla temozolomid (TMZ) kullanılır ve anti-tümör etkisi olan tek alkilleyici ajandır. Lipopolisakkarit (LPS) tümör hücrelerini uyaran bir bakteri hücre duvar elemanı olup, gliomalar üzerinde anti-tümör etkisi bulunmaktadır. Bu deneysel çalışmada; U-118 insan glioblastoma multiforme hücre hattı, hücre kültürü ortamında çoğaltılarak, yaklaşık %95 yoğunluk gözlemlendiği gün flasktan hücreler tripsin-EDTA ile kaldırıldı. Hücre süspansiyonu hazırlanarak 60 mm2lik petrilere hücreler eklenerek çoğalması beklendi. İstenilen yoğunluğa ulaşan hücrelere 200 µM, 100µM, 50 µM, 25 µM konsantrasyon aralıklarında TMZ ve 10 µg/ml, 1 µg/ml, 0,1 µg/ml, 0,01 µg/ml konsantrasyon aralıklarında LPS uygulandı. 24 saat ve 48 saat inkübasyon sürelerinin hemen ardından protein izolasyonu yapıldı. Gremlin 1 protein düzeyleri sodyum dodesil sülfat-poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) ve Western blot ile analiz edildi. Çalışmamızda, 24 saat 25 ve 50 µM konsantrasyonlarda TMZ muamele edilen glioblastoma hücre hatlarında Gremlin-1 ekspresyonlarında artış ve 24 saat 0.1 µg/ml konsantrasyonda LPS uygulanan glioblastoma hücrelerinde gremlin-1 ifadesi seviyelerinde bir azalma gösterdik. Bu bulgular glioblastomada gremlin-1 düzeylerinin önemli bir rol oynadığına işaret etmektedir. Glioblastoma tümörlerinde direnç gelişme sıklığı ve sağ kalım süresinin kısalığı düşünüldüğünde gremlin-1'in etkinliğinin araştırılmasının oldukça önemli sonuçlar ortaya çıkarılabileceği kanısındayız.
Multipl myelomalı hastalarda NKT hücre sayılarının vitamin D reseptör polimorfizmi ile ilişkisi
Multipl myelom (MM), kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin çoğalması ile karakterize hematolojik bir neoplazmlardır. MM tüm hematolojik neoplazmların yaklaşık %10 unun ve tüm kanser ölümlerinin %2 sini oluşturan neoplastikbir hücre bozukluğudur. Patolojik şartların NKT hücrelerinin in vivo şartlarda tümör büyümesinin kontrolündeki rolleri gösterilmiştir.Vitamin D3 ün son yıllarda immünoregülatuvar rolünün de olduğu gösterilmiştir. Mutasyonlar bir nükleotidin başka bir nükleotidle değişimi sonucu olabileceği gibi (tek nükleotid değişimi-SNP), DNA dizisine bir nükleotidin eklenmesi ya da çıkması sonucu da oluşabilirler. D vitamininin biyolojik etkilerinin çoğunu bir hücre içi reseptör (VDR)ile gerçekleşir.Bu reseptör geninde nükleotid gen polimorfizmleri tanımlanmıştır.Tanımlanan bu polimorfizmler arasında rs1544410 (BsmI) intron 8'de, rs731236 (TaqI) ekson 9'da bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı MM 'da kansere karşı immünitede önemi olan NKT hücre sayısını belirleyerek, MM' da NKT hücre sayılarının VDR polimorfizminin (Taq1, BSML) ile ilişkisini belirlemektir.Çalışma grubu yirmi erkek ve on kadın olmak üzere otuz hastadan, kontrol grubu beş erkek ve beş kadın olmak üzere on hastadan oluşturulmuştur. Bu kişilerden saflaştırılmış DNA izolasyonu ile vitamin D reseptör geni üzerinde Real time PCR ile BSML, TaqI gen polimorfizmleri çalışıldı. Ayrıca olguların tamamından elde edilen kan örneklerinde akım sitometri yöntemiyle total lenfosit, lenfosit üzerinde CD3+(total T lenfosit) , CD3+/CD4(T hepler) , CD3+/CD8+(T Sitotoksik) , CD3-/ CD56+(NK hücre) , CD3+/CD56+(NKT hücre) hücreler tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, total T lenfosit ,T hepler ,ve sitotoksik lenfositlerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Çalışma grubunda BSML ve TaqI polimorfizmi açısından homozigot GG aleli %53,3 ve TT aleli %63,3 oranı ile kontrol grubundan daha yüksek bulunurken mutant aleller AA %16,6 ve CC %13,3 kontrol grubundan daha düşük düzeyde bulundu. Elde edilen sonuçlar MM ve VDR polimorfizmi arasında bir ilişki ortaya koymuş olsa bile bu ilişkinin varlığından bahsedebilmek için daha geniş olgu serileriyle ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler:1.Multipl miyeloma 2.Vitamin D reseptör polimorfizm 3. BSML 4. TaqI 5. CD3
Prostat adenokarsinomlarında ERG ve CERB B2 ekspresyonlarının gleason derecelendirmesi ile ilişkisi
Giriş: Prostat kanseri, erkek genital sisteminin sık görülen malign tümörüdür. ERG, kromozom 21 üzerinde yer alan transkrisiyon faktörüdür. TMPRSS2 geninin, protoonkogen ERG'ye füzyonu prostat karsinomlu hastalarda bildirilmiştir. CerbB2 prostat kanserinde önemli rol oynayan MAPK ve PI3K moleküler sinyal yolaklarını kullanan ve kanser hücrelerinin büyümesi, farklılaşması ve motilitesinde önemli rol oynayan transmembran tirozin kinaz reseptörüdür. CerbB2 meme ve over kanserinde kötü prognozla ilişkilidir. Çalışmamızda prostat adenokarsinomlu hastalarda ERG ve cerbB2 ekspresyonunu saptayarak bu proteinlerin tümör gelişimi ve/veya temel prognostik belirteç olan gleason derecelemesi ile aralarındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Materyal&Metod: Bu çalışmaya 59 prostat asiner adenokarsinomlu hastaya ait radikal prostatektomi materyali alındı. Hastanın tümör bloklarına immünohistokimya ile ERG ve cerbB2 uygulandı. Olguların ISUP dereceleri, tümör volümleri ve yaşları ile ERG ve cerbB2 ekspresyonları ilişkisi karşılaştırıldı. Bulgular: 59 hastanın yaş ortalaması 68,6'dır. Olguların 23 tanesi ISUP derece 1(gleason 6), diğerleri gleason derece >6 olan tümörlerdir. Olguların %37,3'ü ERG ekspresyonu gösterdi. Olguların hiç birinde cerbB2 ekspresyonu izlenmedi. Düşük ve yüksek risk grubundaki hastalar arasındaki ERG boyanması karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.602). Tüm ISUP grupları Kruskal-Wallis testi ile değerlendirildiğinde hiçbir grup arasında ERG ekspresyonunda anlamlı fark saptanmadı(p=0.374). Tartışma: Çalışmamız Türkiye'de prostat karsinomlu hastalardaki ERG ekspresyon oranını (%37.5) yansıtmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla literatürde Türkiye'de prostat karsinomlu hastalarda ERG ekspresyonunu araştıran yayınlanmış ilk çalışmadır. Bulgularımız ERG overekspresyonunun PCa patogenezinde rol aldığını ancak histolojik grade ile ERG ekspresyonun ilişkisiz olduğunu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat karsinomu, Gleson skoru, ERG, CerbB2
Tümör immünitesinde WWOX proteininin rolü
WWOX protein ifadesi çoğu insan kanserlerinde sıklıkla kaybolur veya azalır. WWOX protein ifadesi kaybı üçlü negatif meme kanserlerinde sık görülmektedir. İmmün sistem meme kanseri gelişiminde, ilerlemesinde ve kontrolünde aktif rol oynamaktadır. Programlanmış hücre ölüm ligandı 1 (PD-L1), immün sistemden kaçışa katılan önemli immün kontrol noktası molekülüdür. PD-L1 çeşitli immün hücrelerde ve meme kanseri de dâhil olmak üzere birçok farklı tümör tiplerinde ifade edilir. STAT3, PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde önemli rol oynar. PD-L1'in, JAK aracılı STAT3 fosforilasyonu ve aktivasyonu nedeniyle meme kanseri hücre hatlarında ifadesi yüksektir. Kanser hücrelerinde STAT3 sinyal yolağı, IFN-γ'nın atipik bir sinyal ileticisi olarak aktive edilir. WWOX proteini IL-6 / JAK2 / STAT3 sinyal iletim yolağı üzerinden kanser hücrelerinin büyümesini ve metastazını STAT3'e bağlı olarak baskılamaktadır. WWOX'un aşırı ifadesi bazal meme kanseri hücrelerinde STAT3 aktivitesini inhibe eder. Tüm bu bulgular, WWOX'un PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde olası bir rol oynayacağını ve böylece meme kanserinin ilerlemesinde ve metastazında potansiyel bir baskılayıcı olarak görev yapacağını göstermektedir. Bu tezin amacı WWOX'un MDA-MB-231 insan üçlü negatif meme kanseri hücrelerinde bazal düzeyde ve/veya IFN-γ ile uyarılmış PD-L1 ifadesi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX'u aşırı ifade etmek için geçici transfeksiyonlar gerçekleştirildi. Wwox proteininin aşırı ifadesi western blot ile değerlendirildi. PD-L1 ifadesi flow sitometri sistemi ile analiz edildi. IFN-γ uygulanmamış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Bu bulgulara ek olarak, IFN-γ uygulanmış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Sonuç olarak, WWOX ifade etmeyen MDA-MB-231 hücreleri ile karşılaştırıldığında MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX ifadesinin arttırılması IFN-γ varlığında veya yokluğunda PD-L1 ifadesini anlamlı olarak azaltmaktadır.
Bovine herpesvirüs-1'in farklı kanser hücre hatlarında apoptotik ve otofajik etkilerinin araştırılması
Kanser tedavisinde viroterapi olarak adlandırılan, onkolitik virüslerin kanser hücrelerin yıkımı için kullanımı kanser tedavisinde alternatif bir yol olarak önerilmektedir. Onkolitik virüs, seçici olarak kanser hücrelerinde lizise, apoptozise neden olmakta ve immun sistem hücrelerini uyararak immünoterapiye katkı de sunmaktadır. Çok sayıda virüs bu amaçla aday gösterilirken avantaj ve dezavantajları tüm detaylarıyla yoğun bir şekilde araştırılmaktadır. Yapılan araştırmalarda farklı türlerde patojen olan hastalık etkeni vahşi virüs adaylarının seçilmesi, genetik yapıları üzerinde değişiklikler yapılarak rekombinant formlarının oluşturulması ve kullanımı süreçleri sonrasında bazı virüsleri onkolitik etkisinin önemli olduğunu göstermiştir. Projede önerilen BHV-1 patojen olarak hastalık meydana getirdiği konağı sığırdır. İnsanlarda herhangi bir hastalık etkeni olarak tanımlanmamıştır. Son yıllarda BHV-1 üzerine yapılan bazı araştırmalarda onkolitik potansiyelinin olabileceği önerilmektedir. Bu çalışmada, sığırlarda patojen olan Bovine herpesvirus-1 (BHV-1) 'in farklı kanser hücre hatlarında neden olabileceği ölüm yolaklarından apoptotik ve otofajik onkolitik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla, meme kanseri hücre hattı (MDA-MB-231), akciğer hücre hattı (A549), prostat kanseri hücre hatları (DU145 ve PC3) ve servix kanseri hücre hattı (Hela)'nda yapılacak apoptotik ve otofajik yolaklar araştırıldı. Hücre hatları farklı titrelerideki birüs enfeksiyonuna ve zamana bağlı değişiklikler değerlendirildi. Virüsü enfeksiyonuna bağlı miktar ve zamana bağlı hücre kayıplarının arttığı, apoptotik hücre sayısının artığı tespit edildi. Enfekte hücrelerde bazı markırların (BCL-2, ATG7, p62, kaspaz-8 ve kaspaz-9) ekspresyon seviyesinin zamana ve doza bağlı olarak değiştiği değerlendirildi. Bu kanser hücrelerindeki ölüm mekanizmalarının aydınlatılması amacıyla daha fazla apoptotik markırların ve otofajik markırların kullanılması ihtiyaç duyulmaktadır.
Wwox aracılı miR-182 regülasyonunun meme kanseri hücrelerinde cisplatin direnci ile ilişkisinin CRISPR/CAS9 knockout yöntemi ile araştırılması
Tez projesinin amacı Wwox ifade etmeyen TNBC hücre hattında (MDA-MB-231) gelişen cisplatin direncinin miR-182 regülasyonuna bağlı olup olmadığını açıklığa kavuşturmaktır. Bu amaçla bir onkomiR olduğu bilinen miR-182'nin CRISPR yöntemi ile knockout ya da alternatif bir yöntem olarak düşündüğümüz miRNA inhibitörleri ile knockdown edilmesiyle cisplatinin etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. miRNA knockout deneylerinde sıklıkla kullanılmayan fakat günümüzde gen tedavisi çalışmalarında sıklıkla kullanılan CRISPR knockout için miR-182 gen bölgesine spesifik rehberRNA'lar (gRNA) tasarlandı. Agoroz jelde knockout oluşumunu doğrulayacak bir indel (insersiyon/delesyon) gözlemlenmedi. Amacımızı gerçekleştirmek için alternatif bir yöntem olarak belirlediğimiz anti-miR (mikroRNA inhibitörü) kullanılarak knockdown yapılması kararlaştırıldı. Anti-miR182 inhbitörü MDA-MB-231 hücrelerine lipofektamin RNAimax ile transfekte edildi. cDNA sentezi ile Gerçek Zamanlı PZR yapılarak miR-182 geninin knockdown edildiği gösterildi. Anneksin V ile apoptoz testi gerçekleştirildi. Anti-miR182 ve cisplatin uygulanan hücrelerin hücrelerin %20,02'sinin apoptozda olduğunu %20,10'unun ise geç apoptozda olduğunu saptadık. Anti-miR182 ve cisplatin uygulanmayan hücrelerin %11,71'i apoptozda, %18,37'sinin geç apoptozda olduğunu saptadık. Ardından flow sitometri ile hücre döngüsü analizi çalışmaları yapıldı. miR-182 inhibitörü ve cisplatin uygulanan hücrelerde cisplatin ve anti-miR182 uygulanmayan MDA-MB-231 hücrelerine göre G2 fazında %12,23 oranında daha fazla artış saptandı. Sonuçlar, Wwox ifade etmeyen TNBC hücrelerindeki cisplatin direnci ve miR-182 arasındaki bu olası ilişkinin meme kanseri tedavisinde cisplatin direnci için yeni bir gen tedavisi stratejisinin geliştirilmesinde kullanabileceğini önermektedir.
Overin seröz tümörlerinde MDM2 ve p53 ekspresyonlarının immünohistokimyasal yöntemle incelenmesi
Over tümörleri epitelyal, stromal veya germ hücre kökenlidir ve epitelyal tümörlerin over yüzeyini kaplayan tek sıralı mezotelden geliştiği düşünülür. MDM2 (Murine Double Minute 2) bir protoonkogendir. MDM2 geni bir tümör baskılayıcı gen olan p53'ü negatif olarak düzenleyen bir hücre döngüsü düzenleyicisi olarak görev yapar. Normal hücrelerde p53 ve MDM2 bir denge içinde sentezlenmektedir. p53 kendi inhibitörü olan MDM2'nin ekspresyonunu artırarak hücredeki bu dengenin korunmasını sağlamaktadır. Hücrede bir hasar meydana geldiğinde ya da hücre bölünmemesi yolunda bir sinyal aldığında p53 ve MDM2'de meydana gelen bazı modifikasyonlar, bu iki protein arasındaki etkileşimi inhibe ederek, p53'ün aktif kalmasını sağlar. Bu çalışmaya over tümörleri histopatolojik olarak incelenerek "seröz tümör" tanısı alan 63 olgu dahil edilmiştir. Bu çalışma ile overin benign, borderline ve malign seröz tümör gruplarında MDM2 ve Anti-p53 ekspresyonlarının tespiti ile bu genin malign transformasyona etkisine bakılmıştır. Anti-p53 ve MDM2 için yapılan immünohistokistokimyasal boyamalar pozitif hücre dağılımı, yoğunluğu ve bileşik indeks skorlamaları değerlendirilip istatistiksel analizi yapılmıştır. Yapılan analizde benign, borderline ve malign grupların MDM2 ve p53 skorlamaları değerlendirilirken yaşa göre dağılımları da dikkate alınmıştır. Anti-p53 ekspresyonlarının en fazla malign grupta anlamlı bir artış gösterdiği, MDM2'nin ise malign grupta azaldığı görülmüştür. ICS skorlama sonuçlarına göre Anti-p53 indeks skoru malign grupta, benign (p<0,001) ve borderline (p= 0,0013) gruplarına göre anlamlı bir artış görülürken, MDM2 için malign grupta benign (p=0,0015) ve borderline (p=0,0052) gruplarına göre anlamlı bir azalış görülmektedir. Sonuç olarak MDM2 ve p53 ICS skorlama sonuçlarının malign grup için korelasyon analizinde negatif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür.
Evaluation of solubl HLA G and cytokine levels in children with acute leukemia and allogeneic stem cell transplantation
There are few studies about cytokines and sHLA-G levels in patients with acute leukemia undergoing allogeneic stem cell transplantation (allo-SCT). We aimed to investigate the role of cytokines and sHLA-G levels measured at 5 different time points in children with acute leukemia undergoing allo-SCT. A total of 41 patients were included in this study. These patients were diagnosed acute leukemia (n=41). According to the follow-up, 26 patients were examined during the diagnosis of acute leukemia (T) and in the remission period before transplantation (PreTx). The remaining 15 patients included on the day of transplantation (Tx0), a total of 41 patients with acute leukemia were also examined on the 14th (PostTx14) and 28th (PostTx28) days after transplantation. Proinflammatory (IL-1, IL-2, IL-6, TNF-α), anti-inflammatory (IL-4, IL-10) cytokines and sHLA-G levels were measured by ELISA method. The cytokine and sHLA-G levels in acute leukemia diagnosis (T) and post-transplantation periods (Tx0, PostTx14, PostTx28) were found to be significantly higher than the cytokine and sHLA-G levels in the pre-transplantation (PreTx) period (p<0.05). The cutoff values for cytokines and sHLA-G levels were calculated. Serum IL-2 and sHLA-G levels were significantly higher in children with T-ALL than in children with B-ALL (p<0.05). Serum IL-10 level was significantly higher in children with T-ALL than in children with AML (p<0.05). In the Tx0 and PostTx14 days, transplantation related complications and relapse risk were found to be approximately 2.5 times higher in patients with elevated cytokines and sHLA-G levels. In the Tx0 day, patients with high antiinflammatory cytokines increased mortality risk. Our results indicate that elevated proinflammatory and anti-inflammatory cytokines and sHLA-G levels are associated with transplantation related complications and relapse on the Tx0 day in children with acute leukemia, and also elevated proinflammatory cytokines have a negative effect on overall survival. Our findings need to be confirmed in a study with a larger number of leukemia patients.
Meme kanserinde, normal fibroblastlar ve kanserle ilişkili fibroblastların monosit çağrılması, makrofaj polarizasyonu ve invazyona etkisi
Meme kanserinde, makrofajlar tümör kütlesinin %50'sini temsil eder ve tümörle ilişkili makrofajların (TİM) sayısı ile kötü prognoz arasında bir bağlantı vardır. TİM'ler genellikle M2 makrofajlara benzerler. Pro-inflamatuvar ve anti-kanser fonksiyonları olan M1 makrofajların aksine, M2 makrofajlar tümör büyümesini desteklerler. Makrofajlar monositlerden köken alır. Monositler çevresel sinyallere göre M1 ya da M2 tip makrofaja farklılaşırlar. Fibroblastlar tümör mikroçevresinde kanserle ilişkili fibroblastlara (KİF) dönüşürler. KİF'ler, immün hücrelerin tümör alanına çağrılması ve fonksiyonları üzerindeki düzenleyici rolleri açısından dikkat çekmektedir. Meme kanserinde, stromal fibroblastların monosit/makrofaj üzerindeki rolünü araştıran çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada, normal fibroblastların (NF), kanserle ilişkili fibroblastların ve meme kanser hücre hatlarının monositlerin kemotaksisi ve polarizasyonundaki rolleri araştırılmıştır. Çalışmamızda, KİF'lerin ve MDA-MB-231 hücrelerinin monosit migrasyonunu etkili bir şekilde sağladığı ve bu süreçte MCP-1 ve SDF-1 sitokinlerinin rolü olduğu gösterilmiştir. KİF'ler monositleri, normal fibroblastların aksine fenotipik olarak M2 benzeri tümörü destekleyici makrofajlara farklılaştırmıştır. KİF-koşullu besiyeri ile kültür edilmiş monositlerin meme kanseri hücre invazyonunu arttırdığı ve bu monositlerin, NF-koşullu besiyeri ile kültür edilmiş monositlere göre T hücre proliferasyonunu daha fazla baskıladığı gösterilmiştir. MDA-MB-231 ve KİF koşullu besiyeri ile kültür edilmiş M1 makrofajlarda kontrol M1 makrofajlara göre, M2 makrofaj belirteçlerinin ekspresyonu ve anti-inflamatuvar IL-10 sitokin sekresyonu artarken pro-inflamatuvar IL-12 sitokin düzeyi azalmıştır. Bu sonuçlar meme KİF'lerinin tümörü destekleyici TİM populasyonunu arttırabildiğini göstermektedir.
Kronik myeloid lösemide regülatuvar T hücre subpopulasyonları ve hastalık seyri ile ilişkileri
Kronik myeloid lösemi, 9'uncu ve 22'nci kromozomların uzun kollarının resiprokal translokasyonundan kaynaklanan onkojenik BCR-ABL1 füzyon geninin varlığı ile karakterize kronik myeloproliferatif bir neoplazmdır. Tümör oluşumunda kanser hücreleri immün gözetimden kurtulmak için kompleks stratejiler geliştirirler. Kronik myeloid lösemide de lösemik hücrelerin immün sistemden kaçmak için benzer mekanizmayı kullandığı gösterilmiştir. Treg'ler kanser mikroçevresinde immünsupresif rolünden hareket ederek çalışmamızda farklı klinik özelliklere sahip KML hastalarımızda Treg ve alt tiplerini çalışmayı ve Treg hücre alt gruplarının KML seyri ile ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Çalışmaya; 37 KML hastası (14 kadın, 23 erkek) 10 sağlıklı gönüllü (5 kadın, 5 erkek) dahil edildi. Hasta ve sağlıklı gönüllülerden 4 ml EDTA'lı tüpe kan alındı. Alınan kan örnekleri 12 saat içinde hematoloji laboratuvarında bulunan akım sitometrisi cihazında DuraClone IM Treg tube kullanılarak 8 renkli akım sitometrik analiz yapıldı. Laboratuvar ve klinik bilgileri kaydedildi. p değerinin <0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sağlıklı kontrol ve hasta grubunun CD3, CD3 ve CD4 pozitif, CD4 ve Hellos pozitif, CD4 ve Foxp3 pozitif, CD4 ve CD45 Ra pozitif, CD4HellosFoxp3 pozitif, lenfosit yüzdeleri benzer saptandı. Treg'leri içeren CD4 /CD25 pozitif hücre popülasyonu, CD39 eksprese eden ve effektör Treg popülasyonunu içeren CD4 hücreler KML hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek saptandı. Bu durum KML hastalarında da pek çok solid tümörde gösterilmiş olduğu gibi Treg hücre sayı ve aktivasyonunun artışını desteklemektedir.
Kafestol ve kahveolün meme kanseri hücre hattı (MCF-7) üzerindeki sitotoksik ve apoptotik etkileri
Son yıllarda gittikçe yaygınlaşan bir hastalık olan kanserin, tedavisinde karşılaşılan zorluklar bizleri alternatif yaklaşımlara yöneltmiştir. Günümüzde kanserin tedavisinde kemoterapi, immünoterapi ve cerrahi terapinin yanında doğal anti-kanserojen maddelerle destek terapisinin de kullanımı tartışılan bir konudur. Kanser hücrelerinin metabolizmaları aydınlatıldıkça farklı antioksidan, antilipid ve antikarbonhidrat moleküllerin kanser hücrelerinin gelişimi, oluşumu ve yayılmasında etkili olduğu gösterilmektedir. Diterpenler, genellikle bitkilerde bulunan dört izopren halkası içeren doğal birleşiklerdir. Kahve çekirdeğinde bulunan kafestol ve kahveol de birer doğal diterpendir. Daha çok antioksidan ve antilipid özelllikleri bilinen kafestol ve kahveolün antikanser özelliklerinin de ön plana çıkarılması çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. Çalışmamızda meme kanseri hücre hattı (MCF-7) üzerine bu diterpenleri farklı dozlarda uyguladıktan sonra, kafestol ve kahveolün meme kanseri hücreleri üzerinde sitotoksik ve apoptotik etkiler gösterdiğini gördük. Elde ettiğimiz bulgulara göre; kahveol maddesinin MCF-7 hücreleri üzerinde 24 saatte IC50 değeri 28,117 µM, kafestol maddesinin MCF-7 hücreleri üzerinde 24 saatte IC50 değeri 164,791 µM olarak bulunmuştur. Analiz sonucunda kahveol eklenen hücrelerdeki canlılık oranı % 45,49, kafestol eklenenlenen % 71,7 iken kontrol grubunda bu oran % 98,88 bulunmuştur. Apoptoz oranlarına baktığımızda kahveol eklenen grupta % 50,19, kafestol eklenen grupta % 26,46, kontrol grubunda ise %0,03 bulunmuştur. Bulgular istatistiksel açıdan anlamlıdır. (p< 0,05)
Myxoma virüslerin multipl myelomda otofajik etkilerinin incelenmesi
MM (Multipl Myelom) tüm hematolojik maligniteler içinde ikinci sıklıkta rastlanan ve plazma hücrelerini etkileyen malign bir hastalıktır. MM un tedavisinde son yıllarda ortaya çıkan gelişmeler, yeni ilaç ve tedavi protokollerine yol açarak MM da küre yönelik tedavi araştırmaları son yıllarda hız kazanmıştır. Bu amaçla Multipl Myelomda etkinliği bilinen bir onkolitik virüs olan Myxomavirüslerin antimyelom etkinliklerinde Otofajin etkileri araştırılması amaçlanmıştır. Bununla birlikte özellikle kanserde birbirlerine etkileyen yolaklar olan otofaji ve Apoptoz ilişkisini değerlendirmek için apoptoz göstergesi olan Bcl-2 de yine farklı virüs dozlarında analiz edildi. Bu amaçla İnsan kökenli U-266 ve fare kökenli MOPC 315 Myelom hücre hatlarında MYXV'nin farklı dozları kullanılarak otofaji göstergeleri olarak Atg-5, p-62, Beclin-1, LC-IIIB kullanılırken ,apoptoz amacı ile Bcl-2'i inceledik. Bu tez çalışmasında hem U266 hem de MPOC hücre hatları kullanıldı. Analizler ELİZA ile değerlendirildi. Otofajide otofogozomların görüntülenmesi için Elektron Mikroskobu kullanıldı. Çalışmanın sonucunda özellikle 15 MOI gibi yüksek virüs içeren gruplarda ATG 5 ve Beclin-1 artışlarının otofajinin erken aşaması olan ilk 24 saatte U-266 ve MOPC-315 hücre hatlarında arttığını saptadık.Otofajiyi Elektron Mikroskobunda otofogozomlar olarak gösterdik. Otofajinin geç dönem göstergesi oln LCIIIB artışını da 48 saatte saptadık yine Elektron Mikroskopla geç otofaji döneminde otofogozomları tespit ettik. Apoptoz markeri olarak kullanılan Bcl-2 artışını hatlarda saptamadık. Bu marker apaptoz otofaji ilişkisi açısından incelendi. Ancak daha fazla apoptoz göstergesi kullanılarak bu ilişkinin farklı çalışmalarala değerlendirilmesi gerekebilir. Sonuç olarak MM da antimyelom etkinliği bilinen MYXV ile otofaji ilişkisi açısından yapılmış ilk çalışma olan bu tezde virüsün otofajiyi etkin şekilde kullandığını saptadık
Meme kanserli hastalarda çevresel kanda T lenfosit fonksiyonel değişimleri
Meme kanseri dünyada olduğu gibi ülkemizde de tüm kadın kanserleri içinde en sık olarak gözlenen kanserdir. Bağışıklı sisteminin hastalık sürecindeki prognostik rolü son yıllarda giderek önem kazanmaktadır. Kanser hastalarında tümör ve bağışıklık sistemi arasındaki etkileşimi değerlendirme için periferik kandaki T lenfositlerin alt gruplarından faydalanılabilir. Bizde erken evre meme kanserinde periferik kanda T lenfosit alt gruplarının durumunu değerlendirmeyi amaçladık. Bu nedenle, neoadjuvan kemoterapi alan 47 meme kanserli olgunun başlangıç periferik T lenfosit alt grupları ile tedavi yanıtı (en iyi objektif yanıt-EIOY) arasındaki ilişkiyiaraştırtık. Çalışmamızdaolguların başlangıç CD3, CD4 ve CD8 mutlak sayısı ile EİOY arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptandı. Ayrıca EİOY'ı etkileyen diğer faktörler incelediğimizde CD4/PD1 ekspresyonu yüksek olan hastalarda, tedavi yanıtı kötü olarak bulundu (OR:0.212 %95 CI: 0,061-0,735, p=0.015). Benzer şekilde CD8/PD1 expresyonu yüksek olanlarda objektif yanıt oranı anlamlı olarak düşük saptandı. (OR: 0,250 %95 CI: 0,073-0,858, p=0,028). Sonuç olarak, meme kanserinde periferik kandaki T lenfositlerin alt grup dağılımları hem tedavi yanıtına hem de hastalıkla ile ilişkili sağkalıma etkisi olabileceği gösterilmiştir.
Kronik lenfositik lösemi hastalarında serum D vitamini düzeyleri ve D vitamini reseptör polimorfizminin NK hücre aktivitesi ile ilişkisi
KLL yetişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür.Çok yönlü immün disfonksyonun görüldüğü KLL hastalarında hastalık etiyopatogenezi ve sürecinde önemli rolü olan NK hücre disfonksyonunun aydınlatılması hastalık tedavi sürecine katkı sağlıyacaktır.Bu amaçla KLL hastalarında hastalık etiyopatogeneziyle ilişkisi öne sürülen D vitamini düzeyi ve reseptör polimorfizminin NK hücre ile ilişkisi iredelenmiştir. KLL tanısı ile takip edilen 40 hasta bilgilendirilmiş onamları alınarak çalışmaya dahil edilmiş , hastaların demografik ve biyokimyasal parameterelerine ek olarak 25 OH D vitamini düzeyleri kayıt altına alınarak vitamin D reseptör geninde en sık karşılşılan 3 polimorfizm araştırılmıştır. 25 OH D vitamini düzeyine göre hastalar 20 pg /dl altı ve üstü olacak şekilde 2 gruba ayrılmış, 25 OH D vitamini ve her bölge polimorfizminin ayrı ayrı diğer biyokimysal parametereler ve NK hücre fonksyonuyla ilişkisi istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. D vitamini düzeyi ile NK hücre sayısı ve NK hücre fonksyonu arasında bir ilişki tespit edilememekle beraber her üç bölgedeki polimorfizm sıklığının popülasyona göre yüksek saptanması D vitamini reseptöründeki değişikliklerin hastalıkla ilişkisine dair şüphe uyandırmaktadır. Geniş ölçekli çalışmalar bu ilişkiyi daha güçlü şekilde aydınlatacaktır.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde hafıza CD8 T hücre fonksiyonunun rolü
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) en ölümcül tümörlerden biridir. Geleneksel terapötik stratejilerin başarısızlığı göz önüne alındığında, immünoterapi, ameliyat edilebilir ve ilerlemiş hastalığı olan hastaların hayatta kalma oranını artırabilecek umut verici bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Tez çalışmamız kapsamında, metastatik evrede birinci basamak tedavide, kemoterapi planlanan akciğer kanseri tanısı almış hastalarımızda başlangıç T lenfosit alt tiplerinin tedavi yanıtı üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. KHDAK tanısı almış 44 hastaya ait periferik kan örneklerindeki T lenfositlerinin akım sitometri ile immünfenotiplemesinde işaretlenmiş monoklonal antikor paneli kullanılarak incelendi. Çalışmamızda, en çok gözlenen alt tipi %80'den fazla ortanca değer olan CD28(+) CD27(+) alt tipi iken CD28(+) CD27(-) alt tipi %6 ve daha az oranda CD28(-) CD27(+) ve CD28(-) CD27(-) alt tipleri gözlendi. KT yanıtı olan ve olmayan gruplar arasında hastaların tedavi öncesi NLR (p=0,033) ve TLO (p=0,036) değerleri arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi. Tek değişkenli modelde genel sağkalım süresini öngörmede CD4 hücrelerinde PD1 ve CD28(+) CD27(+), CD8 hücrelerinde PD1, CD28(+) CD27(+), CD28(-) CD27(-), LDH ve Hemoglobin parametrelerinde istatistiksel anlamlılık gözlenmiştir (p<0,05). Çok değişkenli indirgenmiş modelde genel sağkalım süresini öngörmede CD4 hücrelerinde PD1'in etkisi gözlenmiştir (p<0,05). Progresyonsuz sağkalım süresini öngörmede CD4 hücrelerinde CD28(+) CD27(+) ve CD28(-) CD27(+), CD8 hücrelerinde CD28(+) CD27(+), LDH ve mutlak lenfosit değerleri arasında ilişki tespit edilmiştir (p<0,05). Multivariant analiz neticesinde de progresyonsuz sağkalım süresini öngörmede CD4 hücrelerinde PD1, CD8 hücrelerinde CD28(+) CD27(+) ve mutlak lenfosit sayısı arasında anlamlılık gözlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, özellikle CD28(-) olan hastaların daha kısa sağkalım oranına sahip olması ve hedef belirteçlerdeki azalmanın/yok olmanın spesifik olarak malignitenin agresifliğini artırmaya yatkın olduğu düşünülmektedir.