703
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Vezikoüreteral reflü saptanan pediatrik olgularda shear wave elastografi ve superb mikrovasküler görüntüleme yöntemleri ile böbrek parankim hasarının değerlendirilmesi ve sintigrafi sonuçları ile karşılaştırılması
Vezikoüreteral reflü idrarın mesaneden üreter ve pelvikalisiyel sisteme anormal geri kaçışı olup, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu gelişimine ve piyelonefrite yol açabilir. Piyelonefrit sırasında oluşan yangı unilateral veya bilateral böbreklerde renal parankimal skar olarak adlandırılan kalıcı zedelenmeye neden olabilir. Bu nedenle vezikoüreteral reflünün erken tanı ve tedavisi tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonunun ve renal skar gelişiminin önlenerek böbrek fonksiyonunun korunması açısından önemlidir. Dimerkaptosüksinik asit sintigrafisi skar dokusunu göstermede altın standart yöntemdir ancak yüksek radyasyon maruziyeti içermektedir. Çalışmamızda superb microvascular imaging ve shear wave elastografi gibi güncel ultrasonografi yöntemlerini kullanarak skar dokusu izlenen böbrek parankiminde artmış elastisiteyi ve azalmış kan akımını değerlendirerek skar dokusu varlığını öngörmede bu iki yöntemin etkinliğini araştırdık. Prospektif çalışmamızda 40 hasta dahil edilmiş olup, vezikoüreteral reflü olan 49 böbrek ve vezikoüreteral reflü olmayan 31 böbrek bulunmaktadır. Tüm böbreklerin süperb mikrovasküler imaging ile vaskülarite özellikleri ve shear wave elastografi ile parankim sertlik dereceleri bağımsız 2 radyolog tarafından incelendi. Shear wave elastografi ve süperb mikrovasküler imaging değerleri skar dokusu olan ve olmayan böbreklerde istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,01). Shear wave elastografi ve süperb mikrovasküler imaging değerlerinde vezikoüreteral reflü olan ancak skar dokusu olmayan böbrekler ile vezikoüreteral reflü olmayan böbreklerde anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Çalışmamız, literatüre bakıldığında skar dokusunun mikrovaskülarizasyonunu ve doku elastisitesinin birlikte etkili bir şekilde değerlendirildiği ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır. SWE ve SMI ucuz, radyasyon içermeyen yöntemler olması, skar dokusunun saptanması ve değerlendirilmesinde faydalı yöntemler olması nedeniyle vezikoüreteral reflü tanısı alan, dimerkaptosüksinik asit sintigrafisi ile böbreklerinde skar bulunan hastaların tedavi takibinde kullanılabilecek tamamlayıcı alternatif yöntemler olarak değerlendirilebilir.
İnvaziv meme karsinomlu olgularda lenfovasküler invazyon varlığının MR tekstür analiz ile değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, invaziv meme karsinomu mevcut olgularda, lenfovasküler invazyon varlığının preoperatif dönemde öngörülebilirliğini araştırmak amacıyla, biyopsi öncesindeki manyetik rezonans görüntülerdeki tümöral ve peritümöral alandan tekstür analiz ile elde edilen özniteliklerin lenfovasküler invazyon ile ilişkisini ortaya koymaktır. Ocak 2017 ile Ağustos 2024 tarihleri arasında, histopatoloji verifiye invaziv meme karsinomu mevcut, biyopsi öncesi tanısal dinamik kontrastlı meme manyetik rezonans incelemesi hastane sisteminde mevcut olan, herhangi bir neoadjuvan tedavi almamış 117 erişkin kadın hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastalar postoperatif histopatolojik duruma göre lenfovasküler invazyon pozitif (+) (n=65) ve lenfovasküler invazyon negatif (-) (n=52) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Her bir lezyon için boyut, şekil, intratümoral nekroz varlığı, histolojik subtip, nükleer grade, moleküler subtip, Ki-67 indeksi bilgileri not edildi. Her olgu için fibroglandüler doku yoğunluğu, arka plan kontrastlanması, manyetik rezonans görüntülerde aksiller patolojik lenf nodu varlığı, peritümöral ve subkutan ödem, peritümöral alanda bitişik damar işareti varlığı değerlendirildi. Her bir lezyon için T2 ağırlıklı seri ve kontrastlı T1 ağırlıklı görüntülerde 3 boyutlu segmentasyon yapıldı. Tüm pre-proses işlemlerin ardından 3D slicer programı kullanılarak her sekansta 1129 öznitelik çıkarıldı. Çalışmada; student-t, Mann-Whitney U, ki-kare testleri uygulandı ve anlamlı bulunan öznitelikler için ROC analizi ile AUC, cut-off, duyarlılık ve özgüllük değerleri hesaplanmıştır. Ayrıca klinik-radyolojik değişkenler için çok değişkenli regresyon analizi uygulandı. İstatiksel analizler SPSS v25.0 kullanılarak yapıldı ve p<0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Lenfovasküler invazyon (+) grupta, tümör boyutunun lenfovasküler invazyon negatif gruba göre istatistiksel anlamlı olarak daha büyük olduğu (p=0,014) ancak çok değişkenli modelde bağımsız bir prediktör faktör olarak saptanmadığı, aksillada patolojik lenf nodu varlığının lenfovasküler invazyon ile güçlü şekilde ilişkili olduğu (p<0,001), çok değişkenli analizde aksillada patolojik lenf nodu varlığının lenfovasküler invazyonu öngörmede bağımsız bir prediktör olduğu saptanmıştır (OR=27,92; p=0,001). T2 ağırlıklı ve kontrastlı T1 ağırlıklı serilerde intratümöral ve peritümoral alandan yapılan tekstür analiz ile elde edilen radiomics özniteliklerine bakıldığında, gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren tümöral alandan elde edilen 182 öznitelik mevcut iken peritümöral alandan 56 öznitelik mevcuttu. Ayrıca bu iki hasta grubu arasında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren özniteliklerin 61 tanesi kontrastlı T1 ağırlıklı seriden elde edilmiş iken 177 tanesi ise T2 ağırlıklı seriden elde edilmiştir. Bu iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren tüm öznitelikler Laplace of Gaussian ve wavelet gibi görüntü işleme filtreleri mevcut görüntülerden elde edilmiştir. Tekstür analiz, lenfovasküler invazyon varlığının preoperatif dönemde değerlendirilmesinde invaziv olmayan, etkili ve görece uygun maliyetli bir yöntem olarak önem kazanmaktadır.
İzole fetal posterior serebral arter varyasyonunun bilateral internal karotis arter çapı üzerindeki etkisi
Fetal posterior serebral arter varyasyonu, posterior serebral arter P1 segment çapının posterior komunikan arter çapından küçük olduğu durumu tanımlar. Willis poligonu varyasyonlarının poligonu oluşturan arteryel yapıların çap ve akım hacimlerinde değişikliğe neden olduğunu ortaya koyan çeşitli çalışmalar bulunmaktadır. Biz de çalışmamızda izole fetal posterior serebral arter varyasyonunun bilateral internal karotis arter çapı üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. Retrospektif olarak gerçekleştirilen çalışmamızda etik kurul onamı alınmış olup hastanemizde üç boyutlu time-of-flight manyetik rezonans anjiyografi çekimi yapılan ve uygun kriterleri sağlayan 853 olgu dâhil edilmiştir. Tüm hastaların internal karotis arter ve diğer intraserebral arter çapları ölçülmüş olup hastalar fetal posterior serebral arter varyasyonu açısından değerlendirilmiştir. Çalışmamızda fetal posterior serebral arter varyasyonu prevalansı %21,1 bulunmuştur. Gruplar içerisinde bilateral internal karotis arter çapları karşılaştırıldığında izole fetal posterior serebral arter grubunda anlamlı fark saptanmış olup ipsilateral taraftaki internal karotis arter çapı daha geniş bulunmuştur (p=0,005). Gruplar arasında bilateral internal karotis arter ortalama çapları karşılaştırıldığında bilateral fetal posterior serebral arter ve izole fetal posterior serebral arter grubundaki değerler kontrol grubunun değerlerine göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p=0,032; p=0,001). Gruplar arasında baziller arter çapları karşılaştırıldığında anlamlı farklılıklar saptanmıştır (p<0,001). Baziller arter çapının en yüksek olduğu grup kontrol grubu, en düşük olduğu grup bilateral fetal posterior serebral arter grubu olarak bulunmuştur. Çalışmamız, fetal posterior serebral arter varyasyonunun özellikle internal karotis arter olmak üzere Willis poligonunu oluşturan arterlerde belirgin çap farklılıklarına ve muhtemel intrakraniyal hemodinamik değişikliklere yol açtığını göstermektedir.
Trakya Bölgesi'nde koroner BT anjiografide tespit edilen koroner arter anomali ve varyasyonlarının prevalansının belirlenmesi
Koroner arter anomali ve varyasyonlarını tespit etmek, miyokardiyal iskemi, malign aritmiler veya özellikle pulmoner arter kökenli koroner arterlerde olduğu gibi ani kardiyak ölümlere kadar varan ciddi klinik riskler taşıdığından önem kazanmaktadır. Ayrıca anormal damarların seyri ve komşu yapılarla ilişkisi tedavi yaklaşımını etkilediğinden, yönetim kararlarına rehberlik etmek ve cerrahi planlama yapmak için doğru anatomik karakterizasyon esastır. Koroner arter anomalileri koroner bilgisayarlı tomografi anjiografi ile yapılan değerlendirilmelerde miyokardiyal köprüleşme gibi varyantların da dahil edilmesine bağlı olarak %2-7.9 arasında değişen oranlarda saptanmaktadır. Son yıllarda koroner bilgisayarlı tomografi anjiyografi , non-invaziv olması, hızlı inceleme olanağı sunması, çok düzlemli rekonstrüksiyon kapasitesi ve konvansiyonel anjiyografiye kıyasla daha ayrıntılı anatomik betimleme sağlaması nedeniyle koroner arter patolojilerinin değerlendirilmesinde yaygın şekilde kullanılmaktadır. Retrospektif olarak gerçekleştirilen tez çalışmamızda etik kurul onayı alınmış olup Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümü'nde 01.01.2019–31.12.2022 tarihleri arasında gerçekleştirilen toplam 3364 koroner bilgisayarlı tomografi anjiyografi incelemesi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İncelemelerde koroner arter varyasyonları ve anomalileri sistematik olarak sınıflandırılmış olup, tüm popülasyonda anomalilerin toplam prevalansı %2,5 olarak bulunmuştur. Çalışmamız bazı anomali ve varyasyonların bir arada görülme eğilimlerine dair ek bilgi sağlayarak literatüre katkı sunmakta olup hem klinik uygulamalar hem de gelecekteki araştırmalar için referans niteliğinde bir veri seti sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Koroner damarlar; radyoloji; koroner damar anomalisi; miyokardiyal köprüleşme
Meme kanserinde shear wave elastografi değerleri ile manyetik rezonans görüntüleme bulgularının karşılaştırılması ve meme kanseri alt tipleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, meme kanserinde shear-wave elastografi (SWE) ile elde edilen elastisite değerlerini meme manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları ile karşılaştırmak ve meme kanseri alt tipleri ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Mart 2023 - Mart 2024 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran, histopatolojik olarak meme kanseri tanısı almış 140 kadın hasta (toplam 147 lezyon) çalışmaya dahil edilmiştir. B-mod ultrasonografi ve SWE ölçümleri biyopsi öncesinde yapılırken, preoperatif evreleme amacıyla MRG tetkiki uygulandı. Lezyonlar histolojik ve moleküler olarak sınıflandırılmıştır. Hastaların yaşları, morfolojik ve kinetik MRG parametreleri, ADC değerleri ve elastisite (Emean ve Emax) değerleri değerlendirilmiştir. Lezyonların ortalama Emean değeri 106,7 kPa, ortalama Emax değeri ise 161,8 kPa olarak bulunmuştur. Tümör boyutu ve hacmi ile elastisite değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (p < 0.05). Tip 2 kontrastlanma kinetiği gösteren lezyonların elastisite değerleri Tip 3'e göre daha yüksek bulundu (p: 0.029 ve p: 0.044). Heterojen- periferik kontrastlanan lezyonlarda elastisite değerleri anlamlı olarak daha yüksek idi (p < 0.05). Perifokal ödem varlığında, elastisite değerleri perifokal ödem bulunmayan vakalara göre daha yüksek çıkmıştır (p: 0.05, p: 0.009). Spiküle-düzensiz kenarlı kitlelerde elastisite değerleri daha yüksek saptandı (p: 0.004, p: 0.033). T2 ve T3 evresindeki tümörlerde, T1 evresine kıyasla Emean değerinin istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek olduğu görülmüştür (p: 0.03). Meme kanseri moleküler alt tipleri ile elastisite arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0.05). SWE ile elde edilen elastisite değerleri, meme kanserinin morfolojik ve kinetik özellikleri ile ilişkilidir ancak meme kanseri alt tipleri ile elastisite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.
Menenjiomların MRG özelliklerinin histopatolojik grade ile ilişkisinin araştırılması
Menenjiomlar, araknoid zarı oluşturan araknoid cap hücrelerinden kaynaklanan, genellikle benign natürlü, ancak nadiren atipik veya malign davranış sergileyebilen tümörlerdir. Histopatolojik değerlendirme, menenjiom tanısını doğrulamak, alt tipini sınıflandırmak ve derecesini belirlemek için kritik öneme sahiptir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından menenjiomlar histopatolojik olarak 3 gruba ayrılmıştır. Grade I tümörler total eksizyon sonrası nadiren tekrarlarken, grade II menenjiomlar total eksizyona rağmen grade I tömürlere kıyasla sekiz kat daha fazla nüks eder. Grade III tümörler ise ortalama iki yıl veya daha az bir sağkalım süresi ile çok daha agresif bir seyir gösterir. Grade II-III menenjiomların lokal invaziv doğası nedeniyle bu tümörleri tedavi etmek için adjuvan radyoterapi önerilmektedir. Bu çalışmanın amacı, tedavi planlanmasına yol göstermesi açısından, menenjiom hastalarında histopatolojik gradeleme ile preoperatif MR görüntüleme sonuçları arasındaki korelasyonun saptanması olup, Başta nADC (normalize edilmiş ADC) ve ADC değerleri olmak üzere lezyonun T2A sinyal değeri, maksimum çapı ve lezyona ödemin eşlik edip etmediği gibi özelliklerin değerlendirilip sonuçların histopatolojik dereceleri ayırmadaki başarısını belirlemektir. Çalışmanın kapsamını 01.04.2014-01.04.2024 tarihleri arasında merkezimizde patolojik olarak menenjiom tanısı konulmuş olan ve preoperatif kranial MRG tetkiki bulunan 18 yaş üzerindeki 14 erkek ve 45 kadın, toplam 59 hasta oluşturmaktadır. Çalışmaya Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi İlaç ve Tıbbi Cihaz Dışı Araştırmaları Etik kurulundan alınan 31.01.2025 tarih ve E.938816 sayılı etik onayı ile başlanmıştır. Tüm klinik ve görüntüleme bilgilerinin derlenmesi Helsinki Deklarasyonuna uygun olarak yürütülmüştür. Hastalar Tipik (grade I menenjiom) ve Atipik(grade II menenjiom) olarak iki çalışma grubu olarak alındı. Tipik menenjiom grubuna ait hastalar %74,6 (n=44) veri ile çoğunluğu oluştururken, geriye kalan hastalar atipik menenjiomlu hastalardı. nADC değerleri iki grup arasında anlamlı farklılık gösterdi (p=0,011). Tipik hasta grubunda nADC ortalaması 1,10±0,19 olurken, atipik menenjiom hasta grubunda anlamlı düzeyde daha düşük ve 0,96±0,16 olarak ölçüldü. T2A ölçüm değerleri tipik hasta grubunda anlamlı düzeyde daha düşük gözlendi (p=0,004). Tümör boyutları tipik hasta grubunda anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,001). Kurulan lojistik regresyon modeline göre, nADC değeri, T2A sinyal değeri ve tümör boyutu histopatolojik gradeleme üzerinde anlamlı diagnostik faktörler olarak belirlendi (p<0,05). Kurulan ROC analizi modellerine göre nADC, ADC, T2A ve tümör boyutu ölçümleri tipik ve atipik menenjiomları ayırmada başarılı diagnostik belirteçler olarak bulundu. Sonuç olarak, menenjiom hastalarında preoperatif MR görüntüleme bulguları ile histopatolojik gradeleme sonuçları arasında anlamlı ilişkiler bulunmaktadır. Menenjiom tanısı konulduğunda, cerrahiye yol gösterici olma veya tipik menenjiomlu izlem hastalarında tümör derecesinin artıp artmadığını öngörmede özellikle nADC değeri olmak üzere konvansiyonel ve difüzyon MRG bulguları iyi bir belirteç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ratlarda deneysel olarak oluşturulan diatriazota bağlı nefropati tedavisinde gallik asidin potansiyel olumlu etkilerinin araştırılması: NRF2/Keap-1/HO-1 yolağı
Radyolojik görüntüleme yöntemlerinin artması kontrast madde kullanımı ve oluşturduğu iyatrojenik böbrek fonksiyon bozukluğunun insidansında belirgin artış oluşturmaktadır. Kontrast madde nefropatisi kontrast madde maruziyetinden 24-72 saat sonra oluşan serum kreatinin değerinde % 25'ten veya 0,5 mg/dL'den artış olarak tanımlanabilir. KMN patofizyolojisinde, oksidatif stres artışı, renal vazokonstrüksiyon ve antioksidan mekanizmaların baskılanması rol oynar. NRF2/Keap-1/HO-1 yolağı ise oksidatif stresin düzenlenmesinde rol oynar. NRF2 aktivasyonu, hücresel detoksifikasyon enzimlerini artırarak oksidatif stresin etkilerini hafifletir. HO-1 enzimi, hem yıkımı sonucunda antioksidan özelliklere sahip bileşenlerin salınımını sağlayarak doku koruyucu etki gösterir. Gallik asit, güçlü antioksidan ve anti-inflamatuar etkilere sahip bir polifenol bileşiğidir. Ayrıca anti-apoptotik ve anti-inflamatuar etkileri hücresel ölüm mekanizmalarını baskılayarak doku koruyucu bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bu araştırmada, ratlarda diatriazot kullanımı sonrasında gelişen nefrotoksisitede, antioksidan, antiapoptotik etkileri bulunan gallik asitin koruyucu ve tedavi edici etkileri araştırılmıştır. Kontrast nefropati modeli, diatrizoat uygulaması yapılan bir günlük deneyde; kontrol, URO, URO+GA ve GA grubundaki sıçanlara (her grupta 8 adet) eşit stres oluşturulacak şekilde uygulamalar yapılmıştır. Dokular histopatolojik olarak hematoksilen eozin boyama ile değerlendirilmiştir. İmmünohistokimyasal olarak inflamasyon ve apoptozu değerlendirmek amacıyla TNF-α, Cas-3 gibi belirteçlerin ekspresyonları ve biyokimyasal olarak TAS, TOS belirteçleri değerlendirilmiştir. NRF2/Keap-1/HO-1 gen ekspresyonları, kanda ise üre ve kreatin düzeyleri incelenmiştir. Çalışmada üre ve kreatinin düzeyleri URO grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde artarken, URO+GA grubunda bu değerlerin düştüğü gözlemlenmiştir.TOS düzeyleri URO grubunda belirgin olarak artarken, GA uygulaması ile TOS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlemlenmiştir. TAS düzeyleri URO grubunda düşüm gösterirken, GA tedavisi ile anlamlı bir artış elde edilmiştir. Kaspaz-3 ve TNF-α düzeyleri URO grubunda belirgin bir artış görülmüş, ancak GA tedavisi ile bu ekspresyonların azaldığı saptanmıştır. Sonuç olarak; biyokimyasal ve histolojik veriler ışığında, KMN'de oluşturan mekanizmalar üzerinde gallik asitin koruyucu rol oynadığı ve gelecekte potansiyel bir ajan olabileceği gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Gallik asit, HO-1, kontrast madde nefropatisi, Keap-1, Nrf2, oksidatif stres
Riboflavinin diatrizoata bağlı gelişen deneysel nefropati modelinde TNF-α, Cas-3 ve SIRT1/p53/Bax/Bcl-2 gen ekspresyonlarına etkisinin araştırılması
Organların veya dokuların radyografik olarak görüntülenebilmesi için farklı yoğunluktaki bir madde ile çevrelenmiş olması gerekmektedir. Diğer yapılarla ayırt edilemeyen organ ya da dokular kendilerinin ya da çevrelerinin kontrast oranları arttırılarak görünür hale getirilebilmektedir. Diatrizoat, yüksek osmolalite ve iyonik monomer yapıda bulunan iyotlu kontrast maddeler arasında yer almaktadır. Sahip olduğu özellikler nedeniyle kullanımını takiben oksidatif stresin artmasına, inflamasyon ve apoptoz süreçlerinin tetiklenmesine neden olabilmektedir. Riboflavin, antioksidan etkiye sahip olabilen, DNA hasarını iyileştiren, üre ve kreatinin değerlerini düzenleyen bir antioksidan besindir. Bu araştırmada riboflavinin diatrizoata bağlı gelişen deneysel nefropati modelinde TNF-α, Cas-3 ve SIRT1/p53/Bax/Bcl-2 gen ekspresyonlarına etkisi araştırılmıştır. Araştırma kapsamında 32 adet Wistar Albino tipi dişi rat 4 gruba ayrılmıştır (n=8). Gruplar; Kontrol, RKM (3. Gün, intraperitoneal 10 ml/kg ve 2,5-3 ml hacimde tek doz Ürografin), RKM + Riboflavin (3 gün, oral gavaj yoluyla 100 mg/kg Riboflavin; 3. Gün, intraperitoneal 10 ml/kg ve 2,5-3 ml hacimde tek doz Ürografin) ve Riboflavin (3 gün, oral gavaj yoluyla 100 mg/kg Riboflavin) şeklinde oluşturulmuştur. Radyokontrast madde uygulamasından 24 saat önce tüm ratlara su kısıtlaması uygulanmıştır. Radyokontrast madde uygulamasından 24 saat sonra abdominal insizyonu takiben yapılan cerrahi egzanguinasyon yöntemi ile ötenazi gerçekleştirilmiştir. Alınan böbrek dokularında histopatolojik, immünohistokimyasal (TNF-α ve Cas-3), biyokimyasal (TAS, TOS, OSİ, Üre ve Kreatinin) ve genetik (SIRT1, p53, Bax ve Bcl-2 ) analizler yapılmıştır. RKM grubunda; patolojik değişikliklerde, immünohistokimyasal olarak TNF-α ile Cas-3 ekspresyonlarında, biyokimyasal olarak TOS, OSİ, üre ve kreatinin düzeylerinde, genetik olarak p53 ve Bax ekspresyonlarında artış gözlemlenirken biyokimyasal olarak TAS düzeyinde, genetik olarak SIRT1 ve Bcl-2 ekspresyonlarında azalma gözlenmiştir. Riboflavin tedavisi ile RKM grubunda gözlemlenen bu bulguların tersine çevrildiği tespit edilmiştir. Tüm bu sonuçlar iyotlu kontrast madde kaynaklı böbrek hasarının; oksidatif stres, inflamasyon ve apoptoz mekanizmaları üzerinden gelişmekte olduğunu ve "Riboflavin" uygulamasının bu süreçleri baskılayarak böbrek fonksiyonlarını koruyabilmekte olduğunu ortaya koymaktadır.
Selenyumun, ürografin'in neden olduğu oksidatif stresle ilişkili böbrek hasarını azaltmadaki rolü: TNF-α, Kas-3 ve Nrf2/Keap1/HO-1 gen ekspresyonlarının araştırılması
Böbrekler, üreterler, mesane ve üretra, üriner sistemin temel anatomik bileşenleridir. Bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve ultrasonografi gibi görüntüleme teknikleri üriner sistemin detaylı değerlendirilmesi ve patolojilerinin tanısında büyük önem taşır. Radyolojik görüntülemede sıkça kullanılan Ürografin iyonik ve yüksek osmolariteye sahip bir kontrast madde çeşidi olup böbrek dokusunda özellikle oksidatif stresi tetikleyerek hasara yol açmaktadır. TNF-α, Kas-3 gibi inflamatuar, apoptozis ve oksidatif stres ilişkili yolaklar bu hasar ile ilişkilidir. Selenyum ise glutatyon peroksidazın yapısında bulunur ve vücudun antioksidan savunma mekanizmalarında önemli bir eser elementtir. Bu çalışmada selenyumun, ratlarda Ürografin kullanımı sonrasında gelişen oksidatif stresle ilişkili böbrek hasarını azaltmadaki rolü, TNF-α, Kas-3 ve Nrf2/Keap1/HO-1 Gen ekspresyonları üzerinden araştırılmaktadır. Kontrast nefropati modeli yapılan 7 günlük deneyde; kontrol, ÜRO, ÜRO+SE ve SE grubundaki sıçanlara (her grupta 8 adet) eşit stres oluşturulacak şekilde uygulamalar yapılmıştır. Dokular histopatolojik olarak hematoksilen eozin boyama ile değerlendirilmiştir. İmmünohistokimyasal olarak inflamasyon ve apoptozu değerlendirmek amacıyla TNF-α, Kas-3 gibi belirteçlerin ekspresyonları ve biyokimyasal olarak TAS, TOS belirteçleri değerlendirilmiştir. NRF2/Keap1/HO-1 gen ekspresyonları, kanda ise üre ve kreatin düzeyleri incelenmiştir. Bu çalışmada ürografin uygulaması, böbrek dokusunda TOS artışı, TAS azalması, TNF-α ve Kaspaz-3 yükselmesi ile karakterize bir hasar tablosu oluşturmuştur. Selenyum tedavisi ise bu olumsuz değişiklikleri tersine çevirmiş, Nrf2/Keap1/HO-1 antioksidan yolaklarını aktive edip TNF-α ve Kaspaz-3 ekspresyonlarını baskılayarak böbrek dokusunda belirgin bir koruma sağlamıştır. Sonuç olarak selenyum desteğinin, Ürografin'in neden olduğu böbrek hasarını azaltmada başarılı olduğu, bu etkinin oksidatif stresin azaltılması ve hücresel savunma mekanizmalarının güçlendirilmesi yoluyla gerçekleştiği ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Nefropati, NRF2/Keap1/HO-1, Oksidatif Stres, Selenyum, Ürografin
Dekspantenol'ün diatrizoat sonrası oluşmuş kontrast nefropatisine karşı SIRT 1, p53, Bcl2/Bax yolakları üzerinden tedavi edici etki mekanizmalarının aydınlatılması
Kontrast maddeler günümüzde birçok tanıyı koymak ve tedaviye yol göstermek açısından tıbbi görüntülemede kullanılmakta ve normal doku ile patolojik olan arasında kontrast farkı sağlamaktadır.Bu sebeple gün geçtikçe daha da sık kullanılmaktadır.Ancak kontrast maddelerin insan vücudunda kullanım sırasında veya kullanımı sonrasında istenmeyen yan etkilere sebep olabilmektedir.Ancak bazı istenmeyen yan etkileri ciddi sonuçlar doğurabilmekte olup biz bunlar arasında en ciddi yan etkiler arasında olan kontrast nefropatisi hakkında çalıştık.Günümüzde birçok çalışma yapılmakla birlikte henüz kontrat nefropatisinin oluşmasını engellemek veya tedavi eden bir metot literatürde mevcut değildir. Bizde çalışmamızda deneysel olarak ratlarda konstrast nefropatisi modeli oluşturup kontrast nefropatisini önlemede veya tedavi edici etkisi hakkında dekspantenol ile çalıştık.Çalışmamızda 32 adet dişi Wistar Albino cinsi rat ile her grupta 8 adet hayvan olacak şekilde ilk grup kontrol grubu,ikinci grup radyokontrast grubu,rüçüncü grup radyokontrast ve dekspantenol grubu ve dördüncü grup dekspantenol grubu oalcak şekilde 4 gruba ayırdık.Gruplarımızdaki ratlardan böbrek dokularından histopatolojik ,immünohistokimyasal incelemeler ve kan dokularından ise BUN-Kreatinin analizleri yapılmıştır. Yaptığımız çalışma sonucunda bulgularımızda kratinin ve üre değerlerinde üro grubu ile üro+deks grupları arasında anlamlı farklılık saptanmamış,üro grubu ile üro+deks grubu karşılaştırıldığında renal hasarın üro+deks grubunda histopatolojik düzeyde belirgin azaldığı,üro grubu ile üro+deks grubu karşılaştırıldığında üro+deks grubunda p53'te anlamlı azalma,bcl-2'de anlamlı artış, SIRT-1'de anlamlı artış,bax'ta anlamlı azalma,TNF-a'da anlamlı azalma,kaspaz 3'te anlamlı azalma mevcuttur.Bulgulardan elde edilen verilere göre üro grubunda genetik, histopatolojik ,immünohistokimyasal düzeylerde saptanan renal hasarın dekspantenol ile önlenebileceği gösterilmiştir.
Ürografinin neden olduğu nefrotoksisiteye karşı L-karnitinin TNF- α, Cas-3, Bax, Bcl2 ve Cas-9 gen ekspresyonları üzerinden potansiyel nefroprotektif etkilerinin araştırılması
Bu tezde amacımız deney hayvanları ile yapılan deneyde ürografinin neden olduğu nefrotoksisiteye karşı L-karnitinin belirli gen ekspresyonları üzerinden kontrast maddenin neden olduğu nefrotoksisiteyi önleyebilirliğini değerlendirmekti. SDÜ Deney Hayvanlarından temin edilen 32 adet dişi Wistar Albino cinsi 250-350 gr arası ratlarla çalışıldı. Deney hayvanları her grupta 8 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu: Herhangi bir madde uygulanmayan grup. Radyokontrast (RC) grubu: Kontrast madde enjekte edilen grup. RC + L-karnitin(RC+LCR) grubu: Kontrast madde ve L-karnitin enjekte edilen grup. LCR grubu: L-karnitin enjekte edilen grup. Renal fonksiyon testleri olarak BUN, kreatinin değerleri çalışıldı. Böbrek dokuları alındı. Histopatolojik ve immünohistokimyasal incelemeler yapıldı. Dokudaki inflamatuar hücre migrasyonu, hemoraji gibi patolojik değişiklikler incelendi. İmmünohistokimyasal olarak da inflamasyon ve apoptozu değerlendirmek amacıyla TNF-α, Cas-3 gibi belirteçlerin ekspresyonları incelendi. qRT-PCR analizi ile de mitokondriyal stres ilişkili apoptoz göstergeleri olan Bax, Bcl2, Cas-9 gen ekspresyonlarına bakıldı. Böbrek dokusunda biyokimyasal olarak spektrofotometrik yöntem ile oksidatif stres belirteçleri değerlendirildi. RC grubu ile RC+LCR grubu karşılaştırıldığında, RC grubunda izlenen renal hasarın RC+LCR grubunda histopatolojik düzeyde belirgin azaldığı görüldü. RC grubunda izlenen Cas-3 seviyelerindeki artış RC+LCR grubunda belirgin azalmıştır. TNF-α ekspresyonunda RC grubunda artma ve RC+LCR grubunda anlamlı azalma izlendi. Oksidatif stres parametrelerinde RC grubu ile RC+LCR grubu karşılaştırıldığında bazı parametrelerde kısmen anlamlı azalma mevcuttur. Bax ve Cas-9 gen ekspresyonlarında RC grubunda izlenen belirgin artış, RC+LCR grubunda anlamlı olarak azalmıştır. Bcl2 ekspresyonunda ise RC grubunda görülen azalma, RC+LCR grubunda anlamlı derecede artmıştır. Üre ve kreatin değerlerinde RC ve LCR grupları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Deney sonucunda elde ettiğimiz bulgular bu şekildeydi. Bulgulardan elde edilen verilere göre RC grubunda histopatolojik, genetik ve immünohistokimyasal düzeylerde saptanan renal hasarın LCR ile önlenebildiği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: L-karnitin, Kontrast Madde, Nefrotoksisite, Mitokondriyal Stres, Apoptoz
T1 sinyal intensite değer ve oranlarının spinal kemik lezyonlarında benign-malign ayrımında kullanılabilirliğinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, kontrastsız manyetik rezonans görüntüleme (MRG) parametrelerinin (T1 sinyali, T1 sinyali düşüş oranı, ADC ve normalize ADC) benign- malign vertebral kemik iliği lezyonlarının ayırıcı tanısında kullanılabilirliğini araştırmaktır. Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 2015–2025 yılları arasında elde edilen MRG arşivleri retrospektif olarak taranmış ve kriterleri karşılayan toplam 337 vertebral kemik iliği lezyonu çalışmaya dahil edilmiştir. Atipik hemanjiyom ile metastatik lezyonların (aktif–inaktif) ayırt edilebilirliğindeki tanısal performansları ROC analizleri ile incelenmiştir. Ölçümler serbest çizimli ROI yöntemi ile yapılmıştır. Atipik hemanjiyomların T1 sinyal intensite değerlerinin diğer lezyon tiplerine göre daha yüksek olduğu ve buna bağlı olarak T1 sinyal düşüş oranlarının lezyonların ayırıcı tanısında en güçlü parametre olduğu saptanmıştır. Atipik hemanjiyom ile metastaz (aktif–inaktif) ayırıcı tanısında T1 sinyal düşüş oranlarındaki eşik değerler (≤ 0.38–0.39) yüksek duyarlılık ve seçicilik göstermektedir. Ancak aktif-inaktif metastatik lezyon ayırıcı tanısında ise ADC ve nADC ölçümlerinin T1 sinyal intensite değerleri ve T1 sinyal intensitesindeki düşüş oranlarına göre daha duyarlı olduğu saptanmıştır. ADC ve nADC ölçümlerinin malign lezyonlarda düşük, benign lezyonlarda ise daha yüksek değerlerde olduğu saptanmış, özellikle nADC'nin metastatik (aktif–inaktif) lezyonların kendi içindeki ayrımında önemli tanısal katkı sağladığı görülmüştür. Sonuç olarak, kontrastsız MRG tetkikinde yukarıda bahsedilen nicel parametrelerin vertebral lezyonların benign-malign ayrımında önemli katkı sağlayabileceği saptanmıştır.
Beyin, boyun, toraks, abdomen ve kardiyak bilgisayarlı tomografi tetkiklerinin kurumsal doz seviyelerinin belirlenmesi, ulusal ve uluslararası doz referans seviyeleriyle karşılaştırılması
Amaç: Bilgisayarlı Tomografi tetkiki medikal radyasyon maruziyetinin yaklaşık % 60'ından sorumlu olan ve her geçen gün tıbbi pratikte daha çok kullanılan bir görüntüleme modalitesidir. Bu çalışma kurumumuzda sıklıkla elde olunan beyin, boyun, toraks, abdomen ve kardiyak incelemelerin doz raporlarını analiz ederek kurumsal doz raporumuzu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Kurumumuzda daha önce sistematik bir doz rapor çalışması yapılmamış olması, radyoloji teknisyenleri, radyologlar ve klinisyenlerin radyasyon dozu yönetimiyle ilgili yeterli farkındalığının bulunmaması nedeniyle bu çalışma düzenlenmiştir. Bu çalışma kurumumuzda doz verilerini sistematik bir şekilde inceleyerek, eğilimleri, doz optimizasyonu için potansiyel alanları ve ulusal ile uluslararası DRL'lere uyumu belirlemeyi hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, hastanemizde tetkik esnasında 18 yaşın üzerinde olan hastalara ait kontrastlı ve kontrastsız beyin, boyun, toraks ve abdominopelvik BT incelemeleri ile retrospektif EKG-kapılı KABT, yüksek pitch ile prospektif EKG-kapılı KABT,Triple Rule-out BT anjiyografi ve koroner arter kalsiyum skorlama tetkikleri 31.05.2024 tarihinden itibaren geriye dönük ardışık olarak incelenmiştir.Bu tetkiklere ait hasta cinsiyeti, yaşı gibi demografik veriler; mAs, kVp, pitch değeri gibi protokol verileri ile CTDIvol ve DLP gibi doz verileri toplanarak analiz edilmiştir.Doz verisi parametreleri ulusal ve uluslararası DRL değerleriyle karşılaştırılarak incelenmiştir. Bulgular:Çalışmada ortalama yaşı 53.6±15,8 olan% 45'i kadınlardan % 55'i erkeklerden oluşan hastalara ait 11457 adet tetkik değerlendirilmiştir.Boyun ve abdomen BT tetkiklerinde kadın hastaların oranı daha fazla saptanmıştır.BT-2'de elde olunma oranı bütün tetkikler için daha fazlaydı.Triple rule out BT hariç bütün tetkiklerde erkeklere ait SL verisi daha uzun saptandı(p<0,001). Beyin BT ve boyun BT tetkiklerinde erkek hastalara ait DLP değeri; abdomen BT, kalsiyum skorlama tetkikleri ve yüksek pitch ile KBTA'da kadın hastalara ait DLP değerleri anlamlı yüksek bulundu(p<0,001).Beyin BT tetkiki için medyan CTDIvol değerimiz 53 mGy DLP değerimiz 1113 mGy.cm olup DLP verisi karşılaştırılan 9 DRL değerinden ulusal DRL'de dahil olmak üzere 3'ünden yüksek bulundu(p<0,001).Abdomen BT tetkiki için medyan CTDIvol değerimiz 17,5 mGy DLP değerimiz 909 mGy.cm olup DLP verisi yine 3 DRL'den yüksek bulundu(p<0,001). Retrospektif KBTA için CTDIvol 57,4 mGy DLP 940 mGy.cm izlenmiş olup Fransa 2015 DRL'sinden verilerimiz anlamlı yüksekti(p<0,001).Toraks BT, boyun BT, kalsiyum skorlama ve yüksek pitch ile EKG-kapılı KBTA tetkiklerinde belirgin doz yüksekliği saptanmadı. Sonuç: DRL'lerinin kullanımının çeşitli kısıtlamaları olsa da doz optimizasyonu sürecinin önemli bir parçası haline gelmişlerdir. Bu çalışmada elde ettiğimiz veriler DRL değerleriyle kıyaslandığında beyin BT, abdomen BT ve retrospektif EKG-kapılı koroner BT anjiyografi tetkiklerinde protokol optimizasyonu ihtiyacını göstermiştir.Ayrıca toraks BT, boyun BT ve prospektif EKG-kapılı koroner BT anjiyografi tetkiklerinde ise doz kontrolünde başarımızı göstermiştir. Doz optimizasyonu tektiler yapıldıkça süren bir süreç olup bu konudaki çalışmalarımız devam etmelidir. Anahtar kelimeler:Bilgisayarlı tomografi, X ışını, radyasyon dozu, diagnostik referans düzeyi
Diyabetik retinopatili hastalarda optik sinirin shear-wave elastografi ve superb mıcrovascular ımagıng ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, diyabetik retinopatili (DR) hastalarda optik sinirin mikrosirkülasyonunu (Superb Micravascular Imaging-Vascular Index, VI) ve doku sertliğini (Shear-Wave Elastografi, SWE) nicel olarak değerlendirerek, hastalık evreleri boyunca bu değerlerin değişimini ve kontrol grubu ile farklarını ortaya koymaktır. Ölçümlerin standardize protokollerle yapılabilirliğini ve klinik karar süreçlerine olası katkısını irdelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Haziran 2022 ile Mayıs 2025 arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Göz hastalıkları Anabilim Dalı ile birlikte gerçekleştirildi. Prospektif olarak tasarlanan çalışmada kontrol ve DR evrelerine ayrılmış diyabetli erişkinlerden oluşan kohort incelendi. Çalışmaya diyabetli grupta 67, kontrol grupta 34 kişi olmak üzere toplamda 101 kişi katıldı. SMI ile VI ölçümü optik sinirin posteriorunda ~3 mm'lik segmentte manuel ROI ile, SWE ölçümü aynı segmentte 1 mm² ROI'den üç tekrarın ortalaması alınarak yapıldı. Ölçümler Toshiba Aplio 500 (Canon Medical Systems, Tokyo, Japan) ultrasonografi sistemine ait 14 MHz frekansa sahip lineer prob ile tek kişi tarafından yapıldı. İstatistikte normallik (Shapiro-Wilk), varyans eşitliği (Levene), grup karşılaştırmaları için bağımsız örneklem t-testi, Tek yönlü ANOVA/Welch ANOVA ve uygun post-hoc testler (Tukey HSD, Games-Howell) kullanıldı. Bulgular: VI ortalaması kontrol grupta sol 32,0 ± 2,7; sağ 32,8 ± 3,1 iken, tüm diyabetli gruplarda sol 26,5 ± 5,9; sağ 27,8 ± 5,0 bulundu (tüm karşılaştırmalarda p < 0,001). DR evreleri arasında VI için Welch ANOVA anlamlıydı (sol: F(5,28,30)=11,90; sağ: F(5,29,60)=9,92; p < 0,001) ve post-hoc analizler özellikle PDR'de belirgin azalma gösterdi. VI dağılımı ileri evrelerde daha düşük seyir gösterdi. SWE değerlendirmede kontrol grubunda ortalama hızlar sol gözde 1,62 ± 0,34 m/s, sağ gözde 1,64 ± 0,33 m/s iken; diyabetli grupta sırasıyla 2,09 ± 0,39 m/s ve 2,07 ± 0,39 m/s olarak saptandı. Grup ortalamaları arasındaki farklar hem sol gözde (t(99)=−5,466; p<0,001) hem sağ gözde (t(99)=−5,999; p<0,001) istatistiksel olarak anlamlıdır. Evreler arası karşılaştırmalar her iki göz için özellikle DR'nin orta-ileri evrelerinde sertliğin kontrol grubuna kıyasla tutarlı bir şekilde arttığını göstermektedir. Sonuç: DR şiddeti arttıkça optik sinirde mikrosirkülasyonu yansıtan VI azalırken, doku sertliğini yansıtan SWE yükselmektedir. VI ve SWE ölçümleri, DR evrelemesini destekleyebilecek tamamlayıcı, noninvaziv biyobelirteçler olarak klinik karar süreçlerine katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Diyabetik retinopati; Optik sinir; Optik sinir mikrosirkülasyonu; Shear-wave elastografi; Superb Microvascular Imaging; Vasküler indeks
Yüksek çözünürlüklü MRG'nin psöryatik artrit, romatoid artrit,erozif osteoartrit ve kristal artropatilerinin ayırıcı tanısına katkısı
MRG, inflamatuvar el artritlerinin ayırıcı tanısında ve takibinde kullanılan etkin bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmada, iyi planlanmış bir el MRG protokolü oluşturup tetkikin el eklemleri düzeyinde sağladığı detaylı inceleme imkânı sayesinde inflamatuvar bulguların, özellikle erken dönemdeki inflamatuvar artritleri birbirinden ayırmada ne kadar etkili olduğunu araştırdık. 1 Eylül 2021 ile 1 Haziran 2024 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi Radyoloji ve Romatoloji Bölümleri'nin işbirliği ile yürüttüğümüz çalışmada, romatoloji polikliniğine başvuran ve çalışmaya dâhil etme ölçütlerini karşılayan 57 hastayı analizlere dâhil ettik. Demografik bulguları, radyografi ve MRG bulgularını toplayıp genel veri seti oluşturduk. Hastaların %73.6'sı kadın, yaş ortalaması ise 54±12 yıldı. Çalışma grubu içerisindeki nihai tanı gruplarının dağılımı; 11 psöryatik artrit (PsA), 14 romatoid artrit (RA) (altı seropozitif (SpRA), sekiz seronegatif (SnRA)), 11 erozif osteoartrit ve/veya kalsiyum pirofosfat dihidrat kristal birikimi hastalığı (EOA±KPPD), 21 distal interfalangiyal eklem tutulumlu artrit (DİFTA) şeklindeydi. İlk aşamada, nihai tanı gruplarıyla MRG bulguları arasındaki ilişkiyi analiz edip gruplar arasında ikili karşılaştırmalar yaptık. İkinci aşamada, PsA risk faktörlerini belirlemek için model oluşturduk. Son aşamada ise MRG ön tanısı ile hastanın nihai tanısı arasındaki uyuma baktık. MRG bulguları açısından grupların karşılaştırılmasında, PsA ile DİFTA arasında tırnak yatağı enteziti dışında hiçbir farklılık görmedik. Tırnak yatağı enteziti DİFTA grubunda daha fazlaydı (p=0.048). SpRA ve SnRA grupları arasında anlamlı farklılık yoktu. İstatistiksel anlamlı olmasa da SpRA grubunda subkortikal osteit (%83.3), SnRA grubundakinden (%25) daha fazlaydı (p=0.103). PsA ve RA (SnRA+SpRA) gruplarının karşılaştırılmasında, entezit (p=0.033) ve periartiküler yumuşak doku ödemi (p=0.042) açısından farklılıklar vardı; bu bulgular PsA'da daha sıktı. Benzer MRG özellikleri göstermesi nedeniyle DİFTA ve PsA grubunu birleştirerek yaptığımız analizde, diğer gruplara göre bu birleşik grupta entezit (bağ enteziti, ekstensör peritendinit, tırnak yatağı enteziti) ve periartiküler yumuşak doku ödemi çok daha fazlaydı (p<0.001). İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da, tüm çalışma grubunda görülen 9 diyafizyel osteitin 7 tanesinin PsA+DİFTA grubunda olması dikkat çekiciydi. PsA'nın risk faktörlerini belirlemek amacıyla yaptığımız analizde ise enteziti olanların PsA+DİFTA grubunda yer alma olasılığının, enteziti olmayanlara göre 24.27 kat daha fazla olduğunu bulduk (%95 GA: 2.624 – 63.309). Kurulan modelin doğru sınıflama oranı %83.7 ve eğri altında kalan alan (AUC) değeri 0.81 idi. Radyolog ön tanısı ile romatolog nihai tanısı arasındaki uyum katsayısı ise 0.90'dı (%95 GA: 0.812 - 0.961).
Pediatrik hastalarda serebrovasküler malformasyonlarda etilen vinil alkol kopolimer içeren ajanlar kullanılarak yapılan endovasküler tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Çalışmamıza kurumumuzda son on yıldaki etilen vinil alkol kopolimeri ("Squid" ve "Onyx") ile endovasküler tedavi ettiğimiz pediatrik serebrovasküler malformasyonlarından GVAM, pAVF, p&dAVF, pAVM, DSM olan serebrovasküler malformasyonları dışladıktan sonra sadece intraparankimal AVM olgularını dahil ettik. Hastane bilgi yönetim sisteminin taranması sonrasında bulduğumuz 32 hasta içerisinden 9 hasta AVM dışı serebrovasküler malformasyon olması nedeniyle dışlandı. 23 hastada içerisinden ise 2 hastayı o an squid ajanına erişimimiz olmaması nedeniyle onyx ile endovasküler tedavi ettiğimiz için dışladık. Bulgularımızı squid ajanını kullandığımız 21 hasta üzerinden çalıştık. Biz primer tedavi olarak EVT'yi kullandığımız düşük riskli hastalarda definitif kür amaçlı, yüksek riskli hastalarda multimodaliter tedavinin bir parçası olarak (sRC ve mikrocerrahi) işlem komplikasyonlarından kaçınarak olabildiğince çok miktarda nidus embolizasyonu ile AVM derecesini düşürmek istediğimiz "nonagresif" bir endovasküler tedavi algoritmasını kullandık. Bu tedavi algortiması ile hastalarımızın %57,1'inde küre ulaştık. Hastalarımızın %33,3'ünde nüks gelişti. EVT'ye ek olarak %14,3'ünde mikrocerrahi ve %46,5'unda sRC kullanarak multimodaliter tedavi ile %89,4 küre ulaştık. Hastalarımızın hiçbirinde işlem ile ilgili mobidite ve mortalite gelişmedi. Bu çalışmamız pediatrik vaka serilerindeki onyx ile benzer etkinlik ve güvenlik oranlarına sahip literatürdeki squid kullanılan ilk vaka serisiydi. Çalışmamızda %14,3 hastada transarteyal yola ek olarak transvenöz yol ve %14,3 hastada çift lümenli hiperkompliyan ("Eclipse 2L") balon kullanılmış olup bu açılardanda literatürdeki transvenöz yolun ve hiperkompliyan balonun güvenilir ve etkin bir şekilde kullanılabileceğini gösteren nadir vaka serilerindendir. Sonuç olarak squid sıvı embolizan ajan kullanılarak yapılan endovasküler tedavi tek başına kür amaçlı veya multimodaliter tedavinin bir parçası olarak tedavi başarı olasığılını arttıran pediatrik serebrovasküler malformasyonların etkin ve güvenli bir tedavi aracıdır.
İntrakranyal anevrizmaların tedavisinde minimal profilli yüzey modifikasyonlu akım yönlendiricilerin sonuçlarının değerlendirilmesi
Akım yönlendiriciler (AY) özellikle tedavisi zor olan intrakranyal anevrizmaların tedavisinde son yıllarda tercih edilen bir tedavi yöntemi haline gelmiştir. Bu çalışmayla özellikle distal yerleşimli anevrizmaların tedavisinde kullanılması için üretilmiş minimal profilli yüzey modifikasyonlu DERIVO® 2 Embolizasyon Cihazı (DED2) isimli akım yönlendiricinin etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmeyi amaçladık. Üniversitemiz Sağlık Bilimleri Etik Kurulu tarafından çalışmamız için onay alındıktan sonra, Ocak 2021-Şubat 2024 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Radyoloji Anabilim Dalı, Nörogirişimsel Radyoloji Ünitesine başvuran intrakranyal anevrizması olan ve merkezimizde endovasküler yolla sadece ≤3.5 mm çapındaki (minimal profilli) DERIVO® 2 Embolizasyon Cihazı (DED2) isimli akım yönlendirici ile tedavi edilmesi amaçlanan hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastaların demografik parametreleri; işlem öncesinde, işlem sırasında ve işlem sonrasındaki klinik-radyolojik verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam 33 hastanın 36 adet anevrizması mevcuttu. Bunlardan 1 hastada DED2 kurtarma (salvage) tedavisi olarak kullanıldığı için istatistiksel değerlendirmelere katılmamıştır. Teknik başarı, modifiye Raymond-Roy oklüzyon sınıflamasına (mRROS) göre anevrizma oklüzyon dereceleri, cihazın proksimal ve distal yerleşimli anevrizmalardaki etkinlikleri değerlendirildi. Çalışmaya dahil tüm anevrizmalar 2,5 mm ile 26 mm aralığında ortalama 6,52 mm (ss ±5,09) boyuttaydı. Serimizdeki 35 anevrizmanın boyun genişliği ortalaması 4,29 mm (ss ± 2,14) olarak hesaplandı. DED2 yerleştirilen 30 anevrizmanın; 4 tanesinde (%13,3) DED2 tedavisine ek olarak koilleme uygulanırken, 5 tanesinde (%16,7) DED2 tedavisine ek olarak stent yerleştirilmiştir. 22 anevrizmada (%73,4) ise DED2 tek başına tedavide kullanılmıştır. Bir hastada endovasküler işlem esnasında akım yönlendirici ile jaillenen süperior trunkusta akımın yavaşlaması göz önüne alındığında prosedürel advers olay yüzdemiz %3,1 idi. Sonuçta prosedürel komplikasyon oranımız literatürdeki diğer minimal profilli akım yönlendirici cihazların oranları ile benzerdir. Cihaz bazında teknik başarı oranı %90,6, anevrizma sayısı göz önüne alındığında anevrizma bazında teknik başarı oranı %90,9 olarak hesaplanmıştır. İşlem sonrası 15,4 ± 8,3 aylık takiplerde anevrizmalardaki tam oklüzyon (RR 1) oranımız %89,6 idi. Takipler sırasında işlem sonrası kalıcı nörolojik defisit, nörolojik mortalite ya da majör stroke'a rastlanmadı. Diğer minimal profilli akım yönlendirici olan Silk Vista Baby ile karşılaştırıldığında tam oklüzyon oranlarının literatürden daha iyi çıkması DED2 cihazının başarısını göstermektedir. Özellikle distal/proksimal yerleşimli anevrizmalar arasında tam oklüzyon ve komplikasyon oranlarında anlamlı fark bulunmaması DED2 cihazının daha distaldeki ince-küçük damarlarda kullanılmasına rağmen beklenenin aksine tromboz ya da kanama açısından daha riskli olmadığını göstermektedir. Literatürle karşılaştırıldığında DED2 cihazıyla yapılan işlemlerde görülen prosedürel advers olay oranları da benzerdir. Sonuç olarak DED2 cihazı özellikle distal yerleşimli anevrizmaların tedavisinde etkin ve güvenilir bir tedavi yöntemi olarak umut vermektedir.
Metastatik akciğer lezyonlarının primer tümör odağını saptamada bilgisayarlı tomografi görüntülemesinden elde edilen radyomiks parametrelerinin başarısının araştırılması
Amaç: Malignite takibi dışındaki nedenlerle toraks bilgisayarlı tomografisi (BT) çekilen hastalarda metastatik nodüller saptanabilmekte ve bu durumlar primer kökeni belirlenmemiş malign hastalık olarak adlandırılmaktadır. Metastatik nodüller sıklıkla benzer görünümde olup şekil, kenar, dansite ve kontrastlanma özellikleri gibi klasik radyolojik değerlendirme ile primer odağı saptamak genellikle mümkün değildir. Bu sebeple primeri bilinmeyen tümörler saptandığında birçok laboratuvar tetkiki, radyolojik inceleme, biyopsi, histopatolojik değerlendirme ve endoskopi gerekebilmektedir. Bu incelemeler yüksek maliyetli olup beraberinde hastalar tedavi öncesi zaman kaybetmekte ve girişimsel işlemler çeşitli riskler taşımaktadır. Ayrıca bir grup hastanın primer tümör odağı tüm incelemelere rağmen bulunamamaktadır. Daha kısa sürede ve düşük maliyet ile ayırıcı tanı yapılması önemlidir. Radyomiks yöntemi lezyonlardan çeşitli matematiksel işlemler ile niceliksel veriler çıkarılmasını sağlar. Biz bu çalışmada akciğerin en sık metastatik tümörlerinden olan meme kanseri, kolorektal kanser ve renal hücreli karsinom metastazlarını radyomiks özellikleri ve çeşitli klinik-radyolojik parametreler kullanarak ayırt etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2023 tarihleri arasında aynı merkeze ait iki farklı hastanede tanı almış 70 metastatik meme kanseri, 85 metastatik kolorektal kanser, 74 metastatik renal hücreli karsinom hastası çalışmaya dahil edildi. Hastanelerden biri eğitim grubu (160 hasta), diğeri test grubu (69 hasta) olarak kabul edildi. Hastaların yaş ve cinsiyet değişkenleri ile beraber metastaz saptanan ilk toraks BT tetkikleri incelenerek metastaz sayısı, lateralite, mediastinal lenfadenopati, kemik ve karaciğer metastazı, lenfanjitik yayılım, plevral efüzyon ve plevral metastaz durumları klinik-radyolojik değişkenler olarak kaydedildi. Üç grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren 5 değişken (yaş, lateralite, metastaz sayısı, kemik metastazı ve karaciğer metastazı) saptandı (p<0.05). Radyomiks analizi için kontrastlı BT tetkiklerinde 5 mm'den büyük, kaviter olmayan nodüller üç boyutlu olarak segmente edildi. Ön işleme basamağından sonra orijinal (110) ve filtrelenmiş (744) şekilde toplam 854 özellik elde edildi. Bu özelliklerden sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC)>0.9 olan 441 özellik saptandı. Üçlü sınıflama için bu özelliklere En Küçük Mutlak Küçülme ve Seçim Operatörü (LASSO) regresyon analizi uygulanarak katsayısı sıfır olmayan 8 özellik bulundu. Modelleme için Random Forest (RF), Support Vector Machine (SVM) ve XGBoost algoritmaları kullanıldı. Modellerin performansları eğri altındaki alan (AUC) ile karşılaştırıldı. Bulgular: Üçlü sınıflama için gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren 5 değişken ile klinik-radyolojik modeller ve LASSO regresyonu uygulanarak bulunan 8 radyomiks özelliği ile radyomiks modelleri oluşturuldu. Radyomiks özellikleri ile klinik-radyolojik değişkenler birlikte kullanılarak kombine modeller elde edildi. Radyomiks modellerinde en başarılı algoritma RF olduğu için modellerin karşılaştırılmasında RF modelleri kullanıldı. RF modellerinin makro-/mikro-ortalama AUC değerleri radyomiks modeli için 0.616/0.616, klinik-radyolojik model için 0.694/0.623 ve kombine model için 0.714/0.712 olarak bulundu. Sonuç: Radyomiks özellikleri meme kanseri, kolorektal kanser ve renal hücreli karsinoma ait akciğer metastazlarının ayrımında yeterli performans göstermemektedir. Bu durumun sebepleri kontrastlı incelemede metastatik nodüllerin iç yapısının kısmen benzerlik göstermesi ve harmonizasyon basamaklarının yeterince standardizasyon sağlamaması olabilir. Bu hipotezin doğruluğu daha geniş hasta grupları üzerinde çalışılarak test edilebilir. Metastatik nodüllerin ayrımında en başarılı model ise orta-yüksek düzeyde performans gösteren kombine modeldir. Anahtar Keimeler: Akciğer metastazı, primer kökeni belirlenmemiş malign hastalık, bilgisayarlı tomografi, radyomiks
Normal basınçlı hidrosefalinin beyin MRG bulguları ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı idyopatik Normal Basınçlı Hidrosefali (iNBH) hastalarında görüntüleme bulgularının profilini ortaya çıkarmak, bu görüntüleme bulguları ile klinik bulgular arasındaki korelasyonu belirlemek ve ventrikülo-peritoneal şant cerrahisi öncesinde, görüntüleme bulgularından yola çıkarak cerrahiye yanıtı öngörebilmenin imkânlarını araştırmaktır. Aralık 2020-Aralık 2022 tarihleri arasında yürüme bozukluğu, bilişsel bozulma veya idrar inkontinansı şikayetlerinden biri veya daha fazlasıyla başvuran ve kraniyal Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)'de ventrikülomegalisi olan hastalardan 2021 iNBH tanı kriterlerini karşılayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Nörogörüntüleme bulguları hem kalitatif hem de volBrain yazılımı ile hacimsel hesaplamlarla kantitatif olarak yapıldı. VP şant cerrahisi sonrası hastaların klinik seyirleri prospektif olarak izlenmiştir. Çalışmaya 75 hasta (%44'ü kadın, %56'sı erkek; yaş ortalaması 71,23 yıl) dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi kalitatif ve kantitatif MRG bulguları ile demans, yürüme bozukluğu ve idrar inkontinansı şeklindeki klasik klinik üçlüsü arasında korelasyon değerlendirmesi yapıldı. Sylvian sulkusta veya diğer sulkuslarda orantısız genişleme (DESH) bulgusu 73 hastada (%98) hastada, kallozal açıda daralma ise 71 hastada (%95) bulundu. Kalkarin sulkusta genişleme hastaların %20'sinde, parietooksipital sulkusta genişleme ise %32'sinde saptanmıştır. Basılmış mezensefalon bulgusu 26 hastada (%35) izlendi. Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) akım hızı normal olan hastalarda demans görülme sıklığı anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0,033). Tedavi öncesi yürüme bozukluğu ve idrar inkontinansı ile hiçbir görüntülüme bulgusu arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda aynı zamanda, değişkenlerin klinik bulgular üzerinde birlikte nasıl etkili olduklarını belirleyebilmek için 'Karar Ağacı' yöntemi kullanıldı. Her bir yakınma için ayrı modellemeler oluşturuldu. Değişkenlerin yürüme bozukluğu üzerine etkisini değerlendiren karar ağacına göre: DESH bulgusu olan hastalarda yürüme bozukluğu görüldü. DESH bulunmuyor ancak verteks düzeyinden sulkal daralma ve basılmış mezensefalon mevcutsa yürüme bozukluğu görüldü. Çalışmaya dahil edilen 75 hastanın 64'ünde tanısal amaçlı boşaltıcı lomber ponksiyon (LP), 9'unda ise eksternal lomber drenaj (ELD) yapıldı. Periventriküler T2 hiperintensiteleri olmayan hastaların LP'ye pozitif yanıtı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Toplam 42 hastaya VP şant cerrahisi uygulandı. Tedavi sonrası demanstaki değişimin MRG bulgularıyla ilişkisine bakıldığında yalnızca interhemisferik DESH varlığında demansta düzelme anlamlı düşük olduğu bulundu (p=0,011). Tedavi sonrası yürüme bozukluğundaki değişimin MRG bulgularıyla ilişkisine bakıldığında verteks düzeyinde sulkal daralması olan hastaların tümünde yürüme bozukluğunda düzelme (p=0,004) saptandı. Ayrıca dördüncü ventrikül ortalama hacmi cerrahi müdahaleye yanıt görülmeyen hastalarda 1.55 cm3 , yanıt görülen hastalarda ise 3.28 cm3 bulundu (p=0,024). Tedavi sonrası idrar inkontinansındaki iyileşme ile hiçbir MRG bulgusu arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Elde edilen bulgular, iNBH hastalarında parietookspital ve kalkarin sulkuslarda genişleme ve basılmış mezensefalon bulgularının nadir olmayarak görülebileceğini, periventriküler beyaz cevher lezyonu olmayanlarda LP'ye yanıtın arttığını, meziyal sulkal daralması olanlarda ise VP şant yanıtının arttığını gösterdi.
Semi-otomatik doku analiz yöntemi ile grade- 4 glial tümörlerin postoperatif rezeksiyon kavite MRG bulgularının değerlendirilmesi
Grade-4 glial tümörlerin cerrahi sonrası rezeksiyon kavitesi takibinde, ileri görüntüleme yöntemlerinin klinik kullanımına rağmen kavite bulgularının ['progresyon', 'psödoprogresyon/radyasyon nekroz (KRT)'] ayrımında halen güçlük yaşanmaktadır. Bu güçlük nedenleri arasında deneyim ve yorum farkı öncelikli olmakla birlikte, takip görüntülemede ileri görüntüleme yöntemlerinin yüksek maliyet nedeniyle rutin kullanılamaması yer almaktadır. Çalışmada amacımız son yıllarda radyolojik görüntüleme teknikleri kullanılarak tekstür (texture) öznitelikleri ile elde edilen doku karakterlerinin farklılığından faydalanarak cerrahi kavite ve etrafında oluşan tedaviler ilişkili görüntüleme bulgularının ayırt edilebileceğini göstermektir. Bu ayrım perfüzyon MRG, MR-spektroskopi gibi ileri görüntüleme yöntemlerine gerek kalmaksızın konvansiyonel sekanslar, difüzyon ve manyetik duyarlılık görüntülemenin tekstür öznitelikleri kullanılarak yapılabilir. Çalışmaya grade-4 glial tümör tanısı (Glioblastom, IDH-wild tip ve astrositom, IDH-mutant) alan, kemoradyoterapi sonrası takip MRG'leri Temmuz 2018-2022 tarihleri arasında kliniğimizde yapılan ve 18 yaşından büyük erişkin hastalar dahil edildi. Beyin MRG'de karşılaşılan patolojik alanın segmentasyonu yarı otomatik yöntem ile 'OLEA SPHERE' programında iki farklı sekans (FLAIR ve postkontrast T1A (cT1) sekansları) referans alınarak 5 farklı sekans üzerine örtüştürerek yapıldı ve toplam 10 sekanstan öznitelikler çıkarıldı. Önemlilik düzeyi yüksek özniteliklerin belirlenmesi için Information Gain yöntemi kullanıldı. Cerrahi kavitede tedaviler ilişkili ortaya çıkan ve görüntülemeye yansıyan takipte 'stabil tümörsüz kavite', 'psödoprogresyon\radyasyon nekrozu (KRT)' ve 'progresyon' bulgularını birbirinden ayırmak için her sekanstan elde edilen önemlilik düzeyi yüksek öznitelikler ile hastaların klinik (yaş-cinsiyet) ve tümöre ait moleküler (IDH durumu) biyobelirteçler kombine edilerek ana veri modeli oluşturuldu. Hastaların cerrahi kavite bulgularının sınıflandırılmasında patolojisi olanların patoloji sonucundan faydalanıldı, olmayanların ise takip görüntülemeleri değerlendirilerek karar verildi. Ana veri modelini oluşturmak için 108 hasta, modelin validasyonu için ise 68 hastanın MRG tetkikleri analiz edildi. Her bir sekans [ADC, FLAIR, cT1A, MDG (SWAN/SWI), MAGIC T1A] için oluşturulan modellerin sınıflama performansını artırmak için hibrit yöntem kullanıldı. En yüksek doğru sınıflama oranı (DSO) %75 oranı ile tedavi ilişkili cerrahi kavite görüntüleme bulgularının birbirinden ayırt edilebileceği gösterildi. Cerrahi kavite bulgularını rKT1A sekansı referans alınarak oluşturan modeller daha yüksek performans gösterdi ve bu durum seçilen özniteliklerin kontrast tutan alanların doku karakterini daha iyi yansıtmış olabilmesine bağlandı. Anahtar Kelimeler: glioblastom, grade-4 astrositom, tekstür analiz, IDH-mutant, IDH-wild
Vücut kompozisyonu değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu artışı) intraarteryal tedavi uygulanan primer ve sekonder karaciğer maligniteli hastalardaki prognostik rolünün araştırılması
Amaç: İntraarteryal tedavi uygulanan hepatoselüler kanser (HSK) ve metastatik kolorektal kanser (mKRK) hastalarında işlem öncesi hastaların vücut kompozisyon değişikliklerinin (sarkopeni, miyosteatoz, ciltaltı ve viseral yağ dokusu indeks artışı) tedavi yanıtına ve sağkalıma olan etkisini, ayrıca kontrol görüntülemelerde izlenen vücut kompozisyon değişimlerinin sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2012-31 Aralık 2022 tarihleri arasında intraarteryal tedavi uyguladığımız toplam 160 HSK (ortalama yaş: 63.45±11.79, E/K:123/37) ve 146 mKRK (ortalama yaş: 59.98±11.94, E/K:90/56) hastasını belirledikten sonra hastaların işlem öncesi 30 gün içinde elde edilmiş BT tetkikleri üzerinden L3 vertebra seviyesinden ölçüm ile vücut kompozisyon parametreleri (iskelet kas alanı, iskelet kas dansitesi, ciltaltı yağ dokusu alanı ve viseral yağ dokusu alanı) belirlendi. Sarkopeni ve miyosteatoz tanımı için literatürde tanımlanmış sınır değerler; ciltaltı ve viseral yağlanma tanımları için ise kendi hasta populasyonumuzun ortanca değerleri kullanıldı. Vücut kompozisyon parametreleri ile tedavi yanıtı ilişkisi belirlendikten sonra tek ve çok değişkenli binominal lojistik regresyon yöntemi ile tedavi yanıtına etki eden faktörler araştırıldı. Ardından vücut kompozisyon değerleri sağkalım ilişkisi ve tedavi yanıtı-sağkalım ilişkisi Kaplan-Meier yaşam analizi yöntemi ile ortaya konuldu. Hastaların kontrol görüntülemelerinden HSK grubu için mRECIST, mKRK grubu için RECIST 1.1 kılavuzu doğrultusunda vücut kompozisyon değerlerindeki değişimler belirlendi ve negatif veya pozitif yöndeki değişikliklerin sağkalım ile ilişkisi Kaplan-Meier analizi ile ortaya konuldu. Ardından tek ve çok değişkenli Cox-regresyon yöntemi ile progresyonsuz ve genel sağkalıma etki eden faktörler araştırıldı. Ayrıca "propensity score matching" (PSM) yöntemi ile bazal değişkenlerdeki farklılıklar ortadan kaldırılıp seçici yanlılık azaltılarak sağkalımı etkileyen faktörler tekrar araştırıldı. Bulgular: Hepatoselüler kanser hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %77.7, objektif yanıt oranı %55.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda erkek cinsiyet (odds oranı: 0.30, %95 güven aralığı: 0.11-0.81, p=0.017), ECOG skoru (odds oranı: 0.26, %95 güven aralığı: 0.08-0.89, p=0.032), AFP düzeyi (odds oranı: 0.36, %95 güven aralığı: 0.16-0.81, p=0.014) ve ALBI skoru (odds oranı: 7.23, %95 güven aralığı: 0.76-68.61, p=0.085)'dir. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kası indeksinde azalma olanların hem progresyonsuz hem de genel sağkalım süreleri daha kısayken iskelet kası dansitesinde azalma olanların genel sağkalım süreleri daha kısadır. Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (hazard oranı:0.51, %95 güven aralığı: 0.31-0.84, p=0.009), Child evresi (p=0.004), albümin düzeyi (hazard oranı=1.56, %95 güven aralığı=1.06-2.31, p=0.024), AFP düzeyi (hazard oranı:1.83, %95 güven aralığı: 1.22-2.75, p=0.003), sarkopeni (hazard oranı=1.59, %95 güven aralığı=1.05-2.41, p=0.029), miyosteatoz (hazard oranı=1.96, %95 güven aralığı=1.32-2.92, p=0.001) ve kontrolde iskelet kası indeksinde azalma (hazard oranı=2.13, %95 güven aralığı=1.41-3.22, p<0.001) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 2.06, %95 güven aralığı: 1.24-3.42, p=0.005) ve kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı: 2.27, %95 güven aralığı: 1.35-3.81, p=0.002) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Hepatik metastazı olan KRK hasta grubunda lokal hastalık kontrolü oranı %53.1, objektif yanıt oranı %23.4 bulunmuştur. Tedavi yanıtını (objektif yanıt) etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda önceden tedavi varlığı (odds oranı: 4.21, %95 güven aralığı: 1.36-13.07, p=0.013) ve AST artışı (odds oranı: 0.22, %95 güven aralığı: 0.04- 1.07, p=0.061)'dır. Hem sarkopenik hem miyosteatotik hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha kısadır. Lokal hastalık kontrolü ya da objektif yanıtı olan hastaların sağkalım süreleri karşı gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha uzundur. Kontrol görüntülemelerde iskelet kas indeksinde azalma olanlarda progresyonsuz ve genel sağkalım süreleri istatistiksel anlamlı olarak daha kısa iken (sırasıyla p=0.028 ve p=0.016), iskelet kas dansitesi değişiklikleri ile sağkalım arasındaki ilişki istatistiksel açıdan anlamlı değildir (sırasıyla p=0.608 ve p=0.125). Genel sağkalımı etkileyen faktörler çok değişkenli cox-regresyon analizi sonucunda ECOG skoru (hazard oranı=2.08, %95 güven aralığı= 1.44-2.99, p<0.001), KCFT yüksekliği (hazard oranı=1.84, %95 güven aralığı=1.19-2.84, p=0.006), sarkopeni (hazard oranı=2.96, %95 güven aralığı=1.68-5.21, p<0.001), kontrolde iskelet kas indeksinde azalma (hazard oranı=2.03, %95 güven aralığı=1.16-3.55, p=0.013) ve miyosteatoz (hazard oranı=2.17, %95 güven aralığı=1.31- 3.58, p=0.002) olarak sıralanabilir. "Propensity score matching" sonucunda vücut kompozisyon değerleri olarak sarkopeni (hazard oranı: 1.91, %95 güven aralığı: 1.20-3.05, p=0.006) ve miyosteatoz (hazard oranı: 1.97, %95 güven aralığı: 1.00-3.87, p=0.049) genel sağkalımı belirleyen faktörler arasındadır. Sonuç: Hem HSK hem de mKRK hasta gruplarımızda bazal sarkopeni ve miyosteatoz hastaların progresyonsuz ve genel sağkalımı etkileyen faktörlerden birisi olup bu faktörlerin varlığı prognozu olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca kontrol incelemelerde iskelet kas indeksindeki azalma da her iki hasta grubunda prognozu olumsuz yönde etkilemektedir.
Çift enerjili kardiyak bilgisayarlı tomografi ile farklı kontrast madde protokollerinin görüntü kalitesinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı kontrast maddenin miktarı ve injeksiyon hızı değiştirilerek oluşturulan farklı protokoller ile uygulanmış çift enerjili kardiyak BT görüntülerinin kalitesini polienerjetik ve sanal monokromatik enerji düzeylerine göre karşılaştırmaktı. Çalışmamıza 1 Ocak 2022-15 Eylül 2022 tarihleri arasında koroner arter hastalığı tanı veya takibine yönelik kardiyak BT uygulanması için yönlendirilmiş hastalar dahil edildi. Çalışmada 4 adet kontrast protokol grubu ve her grupta 50 hasta olmak üzere toplam 200 hasta ve 200 inceleme yer aldı. Tüm çekimler, 40-140 keV arası (10 keV aralıklarla) monoenerjetik görüntülerin oluşturulmasına imkan veren çift kaynaklı çift enerjili BT cihazıyla yapıldı. Tüm hastalarda, aort kökünden kontrast atenüasyonu (HÜ) ve gürültü; sol ön inen arter, sirkumfleks arter ve sağ koroner arterin orta-distal kesimlerinden HÜ, sinyal-gürültü oranı (SGO) ve kontrast-gürültü oranı (KGO) ölçümleri yapıldı. Görüntü kalitesinin subjektif değerlendirmesi için 5-noktalı Likert ölçeği kullanıldı. Monoenerjetik görüntülerde tüm kontrast gruplarında aortta en yüksek kontrast atenüasyonuna 40 keV, en düşük kontrast atenüasyonuna 140 keV düzeyinde; en yüksek gürültüye 40 keV, en düşük gürültüye ise 110 keV düzeyinde ulaşıldı. Monoenerjetik görüntülerde ayrıca tüm kontrast gruplarında her üç koroner arterde de en yüksek kontrast atenüasyonuna 40 keV, en düşük kontrast atenüasyonuna 140 keV düzeyinde ulaşıldı. Yine monoenerjetik görüntülerde tüm kontrast gruplarında da her üç koroner arterde en yüksek KGO değerine 90 keV düzeyinde ulaşılırken en yüksek SGO değerleri her üç arter için de farklı gruplarda farklı enerji düzeylerindeydi. Monoenerjetik görüntülerde tanısal koroner atenüasyona (200-750 HÜ) ulaşan hastaları içeren ek analizler, yalnızca istatistiksel anlamlı karşılaştırma için yeterli hasta sayısına ulaşılan 40, 50 ve 60 keV düzeylerinde yapıldı. Her üç koroner arterde de tüm kontrast gruplarında en yüksek kontrast atenüasyonuna 40 keV, en düşük kontrast atenüasyonuna 60 keV düzeyinde ulaşıldı. Her üç koroner arterde de tüm kontrast gruplarında en yüksek SGO ve KGO değerlerine 60 keV, en düşük SGO ve KGO değerlerine 40 keV düzeyinde ulaşıldı. Tüm gruplardaki her üç koroner arterde de enerji düzeyleri arasındaki kontrast atenüasyon ve KGO farkı anlamlıydı. SGO değerlerinde ise yalnızca grup 2'de sirkumfleks arter için 40 ve 50 keV arasında; grup 3'te her üç koroner arter için 50 ve 60 keV arasında anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak, farklı kontrast madde protokolleriyle çift enerjili kardiyak BT'de monoenerjetik 40-60 keV düzeylerinde koroner arterlerde yeterli tanısal kontrastlanma elde edilebilir. Monoenerjetik görüntüleme ile koroner arterler değerlendirilirken incelemeye 60 keV görüntülerle başlanması en ideal ve hızlı sonucu sağlayacaktır.
Hipofraksiyone stereotaktik radyocerrahi ile tedavi edilmiş Uveal Melanom hastalarında tedavi öncesi Manyetik Rezonans Görüntüleme'den elde edilen radyomiks parametrelerinin lokal nüks ve metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısının araştırılması
Uveal melanom yıllık insidansı milyonda 10'un altında olmasına rağmen erişkin döneminde en sık görülen primer intraoküler malign tümördür. Hipofraksiyone streotaktik radyocerrahi son yıllarda uveal melanom tedavisinde alternatif radyoterapi tekniklerine benzer etkinliği; daha düşük maliyeti, cerrahi işlem gerektirmemesi ve kolay ulaşılabilir olması ile ön plana çıkmıştır. Ancak beş yıl içerisinde vakaların yaklaşık %25'inde lokal nüks ve %20'sinde uzak metastaz gelişmektedir. Uveal melanomda prognozu öngörmek için günümüzde AJCC TNM evrelemesinin yanı sıra doku tanısı gerektiren moleküler ve genetik analizler kullanılmaktadır. Tıbbi görüntülerdeki çok boyutlu verilerin sayısal değerlere dönüştürülmesine dayanan radyomiks çalışmalarında birçok kanser için prognostik değeri olan öznitelikler tespit edilmiştir. Bu çalışmada sterotaktik radyocerrahi uygulanmış uveal melanom hastalarında tedavi öncesi MR görüntülerinden elde edilen radyomiks özniteliklerinin lokal nüks ve uzak metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısını araştırarak kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunabilecek potansiyel biyobelirteçlerin elde edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 88 olgunun 16'sında 4 yıllık takipte lokal nüks ve yine 16'sında metastaz geliştiği tespit edilmiştir. İki araştırmacı uveal melanom lezyonlarının segmentasyonunu bağımsız olarak elle yapmış ve T1AG, YB-T2AG ve kontrastlı YB-T1AG sekanslarının her birinden 854 olmak üzere toplam 2562 radyomiks özniteliği elde edilmiştir. İki gözlemci arasında korelasyon katsayısı 0.80'in altında olan öznitelikler dışlandığında T1AG için 90; YB-T2AG için 164 ve kontrastlı YBT1AG için 91 öznitelik seçilmiştir. Vakalar %70'i model eğitimi %30'u ise test grubunda kalacak şekilde rastgele ayrılmıştır. Eğitim setinde geliştirilen modellerin performansı test setinde analiz edilmiştir. Elastik ağ regresyon yöntemi ile yapılan öznitelik seçiminde lokal nüks modeli için YBT2AG'den 4 ve T1AG'den 3 olmak üzere 7 öznitelik seçilmiştir. Naive Bayes algoritması kullanılarak geliştirilen modelin test setindeki performansı doğruluk %92(95% CI: 0.75, 0.99), duyarlılık %100, özgüllük %91.6, pozitif kestirim değeri %60 ve negatif kestirim değeri %100 şeklinde bulundu. Metastazı öngörmek içinse tümü YB-T2AG'den olmak üzere 5 öznitelik seçilmiştir. Yine Naive Bayes algoritması ile oluşturulan modelin test setindeki performansında doğruluk %81 (95% CI : 0.62, 0.93), duyarlılık %33, özgüllük %87.5, pozitif kestirim değeri %25, negatif kestirim değeri %91 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar MRG'den elde edilen radyomiks tabanlı makine öğrenmesi modelinin stereotaktik radyocerrrahi (SRS) tedavisi sonrası lokal nüksü öngörerek kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunacak bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Ancak bu modelin klinik kullanıma girebilmesi için çok merkezli veri setleri üzerinde doğrulanması gerekmektedir. Metastaz gelişmesini öngörmeyi amaçlayan modelin düşük performansı ise makine öğrenmesi alanında sık karşılaşılan aşırı uyum problemi nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Bunun üstesinden gelmek için daha fazla olgu içeren ve sınıflar arası (metastaz var/yok) dengesizlik bulunmayan veri setleri ile yapılacak çalışmalar yararlı olabilir.
15 mm'den küçük akciğer nodüllerinde perkütan transtorasik biyopsi sonuçları
Amaç: Bu çalışmada, uzun aksı 15 mm'den küçük akciğer nodüllerinde, perkütan transtorasik akciğer biyopsi işleminin etkinliğinin ve güvenirliliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Giriş: Bilgisayarlı tomografi (BT) eşliğinde perkütan transtorasik akciğer biyopsi (PTB), akciğer lezyonlarının tanısında önemli yere sahiptir. İşlem sonrası düşük sıklıkla da olsa pnömotoraks, kanama veya nadiren hava embolisi gibi komplikasyonlar görülebilir. Akciğerdeki lezyonun küçük boyutlu oluşu, santral yerleşimli olması, ana bronş veya vasküler yapılara yakın olması ve altta yata parankim hastalıkları, komplikasyon riskini arttıran esas etkenlerdir. Literatürde küçük boyutlu akciğer lezyonlarında PTB sonuçlarını bildiren yeterli sayıda yazı bulunmamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2005 ve Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Nonvasküler Girişimsel Radyoloji ünitesinde BT eşliğinde PTB yapılan erişkin hastalar dahil edilmiştir. Hastalara ait demografik veriler, altta yatan akciğer hastalığı, lezyon boyutu, yerleşimi, lezyondan plevraya kadar iğne mesafesi, işlem sonrası komplikasyonlar ve histopatolojik tanılar retrospektif olarak incelenmiştir. Komplikasyonlarla ilişkili olabilecek faktörler istatistiksel yöntemlerle araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 97 hastanın (%56 erkek) yaş ortalaması 63±9,9 yıl idi. Biyopsi yapılan nodüllerin ortalama uzun aksı 12±2,3 mm idi. Nodüllerin %15'i (n=15) 1-9 mm, %41'i (n=40) 10-12 mm, ve %44'ü (n=42) ise 13-15 mm aralığında idi. Biyopsi yapılan hastalarda %94,8 oranında örnek tanısal değerlendirme için yeterli bulunmuştur. Toplam 5 (%5) hastada ise biyopsi ile tanı alınamamıştır. Lezyondan plevraya kadar iğne mesafesi 3 cm'den az olan hastalarda yetersiz örnekleme oranı, diğer gruplara (3-4,9 cm ve 5 cm üzeri) göre daha fazla görülmüştür (p=0,026). Komplikasyonların büyük çoğunluğu (%84) klinik önemi olmayan hemorajiler (51 hasta) ve tedavi gerektirmeyen pnömotorakslardı (14 hasta). 2 hastada pnömotoraks sonrası drenaj kateteri gerekmiştir. Grade 2 ve üzeri hemoraji 19 hastada (%19,6) görülmüştür. Hemoraji izlenen hastaların hiç birinde kan transfüzyonu veya kanama nedeni ile ek girişimsel müdahaleye gerek duyulmamıştır. Hemoptizi olan 2 hastada, ek müdahaleye gerek kalmadan spontan düzelme aynı gün içerisinde görülmüştür. Hastanede kalış süresinde uzamaya neden olan parankimal hemoraji ve hemoptizi olgusu izlenmemiştir. 61 hastaya (%63) işlem günübirlik yatış yapılarak yapılmış olup hastalar aynı gün taburcu edilmiştir. 36 hastaya ( %37) ise hastaneye yatışını takiben işlem yapılmıştır. Bu 36 hastanın 2'sinde drenaj gerektiren pnömotoraks olması nedeniyle yatışı takiben taburculuk 3. ve 5. günlerde olmuştur. Diğer 34 hastada ise taburculuk işlemi yatışı takiben ertesi gün olmuştur. Lezyon-plevra iğne mesafesi arttıkça parankimal hemoraji görülme sıklığının istatiksel olarak anlamlı derecede arttığı görülmüştür (p=0,008). Benzer şekilde, lezyon ile en yakın pulmoner fissür arası mesafe <1 cm olan hastalarda hemoraji gelişimi diğer grupa göre daha yüksek görülmüştür ( p=0,019). Sonuç: Çalışmamızda 15 mm altındaki akciğer nodüllerinde, PTB'nin etkin, güvenilir ve yüksek tanısal doğruluğa sahip bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Küçük boyutlu nodüllerde, özellikle plevraya yakın yerleşimin veya geçilen akciğer parankim mesafesinin az olmasının, iğne manüplasyonunu kısıtlaması sonucu, yetersiz örnekleme ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızın bir sonucu olarak, hedeflenen nodüle ulaşmak için en kısa mesafenin değil, en uygun iğne manüplasyonu sağlayacak akciğer parankim trasesinin tercih edilmesini önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Akciğer, nodül, BT, perkütan transtorasik biyopsi.
Manyetik rezonans görüntülemeden elde edilen radyomiks parametrelerinin kafa tabanı osteomyeliti ve nazofarinks karsinomunu ayırt edebilme başarısının araştırılması
Kafa tabanı osteomyeliti (KTO) nekrotizan eksternal otit spektrumunun en ciddi formunu temsil eden infeksiyöz bir durum olup kafa tabanı kemikleri ile paraklival ve parafaringeyal yumuşak dokularda geniş tutulum varlığında veya öncesinde bilinen ekternal otit kliniğinin yokluğunda nazofarinks karsinomu (NFKa) ile radyolojik olarak karışabilmektedir. Terapötik gelişmelere rağmen mortal seyredebilen KTO'nun erken tanısı ve hızlı tedavisi klinik sonuçları iyileştirebilir. Bu nedenle erken tanıda önemli bir araç olan görüntüleme yöntemlerinin tanısal başarısını artırmak için çeşitli yöntemler araştırılmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız manyetik rezonans görüntülemeden (MRG) elde edilen radyomiks değişkenlerinin KTO'yu NFKa'dan ayırt etmedeki rolünü incelemektir. Üç farklı merkezden alınan toplam 93 hasta (50 NFKa ve 43 KTO) ~7:3 oranında eğitim (32 NFKa ve 31 KTO) ve dış doğrulama (18 NFKa ve 12 KTO) kohortlarına ayrılmıştır. Üç farklı sekansta (kontrast öncesi yağ baskısız T1-ağırlıklı, yağ baskılı T2-ağırlıklı ve kontrast sonrası yağ baskılı T1-ağırlıklı) lezyonların üç boyutlu segmentasyonu ile çıkarılan toplamda 2553 radyomiks özelliğinden, sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC)<0.9 ve Least Absolute Shrinkage and Selection Operator (LASSO) regresyon analizi ile katsayısı sıfır olan özellikler elenmiştir. Geriye kalan 11 radyomiks özelliği ile lineer çekirdekli (kernel) Support Vector Machine (SVM) kullanılarak radyomiks modeli oluşturulmuştur. İncelenen semantik (konvansiyonel) MRG bulgularından iki grup arasında anlamlı farklılık bulunan (p<.05), eğitim setinde alt grup analizlerinde sıfır değeri bulunmayan ve tek değişkenli analizler sonucunda iki grup arasında anlamlı ilişki saptanan (p<.05) doku düzlemlerinde distorsiyon, lateral uzanım, kontrastlanma derecesi, dural kalınlaşma ve lenfadenopati değişkenleri ile semantik SVM modeli oluşturulmuştur. Ayrıca, kistik-nekrotik alanlar dışlanarak üç farklı ilgi bölgesi (ROI) belirlenmiş ve elde edilen ADC değerlerinin aritmetik ortalaması alınarak ADCortalama değerleri hesaplanmıştır. ADCortalama değerlerinin spinal kordun tüm aksiyel kesitini içine alan ROI'den elde edilen referans ADC değerlerine bölünmesi ile nADC değerleri elde edilmiştir. Bu parametrelerden eğitim kümesinde elde edilen optimal kestirim değerlerinin eğitim ve test veri kümelerindeki performanslarına bakılmıştır. Bunun yanında eğitim kümesindeki ADCortalama değerleri ile SVM sınıflayıcısı eğitilerek test kümesindeki performansı ayrıca değerlendirilmiştir. Oluşturulan SVM modellerinin tahmin performansları Reciever Operating Curve (ROC) eğrileri ve eğri altında kalan alan (AUC) değerleri ile incelenmiştir. Bağımsız test veri kümesinde radyomiks modeli 0.972 AUC değeri ile semantik model (AUC: 0.902) ve ADC modelini (AUC: 0.681) geride bırakmıştır. Eğitim kümesinde hesaplanan kestirim değerleri ADCortalama için 0.954 x 10-3 mm2/s ve nADC için 1.133 olup bu değerlerin sınıflandırma başarısı (AUC) eğitim kümesinde sırasıyla 0.849 ve 0.897; bağımsız test veri kümesinde sırasıyla 0.688 ve 0.705 olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak, radyomiks değişkenleri iki hastalığın ayırt edilmesinde iyi bir tanısal başarı göstermiştir. ADC parametreleri önerilen normalizasyon yöntemine karşın veri kümesine hassastır ve genellenebilir değildir. Ancak, her merkezin kendi kestirim değerlerini belirlemesi durumunda ADC değerleri iki hastalığın ayrılmasında önemli rol oynayabilir.
Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon işleminin orta-uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada alternatif tedavi seçenekleri tüketilmiş "karaciğer metastazı" bulunan hastalarda perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon tedavisinin teknik özelliklerinin, etkinliğinin, yan etkilerinin ve sağ kalım üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2016 – Şubat 2017 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Vasküler Girişimsel Radyoloji bölümünde perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon yapılan 2'si üveal melanom ve 1'i kolorektal karsinom tanılı 3 hasta dahil edildi. Tedavi özellikleri, klinik bulgular ve tedavi öncesi ve sonrasında görüntüleme bulguları ile laboratuvar sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Her hastaya 2 seans olmak üzere toplam 6 seans perkütan hepatik perfüzyon işlemi yapılmış olup teknik başarı oranı 100%'dür. Ortalama melfalan dozu 190.8 mg olup ortalama infüzyon süresi 29.8 dakikadır. İşlem sonrası hastanede yatış süresi ortalama 3.3 gün olup tedavi ilişkili mortalite görülmemiştir. Tedavi seansları sonrası 2 hastada kısmi yanıt ve 1 hastada stabil hastalık görülmüş olup ilk seans işlem sonrası ortalama karaciğer progresyonsuz sağ kalım süresi 43 hafta ve genel sağ kalım ortalama 63.6 hafta idi. Sonuçlar: Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon karaciğer dominant metastazı bulunan üveal melanom ya da kolorektal kanserli hastalarda alternatif tedavi yolları tüketildikten sonra güvenle kullanılabilecek bir lokal-bölgesel tedavi yöntemidir. Çalışmamızda başka tedavi şansı bulunmayan metastatik olgularda 63.6 hafta sağ kalımın düşük toksisite ile sağlanabildiği gösterilmiştir. Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyonun tedavi basamaklarındaki yerinin ve diğer kanser türlerinin tedavisindeki etkinliğinin değerlendirilebilmesi için geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Sakroilyak MRG'de pelvik konjesyon lehine bulguların prevalansı
Sakroilyak MRG'de pelvik konjesyon lehine bulguların prevalansı. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi, Ankara 2019. Kronik pelvik ağrı (KPA) premenopozal kadınların birçoğunda yaşam kalitesi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. KPA prevalansının 1000 kadın başına 38 (%3.8) olduğu ve migren tipi baş ağrısından (%2.1) daha fazla görüldüğü bildirilmektedir. Overyan ven yetersizliği nedeniyle oluşan pelvik konjesyon sendromu (PKS) KPA'nın bilinen bir nedenidir. Overyan ven yetmezliği kadınların yaklaşık %10'unda görülür ve bunların %60'a varan kısmında PKS gelişebilir. Amaç: Sakroilyak MRG klinik olarak bel ağrısı ve sakroilyite (Sİ) bağlı ağrıyı taklit eden durumları gösterebilir ve PKS de bu durumlardan biridir. Bu çalışmada amacımız geniş bir hasta popülasyonunda sakroilyak MRG'de PKS lehine bulguların sıklığını saptamak ve bunların yine MRG'de saptanan aktif veya kronik sakroilyitle olan ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç–Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2014–Aralık 2017 arasındaki 48 aylık sürede 15–55 yaş aralığındaki toplam 1361 kadın hastanın kronik bel ağrısı nedeniyle yapılan sakroilyak MRG'leri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar Ankylosing SpondyloArthritis İnternational Society'nin (ASAS) kriterlerine göre aktif ve kronik sakroilyit varlığı ve PKS lehine bulgular yönlerinden değerlendirilmiştir. PKS tanı kriteri olarak overlerin ve uterusun çevresinde dıştan dışa ölçümle ≥6mm çaptaki dilate ven varlığı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların 335'inde (%29) MRG'de Sİ bulgusu saptanmıştır; bunların 253'ünde (%21) aktif sakroilyit bulgusu vardır. Hastaların 849'unda ise kronik veya aktif sakroilyit bulgusu izlenmemiştir. Tüm hastaların %6.7'sinde (n=80), aktif sakroilyitli hastaların %5.5'inde (n=14) (p=0.464; p>0.05), kronik sakroilyitli ancak aktif sakroilyiti olmayanların %12'sinde (n=10) (p=0.758; p>0.05), sakroilyiti olmayanların ise %6.6'sında (n=56) (p=0.206; p>0.05) PKS bulgusu saptanmıştır. Sonuç: Sakroilyak MRG'de fertil çağdaki kadın hastaların %6.7'sinde PKS lehine bulgular yer alabilmektedir. Sakroilyak MRG'deki PKS lehine bulgular aktif veya kronik Sİ varlığından bağımsızdır. Anahtar kelimeler: Kronik pelvik ağrı, pelvik konjesyon sendromu, sakroilyit, sakroilyak MRG, spondiloartrit.
Meme kanserli olgularda immunohistokimyasal belirteçler ile meme manyetik rezonans görüntülemede ADC (apparent diffusion coefficient) değerlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı meme kanserli hastalarda MRG'de ADC değerleri ile immunohistokimyasal belirteçler arasındaki ilişkinin belirlenmesi, immunohistokimyasal ve reseptör durumuna göre sınıflanan hastalarda tümörün T2 A intensitesi, kenarları, boyutları gibi morfolojik özellikleri, lenf nodu tutulumu, multifokalitesi, multisentrisitesi, derecesi, kontrastlanma paterni gibi parametreler ile alt tipler arasındaki farkların ortaya konmasıdır. Bu çalışmaya Ocak 2010-Haziran 2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında meme biyopsisi yapılıp, patoloji sonucu invazif meme karsinomu ile uyumlu gelen ve ameliyat öncesi meme MRG'de kitlesel kontrastlanma gösteren 141 hasta dahil edildi. Hastalar reseptör durumuna göre alt gruplara, hormon reseptör durumu, derecesine ve Ki-67 indeksine göre moleküler alt tiplere ve patolojik ana alt tiplere ayrılarak tümörün derecesi, kontrastlanma paternleri, hastanın yaşı, kitlenin tarafı, lenf nodu tutulumu, ADC değerleri, BI-RADS sınıflaması, bilateralite, multifokalite, multisentrisite, kenar, şekil, T2A intensitesi gibi parametreler bu alt tipler için değerlendirildi. Üçlü negatif tümörlerde ADC değerleri Luminal A ve Luminal B tümörlerden yüksek bulundu. Üçlü negatif tümörlerde ADC değeri ER+, PR+, HER 2- tümörlerden yüksek bulundu. ADC değeri üçlü negatif tümörlerden daha düşük bulunan ER +, PR+, HER 2 – grupta lenf nodu tutulumu da daha düşük bulundu. Üçlü negatif tümörlerde halkasal boyanma ve iyi sınır özelliği diğer gruplara göre daha sık görüldü. Sonuç olarak ADC değerleri tümörün seyri ve tipi hakkında bilgi verebilir .
Karotis arter stentlemenin perioperatif radyolojik, klinik ve postop erken dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Karotis arter darlığı; sedanter yaşam tarzının ve buna bağlı hareketsiz kalmanın sonucu olarak obezitenin artması, sigara kullanımın artması ve insan yaşam süresinin uzamasıyla insanlardaki komorbid hastalıklarının daha çok görülmesi ve görüntüleme yöntemlerinin daha kolay ulaşılabilirliği nedeniyle giderek artan sıklıkta görülmektedir. Semptomatik ve asemptomatik hastalarda karotis arter darlığı için cerrahi ve perkütan tedavi açısından en uygun tedavi metodu ile ilgili sorular hala sürmekte olup detaylı çok merkez odaklı araştırmalara ihtiyaç göstermektedir. Çalışmamızın amacı hastanemizde yapılan karotis arter stentlemenin perioperatif radyolojik, klinik ve postop erken dönem sonuçlarını geriye yönelik incelemek ve literatür bilgileri ile değerlendirmek ve sunmaktır. Gereç ve Yöntem: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Ocak 2020 - Mayıs 2023 tarihleri arasında aterosklerotik ekstrakraniyal internal karotis arter darlığı tanısı ile Karotis Arter Stentleme işlemi yapılmış 115 hasta araştırmaya çalışmaya dahil edilmiştir. ı̇nceleme retrospektif olup hastaların, demografik bilgileri (yaş, cinsiyet, komorbid hastalıklar), tanı esnasında antiagregan kullanımı, semptomatik –asemptomatik durumu, kas işleminin acil veya elektif yapıldığı, işlem öncesi ilk 5 gün akut iskemik enfarkt öyküsü, stenotik segmentin tarafı, işlem öncesi stenotik segmentin tomografik ve ultrason ile ölçülen darlık oranları, stenotik plağın yapısı, stenotik plağın ülsere olup olmadığı, stenotik segment düzeyinde trombüs olup olmadığı, kontralateral internal karotis arter (İKA) extrakranial segment %50 ve üstü darlık oranı, ipsilateral ve kontralateral distal intrakranial segment İKA % 50 ve üstü darlık oranı, işlem sırasında predilatasyon uygulanıp uygulanmaması, işlem sırasında postdilatasyon uygulanıp uygulanmaması, kullanılan stentin uzunluğu ve çapı, işlem esnasında distal emboli koruma cihazı kullanımı, işlem esnasında asistoli ve bradikardi gelişip gelişmemesi, işleme bağlı teknik komplikasyon durumu, işleme bağlı periprosedürel extrakranial komplikasyon durumu, işleme bağlı periprosedürel inme gelişimi, işleme bağlı ölüm durumu, işleme bağlı hiperperfüzyon kanaması gelişimi, işleme bağlı lokal vasküler giriş yeri komplikasyonları, 48 saatten uzun süren yoğun bakım ihtiyacı, periprosedürel miyokard enfarktüsü gelişimi, işlem sonrası rezidüel stenoz oranları, işlem sonrası hastanede yatış süreleri değerlendirilmiştir. Bulgular: KAS yapılan hastaların 47'si (%40.9) kadın, 68'i (59.1%) erkek olup tüm hastaların yaş ortalaması 69.87±9.17 idi. Kadın hastaların yaş ortalaması 70.47±8.56 ve erkek hastaların yaş ortalaması 69.46±9.61 idi. KAS yapılan hastaların 96'sının (%83.5) semptomatik olduğu, 19'unun (%16.5) asemptomatik olduğu izlendi. 108 (%93.9) hastada komorbid hastalık tanısı olduğu ve en sık komorbid tanının hipertansiyon (n=85, %73.9) olduğu görüldü. (p<0,01). KAS işlemine alınan 96 (%83.5) hastada elektif stentleme, 19 (%16.5) acil stentleme yapıldı.KAS yapılan 8 (%6.9) hastada asistoli, 12 (%10.4) hastada bradikardi geliştiği görüldü.Periprosedürel ölüm gözlenen hasta sayısı 5 (%4.3), periprosedürel inme gerçekleşen hasta sayısı 4 (%3.5), periprosedürel miyokard infarktüsü gelişen hasta sayısı 1 (%0.9), işlem öncesi ilk 5 günlük akut enfark öyküsü olan hasta sayısı 19 (%16.5), periprosedürel ekstrakraniyal komplikasyon görülen hasta sayısı 1 (%0.9), 48 saatten uzun süre yoğun bakım ihtiyacı olan hasta sayısı 6 (%5.2), KAS sonrası hiperperfüzyon kanaması gelişen hasta sayısı 3 (%2.6), predilatasyon uygulanan hasta sayısı 16 (%13.9), postdilatasyon uygulanan hasta sayısı 112 (%97.4), distal emboli koruma cihazı kullanılan hasta sayısı 113 (%98.3) olduğu bulundu. Acil KAS yaptığımız 19 hasta ve elektif KAS yaptığımız 96 hastanın verileri değerlendirildiğinde acil hasta grubunda ülsere plak bulunması (p<0.001), işlem öncesi ilk 5 gün içinde enfarkt görülmesi (p<0.001), diseksiyon zemininde KAS uygulanması (p<0.001), plak düzeyinde İKA'da trombüs bulunması (p<0.001), asistoli/bradikardi görülmesi (p<0.001) ve hastanede yatış süresi (p=0.033) açısından anlamlı farklılıklar gösterdiği bulundu. Çalışmamızda acil ve elektif KAS uygulanan hastalar arasında periprosedürel inme (p=0.519), MI (p= 0.946), ektrakranial komplikasyon (p=0.835) ve ölüm (p=0.190) açısından anlamlı farklılık olmadığı izlenmişti. Karotis arter stentleme işlemi tamamlandıktan sonra intraoperatif alınan kontrol DSA incelemede rezidüel stenoz oranı %22.13 olarak bulundu. Sonuç: Merkezimizde karotis arter stenozlarında hem acil hem de elektif şartlarda uyguladığımız karotis arter stentleme yönteminde; stentlerin açık kalım oranları, erken dönem komplikasyon oranları, literatürdeki çalışmalar ile benzer bulunmuştur. Uzun dönemli takiplerin yapıldığı ve hasta sayısının artırılarak karşılaştırıldığı çalışmaların planlanması özellikle acil ve elektif uygulanan stentlemenin tedavinin uzun dönemli seyri ve komplikasyonları hakkında daha fazla fikir sahibi olmamızı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Karotis Arter, Stentleme, Darlık, Acil, Elektif
İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon hastalarında optik sinir mr histogram analizi
Çalışmamızın amacı, idiyopatik intrakraniyal hipertansiyon (İİHT) hastalarında optik sinir manyetik rezonans görüntüleme (MRG) histogram analizinin tanısal sürece katkısını araştırmak ve bu yöntemin noninvaziv bir şekilde İİHT tanısında kullanılabilirliğini değerlendirmektir. Yöntem ve Gereçler Bu retrospektif çalışmaya, Ocak 2018 - Temmuz 2023 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Polikliniği'ne baş ağrısı şikayeti ile başvuran ve İİHT tanısı alan 100 hasta ile kontrol grubu olarak seçilen 100 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Tüm bireylere beyin MRG çekimi yapılmış ve optik sinir görüntüleri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Optik sinirlerin segmentasyonu koronal T2 ağırlıklı görüntülerde yapılmış ve histogram analizleri LIFEx yazılımı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Histogram analizinde, istatistiksel anlamlılık Mann-Whitney U testi ile değerlendirilmiş ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular Çalışmaya dahil edilen 200 bireyin yaş ortalaması ve beden kitle indeksi (BKİ) açısından anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Histogram analizinde, İİHT grubunda INTENSITY-BASED_IntensityVariance, GLCM_DifferenceAverage ve GLRLM_RunLengthNonUniformity parametreleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.05). Özellikle INTENSITY-BASED_IntensityVariance parametresinde anlamlılık dikkat çekmiştir. Bu sonuçlar, histogram analizi kullanılarak İİHT tanısında noninvaziv bir yöntem olarak katkı sağlanabileceğini göstermiştir. Sonuç Optik sinir MRG histogram analizi, İİHT hastalarının tanısında anlamlı parametrelerle fark yaratabilecek potansiyele sahiptir. Histogram analizi, klinik pratikte tanısal süreçleri destekleyici bir araç olarak kullanılabilir. Ancak, daha geniş örneklem büyüklükleri ile yapılacak ileri çalışmalar, bu yöntemin etkinliğini daha iyi değerlendirmek için gereklidir.
Akut iskemik inme ile başvuran, orta serebral arter M2 ve/veya M3 segmentlerinde oklüzyonu bulunan hastalarda mekanik trombektomi etkinliğinin değerlendirilmesi
Akut iskemik inme, serebral arterlerin tıkanması sonucu gelişen, nörolojik fonksiyon kaybına yol açan ve acil müdahale gerektiren bir klinik tablodur. Mekanik trombektomi (MT), büyük damar tıkanıklıklarında kanıtlanmış etkinliği nedeniyle standart tedavi haline gelmiştir. Ancak, orta serebral arter (MCA) M2 ve M3 segment oklüzyonlarında trombektominin etkinliği halen tartışmalıdır. Bu çalışma, MCA M2/M3 segmentlerinde oklüzyonu bulunan ve mekanik trombektomi uygulanan hastalarda tedavinin etkinliğini, klinik sonuçlarını ve komplikasyonlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, Ocak 2021 - Aralık 2023 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Hastanesi'ne akut iskemik inme tanısıyla başvuran, MCA M2/M3 segmentlerinde tıkanıklık tespit edilen ve mekanik trombektomi uygulanan hastalar incelendi. Hastaların demografik verileri, inme öncesi ve sonrası nörolojik durumları, trombektomi yöntemi, revaskülarizasyon başarısı ve fonksiyonel iyileşme oranları analiz edildi. Revaskülarizasyon başarısı Thrombolysis in Cerebral Infarction (TICI) skoru ile, fonksiyonel bağımsızlık oranları ise modifiye Rankin Skalası (mRS) ile değerlendirildi. Komplikasyonlar, işlem başarısızlığı ve mortalite oranları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 69.7±12.2 yıl olup, hastaların %46.9'u erkekti. Mekanik trombektomi uygulanan hastalarda başarılı revaskülarizasyon oranı %81.6 olarak saptandı. mRS skoruna göre doksan gün sonunda yeterli klinik başarı elde edilen hastaların oranı %71.4 olarak tespit edildi. Tüm hastalarda ASPECT skoru ortalaması 9.1±0.9, NIHSS skoru ortalaması 14.4±4.2 olarak hesaplandı. İşlem sonrası en sık karşılaşılan komplikasyonlar kanama, vasküler diseksiyon ve embolizasyon olarak kaydedildi. Trombektomi yapılan hastalar, literatürdeki benzer çalışmalarla karşılaştırılarak değerlendirildi. Sonuç: Bu çalışma, MCA M2/M3 segment oklüzyonu bulunan seçilmiş hastalarda mekanik trombektominin etkin bir tedavi seçeneği olabileceğini göstermektedir. Ancak, komplikasyon oranlarının yüksekliği ve optimal tedavi stratejilerinin belirlenmesi açısından geniş çaplı, prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. MCA'nın distal segmentlerine uygulanan trombektominin güvenilirliği ve klinik sonuçları daha kapsamlı araştırmalarla desteklenmelidir.
Bilgisayarlı tomografinin hu (hounsfield unit) değeri ile dexa (dual enerji x-ışını absorbsiyometri) skorlamalarının karşılaştırılması ve bilgisayarlı tomografinin dansitometri değerinin osteoporoz tanısına katkısı
ÖZET Amaç: Bu çalışmada amacımız osteoporoz tanısında altın standart yöntem olan Dual X ışını absorbsiyometri (DEXA) skorlamasının Bilgisayarlı Tomografide(BT) ölçülen hounsfield unit(HU) değerleri ile karşılaştırılması ve BT dansitometrinin osteoporoz tanısına katkısını araştırmaktır. Ayrıca lomber vertebraların ve femur baş-boyun kesiminin volümetrik ölçümleri yapılarak Dünya sağlık örgütü (WHO) klasifikasyonuna göre değişimin önemli olup olmadığını ve osteoporozda kemik kütlesindeki kaybı radyolojik olarak göstermeye çalıştık. Materyal-Metod: Ocak 2013 ile Mayıs 2015 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Radyoloji ünitesinde çeşitli kliniklerce istenmiş ve rutin olarak hem Abdominal BT'si hemde DEXA' sı çekilmiş 10 yaş üstü tüm hastalar cinsiyet farkı gözetilmeden araştırmamıza dahil edildi. Arşivimizden lomber ve femoral cerrahi geçirmemiş, protezi olamayan, kemik neoplazisi bulunmayan, romatoid artrit ,SLE ,ankilozan spondilit , multipl miyelom gibi hastalıkları olmayan toplam 102 hasta belirlendi. L1-L2-L3-L4 vertebralardan ve femur boynundan DEXA yöntemiyle ölçülen T skoru, BMD, WHO klasifikasyonu ile Abdomen BT de L1-L2-L3-L4 vertebra korpuslarından ve femur baş-boyun kesiminden ölçülen HU değerleri ile BT volum ölçümleri yapıldı. DEXA ölçümleri Hologic 2000 dexa cihazı ile standart pozisyonda yapıldı. Femur boynundan ve lomber L1-L2-L3-L4 vertebralardan kemik mineral yoğunluk(BMD), area, T-Z skoru ölçülüp WHO klasifikasyonu belirlendi. WHO klasifikasyonuna göre T skoru -1 ve üzeri normal, -1 ile -2,5 arası osteopeni, -2,5 ve altı osteoporoz olarak tanımlanmaktadır. BT görüntüleri 16 dedektörlü çok kesitli bilgisayarlı tomografi cihazı(Somatom Emotion 16-slice; CT2012E- Siemens AG Berlin and München- Almanya) ile elde edilmiştir. Hastaların abdomen BT lerinde lomber vertebraların(L1-L2-L3-L4) korpusundan ve femur boynundan üç farklı seviyeden ROİ ler kurularak HU değerleri ölçüldü ortalaması alındı. Ayrıca volümetrik ölçüm yapmak için alt sınır 100 ve 200 HU gibi iki farklı değer , üst sınır ise 1500 HU olarak belirlendi.Vertebra korpusları ve femur baş-boyun bölgesi sınırları çizilerek kemik dışındaki dokuların girmesi önlendi.Ardından volüm değerleri otomatik-interaktif olarak ölçüldü. DEXA ya göre belirlenen WHO kalsifikasyonu, T skoru , BMD değerleri ile BT yöntemiyle ölçülen lomber vertebra-femur boyun HU değerleri ve volümleri arasındak ilişki istatistiksel olarak araştırıldı.SPSS paket programı kullanıldı. Sonuçlar: Çalışmamıza 102 hasta dâhil edilmiş olup bunların 51 i erkek 51 i kadındı(%50). 10 yaş ve üzerinde bulunan tüm hastalarımız üç gruba ayrıldı.10-30 yaş arası 1. grup, 31-60 yaş arası 2. grup ve 60 yaş üzeri 3.grup olarak tanımlandı. 1. grupta 21 kişi(%20,6) , 2. grupta 52 kişi(%51) ve 3. grupta 29 kişi(%28,4) mevcuttu. Hastaların boy ortalaması 163,3(±8,9) cm, ortalama kilosu ise 69.5(±14,9) kg olarak ölçüldü. Lomber bölgeden yapılan ölçümlerde DEXA WHO klasifikasyonuna göre 44 hastada normal (24 erkek, 20 kadın, yaş ortalaması 44), 35 hastada osteopeni(19 erkek, 16 kadın, yaş ortalaması 45) ve 23 hastada(8 erkek, 15 kadın, yaş ortalaması 55) osteoporoz saptandı. 102 hastada L1 vertebranın T skoru ortalaması -1,27 L2 vertebranın T skoru ortalaması -1,06 L3 vertebranın T skoru ortalamsı -1,25 ,L4 vertebranın T skoru ortalaması -1,32 ve total lomber bölge T skoru ortalaması -1,24 olarak bulundu. Femurdan yapılan DEXA ölçümlerinde WHO ya göre normal hasta sayısı 50(30 erkek, 20 kadın yaş ortalaması 44) , osteopenik hasta sayısı 41(19 erkek, 22 kadın yaş ortalaması 50) , osteoporoz hasta sayısı 11(2 erkek, 9 kadın, yaş ortalaması 52) kişiydi. 102 hastanın femur total T skoru ortalaması -0,83 idi. L1-L2-L3-L4 lomber vertebralardan ayrı ayrı ölçülen BT dansitometri HU değerlerinin yaş grupları ile karşılaştırması yapıldı ve üç yaş grubunda HU değerlerinin yaş arttıkça ters orantılı olarak azaldığı görüldü , p değerleri < 0,01 olup anlamlıdır. Femur boynundan ölçülen HU değerleride yaş grupları ile karşılaştırıldı. Grup yaşı arttıkça HU değeri orantılı olarak düşük bulundu. p değerleri < 0,01 olup anlamlıdır. DEXA ya göre lomber vertebraların kemik mineral yoğunluğu (BMD) değerlerinin BT HU değerleri ile yapılan korelasyon testinde her vertebranın (L1-L2-L3-L4) HU sonuçları ve BMD değerleri uyumlu bulunmuştur. P değerleri < 0,01 olup anlamlıdır. Yani BMD değeri arttıkça korele olarak HU değerleride artmaktadır. DEXA ya göre femurun kemik mineral yoğunluğu (BMD) değerlerinin BT HU değerleri ile yapılan korelasyon testinde femur boynundan ölçülen HU sonuçları ve BMD değerleri uyumlu bulunmuştur. p değerleri < 0,01 olup anlamlıdır. Yani BMD değeri arttıkça korele olarak HU değerleride artmaktadır. Lomber vertebralarda L1-L2-L3-L4 ten ölçülen BT HU değerleri ve vertebra volümleri, ayrıca femur boynundan ölçülen BT HU değerleri ve volümleri ayni bölgelerden ölçülen DEXA skorları ile karşılaştırıldı. DEXA ya göre normal osteopeni ve osteoporoz olarak üçe ayrılan gruplar göz önünde bulunduruldu. Lomber ve femoral bölgeden yapılan HU ölçümleri ve volüm değerleri DEXA nın üç grubu ilede uyumlu bulundu. Normal hastalardan osteoporotik hastalara doğru gidildikçe HU değeri ve volüm belirgin azalmaktaydı. Lomber vertebra ve femur için p değerleri < 0,01 olup anlamlıdır. Lomber vertebralardan ölçülen volüm değerleri ile DEXA BMD değerleri arasında korelasyon testi yapıldı. Volümetrik incelemede eşik değerlerinde alt sınır 100HU olarak seçilen volüm 1 , alt sınır değeri 200HU seçilen volüm 2 olarak belirlendi.İki değişken arasında korelasyon katsayısı anlamlı bulundu. p değerleri < 0,01. BMD değeri arttıkça volüm artış göstermektedir. Hastalarımızın femur baş-boyun bölgesinin volümetrik ölçümleri DEXA yönteminde femurdan ölçülen BMD değerleri ile korelasyon testi yapıldı.Volümetrik incelemede eşik HU değerleri alt sınır olarak 100HU olanlar volüm 1 , 200HU olanlar volüm 2 olarak belirlendi. Volüm 1 ve volüm 2 değerleri Femur BMD ile uyumlu bulundu. p değerleri < 0,01 BMD arttıkça volüm artışı görüldü. Her bir lomber vertebradan (L1,L2,L3,L4) ve femur boynundan ölçülen BT HU değerleri aynı bölgelerden ölçülen T skorları tek tek eş testi yapılarak karşılaştırıldı. Tüm ölçümlerde eşler arasında pozitif yönde doğrusal bir ilişki gözlenmiştir. Bu ilişki istatistik olarak önemlidir. (p değerleri < 0,01). T skoru yükseldikçe BT HU değerleride doğrusal artış göstermektedir. Ayrıca lomber vertebradan ve femur baş-boyundan yapılan BT volümetrik ölçümler T skoru ile eş testi yapılarak karşılaştırıldı.Aynı doğrusal ilişki volüm ile T skoru arasında da görüldü. (p değerleri < 0,01). T skoru arttıkça öçülen volüm değeri artış göstermektedir. Herbir lomber vertebra (L1,L2,L3,L4) ve femurdan ölçülen HU değerleri aynı yerlerin T skoru arasında uygun cut-off değerleri elde etmek için ROC (Alıcı işlem karakteristikleri, Receiver Operating Characteristic) analizi yapıldı. Lomber vertebraların ortalama HU değeri ile Tskoru değerlendirilmesinde ROC analizinde eğri altındaki alan % 68 bulunmuştur. En ideal yer lomber için L1 vertebra olup kesim değeri 161 HU dur. Yani L1 vertebradan BT ile ölçüm yapıldığında 161 HU altındaki değerler osteoporoz açısından risk taşımaktadır. Femur boynundan ölçülen BT HU -Femur boyun T skoru değerlendirmesinde ROC analizinde eğri altındaki alan % 83, femur boynundan ölçülen BT HU ile femur total T skoru değerlendirilmesinde eğri altındaki alan %88 bulunmuştur. Femur boyun için kesim değeri 110 HU , femur total için kesim değeri 96 HU dur.Yani femur boynundan BT ile ölçülen HU değeri 96 nın altında ise osteoporoz açısından risk taşımaktadır. Tartışma : Yaptığımız çalışmada lomber vertebralardan ve femur boynundan ROİ kurarak ölçülen HU değerlerinin DEXA T skoru, BMD ve osteoporoz dereceleri ile karşılaştırılması yapıldı. BT HU değerleri T skoru ve BMD ile pozitif yöne güçlü korelasyon göstermekteydi WHO klasifikasyonuna göre ise normalden osteoporoza doğru gidildikçe HU değerlerinde belirgin azalma gözlemlendi. Ayrıca yaş arttıkça BT HU değerlerinin düşmesi beklediğimiz sonuçlardandı. Bulduğumuz sonuçlar literatürler ile benzer şekildeydi. Çalışmamızda ilk olarak vertebra korpuslarının ve femur proksimalinin volumu ölçüldü. Normalden osteoporotik hastalara ve genç hastalardan yaşlı hastalara doğru gidildikçe volümün anlamlı şekilde düştüğü görüldü. Osteoporotik hastalarda korteksin incelmesi ve meduller yapının yoğunluğunun azaldığı görsel olarakta ortaya konuldu. Literatürlerin ortak vurgusu yaşlı hastalarda dejeneratif değişiklikler (osteofit , skleroz), aort kalsifikasyonu , kemik adacıkları , skolyoz , fraktür gibi nedenler DEXA nın güvenli sonuç vermesine engel olmaktadır. Bizim hasta grubumuzda da benzer kısıtlamalar ile karşılaşıldı. Sonuç: Dünyanın önemli bir sağlık problemi olan osteoporoz tanısında altın standart yöntem olan DEXA nın yukarda bahsedilen kısıtlılıklarından dolayı ve koretks medulla ayrımını yapamaması nedeniyle yeni arayışlar devam edecektir. Bir çok çalışmada T Skoru , yaş ve BMD ile güçlü uyum gösteren BT HU değerlerinin üç boyutlu incelemeye de imkan tanıması nedeniyle gelecekte osteoporoz tanısında kullanılacağı kanısındayız.Özellikle standardize edilmiş ve spesifik bölgeye yönelik düşük doz BT uygulamaları ile hastalara osteoporoz ve fraktür riski açısından DEXA dan daha önemli bilgiler sunacağını düşünmekteyiz . Bunun için daha geniş çapta araştırmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca yapmış olduğumuz volüm ölçümleri ile osteoporozda kemik kütlesinde kayıp olduğunu radyolojik olarak kanıtlamış olduk.
Bilgisayarlı tomografide ölçülen özofagus ve gastroözofagial bileşke cidar kalınlığı ile endoskopi ve/veya biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
ÖZET Amaç: Endoskopi ve/veya biyopsisi yapılan hastaların, özofagusun kesite girdiği abdomen ve toraks BT görüntülerinde ölçülen, özofagus cidar kalınlık artışlarının benign ve malign patolojiler açısından ayırımını yapabilecek bir eşik değer bulmayı amaçladık. Materyal-metot: Ocak 2015-Haziran 2018 tarihleri arasında Radyoloji kliniğinde herhangi bir nedenle toraks ve/veya abdomen bilgisayarlı tomografisi çekilen, özofagus yada gastroözofagial bileşkede kalınlık tespit edilen hastalar retrospektif olarak incelendi. Yaşları 24-86 yaş arasında değişen 61 erkek, 83 kadın toplam 144 hasta çalışmaya alındı. Çalışmamızda tüm hastaların endoskopi sonuçları mevcut iken bu hastaların 69'unda biyopsiye ihtiyaç duyulmuştur. Hastanın ön tanısına göre çeşitli protokollerde alınan tomografi görüntüleri iki radyolog tarafından, endoskopi sonuçlarına bakılmaksızın görüş birliğine varılarak duvar morfolojisi, kalınlığı, anatomik lokalizasyonu ve eşlik eden bulgular açısından incelendi. Sonrasında endoskopi ve/veya biyopsi sonuçlarına göre benign ve malign hastalar belirlendi. Lezyon duvar kalınlıkları ile benign-malign ayrımında cut-off değeri belirlemek için ROC analizi yapıldı. Aynı zamanda benign ve malign durumlarda asimetri görülmesi açısından da Ki-Kare testi yapılmıştır. Gerekli istatistiksel analizler SPSS 22 istatistik yazılım programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Özofagus kanserli olgular ile benign durumlar arasında cidar kalınlığında istatistik olarak anlamlı fark saptandı. Cidar kalınlığı için kesim değeri 13.5 alındığında senstivite %94.3 spesifite değeri ise %100 olarak belirlenmiştir. Lezyon düzeyindeki kalınlığın normal segment kalınlığına oranı malign-benign ayrımında istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Asimetrik kalınlaşma ile malignite arasında anlamlı ilişki bulundu. Özofagus kanserinin histolojik tipinin çoğunu SCC (%79.2) ve adenokanser (%13.3) oluşturmaktaydı. En sık yerleşim yeri özofagusun distal kesimiydi. SCC'lerin çoğunluğu orta ve distalde, adenokanserlerin tamamı distalde görüldü. Benign lezyonların çoğu distalde izlendi. En sık tanı özofajitti. Sonuç: Yöremizde sık görülmesi nedeniyle özofagus kanseri erken tanısında BT'nin katkı sunacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Özofagus Kanseri, Özofagus Cidar kalınlığı, Bilgisayarlı Tomografi
Alt extremite derin venöz trombozlarda medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının elastografi değeri ile korelasyonu
Amaç: Bu çalışmamızda alt ekstremite, akut ve subakut evrede tespit edilen ve akım izlenmeyen derin venöz trombozlarda standart medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının trombüsün elastografi değeri ile korelasyonunu amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmaya aralık 2017 ve şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Radyoloji Ana Bilim Dalına başvuran Renkli Doppler US (RDUS) değerlendirmesinde alt ekstremitede akut ve subakut evrede (< 1 ay), akımın izlenmediği derin ven trombozu tanısı konmuş hastalar dahil edildi. Kronik DVT'si olan hastalar, akut ve subakut evrede olupta akımın izlendiği hastalar, medikal tedavinin verilemeyeceği aktif kanaması olan(gastrik/duedonal ülser,serebrovasküler kanama),son bir yıl içerisinde geçirilmiş hemorajik stroke öyküsü olan, gebe hastalar, kanama-pıhtılaşma profili bozukluğu olan ve hemofili hastalıkları olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya 75 sayıda hasta dahil edildi. İncelemelerde hastalara öncelikle alt ekstremite RDUS incelemesi yapıldı. RDUS incelemesinde, her iki ana iliak venden ayak seviyesine kadar alt ekstremite derin venöz sistemi DVT açısından değerlendirilerek, trombüs varlığı, varsa trombüs evresi ve anatomik lokalizasyonu raporlandı. Daha sonra alt ekstremitede derin venöz sistemde saptanan trombüsten, trombüsün en belirgin olduğu damardan ve en iyi izlendiği lokalizasyondan ARFI elastografi tekniği ile ölçümler yapıldı. Daha sonra hastalara standart medikal tedavi başlandı. Hastalara 1. ve 3. ay kontrollerde, tedavi öncesi tromboz saptanan segmentlerin uygulanan tedavilere yanıtlarının değerlendirilmesi için RDUS inceleme yapıldı. Rekanalizasyonun değerlendirilmesinde tromboze vendeki açıklık oranı tromboze ve kısmi-tam açık olacak şekilde iki grup olarak belirlendi. Bulgular: 1.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.49 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.21 m/sn ve standart sapma 0.54 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.24 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0.001) . 1.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %72.2 (%60-84) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 1.85 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %71.4, spesifisitesi: %72.7'dir. 3.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.46 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.52 m/sn ve standart sapma 0.48 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.74 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001) . 3.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %88 (%81-95) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 2.23 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %80, spesifisitesi: %80'dir. Sonuç: ARFI elastografi tekniğini kullanarak yaptığımız çalışmada elastografi değeri yüksek olan yani daha sert izlenen trombüslerin medikal tedaviye yanıtının daha az olduğunu tespit ettik. Çünkü trombüsün normal fizyolojik süreci sebebiyle trombüs içerisinde zamanla kollojen liflerinin artmasına bağlı daha dayanıklı hale geldiğinden medikal tedavi ile çözülme ihtimali azalmaktadır. Böylece tanı anında elastografi değerleri yüksek olan trombüslerin medikal tedaviye yanıtının az olacağı ön görülebilir. Ayrıca elastografi değerleri yüksek olan trombüslerde medikal tedavi ile açılma oranı az olacağından alternatif tedavi yöntemleride düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Derin ven trombüsü, ARFI elastografi, ultrason , medikal tedavi
Diyabetik hasta grupları ile serebral MR perfüzyon arasındaki ilişki
Amaç: Diyabetik Hasta Grupları ile Serebral MR Perfüzyon Arasındaki İlişki incelemeyi amaçladık. Materyal-metot: 52 diyabetik hasta ve 39 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Diyabetik hastalar proliferatif retinopati(PRP), non-proliferatif retinopati(NPRP), ve retinopati olmayan diyabet(RP olmayan DM) olarak üç gruba ayrıldı. Görüntülemeler 1.5T Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) cihazı kullanılarak gerçekleştirildi. T2* ağırlıklı eko planar görüntüleme sekansı ile DSC Perfüzyon ağırlıklı MR (PA-MR) ile görüntüler alındı. Görüntüleme sonucu kaydedilen veriler iş istasyonuna gönderildi (syngo-via, Siemens Medikal sistemler). Yazılım yardımı ile elde edilen ham veriler ile CBF haritaları elde edildi. Her iki serebral hemisferde gri cevherden region of interest (ROI) ile elde edilen veriler beyaz cevherden referans olarak seçilen bölgedeki ROI ile elde edilen veriye oranlandı. Çalışmamızdaki sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler, grup ortalamalarını karşılaştırmada ANOVA, farklı grupları belirlemede Duncan testi kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişki Pearson korelasyon katsayıları hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda diyabetik hasta grupları (PRP, NPRP ve RP olmayan DM ) arasında NPRP ve RP olmayan DM grubunda her iki serebral hemisferde bölgesel olarak rCBF değerleri diğer gruplara göre daha düşük olmakla beraber istatistik olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Diyabetik hastalar ile sağlıklı kontrol grupları arasında rCBF değerleri diyabetik hasta grubunda daha düşüktü. Bununla beraber her iki frontal lob anterior ve inferior, her iki singulat girus, her iki temporal lob medial, sağ oksipital lob ve her iki talamusta rCBF değerlerinde istatistik olarak anlamlı farklılık izlenmiştir. Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışma T2DM'de diyabet grupları arasındaki serebral perfüzyonun bölgesel etkilerini incelemiştir. Diyabet grupları arasında bölgesel perfüzyon değerleri açısından anlamlı fark yoktu. Sağlıklı kontrol grubuna göre bölgesel hipoperfüzyon genel olarak incelenen tüm loblarda görüldü ve çoğunda istatistik olarak fark izlendi. Özellikle temporal lob medial (hipokampal) kesimde hipoperfüzyon belirgindi. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Serebral Perfüzyon, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Diyabetik Retinopati
Single source dual-enerjili bilgisayarlı tomografinin twinbeam tekniği ile bening ve malign akciğer nodüllerini ayırdedebilmedeki etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Dual Enerjili Bilgisayarlı Tomografide tek kaynaklı twinbeam tekniği ile benign akciğer nodüllerinin malign akciğer nodüllerden ayırmada nodülün renk haritalama ile görsel değerlendirme, nodülde ölçülen kontrast yükü ve iyot konsantrasyonunun tanıdaki etkinliğini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Elli üç hastaya (ortalama yaş, 62 yaş) intravenöz kontrast uygulamasından 40sn sonra twinbeam özelliği olan tek kaynaklı çift enerjili göğüs bilgisayarlı tomografi yapıldı. Eş zamanlı tarama 120kV Split Filtre (120AuSn) tüp gerilimi ile görüntüler elde edildi. 120kVSplit Filtre (120AuSn) veri seti ve ağırlıklı ortalama görüntü veri seti verileri, çift enerjili bir iş istasyonuna aktarıldı. Ağırlıklı ortalama görüntü, 140-kV ve 80-kV verilerinin bir kombinasyonundan otomatik olarak üretilen yaklaşık 120-kV'lık bir görüntü elde edildi. Görüntüler 3 mm kalınlığında eksenel bir veri setinde yapılandırıldı. 53 soliter pulmoner nodülün her biri, ayrı ayrı değerlendirildi; 140-kV ve 80-kV verilerinin bir kombinasyonundan otomatik olarak üretilen yaklaşık 120-kV'lık veri setleri özel çift enerjili bir iş istasyonunda manipüle edildi. Kontrastlanma varlığınının değerlendirilmesinde üreticinin varsaydığı değeri %50 iyot tutulumu olarak belirlenmiş olan nitel bir görsel değerlendirmedir. Eğer nodül içerisinde herhangi bir miktarda renk (turuncu veya kırmızı) varsa, kontrastlanma olarak değerlendirildi. Diğer bir yöntem, iyot konsantrasyonunun ölçümünden oluştu. İyot konsantrasyonunu mg / ml cinsinden hesaplandı. Bulgular: 53 pulmoner nodülün 36 sı benign (%67,9), 17 si malign(%32,1) akciğer nodülü idi. Kontrast madde iyileştirmenin görsel değerlendirmesi sırasıyla % 100 duyarlılık ve % 67 özgüllüğe sahipti. Ölçülen nodül kontrast yükü açısından benign nodüllerde ortalama kontrast yükü 56±152,8(0-773), malign nodüllerde 174,3±237,8(22,5-834,0) olarak saptandı. Cut-off değer olarak 19,25 HU dansite alındığında sensitivite değeri %100 spesivite değeri %66,7 olup istatistiksel olarak anlamlıydı(p=0,034). Nodülün iyot yükü açısından benign nodüllerde ortalama iyot yükü 3,6±8,9(0-49,9) mg/ml , malign nodüllerde ort. 10,3±13(1,4-51) mg/ml olarak saptandı. Cut-off değer olarak 1,35 mg/ml alındığında sensitivite değeri %100 spesivite değeri %69,4 olup istatistiksel olarak anlamlıydı(p=0,031). İyot yükü açısından Pozitif Prediktif Değeri(PPD) %60 Negatif Prediktif Değer ise %100 olarak hesaplandı. Kontrast yükü PPD %58 , NPD %96 olarak hesaplandı. Sonuç: Akciğerde saptanan nodüler lezyonların malign ve benign olarak tanımlanmasında DEBT önemli katkılar sağlayacağı sonucuna varıldı.
Diyaliz hastalarında arteriyovenöz fistül debisinin diyaliz verimlilik göstergesi olan KT/V oranıyla korelasyonu
Amaç: Bu çalışmada arteriovenöz fistül yoluyla diyalize giren hastaların doppler ultrasonografi ile ölçülen akım debisinin, diyaliz verimlilik göstergesi olan kt/V oranıyla korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Nisan 2019 ve Eylül 2019 tarihleri arasında, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümü'ne başvuran ve daha önce açılmış arteriyovenöz hemodiyaliz fistülü bulunan 58 hasta çalışmaya dahil edildi. Ultrasonografi incelemeleri hasta supin pozisyonda iken gerçekleştirildi. Subklavyan bölgeden başlayarak ön kol distale kadar olan alanda sırasıyla; arteriyel yapılar, fistül anostomoz hattı ve venöz yapılar değerlendirildi. Arteriyel yapılarda belirgin trombüs veya darlık olup olmadığı değerlendirildi. Fistül anostomoz düzeyinden yapılan gri mod inceleme ile anastomoz çapı, renkli doppler ultrasonografi (RDUS) ile akım debisi ölçüldü. Götürücü vasküler yapının (ven) debisi ölçülerek anostomoz düzeyinden ölçülen debi ile karşılaştırıldı. Ayrıca götürücü vende flebit ve/veya tromboz varlığı, tromboz varsa derecesi ve anatomik lokalizasyonu kaydedildi. RDUS incelemelerinde fistül debisi 250 ml/dk üstünde (aktif fistül) saptanan hastalar yeterli debi olarak kabul edilmiş olup bu hastlarda fistül debisi kt/V oranları ile karşılaştırıldı. Fistül debisi 250 ml/dk ve altında saptanan hastalar yetersiz debi olarak değerlendirilmiş olup bu hasta grubu ile fistülü total tromboze olan hastaların kt/V oranları hesaplanmadı. Hastaların fistül debisi ölçüldükten sonra kt/V oranları hesaplandı. Bulgular: Fistül debisi ile kt/V arasında r=0.72 (p=0.001) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik. Götürücü vende flebit veya tromboz olmayan hastaların fistül düzeyi ve götürücü ven debileri arasında r=0.871 (p<0.05) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulduk. Fistül debisi 400 ml/dk'nın üzerinde olan hastaların götürücü ven çapı 5 mm ve üzeri, fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olan ve/veya fistülü tromboze olan hastaların götürücü ven çapı 4 mm'den düşük olarak tespit edilmiştir. Debi ile götürücü ven çapı arasında r=0.66 (p=0.001) orta düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik (p<0.05). Fistül debisi 250 ml/dk'nın üzerinde olan hastların 30'unda taşıyıcı ven sefalik ven, 11'inde taşıyıcı ven bazilik ven olarak değerlendirildi. Taşıyıcısı bazilik ven olan hastaların 6 tanesinde vasküler giriş yerinin sefalik ven seçilmesine bağlı disfonksiyon lehine değerlendirilmiş olup tarafımıza refere edilmiştir. Sonuç: Debi ölçümü anostomoz düzeyinden ve götürücü venden yapılabilir. Götürücü venden ölçüm yapılırken %50'nin üzerinde tromboz, 4 cm'den uzun segment flebit, ölçüm yapılan lokalizasyonda anevrizmatik dilatasyon olup olmadığına dikkat edilmeli ve mutlaka belirtilmelidir. Fistül ölçümlerinde, özellikle proksimal radiosefalik fistüllerde taşıyıcı ven kolda ve ön kolda mutlaka belirtilmelidir. Fistül debisi ideal olarak 500-1500 ml/dk olarak belirlenebilir ancak daha düşük veya yüksek debili hastalarda uzun dönem problemsiz diyalize girebilmektedir. Fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olanlar yetersiz debi olarak kabul edilebilir. Fistül disfonksiyonu düşünülen hastada ilk yapılması gereken RDUS'dir. Fistül debisi ile kt/V oranı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Ayrıca fistül debisi ile götürücü ven çapı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Anahtar Kelimeler: Arteriyo-venöz fistül, doppler ultrasonografi, fistül debisi
Fazekaz skalasının MRG'de derin öğrenme metotlarını kullanarak otomatik sınıflandırılması
Bu çalışmada, özellikle kronik küçük damar hastalığı sonucu oluşan periventriküler beyaz cevher hiperintensitelerinin(BCH) yükünü belirten Fazekas skalasının MRG'de derin öğrenme tekniklerini kullanılarak sınıflandırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Aralık 2023- Nisan 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Radyoloji Kliniği'nde beyin MRG çekilen ve aksiyel yağ baskılı FLAİR AG sekanslarda, görüntüleri normal olan ve BCH saptanan 18-96 yaş aralığındaki 590'ı erkek ve 676'sı kadın olmak üzere toplam 1266 hasta retrospektif olarak taranmıştır. Görüntüler Fazekas skalasına göre 4 sınıfa ayrıldı. Sınıflandırma için derin öğrenme modellerinden EfficientNet üzerinde özellik çıkarımı gerçekleştirip daha sonra SVM, KNN ve XGBoostClassifier sınıflandırıcıları ile CV ve LOOCV çaprazlama teknikleriyle sınıflandırıp performanslarını karşılaştırıldı Bulgular: EfficientNet üzerinde özellik çıkarımı gerçekleştirildi. Çıkarılan özellikler içerisinden 100 adet özellik seçimi PCA ile yapılmış ve başlangıçta 3 adet sınıflandırma algoritması üzerinde çalıştırılarak sonuçlar elde edilmiştir. En iyi sonuç yaklaşık %95 gibi yüksek bir oranla EfficientNet B1 modeli üzerinden elde edilen özelikler ile XGBoostClassifier sınıflandırıcıdan elde edildi. Ayrıca yine çıkarılan özelikler üzerinde CV ve LOOCV çaprazlama teknikleri kullanılarak 8 sınıflandırma algoritması ile yine performans testleri yapılmıştır. Bu performans testlerinde yine Efficient B1 modelinden elde edilen özellikler üzerinde %95 lik bir doğruluk oranı sağlanmıştır. Sonuç: Ciddi sağlık problemlerine neden olabilecek BCH'lerinin daha hızlı ve kolay tespit edilmesi için derin öğrenme mimarileriyle değerledirilmesi teşhis kolaylılığı sağlayarak radyoloji hekiminin iş yükünü önemli ölçüde azaltabilir.
Prostat malign lezyonlarının multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme'de farmakokinetik analizi ve gleason skoru ile korelasyonu
Amaç: Çalışmamız prostat glandı malign lezyonlarını ayırt etmede farmakokinetik değerleri ölçmeyi ve sonuçların Gleason skoruyla ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2021-Nisan 2024 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda yüksek PSA değerleri ve/veya şüpheli DRM bulguları sebebiyle multiparametrik prostat MRG (mpMRG) çekilen 813 hasta retrospektif olarak tarandı. Görüntüler PIRADS v2.1 kılavuzuna uygun olarak, hastaların yaş ve PSA(ng/ml) değeri bilinerek, biyopsi öncesinde birlikte değerlendirildi. Biyopsi ve/veya radikal prostatektomi yapılan ve Gleason skoru 6 ve üzeri olan 51 hasta listelendi. Çalışmaya uygun kriterleri sağlayan, yaşları 47-85 arasında olan 43 hasta çalışmaya dahil edildi. PI-RADS skoru, yaş, PSA, prostat volümü, PSA dansitesi ve lezyon uzunluğu kaydedildi. Görüntüler iş istasyonuna aktarılıp otomatik olarak lezyon volümü ve prostat volümü ölçüldü. Ayrıca lezyona ve aynı kesitteki sağlam dokuya ROI çizilerek farmakokinetik analiz yapıldı. Elde edilen tüm veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: GS≥8 olan hastalarda PSA, PSA-D ve lezyon uzunluğu GS<8 hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Lezyonda ölçülen farmakokinetik parametreler (Ktrans, Kep, iAUC, Ve, chi2) lezyon dışında kalan sağlam dokuda ölçülen parametrelere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada sunulan sonuçlar, prostat DKG'den elde edilen kantitatif ve semikantitatif parametreler için tümör ve normal prostat dokusundaki değerlerin standardizasyonuna katkıda bulunmaktadır. Gelecekteki çalışmalara katkı sağlamak için bu parametrelerin daha geniş hasta gruplarında, farklı cihazlar ve görüntüleme merkezleri arasında karşılaştırılması ve tekrarlanabilirliklerinin araştırılması prostat kanseri tanısını kolaylaştırmada faydalı olabilir
Klinik olarak anlamlı prostat kanserinin tanısında multiparametrik MRG'de ölçülen ADC oranlarının rolu ve Gleason skorları ile korelasyonu
Amaç: Bu çalışmanın amacı, prostat multiparametrik MRG (prostat mpMRG) ile elde edilen görünür difüzyon katsayısı (ADC) değerleri ve ADC oranlarının prostat glandındaki klinik olarak anlamlı kanserini (KOAK) ayırt etmedeki tanısal değerini araştırmak ve bu parametrelerin Gleason skorları ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2021 ile Ocak 2025 tarihleri arasında biyopsi öncesi prostat mpMRG yapılmış 188 hasta retrospektif olarak incelendi. Patolojik olarak GS ≥6 olan 62 hasta malign grup, benign özelliklerde veya normal doku tanısı olan 126 hasta benign grup olarak sınıflandırıldı. Tüm hastalara ait yaş, PSA, prostat volümü (PV), PSA dansitesi (PSAD) gibi klinik parametreler ile lezyon ve karşı zondan ölçülen ADC değerleri kayıt altına alındı. Malign grupta tümör bölgesi ADC (ADC-ML) ile aynı seviyedeki karşı zondaki normal alanın ADC (ADC-MN) oranı hesaplandı. Benign grupta ise şüpheli alanların ADC'si (ADC-BL) ile karşı zon normal alanın ADC'si (ADC-BN) oranlandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Malign lezyonların ADC ortalaması, benign dokuya göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p<0,001). ROC analizine göre ADC değeri için belirlenen cut-off 994 ×10⁻⁶ s/mm² olup, bu eşikte duyarlılık %96,8, özgüllük %94,0 olarak hesaplandı (AUC=0,994). ADC oranı için en iyi eşik değer 0,57 olarak saptandı ve bu değerde hem duyarlılık hem de özgüllük %95,2 idi (AUC=0,985). Gleason skorları ile ADC değerleri ve oranları arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı (p<0,001). Ayrıca Gleason skoru ≥7 olan hastalarda karşı normal doku ADC'sinde de düşüş gözlenmesi, ADC oranlarını etkileyebilecek "field cancerization" fenomenine işaret etmektedir. Sonuç: Prostat mpMRG'den elde edilen ADC değerleri ve oranları, prostat kanserinin tanısı ve agresifliğinin belirlenmesinde güvenilir ve tekrarlanabilir biyobelirteçlerdir. Bu çalışma, özellikle PI-RADS 2.1 sisteminde doğrudan tanımlanmayan ADC oranı kullanımının klinik fayda sağlayabileceğini göstermekte; bu parametrelerin, gelecekte farklı merkezlerde yapılacak geniş örneklemli çalışmalarla desteklenerek tanı sürecine entegrasyonu önerilmektedir.
Neoadjuvan kemoterapi tedavisi alan lokal ileri meme kanserlerinde tedavi yanıtını değerlendirmede difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ve adc değeri
TURGUT ÇOBAN, L. (2023). Neoadjuvan Kemoterapi Tedavisi Alan Lokal İleri Meme Kanserlerinde Tedavi Yanıtını Değerlendirmede Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme ve ADC Değeri. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı. Uzmanlık Tezi. Van. Giriş -Amaç: Meme kanseri kadınlar arasında en sık karşılaşılan kanser türü olup yaklaşık her 8 kadından biri meme kanserine yakalanmaktadır. Meme kanserinin erken tanısında tarama programları sayesinde, meme kanserine bağlı görülen ölüm oranı son yıllarda azalma eğilimindedir. Lokal ileri meme kanseri hastalarında neoadjuvan kemoterapi standart bir tedavi yöntemi haline gelmiştir. Hastalığın evresinin düşürülmesi ve meme koruyucu cerrahiye olanak sağlaması NAK tedavisinin en önemli faydalarındandır. Manyetik Rezonans Görüntüleme meme kanserli hastalarda tanı ve tedavi sürecinde gittikçe yaygınlaşan vazgeçilmez bir görüntüleme yöntemi haline gelmiştir. Difüzyon Ağırlıklı Görüntüleme sekansı doku selülaritesine yönelik incelemedir ve DAG nin tümör hücrelerinde NAK yanıtın değerlendirilmesinde erken dönemde yüksek duyarlılık gösterdiğini ortaya koyan çalışmalar vardır. LİMK de DAG'nin NAK yanıtının değerlendirilmesinde rutin meme MRG incelemeye dahil edilmesini önermektedir. Bu çalışmanın amacı LİMK de tedavi öncesi ve tedavi sonrası DAG ve ADC değerleri kulanılarak NAK değerlendirmek ve patolojik yanıtlarla korelasyonunu göstermektir. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2019 – Aralık 2022 tarihleri arasında hastanemiz genel cerrahi kliniğinde meme hastalıkları polikliniğine başvurup klinik, radyolojik ve histopatolojik bulgular doğrultusunda hastanemiz tümör konseyinde değerlendirilip LİMK tanısı alan ve NAK tedavisi başlanacak 78 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar östrojen ve progesteron reseptör varlığı, HER2 durumu, Ki-67 proliferasyon değeri, tümör grade'ine göre moleküler subtiplerine ayrıldı. NAK öncesi memedeki kitlenin ADC (Apperent Diffusion Coefficient) haritasında en çok difüzyon kısıtlılığına karşılık gelen bölgeye kullanıcı bağımlı ROI yerleştirildi. Tedavi sonrası difüzyon ağırlıklı görüntüler üzerinden elde olunan ADC haritalarından yapılan ölçümler, tedavi öncesi yapılan ölçümler ile karşılaştırıldı ve histopatolojik sonuçlar ile korele edildi. Bulgular: NAK öncesi ve sonrası lezyon DAG-ADC değerleri sırasıyla ortalama 0,82±0,12x10-3 ve 1,22±0,27x10-3 olarak ölçüldü. NAK öncesine göre NAK sonrası lezyon ADC değerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede ortalama 0,40 (%95 GA:0,32;0,49) puanlık bir artış olduğu saptandı (t=9,720; p<0,001). Patolojik tümör yanıtına göre NAK öncesi lezyon DAG-ADC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0,05). Patolojik olarak tam, kısmi yanıt alınan ve yanıtsız tümörlerin NAK sonrası yapılan radyolojik değerlendirmesinde, DAG-ADC değerlerinin sırasıyla ortalama 1,48±0,19 x10-3 1,20±0,21 x10-3 ve 1,00±0,24 x10-3 olduğu saptanırken; patolojik tümör yanıtına göre NAK sonrası lezyon DAG-ADC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu saptandı. (F=15,795; p<0,001). Moleküler alt gruplara göre NAK öncesi ve sonrası lezyon DAG-ADC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0,05). NAK öncesine göre NAK sonrası lüminal-B grup DAG-ADC değerlerinde 0,39 (0,30±0,48), HER2-pozitif grupta 0,34 (0,10;0,57) ve triple negatif grupta ise 0,61 (0,11;1,11) puanlık istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu saptandı (p<0,001 ve p<0,05). Sonuç: Görüntüleme yöntemlerinden DAG görüntüleme ve ADC haritalama, lokal ileri meme kanserlerinin NAK'a cevabını tahmin etmede yeni bir prognostik parametre olup gelecekte umud vaad etmektedir. DAG meme hastalıklarında kullanımı yaygınlaştıkça literatürdeki yeni çalışmalarda bu modalitenin LİMK kanserlerinde tedavi yanıtını değerlendirmede çok önemli bir yere sahip olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Manyetik rezonans görüntüleme, Difüzyon ağırlıklı görüntüleme, Lokal ileri meme kanseri, Neoadjuvan kemoterapi.
Koroner BT anjiyografi ile ölçülen koroner arter kalsiyum skorunun epikardiyal yağlı doku ve perikoroner yağlı doku kalınlığı ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın birincil amacı, koroner arter hastalığının (KAH) öngörücüsü olarak yaygın kullanılan koroner arter kalsiyum skoru (KAKS) ile, lokal düzeyde ateroskleroz progresyonunda ve plak stabilitesinde önemli rol oynayan epikardiyal yağlı doku (EYD) ile perikoroner yağlı doku (PKYD) kalınlığının ilişkisini değerlendirmek ve bu parametrelerin prognostik değerini vurgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak 1032 bireyin koroner BT anjiyografi görüntüleri incelendi. PKYD ve EYD kalınlıkları ölçülerek KAKS ile ilişkileri korelasyon ve çok değişkenli regresyon analizleriyle değerlendirildi. Ayrıca yaş ve cinsiyetin etkisi analiz edildi. Bulgular: Hem PKYD hem de EYD kalınlıkları ile KAKS arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (PKYD: r=0,461; EYD: r=0,375; p<0,001). Çoklu regresyon analizinde PKYD, yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak KAKS'nin güçlü ve bağımsız bir belirleyicisi olarak öne çıktı (p<0,001). EYD ise bağımsız prediktör olarak anlamlı bulunmadı. Erkeklerde kalsiyum skoru ve kalsifikasyon prevalansı kadınlara göre anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,001). PKYD kalınlığındaki her 1 mm artış, kalsifikasyon görülme riskini yaklaşık %44 artırdı. Sonuç: PKYD kalınlığı, KAKS ile anlamlı ve bağımsız ilişkiye sahip olup, subklinik aterosklerozun non-invaziv ve güvenilir bir biyobelirteci olarak kullanılabilir. EYD kalınlığı ile pozitif korelasyon bulunsa da, PKYD kadar güçlü bir bağımsız öngörücü değildir. Non-invaziv kardiyak BT görüntüleme ile ölçülen bu yağ dokusu parametreleri, KAH risk değerlendirmesine önemli katkılar sağlayabilir.
Karaciğerin fokal lezyonlarının multiparametrik MRG ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı karaciğerin fokal lezyonlarının malign benign ayrımında manyetik rezonans elastografi (MRE) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) T1-T2 haritalama yönteminin etkinliğini araştırmaktır. 01 Ocak 2018- 21 Şubat 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ana Bilim Dalında karaciğer MRG yapılan ve karaciğerde fokal lezyon saptanan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Lezyonlar benign ve malign olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmaya 20 benign ve 50 malign lezyon olmak üzere toplam 70 solid lezyon dahil edildi. Kontrast öncesi ortalama T1 relaksasyon zamanı benign lezyonlarda 1474,90 ± 465,39 msn, malign lezyonlarda 1284,30 ± 351,95 msn, kontrast sonrası ortalama T1 relaksasyon zamanı benign lezyonlarda 629,57 ± 230,92 msn, malign lezyonlarda 750,20 ± 264,95 msn ölçülmüş olup benign ve malign lezyon grubu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p= 0,110 ve 0,135). Kontrast geliştirme oranı (CER), T1 relaksayon zamanı düşüşü (T1D) ve T1 relaksasyon zamanı düşüşü yüzdesi (T1D%) benign lezyonda malign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla 2,71 ± 0,86 ve 1,79 ± 0,52, p= 0,002, 964,00 ± 379,58 ve 521,93 ± 290,60, p< 0,001, 59,37 ± 13,32 ve 39,79 ± 15,69, p<0,001). Ortalama T2 relaksasyon zamanı da benign lezyonlarda malign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı olarak yüksek saptandı (82,50±23,29 msn ve 65,02 ± 15,38 msn, p= 0,005). MRE görüntülemede ortalama sertlik değerleri malign lezyonlarda benign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı olarak yüksek bulundu (5,43±1,55 kPa ve 3,62±1,16 kPa, p= 0,004). Difüzyon ağırlıklı görüntülemede ADC haritalama değerleri malign lezyonlarda benign lezyonlarla karşılıştırıldığında istatistiksel anlamlı olarak yüksek izlendi (1688,17 ± 270,04 ve 1177,94 ± 443,25, p= 0,001). ROC analizinde malign lezyonları benign olanlardan ayırmada CER için 1,99 eşik değeri (AUC: 0,852, sensivite %78,6 ve spesifite %78,3), T1D değeri için 749,5 msn eşik değeri (AUC 0,817, %71,4 sensivite ve %78 spesifite), T1D% değeri için %49,71 eşik değeri (AUC 0,831, %78,6 sensivite ve %73,2 spesifite) saptanmıştır. Ayrıca ortalama T2 relaksasyon zamanı değeri için 74 msn eşik değeri (AUC 0,705, %65 sensivite ve %76,6 spesifite), ortalama sertlik değeri için 3,74 kPa eşik değeri (AUC 0,848, %85 sensivite ve %75 spesifite) ve ADC haritalama değeri için 1,45 eşik değeri (AUC 0,854, % 75 sensivite ve % 74,3 spesifite) saptanmıştır. T1- T2 haritalama ve MRE görüntüleme yöntemleri karaciğerin solid fokal lezyonlarının malign benign ayrımında non-invaziv alternatif araç olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Karaciğerin fokal lezyonları, malign
Multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemenin uzun dönem takip sonuçları ve negatif prediktif değerinin belirlenmesi
Multiparametrik prostat MRG (mp-MRG), prostat tümörlerinin erken tanısında, tedavi öncesi evrelemede ve tedaviye yanıt takibinde sıklıkla kullanılan etkin bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmadaki amaçlarımız, PI-RADS v2 üzerinden mp-MRG'nin tanısal performansını incelemek, farklı klinik alt gruplarda tetkiğin negatif prediktif değerini (NPD) hesaplamak, çeşitli modellerle mevcut tanısal performansı geliştirmeye çalışmak, PI-RADS v2'nin prognostik önemini ortaya koymak, düşük PI-RADS skor grubundaki (PI-RADS≤3) hastaların "uzun dönem takip sonuçlarını" değerlendirmek ve bulgularımızla hasta yönetimine katkı sağlamaktır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda prostat kanseri (PKa) şüphesiyle mp-MRG incelemesi yapılan 2456 erişkin hastanın klinik, biyokimyasal, radyolojik ve histopatolojik verileri retrospektif olarak toplanmış ve genel veri seti oluşturulmuştur. Çalışmanın ilk kısmında genel veri setinden histopatolojik incelemesi olan vakalar (810 hasta ve 826 biyopsi) filtrelenerek mp-MRG'nin ve PI-RADS v2'nin tanısal ve prognostik performansı değerlendirilmiş, alt grup analizleri yapılmış ve makine öğrenmesinin tanısal performansa katkısı incelenmiştir. İkinci kısımda ise, genel veri setinden ilk PI-RADS skoru≤3 olan ve yeterli klinik izlemi bulunan hastalar (PI-RADS 1-2 grubunda 385 hasta, PI-RADS 3 grubunda 478 hasta) seçilmiş, kanser tanısız izlem süreleri ve olasılıkları hesaplanmıştır. Çalışmamıza göre, histopatolojik inceleme sonucu ISUP≥2 olan vakalar klinik anlamlı prostat kanseri (ka-PKa) kabul edildiğinde ve PI-RADS v2 üzerinden değerlendirme yapıldığında, mp-MRG'nin NPD'si %92,8-95,5 aralığındayken, pozitif prediktif değeri (PPD) %33,2-44,8 arasında değişmektedir. Mp-MRG yüksek duyarlılığa (%90,8-98,4) sahiptir ama özgüllüğü (%14,6-51,6) düşüktür. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda ka-PKa tespit oranları sırasıyla %4,6, %8,1, %36,4 ve %60,6'dır. PI-RADS skorları yükseldikçe kötü prognozlu kanser olasılığı da artmaktadır. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda kötü prognozlu kanser olasılıkları sırasıyla %6,8, %9,9, %31,5 ve %65,6 olarak bulunmuştur. PI-RADS 3 vakalarda, "mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığı" ve "düşük PSA dansitesi (mPSAD<0,15 ng/mL2)" tanısal ve prognostik olarak koruyucu iki temel değişkendir. Alt grup analizlerinde, PI-RADS 3 vakalardaki bu iki alt grupta hem ka-PKa hem de kötü prognozlu PKa olasılığı %5'ten düşüktür ve bu alt gruplar PI-RADS 1-2 grubuyla benzerlik göstermektedir. Makine öğrenmesi algoritmaları ka-PKa olasılığının öngörülmesinde umut vadetmektedir. Çalışmamızda makine öğrenmesi yöntemleriyle oluşturulan hibrit model %88,2 NPD ve %91,1 PPD ile tüm vakaların yaklaşık %90'ını doğru sınıflandırmıştır. PI-RADS 1-2 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %99,1, %96,5 ve %93,8 iken; PI-RADS 3 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %94,9, %90,9 ve %89,1 olarak bulunmuştur. mPSAD her iki alt grup için de ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etki etmekteyken, ilk mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığının sadece PI-RADS 3 grubunun ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etkisi bulunmuştur. Sonuç olarak, mp-MRG negatif prediktif değeri ve duyarlılığı yüksek bir tetkiktir. Pozitif prediktif değeri ve özgüllüğü ise düşüktür. Makine öğrenmesi ile mp-MRG'nin hali hazırda yüksek olan NPD'si büyük ölçüde korunurken, PPD'si ve özgüllüğü kayda değer şekilde yükseltilebilir. "PI-RADS 1-2 grubunda", "mPSAD<0,15 ng/mL2 olan PI-RADS 3 vakalarda" ve " mp-MRG öncesi negatif biyopsisi olan PI-RADS 3 vakalarda" ka-PKa ve kötü prognozlu PKa olasılıkları düşük olduğu için biyopsi ertelenerek klinik takip yapılabilir. Üstelik klinik takip yapıldığında dahi, bu hasta gruplarında beklenen ka-PKa tanısız izlem olasılığı kayda değer ölçüde yüksektir. Her üç grupta da 3 yıllık ka-PKa tanısız izlem olasılığı %94'ün üstündedir.
Kistik fibrozisli çocuk hastalarda karaciğer tutulumunun MR elastografi ile non-invazif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, prospektif olarak, kistik fibrozis (KF) tanısı olan çocuk hastalarda, karaciğer tutulumunun manyetik rezonans (MR) elastografi ile değerlendirilmesi ve klinik-laboratuvar bulguları ile karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra (G0 20/567), 01 Haziran 2020- 01 Mart 2022 tarihleri arasında KF tanılı 51 çocuk hasta ve bilinen bir hastalığı olmayan 24 gönüllü çocuk hasta çalışmaya dahil edildi. MRG çekimleri 1.5 Tesla MRG cihazında (Magnetom Aera, Siemens, Erlangen, Almanya) gerçekleştirildi. MR elastografi görüntüleri Syngo.via yazılımı ile işlenerek kilopaskal (kPa) cinsinden sayısal değerler elde edildi. Yağ miktarını belirlemek için kimyasal şift farkına dayanan MR spektroskopi tekniği kullanıldı [STEAM (30×30×30 mm voxel hacmi, TR=3000 ms TE=12/24/36/48/72 ms)]. Karaciğer parankim sertliği değerlendirme aralıkları sırasıyla; <2,5 kPa: normal; 2,5-3 kPa: normal-kronik inflamasyon; 3-3,5 kPa: evre 1-2 fibrozis; 3,5-4 kPa: evre 2-3 fibrozis; 4-5 kPa: evre 4 fibrozis olarak yapıldı. MR spektroskopide>%5: hepatosteatoz olarak değerlendirildi. Hastaların tanı anındaki semptomları, ter testi sonuçları, genetik mutasyon sonuçları, son hepatobiliyer ultrasonografi bulguları, laboratuvar parametrelerinden; trombosit değeri, AST, ALT, GGT, ALP, total protein, albümin, total/indirekt bilirubin değerleri incelendi. Bu değerler ile MR elastografinin ilişkisi istatistiksel olarak çalışıldı. Normal dağılım gösteren değişkenler için bağımsız örneklem T-testi ve normal dağılım göstermeyen değişkenler için Mann Whitney-U testi kullanıldı. İstatistiksel olarak p değeri <0,05 olanlar anlamlı kabul edildi. iii Bulgular: KF'li hastaların (32 E, 19 K) yaşı 4-17 yaş arasında olup ortalama yaş 12'dir. Kontrol grubunun (15 E, 9 K) yaşı 6.5-16 yaş arasında olup ortalama yaş 11'dir. Hasta grubunun karaciğer MR elastografi değerleri (medyan:2.4 kPa, 1.73-5.86 kPa, min-maks), kontrol grubu (medyan: 2.1 kPa, 1.7-2.9 kPa min-maks) değerlerinden yüksek bulundu (P=0.003). Hastaların GGT değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek olup MR elastografi değerleri de istatiksel olarak GGT ile pozitif korelasyon göstermektedir (P=0.003). KF'li hasta grubu (medyan: %4.4) ile kontrol grubu (medyan: %3.15) arasında yağlanma oranlarında anlamlı farklılık saptandı (P=0.032). KF'li hasta grubu içerisinde kronik karaciğer hastalığı olanlar ile olmayanların, MR elastografi değerleri arasında anlamlı farklılık tespit edildi (P=0.007). Hasta grubu içerisinde (karaciğer fonksiyonunu gösteren) trombosit değeri <180.000 μl olanlar ile > 180.000 μl olanların MR elastografi değerleri arasında anlamlı farklılık bulundu (P<0,001). Sonuç: KF hastalarında karaciğer tutulumunun, karaciğer MR elastografi yöntemi ile erken dönemde non-invazif olarak değerlendirilmesi bu hastaların tanı ve takiplerinde ümit vaat edicidir.
Meme lezyonlarının kontrastlı mamografi ile kantitatif analizi ve histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı kontrastlı mamografide kontrast tutan lezyonları kantitatif olarak değerlendirmek ve kontrastlı mamografinin benign ve malign lezyonları ayırt etmedeki etkinliğini araştırmaktır. İkinci olarak da malign lezyonlarda histopatolojik tip, grade ve moleküler subtiplere göre kontrastlı mamografideki kontrastlanma değerlerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. 01 Ocak 2019 ile 11 Ocak 2022 tarihleri arasında kontrastlı mamografi yapılan 164 hastanın 170 lezyonu üzerinde retrospektif bir çalışma yapılmıştır. Tüm lezyonların histopatolojik sonucu mevcuttu ya da en az 2 yıllık takipte stabil olduklarından benign olarak kabul edildi. Lezyonlar benign, invaziv olmayan ve invaziv kanser olarak gruplara ayrıldı. 44 lezyon (%25,8) benign, 9 lezyon (%5,3) noninvaziv kanser ve 117 lezyon (%68,9) invaziv kanserdi. Kantitatif analiz için her bir lezyondan, glandüler (G) ve yağlı (F) dokudan benzer region of interest (ROI) boyutları ile hem kraniyokaudal (CC) hem de medyolateral oblik (MLO) kontrastlı mamografi görüntülerinden ölçümler yapıldı. Yağ dokusu ve glandüler doku için lezyonun rölatif artışı %R formülü ile hesaplandı. Ortalama %R CC G değeri, benign, invaziv olmayan ve invaziv kanser grupları için sırasıyla 2,32 , 2,88 ve 4,76 idi. Benign, noninvaziv ve invaziv kanser grupları için ortalama %R CC F değerleri sırasıyla 3,70 , 4,06 ve 5,97 idi. Anlamlı farkı yaratan ikili gruplar Bonferroni düzeltmeli Mann-Whitney U testi ile incelendiğinde, invaziv kanser ile benign grup arasındaki farkın hem %R CC F hem de %R CC G'de anlamlı olduğu görüldü (p< 0,001). En yüksek %R MLO G ve %R MLO F ortalamaları invaziv kanser grubunda bulunurken, en düşük %R MLO G ve %R MLO F ortalamaları benign grupta bulundu (p<0,001). %R CC G, %R CC F, %R MLO G ve %R MLO F için benign ve malign (invaziv olmayan ve invaziv kanserler) ayrımı için ROC analizi yapıldı ve eğrinin altındaki alan dört değişken için de anlamlı idi (p<0,001). Cut-off değerleri %R CC G için 2,786 , %R CC F için 3,257 , %R MLO G için 3,118 ve %R MLO F için 3,826 idi. Lezyonların dinamik kontrastlanma paternleri için, MLO ve CC grafi arasındaki rölatif sinyal değişimi %RSD formülü ile hesaplandı. Benign, invaziv olmayan ve invaziv kanser grupları arasında %RSD G ve %RSD F değerlerine göre gruplanan tip 1 (persistan), tip 2 (plato) ve tip 3 (yıkanma) kontrast dinamik paternleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı ( p>0,05). Sonuç olarak, kontrastlı mamografideki kantitatif ölçümler, yağ veya glandüler dokudan bağımsız olarak benign ve malign meme lezyonlarını ayırt etmek için kullanılabilir. Ancak tip 1, tip 2 ve tip 3 kontrastlanma paternleri incelendiğinde benign ve malign lezyonlar arasında fark görülmemektedir. Bu bulgu, kontrastlı mamografide ve meme MRG'deki kontrastlanma paternlerinin kontrastlı görüntülerin elde edilme zamanlarına bağlı olarak birbirinden farklı olabileceğini gösterebilir.
İntrakranial akım yönlendirici stentlerin morfolojik değişikliklerinin düz panel BT anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın temel amacı intrakranial akım yönlendirici stentlerde meydana gelen ve stent etkinliğini değiştirebilecek morfolojik değişiklikleri düz panel BT anjiografi tekniği ile ortaya koyabilmek ve bu değişikliklerin anevrizma oklüzyonu üzerine olan etkilerini saptayabilmektir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz girişimsel nöroradyoloji bilim dalında Mart 2008- Ağustos 2023 yılları arasında akım yönlendirici stent uygulanan, en az 6 ay klinik ve radyolojik takibi olan, takiplerde düz panel BT anjiografi tetkiki bulunan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi.Hastaların başvuru semptomları, anevrizma boyutları, işlemin teknik başarısı,tedavi sırasında veya sonrasında gelişen komplikasyonlar, takiplerindeki radyolojik görüntüleri ve klinik muayene bulguları kayıtlardan retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm stentlerin uzunlukları,proksimal ve distal çapları,darlık varlığında stentin en dar yerindeki çapı ve overekspansiyon varlığında ise en geniş segmentin çapı tedavi sırasında ve. 6.ay kontrollerindeki düz panel BT anjiografi ile ölçüldü. Bulgular: Akım yönlendirici stent ile tedavi edilen hastalarda yüksek anevrizma oklüzyon oranları ile düşük morbidite ve mortalite oranları saptanmıştır. Tedavi sırasında yapılan ölçümler sonucunda stenlerin uzunluklarının nominal uzunluklarına göre arttığı ve 6.ayda ise proksimal ve distal çaplarının artarak uzunluklarının tedavi sırasındaki uzunluklarına göre azaldığı saptanmıştır. Elongasyon miktarının anevrimaları total oklüde olmayan grupta daha fazla olduğu saptanmıştır. Sonuç: Diğer radyolojik yöntemlerle değerlendirilmeleri güç olan akım yönlendirici stentler yüksek uzaysal çözünürlüğü sayesinde düz panel BT anjiografi ile başarılı bir şekilde değerlendirilebilmekte ve stentlerde meydana gelen dinamik remodeling süreci bu yöntem ile ortaya konabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Endovasküler tedavi, akım yönlendirici stent, düz panel BT anjiografi, intrakranial anevrizma
Korpus kallozum impingement sendromunda radyolojik bulgular
Amaç: Çalışmamızın temel hedefi, korpus kallozum impingement sendromu gelişen ve gelişmeyen obstrüktif hidrosefali hastalarının şant öncesi ve sonrası MR incelemelerinin ayrıntılı olarak değerlendirip kantitatif analizler yaparak bu antitenin daha iyi anlaşılmasına ve tanı konmasına katkıda bulunmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Radyoloji anabilim dalı, Nöroradyoloji bilim dalı arşivinde bulunan görüntülerin ve medikal arşiv kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile korpus kallozum impingement tanısı alan 52 hasta ve kontrol grubu olarak benzer öyküye sahip ancak korpus kallozum impingement sendromu gelişmeyen 30 hasta dahil edilmiştir. İmpingement tanısı olan olguların MR incelemeleri değerlendirilerek tanımlayıcı bir çalışma yapılmıştır ve bunlardan şant öncesi MR incelemesi bulunan 30 tanesi ile kontrol grubu çeşitli parametreler açısından karşılaştırılarak gruplar arası farklılıkları araştırılmıştır. Bulgular: Çalışma gruplarına göre radyolojik veriler incelendiğinde tedavi öncesi bifrontal çap (BFÇ) uzunluğu, Evans indeksi, sağ ve sol lateral ventrikül yüksekliği, korpus kallozum yüksekliği, kallozal sulkus değerleri hasta grubunda daha yüksek bulunurken, korpus kallozumun her bir segmentinin falksa uzaklıkları ve ortalama falks mesafesi daha düşük bulunmuştur. Ayrıca hastalık kestirimi amacıyla tedavi öncesi bifrontal çap ve Evans indeksi değerleri için isatistiksel olarak anlamlı bir eşik değer bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız sonucunda korpus kallozumda uzun süreli hidrosefali sonrası gelişen sinyal değişikliklerinin muhtemel sebebinin falks basısı olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca hastalık morfolojik olarak sınıflandırılıp ayrıntılı olarak tanımlanıp yanlış tanıların ve gereksiz girişimlerin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Korpus kallozum impingement sendromu, Hidrosefali, Manyetik rezonans görüntüleme
Akım yönlendirici stentler ile tedavi edilmiş serebral anevrizmalardaperiprosedürel ve postoperatif komplikasyonlar ve tedavileri
Amaç: Akım yönlendirici (FD) stentler, intraanevrizmal kan akımını azaltarak intraanevrizmal tromboza neden olan, anevrizma boynu düzeyinde parent artere yerleştirilen yeni nesil stentlerdir. Bu çalışmadaki amacımız akım yönlendirici stentler ile tedavi ettiğimiz hastalarda işlem sırasında ve sonrasında oluşan komplikasyonları ve bu komplikasyonlara uygulanan sekonder tedavileri değerlendirmektedir. Gereç ve Yöntem: Mart 2008- Ekim 2023 tarihleri arasında intrakraniyal anevrizması olan ve endovasküler yöntemle tedavi edilen 660 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların işlem öncesi, peri- ve postprosedürel verileri retrospektif olarak tarandı. Tedavi sırasında oluşan akut komplikasyonlar (işlem sırasında anevrizma rüptürü, stent migrasyonu, tromboembolik ve hemorajik komplikasyonlar, teknik komplikasyonlar) ve tedavi sonrasında oluşan uzun dönem komplikasyonlar (stent içi intimal hiperplazi, kısalma ve deformasyon, karotikokavernöz fistül oluşumu gibi uzun dönem komplikasyonlar) değerlendirildi. Bulgular: Toplamda 660 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların median takip süresi 81 ay (1-180ay) olarak bulunmuştur. Hastaların 612'sinde (%92,72) 1 yıl takip, 417'sinde(%63,18) 3.yıl takip, 253'ünde (%38.33) 5.yıl takip ve 192'sinde (%11,15) 10. yıl takip klinik ve radyolojik incelemeler mevcuttur. İşlem sonrası erken dönemde 36 (%5,45) hastada akut komplikasyon, 43 (%6.52) hastada ise geç dönem komplikasyon gözlemlenmiştir. Peri- ve postprosedürel dönemde total teknik komplikasyon oranı %4,55, klinik komplikasyon oranı ise %7,42 olarak saptanmıştır. Teknik komplikasyonlardan 11 hastada (%1,67) stentin kısalması ve proksimale migrasyonu, 1 hastada (%0,15) stent kırılması, 9 hastada (%1,36) stent deformasyonu, 3 hastada (%0,45) stent tabakalarında ayrışma, 3 hastada (%0,45) distal tel diseksiyonu ve perforasyonu, 3 hastada (%0,45) ise stentin yerleştirilmesi sırasında (deployment) teknik komplikasyon gerçekleşmiştir. Klinik komplikasyonlardan ise 11 hastada (%1,67) ise stenoza neden olan intimal hiperplazi (İSS), 10 hastada (%1,52) stent oklüzyonu, 3 hastada (%0,45) iyatrojenik karotikokavernöz fistül (KKF), 1 hastada (%0.15) yabancı cisim reaksiyonu (NICE), 16 hastada (%2,42) tromboembolik komplikasyonlar, 6 hastada (%0,91) hemorajik komplikasyonlar, 1 hastada (%0.15) işlem sonrası MI ve 1 hastada (%0,15) ise işlemden sonra diffüz alveolar hemoraji gelişmiştir. XI İşlem ilişkili mortalite oranı %0,76, morbidite oranı ise %4,54 olarak saptanmıştır. Toplamda 38 (%5,76) hastaya işlem sonrası oluşan komplikasyonlar nedeniyle sekonder tedavi uygulanmıştır. Anahtar kelimeler: İntrakraniyal anevrizmalar, Akım yönlendirici, Stentler, Endovasküler tedavi, Komplikasyonlar, Sekonder tedaviler
Pediatrik yaş grubunda galen veni dışı intrakranial arteriovenöz malformasyon(AVM) ve arteriovenöz fistüllerin(AVF) değerlendirilmesi
PEDİATRİK YAŞ GRUBUNDA GALEN VENİ DIŞI İNTRAKRANİAL ARTERİOVENÖZ MALFORMASYONLAR (AVM) VE ARTERİOVENÖZ FİSTÜLLERİN (AVF) DEĞERLENDİRMESİ Amaç: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nörogirişimsel Radyoloji Bölümü'ne 20 yaş altı AVM ve AVF ile başvuran hastaların klinik, radyolojik, tedavi yöntemi ve sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Radyoloji Anabilim Dalı, Nöroradyoloji Bilim Dalın'nda 01.01.2005-01.01.2024 arasında 20 yaş altı popülasyonda AVM ve AVF hastlarının işlem öncesi ve sonrası görüntüleri (BT, BTA, MR, MRA, DSA) retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: 1080 hastanın DSA'sı değerlendirilmiş olup, bunlar içerisinde 20 yaş ve altı 93 (%8,6) AVM, 30(%2,7) AVF hastası tespit edilmiştir. AVM hastalarının 46'sı erkek, 47 si kadındır. AVM hastalarında ortalama tanı yaşı 14 olarak tespit edilmiştir. AVF hastlarının 17' si erkek 13'ü kadın hasta olarak izlendi. AVF hastalarının 12' si (%40) Pial- AVF, 11'i (%36,7) Dural-AVF, 7'si (%23,3) KKF olarak tespit edilmiştir. AVF hastalarında ortalama tanı yaşı 9,9 olarak izlenmiştir. 29 AVM ve 26 AVF hastasına kliniğimizce embolizasyon tedavisi yapılmıştır. Tedavi edilen AVM hastalarının 3'ünde işlem sonrası kanama, 4 hastada iskemi ve 9 hastada 1. yıl kontrolünde rezidü doluş tespit edilmiştir. 4 AVF hastasında 1. yıl kontrolünde rezidü doluş izlenmiştir. Sonuç: Hemodinamik yükü yüksek olan AVM'lerde klinik olarak intrakranial hipertansiyon, motor defisit ve epilepsi daha sık izlenmiştir, ayrıca bu hastalarda Spetzler Martin Skoru ve Embocure Skoru daha yüksek tespit edilmiştir. Steal fenomeni posterior fossa ve kortikal yerleşimli AVM'lerde daha sık izlenmedir. Posterior fossa yerleşimli SSA tarafından beslenen AVM'ler klasifikasyonda daha yüksek grade sahip olup tedavisi daha zor vasküler patolojilerdir. ECA dallarınca beslenen AVM lerde tedavi sonrası kontrol görüntülemelerinde rezidü/nüks dolum daha sık izlenmektedir. Dural AVF hastalarında embolizasyon tedavisi sonrası nüks/rezidü doluş daha sık izlenmektedir. Anahtar Kelime: AVM,AVF,KKF, Embolizasyon Tedavisi, SSA