
48
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Genel anestezi altında omuz artroskopisi yapılan ve interskalen brakial pleksus bloğu ile omuz artroskopisi yapılan hastaların hemodinamik parametrelerinin ve nöroendokrin yanıtlarının karşılaştırılması
Giriş: Cerrahi uygulanacak hastalarda oluşan stres yanıt, organizma için bir takım hemodinamik ve nöroendokrin değişikliklere neden olur. Hastaların perioperatif iyilik halinin sağlanması için oluşacak olan stres yanıtın baskılanması gerekmektedir. Yaptığımız bu çalışmada genel anestezi altında omuz artroskopisi yapılan ve interskalen brakiyal pleksus bloğu ile omuz artroskopisi yapılan hastaların hemodinamik parametrelerini ve nöroendokrin yanıtlarını karşılaştırdık. Materyal ve Metod: Çalışmanın etik kurul onayı ve hastalardan bilgilendirilmiş onam alındı. Çalışma için rotator cuff onarımı yapılması planlanan ASA I-II 18 yaş üstü 50 hasta seçildi. Hastaların randomizasyonu kapalı zarf yöntemiyle yapıldı. Hastalar, birinci grup interskalen brakiyal pleksus bloğu yapılanlar (Grup-1), ikinci grup genel anestezi uygulananlar (Grup-2) olarak iki gruba ayrıldı. 18 yaş altı, çalışmayı kabul etmeyen, aktivitesini sınırlayan hastalığı olan, ASA III ve üstü olan, rotator manşet yırtığı 5cm ve üzeri olan ve başarısız blok uygulanan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalar preoperatif derlenme ünitesine alındıktan sonra başlangıç kalp atım hızları, ortalama arteryel basınçları ve oksijen saturasyonları kaydedildi . Hastaların 2 mg midazolam ile sedasyonları sağlandıktan sonra planlama dahilindeki başlangıç kan numunesi alındı. Grup-1 (n=25) hastalarda lokal anestezi amacıyla 20 ml % 0.5 bupivacain (100 mg), 10 ml aritmal (200 mg) ve 10 ml serum fizyolojik kullanıldı. Hastaların duyu ve motor blok seviyeleri Pin-Prick testi ve Modifiye Bromage skalası ile değerlendirildi. Tam motor blok oluştuktan sonra cerrahiye izin verildi. Grup-2 hastalara (n=25) genel anestezi amacıyla 2-3 mg/kg propofol, 0.6 mg/kg rocuronyum bromür ve 1 mcg/kg fentanyl uygulandı. İdame anestezide 2 lt/dk taze gaz akımı içerisinde oksijen/azot karışımı ve %2 (1MAC) sevofluran kullanıldı. Postoperatif analjezi amacıyla cerrahi bitmeden 30 dakika öncesinde, intravenöz 100 mg tramadolol hidroklorür uygulandı. Tüm hastalardan başlangıç, cerrahi başlangıçtan 30 dakika sonra ve postoperatif 0. dakikada kan numuneleri alındı. Glukoz, insülin, prolaktin ve kortizol değerleri çalışıldı. Hastaların intra-operatif ortalama arteryel basınçları, kalp atım hızları ve oksijen saturasyonları kaydedildi. Bulgular: İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ortalama arter basınçları ve kalp atım hızları arasında preoperatif ölçülen değerlerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu ancak intraoperatif kıyaslamada Grup-1'deki hastaların değerleri Grup-2'deki hastaların değerlerinden yüksekti. Grup-2'deki hastaların intraoperatif oksijen saturasyonları daha yüksek olarak ölçüldü. Hastaların başlangıç kan numunelerindeki sonuçlara göre glukoz değişimi istatistiksel olarak anlamlı değildi ancak Grup-2 de Grup-1'den daha yüksek olarak bulundu (P:0.676). Kortizol ve prolaktin değerleri de Grup-2'de daha yüksek bulundu. Grup-2'de insülin değeri istatistiksel değerlendirmede anlamlı olarak daha düşüktü (P:0.001). Sonuç: İnterskalen brakiyal pleksus bloğu uygulaması, genel anestezi uygulamasına benzer şekilde hemodinamik parametreleri fizyolojik sınırlarda tutmaktadır. Ayrıca cerrahi stresi azaltarak organizmaya zararlı olabilecek nöroendokrin yanıtları da baskılamaktadır. Bu bilgiler ışığında cerrahi stresi azaltmak ve hemodinamiyi daha iyi korumak amacıyla interskalen brakiyal pleksus bloğunun güvenilir bir şekilde uygulanabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: omuz artroskopisi, İBPB, genel anestezi, cerrahi stres, hemodinami
Epizodik ve kronik migren hastalarında kişilik özelliklerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Migren yaygın görülen nörolojik bir bozukluk olmasının yanı sıra eş zamanlı psikiyatrik semptomların yüksek oranda görüldüğü ataklarla seyreden veya kronikleşebilen bir baş ağrısı türüdür. Günümüze kadar yapılan çalışmalarda migrenli bireylerde belirli kişilik özelliklerinin etkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda ise, sağlıklı bireylere kıyasla epizodik ve kronik migren tanılı olguların klinik ve sosyodemografik özellikleri ile kişilik profilleri arasında karşılaştırma yapılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Uluslararası Baş Ağrısı Tanı Kriterlerine (ICHD-3 beta International Classification of Headache Disorders) göre kronik migren tanısı almış 70 hasta, epizodik migren tanısı almış 70 hasta ve 70 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. ICHD-3 beta yalnızca tanı doğruluğu için değil, çalışmadan hariç tutma kriterleri için de kullanıldı. Her hastadan ayrıntılı bir klinik öykü toplandı ve fizik muayene yapıldı. Her hastanın yaşı, cinsiyeti, migren ilişkili hastalık süresi, aylık ağrılı gün sayısı, baş ağrısı şiddeti bilgileri kaydedildi. Ağrı şiddeti görsel bir analog skala olan (VAS) kullanılarak değerlendirildi. Burada 0 ağrısız ve 10 akla gelebilecek en kötü ağrı olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda bulantı, kusma, fotofobi veya fonofobi, osmofobi ve auranın varlığı sorgulandı. Kişilik özelliklerini belirlemeye yönelik Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri (MMPI) kullanıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol gruplarının yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, gibi sosyodemografik özellikleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Kronik migren hastalarının VAS skoru epizodik migren hasta grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p < 0.05). Gruplar arasında migren semptomları olan osmofobi, fotofobi, fonofobi, bulantı semptomları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmadı (p > 0.05). Epizodik migren hastalarında, kronik migren hasta grubuna kıyasla diğer bir migren semptomu olan aura istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek bulundu (p < 0.05). MMPI ile değerlendirilen kişilik özellikleri incelendiğinde; kronik ve epizodik migren hasta gruplarında hipokondriyazis, paranoya, histeri, depresyon, hipomani, psikopatik sapma, kadınlık, erkeklik, psikasteni, şizofreni, sosyal içe dönüklük puanlarının ortalamaları kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (tüm kişilik özellikleri için p < 0.05). Kronik migren hastalarında histeri puanlarının ortalaması epizodik migren hastalarına göre yüksek bulundu (p < 0.05). Sonuç: Çalışmamızda, epizodik ve kronik migrenlilerde hipokondriyazis, paranoya, histeri, depresyon, hipomani, psikopatik sapma, kadınlık, erkeklik, psikasteni, şizofreni, sosyal içe dönüklük gibi kişilik özelliklerinin artmış olduğu izlendi. Ayrıca kronik migrenlilerde histeri daha yüksek oranda görüldü. Migrenli hastalarda kişilik bozuklukları yüksek oranda görülebilmektedir. Ağrı tedavisine odaklanmanın yanı sıra kişilik değişikliklerini tanımlayıp, uygun tedavi şemaları oluşturmakla bu hastaların tedavileri kolaylaşabilir. Bu olgulara yaklaşımda psikologlar, psikiyatristler ve nöroloji uzmanlarının dahil olduğu multidisipliner bir değerlendirme ile migren hastalarının tedavilerinde daha başarılı sonuçlar elde edilebilir. Migren hastalığında eşlik eden psikiyatrik bozuklukların ayrıntılı olarak belirlenmesi için daha fazla sayıda olgunun ele alındığı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Migren, MMPI, Kişilik özellikleri
Akut KOAH alevlenmesi ile acil servise başvuran hastalarda serum copeptin ve galectin 3 düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Acil servislerde Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) akut alevlenmelerinin tanı, ayırıcı tanısı ve şiddetini anlamada kullanılabilecek biyokimyasal parametrelerin azlığı önemli klinik sorunlardan biridir. Bu çalışma ile KOAH akut alevlenme ile acil servislere başvuran hastalarda hastalığın tanısı ve şiddetini belirlemede Copeptin ve Galektin-3'ün belirleyici bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 01/11/2018 - 30/06/2019 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil polikliniğine KOAH alevlenme ile başvuran 85 hasta dahil edildi. Hastalar GOLD sınıflandırmasına göre sınıflandırıldı. 4 hasta grubu ve 1 kontrol grubu olmak üzere toplam 5 grup oluşturuldu. Gruplardan alınan venöz kan örneklerinden Copeptin ve Galectin-3 düzeyleri ölçüldü. Veriler SPSS versiyon 20.0 kullanılarak değerlendirildi. P<0.05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Copeptin düzeyleri GOLD 1, GOLD 2, GOLD 3 ve GOLD 4 hasta gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Kontrol grubunda anlamlı fark saptanmadı (p=0,667). Galektin-3 düzeyleri GOLD 1, GOLD 2, GOLD 3, GOLD 4 gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Kontrol grubunda anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). C Reaktif Protein ve WBC değerleri, GOLD 4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). GOLD 1 grubunda ve kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). PH düzeyleri GOLD3 ve GOLD 4 gruplarında istatiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p<0,001). PCO2 düzeyi GOLD 4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,001). PCO2 düzeyi GOLD 1 ve kontrol gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Sonuç: Akut KOAH alevlemesi acil servislere sık başvuran, yüksek mortalite ve morbiditeye sahip olan bir hastalıktır. Acil servise başvuran Akut KOAH alevlenmesi olan hastalarda hastalığın şiddetini erken tanımlamak, hastalığın prognozunu iyileştirmektedir. Çalışmamız bildiğimiz kadarıyla literatürde Copeptin ve Galectin-3 düzeylerini akut KOAH alevlenmesi olan hastalarda beraber değerlendiren ilk çalışma olma özelliğini taşımaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre, bu hasta grubuna acil servislerde tanı koymak ve hastalığın şiddetini belirlemek için geçen süre kısaltılabilir. Hastalara istenen gereksiz tetkik sayısı azaltılarak tedavi maliyeti düşürülebilir. Erken hastane yatışları gerçekleştirilerek tedavileri hızlı bir şekilde başlanabilir. Bu sayede hastaların acil servislerde kalma süreleri azaltılabilir ve uygunsuz taburculukların önüne geçilebilir. Akut KOAH alevlemesi olan hastalara yaklaşımda çalışmamız ve yapılacak benzeri çalışmaların sonuçlarına göre mevcut tanı ve tedavi kılavuzları yeniden düzenlenebilir. Bu konuda daha ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: KOAH, Copeptin, Galectin -3, Akut KOAH alevlenmesi
Diyabetik hastalarda serum lipit, selenyum düzeyi ve glutatyon peroksidaz aktivitesinin değerlendirilmesi
Diyabetes Mellitus insülin direnci veya insülin yokluğu ile giden, hiperglisemi ile karakterize metabolik bir hastalıktır. Diyabetes Mellitus'ta gelişen komplikasyonlar insülin eksikliği, insülin direnci, ileri glikasyon son ürünleri, artmış reaktif oksijen türleri gibi nedenlere bağlı gelişebilmektedir. Glutatyon Peroksidaz ve bu enzimin integral bir parçası olan Selenyum elementi, organizmayı serbest radikallerin oksidatif hasarından korumak için önemli görevleri vardır. Glutatyon Peroksidaz aktivitesinin ve Selenyum düzeylerinin Diyabetes Mellitus'ta gelişen komplikasyonlar ve dislipidemi arasında ilişki olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Çalışmada amacımız diyabetik hastalarda serum lipit, Selenyum düzeyi ve Glutatyon Peroksidaz aktivitesinin ilişkisini değerlendirip, kontrol ile karşılaştırmaktır. Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran 73 Diyabetes Mellitus hastası ve 74 sağlıklı birey olmak üzere toplam 147 olgunun dahil edildiği çalışmada; her iki grup için aile öyküsü, sigara alışkanlıkları, boy, kilo, bel çevresi, diyastolik ve sistolik kan basınçları da kaydedilmiştir. Vücut kütle indeksi ölçümü yapılmıştır. Biyokimya, hemogram, Selenyum ve Glutatyon Peroksidaz için kan alınmış, alınan kanlar uygun koşullarda saklanıp eş zamanlı olarak çalışıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu. Hasta grubundaki lökosit, nötrofil ve monosit değerleri laboratuvar referans değerleri ortalamasında olmasına karşın kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Biyokimyasal parametreler ve lipit profilinden total kolesterol, düşük yoğunluklu kolesterol ve trigliserit değerleri her iki grupta anlamlı bir fark bulunmadı. Yüksek yoğunluklu kolesterol ise hasta grupta anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Glukoz değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu ve hasta grubunda HbA1c değeri ortalaması beklenen hedefin üzerinde idi. Hasta grubun sigara içme durumu kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı değerlendirildi. Glutatyon peroksidaz ve Selenyum değerleri hasta grupta anlamlı düşük saptandı. Glutatyon Peroksidaz ve Selenyum arasında korelasyon tespit edilmedi. Sonuçta diyabetli hastalarda artan oksidatif stres artışına bağlı fazla kullanım nedeniyle serum selenyum ve glutatyon peroksidaz aktivitesi düşüklüğü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Glutatyon Peroksidaz, Selenyum, Lipoprotein
Hepatit B enfeksiyonunda aile içi geçiş, risk faktörleri ve aile bireylerinin bilgi düzeylerinin araştırılması
Giriş Hepatit B virüsü (HBV) dünya genelinde bir sağlık problemidir. Dünyada iki milyar insan HBV ile enfekte olmuştur ve 257 milyondan fazla birey kronik hepatit B yüzey antijen (HBsAg) taşıyıcısıdır. HBV taşıyıcılarındaki ana endişelerinden birisi ise enfeksiyonun aile üyelerine bulaşmasıdır. Bu çalışmanın amacı kronik HBV hastalarının aile üyelerinin bilgi düzeylerini değerlendirmek ve aile içi bulaşın incelenmesidir. Gereç ve yöntem Bu kesitsel çalışmaya 11.07.2019 ile 11.07.2020 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniğine başvuran HBsAg pozitif hastaların birinci derece akrabaları dahil edildi. Katılımcıların HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG düzeyleri ELISA yöntemiyle değerlendirildi. Sosyodemografik verilere ek olarak, HBV hakkında genel bilgiler, bulaş yolları ve korunma yollarından oluşan anket ile katılımcıların HBV hakkındaki bilgi düzeyi değerlendirildi. Bulgular Kronik hepatit B hastalarının birinci derece akrabalarından oluşan 266 katılımcının yaş ortalaması 42.6 ± 14.7 (18-75) yıldı. Katılımcıların %41'i erkek, %59'u kadındı, %59'u HBV hakkında daha önce bilgi almamıştı. HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG seropozitifliği sırasıyla %7,7, %69,5 ve %35,7 idi. Katılımcıların %84,6'sı hastalığı önleyen aşı olduğunu bilmekte iken sadece %39,9'ü aşı yaptırmıştı. Aşı yaptırma durumlarıyla eğitim düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptandı. Katılımcıların HBV genel bilgi düzeyine, bulaş yolları ve korunma yöntemlerine yönelik sorulara vermiş oldukları median doğru cevap oranları sırası ile %64, %64, %57 idi. Katılımcıların genel bilgi düzeyi ile katılımcıların yaşları (p<0,001), eğitim düzeyi (p<0,001), yaşadığı yer (p<0,001), çalışma durumu (p=0,003), mesleki durumları (p<0,001), gelir düzeyi (p<0,001) ve sosyal güvenceleri (p=0,003) arasında istatistiksel anlamlı ilişkili bulundu. Sonuç Hasta yakınlarının kronik HBV hakkında yeterli düzeyde bilgi sahibi olmadıkları ve aşılanma oranlarının düşük olduğu izlenmektedir. Bu nedenle, hastalığın akılcı kontrolü ve yönetimi için hastanede veya toplumsal ortamlarda hastalara ve yakınlarına kapsamlı sağlık eğitimleri sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, Aile içi bulaş, Bilgi düzeyi, Aşılama
Antenatal hidronefrozlu bebeklerin doğum sonrası büyüme, gelişme ve idrar yolu enfeksiyon değerlendirmesi
Antenatal hidronefroz (ANH), doğum öncesi dönemde ultrasonografi (USG) ile yapılan değerlendirmede en sık saptanan genitoüriner sistem anomalisidir. En sık saptanan genitoüriner sistem anomalisi ANH olmasına rağmen, doğum sonrası dönemde bu hastaların incelenmesi ve izlemi ile ilgili bilgiler hakkında fikir birliği bulunmamaktadır. Bu çalışmada antenatal dönemde tanı almış olguların postnatal takipleri retrospektif olarak incelendi. Çalışma grubu, Kasım 2019 ile Kasım 2020 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerinde Antenatal Hidronefroz tanısı almış 28 hastanın postnatal takiplerinin retrospektif izlemlerinden oluşmaktadır. Çalışmamıza antenatal dönemde USG ile hidronefroz saptanan toplam 28 hasta dahil edildi. Hastaların 9'u (9/28, %32,1) kız, 19'u (19/28, %67,9) erkekti. Hastaların postanatal ilk yapılan USG'sinin 14'ünde (14/28, %50) unilateral hidronefroz, 10'unda (10/28, %35,7) bilateral hidronefroz ve 4'ü (4/28, %14,3) normal olarak görülmüştür. Tez çalışması boyunca takip edilen hastaların postnatal ilk USG'de 20 hastada (20/28, %71,4) hafif derecede hidronefroz, 4' ünde (4/28, %14,3) ağır hidronefroz, 4' üde (4/28, %14,3) normal olarak görüldü. Bir yıl boyunca takip edilebilen 13 hastanın 8'inde (8/13, %61,5) unilateral hidronefroz görülürken, 5 hastanın hidronefrozunun kaybolduğu görüldü. Bir yılını tamamlayan hastaların 2'sinde (2/13, %15,3) hafif derecede hidronefroz,1'inde (1/13, %7,7) orta derecede hidronefroz, 5' inde (5/13, %38,5) ağır derecede hidronefroz, 5' i (5/13, %38,5) ise normal olarak görüldü. Çalışmamızı oluşturan hastaların 9'una (9/28, %32,1) antibiyotik profilaksisi verildi. Hastaların %88,8'i evre 3 hidronefrozu olan hastalardı. Proflaksi alan hastaların 2'sininde VUR (evre 2 ve 3); 2'sinde ise UP bileşke darlığı tespit edilmiştir. Hidronefroz derecesinin artmasıyla birlikte İYE (+) liğinin artması doğrusal ilişki içerisinde görülmüş olup, klinik bakımdan anlamlı olarak yorumlanmıştır Antenatal dönemde hidronefroz saptanan ve postnatal dönemde değişik derecelerde hidronefrozu devam eden olguların büyüme ve gelişmesinin, büyüme eğri referans değerlerinine göre geri olduğu saptandı ve bu istatistiksel olarak anlamlı olarak görüldü. Sonuç olarak doğum öncesi dönemde tespit edilen hidronefrozun postnatal dönemde devam etmesinin büyüme gelişmeyi, beslenme durumunu etkilediği ve gerilemeyen hidronefrozun, İYE ile anlamlı ilişkisi olduğu, bu faktörlerin bir arada olması ile de beslenme, büyüme ve gelişme üzerine olumsuz etkiler olduğu tespit edilmiştir.
Yaş tip yaşa bağlı maküla dejenerasyonu olan hastalarda fakoemülsifikasyon cerrahisinin etkilerinin optik koherens tomografi - Anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan hastalarda komplikasyonsuz fakoemülsifikasyon cerrahisinin etkisini non invazif olarak Optik Koherens Tomografi – Anjiografi (OKTA) ile değerlendirmek ve uygulanacak anket ile hastaların görsel olarak yaşam kalitelerinin araştırmak Yöntem: Çalışmaya Eylül 2019 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Birimi'nde yaş tip makula dejenerasyonuna bağlı neovasküler membran tanısıyla takip edilen hastalardan fakoemülsifikasyon cerrahisi endikasyonu olan 44 hasta ve katarakt cerrahisi endikasyonu olmayan 44 hasta alındı. Özellikle son 6 ay içinde anti-VEGF tedavisi almış hastalar çalışma dışı bırakıldı. Fakoemülsifikasyon öncesi ve postoperatif 1, 3 ve 6. ay kontrollerinde hastaların en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK) kaydedilerek optik koherens tomografi (OKT), OKTA ve fundus otoflöresans (FOF) çekimleri yapıldı. Postoperatif 3 ve 6. aylarda NEI VFQ-25 görsel yaşam kalitesi anketi uygulandı. OKT ve OKTA parametreleri 2 ayrı çalışmacı tarafından değerlendirilerek kaydedildi. Bulgular: Çalışma başlangıcında gruplar arasında yaş, cinsiyet, koroidal neovasküler membran (KNV) tipi ve alanı ile KNV akım alanı ölçümleri açısından fark yok idi. Takiplerde cerrahi ve kontrol grupları arasında membran alanı açısında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Fakat cerrahi grubunda başlangıç ve 6. ay arasında membran alanı değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). Cerrahi ve kontrol grupları arasında akım alanı açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). 6. ay vizitinde cerrahi grubunda küçük kalibreli damarda anlamlı azalma (p<0,05), perilezyonel haloda anlamlı artış (p<0,05) tespit edildi; diğer aktivasyon kriterlerinde anlamlı değişim görülmedi (p>0,05). Süperfisial Foveal Dansite (SFD) ölçümleri değerlendirildiğinde cerrahi grubunda preoperatif dönemden 6. aya kadar olan ölçüm sonuçları arasındaki değişim istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p˃0,05). Perilezyonel halo mevcut olan cerrahi ve kontrol grubu hastalarının sadece OKTA ile değerlendirilen 6. ay neovasküler membran alanları anlamlı olarak farklıydı (p˂0,05). OKT ölçümlerinde subfoveal koroid kalınlığında başlangıç ve 6. ay arasında anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Başlangıç ve 3. ay değişimine bakıldığında ise gruplar arasında anlamlı fark görüldü (p<0,05). Diğer OKT ölçümleri için gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı değişim görülmemiştir (p>0,05). NEI VFQ-25 alt ölçek analizinde kontrol grubunda anlamlı değişiklik görülmezken cerrahi grubunda uzak aktivite puanında anlamlı artış görüldü. Sonuç: Katarakt cerrahisi komplikasyon olup olmamasından bağımsız, neovasküler YBMD progresyondaki risk faktörlerinden biri olarak düşünülmüştür. Katarakt cerrahi yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan hastaların görsel yaşam kalitelerini artırıyor olsa da günlük hayatını etkilemeyen kataraktı olan hastalarda fakoemülsifikasyonun ertelenmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Anahtar kelimeler: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu, fakoemülsifikasyon, optik koherens tomografi anjiografi.
Yozgat il merkezinde ortaokul öğrencilerinde internet kötüye kullanım risk değerlendirilmesi ve obezite ilişkisi
Yozgat İl Merkezinde Ortaokul Öğrencilerinde İnternet Kötüye Kullanım Risk Değerlendirilmesi ve Obezite İlişkisi İnternetin kontrolsüz kullanımı, internet bağımlılığına neden olarak sedanter yaşamı yaygınlaştırmaktadır ve obeziteye zemin hazırlamaktadır. Bu araştırma, Yozgat il merkezindeki ortaokul öğrencilerinde internet kullanımı ve obezite arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı-kesitsel desende gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evren ve örneklemini, Yozgat il merkezindeki ortaokul öğrencileri oluşturmuştur. Araştırma, Mart 2020-Kasım 2020 tarihleri arasında Yozgat il merkezinde okuyan 450 ortaokul öğrencisi ile tamamlanmıştır. Araştırmanın verileri, Aileye Yönelik Soru Formu, Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBÖ), Beslenme Davranış Ölçeği (BDÖ) ve Çocuklar için Fiziksel Aktivite Soru Formu (FAS) ile elde edilmiştir. Veriler SPSS 23.0 programında tanımlayıcı istatistik testleri, bağımsız gruplar t testi, ANOVA varyans analizi, Pearson Korelasyon analizi ve Lineer Regresyon ile değerlendirilmiştir. Ortaokul öğrencilerinin %83.3'ü 8. Sınıfta, %61.6'sı devlet ortaokulda öğrenim görmekte, %55.8'i kız, ortalama 12.73±0.87 yaşındaydı. Ortaokul öğrencileri ortalama 50.45±11.95 kiloda, ortalama 157.90±9.27 cm boy uzunluğunda, ortalama 20.03±3.60 beden kitle indeksinde ve %22.2'si 50-75 persentil arasındaydı. Ortaokul öğrencilerinin YİBÖ'nden aldıkları 28.25±16.55 puan ile internet bağımlığı düzeyinin düşük oranda olduğu, BDÖ'nden aldıkları 0.76±4.76 puan ile çok düşük düzeyde sağlıklı beslenme davranışlarının olduğu ve FAS'nden aldıkları 15.06±7.70 puan ile düşük fiziksel aktivite düzeyine sahip olduğu belirlenmiştir. Ortaokul öğrencilerinin annesi ve babasının beden kitle indeksi ile öğrencilerin beden kitle indeksi arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Ortaokul öğrencilerinin internet bağımlılığı ile beslenme davranışları arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunurken; internet bağımlılığı ile fiziksel aktivite düzeyi arasında negatif yönde ve zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır. Ortaokul öğrencilerinin internet bağımlılığı düzeyi ile obezite arasında arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, ortaokul öğrencilerinin internet bağımlığının sağlıklı beslenme davranışlarını azalttığı, internet bağımlılığı ile annesi ve babasının beden kitle indeksindeki artışın ise öğrencilerde obeziteyi artırdığı belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: İnternet bağımlılığı, fiziksel aktivite, beslenme davranışı, çocuk obezitesi, ortaokul öğrencisi.
Glokom hastalarında uyku bozukluğu ile fotosensitif retina ganglion hücreleri arasındaki ilişki
Amaç: Glokom hastalarında, progresif fotosensitif retinal ganglion hücrelerinin hasarı sonrasında sirkadiyen ritimdeki bozukluğun hastaların gece uyku kalitesi ve gündüz uykululuk durumu üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya Ağustos 2020 ile Şubat 2021 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı glokom birimine başvuran primer açık açılı glokom tanısı olup takiplerine gelen 37 hasta ile glokom tanı ve şüphesi olmayan 34 olgu alındı. Tüm hastalara Epworth Uykululuk Ölçeği (ESS) ve Pitsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) aynı tecrübeli kişi tarafından yapıldı. Çalışmaya katılan bireylere uyku bozukluğuna yol açabilecek anksiyete, depresyon, OSAS gibi hastalıklar için dışlama anketleri de (Beck Anksiyete, Beck Depresyon, Berlin ve Stop-Bang) yapıldı. PAAG tanılı bireyler ile sağlıklı bireylerin RSLT, GCC, FLV ve GLV değerleri optik koherens tomografi (OKT) ile ölçüldü. Tüm hastalara perimetri yapıldı ve ortalama sapma (MD) değeri elde edildi. Glokom hastalarında tespit edilen glokomatöz hasar ile hastaların gece uyku kalitesi ve gündüz uykululuk durumu arasındaki ilişki yapılan anketler ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya katılan gruplar arasında yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyleri arasında fark yok idi. PAAG grubunda ortalama sapma (MD) değerlerinin sayısal değeri arttıkça, bireylerin ESS, PUKİ toplam, PUKİ uyku kalitesi, PUKİ uyku latansı, PUKİ uyku süresi, PUKİ uyku etkinliği ve PUKİ gündüz fonksiyonları değerlerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir artış görüldü (p<0.05). PAAG grubunda ortalama RSLT, superior RSLT ve inferior RSLT değerlerindeki azalma ile ESS ve PUKİ toplam değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Ayrıca superior RSLT ve inferior RSLT değerlerindeki azalma ile PUKİ alt bileşenlerinden uyku kalitesi, uyku latansı, uyku süresi ve uyku etkinlik değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). PAAG grubunda GCC değerlerindeki azalma ile ESS, PUKİ toplam, PUKİ uyku kalitesi, PUKİ uyku latansı, PUKİ uyku süresi ve PUKİ uyku etkinliği değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Kontrol grubunda ise MD, RSLT, GCC, FLV ve GLV değerleri ile ESS, PUKİ ve PUKİ alt bileşenleri ile istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Glokom, fotosensitif retina ganglion hücrelerinde (ipRGC) progresif kayıplara yol açabilmektedir. İpRGC'lerin progresif kaybı azalmış ışık iletimi nedeni ile sirkadiyen ritmin senkronize edilememesine yol açabilmektedir. Glokomatöz hasarın miktarı artıkça PAAG hastalarında uyku kalitesinde azalma ve gündüz uykululuk halinde artma olmaktadır. Glokom hastalarında glokom tedavisine ek olarak çeşitli profilaktik tedavilerin verilmesi ile yaşam kalitelerindeki bozulmanın önüne geçilecektir. Anahtar kelimeler: Primer açık açılı glokom, fotosensitif retina ganglion hücreleri, uyku bozuklukları, Epworth Uykululuk Ölçeği, Pittsburg Uyku Kalitesi İndeks
Migren hastalarında osmofobinin klinik önemi ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Migren yaşam kalitesini olumsuz etkileyen primer bir baş ağrısıdır. Osmofobi, migreni diğer baş ağrısı bozukluklarından ayıran spesifik semptomlardan biri olmasına karşın klinik sonuçları yetersiz araştırılmaktadır. Bu çalışmada epizodik migren hastalarında, osmofobinin klinik önemi ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araç ve Yöntem: Kesitsel olarak dizayn edilen bu çalışmaya epizodik migren tanısı alan 145 hasta alınmıştır. Migren tanısı ve klasifikasyonu Uluslararası Başağrısı Sınıflamasının 2018'deki 3. baskısına göre yapıldı. Osmofobi varlığını geriye dönük olarak değerlendirmek için nöroloji uzmanı tarafından hastalarla yarı yapılandırılmış görüşme yapılmıştır. Hastalar migren veri formu, Migrende 24 Saatlik Yaşam Kalitesi Ölçeği (24 SYKÖ), Migren Yeti Yitimi Değerlendirme Ölçeği (MIDAS), Hasta Sağlık Anketi-9 (HSA-9), Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ), Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 (YAB-7) Testi, Allodini Semptom Anketi (ASA) ve Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ) ile değerlendirildi. Bulgular: Osmofobisi olan ve olmayan migren hastaları arasında yaş, cinsiyet, eğitim durumu, gelir durumu, vücut kitle endeksi, atak şiddeti, atak süresi, aylık atak sayısı ve hastalık süresi açısından fark saptanmamıştır (p>0.05). Osmofobisi olan migren hastalarının 24 SYKÖ ortalaması osmofobisi olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük (p=0.021) saptanırken, MİDAS ölçeği ortalaması ise daha yüksek (p<0.001) saptanmıştır. 24 SYKÖ'deki azalma duygular-endişeler (p=0.048) ve sosyal fonksiyonellik (p=0.023) alanlarında ortaya çıkmıştır. Diğer yandan osmofobisi olan migren hastalarının UŞİ, HSA-9, YŞÖ-7 ve ASA ortalamaları, osmofobisi olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı (p<0.001, p=0.027, p=0.002, p<0.001; sırasıyla). Sonuç: Osmofobisi olan migren hastalarının hem 24 saatlik hem de 3 aylık yaşam kalitesi osmofobisi olmayanlara göre daha fazla etkilenmiştir. Aynı zamanda osmofobisi olan migren hastalarında, osmofobisi olmayan hastalara göre uykusuzluk, depresyon, yorgunluk ve allodini daha yüksek oranda gözlenmiştir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda; günlük klinik rutinde değerli bir semptom olan osmofobinin çok yönlü araştırılması hedeflenmelidir. Anahtar Kelimeler: Migren, Osmofobi, Yaşam Kalitesi