Blood
111 theses under this subject heading
Fitness egzersizleri yapan kişilerde ergojenik yardımcıların bazı fiziksel ve fizyolojik değişimler üzerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışma fitness egzersizleri yapan kişilerde ergojenik maddelerden besinsel yardımcı kullanmanın bazı fiziksel ve fizyolojik değişimler üzerine etkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Araştırma 18-30 yaş arasında özel spor merkezlerinde spor yapan toplam 21 gönüllü kişiyle sekiz haftalık orta yoğunluktaki egzersizleri içeren bir program uygulanarak gerçekleştirildi. Kişiler sekiz hafta boyunca, haftada 3 gün 45 dakika olacak şekilde egzersiz programına tabi tutuldu. Egzersiz programına başlamadan önce ve sonra Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde kan tahlilleri yapılıp, spor merkezlerinde Inbody 120 cihazında vücut kompozisyon ölçümleri yapıldı ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği uygulandı. İstatistik analizler SPSS 22 paket programında ve anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak değerlendirildi. LDL, HDL, protein, prolaktin ve insülin değerlerinin öntest, sontest sonuçlarında farklılıklar olduğu gözlendi. Sağlıklı yaşam biçimi davranışları ölçeğinde stres yönetimi ve sosyal destek alt boyutlarında anlamlı farklılık gözlemlendi (p<0.05). Sonuç olarak; sekiz haftalık orta yoğunluktaki egzersizleri yapan kişilerde bazı fiziksel ve fizyolojik değişimler incelendiğinde, ergojenik yardımcı kullanan ve kullanmayanlar arasında LDL, HDL, protein, prolaktin ve insülin değerleri dışında birçok parametrede anlamlı farklılığa rastlanmamıştır. Bu bağlamda, ergojenik desteklerin vücuttaki etkilerini inceleyebilmek için çok daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
İntihar vakalarında kan örneklerinde ağır metal ve element düzeylerinin değerlendirilmesi
İntihar girişimi ve intihar eylemi sonucunda ölüm adli tıp uygulamalarında sıkça karşımıza çıkmaktadır. İntihar davranışı, son yıllarda gelişmiş ülkelerde azalma eğiliminde olsa da küresel bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bu nedenle intiharın patofizyolojisi ile ilgili birçok çalışma yapılmaktadır. Yapılan bazı çalışmalarda intihar davranışı ve intihar davranışına yol açabilecek patolojiler ile genetik, toksikolojik, edinsel ve nörobiyolojik nedenler arasında ilişki olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada, nörobiyolojik mekanizmalar üzerinden etki ederek inflamasyona yol açan ve birçok hastalığın patogenezinde rol oynayan ağır ve esansiyel metaller ile intihar davranışı arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesi, postmortem kan ağır metal düzeyinin prediktör faktör olarak kullanılıp kullanılamayacağının tespiti amaçlanmıştır. Bu kapsamda, 2016-2017 yıllarında otopsileri yapılmış; imha edilme aşamasındaki şahit numuneleri arasından; 18 yaşından büyük, Evre II ve üzeri çürüme bulguları gösteren vakalar ile fethi kabir vakaları örneklem grubu dışı bırakılarak; ve savcılık dosyalarında ölüm nedeni intihar olarak belirlenmiş 75 vaka ile, kontrol grubu olarak yine savcılık dosyalarında ölüm nedeni intihar dışı nedenlere bağlanmış ve çalışma grubu ile eşlenmiş demografik ve postmortem evreleme özellikleri olan 45 vaka çalışmaya dahil edilmiştir. Her bir vaka için ayrı ayrı mor kapaklı ve kırmızı kapaklı tüplerde yer alan kan örnekleri kullanılmıştır. ICP-MS cihazı kullanılarak kan ve plazma örneklerinde Krom (Cr), mangan (Mn), kadminyum (Cd), antimon (Sb), kurşun (Pb), bakır (Cu), çinko (Zn), selenyum (Se), molibden (Mo), kobalt (Co), arsenik (As), nikel (Ni), civa (Hg) metal düzeyleri değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, çalışmaya dahil edilmiş tüm bireylerde şehir merkezinde yaşayan kişilerin daha yüksek düzeyde ağır metale maruz kaldıklarını, kadminyum ve civa değerlerinin kırsal bölgede yaşayan kişilere göre daha anlamlı düzeyde yüksek olduğunu ve intihar ederek öldüğü belirlenen vakaların analiz sonuçlarında Cu, Zn, Mo, Co, As değerlerinin anlamlı düzeyde yüksek olduğu göstermiştir. Literatürde, çoğunlukla vaka sunumu şeklindeki çalışmalarda, birçok ağır metal ve intihar davranışına neden olan psikiyatrik hastalık arasında ilişki olduğu belirtilmekle birlikte çalışmamızda Cu, Zn, Mo, Co ve As düzeylerinin intihar vakalarında anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. Bu bağlamda, intihar açısından orijin tespitinde sorun yaşanan olgularda, postmortem kan ağır metal düzeylerinin bir ikincil gösterge/prediktör olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Kan ağır metal düzeyleri ile intihar arasındaki ilişkinin net şekilde ortaya konabilmesi için daha yüksek sayıda, değişken havuzu genişletilmiş vaka serisi çalışmalarına ihtiyaç olduğu değerlendirilmiştir.
Yerel yönetimler ve sosyal sorumluluk: Acil kan ihtiyacının karşılanmasında Güngören Belediyesi kan kardeşliği kulubü(kanka) örneği
YEREL YÖNETİMLER VE SOSYAL SORUMLULUK ACİL KAN İHTİYACININ KARŞILANMASINDA GÜNGÖREN BELEDİYESİ KAN KARDEŞLİĞİ KULÜBÜ (KANKA) ÖRNEĞİ ÖZET Sosyal sorumluluk kavramı, işletmeler tarafından sosyal bir poitika olarak uygulanmaktadır. Sosyal sorumluluk, tüm organizasyonları ilgilendirmektedir. İşletmeler faaliyetlerinin sonuçlarından etkilenmekte ve sorumlu tutulmaktadırlar. Sosyal sorumluluğa yönelik çalışmalar, mali olarak yüksek bütçeler gerektirmektedir. Sosyal sorumluluk, faaliyette bulundukları toplumun bir parçası olan kurumların etik değerlere uygun biçimde davranma yükümlülüğüdür. Yerel yönetimler, yer yönünden yerinden yönetim prensibine göre kamusal mal ve hizmet sunan kamu kuruluşlarıdır. Yerel yönetimler, belde halkının müşterek yerel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuşlardır ve topluma karşı çeşitli sorumlulukları bulunan kamu kurumlarıdır. Bu sorumluluk içerisinde yerel yönetimler, kararlarını halkın beklenti ve çıkarlarına göre almak durumundadırlar. Yerel düzeyde hizmet üreten ve sunan belediyelerin topluma karşı yükümlülüklerinin büyük bir kısmı kurumsal anlamda sosyal sorumluluk kapsamındadır. İnsan kanı, yalnızca oluştuğu bedene ve dolayısıyla bu bedende yaşayan kişiye değil, başka kişilere de büyük yararlar sağlamaktadır. İnsan kanı günümüzde kişilerin vücudundan, başka insanların vücuduna nakledilmek ya da üzerlerinde bilimsel araştırma ve deneyler yapılmasına olanak sağlamak amacıyla alınmaktadır. Kan, kaynağı insan olan ve elde edilmesi için başka seçeneği olmayan bir tedavi vasıtasıdır. Dünya Sağlık Örgütü'nün raporuna göre, Gelişmekte olan ülkelerde, güvenli kanın sağlanmasında en önemli problem, yetersiz gönüllü kan bağışı sebebiyle güvenli olmayan ve en ucuz yöntemlerin tercih edilmesidir. Dünya çapında yılda 81 milyon ünite kan bağışı yapılırken bu kanların %82'si gelişmiş ülkelerde gönüllü kan bağışçılarından sağlanarak tüm tarama testlerine tabi tutulmaktadır. Kan bağışı konusunda gelişmiş ülkeler ile kıyaslandığında Türkiye oldukça geri sıralarda yer almaktadır. Bu ülkelerde gönüllü kan bağışlarının nüfusa oranı %5'e ulaşabilirken Türkiye'de bu oran halen % 1.5-2 civarındadır. En önemli problem gönüllü kan bağışçısı sayısındaki yetersizliktir. Türkiye'de kan hizmetleri konusunda kapsayıcı bir standardizasyon ve denetim mevcut değildir. Acil kan ihtiyacını karşılamak amacıyla faaliyet gösteren Güngören Belediyesi Kan Kardeşliği Kulübü (KANKA), kana ihtiyacı olanlarla kan vermek isteyenleri buluşturan bir organizasyondur. Güngören Belediyesi Kan Kardeşliği Kulübü (KANKA); Türkiye'de acil kan ihtiyacının karşılanmasına mütevazı bir katkıda bulunmak ve kan verme bilincinin yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla kurulmuştur. Anahtar Kelimeler: Yerel yönetimler, belediyeler, Güngören Belediyesi, sosyal sorumluluk, kan, kan ihtiyacı, kan bağışı, Kan Kardeşliği Kulübü
Ortadoğu körfez ülkelerinden gelen 30-55 yaş arası bireylerde BKİ ile insülin direnci, kan lipidleri ve glikoz toleransının ilişkisi
Bu araştırma Ortadoğu Körfez ülkelerinde yaşayan bireylerin BKİ ile insülin direnci, kan lipidleri ve glikoz toleransı arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Aralık 2017- Mayıs 2018 tarihleri arasında Doku Tıp Merkezi, Beslenme ve Diyet Polikliniğine başvurmuş olan 30- 55 Yaş arasında çalışmaya katılmaya gönüllü 40 yetişkin katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Kesitsel bir çalışmadır. Araştırmanın verileri araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu (Ek-4) ve laboratuvar bilgileri formu (Ek-3) kullanılarak toplanmıştır. Sonuçlar %95'lik güven aralığında anlamlılık p<0,05 düzeyinde non- parametrik yöntemlerle değerlendirilmiştir. Araştırmada elde edilen sonuçlar arasında, biyokimya ortalamaları BKI gruplarına göre Kruskal-Wallis Testi ile karşılaştırılmıştır. Yalnızca BKI ≥30 grubunun HDL ortalaması diğer iki BKI grubunun ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir. BKI ile HOMA IR (p: 0,376), açlık insülin düzeyi (p: 0,341), açlık glikoz düzeyi (p: 0,349), LDL kolesterol (p: 0,330), HDL kolesterol (p: 0,629) arasında anlamlı korelasyon olduğu bulunmuştur. HOMA IR ile açlık insülin düzeyi (p: 0.910), açlık glikoz düzeyi (p: 0.660), LDL kolesterol (p: 0.386) değerleri arasında da anlamlı korelasyon bulunmuştur. Son olarak açlık insülin düzeyi ile açlık glikoz düzeyi (p: 0.327); açlık glikoz düzeyi ile LDL kolesterol (p: 0.368) ve LDL kolesterol ile trigliserid arasında da anlamlı korelasyon bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma BKİ değerinin artması ile Homa IR, açlık glikoz düzeyi, açlık insülin düzeyi, HDL ve LDL kolesterol düzeylerinde önemli bir artışa neden olduğu görülmüştür. Bu nedenle sağlıklı BKİ aralığında olmayan bireylerde insülin direnci, kan lipidleri ve glikoz toleransının kontrolünün sağlanması için beslenmenin önemi anlatılmalı ve önerilen uygulamaların yaşam tarzı haline getirilmesi sağlanmalıdır.
Bir araştırma hastanesinde hemşirelerin kan ve kan ürünlerinim güvenliği transfüzyon bilgisi ve hemovijilans düzeyi
Bu araştırma hemşirelerin kan transfüzyonuna yönelik bilgi düzeylerinin ölçülmesi ve hemovijilans farkındalıklarını artırmak amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmış bir çalışmadır. Araştırmanın örneklemini Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezi'nde çalışan 173 hemşire oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak 25 sorudan oluşan anket formu kullanılmıştır. Veriler SPSS versiyon11 ile değerlendirilmiştir. Ki Kare testi uygulanmıştır. Araştırmamıza katılan hemşirelerin transfüzyon uygulamaları öncesi hasta ve ürün kimlik kontrollerinin yapılması ile ilgili bilgilerinin olduğu görülmüştür. Transfüzyonu yapılacak kan ve kan ürünleri ile ilgili bilgilerin ise çalışmaya katılan hemşirelerin yarısından fazlasının doğru yanıtladığı belirlenmiştir. Transfüzyon sonrası oluşan reaksiyonlar ve ilk yapılacak müdahaleler ile ilgili bilgilerinin olduğu belirlenmiştir. Transfüzyon sırasında kan torbasına eklenecek sıvılar hakkında bilgilerinin yetersiz olduğu tespit edilmiştir. Hemovijilans, hemovijilans hemşiresi ve görevleri ile ilgili bilgilerinin eksik olduğu belirlenmiştir. Transfüzyon uygulamaları öncesi, sırası ve sonrasında yapılacak kimlik ve kan /kan ürünleri etiket kontrolleri ve uygulamaların güvenilir ve daha dikkatli yapılması için en az iki hemşirenin bulunması önerilmektedir. Kan transfüzyon işlemi ciddi reaksiyonlar sonucu hasta yatış süresinin uzamasına ve hasta başı kontrollerinin eksik veya dikkatsiz yapılması ile ölümcül sonuçlara neden olan uygulamalardır. Kan ve kan ürünleri güvenli transfüzyonu ile ilgili araştırmamıza servislerde bulunan hemşirelerin katılım sağladığı belirlendi. Serviste bulunan hemşirelerin iş yoğunluğu transfüzyon uygulamalarında hata yapma oranını artıracaktır. Yalnızca transfüzyon uygulamaları için eğitimli transfüzyon hemşireleri görevlendirilmeli ve bu hemşireler sadece transfüzyon hemşiresi olarak görev yapmalıdır. Hastane hemovijilans ekibinde yer alan hemovijilans hemşiresinin yalnızca kan ve kan ürünleri transfüzyonunda görevlendirilmiş hemşirelerden bir ekip oluşturması hastanede yapılacak transfüzyon çalışmalarının kalitesini ve transfüzyon güvenliğini artıracaktır. Anahtar Kelimeler: Hemşire, bilgi düzeyi, kan güvenliği transfüzyonu, hemovijilans hemşiresi
Kan-iğne-yaralanma fobisindeki vazovagal senkopta genetik etiyolojinin araştırılması
Kan-iğne-yaralanma fobisi yaygınlığı ve neden olduğu sonuçlar düşünüldüğünde önemli bir ruhsal rahatsızlıktır. Bu rahatsızlık, fobik uyarana maruziyet sırasında gözlenen difazik kardiyovasküler yanıt ve vazovagal senkop (VVS) ve etiyolojisindeki belirgin genetik yatkınlık ile diğer özgül fobilerden ayrılmaktadır. Hem kan-iğne-yaralanma fobisinde hem de VVS'de genetik yatkınlıkla ilgili ayrı ayrı yapılmış çalışmalar olmakla birlikte kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS'nin genetik kökeni ile ilgili yapılmış çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada kan, iğne, yaralanma ya da tıbbi girişimlere maruziyet sırasında VVS geçirme öyküsü olduğu bilinen bir birey ve aile üyeleri incelenmiştir. En az üç kuşakta kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS açısından hasta bireylerin olduğu tespit edilen bu ailede söz konusu fenotip açısından pozitif olan iki bireyin DNA örnekleri tüm ekzom dizileme (TED) yöntemi ile değerlendirilmiştir. Varyant filtrelemenin farklı kalıtım kalıpları varsayımı altında tamamlanması ve ailede hastalıktan sorumlu ortak varyant saptanması amaçlanmıştır. Çalışmada öncelikle kan-iğne-yaralanma fobisi ve VVS ile ilgili daha önceki genetik çalışmalarda bu iki durumla ilişkili olabileceği düşünülen genler ve varyantlar iki bireyin TED verileri içerisinde taranmıştır. Ayrıca iki bireyinin TED verileri değerlendirilip bazı kriterler doğrultusunda elemeler gerçekleştirilerek bu veriler üzerinden aday varyantlara gidilmesi amaçlanmıştır. Çalışma sonucunda; daha önce kan-iğne-yaralanma fobisinde çalışılan ADORA2A, COMT, BDNF genlerindeki ve daha önce VVS'de çalışılan ADRB1, ADORA2A ve GNAS1 genlerindeki birer varyantın etkilenmiş iki bireyde de en azından heterozigot saptanması sebebiyle söz konusu varyantların bu ailede de fenotipe bir katkısı olabileceği düşünülmüştür. Ayrıca TED analizi sonucunda her iki bireyde ST6GALNAC3, SLC6A13, LSAMP, KCNN3 genlerinde birer tane ortak varyant saptanmıştır; iki bireyde de ST6GALNAC3 geni 669. pozisyonda adenin yerine sitozin nükleotidinin, SLC6A13 geni 709. pozisyonda guanin yerine adenin nükleotidinin, LSAMP geni 67. pozisyonda sitozin yerine adenin nükleotidinin geçtiği, KCNN3 geninde 200-241. nükleotidleri arasına üçlü AGC tekrarı eklendiği tespit edilmiştir. Neticede bu dört gen, kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS için aday genler olarak değerlendirilebilir. Bildiğimiz kadarıyla bu genlerin kan-iğne-yaralanma fobisi ya da VVS'deki rolü ile ilgili daha önce yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Bu genler ve bu genler tarafından sentezlenen proteinlerin kan-iğne-yaralanma fobisindeki VVS patogenezindeki rolü ile ilgili daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Blokzincir bazlı hasta kan yönetim sistemi mimarisi geliştirme ve devreye alınması
Kan, insan hayatının devamlılığını sağlayan vücut sıvısıdır. Bağışçıdan alınan kanın kalite ölçütleri kadar bağışçıya ait bilgiler de medikal operasyonlarda önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle kalite kriterlerine, veri gizliliği standartlarına ve operasyonel emniyete uygun kan temini tüm paydaşlar için çok önemlidir. Kalite standartları ve veri gizliliğini sağlamak için bazı yaklaşımlar ve yöntemler geliştirilmiş olsa da insan hatası/manipülasyonu ve mevcut durumda kullanılan sistemlerin saldırılara açık olması nedeniyle veri ihlalleri mümkün olabilmektedir. Blokzincir, eşler arası ağ aracılığıyla dağıtılmış defterde veri depolamak için kullanılan bir teknolojidir. Sadece yetkisi olan kullanıcıların erişebileceği verilerin değişmezliğini teminat altına alan özelliklere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, bağışçıya ait kişisel verileri korumayı, toplanan verilerin tutarlı olmasını sağlamayı ve operasyonel kaliteyi iyileştirmeyi amaçlayan bir kan transfüzyon yönetim sistemi için özel (private) bir blokzincir ağı geliştirmektir. Yaklaşımın uygulanabilirliğini test etmek için Hyperledger Fabric platformu üzerinden üç paydaşlı bir vaka çalışması geliştirilmiştir. Yapılan bu çalışma ile sağlık sisteminde önemli bir rolü olan kan transfüzyonu yönetiminde veri güvenliğinin önemi vurgulanmış ve benzer yöndeki çalışmalar için bir zemin oluşturulmaya çalışılmıştır.
Olay yeri incelemelerinde bulunan sakızdan alkol analizi ve değerlendirilmesi
Adli olaya karışan bir kişinin olay sırasında alkollü olup olmadığının tespiti adli tıp uygulamalarında sıklıkla karşılaşılan ve güncelliğini en çok koruyan konuların başında gelmektedir. Bir kişinin alkollü olup olmadığının tespitinde kan, tükürük, idrar ve saç gibi materyaller halihazırda kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasında alkollü bir kişinin çiğnediği sakızdan alkol tespiti ile geçmişe yönelik kan ve tükürük alkol miktarının tahmin edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 21 erişkin ve sağlıklı gönüllü, alkol miktarı 1 g/kg olacak şekilde alkollü içeceği 15 dakika içerisinde tüketmiş ve belirli zaman aralıklarında kan, tükürük, idrar ve çiğnedikleri sakızlar analiz için alınmıştır. Örnekler alınır alınmaz analiz için hazırlanmış, aynı gün analiz edilmeye çalışılmış, aynı gün analiz edilemeyen örnekler +4 °C'de en fazla 1 gün saklanmış ve sonrasında analiz edilmiştir. Alkol tespiti için Headspace-Gaz Kromatografisi cihazı kullanılmıştır. Yapılan analiz sonucunda 1.,2, 4., 6., ve 8. saatlerde sakızdan alkol tespiti yapılabildiği, 2. saat hariç olmak üzere tüm bu saatlerde sakızdaki alkol miktarları ile aynı saatlerdeki kan ve tükürük alkol miktarlarının korele olduğu bu korelasyon kullanılarak sakızdaki alkol miktarından kan ve tükürükteki alkol miktarının tespit edilebileceği gösterilmiştir. Alanında ilk olan bu çalışma ile olay yerinde bulunan ya da olay yerinde mevcut olan kişilerden elde edilen sakızın da alkol analizinde alternatif bir numune olarak kullanılabileceği, sakızdan geçmişe dönük kan ve tükürük alkol seviyelerinin tahmin edilebileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Sıçanlarda postmortem kan ve doku örneklerinde etil klorid düzeylerinin araştırılması
Uçucu madde olan etil klorid (kloroetan, C2H5Cl) geçmişte genel anestezik olarak da kullanılmış olup günümüzde ise soğuk sprey formunda lokal anestezik olarak tıbbın birçok alanında (diş hekimliği, ortopedi, spor hekimliği vb..) yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu spreylerin ucuz olması ve kolaylıkla satın alınabilmesi, kötüye kullanımını kolaylaştırmaktadır. Poşetin içindeki gazın solunması yolu ile kötüye kullanımı en yaygın kullanım şeklidir. Çalışmamızda; sıçanlarda inhaler olarak etil klorid içeren soğutucu sprey kullanımına bağlı postmortem dönemde, kan ve doku örneklerinin Gaz Kromatografisi-HeadSpace (GC-HS) yöntemi kullanılarak, etil klorid düzeylerinin toksikolojik açıdan araştırılması amaçlanmakta olup, çalışmamız bu alanda yapılmış literatürdeki ilk çalışma olması bakımından önem taşımaktadır. Deney protokolüne uygun kabin içine yerleştirilen 30 adet sıçan, 13650 ppm'lik etil klorid solutularak sakrifiye edilmiştir. Postmortem 0, 2, 4, 6 ve 12. saatler olmak üzere 5 zaman noktasında 30 adet sıçanın otopsisi yapılmıştır. Deneklerden sırasıyla kalp kanı, akciğer, karaciğer, böbrek üstü yağ doku, böbrek, kas ve beyin dokuları toplanmıştır. Sıçanlarda doku farkı gözetmeksizin ölçülen etil klorid düzeylerinin postmortem saatlerdeki ortalama düzeyinin; 2. saatte en üst seviyeye ulaştığı, sonrasında 6. saatte oldukça azalarak 0. saatte yapılan ölçüm seviyesine gerilediği tespit edilmiştir. Postmortem etil klorid seviyesi 0, 2, 6 ve 12. saatlerde en fazla akciğer dokusunda tespit edilmiştir. Dokularda ve kanda postmortem etil klorid düzeylerinin zamana bağlı değişimi değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır. Ancak, her bir zamanda postmortem örnekler ayrı ayrı karşılaştırıldığında akciğer dokusundaki etil klorid seviyesinin, sadece 4. saatteki karaciğer dokusu hariç diğer tüm örneklerde en yüksek seviyede olduğu görülmüştür. Ayrıca akciğer dokusunda 2-4 saat aralığında etil klorid düzeyinde farklılık olduğu görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışma, etil klorid inhalasyonuna bağlı meydana gelen ölümlerde, otopside etil klorid tespiti için akciğer dokusunun en iyi örnek alınabilecek doku olduğunu ve etil kloridin dokuda tespit edebilmek için 6. saatin sonuna kadar analiz yapılmasının gerektiğini göstermiştir.
Farklı bakteri türlerinin farklı ortam koşullarında kan alkol stabilitesine etkisi
Alkol, uzun yıllardır birçok farklı toplumda yaygın olarak kullanılan ve bağımlılık yapan bir maddedir. Alkolün vücut sıvılarında özellikle de kanda doğru ve hassas olarak analizi adli tıp uygulamalarında önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu analizin doğru ve standardize olması için kan numunelerin alınması ve muhafaza edilmesiyle ilgili yönetmelikler yayınlanmıştır. Ancak zaman zaman kan alma personelinin numune alımı sırasında yeterli özeni göstermemesinden ya da numunelerin hazırlanması esnasındaki özen eksikliğinden dolayı kan numuneleri farklı mikroorganizmalar ile kontamine olabilmekte ya da kan numuneleri uygun sıcaklık ve/veya saklama koşullarında muhafaza edilememektedir. Bu gibi nedenlerden dolayı adli makamlara itirazlar olabilmektedir. Çalışmamızda; kan numunelerini kontamine etme riski yüksek olan ve fermentasyon yapan 3 farklı bakterinin kan alkol konsantrasyonu üzerine etkisi ve ayrıca farklı tüp ve sıcaklık şartları altında bu etkinin nasıl değiştiğinin tespiti amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda gönüllü sağlıklı bir yetişkinden alınan 1 ünite tam kan numunesi, EDTA (Etilendiamintetra-asetat) içeren mor kapaklı ve NaF (Sodyum florür) içeren gri kapaklı tüplere doldurulmuş, sonrasında kan tüplerinin yarısına son etil alkol konsantrasyonu 20 mg/dL ve diğer yarısına son etil alkol konsantrasyonu 50 mg/dL olacak şekilde saf etil alkol ilave edilmiştir. Sonrasında bu tüplere son derişimi 106 CFU/ml olacak şekilde ayrı ayrı Staphylococcus epidermidis, Staphylococcus aureus, Escherichia coli bakterileri eklenmiştir. Tüplerin bir kısmına ise herhangi bir bakteri eklenmemiştir. İçindeki kan etil alkol konsantrasyonu, bakteri çeşit ve derişimleri bilinen kan numuneleri 3 farklı (4, 22 ve 32°C) sıcaklık altında ve 1, 3, 7, 14, 28. günlerde analiz edilmek üzere muhafaza edilmiştir. Analiz günü gelen numunelerin etanol konsantrasyonları HS-GC (Headspace-Gaz Kromatografisi) cihazında analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, 4°C'de muhafaza edilen kan numunelerinin bakteriler ile kontamine olsun ya da olmasın, içerisinde NaF bulunan tüplere alınsın ya da alınmasın, kan etil alkol konsantrasyonunun uzunca bir süre sabit olarak kaldığı; ortam sıcaklığının artığı (22 ve 32°C) durumlarda, özellikle de Escherichia coli bakterisi ile kontamine numunelerde kan etanol konsantrasyonunun ilk günlerde artma, sonrasında azalma ya da sabit kalma eğiliminde olduğu; Staphylococcus epidermidis, Staphylococcus aureus ile kontamine olmuş ya da steril numunelerde ise sıcaklığın artığı durumlarda kan etanol konsantrasyonunun azalma eğiliminde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca sıcaklık artışıyla orantılı olarak da kan etanol konsantrasyonundaki azalmanın da arttığı değerlendirilmiştir. Çalışmamızda tespit edilen bulguların doğrultusunda etanol konsantrasyonu çalışılacak kan numunelerinin NaF içeren gri kapaklı kan tüplerine alınması gerektiği, transfer sürecinde kesinlikle düşük sıcaklıklarda muhafaza edilmesi ve olabildiğince hızlı bir şekilde analiz edilmesinin doğru olacağı, kan etil alkol düzeyi analiz edilen vakalarda bakteriyel kontaminasyon iddiası var ise; numunelerdeki muhtemel bakteri türünün tespitinin yapılması gerektiği, bu numuneler Escherichia coli ile kontamine ise kan etil alkol sonucunun güvenilmez olduğu, tıbbi ve hukuki yorum yapılmasından kaçınılması gerektiği, ancak Staphylococcus Aureus veya Staphylococcus Epidermidis ile kontamine ise kan etil alkol sonucunun güvenilir olduğu, tıbbi ve hukuki yorum yapılabileceği düşünülmüştür.
KPC dışı karbapenemaz üreten Klebsiella pneumoniae (KÜKp) ile kan akımı infeksiyonlarında farklı antibiyotik tedavilerinin 30 günlük kaba mortalite oranlarının kıyaslanması ve 30 günlük mortalite açısından bağımsız risk faktörlerinin belirlenmesi: Uygun tedavinin ve kombinasyon tedavisinin önemi
Özet Giriş. Karbapenemaz üreten Klebsiella Pneumoniae infeksiyonları, özellikle 0XA-48 karbapenemaz pozitif olanlar için en uygun antibiyotik tedavisi net olarak belirlenmemiştir. Biz bu bakteriler nedeniyle oluşan kan akımı infeksiyonlarının (KAİ) 30 günlük kaba mortalite oranlarını farklı antibiyotik rejimleri için kıyasladık. Yöntem. Bu çalışma 01.01.2014 ile 31.07.2018 tarihleri arasında tedavi edilen bütün KPC dışı KÜKp KAİ olan hastaları içeren retrospektif kohort çalışmadır. Antibiyotik tedavisi eğer kan akımı infeksiyonunun başlangıcının ilk beş gün içinde başlanmış, uygun dozda en az bir aktif antibiyotik içeriyorsa uygundu. Bakteri tanımlaması otomatize sistemlerle yapıldı ve in-vitro duyarlılık testleri EUCAST sınır değerleri ile değerlendirildi. Karbapenemler ve diğer antibiyotiklerin MIK değerleri E-test ile doğrulandı. Kolistin MIK değerleri broth mikrodilusyon ile tespit edildi. Tigesiklin MIC değerleri US FDA kriterlerine göre değerlendirildi. Karbapenemaz genlerinin (blaKPC, blaNDM, blaVIM, blaOXA-48.) moleküler tespiti polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile yapıldı. Bulgular. Çalışma süreci boyunca tespit edilen 174 KÜKp KAİ içinden, 129 hasta bütün dahil edilme kriterlerini karşılıyordu. Antibiyotik duyarlılık sonuçları aşağıdaki gibiydi: Kolistin (%51.9), Tigesiklin (%67.4), Gentamisin (%38.0), Amikasin (%43.0), Meropenem (%32.6), Ertapenem (%3.1), Siprofloksasin (%18.6), Trimethoprim-sulfametaksazol (%24.0), Seftazidim (%7.8), Sefepim (%7.8) ve Seftriakson (%7.0). İzolatların %85.3 ve %3.1'i sırasıyla OXA-48 ve NDM genleri içeriyordu. Ayrıca, izolatların %9.3'ü OXA-48 ve NDM genlerini birlikte taşıyordu ve izolatların %2.3'ü OXA-48 ve VIM genlerini birlikte kodluyordu. Uygunsuz tedavi uygun tedaviye kıyasla daha yüksek 30 günlük mortalite oranıyla ilişkiliydi (ayarlanmış OR: 4.29; 95% CI, 1.77-10.39; p=0.001). Ancak, monoterapi ve kombinasyon tedavi kollarında 30 günlük kaba mortalite oranları açısından anlamlı bir fark yoktu (ayarlanmış OR: 2.2; 95% CI, 0.45-10.6; P=0.32). Çoklu değişkenli lojistik regresyon analizinde, Increment mortalite skoru (ayarlanmış OR: 1.27; 95% CI, 1.14-1.42; P <0.001) ve uygunsuz tedavi ile kolistin duyarlılığı arasındaki etkileşim (OR: 4.04; 95% CI: 1.62-10.02; P=0.003) 30 günlük tüm nedenlere bağlı mortalite açısından bağımsız risk faktörleri olarak tespit edildi. Sonuç. Ağırlıklı olarak OXA-48 içeren KÜKp ile KAİ için, uygun tedavi rejimleri uygunsuz tedaviye göre daha düşük mortalite oranları ile ilişkiliydi. Diğer yandan, iki ve daha fazla aktif ajanla kombinasyon tedavileri 30 günlük kaba mortalite açısından monoterapi ile benzer etkinliğe sahipti. Kolistin direnci ve uygunsuz tedavi kendi başlarına artmış mortalite ile ilişkili değildi, ancak bu parametrelerin arasındaki etkileşim 30 günlük mortalite hızını anlamlı bir şekilde artırıyordu. Bu sebeple, KÜKp izolatları arasındaki yüksek kolistin direnç oranı bizim hastalarımızda mortalitenin önemli bir nedeni olmayı sürdürmektedir.
Depresyon hastalarında beslenme ile ilintili kan çinko ve bakır düzeylerinin değerlendirilmesi
Yurtseven K. Depresyon Hastalarında Beslenme İle İlintili Kan Çinko ve Bakır Düzeylerinin Değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Beslenme Bilimleri Programı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Depresyon sağlığı olumsuz yönde etkileyen ve geniş yaygınlığı olan halk sağlığı sorunudur. Bu çalışma, depresyonu olan ve olmayan yetişkin bireylerin beslenme durumlarını, antropometrik ölçümlerini ve serum çinko ile bakır düzeylerini karşılaştırarak, depresyon oluşumunda rol alan olası diyetsel faktörler ile depresyon oluşumu arasındaki muhtemel ilişki incelenmek amacıyla yapılmıştır. Bu araştırma, tanımlayıcı ve durum saptama çalışması olarak planlanmış olup, Eylül 2012-Mart 2013 tarihleri arasında Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi Psikiyatri Polikliniğine başvuran erkek bireyler arasında depresyon tanısı alan (n=15) ve almayan (n=15) toplam 30 birey üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin depresyon durumu hekim tarafından Beck Depresyon Ölçeği/BDÖ ve klinik muayene ile belirlenmiştir. Bireylerin besin tüketim sıklığı, 24 saatlik besin tüketimi,ve bazı antropometrik ölçümleri ile beslenme durumları değerlendirilmiştir. Beden kütle indeksi (BKİ) ve vücut ağırlığı ile depresyon görülme durumu arasında istatistiksel olarak önemli doğrusal yönlü zayıf bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Depresyonlu bireylerin serum çinko düzeyi önemli oranda düşük bulunurken (p<0,05), bakır düzeyleri arasındaki fark önemli bulunmamıştır (p>0,05). Her iki grupta yer alan bireylerin diyetle çinko ve yağ yüzdesi alımı dışında (p<0,05), enerji, makro besin ögeleri ve vitamin-mineral alımları arasında istatiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Diyetle çinko ve bakır alımı ile serum çinko bakır düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli olmayan doğrusal yönlü bir ilişki bulunmuştur (p>0,05). Bu çalışmanın sonucunda depresyon ile beslenme arasında önemli bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Depresyonun önlenmesi ve tedavisinde, obezite, yeme davranış bozukluğu ve beslenme durumu arasındaki ilişkinin multidisipliner bir yaklaşımla değerlendirilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Beslenme, depresyon, çinko, bakır
Maternal kandan noninvazif yöntemlerle fetal rh tayini
ÖZETAmaç: Bu çalışmanın amacı Rh uygunsuzluğu olan gebelerde fetal Rh durumunun invaziv olmayan bir teknikle, maternal kandan serbest fetal DNA izolasyonu ile tespit edilmesidir. Özellikle daha önceki gebeliklerinde fetal anemi gelişen gebelerde fetusun RhD pozitif olduğunun bilinmesi fetusun yakın takibine olanak verecektir.Yöntem: Rh uygunsuzluğu olan 50 gebeden serbest fetal DNA izolasyonu yapıldı. İzole edilen DNA, TaqMan probu ve RhD geninin exon 7 bölgesine ait primerlerle Real Time PCR kullanılarak analiz edildi.Bulgular: Rh uygunsuzluğu olan 50 hastanın 3 tanesinin bebeği RhD negatif olarak saptandı, geri kalan 47 hastanın bebeği RhD pozitif olarak bulundu. RhD pozitif bulunan fetuslardan bir tanesinin, doğumdan sonra RhD negatif olduğu saptandı.Sonuç: Fetal Rh durumunun non invazif olarak maternal kandan izolasyonu mümkündür. Non invazif olarak fetal RhD durumunun saptanması, gereksiz indirekt coombs testleri ve gereksiz Anti D immunglobulin uygulamasının önüne geçerek maliyet düşürülmesine ve gereksiz kan ürünü uygulamasının engellenmesine olanak sağlayacaktır. Bu çalışma prenatal tanı alanında yeni gelişmelere ön ayak olacaktır.
Üniversite öğrencilerinin gönüllü kan bağışı hakkında bilgi tutum ve davranışlarına yönelik bir araştırma
Eski çağlardan beri bir düşünce olarak ileri sürülen kan nakil işlemi ilk defa XVII yy ortalarında gerçekleştirilmiştir. Ve hala günümüzde de ihtiyaç olarak devam etmektedir. Kan nakline ihtiyaç duyulmasındaki en önemli nedenler; şoku önleme, trombosit temin etme, karaciğer hastalıkları, kanama, anemi, enfeksiyon hastalıkları ve ameliyatlardır. Kan bağışı, yalnızca insan tarafından gerçekleştirilen ve üretilemeyen bir tedavi aracı olduğundan, temin edilen kanın gönüllü olarak bağışlanması oldukça önemlidir. Tanımlayıcı tipte olan çalışmanın evrenini 1 Mayıs 2016 -10 Haziran 2016 tarihleri arasında Avrasya Üniversitesinde eğitim gören ve anket uygulamasını kabul eden öğrenciler oluşturmaktadır. Örnek büyüklüğü tablosu baz alınarak tesadüfü örneklem yöntemi kullanılmış ve 514 öğrenciye ulaşılmıştır. Gerçekleştirilen bu çalışmanın amacı, Trabzon ilinde yer alan Avrasya Üniversitesi öğrencilerinin gönüllü kan bağışı hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmektir. Çalışmanın verileri öğrencilerin sosyo demografik özelliklerini, kan bağışı ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendiren sorular ile yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Uygulanan anketler sonucunda elde edilen veriler Statistical Package for Social Science for Windows (SPSS) 17.0 paket programı ile sayı, yüzdelik ve ki kare testi ile analiz edilmiştir. Sonuçların güven aralığı %95 ve anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda uygun gönüllü kan bağışçıları tespit edilerek eğitilebilir ve eğitilen bu gönüllülerinde başka gönüllülere ulaşarak eğitim halkasını genişletmesi ile aktif kan bağışçıları sayısı artırılabilir.
Hacamat uygulamasının sporcularda aerobik kapasite ve toparlanmaya etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, hacamat uygulamasının sporcularda aerobik kapasite ve toparlanmaya etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya katılan sporcular (n=30), rastgele örneklem yöntemi ile 10'u egzersiz öncesi hacamat grubu (EÖH) (yaş: 21.20 ± 1.87 yıl; antrenman yaşı: 10.50 ± 2.55 yıl; boy uzunluğu: 176.40 ± 0.54 cm; vücut ağırlığı: 71.23 ± 11.48 kg), 10'u egzersiz sonrası hacamat grubu (ESH) (yaş: 22.90 ± 1.19 yıl; antrenman yaşı: 11.30 ± 1.76 yıl; boy uzunluğu: 179.10 ± .02 cm; vücut ağırlığı: 79.52 ± 10.18 kg) ve 10'u kontrol grubu (KG) (yaş: 20.90 ± 1.44 yıl; antrenman yaşı: 9.80 ± 2.30 yıl; boy uzunluğu 183.50 ± 0.67 cm; vücut ağırlığı: 73.37 ± 8.83 kg) olarak üç farklı gruba ayrılmıştır. Katılımcıların kan laktat, kalp atım hızı, Yoyo-1 ve algılanan zorluk dereceleri (AZD) değerleri ön ve son test olarak tespit edilmiştir. Çalışmanın istatistiksel analizlerinde SPSS 24 paket programı kullanılmıştır. Grup içi ön ve son test karşılaştırmalarında Paired Samples T-Testi, gruplar arası ön ve son test karşılaştırmasında ise, Multivariate ANOVA (MANOVA) Testi kullanılmış, farklılıkların hangi gruplar arasında olduğunu belirlemek için Bonferroni testi uygulanmış ve anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Sonuç Olarak egzersiz öncesi hacamat uygulamasının aerobik kapasiteye olumlu yönde etkisinin olduğu, toparlanma üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmasa da sayısal değerlerindeki artış toparlanma üzerinde de olumlu olarak etkilediği görülmüştür. Egzersiz sonrası hacamatın ise, toparlanma üzerinde olumlu etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Islak Kupa, Kan, Laktat, Performans, Sporcu
Elitaltı basketbolcularda turnuva döneminde müsabaka öncesi ve sonrası hematolojik değerlerin değişiminin incelenmesi
KESKİN, İ.C. Elitaltı Basketbolcularda Turnuva Döneminde Müsabaka Öncesi ve Sonrası Hematolojik Değerlerin Değişiminin İncelenmesi. Dumlupınar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Beden Eğitimi ve Spor Anabilim Dalı Programı Yüksek Lisans Tezi, Kütahya. 2017. Bu çalışmada "Elitaltı Basketbolcularda Turnuva Döneminde Müsabaka Öncesi ve Sonrası Hematolojik Değerlerin Değişiminin İncelenmesi" amaçlanmıştır. Çalışmaya 2016-2017 Sezonu Türkiye Basketbol Federasyonu Erkekler Bölgesel Basketbol Ligi'nde mücadele eden 12 (deney) ile 11 (sedanter; kontrol) erkek basketbolcu katılmıştır. Deney grubu (n=12) yaş:23,58 ±1,37 yıl, boy:189,66 ± 9,46 cm, vücut ağırlığı:91,83± 12,14 kg) ve kontrol grubu (n=11) (yaş:22,54 ±1,96 yıl , boy: 189,9 ± 6,75 cm , vücut ağırlığı :90,08± 9,27 kg ) oluşturuldu. Kan parametrelerinden ise Eritrosit (RBC), Lökositler (WBC),Trombositler (PLT),Hemoglobin (HGB),Hematokrit (HTC), Ortalama Eritosit Volümü (MCV), Ortalama Hemoglobin (MCH), Eritrosit Hemoglobin Yoğunluğu (MCHC), lenfosit (LYM) vemonosit (MON) kan değerleri için turnuva döneminde dört gün üst üste olmak üzere müsabaka öncesi ve sonrası toplamda sekiz kez kan alındı. Çalışma sonucunda meydana gelen değişimleri belirlemek için, α=0.05 anlamlılık düzeyinde iki grup arasındaki karşılaştırmalar SPSS 23 paket programında katılımcıların ölçüm değerlerinin normal bir dağılıma sahip olup olmadığını belirlemek için SPSS'te İki örnek K-S normallik testi uygulandı ve verilerin normal dağılıma sahip olduğu tespit edildi (p<0.05). Deney ve kontrol grubunun turnuva süresince kan parametrelerindeki değişim α=0.05 anlamlılık düzeyinde tekrarlı ölçümlerde Varyans Analizi (Two way repeated ANOVA) kullanıldı. Çalışma sonunda maç öncesi ve sonrası HTC; Hematokrit ve HGB; Hemoglobin, maç öncesi MCH; Ortalama Hemoglobin, maç sonu MON ;vemonosit), WBC ;Lökositler) değerlerinde deney ve kontrol grubunda istatiksel olarak anlamlı değişim gösterdi(p<0,05). Anahtar Kelimeler: Basketbol, Hematolojik kan parametresi
Hemşirelere verilen hemovijilans modül eğitimlerinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu araştırma, hemovijilans modül eğitimlerinin; hemşirelerin kan ve kan bileşenleri transfüzyonu ve hemovijilans bilgi düzeyine etkisini değerlendirmek amacıyla ön test-son test randomize kontrollü çalışma olarak yapılmıştır Araştırma; Nisan-Temmuz 2022 tarihleri arasında, Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi (GEAH) ve Ankara Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde (AASEAH) kan transfüzyonu yapılan klinik ve yoğun bakımlarda görev yapan 125 hemşire (62 kontrol, 63 müdahale) araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmada kullanılan modül eğitimler ve veri toplama araçları literatür ve uzman görüşleri doğrultusunda hazırlanmıştır. Müdahale grubundaki hemşirelere 4 saat süren hemovijilansla ilgili beş modül eğitim interaktif yöntemler kullanılarak verilmiştir. Kontrol grubundaki hemşirelere herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Müdahale ve kontrol grubundaki hemşirelere ilişkin veriler sosyodemografik, kan transfüzyonu ve hemovijilans sistemi ile ilgili veri toplama formu aracılığı ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzdelik, t testi, varyans analizi, Least Significant Difference (LSD) testi, Ki-Kare analizi, Mc-Nemar testi kullanılmıştır. Araştırmada hemşirelere verilen hemovijilans modül eğitimlerinin ön test ve son test bulguları değerlendirildiğinde hemşirelerin bilgi düzeylerinde artış gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Kontrol grubundaki hemşirelerin ise ön test ve son test aşamalarındaki bilgi düzeylerinde anlamlı bir fark yoktur. Müdahale grubundaki hemşirelerin ön test aşamasında n=4 kişi yeterli bilgi düzeyine sahipken son test aşamasında n= 58 kişi yeterli bilgi düzeyine ve 4 hafta sonra yapılan izlem testinde ise n= 43 kişi yeterli bilgi düzeyine sahip olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Bunun dışında cinsiyet, bölümde çalışma yılı ve toplam çalışma yılı ile bilgi puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç olarak bu araştırmada hemşirelere verilen modül eğitimlerin hemşirelerin kan transfüzyonu ve hemovijilans bilgilerini artırmada etkili olduğu bulunmuştur (p=0,001). Eğitimlerin düzenli aralıklarla verilmesi yapılan transfüzyon hatalarının en aza indirgenmesi, hemşirelerin hemovijilansa dair farkındalıklarını artırılması ve bilgi düzeylerinin olumlu yönde artış göstermesi bakımından etkili olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemovijilans, modül eğitim, kan transfüzyonu, kan ve kan bileşenleri, hemşire.
Penil kavernöz kan, periferik venöz kan, peyronie plağı ve normal tunika albugenia dokularındaki antioksidan seviyelerinin karşılaştırılması ve peyronie plağı oluşumuna etkisinin araştırılması
Peyronie Hastalığı, peniste korpus kavernozum etrafını saran tunika albugenia'nın yara iyileşme bozukluğu ve fibrozisiyle karakterize, progresif ve benign bir edinsel bağ doku hastalığıdır. Korpus kavernozum yapısında meydana gelen fibrotik plaklar nedeniyle, özellikle erekte haldeyken ortaya çıkan penil ağrı, penil kurvatür, ilişkiye girmede zorlanma, ele gelen plak, penis kısalması ve daralması, peniste şekil bozuklukları hastalığın temel semptomlarıdır. Tunika albugenia'nın yaralanması sonucu meydana gelen soyulma, kanın sızmasına ve yeniden emilmeyen fibrinin dokuda birikimine yol açar, bu da fibrin birikiminin güçlü bir faktör olduğu lokal inflamatuar hücrelerin (makrofajlar, nötrofil granülositler, T hücreleri, mast hücreleri vb.) toplanmasına neden olur. Bu hücreler hızla proinflamatuar sitokinler (interlökin-1 (IL-1), tümör nekroz faktör-alfa (TNF-alfa)) üretir ve fibroblastlar üzerinde kemotaktik etkilere sahiptirler. Çeşitli hücre tipleri (fibroblastlar, trombositler, monositler, makrofajlar, nötrofil granülositler ve T hücreleri) bölgeye çekildiğinde, önemli fibrojenik faktörler (transforme edici büyüme faktörü beta-1 (TGF-ß1), trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF) ve temel fibroblast büyüme faktörü (bFGF)) üretmeye başlarlar ve dokuda kollajenin aşırı üretimine yol açarlar. İnflamatuar bölgede bulunan makrofajlar ve nötrofiller granülositler, aktivasyon sonrası degranülasyon yaparak lizozomal enzimler ve reaktif oksijen türleri (ROS) üretirler. Bu çalışmada, Peyronie operasyonu sırasında aynı hastadan periferik kan , penil kavernöz kan, peyronie plağı ve normal tunika albugenia dokularında tiyol, modifiye iskemi albumin, süperoksit dismutaz, total antioksidan ve oksidan seviyeleri ölçülecek olup, kontrol grupları ve çalışma grupları arasındaki karşılaştırmalar, antioksidan eksikliği ile peyronie plağı oluşumu arasındaki potansiyel ilişkiyi aydınlatmayı amaçlamaktadır. Çalışmaya Peyronie hastalığı nedeniyle penil plikasyon ve peyronie plak eksizyonu uygulanan 22 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hastalardan operasyon sırasında periferik venöz kan, penil kavernöz kan , peyronie plağı ve penil normal tunika albugenia dokuları alındı. Kontrol grubu olarak normal tunika albugenia dokusu ve periferik kan, çalışma grubu olarak ise peyronie plağı ve penil kavernöz kan dokuları olarak belirlendi. Bu materyallerden tiyol, iskemi modifiye albumin, süperoksit dismutaz, total antioksidan ve oksidan seviyelerine bakıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre, Total oksidan seviye (TOS), Oksidatif stres indeksi (OSI), Toplam Süperoksit Dismutaz (SOD) ve İskemi Modifiye Albumin (IMA ABSU) düzeyleri kavernöz sistemde sistemik venöz dolaşıma göre anlamlı biçimde daha yüksek saptanmıştır (her biri için p<0.001). Öte yandan TAS, native tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri ise sistemik venöz dolaşımda kavernöz sisteme göre anlamlı biçimde daha yüksek saptanmıştır (her biri için p<0.05). D/NT*100, D/TT*100 ve NT/TT*100 değerleri arasında gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Bu, Peyronie hastalığında lokal olarak oksidatif stresin arttığı bir durum olabileceğini işaret etmektedir. Çalışmamızda bulunan diğer bir sonuç peyronie hastalarında lezyondaki total protein düzeyleri kontrol dokuya göre anlamlı biçimde daha yüksekken (p=0.014), OSI düzeyleri ise peyronie lezyonlarında anlamlı biçimde daha düşüktür (p=0.019). TAS, TOS ve toplam SOD düzeyleri bakımında peyronie lezyonları ve kontrol dokuları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (her biri için p>0.05). OSI düzeyleri peyronie plaklarında artmış olarak beklenmekteyken tam tersi bir sonuç çıkmasının nedeni operasyon sırasında aynı hastadan alınan normal tunika albugenia ve peyronie plaklarının birbirine çok yakın olmasından kaynaklanabilir. Bu sebeple TAS, TOS ve toplam SOD düzeyleri bakımından peyronie lezyonları ve kontrol tunika albugenia dokuları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamış olabilir. Sonuç olarak, çalışmamızda Peyronie hastalığının biyokimyasal ve klinik özellikleri ile oksidatif stres arasındaki ilişki incelenmiş olup oksidatif stresin bu hastalığın patofizyolojisi üzerinde etkili olabileceği öngörülmektedir. Oksidatif stresin hücresel hasara neden olabileceği ve inflamasyonu artırabileceği göz önüne alındığında, bu bulgular, Peyronie hastalığının tedavisinde oksidatif stresi hedefleyen yaklaşımların potansiyelini vurgulamaktadır.
Minör kafa travmalı pediatrik olgularda ubiquitin c-terminal hidrolaz (UCH-l1) kan düzeylerinin tanısal etkinliğinin araştırılması
Çocukluk çağında kafa travmaları acil servise travma ile başvuran hastaların önemli bir kısmını oluşturur. Büyüme dönemindeki çocuklarda kafa travması büyüme ve gelişme basamaklarını etkilemekte, bu nedenle erişkin hastalara göre farklı bir değerlendirme gerekmektedir. Minör kafa travması ile acil servise başvuran hastalarda intrakraniyal yaralanmaları saptamada beyin bilgisayarlı tomografi (BBT) altın standart haline gelmiştir fakat yaygın ve gereksiz kullanımı sağlık giderlerinde artışa ve uzun dönemde radyasyona bağlı risklere sebep olmaktadır. Bu çalışmada minör kafa travması nedeniyle acil servise başvuran 0-18 yaş grubu hastalarda UCH-L1 düzeylerinin BBT'ye alternatif olup olamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma 07.03.2019 ile 27.02.2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi (UÜTF) hastanesi acil servisine minör kafa travması ile başvuran 0-18 yaş grubu hastalardan Glaskow Koma Skoru (GKS) 14-15 olup BBT çekilen 60 hasta ve kafa travması dışında minör travma veya medikal nedenler ile acil servise başvuran 20 hasta prospektif olarak değerlendirilerek yapılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, hastaneye başvuru tarihleri (gün, ay, yıl, saat), GKS, yaralanma bölgesi, yaralanma şekli, travmanın oluş saati, hastaneye geliş saati, tetkik alınma saati ve serum UCH-L1 düzeyleri kayıt altına alınmıştır. Uygun sayıya ulaşıldığında UCH-L1 düzeyi çalışılarak dosyaya eklenmiştir. Minör kafa travmalı pediatrik olgularda UCH-L1 düzeyi kafa travması olan hastalarda kafa travması olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı çıkmasına rağmen BBT bulgusu olan olguları BBT bulgusu olmayan olgulardan ayıramamıştır.
Uyuşturucu madde analizinde tükürük, idrar, kan örneklerinde kullanılan tarama ve doğrulama yöntemlerinin laboratuvar ve klinik bakış açısından değerlendirilmesi
Madde kullanım bozukluğu bireyde ve toplumda oldukça önemli psikolojik, ekonomik ve sosyolojik problemlere yol açmaktadır. Türk Ceza Kanunu'nun 191. maddesinde uyuşturucu/uyarıcı madde kullanmanın yasak olduğu ve tedavi veya Denetimli Serbestlik tedbirine uyulmaması durumunda iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasının söz konusu olacağı hükmü yer almaktadır. Dolayısıyla uyuşturucu/uyarıcı maddelerin doğru ve kesin bir şekilde tespit edilmesi çok önemlidir. Uyuşturucu/uyarıcı maddelerin taranmasında immün yöntemler, doğrulanmasında kromatografi ve kütle spektrometri yöntemi kullanılmaktadır. Madde kullanım bozukluğu olan ya da Denetimli Serbestlik tedbirine tabi tutulan bireylerin tedavileri AMATEM kliniklerinde yapılmakta olup bireylerin idrar örneklerinde immün yöntem ile uyuşturucu/uyarıcı madde taraması yapılmaktadır. Trafikte ise bireyin uyuşturucu/uyarıcı madde etkisi altında olup olmadığının değerlendirilmesinde tükürükte POCT cihazı ile esrar, eroin, kokain, amfetamin ve benzodiazepinlerin taraması yapılmaktadır. Bu immün yöntemlerden elde edilen pozitif tarama sonuçları gerek görülmesi durumunda Adli Tıp kurumlarında LC-MS/MS yöntemi ile doğrulanmaktadır. Trafikte uyuşturucu madde taramasında kullanılan POCT yönteminin ve AMATEM kliniğinde kullanılan immün yöntemin güvenilirliği ilk kez bu çalışma ile test edilmiştir. Ülkemizde kullanılan bu iki tarama yönteminin sonuçları ticari kit ve laboratuvarda geliştirilen yöntem kullanılarak LC-MS/MS cihazı ile plazma ve idrar örneklerinde doğrulanmıştır. Çalışmamızda trafik uygulamasında deneme aşamasında olan ve Denetimli Serbestlik kurumlarında da kullanımına ihtiyaç duyulan POCT cihazı açısından anlamlı veriler elde edilmiştir. Kullandığımız POCT cihazının spesifitesi yüksek olarak saptanmış, ancak sensitivitesi eroin, kokain ve amfetamin maddeleri için iyi, MDMA/metamfetamin için yetersiz olarak saptanmış olup benzodiazepinler ve esrar için tükürük testinde pozitif sonuç saptanamadığından sensitivite hesaplanamamıştır. AMATEM kliniğinde kullanılan immün yöntemin ise amacına uygun olarak yeterli sensitivitede olduğu gözlenmiş olup çapraz reaksiyona bağlı spesifite problemlerinin olabildiği göz önünde bulundurulmalıdır. AMATEM'de kullanılan immün yöntemin cut-off limitinin opiyatlar için 300 ng/mL yerine SAMHSA'nın da önerdiği şekilde 2000 ng/mL olarak kullanılması durumunda yöntemin spesifitesinin %83'ten %95'e yükseldiği saptanmıştır. Bu nedenle yalancı pozitif sonuçların ve doğrulamaya giden örnek sayısının azaltılması adına opiyatlar için 2000 ng/mL cut-off limitinin kullanılması önerilir. Çalışmamızda idrar ve kan örneklerinde ticari kit ve laboratuvarda geliştirilen LC-MS/MS doğrulama yöntemleri iki farklı cihazda karşılaştırılmış ve validasyon parametreleri hesaplanmıştır. Çalışmamız ayrıca LC-MS/MS yöntemlerine ait iyonizasyon modu, ekstraksiyon yöntemi, kullanılan standartlar gibi farklılığa neden olabilecek birçok parametre açısından anlamlı veriler içermektedir. Sonuç olarak uyuşturucu/uyarıcı madde analizinde verilen pozitif ya da negatif sonucun kişinin tutuklanmasına kadar gidecek adli sürecin bir parçası olduğunun akıldan çıkarılmaması önemlidir. Yapılan analizlerin analitik aşamada validasyonu ve verifikasyonu kadar madde özelinde kullanım zamanının ve analizin yapıldığı örnek tipinin sonuca etkisini de iyi bilerek değerlendirmeyi buna göre yapmak elzemdir. Ayrıca kullanım amacına özel POCT cihazlarının geliştirilmesi ve mutlaka geliştirilen her cihazın performans değerlendirmesinin de yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: madde ile ilişkili bozukluklar, yöntem karşılaştırma, hasta başı test cihazı, immün yöntem, LC-MS/MS yöntemi
Ankara Şehir Hastanesi pnömatik tüp transport sisteminin rutin biyokimya, hematoloji ve koagülasyon testleri üzerine olan etkisinin incelenmesi
Amaç: Büyük ve modern hastaneler pek çok numunenin, ilacın ve malzemenin hastane içerisinde taşınmasında pnömatik tüp sistemlerini (PTS) kullanmaktadır. Fakat PTS transportu esnasında numunenin bütünlüğünün korunmasıyla ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Her PTS' nin kendine özgü bir tasarımı vardır ve her klinik laboratuvar bu sistemin doğruluğundan emin olmalıdır. Çalışmamızdaki amaç kendi hastanemizde bulunan PTS'nin sık istenen biyokimya, hemogram ve koagülasyon testleri üzerindeki etkilerini incelemektir. Materyal-Metot: 50 gönüllü katılımcıdan 3 biyokimya, 2 koagülasyon ve 2 hemogram tüpüne kan alınmıştır. Alınan kanların biri PTS (PTS-hemen), diğeri portör ile laboratuvara transport edilirken, üçüncü biyokimya tüpünün ise pıhtılaşma tamamlandıktan sonra PTS (PTS-sonra) ile nakli sağlanmıştır. Bu eşleştirilmiş örneklerde analiz edilen biyokimya, hemogram ve koagülasyon testleri Student's paired t test, korelasyon ve Bland-Altman analizleri yapılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Numune bütünlüğü göstergeleri olan lipemi, hemoliz ve ikter serum indekslerinde anlamlı bir fark saptanamamıştır (p> 0,05). Portör ile transfer ve PTS (hemen) örnekleri arasında LDH, AST, direk bilirubin ve glukoz testlerinde (p= 0,008; p=0,01, p=0,002 ve p=0,02 sırası ile); portör ile transfer ve PTS (sonra) örnekleri arasında LDH, AST, albumin, HDL, glukoz, kalsiyum ve fosfor testlerinde (p<0,001; p=0,03, p=0,08, p<0,001; p<0,001; p=0,006 ve p=0,02 sırası ile), PTS (hemen) ve PTS (sonra) örnekleri arasında ise LDH, total protein, HDL ve glukoz testleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,004; p=0,01; p<0,001 ve p<0,001 sırası ile). Fakat bu testlerdeki istatistiksel farklılık klinik olarak anlamlı değildir. Hemogram ve koagülasyon testlerinde de klinik olarak anlamlı fark bulunan bir parametre saptanmamıştır. Sonuç: Hastanemizde kullanılmakta olan PTS, sıklıkla istenen ve çalışmamızda analizi yapılan parametreler için güvenle kullanılabilir. Her hastane kendi transport sisteminin validasyonunu mutlaka yapmalıdır. Anahtar Kelimeler: Pnömatik tüp sistemi, Örnek bütünlüğü, Numune transportu, Validasyon çalışması
According to self-care deficiency nursing teory the effect of care given on blood values by their diabetic individuals and power of self care
The study has done as randomized controlled experimental design to determine the effect of care that given according to selfcare theory on the blood values and self care power of the patients with diabetic. By including all of the universe, between February and March 2016, 30 from the control group, 35 from experimental group totally 65 patients with diabetes who applied to Gaziantep University Şahinbey Research and Practice Hospital Endocrine Clinic.Experimantal values has been collected by the servey form which is about the characteristics of introducing patients, metabolic control results form(HbA1c, Lipid Levels) and self care scale.When the test group was given maintenance by SDNT, the control group was left with routine application.Patients in the experimental group were treated 4 times (once a week) for 30-40 minutes at home and diabetes education booklet was given.In every patient care, Blood pressure, fasting blood sugar (FBS) -partial blood sugar (PBS) was measured and planned nursing interventions were applied according to SDNT. In pre-test comparisons of experimental and control groups; There was no statistically significant correlation (p> 0.05) between FBS, PBS, HbA1c and Self care power, but Blood pressure, HDL, LDL values of the experimental group increased significantly(p <0.05).In the pre-mid-final test comparisons of the study group, blood values (FBS, PBS, HbA1c, HDL, Triglyceride, Blood pressure) and self-care power increased positively (p <0.05).In the pre-final test comparisons of the control group, significant increases (p <0.05) in blood values (PBS, HDL, LDL, Blood pressure) and negative changes in self-care power were determined. In the final test comparisons of experimental and control groups; In the experimental group; There was statistically significance between PBS, FBS, blood pressure, HDL, LDL cholesterol, Self-maintenance power and there was no statistically significant difference between Triglyceride and HbA1c levels (p> 0.05). In the experimental group, 7 nursing diagnoses were determined during the application and a significantly decrease was observed (p <0.05). As a result of the research, it was determined that; the care given to diabetic individuals according to SDNT had reduced blood values, increased self-care power, and was effective in resolving identified problems. Key words: Diabetes, Nursing, Nursing Care, Blood Values, Power of Self care
Endosulfanın Mus musculus kan, karaciğer ve meme dokusu üzerine etkisi
ÖZET Endosulfanın Mus musculus Kan, Karaciğer ve Meme Dokusu Üzerine Etkisi Son yıllarda Türkiye'de ve özellikle Çukurova bölgesinde meme kanseri insidansının artışı ile bölgemizde çok yaygın olarak kullanılan endosulfan arasında bir bağlantı olabileceği düşünüldüğünden, anaç Mus musculus'vm kan, karaciğer ve meme dokularında endosulfanın hematolojik, biyokimyasal ve histopatolojik etkileri araştırılmıştır. Araştırmamızda Çukurova Üniversitesi Tıbbi Deneysel Cerrahi Araştırma Merkezi'nden (TTJBDAM) alman 23-40 g ağırlığında 60 adet (30 kontrol, 30 deneysel) anaç M. musculus kullanılmıştır. Endosulfanın M. musculus 'un kan, karaciğer ve meme dokusu üzerindeki etkilerinin değerlendirilebilmesi için hematolojik verilerin, eritrosit, karaciğer ve meme antioksidan sistemlerin, laktik dehidrogenaz (LDH) ve malondialdehit (MDA) düzeylerin referans değerleri saptanmıştır. Deneysel gruba endosulfan (0.24 mg/l00g vücut ağırlığı/gün) 90 gün (kısa dönem) ve 180 gün (uzun donem) oral yolla uygulanmıştır. Endosulfanın hem kısa hem de uzun dönemde vücut ve meme ağırlıklarını etkilemediği, karaciğer ağırlığını ve hepato/somato indeksini arttırdığı, lökositoz ve anemiye neden olduğu saptanmıştır. Endosulfan eritrosit ve karaciğer dokusundaki antioksidan sistemlerini, LDH aktivitelerini ve MDA düzeylerinin belirgin şekilde etkilerken, meme dokusu verilerini etkilemediği görülmüştür. Karaciğer dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde, kısa dönemde ağır tahribat bulguları, uzun dönemde ise ağır tahribat bulgularının yanısıra hafif-orta derecede rejenerasyon bulguları saptanmıştır. Meme dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde ise hem kısa hem de uzun dönemde stroma'da infiltrasyon bulguları saptanmıştır. Sonuç olarak, çalışmamızda endosulfanın kan, karaciğer ve meme dokusu üzerinde non-karsinojenik etkileri görülmüş, kısa dönemde doku düzeyinde oluşan hasarın geri dönüşümlü olduğu ve organizmanın uzun dönem toksisitesine uyum sağladığı saptanmıştır. Anahtar sözcükler: Anaç Mus musculus, endosulfan, kan, karaciğer, meme dokusu XV11
Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaların kanlarında olası biyobelirteçlerin protein düzeyinde araştırılması
OKB'nin heterojenliği ve spesifik nörotransmitterler için tasarlanmış sınırlı farmakoterapi yaklaşımları nedeniyle tüm hastalar adına umut verici olamamaktadır. Dolayısıyla bu hastalığın altında yatan mekanizmaları daha iyi anlamak amacıyla Liquid chromatography-mass spectrometry (LC-MS/MS) yöntemiyle anlamlı farklılık gösteren proteinlerin OKB ile olası ilişkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı almış 14 hasta ve 10 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği, Obsesif İnanışlar Ölçeği (OİÖ-44), Üstbiliş Ölçeği-30 uygulanmıştır. Katılımcılardan bir kereliğine mahsus olmak üzere EDTA kaplı mor kapaklı kan tüplerine 10 cc peripheral kan alımı yapılmıştır. Alınan bu kanlar, plazma izolasyonu için Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı'ndaki moleküler biyoloji laboratuvarına iletildi. Kanlar, 3500 rpm hızda 10 dakika boyunca +4o koşullarında sentrifüjlenerek üst tabaka olan plazma içeren süpernatant temiz mikroeppendorf tüplere aktarıldı. İzole edilen tüm plazma örnekleri geniş çaplı protein analizi LC-MS/MS based proteomiks çalışmasına kadar -80o'de muhafaza edilmiştir. Tüm plazma örneklerinin toplanmasının ardından proteomiks çalışması için İstanbul Medipol Üniversitesi REMER Proteomiks Birimi'ne soğuk zincirde transfer edilmiştir. Bu çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar ve Projeler (BAP) biriminin desteğinden yararlanılmıştır. Sonuçlar ise hem istatistiksel olarak anlamlılık hem de kat değişimi açısından aralarında farklılıklar değerlendirildiğinde ise Plastin-2 (LCP1), Kanca protein 1 (HOOK1), Apolipoprotein L1 (APOL1), Ig gamma-2 zincir C bölgesi (IGHG2), Apolipoprotein D (APOD), Seruloplasmin (CP) proteinleri anlamlı olarak kat değişimi göstermiştir (p ≤0,05, ≥1.4-kat değişimi).