La problématique de la volonté chez Leibniz
2020
0 views
0 downloads
Advisor: Doç. Dr. Aliye Kovanlıkaya
Abstract (TR)
Leibniz'in felsefesini incelediğimizde, irade konusunun önemli bir rolü olduğunu görüyoruz. Özellikle, irade sıfatını inceleyerek Tanrının aktüel dünyayı nasıl yarattığını ve aynı şekilde yaratılmışların bu dünyada nasıl etki ettiklerini anlayabiliyoruz. Leibniz'in felsefesinde irade kavramıyla birlikte özgürlük ve zorunluluk kavramlarını da incelemek için ilk olarak Tanrının aktüel dünyayı yaratmadaki amacını ele almak gerekmektedir. Tanrı'nın üç ana sıfatı Leibniz felsefesinde önemli yer tutmaktadır. Bunlar güç, bilgelik ve iyilik (lütuf)' dir. İyilik ve bilgelik beraberce Tanrı'nın sonsuz ama kararsız (indéterminé) olan gücünün mükemmeli üretmesi için kararlı olmasını sağlarlar. Böylelikle gücünün aktüel dünyaya işaret eden mükemmeli üretmesiyle, aynı zamanda bilgeliğinin kendisinin bilinmesini ve iyiliğinin onu seçmeye hizmet ettiğini anlıyoruz. Tanrı'nın mümkün olan en iyi dünyayı seçtiğini söylediğimizde, bu seçim iradesine bağlı olan olumsal hakikatler sayesinde olur. Dolayısıyla, bir düzene göre yaratılan mümkün olan en iyi dünyanın seçiminde uygunluk vardır, yani Tanrı iradesi sonucu aldığı kararda ahenk esastır. Tanrı'nın üçüncü ana sıfatı, iradesinin yetkinliği olan iyiye yönelik iyiliği, müdrikesinin yetkinliği olan bilgeliği sayesinde seçimini hem iyi hem de doğru kılar. Leibniz her mümkün dünyanın mükemmellik derecesine göre aktüel olmada hak iddia ettiğini, ancak aktüel ya da mükemmel dünyanın varlığının nedeninin bütün dünyaların içerdiği uygunlukta veya mükemmellik derecelerinde bulunması gerektiğini ifade eder. Tanrı'nın zorunluluğu dışlayan ancak akılla ilişkili olarak seçiminde özgür olduğunu görüyoruz. Yani bu, sadece doğru değil, aynı zamanda iyiliğin eğilimi de olan seçimdir. Tanrı'nın iradesi özgürlük gerektirdiğinden, iradesinin nesnesi için birden fazla seçeneğe sahip olması gerekir. Aksi takdirde, iradesinin sadece bir mümkün nesnesi olsaydı, iradesinden ve bilgeliğinden bahsedilemezdi. Bu nedenle, kendiliğinden ve kararlı olan iradi eylem için tersi çelişki içeren metafizik zorunluluk söz konusu değildir. İradi eylemde, iyiye yön veren veya bu eyleme uygunluk ilkesi açısından izin veren ahlaki zorunluluktur. Ahlaki zorunluluğun karşıtı uygunluktur, ancak bu çelişki anlamına gelmez. Dahası, Teodise'nin önsözünde Leibniz Tanrı'nın kendisinin, her zaman en iyisini seçmesine rağmen, mutlak bir zorunlulukla hareket etmediğini söyler. Seçimini uygunluk temelinde doğa yasalarına göre yapar. Ve bu yasalar mutlak zorunlu hakikatler ve keyfi kararlar arasındaki dengeyi kurar. Her halükârda Leibniz, Tanrı'nın kararnamesinde, sıfatlarının birbirine bağlı olması sebebiyle, her zaman hem akla hem de ahlaka dayalı bir amaç olduğunu ifade eder. Bu yüzden Tanrı her zaman en uygun olanı seçer ve bu onun özgürlüğüne zarar vermez. Dünya, olumsal şeylerin bir araya gelmesidir, yani kendi içlerinde orantılı ve tek tip olmayanlardır. Eğer olumsal şeyler her şeye kayıtsız olsaydı, başka bir deyişle, tekdüze olsaydılar; Leibniz'e göre Tanrı'nın aklı veya iradesinden bahsetmenin bir anlamı yoktu, çünkü şeyler tek tip ve kayıtsız oldukları sürece düşünülecek ve seçilecek bir şey olmazdı. Ve dünyanın varlığının nedeni akıl olduğu için, olumsal olan bu dünyaya ek olarak, diğer sonsuz mümkün dünyalar da olmalıdır. Dahası, tüm bu mümkün dünyalar da var olmayı iddia ettiğinden, bu dünyanın sebebi; bir dünyayı belirlemek için tüm bu mümkün dünyalarla bağlantılı olmalıdır. Ve her şey birbirine bağlı olduğundan, bir dünya yeterli olmalıdır. Öyleyse, Tanrı onu bir kez önceden yarattığında ve her şeyin en küçük parçasına kadar bile sonsuz olarak bağlantılı olduğunu söylemeliyiz ki, bu da evrende bir kararlılık olduğunu bize gösterir. Yani, evrenin en küçük kısmında bile kararlılık olduğu için, olaylarda geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanda bir ardıllık olduğunu söylemek gerekir ve bu ardıllıkta neden-sonuç ilişkisi de vardır. Yaratıklar doğasının evreni tarafından yayılan şeylerin sürekliliğinde, çözüm belirli nedenlerle sınırsız olarak ve ayrıca doğadaki şeylerin sonsuz çeşitliliği nedeniyle ayrıntılı bir şekilde ilerler, bunların ve aynı şekilde cismin sonsuzca bölünmesinin bir yeterli nedeni olmalıdır. Ve maddenin her bir kısmı da aktüel olarak alt bölümlere ayrılmıştır. Her birinin, tüm evreni ifade edebilen kendine özgü bir hareketi vardır. Basit cevherlerin bir araya gelmesi olan bileşik, bir çokluktur. Doğada hiçbir monad aynı değildir. Bu nedenle onları nitelikleri ve içsel eylemleri, yani bileşiğin veya dışsal olanın temsili olan algıları ve bir algıdan diğerine eğilimler olan iştahaları ile ayırt edebiliriz. Madde, bizzat varoluş sebebi değildir, varoluşun sebebi maddenin en küçük kısmında bile yaratıklar, canlılar, hayvanlar, entelektyalar ve ruhlar olmasındandır. Leibniz'e göre monada entelektya veya ruh da denir. Ancak bizi ruhları olan hayvanlardan ayıran büyük bir fark vardır ki bu da zorunlu ve ebedi hakikatlerin bilgisidir. Bize akıl ve bilime izin veren hakikatlerdir ve onlar aracılığıyla kendimiz hakkında bilgi sahibi olabilir ve Tanrı'nın bilgisine yükselebiliriz. Bu nedenle, bu seviyeye Leibniz akıllı ruh veya zihin (esprit) der. Sebep-sonuç ilişkisine göre düşündüğümüz için, böylece Tanrı tarafından bize kazınmış olan ideayı temsil eden nesnenin yardımıyla düşünebiliriz. Nesnenin algımıza bağlanması nedeniyle, ruhumuzun durumlarında değişiklikler olacaktır. Ve bu da, nesnede çeşitliliği saran düşüncemizden kaynaklanan ilişkiler ve duygulanımlar çokluğu nedeniyle, basit maddede çokluğu deneyimlememize yardımcı olur. Dolayısıyla düşünce ve algı olmadan bize hiçbir şey ulaşamaz, gelecekteki tüm düşüncelerimiz ve algılarımız önceki düşünce ve algılarımızın sonucudur. Bu refleksif eylemler, muhakememizin nesnelerini oluşturan iki ilkeye dayanır. Bir tanesi çelişki ilkesidir. Bu ilke ile neyin çelişkili olduğunu ve neyin tersi veya çelişiğinin doğru olduğunu yargılarız. Diğeri ise yeterli nedendir. Yeterli bir neden olmadan hiçbir gerçeğin gerçekleşmeyeceğini veya hiçbir gerçek ifadenin doğru olmadığını varsayabiliriz. Bu prensibi kullanarak bunun neden böyle olduğunu ve başka türlü olmadığını da anlarız. Zorunlu hakikatleri bilerek ve onlardan soyutlamalar yaparak kendimizi refleksif eylemlere yükseltiriz, ve bu refleksif eylemler beni ve Tanrı'yı düşünmemizi sağlar. Sonuç olarak refleksiyon, zaten içimizde sahip olduğumuz ideaları tanımayı sağlayan bir düşünce eylemidir. Leibniz, Discours de Métaphysique adlı kitabında, yaratılan herhangi bir monad yaratıcısını kendi mükemmelliği nispetinde taklit ettiğini ve bir şekilde Tanrı'nın bilgeliğinin ve gücünün karakterine sahip olduğunu ifade eder. Tanrı'nın ya da tüm evrenin aynası olan her eleman, evreni kendi tarzında ifade eder; yani aynı şehre bakan kişinin onu farklı durumlarına göre çeşitli şekillerde baktığı gibi temsil edilir. Arnauld ile yazışmalarda, Leibniz, Adem örneğiyle bireysel mefhumun içerdiği olayların zorunluluğu sorununu açıklar. Ve diğer tüm bireysel cevherlerin durumlarına uygun sonsuz mümkün Adem arasından Tanrı tarafından böyle kararlı bir Adem'in seçildiği anlaşılmaktadır. Yani günah işlemeyen başka bir Adem yerine günah işleyen böyle bir Adem seçilmiştir. Leibniz'e göre Adem'in bireysel mefhumunun sonsuza dek başına gelecek her şeye işaret ettiğini söylemek, yüklemin aktüel olan bir doğru önermenin öznesi tarafından içerildiğini söylemekle aynı şeydir. Bir kişinin bireysel mefhumundan dolayı başına gelmesi gereken her şeyi sonsuza dek kuşatmış olsa da ve Tanrı devam eden gelecekteki olayların güvence altına alınmasını öngörmesini, Leibniz bunların consécution (mantıksal bağlantı) ve connexion yoluyla nasıl zorunlu olmadıklarını, ama kesin olduklarını açıklar. Ebedi hakikatlere ait olan connexion kesinlikle gereklidir ve bunun tersi çelişki anlamına gelir. Öbür türlü, tersi bir çelişki içermediğinden dolayı, consécution olumsaldır, bunun da zorunlu olduğunu söyleyebiliriz, ancak ex hypothesi ve ilineksel olarak. Çünkü o bu ilerlemelerle uygun bir şekilde olduğu için teminat altına alınmıştır, ancak zorunlu değildir. Tanrı'nın sadece iyi değil, aynı zamanda kötüyü de içeren mükemmeli yaptığını belirtmek isteriz. Kötülüğün iyiliğin yoksunluğu olduğunu ve bu nedenle doğada ne saf iyiliğin ne de kötülüğün olmadığını, mükemmelin kötüyü değişen derecelerde içerdiğini düşünüyoruz. Leibniz için kötülük duygusu sadece cehaletten değil, aynı zamanda yoksunluktan kaynaklanan hatadan da gelir. Ve özellikle insan ruhu bağlamında kötülük konusunu göz önünde bulundurarak; Leibniz'in bize açıkladığı gibi, ölümsüz ruhumuzun varlığı bizi bir kişi yapar. Sahip olduğumuz bu kişilik, bilinci korurken ahlaki nitelikleri de korur. Bu, akla olduğu kadar iyiliğe de uygun bir eylemdir, yani söz konusu olan kişinin yolundaki engelleri ortadan kaldırarak Tanrı yolunu taklit etmesidir. Özgürlüğümüze gelince, belirsiz bir özgürlükten veya eşitliğin kayıtsızlığındaki bir özgürlükten söz edemeyiz. Yani, eşit birkaç seçenek olması durumunda, akıl yürütme olmadan nasıl karar verilebilir? Gerçek bir karar vermek için onları ayırt etme imkanı olmadığından, deneyime aykırıdır. Çünkü her zaman farklı derecelerde bizi bir seçime yönelten belirli nedenler vardır. Ve bu bize eylemlerimizde, kararlarımızda olumsal bir özgürlük olduğunu gösterir, bu durum algılarımız nedeniyle eğilimlerimize bağlı olmasından kaynaklanır. Her zaman bize karar verdiren ve seçimimizi yaparak özgürlüğümüzü koruyan baskın bir sebep vardır. Tanrı, olduğu gibi gördüğü bir adamı olasılıklardan seçtiğinde, insan talihsizliğini de elde eder. İnsanın kötülükle bu kadar kaçınılmaz olarak karşılaşması, onu öyle olmasını gerektiren mükemmel plandan kaynaklanmaktadır. Öte yandan, insanın iyiyi daha iyi tanıması ve en iyisini yapması için bazı kötülüklere ihtiyacı vardır. Ve ayrıca, Leibniz fiziksel zorunluluğun Tanrı'nın yüce seçimi olan ahlaki zorunluluğa dayandığını belirtir. Ahlaki zorunluluğa bağlı olarak, fiziksel zorunluluk doğanın düzenini düzenler ve buna göre hareket yasalarında bulunur. Tanrı ve yaratıkları arasındaki ilişkiye gelince, özgür iradenin ve zorlamanın ortasında olan insanın özgürlüğü, Tanrı'nın ahlaki zorunluluğu ile ilgili kararına uygun olarak yürütülür. Akıllı ruhlar evrenin sistemini bilebilir ve mümkün olduğu kadar taklit edebilir, çünkü kendileri hakkında bilgi sahibi oldukları için Tanrı'da bir ayrıcalığa sahiptirler. Sonra Leibniz bize tüm ruhların toplanmasının, ahlaki dünya olan Tanrı Şehrini oluşturduğunu açıklar. Bu ahlaki dünya doğal dünyadadır ve Tanrı'nın eserlerinde en yüksek olandır. Leibniz'in belirttiği gibi, insan küçük bir dünya ya da bir mikrokozmos gibidir, aklıyla aradığı şeyi başarabilir. Bizler refleksiyon ile Tanrı'ya dönebiliriz. Ve özümüzün ondan geldiğini fark ettiğimizde, iyiye yönelik yaratıklar olduğumuzu da fark ederiz. Ayrıca, üç ana sıfatına göre mükemmeli üreten Tanrı'nın amacını da kavrarız. İşte bu kavrayış hakiki insan özgürlüğüdür.
Author
Dr. Riza Hakan Kılıçcıoğlu
How to Cite
Riza Hakan Kılıçcıoğlu (Yüksek Lisans Tezi). La problématique de la volonté chez Leibniz, 2020, Galatasaray University.
License
Tüm Hakları Saklıdır
This work is shared under the specified license terms.
More theses from Galatasaray University
- Devletin yeni uzay faaliyetlerinden doğan uluslararası sorumluluğu(2025)
- Sermaye şirketlerinde ortakların ve organların kamu borçlarından sorumluluğu(2022)
- Le supporterisme comme une identite contre culturelle : etude des modes de construction identitaire dans et autour des stades de football a istanbul(2014)
- Le nouveau roman: claude simon et william faulkner(2014)
- Yöneticilerin sorumluluk sigortası(2015)
- Langlands functoriality principle(2021)
