Adnan Menderes University
Department

Dahili Tıp Bilimleri Bölümü

Adnan Menderes University

25

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evde bakım hizmeti alan kişilerde sık karşılaşılan tıbbi ve sosyal sorunlar

Giriş ve amaç: Artan yaşlı ve engelli nüfusun sağlık ve bakım ihtiyaçlarını karşılamak için evde bakım hizmetlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Biz bu çalışma ile Aydın ilinde evde sağlık ve bakım hizmeti alanların; genel profilini, mevcut durumlarıyla ilgili yaşadıkları, hizmet sunumu sırasında karşılaştıkları, tıbbi ve sosyal sorunları, günlük yaşamlarındaki bağımlılık düzeylerini ve bakım verenlerin yaşadıkları sorunları ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Kesitsel tanımlayıcı bir araştırma olarak tasarlanan bu çalışmada, Aydın ilindeki evde sağlık hizmetleri koordinasyon merkezine kayıtlı kişilere (s=718), 2013 yılı haziran-aralık ayları arasında ulaşılarak, sözel onamlar alındıktan sonra, yüz yüze görüşerek anket ve günlük yaşam aktiviteleri ölçekleri uygulanmıştır. Evde sağlık ve bakım hizmeti alan ve bakım veren kişilere, demografik bilgileri, tıbbi ve sosyal durumları, yaşadıkları tıbbi ve sosyal sorunlar sorulmuştur. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: ESH alan ve çalışmaya katılan 451 kişiden 303'ü (%67,2) kadındı ve yaş ortalaması 70,5 yıldı. Yaş dağılımında çoğunluğu ileri yaş grubu oluşturmaktaydı (75-84 yaş s:154, %34,1 ve ≥85 s:115, %25,5). Yatağa bağımlılar 192 kişi (%42,6) olarak saptanmış olup, kadınlarda yatağa bağımlılık oranı daha yüksekti. İlk 3 sırada yer alan tanılar sıklık sırasına göre hipertansiyon (s:219, %48,6), serebrovasküler hastalık (SVO) (s:115, %25,5), diabetes mellitustu (DM) (s:95, %21,1) ESH alanların yarıya yakını yardımcı cihaz kullandıklarını belirtmişlerdi (s=179, %39,7). Günlük yaşam aktivitelerinde bağımlılık durumları değerlendirildiğinde önemli bir kısmının hem temel hem de aletli günlük yaşam aktivitelerinde bağımlı olduğu görülmüştür. Yaş ilerledikçe bağımlılık düzeyi de artmıştır. Hizmet kapsamında en çok muayene yapıldığı (s=414; %91,8) ve sevk oranın %9,3 olduğu görülmüştür. Günlük sosyal aktivite olarak en çok televizyon (TV) izlendiği (ortalama=3,24±1,99 saat) belirtilmiştir. Sosyal sorunlar değerlendirildiğinde ise hastaların, yaklaşık üçte ikisinin kendilerini hayattan kopmuş (izolasyon) hissettiklerini bildirdikleri görülmüştür. Evde bakım verenlerin 402'sinin (%89,1) kadın olduğu saptanmış olup, yaş ortalaması 52,6 yıl olarak bulunmuştur. Önemli bir kısmı anksiyete (s:93; %20,7) ile ilgili bir tanı almış olduğunu bildirmiştir. Sonuç: Evde sağlık hizmetlerinin (ESH) önemi giderek artmaktadır. ESH sunumunun kamusal düzeyde (devlet desteğiyle) verilmeye başlaması önemli bir adım olmuştur. Sağlık desteğinin yanında, sosyal ve toplumsal destekleri de içerecek biçimde kapsamlı bir evde bakım hizmeti modeli, gereksinimlere daha iyi yanıt verebilecektir. Anahtar kelimeler: Evde bakım, evde sağlık, tıbbi, sosyal, Katz, Lawton, günlük yaşam aktiviteleri

Evde bakım hizmetleriGünlük yaşamHasta bakımı+4
Mehmet Aydın
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Organofosfat ve karbamat içeren insektisid maruziyeti ile acil servise başvuran hastaların serum asetilkolinesteraz düzeyleri ile klinik seyir ve mortaliteleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

AMAÇÇalışmamızın amacı, 1993-2007 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Acil Servisine (AS) organofosfat ve karbamatlı insektisidlere maruz kalarak başvuran hastaların serum asetilkolinesteraz (AChE) düzeyleri ile klinik seyir ve mortaliteleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir.YÖNTEMGeriye dönük, kesitsel ve analitik araştırmamızda, DEÜTF ilaç ve zehir danışma merkezi (ZDM) kayıtlarından, 1 Haziran 1993 ile 31 Haziran 2007 tarihleri arasında DEÜTF AS'e başvuran organofosfat ve karbamatlı madde alımlarının protokol numaraları ile hastane arşivinde bulunan dosyalarına ulaşıldı. Olguların demografik özellikleri, alınan insektisid tipleri, zehirlenme nedenleri, klinik belirti ve bulguları, serum AChE düzeyleri, mekanik ventilasyon gereksinimleri, gelişen komplikasyonlar ve sonuç verileri değerlendirildi. Tüm veriler çalışma için hazırlanmış standart bilgi formlarına, daha sonra bir veri tabanı programına kaydedildi. İstatistiksel analizde ki-kare ve t-testi kullanıldı.BULGULARÇalışmaya 108 hasta dahil edildi. Olguların genel yaş ortalaması 34.1±18.6 ve erkek/kadın oranı 1.57 idi. Mekanik ventilasyon uygulanan olguların serum AChE düzeyi ortalamaları, mekanik ventilasyon uygulamasına gerek duyulmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük idi (1103.90 ± 1718.92, 3843.55 ± 3680.44 IU/L, p<0.01, sırasıyla). Komplikasyon gelişen olgularda serum AChE düzeyi ortalaması, komplikasyon gelişmeyen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük bulundu (735.66 ± 985.81, 3589.95 ± 3613.61 IU/L, p<0.01, sırasıyla). Ölen olguların serum AChE düzeyi ortalamaları, ölüm gelişmeyenlerinkine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük idi (637.50 ± 502.55, 3369.46 ± 3562.56 IU/L, p<0.01, sırasıyla).SONUÇOrganofosfat ve karbamatlı insektisidlerle zehirlenmelerde serum AChE düzeyi, mekanik ventilasyon uygulanan, komplikasyon ve ölüm gelişen olgularda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük idi. Organofosfat ve karbamatlı insektisid zehirlenmelerinde, serum AChE düzeyi klinik seyir ve mortaliteyi değerlendirmek için yararlı bir parametre olarak kullanılabilir.ANAHTAR KELİMELEROrganofosfat ve karbamatlı insektisid zehirlenmeleri, asetilkolinesteraz, mortalite.

AsetilkolinesterazKarbamatlı pestisitlerOrganofosfat
Necip Kahraman
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgaris sağaltımında salisilik asid ile tretinoin krem etkinliğinin ve güvenilirliğinin karşılaştırılması

Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakultesi Dermatoloji Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran hafif ve orta şiddetli akne vulgarisli olgular arasından randomize olarak seçilen ve her biri 20'şer olgu içeren gruplardan birincisine %3'lük alkol salisile + %1'lik klindamisin solusyonu, ikincisine ise tretinoin krem + %1'lik klindamisin solusyonu uygulanarak her iki sağaltım yönteminin etkinliği ve güvenilirliği karşılaştırılmıştır.Hastalar yaş, cins, lezyonların derecesi, nonenflamatuar ve enflamatuar lezyon sayısı, deri sebum, akne yaşam kalite indeksi ve yan etkiler açısından değerlendirilmiştir. Her iki grup etkinlik ve yan etki açısından birbirleriyle karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Tretinoin krem kullanan grupta sağaltımın 4. haftasındaki nonenflamatuar, enflamatuar ve total lezyon sayısı alkol salisile %3 kullanan hasta grubuna göre daha az sayıda saptanmış olup bu fark istatistiksel olarak da anlamlıydı. Ancak sağaltımın sonunda her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Buna göre enflamatuar ve nonenflamatuar lezyon sayısını azaltmada alkol salisile %3 ve tretinoin kremin eşit güce sahip olduğu, ancak tretinon kremin alkol salisileye göre daha hızlı etkinlik sağladığı söylenebilir.

Lale Babayeva
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ege bölgesinde yedi ildeki 100 hastanede st elevasyonlu miyokard enfarktüsü tedavi yaklaşımları

GİRİŞ ve AMAÇTüm dünyada acil servis başvurularının ve mortalite ve morbiditenin en önemli nedeni akut koroner sendromlardır (AKS). Türkiye'de kalp damar hastalıklarına bağlı ölümler tüm ölümlerin %47,7'sidir, ölüme neden olan ilk 10 hastalığa bakıldığında iskemik kalp hastalıklarına bağlı ölümler %21,7 ile birinci sıradadır. ST elevasyonlu miyokart enfarktüslü (STEMİ) hasta erken tanınıp tedavi edilmezse mortalite her 30 dakikada artmaktadır. Mortalite ve morbiditeyi azaltmak açısından STEMİ'de erken tedavi önemlidir. Bu çalışmada Ege bölgesi hastanelerinde STEMİ hastalarında uygulanan tedaviler, STEMİ'li hastaların sonuçlandırılması ve bunları etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık.METODÇalışmaya coğrafi olarak Ege bölgesi içinde sayılan İzmir, Manisa, Uşak, Muğla, Afyon, Aydın, Denizli ve Kütahya illeri ve bu illerin ilçelerindeki toplam 110 hastanede çalışan hekimlerin alınması planlandı. Çalışma formunda dolduran kişinin kurumu, uzmanlık alanı, yaşı, cinsiyeti, hastanede yoğun bakım ünitesi varlığı, perkütan koroner girişim yapılıp yapılamadığı, en yakın koroner anjiyografi ünitesine uzaklık, hastaların sonuçlanması (sevk yada yatış) ve uygulanan tedaviler sorgulandı. Hazırlanan çalışma formları çalışmaya alınan kurumlardaki hekimlere ulaştırıldı. Her kuruma acil servis sorumlu hekimi ve uzman konsültan hekim tarafından doldurulması için çalışma formu gönderildi.BULGULARToplam 182 adet çalışma formu dolduruldu. Tüm hastanelerin %69'u ilçelerde ve %31'i il merkezlerinde yer alıyordu. Hastanelerin %45'inde bir yoğun bakım ünitesi vardı. Hastanelerin %18'inde perkutan koroner girişim (PKG) yapılabiliyordu. Beş hastanede (%5) STEMİ'li hastalar için tercih edilen damar açıcı tedavi yöntemi direkt PKG idi. STEMİ'li hastaların %58'i sevk, %35'i yatış ve %7'i duruma göre sevk yada yatış şeklinde sonuçlandırılıyordu. Sevk yapılan kurumlardaki hekimlerin %60'ını pratisyen hekimler ve yatış yapılan kurumlarda ise %70'ini uzman hekimler oluşturuyordu.TARTIŞMAEge bölgesi hastanelerinde STEMİ'de uygulanan damar açıcı tedavi yönteminin büyük oranda fibrinolitik tedavi şeklinde olduğunu tespit ettik. Merkez hastanelerinde, yoğun bakım ünitesi ve konsültan uzman hekim bulunan hastanelerde fibrinolitik tedavi daha fazla uygulanmaktadır. Hastanede PKG yapılabilmesi fibrinolitik tedavi kullanılmasını etkilememektedir.STEMİ'li hastaların sonuçlandırılması da hastane yerleşimi, hastanede yoğun bakım ünitesi ve konsültan uzman hekim olup olmaması ve PKG yapılıp yapılamamasıyla değişmektedir.

Huriye Akay
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner Arter Hastalarında Hipertansiyonun İnflamatuar Reaksiyona Additif Etkisi

Ateroskleroza bağlı ölümler halen dünyada ve ülkemizde ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Aterosklerotik plak, birçok yönüyle kronik inflamasyona benzemektedir. Hipertansiyon (HT) kardiyovasküler hastalıklar için en önemli risk faktörlerinden birisi olup, kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyi belirgin arttırmaktadır. Araştırmalarda HT ile hafif dereceli kronik bir inflamasyon birlikteliği gösterilmiştir. Mevcut bulgular acaba HT inflamatuar bir hastalık mıdır? ya da inflamatuar süreç HT'nin patogenezinde rol oynamakta mıdır? sorularını gündeme getirmiştir. HT'nin aterosklerotik süreçteki vasküler inflamasyona ilave katkısının olup olmadığının anlaşılması, HT ve aterosklerozun mortalite ve morbiditesini azaltan yeni tedavi stratejilerine ve hedef organ hasarlarının azaltılmasına katkıda bulunabilir. Biz stabil koroner arter hastalığında HT'nin inflamatuar sürece ilave katkısının olup olmadığını araştırdık.Çalışmamıza alınan hastalar otuzar kişilik üç gruba ayrıldı; Grup I sadece koroner arter hastalığı olan, Grup II ise koroner arter hastalığına ilaveten HT'si olan hastalardan oluşturuldu. HT sistolik kan basıncı 140 mmHg ve/veya diyastolik kan basıncı 90 mmHg'nın üzerinde olması şeklinde tanımlandı. Kontrol grubu (Grup III) benzer yaş grubunda sağlıklı gönüllülerden oluşturuldu. Çalışmaya en az 6 haftadır egzersiz, yemek yeme, soğuğa maruz kalma ve/veya emosyonel stres ile uyarılabilen, dinlenmekle veya dil altı nitrat preparatları ile tamamen geçen tipik stabil angina pektoris tanımlayan hastalar alındı. Tüm katılımcıların ayrıntılı öyküleri alındı, detaylı bir fizik muayeneleri yapıldı ve 12 derivasyonlu elektrokardiyografileri alındı. Transtorasik ekokardiyografi'leri yapıldı. Gerekli görülen hastalara da Bruce protokolünde egzersiz stres testi yapıldı. Grup I ve II'deki tüm hastalara koroner anjiografi yapıldı. Koroner arter hastalığında herhangi bir koroner damarda %70 ve üzerinde darlık olması olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen tüm olgulardan kan örnekleri en 12 saat açlık ve en az 5 dakika dinlenme sonrası alındı. İnflamatuar markerlerdan hs-CRP,İL-1ß, İL-6, İL-10 ve TNF-?'nın düzeyleri ölçüldü.Çalışmamızda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hem koroner arter hastalığı grubunda ve hem de koroner arter hastalığı+HT grubunda inflamasyonun göstergeleri olan hs-CRP, İL-1ß, İL-6 ve TNF-? değerleri daha yüksekti. Bu farklılıklar istatistiksel olarak oldukça anlamlı idi. Fakat koroner arter hastalığı ve koroner arter hastalığı+HT grupları kendi aralarında karşılaştırıldığında, koroner arter hastalığı+HT grubundaki inflamatuar markerler daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi.Çalışma grubumuzu oluşturan hipertansif hastaların tamamı antihipertansif tedavi almakta olup, kan basıncı değerleri nispeten kontrol altındaydı. Daha önce hipertansif hastalarda düşük dereceli inflamasyonun gösterildiği çalışmalara göre bizim çalışma grubumuzda kan basıncı değerlerimiz daha düşüktü. Ayrıca, bizim hastalarımızın hepsi antihipertansif tedavi almakta olup, %87'si anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü (ACE-İ) veya anjiyotensin reseptör blokeri (ARB) almaktaydı. Renin anjiyotensin aldesteron sisteminin son ürünü anjiyotensin II'dir (ATII). ATII'nin özellikle AT tip 1 reseptörleri aracılığıyla aterojenik ve proinflamatuar etkileri bulunmaktadır ve ACE-İ ve ARB'ler, ATII'nin bu olumsuz etkilerini azaltabilirler.Sonuç olarak, stabil dahi olsa, koroner arter hastalığı hastalarında kontrol grubuna göre artmış inflamatuar yanıt saptandı. Ancak, stabil koroner arter hastalığı hastalarında, HT'nin inflamatuar süreç üzerine additif etkisi gösterilemedi. Antihipertansif amaçlı ACEİ veya ARB kullanımı stabil koroner arter hastalığında inflamatuar cevabı azaltıyor olabilir.

Ali Taner
Afyon Kocatepe University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perinatal dönemde serum ve anne sütü ferritin düzeylerinin bazı hematolojik parametrelerle karşılaştırılması

ÖZET Demir metabolizmasının özellikleri dikkate alınıp anne ve bebek arasındaki bazı hematolojik parametrelerle birlikte, serum F ve anne sütü F değerlerinin karşılaştırılması ; böyle likle antenatal, natal ve postnatal dönemde elde edilen bul gularlarla, bebekteki demir metabolizması hakkında önceden bilgi edinebilme olanağının araştırılması amacı İle bu çalışma planlanmıştır.Çalışmada, 27 gebenin ve bebeklerinin kordon ve 8-10 haftalık iken kanlarında Hb,Hkt, SD,TDBK,TS ve F düzeyleri grublar halinde incelenerek değerlendirilmiştir. Verilerin Ege Üniversitesi Bilgisayar Araştırma ve Uygulama Merkezinde yapılan istatistiksel yorumunda korelasyon analizi, tek yönlü varyans analizi ve t testi uygulanmış olup, çokluk karşılaştırma testlerinde önemlilik düzeyi en az P ( 0.05 olarak seçilmiştir. Grublar içindeki parametrelerin ortalamalarının sayısal değerleri birbiri ile karşılaştırıldığında; Hb ve Hkt orta lamalarının gebe ve bebek grubundaki değerleri ve TDBK orta lamalarının kordon kanı ve bebek grubundaki değerleri ara sındaki anlamsızlık dışında, Hb, Hkt, SD, TDBK, TS ve F değerle rinin grublar içindeki ortalamaları arasında anlamlı fark elde edilmiştir. Gebeler Hb ve Hkt'i sırasıyla 11 G/dl, % 33 ve altında olan larla, üzerinde olanlar olmak üzere iki gruba ayrıldığında: Gebelerin F değerleri arasında anlamlı fark bulunamamış, ancak Hb, Hkt, SD, TDBK ve TS ortalamaları arasında anlamlı fark elde edilmiştir »Bunların kordon kanı parametrelerinin SD dışında kilerin birbiri arasında ve bebeklerinin parametreleri ara sında anlamlı fark tespit edilememiştir. 8-10 Haftalık bebekler Hb ve Hkt'i sırasıyla 11 G/dl, %33 ve altında olanlarla, üzerinde olanlar olmak üzere iki gruba ay rıldığında : Bunların kordon kanı ve annelerinin doğum öncesin deki parametrelerinin birbiri arasında anlamlı fark buluna- 73mamıştır. Gebeler serum F'i 12 ng/ml' nin üzerinde ve altında olmak üzere iki gruba ayrıldığında : İki grubun F ortalamaları ara sında farklılık varken, bunların kordon kanı, bebek serum F ve anne sütü F değerleri arasında anlamlı fark bulunamamış tır. Çalışmamızda anemik gebeler demir eksikliği anemisi bulguları gösterirken, bebekler içinde biri demir eksikliği anemisi diğerleri süt çocuğunun fizyolojik anemisi özellikleri taşımaktadır. Buraya dek sözü edilen tüm veriler, çalışmaya katılan gebelerin düzeyindeki demir eksikliğinin kordon kanı ve 8-10 haftalık bebeklerin hematolojik değerlerini demir eksikliği yönünden anlamlı şekilde etkilemediğini, fetusun intrauterin dönemde demir statüsü yönünden anne için bir parazit gibi davranarak gerek duyduğu demiri yeterince sağlayabildiği görüşünü desteklemektedir. Çalışmamızda kordon kanı F'i ile 8-10 haftalık bebek F'i arasında anlamlı ilişki (r:0,535) bulunmuş olup, söz konusu dönemdeki bebeğin F'inin büyük bir kısmının hâlâ fetal F'den kaynaklandığı ileri sürülebilir. Ayrıca anemik gebelerle, kontrolların matür anne sütü F ortalaması arasında anlamlı fark bulunmuştur.Bunun bebeğin hematolojik bulgularına olan belirgin etkisi gözlenememiş, ancak gastrointestinal sistemde F'nin varlığın dan kaynaklanabilecek bakteriostatik potansiyelin anemik anne bebeklerinde daha az olması ve yenidoğan döneminde» bebeğin inf eksiyonlara açık kalmasına yardımcı olduğu yorumu getiril miştir. 74

Anne sütüFerritinPerinatoloji
Salih Kavukçu
Dokuz Eylül University
1988
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Neonatal trombositopenilerde etyoloji

ÖZET Neonatal trombositopeni yaşamın ilk ayında trombosit sayısının 150xl09/L nin altında olmasıdır. Hasta yenidoğanlarda trombositopeni daha sık gelişmekte, trombositler hemostazda önemli bir rol oynadığı için trombositopeni klinik tabloyu daha ağırlaştırabilmektedir. Trombosit tüketiminin artması, yapımın azalması, sekestrasyonun artması veya bunlardan herhangi birinin kombinasyonu sonucu gelişebilen trombositopenide erken dönemde tanı konarak trombositopeniye yol açan faktörün ortadan kaldırılması, komplikasyonların ve mortalite riskinin azaltılması açısından önem taşımaktadır. Yenidoğan ve prematüre servislerine yatan term ve preterm bebeklerde trombositopeni görülme sıklığı, ortaya çıkan neonatal trombositopeninin etyolojisinde rol oynayan faktörlerin belirlenmesi ve önlenebilecek nedenlerin ortadan kaldırılarak trombositopeni sıklığını azaltmayı amaçlayan bu araştırmada prematürite, hipoksi, sepsis intrauterin gelişme geriliği, ağır Rh uygunsuzluğu, dissemine intravasküler koagulasyon trombositopeniden sorumlu başlıca faktörler olarak bulunmuştur. Trombositopenik bebeklerde gelişen komplikasyonlar ve fatalite riski daha yüksek saptanmıştır, özellikle deri içine kanamadan çok sistem kanaması olanlarda trombositopeni derecesi ile ilişkili olmadan prognozun daha kötü olduğu izlenmiştir. Trombositopeninin % 47'sinin ilk 2 günde ortaya çıktığı, trombosit sayısının ilk 48 saat içinde en düşük seviyeye ulaştığı, ortalama 8 günde trombosit sayısının normale çıktığı görülmüştür. Trombositopeni geliştikten sora komplikasyonların daha çok gelişmesi, fatalite oranının artması nedeniyle prenatal, natal, postnatal bakımın iyi yapılması, prematürite, enfeksiyon, hipoksi gibi trombositopeni etyolojisinde rol oynayan faktörlerin mümkün olduğunca ortadan kaldırılması gerektiği düşünülmüştür. 40

Bebek-yenidoğmuş hastalıklarıEtyolojiTrombositopeni
Hale Ören
Dokuz Eylül University
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

6-10 yaş grubu ilkokul çocuklarında vitamin, A, beta-karoten, retinol bağlayıcı protein, prealbumin ve kotinin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması

Çalışmamızın sonucunda bulduğumuz toplam malnütrisyonlu çocuk oranı (%48,3), malnütrisyonun, ülkemiz için hâlâ önemli bir sorun olduğunu göstermektedir. Malnütrisyon, enfeksiyon-malnütrisyon kısır döngüsü ile mortalite üzerinde etkin olmaktadır (2,3). Vitamin A için 20u.g/dL'nin altındaki serum düzeyinin subklinik vitamin A eksikliğini yansıttığını gözönüne alırsak, bulduğumuz vitamin A eksikliği oranı %15.4'dir. WHO sınıflamasına göre serum vitamin A düzeyi 10u,g/dL'nin altında olanların prevalansı %5'ten fazla ise olay halk sağlığı boyutlarında demektir. Bu açıdan bakıldığında ülkemizde vitamin A eksikliği çok önemli bir sorun olarak gözükmemektedir. Ancak çalışmanın yapıldığı bölgenin B-karotendem zengin sebze ve meyvelerin bol bulunduğu bir bölge olması nedeniyle bulduğumuz bu oran tüm ülke için gerçeği yansıtmayabilir. Serum RBP düzeyinin vitamin A eksikliği durumlarında da düşük bulunması nedeniyle, hem malnütrisyonu, hem de vitamin A eksikliği bukman çocuklarda serum RBP düzeyini düşük bulmayı bekliyorduk, ancak böyle bir sonuç elde edemedik. Bunun nedeni çocukların malnütrisyon ve vitamirv A eksikliği durumlarının hafif olması, serum RBP düzeyinin diyetle çok çabuk etkilenmesi olabilir.Diğer yandan serum kotinin düzeyi ile ÜSYE sıklığı arasında bulduğumuz pozitif ilişki, dünya çapında sürdürülen, ülkemizde de gündemde olan anti-sigara kampanyasına, sigara içen ve içmeyen herkesin katılması gerekliliğini gösteren nedenlerden sadece bir tanesidir. -32-

KarotenoidlerPrealbuminRetinol bağlayıcı proteinler+1
Ulviye Aydın
Dokuz Eylül University
1993
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tenisçi dirseğinde düşük enerjili lazer ile kesikli ultrason tedavilerinin etkinliğinin araştırılması

DirsekLazer tedavisiTenis dirseği+1
Ramazan Kızıl
Dokuz Eylül University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında eritropoietinin oksidan stres ve antioksidan savunma sistemi üzerine etkileri

ÖZET Kronik böbrek yetmezliği (KBY) olan hastaların hemen hemen tümü anemiktir. KBY'deki anemi etyolojisinde ana faktör eritropoietin eksikliğidir. Üremik hastaların eritrosit membranlarındaki poliansatüre yağ asitlerinin artmış oksidasyonu böbrek yetmezliğindeki anemiyi ağırlaştırabilir. Üremik hastalarda rekombinant insan eritropoietini (r-HuEPO) tedavisi ile anemi doza bağlı olarak düzeltilebilir. r-HuEPO'nun KBY hastalarındaki anemi tedavisinde oldukça etkili olması ve yaşam kalitesini yükseltmesi nedeniyle, bu çalışmada r-HuEPO'nun hemodiyaliz tedavisi gören hastalarda artmış lipid peroksidasyonu ve azalmış antioksidan savunma üzerine etkisi araştırılmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Nefroloji biriminde izlenen ve son dönem böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz (HD) tedavisi gören hastalardan 13 tanesi çalışmaya alınmıştır. 13 HD hastasının (4 erkek ve 9 kadın) yaş ortalaması 41,4 +.1 7 yıl (1 4-70) olup ortalama hemodiyaliz süresi 18.4 aydır (4-36 ay). Üremik ve anemik olmayan 13 sağlıklı kişi de (7 erkek 6 kadın) kontrol grubu olarak seçilmiştir. Kontrol grubunun yaş ortalaması 45.6±12.9 yıldır. Son 3 ay içinde kan transfüzyonu yapılanlar, demir depo hastalığı saptananlar, sigara içenler ve r-HuEPO kullanım öyküsü olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. HD hastalarına diyaliz sırasında kuprofan membran ve asetatlı diyalizat kullanılmıştır. Hastalara haftada üç kez dörder saatlik standart HD tedavisi uygulanmıştır. HD tedavisi uygulanan ve hemoglobin değeri 10-11 gr/dl (Htc. %30- 33) 'nin altında olan hastalardan 3x4000Ü/haftada r-HuEPO (Epoetin- a, CILAGR) subkutan tedavisine başlamadan önce ve hedef hemoglobin değeri 10-11 gr/dl (Htc. %30-33)'ye ulaşılınca HD seansından önce 10 cc heparinli periferik venöz kan alınmıştır. 29Alınan heparinli venöz kan örneğinden oksidan stresi tayin etmek için plazma malondialdehid (MDA), antioksidan savunma için total glutatyon peroksidaz (GPx) ve eritrosit süperoksit dismutaz (SOD) enzim düzeylerine bakılmıştır. Eritropoietin tedavisi öncesi ve sırasında alınan değerler Wilcoxon eşleştirilmiş 2 örnek testi ile ayrıca kontrol grubu ile çalışma grubu ise Mann-Whitney U testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Ort. SOD Ort. GPx Ort. MDA Ü/gr Hb Ü/gr Hb nmol/ml Kontrol grubu 853,45 106,12 0,62 r-HuEPO tedavisi öncesi 518,18 55.82 1,51 r-HuEPO tedavisi sırasında 857,85 119.83 1,84 Tabloda da görüldüğü gibi HD tedavisi uygulanan hastalarda r-HuEPO ile eritrosit SOD ve total GPx enzim düzeylerinin tedavi öncesine göre arttığı (sırasıyla pAnahtar Kelime: Böbrek yetmezliği-kronik = Kidney failure-chronic ; Eritropoietin = Erythropoietin ; Oksidanlar = Oxidants ; Renal diyaliz = Renal dialysis

Böbrek yetmezliği-kronikEritropoietinOksidanlar+1
Caner Çavdar
Dokuz Eylül University
1995
00