
142
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Nötrofil / lenfosit oranının kolorektal kanser prognozunda prediktif değeri
Amaç: Çalışmamızda; rezeksiyon yapılan kolorektal kanserli olgularda nötrofil lenfosit oranının tümör büyüklüğü, pozitif lenf nodu oranı, serum CEA ve CA 19-9 düzeyleri gibi diğer prognostik faktörlerle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Yerel etik kurul onayı alındıktan sonra, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi? nde 2008 ile 2012 yılları arasında Genel Cerrahi Ünitesi? nce kolon ve rektum kanseri tanısıyla elektif şartlarda rezeksiyon uygulanmış olan hastaların sayısal istatistikleri ve 146 hastaya ait bilgiler, hastane bilgi yönetim sistemi kullanılarak ve retrospektif olarak dosya verileri incelenerek yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilmiş olan hastaların demografik verileri, klinik takipleri, laboratuvar parametreleri, görüntüleme ve patoloji kayıtları incelenip gerekli veriler çalışmaya dahil edildi ve bu şekilde nötrofil lenfosit oranının diğer prognostik faktörler ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen olguların %61? i erkek %39? u kadındır. Olgulardan erkek cinsiyete sahip olanların yaş ortalaması 66±13 ve kadın cinsiyete sahip olanların yaş ortalaması 64±12? dir. Tümör yerleşim yeri olarak en sık rektum (%36,3), ikinci sıklıkta sigmoid kolon (%21,9) ve en az oranda tansvers kolon (%2,7) yer almaktadır. TNM evreleme sistemine göre olguların % 69,9? u T3, %19,2? si T2 ve %11,0? ı T4 evre tümöre ve lenf nodu tutulumu gözlenen %58,2 olgunun %30,8? i N1, %27,4? ü N2 tutuluma sahiptir. Hastaların serum CA 19-9 düzeyleri ortalaması 72,8±351,7 ve serum CEA düzeyi ortalaması 171,7±1699,2 olup nötrofil lenfosit oranı ortalaması 4,0±3,5 ve medyanı 3,1? dir. Çalışmamızda NLO ile tümörün yerleşim yeri (p=0,606), tümör büyüklüğü (p=0,657) ve pozitif lenf nodu oranı (p=0,644) ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Araştırmamızda, prognoza etki eden faktörlerden artmış tümör büyüklüğü ve lenf nodu tutulumları preoperatif serum CEA seviyesi ile korele iken; serum CEA düzeyi ile NLO arasında bir ilişki tespit edilememiştir. Çalışmamızda kolorektal kanserli olgularda prognozu etkileyen faktörlerden tümör evresi ile serum CA 19-9 seviyeleri arasında ve CA 19-9 ile NLO arasında bir ilişki saptanmaz iken serum CEA düzeyi ile serum CA 19-9 düzeyi arasında orta dereceli bir ilişki tespit edilmiştir. Sonuç: Çeşitli kanser tiplerine sahip hastalarda prognoz ile ilişkili olduğu belirtilen nötrofil lenfosit oranı ile; tümörün yerleşim yeri, serum CEA düzeyi, tümör büyüklüğü ve pozitif lenf nodu oranı ile anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Nötrofil lenfosit oranı basit bir analiz, kolayca bulunabilen bir laboratuar değişkeni ve pro-tümör inflamatuar denge halinin göstergesi olmakla birlikte, artmış nötrofil lenfosit oranı ile kötü onkolojik gidişat arasındaki ilişki halen netlik kazanmamıştır. Yakın tarihli literatürlerde çelişkili sonuçlar mevcuttur. Her ne kadar serum CEA, CA 19-9 ve CA 72-4 gibi konvasiyonel markırlara göre hematolojik markırlar çok daha ucuz ve hızlı labaratuvar parametreleri olsalar da, tümör tarafından tetiklenen immun cevap kompleks bir yapıya sahiptir ve nötrofil lenfosit oranı sistemik inflamatuar yanıta sadece bir açıdan bakış sağlamaktadır. Nötrofil lenfosit oranı tek başına bağımsız bir prognostik faktör olarak değerlendirilemese de diğer faktörlerle birlikte değerlendirildiğinde klinisyene ek bakış açısı sağlayabilme açısından faydalı olabilir. Henüz üzerinde konsensus sağlanmamış bu konuya ilişkin çalışmaların gerekliliği ve devamlılığının önemli olduğunu vurgulamakta fayda olacağı kanaatindeyiz.
Meme cerrahisi sonrası seroma gelişiminde nütrisyonun önemi
Amaç: Meme cerrahisi sonrası seroma gelişiminde nütrisyonun öneminin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem ve Gereçler: Bu deneysel çalışmanın Adnan Menderes Üniversitesi veterinerlik fakültesi laboratuarında, 300-350 gr ağırlığında erişkin Wistar Albino cinsi 40 rat kullanıldı. Anestezi amacıyla ketamin (30 mg/kg) ve xylazin (8 mg/kg) kullanıldı. Ratlar rastgele 10 arlı 4 eşit gruba bölündü. Sternal çentikten ksifoide uzanan orta hat insizyonu sonrası cilt, cilt altı flebi toraks duvarından dekole edilip, major pektoral kas toraks duvarından diseke edildi. Bu aşamada brakial pleksus, brakial ven ve aksiller arter görülerek korundu. Bu oluşumlar korunarak aksiller fossadaki lenf nodülleri ve yağlı gözeli doku diseke ve eksize edildi. Daha sonra major pektoral kas bağlandığı yerden 4/0 ipek sütürler ile bağlanıp eksize edilerek işlem tamamlandı. 1.grup kontrol grubu olup preoperatif 7 gün boyunca normal rat gıdasıyla beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı, 2. grup preoperatif 7 gün boyunca kontrol grubunun %70' i kadar beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı, 3. grup 7. gün boyunca preop proteinden zengin diyetle beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı, 3. grup 7. gün boyunca preop proteinden zengin diyetle beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı, 4. grup preoperatif 7 gün ve postop 10. gün boyunca proteinden zengin diyetle beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı. Ratlara postoperatif 1. günden itibaren postoperatif 10. güne kadar 1. gruba normal rat gıdası, 2. gruba kontrol grubunun %70' i kadar normal rat gıdasıyla, 3. gruba normal rat gıdası ve 4. gruba proteinden zengin gıda verilip, tüm işlemlerin sonrasında postoperatif 10. gün ratlar sakrifiye edilerek seromalar ve doku örnekleri alındı. Daha sonra seroma miktarları ölçüldü ve seroma sıvılarında inflamasyon parmetrelerinden akut faz reaktanı olan IL-1ßeta ve damar proliferasyonu ve anjiyogenezin temel parametresi olan Vasküler Endotelyal Growth Faktör (VEGF) incelendi. Bulgular: PP-Kontrol grupları arasında (p=0,012), PP-M grupları arasında (p=0,011), P-M grupları arsında (p=0,047) seroma düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Kontrol grubunun seroma miktarları ortancası 1,5 (1-2,5) ml, malnütrisyon grubunun seroma miktarları ortancası 1,5 (1-2,75) ml, preop proteinden zengin diyetle beslenen grubun seroma miktarlarının ortancası 1 (0,5-1) ml, preop, postop proteinden zengin diyetle beslenen grubun seroma miktarlarının ortancası 0,75 (0,5-1) ml olarak bulundu. Bu değerlere göre proteinden zengin diyetle beslenen grupların seroma volümleri anlamlı olarak düşük bulundu. (p=0,001 ) Gruplar arasında VEGF düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (p=0,183) Gruplar arasında VEGF düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (p=0,194) M-P grupları arasında (p=0,031), M-PP grupları arasında (p=0,002) albümin düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (p=0,003) Proteinden zengin diyetle beslenen gruplarda; kan albümin düzeyleri malnütrisyon grubuna göre daha yüksek bulundu. Gruplar arasında damar proliferasyonu oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,003). PP grubunda diğer gruplara göre daha az oranda damar proliferasyonu görüldü. Gruplar arasında fibrin oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,059) Gruplar arasında kanama oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,178) Gruplar arasında ödem oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,006). PP grubunda ödem oranın en az olduğu belirlendi. Gruplar arasında konjesyon oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p<0,001) . Proteinden zengin diyetle beslenen gruplarda konjesyon oranın diğer gruplara göre daha az olduğu saptandı. Gruplar arasında PMNL oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,063) Gruplar arasında fibroblast oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,003). PP grubunda diğer gruplara göre fibroblast oranının daha az olduğu saptandı. Gruplar arasında lenfosit oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p<0,001). PP grubunda diğer gruplara göre lenfosit oranının daha az olduğu saptandı. Gruplar arasında makrofaj oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p<0,001). PP grubunda diğer gruplara göre makrofaj oranının daha az olduğu saptandı. Gruplar arasında Fibröz doku artışı oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,083). Sonuç: Çalışmamızda elde edilen veriler doğrultusunda; deneysel mastektomi, aksiller diseksiyon modelinde, preop ve postop dönemde proteinden yüksek diyetle beslenmenin seroma oluşumunu azalttığı sonucuna varılmıştır. Sadece preop proteinden yüksek diyetle beslenen grupta diğer gruplara göre anlamlı fark olmasada, preop ve postop proteinden zengin diyetle beslenen grupta seroma miktarında anlamlı düşüş saptanmıştır. Dolayısıyla seroma oluşumunun önlenmesinde preop ve postop beslenmenin önemli olduğunu görmekteyiz. Nütrisyonun seroma oluşumunun azaltıcı etkinliğinin desteklenmesi bakımından, çok sayıda ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, seroma, nütrisyon
Dikiş alıcı alet ile klasik dikiş alıcı aletlerin karşılaştırılması
Giriş: Yara iyileşmesi araştırmacıların başlıca uğraş alanı olmuştur. Sadece sutur atma değil, sutur alma sırasında da çeşitli yangısal olaylar ortaya çıkmaktadır. Biz hem kolay, hem de yara yerine hasarsız, sutur almayı kolaylaştırıcı yeni bir alet tasarladık ve aletimiz için patent aldık. Yeni sutur alıcı aletimizin işlevselliğini hayvan deneyi ile kanıtlamaya çalıştık. Materyal Metod: Toplam 14 adet Sprague-Dawley tipi rat çalışmaya alındı. İki grup oluşturuldu. Birinci gruptaki 7 ratın suturleri yeni tasarım dikiş alıcı alet ile alınırken, 2. gruptaki 7 ratın suturleri klasik yöntem olan penset ve bistüri ile alındı. Deneklerin hazırlanması, yara oluşturma ve yara bakım tekniği, ratların kiloları, sutur alma hızları, yara yeri histopatolojileri istatistikler olarak değerlendirildi. Bulgular: Ratlar arası ağırlıklarda anlamlı bir fark bulunmadı (p 0,652). Sutur alma zamanları incelendiğinde yeni alet ile klasik yöntem arasında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p<0.05). Suturler alınırken iki tekniğin mikroskopik açıdan dokuda yarattığı hasar değerlendirildiğinde her iki teknikte de doku hasarı oluşmadığı saptandı (p=1,000). Yine makroskopik açıdan dokuda yarattığı hasar karşılaştırıldığında da iki teknikte anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda yüzlerce yıllık geleneksel yöntem ve aletler ile yeni bir aletin karşılaştırılması mümkün olmuştur. Bu açıdan bakıldığında benzer çalışmalara rehber olması açısından önemlidir. Yeni aleti kullanarak hem zamandan hem de performanstan kazanç sağlanmakla kalmadı zor suturleri almanında daha kolay olacağına dair izlenim oluştu. Yeni aleti kullandıkça gözlenen hızlanma aletin pratik kullanıma girmesi konusunda bizi cesaretlendirmiştir. Anahtar kelimeler: Sutur alınması, yara iyileşmesi
Geçici mekanik ileus oluşturulmuş ratlarda probiyotikle beslenmenin barsak mukoza hasarının iyileşmesine etkisi
Başlık: Geçici mekanik ileus oluşturulmuş ratlarda probiyotik ile beslenmenin barsak mukoza hasarının iyileşmesine etkisi Amaç ve Hipotez: Mekanik ileus nedeniyle opere edilen hastalarda ortaya çıkan barsak mukoza hasarı ve buna bağlı komplikasyonları önleyebilmek amacıyla, ratlarda benzer bir model oluşturuldu. Bazı gruplar probiyotik ile, bazı gruplar standart yem ile beslendi. Barsak mukoza hasarı ve buna bağlı etkilerin, gruplar arasında oluşturduğu farkları ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: 48 adet dişi Wistar-Albino tipi rat beş gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışında, ilk operasyonda, diğer grupların terminal ileumları bağlandı. İki grup 24, iki grup 48 saat sonra yeniden opere edilip terminal ileumlarındaki obstrüksiyon kaldırıldı. Bu süre içinde, her bir 24 ve 48 saat obstrükte kalan gruplardan bir tanesine, probiyotik verildi. Obstrüksiyon kalktıktan 24 saat sonra, kontrol grubu ve diğer gruplar, örnek alımı için üçüncü kez opere edildi. Terminal ileum, karaciğer, dalak, MLN, tam kan ve serum örnekleri alındı. Bulgular: 48 saat obstrükte kalan ve probiyotik verilen grupta, müköz hücre kaybı ve mukozal ödemde belirgin bir artış gözlendi. Probiyotik verilmeyen gruplarda bakteriyel translokasyon daha fazla görüldü. 24 saat obstrükte kalan ve probiyotik verilen grupta doku GR, serum NO ve eritrosit CAT daha düşük bulundu. Sonuç: Probiyotik verilen gruplarda mukozal ödemin yüksek olması, hasar gibi görünse de probiyotiklerin mukozal bariyeri güçlendirme şekliyle uyumlu olduğunu düşünüyoruz. Böylece probiyotik verilen gruplarda bakteriyel translokasyon daha az görülmüş ve antioksidatif bazı enzimler de düşük bulunmuş olabilir. Probiyotiklerin, obstrüksiyon nedeniyle opere edilen hastalarda yararlarını ortaya koymak için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Probiyotik, mukozal hasar, obstrüksiyon, bakteriyel translokasyon
Celecoxıb'in mastektomi sonrasında gelişen seroma ve yara iyileşmesine etkisi
Seroma meme kanser cerrahisi sonrasında ortaya çıkan ölü boşlukta seröz sıvı birikimidir. Seromanın patofizyolojisi net olarak aydınlatılamamıştır. Seroma gelişimi hastanede kalış süresinin uzaması, maliyet artışı, fleplerde iskemi, sıvı birikimine bağlı infeksiyon ve adjuvan tedavide gecikmeye yol açmaktadır. Seroma günümüzde halen güncel bir sorundur; ve bu sorun için en çok uygulanan yöntem ameliyat sonrası beş - yedi gün süre ile drenaj ve tekrarlanan aspirasyonlardan ibarettir.Bu çalışmada antiinflamatuar, antianjiyogenik ve antioksidan etkinliği gösterilmiş olan celecoxib'in dişi Wistar ratlar üzerinde uygulanan mastektomi modelinde seroma'ya etkinliği incelendi. Kontrol grubunda 10, celecoxib grubunda 10 olmak üzere toplam 20 rat incelemeye alındı. Mastektomi sonrasında celecoxib grubuna intraperitoneal 0.25 cc/250gr (20 mg/kg/gün) beş gün süre ile, kontrol grubuna ise aynı volümde serum fizyolojik beş gün süre ile verildi. Tüm ratların ağırlıkları ameliyat öncesi ölçüldü. Ratlar ameliyat sonrasında 10 gün izlendi. Bu süreç içinde ratların canlılıkları, kol hareketleri, yara yeri iyileşme durumları, yara infeksiyonu, flep nekrozu ve seroma oluşumları kaydedildi. Bu süre sonunda seromalar aspire edildi ve doku örnekleri alınarak ratlar sakrifiye edildi. Doku örneklerinde fibrin, kanama, ödem, damarlanma, konjesyon, PMNL (polimorf nüveli lökositler), fibröz doku artışı, fibroblast, lenfosit ve makrofajlar değerlendirildi. Seroma sıvılarında ise inflamasyon parametrelerinden akut faz reaktanı olan IL-1ß (İnterlökin 1 beta) ve damar proliferasyonu ve anjiyogenezin temel parametresi olan VEGF (vasküler endotelyal büyüme faktörü) incelemesi yapıldı.Deneyler sonunda biyokimyasal incelemede celecoxib uygulanan grupta seroma volümlerinin belirgin olarak azaldığı (p=0,00 ;U=0,00), seroma sıvısında IL-1ß düzeyinin belirgin olarak azaldığı (U=15,0; p=0,014), histopatolojik incelemede ise celecoxib grubunda konjesyonun arttığı (x²=0,044) tesbit edildi. Ameliyat sonrası celecoxib grubunda bir ratta infeksiyon ve yara ayrılması, kontrol grubunda ise bir ratta histopatolojik olarak mikroorganizma görüldü. Bu iki rat çalışma dışına çıkarıldı.Bu çalışmanın sonucunda, celecoxib'in mastektomi sonrası seroma volümlerini belirgin olarak azalttığı, bir akut faz reaktanı olan IL-1ß'yı baskıladığı; bu etkisinin antiinflamatuar etkisi ile olduğu sonucuna varıldı. Celecoxib'in etkilerinin farklı doz uygulamalarıyla ve daha geniş sayıda denek üzerinde araştırılması gerektiği düşünüldü.
Kolon kanserinde radiyal sınırın prognostik önemi
Amaç: Kolon kanseri için cerrahi uygulanan hastalarda tümör yerleşiminin kolonun peritonsuz kısmında ya da anatomik olarak dar mezenterli parçasında olması ile lokorejiyonel reküren hastalık ve azalmış sağkalım arasında bir nedensel ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada kolon kanseri nedeniyle potansiyel küratif rezeksiyon geçiren hastalarda sirkumferansiyel rezeksiyon marjin (CRM) tutulumunun prognostik öneminin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ocak 2005 ? Ocak 2008 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Kolorektal Cerrahi Biriminde radikal rezeksiyon yapılan 179 kolon kanserli(sadece pT3-pT4 kolon tümörleri) hastanın prospektif olarak kayıt altına alınan klinikopatolojik verileri analiz edildi. Histopatolojik incelemede CRM, tümörün en derin penetrasyonununa en yakın retroperitoneyal ya da peritoneyal adventitisyal yumuşak doku marjini olarak değerlendirildi.Sonuçlar: CRM pozitifliği 25 hastada (%14) izlendi. CRM tutulumu ile diferansiyasyon derecesi, tümör invazyon derinliği, lenf nodu tutulumu, venöz invazyon, lenfatik invazyon, tümör invazyon sınır tipi ve lokal nüks gelişimi arasında anlamlı ilişki saptandı(p<0.05). Çok değişkenli analizde venöz invazyon pozitifliği ve tümör invazyon derinliği ile CRM arasında anlamlı ilişki saptandı(p<0.05). Lokal nüks görülme sıklığı CRM pozitifliği izlenen hastalarda CRM negatifliği olan hastalara göre artmış olarak bulundu(p<0.01). CRM tutulumu olan hastalarda hastalıksız sağkalım(355±74 gün), CRM tutulumu olmayan hastalara göre (609±45 gün) anlamlı düzeyde azalmıştı(p<0.05). CRM pozitifliğinin hastalıksız sağkalım üzerinde 0.5 kat negatif etkisinin olduğu bulundu (p=0.027; CI=0.276-0.926).Sonuç: Bu çalışmada kolon kanserinde CRM tutulumunun varlığı ilerlemiş tümör yayılımının göstergesi olarak belirlenmiştir. CRM pozitifliği onkolojik açıdan nüks ve sağkalımın ne oranda gerçekleşeceğinin önemli bir belirleyicisidir. CRM pozitif olan hastalar sistemik hastalık riskinin artması nedeniyle postoperatif adjuvan kemoterapi ve radyoterapiden fayda görebilir. Bu nedenlerle kolon kanserli hastaların histopatolojik raporlarında bu prognostik faktörün yorumlanması rutin olmalıdır.
Deneysel tiroidektomi modelinde polietilen glikol ve dekstran 70'in adezyon önleyici etkinliği
Çalışma iki anti-adeziv bariyer, polietilenglikol ve dekstran 70'in deneysel tiroidektomi modelinde yapışıklık önleme etkinliğini değerlendirmek üzere planlandı.Yirmisekiz Winstar Albino rat sağ subtotal tiroidektomi sonrası randomize edilerek üç gruba ayrıldı. Bir gruba polietilenglikol (n=10), diğer gruba dekstran 70 (n=10 ) uygulandı. Üçüncü grup ise kontrol grubuydu (n=8). Postoperatif 14. günde, ratlar genel anestezi altında tekrar ameliyat edilerek cerrahi alan adezyon oluşumu açısından değerlendirildi. Adezyon oluşumu 0 (hiç yapışıklık yok) ile 2 (keskin disseksiyon gerektiren fibröz adezyonların varlığı) arasında skorlandı. Histopatolojik olarak fibroblast, fibrozis, damar proliferasyonu, yağ nekrozu, Polimorfonükleer lökosit, makrofaj, lenfosit, konjesyon, kanama, ödem, mikroorganizma ve yabancı cisim doku reaksiyonu açısından değerlendirildi.Kontrol grubunda iki hayvan, Dekstran 70 ve polietilenglikol (PEG) grubunda ise birer hayvanda operasyon lojuna ulaşabilmek için keskin disseksiyon gerekti. PEG grubunda 10 ratın 7'sinde disseksiyon gerektirecek yapışıklığa rastlanmadı. Yapışıklık skorlaması açısından PEG grubu ile kontrol grubu kıyaslandığında anlamlı farklılık tespit edildi (p=<0.05). Dektran 70 ile kontrol grubu arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Histopatolojik incelemede, adezyonu gösteren kriterler olan fibroblast ve fibrosis açısından, kontrol grubu ile PEG grubu arasında anlamlı istatistiksel fark tespit edildi (p=<0.05).Benzer şekilde Dekstran 70 ile PEG grupları arasında da PEG lehine anlamlı fark saptandı (p=<0.05).Sonuç olarak, PEG'ün tiroidektomi sonrası yapışıklık önlemede etkin olabileceği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Adezyon, sekonder tiroidektomi, polietilenglikol, dekstran 70
Cerrahi alan infeksiyonları risk faktörleri
Giriş ve amaç : Hastane infeksiyonları; hastaların hastaneye yattığı sırada olmayan, hastaneye yatışından 48-72 saat sonra ortaya çıkan, sıklıkla hastanede yapılan invaziv işlemler ve uygulamalar sonucu gelişen, önemli oranda morbitide ve mortaliteye neden olan infeksiyonlar olarak tanımlanmaktadır. Hastane infeksiyonları, hastaların hastanede kalış süresinin uzamasına ve ciddi sosyoekonomik sorunlara yol açmaktadır. Hastane infeksiyonlarının önemli bir kısmını da cerrahi alan infeksiyonları (CAİ) oluşturmaktadır. Çalışmamızda ; genel cerrahi servisimizde ameliyat edilen hastalarda gelişen cerrahi alan infeksiyonlarındaki risk faktörlerinin belirlenmesi ve anlaşılması amaçlanmıştır.Hastalar ve metod : Mayıs 2008-- Kasım 2008 tarihleri arasında meme, guatr ve laparoskopik ameliyatlar hariç acil ve elektif ameliyat edilen ardışık 422 hasta cerrahi alan infeksiyonu ve risk faktörlerini tespit etmek amaçlı çalışmaya dahil edildi. Hastaların preoperatif dönemde risk faktörleri belirlendi ve postoperatif 3.---7. ve 30. günler cerrahi alan infeksiyonu açısından çalışmayı yürüten sorumlu hekim tarafından kontrol edildi. Cerrahi alan infeksiyonları, NNIS verilerine dayanılarak insizyonel ve organ/boşluk olarak tanımlandı.Bulgular : Hastalardan %37,9'u (160 birey) kadın, %62,1'i (262 birey) erkek idi. Çalışmaya alınan toplam 422 hastadan 64'ünde ( %15,1 ) cerrahi alan infeksiyonu gelişti. CAİ gelişen hastaların 17'si kadın ve 47'si erkekti. DM ve malignite CAİ gelişiminde risk faktörleri olarak tespit edildi ( P < 0,05 ). ameliyat sonrası tüm nedenlere bağlı CAİ insidansı %15,1 oranında tespit edildi. Kontaminasyon derecesi, hastanede yatış süresi CAİ gelişiminde etkili parametrelerdi. ASA skoru ? 3 olanlarda CAİ daha fazla gözlendi.Yorum : Cinsiyet, diabetes mellitus maliğnite, kontaminasyon derecesi, ASA skoru ?3 olması, preoperatif cilt temizliği, yoğun bakımda kalış süresi, hastanede yatış süresi, yara kültüründe üreme, ameliyat süresi ve insizyon uzunluğu CAİ oranlarını arttıran risk faktörleri olarak belirlendi. Özellikle kontaminasyon derecesi, yoğun bakımda kalış süresi, hastanede yatış süresi, operasyon süresi, yara kültüründe üreme CAİ gelişiminde oldukça güçlü etkenler olarak tespit edildi. Bu veriler eşliğinde çalışmamızın sonucunda CAİ gelişimini engellemek için değiştirilebilir ve önceden öngörülebilen etkenlere müdahale değerlendirilebilir.
Ratlarda mastektomi ve aksiller disseksiyon sonrası mikro gözenekli polisakkarit kürecikler (Arista kullanımının seroma oluşumuna etkisi
Amaç: Seroma, meme kanseri cerrahisi sonrası en sık görülen komplikasyondur (%10-50). (1,2,3,4). Doku diseksiyonu ya da doku eksizyonu ile oluşan ölü boşluğa lenfovasküler sıvı kaçağı sonucu ortaya çıkar. Güncel çalışmalara göre, uzamış enflamatuar yanıt veya yara iyileşmesinin ilk fazının uzaması sonucu gelişen anormal eksuda vasıflı sıvı lokülasyonu seroma oluşumunda en önemli etkendir (1,5,6,7). Seroma, yara yeri enfeksiyonu, abse, doku nekrozu ve sepsis gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilmektedir. Mikro gözenekli polisakkarit kürecikler (MPK (Arista®)), matris jel oluşturma etkisiyle, bağlama, kompres ya da diğer yöntemlerle durdurulması zor olan kanamalarda hemostaz sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Bu çalışmada amaç, MPK'nın lenfovasküler sızıntıyı engelleyerek ve polisakkarit yapısı sayesinde yara iyileşmesini hızlandırarak seroma oluşumunu azaltabileceğini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada, ortalama 200?250 gr. ağırlığında genç, dişi Wistar ratlar kullanıldı. Kontrol ve çalışma grupları sekizer rattan oluşturuldu. Ratlara sağ mastektomi ve aksilla dissekisyonu uygulandı. Ameliyat sonrası kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmazken, çalışma grubuna ameliyat sonrası lokal MPK uygulandı. Operasyondan 10 gün sonra mastektomi kavitesinden steril enjektör ile seromalar aspire edildi, miktarları ölçüldü ve laboratuvar parametreleri (total protein,albumin, Laktat dehidrogenaz (LDH),total kan hücre sayımı,C reaktif protein (CRP)) incelendi. Ratlar anestezi altında sakrifiye edilerek operasyon lojundan doku örnekleri alındı, patolojik değerlendirmeleri yapıldı. Örnekler, damar proliferasyonu, fibrin miktarı, ödem, nekroz, konjesyon, mikroorganizma, polimorfonükleer lökosit, fibroblast ,lenfosit, makrofaj ve fibröz doku artışı açısından değerlendirildi.Bulgular: Değerlendirmeler sonunda, çalışma grubunda seroma, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha az meydana geldi (p= 0,001). Çalışma grubundan elde edilen aspiratlarda, eksuda mayiinin önde gelen bileşenlerinden albumin ve LDH anlamlı olarak daha az miktarlarda saptandı (p<0,003). Total protein miktarı da yine çalışma grubunda daha düşük seviyelerde ölçüldü. Patolojik incelemelerde de fibröz doku artışı kontrol grubunda, çalışma grubuna oranla anlamlı ölçüde daha çok izlendi (p= 0,032). Ayrıca, makrofaj gibi yara iyileşmesinin enflamatuar fazında daha yoğun olarak görülen hücreler, kontrol grubunda, çalışma grubuna göre daha yoğun olarak gözlendi.Sonuç: Bu çalışmada, MPK'nın matris jel oluşturma etkisiyle, mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası ortaya çıkan lenfatik ve vasküler sızıntıları engellediği, bunun yanı sıra polisakkarit yapıda olması nedeniyle yara iyileşme sürecini de hızlandırarak seroma oluşumunu azalttığı sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Seroma, mastektomi, arista, yara iyileşmesi
Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde 2000-2009 yılları arasında İnsizyonel herni nedeniyle intraperitoneal dual mesh ile tedavi edilen hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Abdominal cerrahi girişimlerden sonra %10-12 oranında insizyonel herni gelişimi bildirilmiştir. İnsizyonel herniler, önemli oranda iş gücü kayıplarına ve morbiditeye neden olurken, hayat kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. İnsizyonel hernilerin oluşumu ve onarımı cerrahi pratiğinde önemli bir yer tutmakta olup, amaç önlenebilir faktörleri indirgeyerek insizyonel herni gelişimini azaltmak, tedavide ise nüksü önlemeye yönelik en iyi yöntemi, en iyi teknikle uygulamak olmalıdır. İnsizyonel hernilerin tedavisinde tek seçenek cerrahidir. Cerrahi tedavide temel olarak iki yöntem kullanılır. İlk yöntem hastanın kendi dokularının kullanıldığı primer onarım, ikinci yöntem de sentetik materyallerin kullanıldığı yöntemdir. Herni defektinin çapı 4 cm' den küçükse ve çevresinde canlı doku bulunuyorsa insizyonel herniler primer olarak onarılabilirken, çapı 4 cm' den büyük ya da çapı 4 cm' den küçük ama multipl defektlerden meydana gelen herniler primer kapatılma durumunda yüksek nüks oranlarına sahip olduğu için bir prostetik materyallerle onarılmalıdır. Çalışmamızda amaç insizyonel herni tedavisinde intraperitoneal yerleşimli dual mesh kullanımının gözden geçirilerek, henüz ortak bir görüş sağlanamayan insizyonel herni tedavisinde farklı bir bakış açısı getirmektir. Çalışmada Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde ocak 2000 – aralık 2009 tarihleri arasında insizyonel herni nedeniyle intraperitoneal dual mesh uygulaması yapılan hastalar, retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, vücut kitle indeksi (BMI), önceden geçirilmiş karın ameliyatları ve fıtık tamirleri, defekt çapı, hastanede kalış süresi, komplikasyonlar, fıtık nüksleri ve takipleri her hasta için ayrı ayrı kaydedildi. Elde edilen sonuçlar değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların yanı sıra, Chi-Square, Fisher's Exact Test ve Mann-Whitney U testi kullanıldı. Gruplararası niteliksel veriler, Chi-Square ve Fisher's Exact Test ile, niceliksel veriler ise Mann-Whitney U testi karşılaştırıldı. Sonuçlar % 95'lik güvenlik aralığında, anlamlılık ise p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. 38 Sonuç olarak; kliniğimizde, intraperitoneal dual mesh kullanılarak insizyonel hernilerin onarılması retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Nüks oranı % 12 olarak tespit edilmiştir. Nüks gelişmesinde KOAH ve yara yeri enfeksiyonu önemli birer risk faktörü olarak tespit edilmiştir. Ancak yaş, obezite, cins, DM, HT, herni defektinin büyüklüğü, insizyon tipi, insizyonel herni gelişmesine neden olan daha önceki ameliyat nedeni, korse kullanımı ve korse kullanım süresi ve KT alımı nüks gelişimini etkilememektedir. İnsizyonel herni tedavisinde intraperitoneal dual mesh tatbiki kabul edilebilir sınırlarda komplikasyonlarıyla birlikte etkin bir seçenek olarak akılda bulunmalıdır.
Ratlarda cerulein ile oluşturulan deneysel pankreatit modelinde, Farklı intraabdominal basınç değerlerinin pankreatit şiddeti üzerine olan etkiler
AMAÇ:Akut pankreatitli ratlarda farklı basınçlarda pnömoperitonun, akut ödematöz pankreatit üzerine etkilerini araştırdık.MATERYAL-METOD:Wistar-Albino cinsi 35 adet rat 7' şerli 5 gruba ayrılmıştır. Gruplara cerulein'in intraperitoneal olarak enjeksiyonu ile deneysel pankreatit oluşturulmuş, 1. gruba açık laparotomi, 2- 3- 4- 5. gruplara ise sırası ile 5- 10- 15 ve 20 mmHg basınç uygulanarak pnömoperiton sağlandı ve 60 dakika beklendi. Bekleme süresi ardından ratların hepsine laparatomi yapılarak pankreas doku örnekleri ve intrakardiak ponksiyon ile kan örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Serumda GSH ve MDA değerleri ortaya konuldu. Doku örneklerinde ise ödem, mononükleer hücre, PMNL, granulasyon skorlama sistemine göre sınıflandı.BULGULAR:Çalışmamızda pankreatit indüksiyonu yapılan tüm gruplarda MDA ve GSH değerlerinde yükselme görülmüş, grup 2- 3- 4- 5'de, açık laparatomi grubuna göre anlamlı yükselmeler tespit edildi (p<0.005). Histopatolojik incelemede ise yine grup 2- 3- 4- 5'de açık laparatomi grubuna göre daha fazla inflamatuar hücre infiltrasyonu, ödem ve granulasyon dokusu artışı görüldü (p<0.005).SONUÇLAR:Eskiden olduğu gibi pankreatit tedavisinin medikal olduğunun hatırlanmasında yarar olduğunu, cerrahi tedavi kararı verirken minimal invaziv girişim olarak düşünülen laparoskopi dahi olsa her türlü cerrahi işlemin pankreatit olgularında uygulanmaması gerektiğini düşünüyoruz.
Lokal ileri meme kanserinde metastatik lenf nodu oranının prognostik önemi
Meme kanseri kadınlar arasında en çok tanı konulan kanserdir ve kansere bağlı ölümlerde ise ikinci sırada gelmektedir. Aksiller lenf nodu tutulumu en önemli klinik prognostik faktörlerden olmasının yanında tutulan aksiller lenf nodu sayısı hastanın tedavisine şekil veren en önemli belirteçlerdendir. AJCC sınıflandırma sistemine göre ;1-3 lenf nodu tutulumu N1, 4-9 lenf nodu tutulumu N2, 10 ve üzeri lenf nodu tutulumu N3 olarak sınıflandırılmaktadır. TNM evresine göre çıkarılan toplam lenf nodu sayısı evreleme sisteminde yer almamaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmaların da gösterdiği üzere çıkarılan toplam lenf nodu sayısıda evreleme sistemine dahil edilmesi gerekliliği düşünülmektedir. Bu yüzden lenf nodu oranı yeni prognostik faktör olarak düşünülmektedir. Lenf nodu oranı da metastatik lenf nodu sayısının çıkarılan toplam lenf nodu sayısına bölünmesiyle oluşmaktadır. Bu çalışmanın amacı hastalıksız yaşam süresini değerlendirmede lenf nodu oranının TNM evreleme sistemin N bölümüyle karşılaştırıldığında prognostik olarak daha anlamlı olduğudur. Bu çalışmada merkezimizde ( 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Meme Endokrin Birimi ) referans merkez olarak 2006-2016 yılları arasında lokal ileri evre meme kanseri nedeniyle opere edilen neoadjuvan tedavi almayan 348 hasta değerlendirilmiş olup metastatik lenf nod oranının toplam lenf nodu sayısına oranının TNM evrelemesinden hastalığın prognozu açısından daha önemli bilgiler vereceği desteklemektedir. Meme kanseri, lenf nod oranı, prognostik faktör, hastalıksız sağ kalım
Deneysel hepatik iskemi reperfüzyon hasarının önlenmesinde iskemik sonkoşullama ve etkinliği
ÖZETDeneysel Hepatik skemi Reperfüzyon Hasarının Önlenmesindeskemik Sonkoşullama ve EtkinliğiDr. Baki AYDOĞANDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, nciraltı - ZM RMajor karaciğer cerrahisinde hepatik pedikül klempajı (Pringle manevrası) iskemi vereperfüzyon (I/R) hasarı ile sonuçlanmaktadır. Bu hasarın önlenmesinde, uzun iskemi öncesinde birveya birkaç kez uygulanan kısa süreli iskemi ve reperfüzyon periyodları olarak tanımlanan ?iskemikönkoşullama? bugün klinikte de uygulama şansı bulmuş etkin bir yöntemdir. skemi reperfüzyonhasarını önlemeye yönelik son zamanlarda tarif edilen diğer bir yöntem, ?iskemik sonkoşullama? dır.Uzun iskemiyi takip eden reperfüzyonun erken döneminde uygulanan kısa süreli iskemi vereperfüzyon periyodları olarak tanımlanır.Amacımız, iskemik sonkoşullamanın tek başına ve iskemik önkoşullama ile birlikteuygulandığında hepatik iskemi reperfüzyon hasarını azaltmadaki etkinliğini araştırmaktır.Dört sıçandan oluşan sham grubu ve 14'er sıçandan oluşan iskemi reperfüzyon grubu, iskemikönkoşullama grubu, iskemik sonkoşullama grubu ve iskemik ön+sonkoşullama grubu oluşturuldu.Sham grubuna sadece hepatik pedikül diseksiyonu uygulandı. skemi reperfüzyon 60 dakika parsiyelhepatik iskemi sonrası 120 dakika reperfüzyon şeklinde, önkoşullama 60 dakikalık iskemi öncesi 10dakika iskemi, 10 dakika reperfüzyon şeklinde, sonkoşullama ise 60 dakikalık iskemi sonrası ikidakikalık iskemi peryodları arasında sırayla 2,3,5 ve 7 dakikalık reperfüzyon peryodları şeklindesağlandı. Gruptaki sıçanların yarısı reperfüzyonun hemen sonrasında erken dönemdeki etkilenmeyideğerlendirmek amacıyla sakrifiye edilirken kalan yarısı da geç dönemdeki etkilenmeyideğerlendirmek amacıyla yedi gün sonra sakrifiye edildi. Serum karaciğer enzimleri, karaciğerdokusunda malondialdehit ve doku örnekleri histopatolojik olarak incelendi.Çalışmamızda literatürden farklı olarak iskemik sonkoşullama uygulanan grupta iskemireperfüzyon hasarının öngörüldüğü gibi azalmadığını, aksine arttığını gözledik. Bu hasar artışınının,iskemi reperfüzyon hasarını azaltmada altın standart olarak ifade edilen iskemik önkoşullama ilegerilediğini gözledik.1
Lokal ileri rektum kanserli hastalarda ameliyat öncesi kemoradyoterapinin anal sfinkter işlevi ve yaşam kalitesi üzerine etkisi: prospektif, kontrollü çalışma
ÖZETLokal leri Rektum Kanserli Hastalarda Ameliyat Öncesi Kemoradyoterapinin AnalSfinkter şlevi ve Yaşam Kalitesi Üzerine Etkisi: Prospektif, Kontrollü ÇalışmaDr. Aras Emre CANDADokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, nciraltı - ZM RAmaç: Bu çalışmanın amacı, rektum kanserli hastalarda ameliyat öncesi uygulanankemoradyoterapinin (KRT) anal sfinkter işlevi ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini objektifölçüm yöntemleri kullanarak araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Şubat 2002-Mart 2006 tarihleri arasında tedavi edilen 57 rektum kanserlihasta çalışmaya alındı. Olgular sadece cerrahi (Grup 1, n=26) ve ameliyat öncesi KRT (Grup 2,n=31) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastalara tedavi öncesi ve ameliyat sonrası6. ayda; Grup 2'deki hastalara ek olarak KRT bitiminde ve ameliyat öncesi anorektal manometri,rektosigmoidoskopi incelemeleri yapıldı, Wexner ve fekal inkontinens yaşam kalitesi (FIQL)anketleri uygulandı.Bulgular: Her iki grupta ameliyat sonrası 6. ayda yapılan ölçümler karşılaştırıldığında Grup 2'demaksimum sıkma basıncı daha düşük (P=0.018), Wexner skoru daha yüksek olarak bulundu(P=0.006); gruplar arasında FIQL anketi sonuçlarında fark izlenmedi. Grup 2'de KRT öncesi veKRT bitimindeki anorektal işlevler karşılaştırıldığında KRT bitiminde anal sfinkter basınçlarıdaha düşük, Wexner skoru ve FIQL anketi sonuçlarının KRT'den olumsuz olarak etkilendiğibulundu. Grup 2'deki hastalar tümör yerleşim yerlerine göre alt rektum ve orta rektum olarakkarşılaştırıldığında anorektal işlevlerde KRT'den etkilenme açısından farklılık izlenmedi.Sonuç: Ameliyat öncesi KRT'nin, anorektal işlevleri kısa dönemde olumsuz etkilediği ve buetkilerin çoğunun ameliyattan sonra 6 aylık dönemde düzeldiği ancak, özellikle eksternal analsfinkter üzerindeki olumsuz etkinin sürebildiği ve sonucunda dışkılama kontinensinin olumsuzyönde etkilenebileceği bulunmuştur. Ameliyat öncesi KRT'nin, lokal nüksü azaltmada etkinolduğu, sağkalım üzerindeki etkilerinin henüz tam olarak belli olmadığı, ayrıca uzun dönemdeanorektal işlevleri olumsuz etkileyebileceği bilgisi hasta ile paylaşılmalı ve rektum kanserlihastaların tedavisi planlanırken hastanın anorektal işlev kapasitesi göz önünde bulundurulmalıdır.1
Ratlarda oluşturulan deneysel kısa barsak modelinde orogastrik benefiberin intestinal adaptasyon üzerindeki etkisi
Kısa barsak sendromu herhangi bir nedenle yaygın ince barsak rezeksiyonu sonrası vücutta görülen; malnütrisyon, dehidratasyon, elektrolit bozuklukları, vitamin eksiklikleri (B12, ADEK), ishal ve steatore ile ortaya çıkan klinik bir tablodur. (1)Kalan ince barsak bölümünde . sindirim ve emilim işlemini kompanze etmeye yönelik gelişen olaylara intestinal adaptasyon adı verilmiştir. İnce barsak boy, çap ve kalınlığında artış, tüm intestinal tabakalarda hiperplazi ve/veya hipertrofi ile emilim ve sindirim işlevi güçlendirilmeye çalışılmaktadır (1,2).İntestinal adaptasyonu hızlandırmak ve güçlendirmek KBS'lu hastaların tedavisinde umut veren seçeneklerden birisidir; bu amaçla çeşitli büyüme hormonları (GH, EGF, TGF-?, GLP-2), makro ve mikronütrientler kullanılmakta ve bu alanda çok sayıda deneysel ve klinik çalışma yapılmaktadır, ancak varılan nokta halen istenilen düzeyde değildir, bu amaçla birçok araştırıcı bu konu üzerinde çalışmaktadır (33).Endojen bakteriler ve dietteki lif KZYA lerinin prekürsörleridir. Diet lifinin tanımı zordur. Pekçok kimyasal maddeden oluşur. Genel olarak sindirilmeyen ancak kolon bakterileri tarafından hidrolize edilen nişastasız polisakkaridlerden ve liften oluşur.Diet lifinin yüksek vizkozitesi ince barsak mokozal hücre proliferasyonunu arttırdığını gösteren çalışmalar vardır.(32) Ayrıca enteroglukagon gibi ince barsak hücre proliferasyonunu artıran peptit hormonları aktive ettiği gösterilmiştir.(35) Başka bir çalışmada ince barsak mukozal kitle ağırlığının ,İntestinal hücre DNA ve RNA miktarlarının diet lifin ( Guar Gum) etkisiyle arttığı gösterilmiştir.(33) Diet lifinin suda çözünen kısmı kolonda tamamen fermentasyona uğrar; goma, pektin, musil ve hemiselüloz oluşur. Bu lifin kolon mukoza proliferasyonuna yol açtığı bilinmektedir.Guar tohumlarından elde edilen, galaktazdan oluşan sORuda eriyen bir polisakkaridin işlenmesinden sonra çözünür guar gum elde edilmektedir (Benefiber®, Novartis). Benefiber guar gum ile aynı kimyasal yapıdadır. Benefiber yüksek miktarda bütirat türevidir. Bütiratkolon mukoza hücrelerinin doğrudan besin kaynağıdır. Molekül ağırlığı 16.000-30.000 daltondur. Kolonda tamamen çözünür ve fermente olur (36). İnvitro fermentasyon ölçümlerinde feçeste, asetat/ propiyonat/ bütirat oranları alımdan 6 saat sonra 60/25/15 ve 24 saat sonra 50/24/23 olarak saptanmıştır (36).Bu çalışmada Benefiberin ( Guar gum) intestinal villus hücre proliferasyonu, intestinal adaptasyon ve anastomoz iyileşmesi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
Ratlarda mastektomi ve aksiller lenf nodu diseksiyonu sonrası oluşan seroma üzerine lokal uygulanan antiinflamatuar ilaçların etkileri
Amaç: Meme kanseri tüm kadın kanserlerinin %32'sini oluşturur ve kadınlarda kansere bağlı ölümlerin %19'undan sorumludur (1). Yaşamı boyunca her on kadından birisi meme kanserine yakalanmaktadır. Modifiye radikal mastektomi yapılan hastaların %17-53'ünde seroma gelişmektedir. Seroma gelişimi uzun dönemde flepte basıya bağlı iskemi, nekroz, yara ayrılmasına ve enfeksiyona neden olmaktadır. Oluşan komplikasyonlar nedeniyle hastalar, hastanede daha uzun süre kalmakta ve tedavi maliyetleri artmaktadır. Taranan literatürlerde seroma oluşumunu engellemek ve seroma oranını azaltmak için birçok çalışmaya rastlanılmıştır. Ancak bu çalışmalar klinikte yeterli düzeyde uygulanama alanı bulamamıştır. Taranan literatürlerde mastektomi sonrası oluşan seromaya lokal olarak uygulanan antiinflamatuar ilaçların etkilerini karşılaştıran bir çalışmaya rastlanılmamıştır.Gereç ve yöntem: Deneysel olarak oluşturulan seromalarda basit ve etkili antiinflamatuar etkiye sahip sentetik glukokortikoidler ve COX-2 inhibitörü NSAİİ'lar lokal olarak kullanılarak antiseromal etkileri irdelenmiştir. Çalışma için alınan 30 rat 3 gruba ayrıldı her grupta 10 rat kullanıldı. Kontrol grubundaki (grup1) ratlara mastektomi ve aksiller lenf nodu diseksiyonu yapılarak, serum fizyolojik plasebo olarak kullanıldı ve hayvanlar günlük olarak takip edildi. 7.günde oluşan seroma düzeyi ölçüldü. Seroma volümlerinin 0,7 cc ile 1,8 cc arasında değişmekte olduğu görüldü. Grup1'deki ratlarda flep nekrozu ya da enfeksiyona rastlanılmadı. Grup 2'deki 10 rat'a mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası lokal olarak 30 mgr/kg dozunda methylprednisolone sodium succinate (SoluMedrol) 0,1 cc lokal olarak verildi. Ratlar günlük takip edildi. Seromalar 7. günde aspire edildi. Seröz kolleksiyonların volümlerinin 0 cc ile 0.5 cc arasında değişmekte olduğu görüldü. Bu gruptaki ratların % 40'ında enfeksiyon gözlendi. Grup 3'deki 10 rat'a mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası lokal olarak 0,1 cc meloksikam (Melox amp) 0.2 mg/kg dozunda verildi. Ratlar günlük takip edildi. Bıı grupta da seromalar 7. günde aspire edildi. Seröz kolleksiyonların volümlerinin 0,1 cc ile 0,7 cc arasında değişmekte olduğu görüldü. Grup 3'teki ratlarda yara yeri enfeksiyonu veya flep nekrozuna rastlanılmadı.Bulgular: Grup 1, grup 2 ile karşılaştırıldığında Grup 2' de 7. günde oluşan seroma miktarının anlamlı oranda düşük olduğu saptandı. Grup1 ile grup 3 karşılaştırıldığında grup 3'de 7. günde oluşan seroma oranının düşük olması anlamlı olarak değerlendirildi. Grup 2 ile Grup 3 karşılaştırıldığında ise seroma oluşumu üzerine etkilerinde anlamlı bir fark bulunamadı. Ancak grup 2'nin %40'ında enfeksiyon görüldü.Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası oluşan seroma üzerine methylprednisolone sodium succinate ve meloksikamın etkili olduğu ancak methylprednisolone sodium succinat'ın yüksek yara yeri enfeksiyon riski nedeniyle tercih edilmemesi gerektiği sonucuna varıldı. Klinikte mastektomi ve aksiller diseksiyonlu bölgede oluşan seromalar için flep yüzey alanları göz önüne alınarak meloksikam (Melox amp) 0.2 mg/kg dozunda lokal olarak aynı seansta, aksiller ve pektoral flep altındaki potansiyel boşluğa verilmesinin uygun olacağı ve bu sık karşılaşılan komplikasyonun kontrolüne bu dozun yeterli olacağı düşünülmektedir.
Farelerde oluşturulan abdominal kompartman sendromunda farklı basınçların akciğerde meydana getirdiği histopatolojik değişiklikler
Amaç: Abdominal kompartman sendromu (AKS) erken tanı ve tedavisi yapılmadığı durumlarda yüksek mortalite ile seyreder. AKS'de akciğerlerde meydana gelen değişiklikler restriktif tiptedir. Primer AKS'de genellikle tedavisi zor akut respiratuar akciğer hastalığı (ARDS) gelişir. Akciğerlerdeki bu değişiklikler de mekanik bası etkendir. Buna rağmen pasif regürjitasyon ve aspirasyonun gösterilmesi AKS'de oluşan akciğer patolojilerinde aspirasyonun da rolü olabileceğini düründürmektedir. Biz AKS'de oluşan akciğer patolojilerinde aspirasyonun da rolü olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Bu deneysel çalışma; randomize, kontrollü tek kör bir çalışma olarak planlandı. Ağırlıkları 200-220 gram arasında olan 50 Wistar Hannover cinsi erişkin, erkeklerden izole edilmiş dişi rat çalışılmaya alındı. Ratlar 10'narlı 5 gruba ayrıldıktan sonra her grup aç ve tok olmak üzere 5'erli olarak tekrar ikiye ayrıldı. Anestezi sonrası alt karına orta hattan aseptik koşullar altında 1 cm'lik vertikal bir kesi ile laparatomi yapıldı. Peritoneal kaviteye kateterin ucu yerleştirildikten sonra kateter tespit edildi. Grup I=15 cmH2O; grup II=20 cmH2O; grup III=25 cmH2O; grup IV=30 cmH2O basınçta ratların batınları serum fizyolojik ile şişirildi. Kontrol grubuna basınç uygulanmadı.Tok gruplara aynı basınçlar uygulanmadan 30 dk önce gavaj yardımı ile enjektöre çekilen 2cc metilen mavisi oral yoldan verildi. İstenilen basınç elde edildikten sonra yaklaşık 60 dakika beklendi. Ratların akciğerleri anestezi altında çıkartılarak kurban edildi. Çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Etik Kurulu'ndan etik onayı alı-narak yapılmıştır.Bulgular: İntraabdominal basınç (İAB) artışıyla akciğerlerde meydana gelen histopatolojik değişikliklerin toplam skorlarında artma tespit edildi. Tok gruplarda meydana gelen histopatolojik değişikliklerin daha yüksek skorlarda olduğu görüldü. Akciğerlerde meydana gelen histopatolojik bulgular 15 mmHg (20 cm H2O) basıncında başladı. On-beş mmHg akciğerlerde histopatolojik bulguların başladığı eşik değer olarak belirlendi. Düşük basınçlarda akciğerlerde meydana gelen histopatolojik değişiklikler açısından kontrol grubu ile anlamlı istatiksel fark bulunmadı. Yüksek basınçlarda (18 mmHg ve üzerinde) peribronşiyel inflamatuar infiltrasyon, alveolar ve bronşiyel hemoraji, intraparankimal vaskuler konjesyon ve tromboz, alveolar destruksiyon, alveol ve bronş lümeninde makrofajlar ve intraparankimal inflamatuar infiltrasyon dereceleri kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı bulundu.Sonuç: AKS'de akciğerlerdeki etkileri 15 mmHg, (20 cmH2O) den itibaren başlamaktadır. Akciğerlerde meydana gelen histopatolojik değişikliklerin derecesi tok gruplarda daha yüksek bulundu. Yüksek basınçlarda (18 mmHg ve üzerinde) akciğerlerde meydana gelen histopatolojik bulgular aspirasyonu destekleyen bulgular olduğu tespit edildi. AKS'de İAB artışının akciğerler üzerine olan etkisi mekanik basıya bağlı meydana gelen restriktif değişikliklere ek olarak pasif regürjitasyon sonrası oluşan aspirasyonun da etkisi olabileceği sonucuna varıldı. Sonuç olarak, 15 mm Hg üzerinde AKS durumlarında, yakın monitorizasyon ve erken dekompresyonun, akciğer komplikasyonlarını azaltabileceği düşünüldü.
Tıkanma ikteri oluşturulan ratlarda karaciğerde apopitotik indeks ve p53 ekspresyonunun incelenmesi
Amaç: Tıkanma sarılığı, cerrahi olarak tedavi edilmesi gerekli bir hastalık grubudur. Tıkanma sarılığı bulunan hastalara uygulanan safra yolları girişimlerinin komplikasyonları nedeni ile morbidite ve mortalitesi çok yüksektir. Ana komplikasyonlar sepsis ve renal yetmezliktir.Apoptosis, DNA bağımlı hücrelerde fizyolojik ve patolojik durumlarda meydana gelebilen yüksek düzeyli bir planlı hücre ölümü mekanizmasıdır. Birçok doku ve özellikle deri, barsak ve immün sistem hücrelerinin düzenli olarak yenilenmesi için apoptosise ihtiyaç duyarlar. Apoptosis iskemik kalp hastalığına, felce, nörodejeneratif hastalıklara, sepsis ve multi organ disfonksiyon sendromunda hakim roldedir. Anlaşılmaktadır ki apoptosisi bloke edebilecek olan farmakolojik ajanların geliştirilmesi sepsis tedavisine rehberlik edebilecek alışılmamış tedavi yaklaşımlarını gündeme getirebilecektir.Çalışmanın amacı, deneysel olarak tıkanma sarılığı oluşturulan ratlarda, tıkanma sarılığında mortalite ve morbiditeyi etkileyen septisemi sürecinde önemli bir yer tuttuğuna inanılan apoptosisin karaciğerdeki düzeyinin histolojik olarak belirlenmesidir.Materyal ve metod: Bu deneysel çalışma Afyon Kocatepe Üniveristesi Tıp Fakültesi Deneysel Cerrahi ve Araştırma Bölümü laboratuvarında, Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hayvan Etik Kurulu onayı ile gerçekleştirildi. Ağırlıkları 270 -320 gr arasında değişen 20 adet erkek cins wistar -albino rat ile gerçekleştirilmiştir. Denekler sekizerli iki gruba ayrıldı. Her iki grupta da koledok izole edildi ( Şekil 4 ) ve kontrol grubunda bu aşamada cerahi sonlandırılırken çalışma grubunda 4-0 ipek ile koledok iki ayrı yerinden bağlandı ve ligatürler arasından tam kat olarak kesildi. Yedinci günün sonunda deney hayvanlarının kuyruklarından kan alındı ve sonuçları istatistiksel olarak analiz edildi. Deney hayvanları histolojik inceleme için karaciğer örneklemesi ve sakrifikasyon amaçlı ikinci kez postoperatif 7. günde eski insizyon üzerinden anestezisi sağlanarak opere edildi ve acı duymamalarına özen gösterildi. Deney ve Kontrol gruplarından alınan karaciğer dokusu örnekleri %10'luk nötral formaline konulmak suretiyle fikse edildi. İmmünohistokimyasal olarak p53 ekspresyonunu göstermek için primer antikor olarak anti-p53 Clone DO-7 (Labvision, Fremont CA, USA) ve sekonder antikor olarak HRP (=Horse Radish Peroxydase) (Labvision, Fremont CA, USA) kullanıldı. Apoptosisin tespiti amacıyla alınan örnekler TUNEL metodu kullanılmak suretiyle boyandı. Işık mikroskobu altında incelenen örneklerde apoptotik ve p53 pozitif hücreler x20 objektif büyütmede her preparatın farklı 10 bölgesinde sayısal olarak değerlendirildi. Hücrelerin sayımı için UTHSCSA Image Tool Image Analysis Programı kullanıldı.Bulgular: Tıkanma ikteri oluşturduğumuz ratlarda postoperatif yedinci gün sonunda direkt ve indirekt bilirubin değerlerinin ortalamasını sırasıyla 6.99/11.70 mg/dl olarak bulduk. Mann ? Whitney U testi ile istatistiksel olarak da bu sonuçların kontrol grubuna göre anlamlı olduğunu tespit ettik.( P=0.001) Yapılan ışık mikroskobik incelemede karaciğer hücrelerinde (hepatosit) apoptotik hücrelerin değerlendirilmesinde; apoptotik hücrelerin deney grubundaki tüm ratların karaciğer dokusunda yaygın olarak mevcut olduğu ve bazı bölgelerde yoğun birikim gösterdikleri tespit edildi (Resim:1-4). Bununla birlikte, kontrol grubundaki ratların karaciğer dokusunda hiçbir apoptotik hücreye rastlanmadı (Resim:5-6). Hepatositlerde p53 ekspresyonunun değerlendirilmesi amacıyla yapılan immünohistokimyasal değerlendirmede; p53 pozitif hepatositlerin deney grubundaki ratların karaciğerinden alınan doku örneklerinde oldukça yaygın olarak mevcut olduğu tespit edildi (Resim:7-9). Ancak kontrol grubundaki ratların karaciğerlerinden alınan doku örneklerinde hiçbir p53 ekspresyonu gösteren hücre tespit edilmedi (Resim:10-11).Sonuç: Apoptosis araştırılması gereken ve birçok hastalık sürecinin durdurulmasına ya da iyileşmenin hızlanmasına olanak sağlayabilecek kapalı bir kutudur. Belli bir stres faktörü altında karaciğerde esas etkili mekanizma apoptosis ise tedavi yaklaşımında farklılık oluşturacağı kesindir. Bu kaskadın daha da açıklık kazanması ve tedavi yaklaşımındaki değişiklikler için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. ZVAD-fmk çalışması buna güzel bir örnektir.Sonuç olarak çalışmamızda tıkanma ikteri grubunda karaciğerde hem apoptotik indeksin arttığını hem de p53 ekspresyonunun immünohistokimyasal çalışmalar sonucu artmış olduğunu tespit ettik.
Quercetin'in kolon anastomozu üzerine etkileri
Antioksidan bir flavonoid olan quercetin'in iskemi-reperfüzyon hasarı, antiinflamatuar, antiviral, antiallerjik, antitrombolitik, antiaterosklerotik, antitü- möral özellikleri ile birçok hastalıkta olumlu etkileri bildirilmiştir. Bildiğimiz kadarı ile kolon anastomozu üzerine olan etkileri henüz bilinmemektedir. Çalışmamızda, quercetin'in kolon anastomozu üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık.Yöntemler: Çalışmada 28 rat kullanıldı. Kontrol grubunu oluşturan yedi hayvan hariç tutulduğunda geri kalan hayvanlar üç gruba ayrıldı: Quercetin grubu, kolon anastomozu grubu, diğer çalışma grubu ise quercetin ve kolon anastomozu gerçekleştirilen ratlardan oluşturuldu.Postoperatif beşinci günde anastomoz değerlendirildi. Kabaca anatomik iyileşme, mekanik dayanıklılık (gerilim) ve histopatolojik iyileşme işaretleri değerlendirim için kullanıldı.Sonuçlar: Kontrol grubu ile kolon anastomozu grubu arasında anastomoz patlama basınç değerleri açısından anlamlı bir fark vardı. Ayrıca, sadece kolon anastomozu yapılan grup ile quercetin uygulaması sonrası anastomoz yapılan grup arasında anastomoz patlama basınç değerleri açısından anlamlı değildi (p=0.054). Sadece quercetin verilen grup ile kolon anastomozu sonrasında quer- cetin verilen grup arasında anastomoz patlama basınçları açısından fark mevcuttu (p<0.05).Çıkarımlar: Quercetin uygulamasının kolon anastomozunun iyileşmesi üzerine olumlu bir etkide bulunabileceği gösterilmiştir. Bu konuda mevcut verilerin desteklenmesi için daha ileri çalışmalara gereksinim bulunmaktadır.
Radikal mastektomi ve aksiller lenf nodu diseksiyonu uygulanan ratlarda ankaferd adlı hemostatik ajanın postoperatif seroma oluşumuna etkisi
Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser tipi olup tedavisinde sıklıkla modifiye radikal mastektomi uygulanmaktadır. Modifiye radikal mastektominin en önemli komplikasyonu seroma oluşumudur. Seroma oluşumunun nedenleri içinde etkin olmayan hemostaz önem taşımaktadır. Ankaferd BloodStopper, hemostatik etkili yeni bir bitkisel ekstrakttır. Bu çalışmada amacımız, mastektomi ve aksiler lenf nodu diseksiyonu uygulanan ratlarda Ankaferd BloodStopper'in seroma oluşumu üzerine etkisini değerlendirmektir.Çalışmaya 24 adet dişi Sprague-Dawley türü albino rat dahil edildi ve denekler sol radikal mastektomi ve aksiller diseksiyon yapıldıktan sonra rastgele olarak sekizerli üç gruba ayrıldı. Birinci grup kontrol grubu olup cerrahi loja cerrahi sonrasında 1,5 cc serum fizyolojik ile yıkama yapıldı. İkinci grupta cerrahi loja lokal olarak 1,5 cc Ankaferd hemostatik ajan, 3. gruba ise cerrahi loja lokal olarak 3,0 cc Ankaferd hemostatik ajan uygulandı. Uygulamayı takiben her grupta kanama zamanı kaydedildi. Postoperatif 7. gün deneklerde yara yerlerinde oluşan seroma insülin enjektörleri ile aspire edildi. Daha sonra insizyon açılarak oluşan seromanın tamamı aspire edilerek elde edilen seroma miktarları mililitre olarak kaydedildi. Yara yerleri, yara yeri enfeksiyonu ve yara yerinin iyileşme miktarı açısından değerlendirildi. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi.Ortalama ölçülen kanama zamanı kontrol grubunda 24.9±8.2 saniye, Ankaferd hemostatik ajan 1.5 cc uygulanan grupta 2.4±1.3 saniye ve Ankaferd hemostatik ajan 3 cc uygulanan grupta 2.5±0.9 saniye idi (p<0.001). Cerrahi sonrası 7. günde oluşan ortalama seroma miktarı kontrol grubunda 1.05±0.4 cc, Ankaferd hemostatik ajan 1.5 cc uygulanan grupta 0.6±0.6 cc, Ankaferd hemostatik ajan 3.0 cc uygulanan grupta ise 1.2±0.7 cc olarak saptandı (p=0.226). Ankaferd BloodStopper uygulamasının yara yeri enfeksiyonu ve yara yeri iyileşmesine etkisi saptanmadı.Grup ve sayıların daha yüksek tutulması çalışmanın güvenilirliğini artırabilir. Ankaferd BloodStoopper hemostatik ajanın, seroma oluşumunu engellemeyi amaçlayan diğer ilaçlarla beraber kullanılması ile daha etkin sonuç elde edilebileceği düşünülmektedir.Sonuç olarak Ankaferd BloodStopper, deneysel mastektomi ve aksiller diseksiyon modelinde belirgin hemostatik etki göstermekle beraber seroma oluşumuna, yara yeri iyileşmesine ve yara yeri enfeksiyon oranına etki göstermemektedir.
Glutaminin sıçanlarda oluşturulan kısa barsak sendromunda intestinal adaptasyona etkisi
ÖZET GLUTAMİNİN SIÇANLARDA OLUŞTURULAN KISA BARSAK SENDROMUNDA ÎNTESTİNAL ADAPTASYONA ETKİSİ Dr. Ahmet Deniz UÇAR DEÜTF Genel Cerrahi AD. inciraltı - İZMİR Kısa Barsak Sendromu, her hangi bir nedenle önemli miktarda ince barsağın çıkartılması i sonrasında vücutta görülen, malnütrisyon, ishal ve kilo kaybı ile ortaya çıkan klinik bir tablodur. Bu kayıp sonucunda kalan ince barsak dokusunda metabolizmanın ihtiyacını karşılamak üzere, makroskopik ve mikroskopik değişiklikler ile belirginleşen adaptasyon süreci ortaya çıkmaktadır. Adaptasyonun yetersiz kalması, KBS'lu hastalarda uzun bir süre, hatta yaşam boyu parenteral beslenme desteğini zorunlu kılmaktadır. Uzun süre TPN kullanımı, artan sayıda yan etki ve maliyet artışını da beraberinde getirmektedir. Bu nedenle intestinal adaptasyonu hızlandırmak ve güçlendirmek KBS'lu hastaların tedavisinde umut veren seçeneklerden biri konumuna gelmiştir. Özellikle ince barsak mukoza hücreleri için temel besin kaynağı olması ve metabolik stres halinde üretiminin artan ihtiyacı karşılayamaması nedeni ile tek başına ya da başka maddelerle birlikte kullanılan glutamin, KBS tedavisinde üzerinde en çok çalışılan maddedir. Parenteral formüllerinin piyasaya sürülmesi ile rutin kullanıma da giren glutamin, yapılan klinik ve deneysel çalışmalarda ilk başlarda KBS tedavisinde faydalı etkiler göstermişse de daha sonra yapılan benzer çalışmalarda aynı sonuçlara ulaşılamamıştır. Sıçanlarda oluşturulan kısa barsak sendromunda parenteral glutamin kullanımının intestinal kollajen metabolizması ve intestinal adaptasyona etkilerinin araştırıldığı bu çalışmada amaçlanan, yapılmış klinik ve deneysel çalışmalarda ortaya konulan çelişkili sonuçlara ışık tutmaktır. Ortalama ağırlıkları 187 g (171-205 g) olan 14 erkek Wistar albino sıçanlar iki gruba ayrıldı ve tümüne %75 ince barsak rezeksiyonu yapılarak KBS oluşturuldu. Deney grubuna 2 hafta süre ile 0,30 mg/kg/gün glutamin, kontrol grubuna ise aynı süre ve hacimde %0,9 NaCI sudaki solüsyonu parenteral yoldan uygulandı. Deney süresince tüm hayvanların ağırlık değişimleri kaydedildi. Ondördüncü gün sonunda alınan ince barsak dokusunda intestinal adaptasyonun bilinen parametreleri olan mukoza kalınlığı, kript derinliği, goblet hücre sayısı, villus yükseklikleri karşılaştırıldı. Ayrıca her iki gruptan alınan anastomoz bölgesindeki dokularda yara iyileşmesinin bir göstergesi olan yeni ısentezlenmiş (asitte ve tuzda çözünür) kollajen miktarları karşılaştırıldı. Intestinal adaptasyon parametreleri ve kollajen düzeyleri bakımından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Parenteral glutamin kullanımı intestinal adaptasyonu hızlandırıcı etki göstermemekte ve anastomoz bölgesinde yara iyileşmesine katkıda bulunmadığı sonucuna varıldı. Başka bir deyişle, glutaminin KBS'lu hastalarda kullanım indikasyonu bulunmadığı ve beslenme formülasyonundaki varlığının gereksiz maliyet artışına yol açtığı düşünüldü.
Sıçanlarda deneysel karaciğer nakli modelinde, Pentoksifilin'in normotermik ve soğuk iskemiye karşı koruyucu etkisi
45 7. ÖZET Son yıllarda karaciğer transplantasyonu, son dönem karaciğer yetmezlikli hastaların tedavisinde geçerli bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmiştir. Günümüzde KT'nun giderek iyileşen sonuçlan, organ talebini arttırmakta ve bulunabilen greftler bu talebi karşılamakta daha da yetersiz kalmaktadır. Greft sayısının, gereksinimin çok altında olması, daha önceden reddedilen marjinal greftlerin, (yaşlı donör, steatotik, harvest öncesi veya sırasında kardiak arrest nedeniyle sıcak iskemiye maruz kalmış, boyut uyumsuzluğu olan) mortalite ve morbidite riskini bazı medikal, teknik ve farmakoljik yöntemlerle azaltarak, kullanımını zorlamaktadır. Günümüzde, özellikle kültürel ya da alt yapı sorunları nedeniyle donör sıkıntısı çeken ülkelerde, donör havuzunun genişletilmesi amacıyla, kalp atımı olmayan (non-heart-beating) donörlerden sağlanacak karaciğer greftleri, transplantasyon için ek bir potansiyel kaynak olarak düşünülmeye başlanmıştır. Pentoksifilin (Ptx), genellikle periferik vasküler hastalıkların sağaltımında kullanılan bir metilksantin derivesidir. Bu farmakolojik ajanın, eritrosit deformabilitesini arttırıp, kan viskozitesini azaltarak ve mikrovasküler yatakta vazodilatasyona yol açarak, değişik organlarda İ/R sonrası iskemik alanlara kamn selektif olarak redistribüsyonunu düzenlediği, ayrıca, Kupffer hücre stabilizatörü olarak, bu hücrelerden İ/R sonrası 'tumor necrosis factor' (TNF), interlökin 1 ve 6 (İL 1 ve 6) salınımını azalttığı bildirilmektedir. Bu çalışmamızda, sıçanlarda deneysel karaciğer nakli modelinde, kalp atımı olmayan donörlerden (1/2 saat ve 1 saatlik sıcak iskemi) alınan karaciğer greftlerini, 1 ila 9 saatlik soğuk iskemik prezervasyon sonrasında transplante ederek, hem uzun süreli (1 saat) sıcak iskemik hasarın (NHBD koşularına uygun), hemde uzun süreli soğuk iskemik hasarın klinik modele uygun olarak birarada oluştuğu deneysel bir model oluşturduk. PTx'in hem sıcak, hem de soğuk İRH'nı iyileştirici özelliği olduğunu düşünerek, donör ve alıcıyı Ptx ile tedavi edip, bu ajanın, post-transplant dönemde hepatosit ve sinuzoidal hücre (endotel + Kupffer hücreleri) canlılığın korumadaki rolünü, dolayısıyla greft ve alıcı sağ kalımına etkisini, histolojik ve biyokimyasal kriterlerin temelinde göstermeyi amaçladık. Ptx, çalışmamızda uzun ve kısa süreli, sıcak ve soğuk iskemili (birlikte) karaciğer greftlerinin reperfîizyon, fonksiyon ve sağ kalımlarını iyileştirmiştir
Deneysel akut pankreatitte pentoksifilin'in etkisi
Deneysel karın duvarı defektlerinde polipropilen ve politetrafloroetilen'in karşılaştırılması
İdiyopatik granülomatöz mastitte viral etiyoloji araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: İdiyopatik granülomatöz mastit (İGM) olgularında viral etiyoloji ve immün yanıtın araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: İGM tanılı 40 hasta ve 40 benign meme patolojili kontrol grubunun parafine gömülü dokularında polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) yöntemiyle İnsan herpes virüsü (HHV) tip 6-tip 7-tip 8, Epstein-Barr virüsü (EBV), Sitomegalovirüs (CMV), İnsan papilloma virüsü (HPV), Herpes simpleks virüsü (HSV) tip 1-tip 2 araştırıldı; serumlarında ELİSA yöntemiyle tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α), interlökin (IL) 2,10 ve 17A düzeyleri ölçüldü. BULGULAR: Emzirme ve doğum öyküsü İGM grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. IL-10 ve IL-2 düzeyleri İGM grubunda anlamlı derecede artmıştı. TNF-α ortalaması yüksek olsa da istatistiksel fark saptanmadı; IL-17A seviyeleri benzerdi. Tüm örneklerde viral deoksiribonükleik asit (DNA) negatif bulundu. SONUÇ: İGM olgularında T yardımcı hücre 1 (Th1) yanıtını gösteren sitokin artışı, hücre içi patojenlere karşı bir immün aktivasyonu düşündürmektedir. Ancak viral ajan saptanmamış olması, hastalığın gizli bir enfeksiyon veya otoimmün mekanizmalar ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Granülomatöz mastit, sitokinler, teşhis, virüsler
Triple negatif meme kanserinde WNT/B-katenin sinyal yolağının inhibisyonunun terapötik etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Wnt/β-katenin sinyal yolağının aktivatör kinazı olan TNIK' ın NCB-0846 ile inhibisyonunun triple negatif meme kanseri üzerindeki terapötik etkisinin moleküler düzeyde araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Triple negatif meme kanseri hücre hattı olarak MDA-MB-231, kontrol hücre hattı olarak ise MCF-10A hücreleri kullanılmıştır. WST-1 analizi ile NCB-0846'nın sitotoksik etkisi, Annexin V analizi ile apoptotik etkisi, hücre döngüsü analizi ile hücre döngüsüne etkisi ise , Akridin Oranj boyama ile hücre morfolojisine olan etkisi gösterilmiştir. Ayrıca CTNNB1 (β-katenin) gen ekspresyonu üzerindeki etkisi RT-PCR analizi gösterilmiştir. Tüm analizlerde hücrelere 1, 2 ve 3 μM dozlarda NCB-0846 uygulanmış ve NCB-0846 uygulanmayan hücre hatları negatif kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir ve deneyler üçer kez tekrar edilmiştir. BULGULAR: NCB-0846, MDA-MB-231 hücrelerindeki canlılık oranları zaman ve doz bağımlı olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0,01). MDA-MB-231 hücreleri için en düşük canlılık oranları 72 saat inkübasyon sonrasında 3 μM dozda %42,20 olarak belirlenmiştir. MCF-10A hücrelerinde 72 saat inkübasyon sonrasında 3 μM dozda canlılık oranı %53,92 olarak belirlenmiştir (p<0.01). Apoptotik hücre oranları, MDA-MB-231 ve MCF-10A hücrelerinde 3 μM NCB-0846 inkübasyon için sırasıyla %60,5 ve % 39,33 olarak tespit edilmiştir. MDA-MB-231 hücrelerinde NCB-0846'nın artan konsantrasyonuna bağlı olarak G2/M evresinde hücre tutulmasına neden olduğu belirlendi (p<0.01). Ayrıca morfolojik olarak, MDA-MB-231 hücrelerinde DNA fragmentasyonu, kromatin yoğunlaşması ve hücre büzülmesi gözlemlendi. RT-PCR analizinde ise MDA-MB-231 hücrelerinde CTNNB1 ekspresyon seviyesi azalırken, MCF-10A hücrelerinde anlamlı bir şekilde arttığı tespit edilmiştir. SONUÇ: NCB-0846'nın, MDA-MB-231 hücrelerinde hücre canlılığını inhibe ederken, apoptozu indüklediği gösterildi. Sonuçlarımız, NCB-0846'nın kanser tedavisi için uygun bir aday olabileceğini, ancak moleküler düzeyde etki mekanizmalarını daha iyi anlamak için daha ileri in vitro ve in vivo çalışmaların gerekli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Triple negatif meme kanseri, Wnt/β-katenin, TNIK, NCB-0846
Tiroid nodüllerinde ve malignitelerinde miRNA ekspresyon düzeylerindeki değişimlerin tümör biyolojisi ile korelasyonunun incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Farklı tipteki tiroid kanserlerinde miRNA'ların potansiyel terapötik etkilerinin belirlenmesine yönelik çeşitli çalışmalar mevcuttur. Ancak Türk popülasyonuna ait değişimlerin incelendiği bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Ayrıca, miRNA'lar ile hedefledikleri genlerin ekspresyon seviyelerinde değişimlerin analiz edildiği çalışma sayısı sınırlıdır. Bu kapsamda mevcut çalışmada, malign, benign ve önemi belirsiz atipi tiroid hastalarında miRNA seviyelerindeki değişimlerin analiz edilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışmada Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi birimine 2018 Haziran-2022 Ocak tarihleri arasında başvurmuş tiroid nodülü olan 18-75 yaş aralığında toplam 63 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu çalışması için benign nodül olan hastalar kullanıldı. Hastaların rutin takipleri sırasında rutin hemogram ve biyokimya tüplerinden kan örnekleri alındı. Hastalardan alınan kan örnekleri 1500 g'de 10 dk boyunca santrifüj edilerek serumları elde edildi. Deneyler gerçekleştirilinceye kadar örnekler -80oC'de saklandı. Örnekler ilk önce RNA izolasyonuna alındı. Daha sonra RNA'dan cDNA analizi yapıldı. Son aşamada real time PCR yapılarak miRNA 146b ve miRNA 155 seviyelerine bakıldı. BULGULAR: Yapılan çalışmamızın sonucunda toplam 63 hastanın verileri incelendi ve bu hastalardan 37'sinin patolojisi benign, 26'sının patolojisi malign olarak raporlandı. Mikro RNA düzeyleri karşılaştırıldığında benign hastalara kıyasla miRNA 146b düzeyinin malign hastalarda 8,08 kat arttığı (P<0,001); miRNA 155 düzeyinin 1,88 kat arttığı gözlendi (P<0,001). SONUÇ: Tiroid kanseri en sık tanı konulan endokrin malignitedir. Benign tiroid hastalıklarının toplumda çok sık görülmesi benign ile malign tiroid nodülü ayrımını yapmanın zorunluluğunu getirmektedir. Tiroid nodülü tanısı alan hastalara poliklinik takibinden ameliyata kadar uzayan geniş bir skalada yaklaşılmaktadır. Bu nedenle tiroid nodülü saptandıktan sonra malignite için öngörüde bulunan biyokimyasal veriler önem arz etmektedir. Çalışmamızda miRNA düzeylerinin tiroid nodüllerinin malignite potansiyellerini araştırmada önemli belirteçler olabileceği gösterilmiştir. Özellikle benign ve malign ayrımı yapılamayan nodüller için yüksek hasta sayısının olduğu ileri düzey çalışmalar bu konuda aydınlatıcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: miRNA, tiroid kanseri, tiroid nodülü
Kolorektal kanserlerde apikal lenf nodunda mikrometastazın araştırılması ve sonuçlarının tümör hücrelerinde VEGF-c değerleriyle korelasyonu
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu prospektif araştırmada kolorektal kanser tanısıyla ameliyat edilen hastaların diseke edilen apikal lenf nodlarının mikrometastaz açısından taranması ve tümör hücrelerinde VEGF değerleriyle karşılaştırılması planlanmıştır. YÖNTEM: Ocak 2021- Temmuz 2022 tarihleri arasında kolorektal kanser tanısıyla ameliyat edilen hastalar prospektif olarak incelenecektir. Bu hastaların rutin histokimyasal incelemeleri yapılması sonrasında apikal lenf nodu mikrometastaz değerlendirilmesi amacıyla pansitokeratin ile immunohistokimyasal boyama yapılacaktır. Primer tümör hücreleri de VEGF-c ile immunohistokimyasal boyama yapılacaktır. Ekspresyon düzeyleri kayıt altına alınacaktır. Apikal lenf nodu mikrometastazı ve primer tümör VEGF-c düzeyleri arasında korelasyon araştırılacaktır. BULGULAR: Kolorektal kanser nedeniyle opere edilen 112 hastanın değerlendirmesinde 8 hastada apikal lenf nodu metastazı saptanmıştır. İmmunohistokimyasal boyamada 1 hastada apikal lenf nodunda mikrometastaz saptanmıştır. Hastaların %85,7'sinin (n=96) VEGF yoğunluk skoru 3 iken %40,2'sinin (n=45) VEGF yaygınlık skoru 3'tür. Primer tümörden yapılan VEGF-c ile immunohistokimyasal boyama sonucunda lenf nodu metastazı ve apikal lenf nodu metastazı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. SONUÇ: Apikal lenf nodu değerlendirilmesinde histokimyasal çalışma ile immunohistokimyasal boyamalar arasında fark saptanmamıştır. Bu da maliyeti azaltmak için apikal lenf nodlarının histokimyasal incelenmesinin yeterli olduğunu düşündürmüştür. Primer tümör VEGF-c düzeyleri ile apikal lenf nodu metastazı arasında korelasyon saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Apikal lenf nodu, kolorektal kanser, mikrometastaz, VEGF-c
Meme kanserli hastalarda Aurora Kinaz B'nin prognostik önemi ve klinikopatolojik verilerle değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Kadınlarda meme kanseri en yaygın görülen kanser türüdür. Aurora Kinaz B meme kanseri oluşumu ve gelişiminde etkili serin/tironin kinaz ailesinden bir enzimdir. Bu çalışmada meme kanseri hastalarında Aurora Kinaz B enzim ekspresyonunu ve Luminal A, Luminal B, HER2 pozitif ve triple negatif meme kanseri subtiplerindeki düzeylerinin değişimi ve klinikopatolojik parametrelerle korelasyonunun irdelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Aurora Kinaz B protein düzeyi 17 sağlıklı kontrol grubu, 22 Luminal A, 22 Luminal B, 22 HER2 pozitif, 22 Triple negatif meme kanserli hastadan alınan serum örneklerinde ELISA yöntemi analiz edildi. BULGULAR: Meme kanseri hastaların Aurora Kinaz B düzeyleri sağlıklı kadınların Aurora Kinaz B düzeylerinden daha yüksek bulundu (p=0,018). Luminal A ve HER2+ tümörü olan hastaların Aurora Kinaz B düzeyleri sağlıklı kadınlardan daha yüksek saptandı. (p= 0,014 ve p=0,034) Hormon reseptörü pozitifliği Aurora Kinaz B düzeyleri ile yüksek derecede ilişkili bulundu (p=0,009). HER-2 reseptör pozitifliği Aurora Kinaz B düzeyleri ile düşük derecede ilişkili bulundu (p=0,067). SONUÇ: Aurora Kinaz B enziminin meme kanseri hastalarında sağlıklı kadınlara göre yüksek olduğu çalışmamızda gösterilmiştir. Luminal A ve HER2+ meme kanserlerindeki artmış Aurora Kinaz B seviyesi saptanmıştır. Aurora Kinaz B enziminin artmış etkinliğinin moleküler subtipler ile ilişkisini ortaya konulması meme kanserine yönelik yeni tedavi stratejileri geliştirilmesine katkıda bulunacaktır. Anahtar Sözcükler: Aurora kinase B, meme kanseri, moleküler subtipler
Canlı vericili böbrek naklinde donör nefrektomi yapılan olgularda böbrek disfonksiyonunu etkileyen parametreler
GİRİŞ VE AMAÇ: Böbrek transplantasyonu son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda renal replasman tedavileri arasında hasta sağkalımı, maliyet-etkinlik ve yan etki açısından en etkili tedavi olarak kabul edilir. Kadavra bağışının istenen seviyede olmaması, diyaliz hastalarının artışına neden olmuştur. Bu durum, canlı donörlerden alınan böbreklerle yapılan nakil işlemlerinin önemini daha da artırmıştır. Çalışmamızda donör nefrektomi yapılan hastalar ve bir yıllık sonuçları incelenerek böbrek disfonksiyonunu etkileyen parametreleri ortaya koyabilmek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma retrospektif şekilde 2019-2023 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Böbrek Nakil Merkezinde böbrek transplantasyonu amacıyla donör nefrektomi ameliyatı yapılan 110 verici ile tasarlandı. Hastane veri tabanı ve verici kontrol muayenelerinden elde edilen bilgiler kullanıldı. Bu bilgiler kaydedilerek istatiksel analiz yapıldı. BULGULAR: Böbrek vericilerinin operasyondan önceki ve operasyondan bir yıl sonraki kreatinin değerleri karşılaştırıldığında kadın ve erkek donörlerin kreatinin değerlerindeki değişime bakıldığında, bu değişim erkeklerde istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazladır (p=0,016). Operasyon öncesi kreatinin değerleri kontrol altına alınarak yaş gruplarına göre kreatinin değerlerindeki değişime bakıldığında ise 50 yaş ve üstündeki donörlerin kreatinin değerlerindeki değişim istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazladır (p=0,006). Operasyon öncesi ürik asit değerleri kontrol altına alınarak yaş gruplarına göre ürik asit değerlerindeki değişime bakıldığında 50 yaş ve üstündeki donörlerin ürik asit değerlerindeki değişim istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazladır (p=0,015). Operasyon öncesi kreatinin klirensi (24 saatlik) değerleri kontrol altına alınarak BKİ' deki değişime bakıldığında, gruplar arasındaki bu değişim istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,037). Fark normal kiloda ve obez olanlar arasındadır (p=0,047). SONUÇ: Böbrek bağışından sonra bağışçıda böbrek disfonksiyonu gelişmekte olup, kronik böbrek hastalığına gidiş açısından bir takım risk faktörleri belirlenmiştir. Çalışmamız bağışçının kronik böbrek hastalığı riskini en alt seviyeye indirmek için parametreler belirlememek, değiştirilebilir faktörleri değiştirdikten sonra bağış yapılması ya da değiştirilemeyecek risk faktörleri mevcut ise bağışçının gözden geçirilmesine katkıda bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Böbrek nakli, donör nefrektomi, böbrek disfonksiyonu
ERCP işlemi sırasında karşılaşılan ektopik yerleşimli papillaların işlem sonuçlarının normal yerleşimli papillaların işlem sonuçlarıyla karşılaştırılması
Endoskopik retrograt kolanjiopankreatografi (ERCP) işlemi, yan görüşlü bir endoskop aracılığı ile papilla Vateri'nin kanüle edilmesi; kontrast madde verilerek safra yolları ile pankreas kanalının radyolojik olarak görüntülenmesi ve bu yolla terapötik müdahale ile safra yolları ve pankreas hastalıklarının tedavi edilebilmesidir. Ampula Vateri duodenum ikinci kıtasının posteromedial duvarında yer alır. Koledok ise inen kıtanın medial duvarı boyunca aşağı yönde seyrederek buraya açılır. Ancak literatürde koledoğun duodenum 3. veya 4. parçasına veya daha proksimale mideye, pilora veya bulbusa ektopik açılımı bildirilmiştir. Ektopik papillası olan olguların ERCP işleminde papillanın kısa pozisyonda iken duodenoskopa çok uzak kalacağından kanülasyon güçtür. Bu çalışmanın amacı Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ERCP Ünitesi'nde Ocak 2013- Aralık 2018 tarihleri arasındaki 6 yıllık dönemde ERCP işlemi yapılan 3048 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. 30 adet bulber yerleşimli ektopik papilla hastası ile 30 adet rastgele seçilmiş normal lokalizasyonlu papillası bulunan hastalar yaş, cinsiyet, işlem süresi, işlem sonrası biyokimyasal tetkikler (ALT, AST, Amilaz, GGT), kanülasyon başarısı, precut oranı, işlem sonrası pankreatit komplikasyonu görülmesi ve ihtiyaç duyulan analjezik ihtiyacı açısından karşılaştırıldı. Ektopik bulber papillası bulunan hastaların 14 tanesi kadın (% 46,6), 16 tanesi erkekti (% 53,4). Normal yerleşimli papillası bulunan hastaların 18 tanesi kadın (% 60), 12 tanesi erkekti (% 40). Ektopik bulber papillası bulunan hastalar 33 ile 90 yaş arasında olup, ortalama yaş 62,33 olarak bulundu. Normal yerleşimli papillası bulunan hastalar 32 ile 93 yaş arasında olup ortalama yaş 69,83 olarak bulundu. Ektopik bulber papillası bulunan hastaların işlem süresi 21 ile 76 dakika arasında olup ortalama süre 52,57 dakikadır. Normal yerleşimli papillası bulunan hastaların işlem süresi 35 ile 67 dakika arasında olup ortalama süre 42,67 dakikadır. Normal ve ektopik bulber papillası bulunan hastaların işlem sonrası biyokimyasal parametreleri incelendiğinde AST, ALT, GGT değeri olağan saptandı. Amilaz değeri, pankreatit gelişim sayısı ve NSAİ ihtiyacı ektopik bulber papillası olan hastalarda daha yüksek saptandı. Ektopik bulber papillası bulunan hastaların 25 tanesinde kanülasyon işleminde koledok başarılı bir şekilde kanüle edilmiştir. 5 tane hastada koledok kanülasyonu gerçekleştirilememiştir. Normal yerleşimli papillası olan hastaların 27 tanesinde koledok kanüle edilebilmiş olup 3 tanesinde koledok kanülasyonu gerçekleştirilememiştir. Ektopik papillası bulunan hastaların koledok kanülasyonu sağlananlardan 10 tanesinde koledok kanülasyonu için pre-cut tekniği kullanılmıştır. Normal yerleşimli papillası bulunan hastaların koledok kanülasyonu sağlananlardan 4 tanesinde pre-cut tekniği kullanılmıştır. Bu çalışma işlem sonrası biyokimyasal parametrelerin kullanılması, işlem süresinin ve komplikasyon ile ilişkili parametrelerin değerlendirilmesi açısından öncü bir çalışma özelliği göstermektedir. Sonuç olarak ektopik papilla gibi nadir görülen ve zor kanülasyon özellikleri taşıyan bir papillayı tanımanın; ERCP işlem başarısını ve komplikasyon riskini doğrudan etkilediği birçok çalışmada görülmektedir. Dolayısıyla normal anatomik bölgesinde papilla olmadığında ektopik biliyer drenajın alternatif bir yerde olabileceği akılda tutulmalıdır. Ektopik papillaya müdahalede pankreatitin de içinde bulunduğu birçok komplikasyon riski vardır. Ektopik papillası bulunan hastalarda endoskopik sfinkterotominin ve pre-cut'ın başarılı bir şekilde kullanıldığını gösteren, yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Primer hiperparatiroidi nedeniyle cerrahi uygulanan hastalarda preoperatif tanı yöntemlerinin postoperatif hipokalsemi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Primer hiperparatiroidizm (PHPT), normal veya ektopik yerleşimli bir veya daha fazla paratiroid (PT) bezinin otonomi kazanması sonucu, parathormonun (PTH) aşırı salınması ile karakterize bir hastalıktır. En sık 50-60 yaş arasında görülürken, kadınlarda erkeklerden 2-3 kat daha fazla görülmektedir. PHPT olgularının %80'ninden soliter adenom sorunludur. Küratif tedavi şekli cerrahidir. Cerrahi sonrası gelişebilecek komplikasyonlardan biri hipokalsemidir. Hipokalseminin uzamış ve tedaviye dirençli olduğu klinik tabloya ise aç kemik sendromu denilmektedir. Ocak 2012-Kasım 2020 tarihleri arasında başvuran ve primer hiperparatiroidi tanısı alıp paratiroidektomi uygulanan hastalar retrospektif olarak tarandı. Çalışma kapsamında 112 hastanın verileri kullanıldı.AKS gelişen hastalar Grup 1, AKS gelişmeyen hastalar Grup 2 olarak ayrıldı. Gruplar arasında preop ve postop dönemde kayıt altına alınan değerler arasındaki ilişki karşılaştırıldı.Çalışmaya dahil edilen hastaların 28'i (%25) erkek, 84'ü (%75) kadındı. Katılımcı kadınların 15'inde (%62.5) postop AKS görülürken, erkeklerde bu sayı 9'du (%37.5). Çalışmaya katılıp AKS gelişen hastaların ortanca (medyan) yaşı 59.5'di (23-83). Preop Ca+2değeri için 11.37 mg/dL kesim noktası olup, preop Ca+2değeri AKS gelişimini öngörme açısından %83 duyarlılık ve %58 özgüllük ile anlamlıdır. Perop PTH değeri için 26.83 pg/ml kesim noktası olup, perop PTH değeri AKS gelişimini öngörme açısından %79 duyarlılık ve %81 özgüllük ile anlamlıdır. Preoperatif dönemde ölçülen serum Ca+2düzeyi ile postoperatif 1. gün ölçülen serum Ca+2düzeyinin değişim oranınınAKS ile ilişkisine bakıldığında Ca+2düşme % değeri için %25.87 kesim noktasıdır.Ca+2düşme % değeri AKS gelişimini öngörme açısından anlamlıdır. Preoperatif dönemde ölçülen kan PTH düzeyi ile peroperatif ölçülen kan PTH düzeyinin değişim oranınınAKS ile ilişkisine bakıldığında PTH düşme % değeri için %87.71 kesim noktasıdır.PTH düşme % değeri AKS gelişimini öngörme açısından anlamlıdır.Sonuç olarak paratiroidektomi yaptığımız hastanın 50 yaşın üzerinde olması, kadın cinsiyette olması, patolojik paratiroid bezinin büyük olması (>21 mm) AKS gelişimi açısından bağımsız risk faktörleridir.Yine preoperatif ve post operatif dönemde ölçülen biyokimyasal parametrelerden; preop ölçülen Ca+2 değeri, perop ölçülen PTH değeri, perop ölçülen PTH değerinin preop ölçülen PTH değerine göre değişim oranı ve postop 1. Gün ölçülen Ca+2 değerinin preop ölçülen Ca+2 değerine göre değişim oranının, AKS gelişimini öngörmede kullanılabilecek parametreler olabileceğini düşünmekteyiz. AKS riskinin biyokimyasal olarak belirlenebilmesi için daha geniş sayıda hasta gruplarının dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Son 5 yılda morbid obezite sebepli sleeve gastrektomi yapılan hastaların post operatif erken dönem sonuçlarının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Obezite dünya ekonomisi üzerinde ciddi yük oluşturan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Obeziteye karşı mücadele de hiçbir konservatif yöntem cerrahi müdahale kadar etkinlik gösterememektedir. Günümüzde laparaskopik sleeve gastrektominin en sık kullanılması beraberinde getirdiği komplikasyonların önemini de arttırmaktadır. Stapler hattından kaçak gelişmesi, kanama ve pulmoner tromboemboli/ pulmoner emboli en ciddi erken dönem komplikasyonlar olarak görülmektedir. Biz bu çalışmamızda LSG ameliyatı sonrası erken dönemde ortaya çıkan komplikasyon oranlarımızın literatürdeki çalışmalarla uyumu ile birlikte hastanın demografik verileri, ameliyatta kullandığımız stapler sayısı ve fibrin yapıştırıcının komplikasyonlarla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Genel Cerrahi Kliniği'nde 1 Ocak 2017 ile 1 Mart 2022 tarihleri arasında LSG yapılan 335 hasta retrospektif olarak çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastalardan ayrıntılı anamnez alınarak fizik muayeneleri ile birlikte cerrahi öncesi hazırlıkları yapılmıştır. Standart LSG tekniği yapılan tüm hastaların 311 (%92,8)'inde fibrin yapıştırıcı kullanılmıştır. 317 (%94,6) hastaya 5 tane stapler, 18 (%5,4) hastaya 6 tane stapler kullanılmıştır. Postoperatif dönemde 1. aya kadar oluşan komplikasyonlar kayıt altına alınmıştır. Araştırma kapsamında elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 26.0 paket programında analiz edildi. Bulgular: Araştırmaya yaşları 18 ile 72 arasında değişen, 67'si erkek 268'i kadın hasta olmak üzere 335 hasta dahil edildi. Cerrahi sonrası %2,4 oranında kaçak, %0,6 oranında kanama, %0,6 oranında pulmoner tromboemboli görüldü. Hastalarda kullanılan fibrin yapıştırıcı ve stapler sayısı kaçak açısından istatistiksel olarak anlamlı değildi. Fibrin yapıştırıcı kullanılmayan hastalarda fibrin yapıştırıcı kullanılan hastalara göre istatiksel olarak anlamlı bir şekilde kanama daha yüksekti. (p=0,018). Sonuç: Cerrahi sonrası kaçak, kanama ve pulmoner tromboemboli komplikasyon oranlarımızın literatür çalışmalarıyla uyumlu olduğu görüldü. Kullandığımız fibrin yapıştırıcının kaçak önleme konusundaki etkinliği tartışmalı olmakla birlikte kanama üzerine etkisi yüksek görülmüştür. LSG yapılan hastalarda fibrin yapıştırıcının stapler hattından kanamayı etkili bir şekilde önlemesi açısından kullanılabileceği düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Fibrin yapıştırıcı, Kaçak, Kanama
Sedasyon ile yapılan ercp işlemlerinin ve genel anestezi ile yapılan ercp işlemlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ERCP Ünitesi'nde Ocak 2016 - Aralık 2018 tarihleri arasındaki 3 yıllık dönemde ERCP işlemi yapılan 2425 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Bu hastalardan sedasyon ile yapılan ERCP işlemine 500 hasta dahil edilirken genel anestezi ile yapılan ERCP işlemine de 500 hasta dahil edildi. Genel anesteziyle yapılan ERCP işlemleri ve sedasyon ile yapılan ERCP işlemlerinin hastalardaki güvenlik ve etkinliğinin çeşitli parametrelerle karşılaştırılması amaçlandı.Hastane otomasyon sisteminden toplamda 1000 hastaya ait dosyalar bulunarak hastaların işlem yapıldıkları zamandaki yaşları, cinsiyetleri, ERCP raporları, laboratuvar bulguları ve epikrizleri retrospektif olarak incelendi. Araştırmaya 18 yaş altı, 90 yaş üstü hastalar çalışma dışında bırakıldı. Tüm işlemler aynı genel cerrahi uzmanı tarafından gerçekleştirildi. Farklı uzman tarafından gerçekleştirilen işlemler, yetersiz veriler, anestezi tipi tespit edilememiş hastalar, aynı yatış sırasında tekrarlayan ERCP işlemleri, gebe hastalar ve sedasyon ile ERCP işlemine başlanılıp işlem sırasında genel anesteziye geçilen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bulantı ve kusma, anafilaksi veya alerjik reaksiyon, kardiyovasküler kollaps, kardiyak arrest, 1 dakika uzamış hipotansiyon, bronkospazm, anestezi altında desatürasyon, postoperatif desatürasyon, diş hasarı ve anestezi komplikasyonlarının yanı sıra pankreatit, kanama, perforasyon ve diğer cerrahi komplikasyonlar da kaydedildi.Bu çalışmada başarılı kanülasyon oranı %97,8 iken precut oranı % 4,7 olarak bulundu. Çalışmamızda toplam mortalite oranı ise %2,4 olarak bulundu ve 121 (%12,1) hastada ise kanama, pankreatit ve akut böbrek yetmezliği gibi en az bir tür komplikasyon gözlendi. Pankreatit komplikasyonu 99 vakada (%9,9) görülmüş olup en sık gözlemlenen komplikasyon oldu. ERCP işleminin sedasyonla yapılmış olduğu 500 hastanın 47'sinde (%9,4) kanama, pankreatit ve akut böbrek yetmezliği gibi en az bir tür komplikasyon gözlendi. Bu 47 hastanın tamamında yalnızca bir komplikasyon görüldü. Aynı zamanda 453 (%90,6) hastada kanama, pankreatit ve akut böbrek yetmezliği gibi koplikasyonlardan hiçbiri görülmedi. Başarılı kanülasyon oranının sedasyon grubunda % 2,4 ile genel anestezi grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü. Her iki grupta mortalite oranı karşılaştırıldığında genel anestezi grubunda daha yüksek bulundu. Sedasyon grubunda precut oranının genel anestezi grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı. Genel anestezi grubunda akut böbrek yetmezliği oranının sedasyon grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı. ERCP'de daha yüksek kanülasyon oranları elde edebilmek ve işlem sonrası komplikasyon oranlarını düşürebilmek için bu işlemin deneyimli merkezlerde yapılması gerekir. Anahtar Kelimeler: Endoskopi, Endoskopik retrograt kolanjio pankreatografi (ERCP), Sedasyon, Genel anestezi, Pankreatit
İnguinal herninin cerrahi tedavisinde laparoskopik cerrahi açık cerrahiye üstün müdür?
Amaç: İnguinal herni, dünyada en yaygın karşılaşılan genel cerrahi patolojilerinden biridir. İnguinal herniler toplumun %3,8'inde görülmesine rağmen ideal onarım yöntemi hala tartışılmaktadır. Bu araştırmada inguinal herni onarımında kullanılan Lichtenstein prosedürü ile TAPP yönteminin operasyon süreleri, hastanede yatış süreleri, maliyet ve ağrı, seroma, nüks gibi komplikasyonları değerlendirilip genel cerrahlar için güncel verilere dayalı öneriler sunulması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Bu çalışmada Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Ocak 2020 - Aralık 2022 tarihleri arasındaki 3 yıllık dönemde inguinal herni nedeniyle opere edilen 434 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Nüks inguinal herni, irredükte skrotal herni, femoral herni veya acil cerrahi gerektiren inkarsere herni hastaları çalışmadan hariç tutuldu. Bu kısıtlamalar sonucunda çalışmaya dahil edilen toplam hasta sayısı 353'tü. Bulgular: Hastalardan 233'ü laparoskopik TAPP yöntemi ile, 120'si ise açık Lichtenstein yöntemi ile opere oldu. Çalışmaya dahil edilen 353 hastanın 322 (%91,2)'si erkek, 31 (%8,7)'i kadındı ve yaş aralığı 18-88/yıl olup, ortalama yaş 55,01±16,1/yıl olarak tespit edildi. Laparoskopik cerrahi grubunun (52,9), açık cerrahidekilere (59,2) göre daha genç olduğu bulundu. Çalışmamızdaki 353 inguinal herni hastasının, 152'sinin sağ, 120'sinin sol ve 81'inin bilateral fıtığı mevcut idi. Bununla birlikte, laparoskopik cerrahi uygulanan vakalarda bilateral olma oranı, açık cerrahiye göre yaklaşık 4 kat fazla olarak bulundu. İki grup arasında hastanede kalış süresi, maliyet ve ameliyat sonrası hissizlik parametreleri değerlendirildiğinde, istatiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Değerlendirmeye alınan diğer parametreler olan; hematom, seroma, kronik ağrı, şişlik, skrotal ödem, yara yeri enfeksiyonu, idrar retansiyonu ve nüks açısından her iki grup arasında, istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamızdaki bulgular ve güncel literatür incelendiğinde, laparoskopik onarımın, Lichtenstein prosedürü ile karşılaştırıldığında en az açık onarım kadar etkili ve güvenli olduğu görüldü. TAPP yönteminin açık cerrahiye kıyasla daha kısa hastane yatış süresi ve erken dönemde işe dönüş sağlaması, minimal invaziv olması, postoperatif daha az ağrı oranlarının görülmesi, kontralateral kasığın değerlendirilmesine ve tespit edilirse okült bir fıtığın onarılmasına olanak tanıması gibi avantajlarının bulunması sebebiyle inguinal herni onarımlarında gelecekte öncelikli tercih edilecek tedavi seçeneği olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: İnguinal herni, Kasık Fıtığı, Lichtenstein onarımı, Transabdominal preperitoneal (TAPP) onarım, Nüks
Ratlarda deneysel ince barsak iskemi-reperfüzyon modelinde iloprost ve n-asetilsistein'in beraber kullanımının iskemi-reperfüzyon hasarı ve thiol/disülfit dengesi üzerine etkisinin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Barsak arteriyel kan akımının kısmen veya tamamen tıkanması sonrası intestinal iskemi; kan akımının yeniden sağlanması ile reperfüzyon hasarı ortaya çıkmaktadır. İntestinal İskemi Reperfüzyon (İİR) hasarı çoklu organ yetmezliğine ve ölüme neden olabilir. Bu çalışmanın amacı İİR hasarına İloprost (İL) ve N- asetilsistein'in (NAC) etkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ağırlıkları 200-300 g arasında değişen 30 adet Sprague Dowley rat her birinde 6'şar denek olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Ketamin ksilazin verilerek supin pozisyonda batın traşı yapılıp povidon iyodür ile boyanan ratlara median insizyon yapılarak ile batına girildi. Sham grubuna herhangi bir cerrahi işlem yapılmadan sadece barsak örnekleri ve kan alındı. İİR grubunda KMA diseke edilip klemp yardımıyla barsak iskemisi yapıldı. Cilt cilt stapleri ile kapatıldı. 45 dakikalık iskemi süresi tamamlanınca batın açıldı. KMA deklempe edilerek ince barsak 120 dakıka reperfuzyona bırakmak üzere cilt cilt stapleri ile kapatıldı. 120 dakika tamamlandıktan sonra batın tekrar açılarak hayvanlar sakrifiye edilip barsak örnekleri ve kan alındı.İİR+ İL grubunda reperfüzyondan yarım saat önce 2mcg/kg İloprost İ.P verilerek aynı işlemler uygulandı. İİR+NAC grubunda N-Asetilsistein reperfüzyondan yarım saat önce 300 mg/kg İ.P olarak verilip aynı işlemler yapıldı.İİR+NAC+İL grubunda ise yine reperfüzyondan yarım saat önce 2mcg/kg İloprost İ.P ve N-Asetilsistein 300 mg/kg İ.P verilerek aynı işlemler uygulandı reperfüzyon tamamlandıktan sonra diğer gruplardaki gibi hayvanlar sakrifiye edilerek barsak ve kan örnekleri alındı. BULGULAR: İİR+NAC grubunun Chiu Skoru ortalaması İİR grubuna ve İİR+İL grubuna göre daha düşük bulundu, ancak bu gruplar arasında istatiksel anlamlı farklılık saptanmadı(p>0.05). Sham grubu skorlarının İİR, İİR+İL, İİR+NAC, İİR+NAC+İL skorlarına göre belirgin düşük ve istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. NAC, İL ve ikisinin birlikte verildiği gruplarda Redükte Tiyol, NT/TT oranlarının İİR grubuna göre artmış olarak ve Okside Tiyol, Disülfit/TT ve Disülfit/NT oranlarının İİR gruplarına göre azalmış olarak bulundu (p<0,05). İlaç verilen gruplar birbirleriyle karşılaştırıldıgında NAC verilen grubun sonuçlarının İİR+İL ve İİR+İL+NAC gruplarına göre daha yüksek Redükte Tiyol, NT/TT oranları daha düşük Okside Tiyol, Disülfit/TT ve Disülfit/NT oranları bulundu ancak bu oranlar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). SONUÇ: İİR hasarı modelinde İloprost ve N- Asetilsistein'in birlikte kullanımının tek başına N-Asetilsistein kullanımından üstün olmadığı bulunmuştur. Çalışmamızın İİR hasarında Tiyol-Disülfit hemostazı parametrelerinin antioksidan mekanizmayla ilgili belirteç olarak kullanılabileceğini ve sonuçlarımızın yeni çalışmalara katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.
Verapamil ve sodyum sitrat'ın postoperatif peritoneal adezyon oluşumu üzerine önleyici etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Peritoneal kavite fizyolojisi, peritoneal iyileşme mekanizması konusunda bilgilerimizin giderek artmasına karşın postoperatif adezyonlar farklı disiplinlerden cerrahlar için sorun olmaya devam etmektedir. Postmortem olarak 298 olguda yapılmış bir çalışmada, daha önce karın içi cerrahi girişim yapılmış olguların %67' sinde, birden fazla operasyon geçirilmiş ise %93' ünde adezyona rastlandığı bildirilmiştir. Karın içi adezyonlar, ağrı, intestinal obstrüksiyon ve infertilite nedeni olarak, major karın cerrahisi gerektirmeleri ve hospitalizasyon süresini uzatabilmeleri gibi nedenlerle postoperatif morbidite ve maliyet artışına yol açabilirler. Literatür incelendiğinde adezyon önlenmesi ile ilgili birçok deneysel, klinik çalışmalar ve teorik raporların yüzyılın başından beri yayınlanmakta olduğu görülmektedir. Güncel literatürde adezyon önlenmesiyle ilgili farklı ajanlarla yapılan çalışmalar çok fazla olmasına karşın karın içi adezyonlar halen standart bir tedavi yaklaşımı bulunmamaktadır. Daha önce ayrı ayrı yapılan çalışmalarda sodyum sitratın fibrin birikiminin engelleyerek adezyon oluşumunu azalttığı ve kalsiyum kanal blokerleri, kalsiyumun yaralanmaya inflamatuar yanıtta önemli bir komponent olduğu düşüncesinden hareketle hayvan modellerinde kullanılmış ve adezyon azaltıcı etkisi olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı daha önceden tek başlarına adezyon azaltıcı etkisi olduğu bildirilen kalsiyum kanal blokörü (verapamil) ve sodyum sitratın beraber adezyon önlemedeki etkisinin incelenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 30 rat dahil edildi. Çekumda abrazyon ile adezyon modeli oluşturuldu (scraping model). Sham grubu (n=6): laparatomi, A Grubu; kontrol grubu (abrazyon) (n=6): laparatomi + çekal abrazyon, B Grubu; sadece verapamil grubu (n=6): laparatomi + çekal abrazyon+ verapamil, C Grubu; sadece sodyum sitrat grubu (n=6): laparatomi + çekal abrazyon + sodyum sitrat, D Grubu; ikili tedavi (n=6): laparatomi + çekal abrazyon +verapamil + sodyum sitrat olmak üzere beş grup oluşturuldu. Laparatomi ve çekal abrazyon sonrası karın içi boşluğu kaplayacak kadar intraperitoneal olarak 10 ml verapamil (diltiazem hydrochloridum), 10 ml/kg saline içinde; sodyum sitrat 1 ml/kg dozda ve ikili tedavide verapamil+ sodyum sitrat aynı dozlarda bir defa uygulanıp 10 dakika bekletildikten sonra aspire edilerek batın kapatıldı. 7 gün sonra re-laparatomi ile karın açıldı. Makroskopik adezyon izlenen alanlardan rezeksiyon yapıldı ve alınan materyaller ışık mikroskopunda incelendi. Histomorfolojik incelemede fibrozis derecesi ve inflamasyon yoğunluğu değerlendirildi. Fibrozis derecesi kollajen liflerin ve fibroblastların miktarına göre belirlendi. İnflamasyon yoğunluğu ise lenfosit, plazma hücresi, eozinofil ve nötrofil miktarına göre değerlendirildi. Değerlendirmeyi metoddan ve gruplardan haberdar olmayan bir patolog yaptı (kör değerlendirme). Histopatolojik Fibrozis Sınıflaması İnflamasyon Sınıflaması Grade-0: Fibrozis yok Grade-0: İnflamasyon yok Grade-1: Hafif fibrozis Grade-1: Hafif inflamasyon Grade-2: Orta fibrozis Grade-2: Orta inflamasyon Grade-3: Ağır fibrozis Grade-3: Şiddetli inflamasyon BULGULAR: Çalışma gruplarına göre adezyon gelişimi yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark olup (p=0,003), söz konusu farka neden olan durum A grubuna göre sırasıyla; B ve D gruplarında adezyon gelişimine daha nadir rastlanılmış olması idi (p=0,015 ve p=0,015). Grup A'ya göre Grup C' de de adezyon görülme oranı daha düşük olmasına rağmen söz konusu fark istatistiksel olarak önemli bulunmadı (p=0,061). Grup B ile C arasında ve Grup C ile D arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p>0,999). SONUÇ: Verapamil, postoperatif intraperitoneal adezyon oluşumunu anlamlı olarak önlemektedir. Benzer etki sodyum sitrat ile de sağlanmaktadır. Verapamilin, sodyum sitratla birlikte kullanımı sinerjistik etki oluşturmamaktadır.
Rektum kanserinde minimal invaziv cerrahi ile açık cerrahinin onkolojik, anorektal, üriner ve seksüel disfonksiyon sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Çalışmanın amacı açık cerrahide uygulanan TME/PME prensiplerinin minimal invaziv cerrahi ile yeterince uygulanabilirliliğini sorgulamaktır. Bu amaçla küratif cerrahi rezeksiyon yapılan rektum kanserli hastalarda açık cerrahi ile minimal invaziv cerrahi (robotik ve laparoskopik) yapılan hastaların cerrahi ve onkolojik sonuçlarını ayrıca postoperatif hayat kalitesi, anal inkontinans, rektal, üriner ve seksüel disfonksiyonlarını karşılaştırdık. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde Ocak 2015 -2020 tarihleri arasında rektum kanseri nedeniyle ameliyat edilen 223 hasta dahil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalar açık cerrahi, laparoskopik cerrahi ve robotik cerrahi olarak 3 gruba ayrıldı. Gruplar demografik olarak (yaş, cinsiyet, ek hastalık ve birden fazla ek hastalık, ASA risk skoru), preoperatif metastaz varlığı ve metastazların organlara göre dağılımı, neoadjuvan tedavi uygulanması, neoadjuvan tedavinin tipi ve neoadjuvan tedaviye yanıt, tümörün yerleşim yeri (üst, orta, alt rektum) ve yerleşim yerine göre yapılan ameliyat tipleri (LAR ve APR, Hartmann prosedürü ve diverting stoma), minimal invaziv cerrahide konversiyon oranı ve nedenleri, gruplara göre ameliyat süresi, karaciğer rezeksiyonu, RF ablasyon ve intraoperatif kan transfüzyonu, postoperatif dönem hastanede yatış süresi komplikasyonlar ve hastane mortalitesi, gruplara göre mezorektal eksizyonun tamlığı, distal cerrahi sınır pozitifliği ve radial cerrahi sınır pozitifliği, gruplara göre spesimenin uzunluğu, TNM evresi, çıkarılan lenf nodu sayısı ve çıkarılan metastatik lenf nodu sayısı, gruplara göre postoperatif lokal nüks, uzak metastaz, hastalıksız sağkalım ve overall sağkalım açısından karşılaştırıldı. Covid 19 pandemisi dolayısıyla toplamda 56 hasta çağırılabildi. Çağırılabilen hasta gruplarından robotik gruptaki hasta sayısının az olması sebebiyle hastaların yaşam kalitesi, anorektal, üriner ve seksüel disfonksiyonları açık ve kapalı olmak üzere iki grupta incelenerek karşılaştırıldı SF-36 yaşam kalitesi ölçeği, IPSS skoru; Yaşam Kalitesi QoL İndeksi, ICIQ-UI SF skoru , IIEF skoru, FSFI skoru; Wexner skoru ve low anterior rezeksiyon sendromu (LARS) skorlama sistemleri kullanılarak hastaların yaşam kalitesi, anorektal, üriner ve seksüel disfonksiyonları bu anket çalışmaları ile prospektif olarak değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Bulgular: Analiz edilen 223 hasta, rektum cerrahisi farklı ameliyat yaklaşımlar göre açık, laparoskopik ve robotik olmak üzere üç ana grupta değerlendirildi. Bu ayrıma göre hastaların 112 (%50,2)'si açık, 77 (%34,5)'si laparoskopik ve 34 (%15,3)'ü ve robotik rektum cerrahisi yapılan gruplarda yer almaktaydı. Olguların 145'i (%65) erkek ve 78'i (%35) kadın hastadan oluşmakta idi. Açık rektum cerrahisi grubundaki hastalarda herhangi bir ek hastalık olması, laparoskopik ve robotik cerrahi gruplarına göre anlamlı olarak daha fazla idi (p=0,020). Hastaların 101 (%45,3) 'i preoperatif neoadjuvan tedavi aldı. Gruplar arasında neoadjuvan tedavi alma açısından anlamlı bir farklılık yoktu (p=0,312). Hastaların 190 (%85,2) 'ına Low anterior rezeksiyon ameliyatı uygulanırken, 33(%14,8) hastaya Miles ameliyatı (Abdominoperineal rezeksiyon) yapıldı. Çalışma grubundaki hastalardan Robotik gruptaki hastaların ameliyat süresi, açık ve laparoskopik gruptan anlamlı bir şekilde daha uzundu (p<0,001). Açık grupta hastane yatış süresi, laparoskopik ve robotik gruplara göre anlamlı olarak daha uzundu (p<0,001). Komplikasyon gelişimi açısından, gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Açık rektum cerrahisi ile çıkartılan spesmen uzunluğu, laparoskopik ve robotik cerrahilere göre anlamlı olarak daha uzundu (p=0,001). Postoperatif takip süresi içerisinde (25 ay) açık grupta uzak metastaz gelişme oranı, diğer iki gruba göre daha yüksekti (p=0,076). Mortalite açısından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu (p=0,095). Gruplar arasında genel sağkalım açısından anlamlı bir farklılık yoktu (p=0,095). Hastalıksız sağkalım açık grupta istatistiksel olarak daha düşük idi (p=0,024). Açık gruptaki hastaların preoperatif dönemdeki skorlarına göre postoperatif dönemdeki fiziksel hayat kalitesi skorlarında da anlamlı bir azalma vardı (p<0,001). Fakat kapalı gruptaki hastaların preoperatif ve postoperatif dönemdeki SF-36 fiziksel hayat kalitesi skorları benzerdi (p=0,138). Hastaların postoperatif SF-36 mental hayat kalitesi skorları açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p=0,156). İdrara çıkma memnuniyet ( p=0,834), IIEF erektil fonksiyon skoru (p=0,834) ve IPSS alt üriner sistem semptom skoru, üriner inkontinans semptomlarının şiddet dağılımı açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,905). İki grup arasında preoperatif-postoperatif üriner inkontinans skorları karşılaştırmalarında (p=0,999) gruplar arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Kadın hastalarda açık gruptaki hastaların postoperatif FSFI skorları ile kapalı gruptaki hastaların postoperatif FSFI skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p=0,193). Postoperatif Wexner fekal inkontinans skoru değerlendirmesi yapılabilen 40 hastanın açık gruptaki skoru, laparoskopik gruba göre anlamlı olarak daha yüksek idi (p=0,017). Postoperatif dönemde Low anterior rezeksiyon sendromu semptomlarının şiddet derecesine göre iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,113). Sonuç: Sonuç olarak çalışmada açık rektal cerrahi yapılan grupta TNM evresinin, ASA skorunun ve yandaş hastalıkların fazla olmasının, hastalıksız sağkalım süresini minimal invaziv cerrahi yapılan hasta gruplarına göre olumsuz yönde etkilemiş olabilir. Açık, laparoskopik ve robotik cerrahi grupları arasında, çıkarılan lenf nodu sayısı, mezorektal eksizyonun tamlığı, distal ve radial cerrahi sınır pozitifliği, üriner ve seksüel disfonksiyonlar açısından fark saptanmamıştır. Bu durum tüm gruplarda TME/PME tekniklerinin benzer şekilde uygulanabildiğini göstermektedir.
Meme kanserli hastalarda SHARP1/SHARP2 (BHLHE41/BHLHE40-DEC2/DEC1) transkripsiyon faktörlerinin ekspresyon düzeyinde değişimlerinin araştırılması ve prediktif önemi
Daha sonra doldurulacaktır.
Canlı donör böbrek nakli yapılan hastalarda sıcak iskemi ve soğuk iskemi sürelerinde etkili faktörler ve iskemi süresinin greft fonksiyonu üzerine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda canlı donör nefrektomi uygulanan alıcılarda sıcak ve soğuk iskemi sürelerine etki eden faktörleri ortaya koyabilmek ve postoperatif dönemde greft fonksiyonu üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma, Nisan 2019 ile Temmuz 2021 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde böbrek yetmezliği nedeniyle canlı donör böbrek nakli ameliyatı yapılan 69 adet alıcı ile retrospektif olarak tasarlandı. Hastane veri tabanı ve kontrol muayenelerinde elde edilen bilgiler kullanıldı. Alıcı, verici bilgileri ve operasyon verileri kaydedilerek istatiksel analiz yapıldı. BULGULAR: Alıcıların demografik ve klinik verileri Türkiye ortalaması ile benzerdi. Arter sayısındaki artışın sıcak iskemi süresinde artışa neden olduğu gözlendi. Diğer bağımsız değişkenlerin sıcak iskemi açısından anlamlı fark yaratmadığı izlendi. Erkek cinsiyetin, arter sayısının, böbreğin sol tarafa takılmasının soğuk iskemi süresinde artışa neden olduğu gözlendi. Diğer bağımsız değişkenlerin soğuk iskemi açısından anlamlı fark yaratmadığı izlendi. Uzamış soğuk iskemi süresi olan hastalarda postoperatif 7. günde bakılan kreatinin düzeylerinin daha yüksek olduğu gözlendi. SONUÇ: Sonuç olarak canlı donör böbrek nakli yapılan hastalarda peroperatif dönemde soğuk ve sıcak iskemi sürelerinin uygun sürede tutulması ve etki eden faktörlerin bilinmesi hastanın sağ kalımı ve greft fonksiyonu açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Diyaliz, Kronik Böbrek Hastalığı, Renal Transplantasyon, Sıcak İskemi, Soğuk İskemi
Kolorektal soliter ve senkron adenomatöz poliplerde metalloproteinaz 1-2-9, HIF-1 alfa, VEGF ve NGAL ekspresyon düzeylerinin farklılığının araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ : Çalışmamızda soliter ve senkron kolorektal adenomatöz polipli hastaların kolonoskopik spesimenlerinde onkopatolojik değeri ispat edilmiş önemli bazı immünhistokimyasal boyamaların ekspresyon düzeylerinin farklılığının ortaya konması ile senkron polipli hastalardaki kanser gelişim riskinin ele alınarak yorumlanması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM : Soliter tubuler adenom ve senkron tubuler adenom (rektum kanseri ile birlikte tubuler adenoma saptanan hasta) grubu retrospektif olarak belirlenecektir. Bu hastaların Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda daha önceden histopatolojik incelemeleri yapılmış olan poliplerine ait preparatları değerlendirmeye alınarak MMP-1,2, HIF-1 alfa, VEGF ve MMP-9, NGAL ile immunhistokimyasal boyama yapılacaktır. Her iki grup hasta için boyamalar sonucunda elde edilen materyallerde belirtilmiş olan parametreler için ekspresyon düzeyleri belirlenerek ayrı ayrı kayıt edilecek ve her iki grup arasında ekspresyon düzeylerinin istatistiksel karşılaştırması yapılacaktır. BULGULAR : İki grup spesimenleri Matriksmetalloproteinaz 1-2, HIF-1 alfa, VEGF ve MMP-9, NGAL ile immunhistokimyasal boyanma açısından karşılaştırıldıklarında VEGF ile boyanmada istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamış olup , MMP-1-2- 9, HIF-1 alfa, NGAL ile boyanmada istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. SONUÇ : Malignite gelişimi ile ilişkileri iyi bilinen NGAL, MMP1-2-9 ve HIF-1 alfa düzeylerinin senkron poliplerde yani daha önce malignite gelişmiş kolorektal mukozadan kaynaklanmış olan poliplerde daha yüksek olarak belirlenmesi bu iki polip grubunun özellikle malignite gelişim potansiyeli açısından aslında aynı olmayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Senkron polip, Soliter polip, MMP-1,2,9, VEGF, NGAL, HİF-1 Alfa
Lichtenstein herni onarımının testiküler kan akımı üzerine olan etkisi.
Primer hiperparatiroidizmde lokalizasyon yöntemleri ve tedavi
Renal transplantasyon ile eş zamanlı yapılan nativ nefrektominin operatif ve postoperatif morbiditeye etkisi
pilonidal sinüs hastalığı ve tedavisinde total eksizyon - primer onarım ile insizyon - küretaj tekniklerinin karşılaştırılması
Meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapiye yanıtın öngörülmesi ve değerlendirilmesi amacıyla bir nomogram geliştirilmesi
Amaç: Çalışma; neoadjuvan kemoterapi alan meme kanserli hastalarda bir dizi önemli klinik ve patolojik parametrenin neoadjuvan kemoterapiye yanıtı tahmin etmeye yönelik etkisini değerlendirmeyi ve tedaviye yanıtı önceden öngörmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'ne 2015- 2024 yılları arasında başvurmuş, neoadjuvan kematerapi tedavisi almış ve bilgilerine hastane bilgisayar veri tabanından eksiksiz olarak ulaşılabilen hastalar dahil edildi, neoadjuvan kemoterapi almayan hastalar çalışmaya dahil edilmedi ve dosyalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların tanı anındaki yaşı, aile öyküsü, sigara kullanımı, fizik muayene bulguları, histopatoloji sonuçları (tanı, boyut, evre, reseptör durumu, grade, Ki-67, lenfovasküler invazyon durumu vb.), neoadjuvan kemoterapi tedavisi olarak aldığı rejim, neoadjuvan kemoterapi tedavisinin toplam süresi, preoperatif biyopsi tanısı ve neoadjuvan kemoterapi arasında geçen süre ve preoperatif çalışılan laboratuvar parametreleri (HGB, PLT, LYM, MONO, NEU, CRP, ALB, LDH, TOTAL PROTEİN), radyolojik verileri kaydedildi. Hastalar neoadjuvan kemoterapiye tam yanıt verenler ve vermeyenler olarak gruplandı. Elde edilen tüm veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı tam yanıtı ön görmek amacıyla bir nomogram oluşturuldu. Bulgular: Çalışmada, lokal ileri evre meme kanseri tanısı almış 50 hastanın demografik ve klinik özellikleri incelenmiştir. Östrojen reseptörü pozitif olan hastaların oranı %70, progesteron reseptörü pozitif olanların oranı ise %52'dir. Ortalama tümör boyutu 32,12 ± 17,67 mm'dir. Hastaların %28'i neoadjuvan kemoterapiye tam yanıt vermiştir. Östrojen reseptör negatifliği (p = 0.002) ve progesteron reseptör negatifliği (p = 0.008) olan hastaların tam yanıt oranı daha yüksek bulunmuştur. Lenfovasküler invazyon varlığı (p = 0.017) ve tümör boyutunun küçük olaması (p = 0.010) da tam yanıt üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Total protein düzeyinin yüksekliği, tam yanıt olasılığını artıran anlamlı bir faktör olarak bulunmuştur (p = 0.022). Modelin genel doğruluk oranı %85,4 olarak belirlenmiş olup, bu sonuçlar lojistik regresyon modelinin, lokal ileri evre meme kanseri hastalarının neoadjuvan kemoterapiye yanıtını tahmin etmede yüksek bir performans sergilediğini göstermektedir. Sonuç: Nomogram modelimiz, meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapiye yanıtı öngörmede yüksek doğruluk oranları ve geniş kapsamlı belirteç kullanımı ile dikkat çekmektedir. Literatürdeki eski ve yeni modellerle karşılaştırıldığında, modelimiz hem eski hem de yeni modellerdeki bulgularla uyumlu olup, kolaylıkla klinik pratikte değerli bir araç olarak kullanılabilir. Güncel modellerin genetik, görüntüleme ve gen ekspresyon profilleri gibi ek verileri kullanarak daha yüksek doğruluk oranlarına ulaştığı görülmektedir. Gelecekte, modelimizin doğruluğunu artırmak için bu tür verilerin eklenmesi ile daha iyi sonuçlar elde edileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: laboratuvar parametreleri, meme kanseri, nomogram, neoadjuvan kemoterapi
Meme kanserinde serum hipoksi indüklenebilir (ınducıble) faktör-1 (HIF-1) vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve insülin benzeri büyüme faktörü-1 (ıgf-1)'in prognostik değeri ve önemi
Meme kanseri dünyada ve ülkemizde kadınlar arasında en sık görülen kanser olup, ülkemizde kadınlarda görülen tüm kanserlerin yaklaşık % 25`ini oluşturmaktadır. Meme kanserinin sistemik bir hastalık olarak algılanmaya başlanması ile hastalar evrelendirilmiştir ve sağkalımla ilgili prognostik faktörler önem kazanmıştır. Aksillası negatif olan hastalarda görülen nüks olguları araştırmacıları başka prognostik faktörler üzerinde çalışmaya yöneltmiştir. Bu çalışmanın amacı; meme kanseri hastalarında, Hipoksi ile İndüklenebilir Faktör-1alfa (HIF-1alfa), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü-A (VEGF-A), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü-C (VEGF-C), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü-D (VEGF-D), İnsülin Büyüme Faktörü-I (IGF-I) ve İnsülin değerlerinin hastaların prognostik faktörleri ile ilişkili olup olmadığının araştırılması; ayrıca bu parametrelerin neoadjuvan kemoradyoterapiye cevabı yansıtan birer parametre sayılıp sayılamayacağının gösterilmesidir. Kliniğimizde 56 meme kanseri hastasından, neoadjuvan kemoterapi almış olan 18 hastadan neoadjuvan kemoterapiden önce, neoadjuvan kemoterapiden sonra ve ameliyattan 1 ay sonra kan örnekleri toplanırken neoadjuvan kemoterapi almamış olan diğer 38 hastadan ameliyat öncesi ve sonrası kan örnekleri toplanılmıştır. Bu hastaların serumlarında HIF-1alfa VEGF-A, VEGF-C, VEGF-D, IGF-I ve insülin değerleri ölçülmüştür. Klinikopatolojik parametreler olarak yaş, obezite, CA15-3, D vitamini düzeyi, metastatik lenf nodu, grade, evre, östrojen ve progesteron reseptörü, cErbB2 değerlendirmeye alınmıştır. Kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kadının serum örnekleri değerlendirilmiştir. Ellialtı meme kanseri hastasında serum değerleri kontrol grubuyla ve klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılmıştır. HIF-1alfa ve IGF-I hastalarda daha yüksek bulunurken VEGF-D hastalarda daha düşük bulunmuştur. HIF-1alfa'nın VEGF-D ile ters korelasyon gösterdiği, VEGF-A ve VEGF-C ile pozitif korelasyon gösterdiği, insülin değerinin ise IGF-I ile ters korelasyon gösterdiği görülmüştür. Klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırıldığında obezite haricinde diğer parametrelerle anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Obez hasta grubunda HIF-1alfa VEGF-C, VEGF-D ve IGF-I değerlerinin daha düşük olduğunu saptanmıştır. Sonuç olarak HIF-1alfa VEGF-D ve IGF-I değerleri meme kanseri ile sağlıklı kadınların ayrımında kulanılabilecek bir belirteç olabilir. HIF-alfa VEGF-C, VEGF-D ve IGF-I değerleri arasındaki korelasyon bize HIF'in VEGF ve IGF-I üzerinden tümör progresyonunu etkilediğini gösterebilir. Bu alanda yapılacak çalışmaların, incelenen hasta sayılarının artması, araştırmada yöntem ve grup standardizasyonlarının sağlanması ile bu faktörlerin prognozu belirlemede de kullanılabileceği düşünülmektedir.
Ratlarda deneysel mezenter iskemi reperfüzyon hasarı modelinde düşük molekül ağırlıklı heparinlerin bakteriyel translokasyon üzerine etkileri
Bir dokuya gelen arteriyel kan akımının kısmen veya tamamen kesilmesiyle iskemi; kan akımının yeniden sağlanması ile reperfüzyon hasarı ortaya çıkmaktadır. İskemi ve reperfüzyon dokuda hücresel düzeyde bir takım kimyasal olayların başlamasını tetikler ve bu süreç uzakdıkça doku hasarı artar. Bu hasarlanmanın sonuçlarından biri de barsaklarda meydana gelen bozulmalarda gelişen bakteriyel translokasyondur. Çalışmamızda daha önce hiç üzerinde çalışılmayan mezenter iskemi-reperfüzyon (İ/R) sonrası oluşan bakteriyel translokasyona düşük molekül ağırlıklı heparinin etkisinin ne yönde olacağını araştırmayı amaçladık. 21 Adet Wistar Albino sıçan eşit şekilde 3 gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu, İ/R grubu, İ/R+DMAH grubu. Kontrol grubunda sadece batın açılmış, herhangi bir işlem yapılmamıştır. İ/R grubunda SMA 45 dakika klemplendikten sonra 60 dk reperfüzyon yapılmıştır. İ/R + DMAH grubunda sıçanlara işlemden 4 saat önce 1mg/kg enoksaparin sodyum verilmiştir. SMA 45 dakika klemplendikten sonra 60 dk reperfüzyon yapılmıştır. Deney sonunda ileum örnekleri histopatolojik olarak; kan, MNL, dalak ve karaciğer örnekleri ise mikrobiyolojik olarak değerlendirilmiştir. İ/R grubunda meydana gelen ileal doku hasarının İ/R+DMAH grubunda artış gösterdiği tespit edilmiştir. İ/R+DMAH grubunda doku kültürlerinde bakteriyel translokasyon düzeylerinin İ/R grubuna göre anlamlı bir biçimde azaldığı görülmüştür (p<0.001). İntestinal İ/R oluşturulan sıçanlarda kullanılan düşük molekül ağırlıklı heparanin terminal ileumdaki doku hasarını önlemedeki etkinliğinin yeterli düzeyde olmadığı, fakat mikrobiyolojik değerlendirmeler göz önüne alındığında bakteriyel translokasyon üzerine etkisinin olumlu yönde olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Enoksaparin sodyum, intestinal iskemi-reperfüzyon, bakteriyel translokasyon
Meme kanserinde oksidatif stresin prognostik değeri ve önemi
GİRİŞ VE AMAÇ: Meme kanseri Türkiye'de ve dünyada kadınlarda görülen kanserler arasında en sık görülen kanserdir. Türkiye'de kadınlarda rastlanan tüm kanserlerin yaklaşık %25'ini oluşturur. Sistemik bir hastalık olan meme kanserinde, hastaların evrelenmesi, prognostik faktörlerin tespit edilmesi önemlidir. Aksiller lenf nodu pozitifliği en kuvvetli prognostik faktördür. Klinik olarak aksillası negatif hastalarda ise prognozu öngörebilen başka belirteçleri bulmak için çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; öncelikle meme kanserli hastalarda Total Anti-oksidan Seviye (TAS), Total Oksidatif Seviye (TOS) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) değerlerinin sağlıklı kadınların TAS, TOS ve OSİ düzeyleri ile karşılaştırmaktır. İkincil olarak tedavi öncesi ve tedavi sonrası TAS, TOS ve OSİ değerlerinin farklılığını ortaya koymaktır. Üçüncül amacımız; Neoadjuvan kemoterapi öncesi-sonrası ve ameliyat sonrası bu değerlerin serum seviyelerine bakarak kemoterapinin bu biyolojik faktörlerin üzerinde etkinliğini araştırmak, aynı zamanda bu faktörlerin serum seviyelerinin neoadjuvan kemoterapiye cevabı öngörmede belirteç olup olmadıklarını değerlendirmektir. Diğer bir amacımız ise klinik olarak aksillası negatif hastalarda bu belirteçlerin yüksekliğinin sentinel lenf nodu pozitifliğini öngörmede etkinliğini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı kliniğinde opere olmuş toplam 45 meme kanseri hastasından ve sağlıklı 46 kadından kan örnekleri toplanıldı. Neoadjuvan Kemoterapi alan 11 hastada kemoterapi öncesi, preoperatif ve operasyon sonrası olmak üzere 3 defa, kemoterapi almayan hastalarda ise operasyon öncesi ve sonrası kan örnekleri alındı. Bu hastaların serumlarında TAS ve TOS değerleri ölçülerek OSİ hesaplandı. Klinikopatolojik parametreler olarak yaş, vücut kitle indeksi (VKI), obezite, CA15-3, D vitamini düzeyi, metastatik lenf nodu varlığı,tümör çapı, histolojik tip, grade, evre, östrojen ve progesteron reseptörü, cErbB2, subtipleri değerlendirmeye alınmıştır. Veriler bilgisayar ortamında IBM SPSS 21.0 programında değerlendirildi. Sonuçlarımız non homojen dağılımlı olduğundan dolayı; Mann-Whitney-U ve Kruskal-Wallis, Spearman's korelasyon testi, eşik değerinin belirlenmesinde ROC grafisinden, klinikopatolojik parametrelerin serum pozitiflikleri ile karşılaştırılması için Ki-kare testinden yararlanılmıştır. BULGULAR: Kırkbeş meme kanseri hastasının serum değerleri kontrol grubuyla ve klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırıldı. Meme kanserli hastalarda tedavi öncesi serum TOS, OSİ değerleri sağlıklı kadınlara göre daha yüksek, TAS değerleri ise daha düşüktür. Obez hastaların TAS değerleri normal kilolu hastalara göre daha yüksek olduğu görüldü. Progesteron reseptör pozitif, lenfatik invazyon olan ve metastatik meme kanserli hastalarda TOS ve OSİ değerleri, reseptörü negatif, lenfatik invazyonu olmayan ve metastazı olmayan hastalara göre daha yüksek bulundu. Triple negatif hastamızda TOS ve OSİ değerleri diğer tiplere göre daha yüksekti. Yaş, CA 15-3, D vitamini düzeyi, klinik lenf nodu metastazı varlığı, östrojen reseptör pozitifliği, CerbB2 reseptör pozitifliği, grade, tümör boyutu, ekstrakapsüler invazyon ve vasküler invazyon ile TOS, TAS ve OSİ arasından yapılan korelasyon analizinde herhangi bir ilişkiye rastlanmamıştır. Neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrası, operasyon sonrası TOS, OSİ değerlerinde anlamlı bir farklılık olmamıştır. Bununla birlikte neoadjuvan kemoterapi sonrasında ve cerrahi sonrasında TAS değerleri artmıştır. SONUÇ: Sonuç olarak meme kanserli hastalarda TOS ve OSİ değerleri sağlıklı kadınlara göre daha yüksek, TAS ise daha düşüktür. Evre 4 ve triple negatif tümörlerde TOS ve OSİ değerlerinin yüksek olması, daha agresif tümörlerde oxidatif stresin daha fazla olduğunu göstermektedir. Kemoterapi ile tümörün küçülmesi ve/veya kaybolması ve cerrahi ile tümörün ortadan kaldırılması TAS değerlerinde yükselmesini sağlamaktadır. TOS, TAS ve OSİ değerleri meme kanserli hastalar ile sağlıklı kadınların ayrımında kullanılabilecek bir belirteç olabilir. Bu alanda yapılacak yüksek völümlü çalışmalar ile birlikte meme kanserindeki prognostik belirteç olarak kullanılabilirliği ortaya konulacaktır. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, TAS, TOS, OSI, prognostik faktör
Fournier gangreninde ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), nötrofil lenfosit oranı (NLR) ve platelet lenfosit oranı (PLR) değerlerinin hastalık sürecindeki değişimlerinin prognozu göstermedeki etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Fournier Gangreninde prognoz tahmininde kullanılabilecek üzerinde ortak görüşe varılmış tek bir skala bulunmamaktadır. Bu çalışmada FG'li hastalarda Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Kırmızı Hücre Dağılım Genişliği (RDW), Nötrofil Lenfosit Oranı (NLR), Platelet Lenfosit Oranı (PLR) değerlerinin hastalık sürecindeki seyirlerinin prognoz tahmininde etkili olup olmadığını araştırması amaç- lanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde Ocak 2009- Ocak 2016 tarihleri arasında Fournier Gangreni tanı- sı ile takip ve tedavileri yapılmış hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Kayıtlar demografi veriler, risk faktörlerinin varlığı, başvuru anındaki klinik bulgular, enfeksiyona dahil olan alanın genişliği, yara kültüründe üreyen mikroorganizmalar, kullanılan antibiyotikler, hastanede yatış süresi, laboratuvar bulguları (MPV, RDW, NLR, PLR), Fournier's Gangrene Severity Index(FGSI) değeri, Uludağ Fournier's Gangrene Severity Index(UFGSI) değeri, cerrahi debridman sayısı, yoğun bakım takip süreci parametreleri açılarından ayrıntılı olarak incelendi. Laboratuvar parametrelerinden MPV, RDW, NLR ve PLR değerleri hastaneye yatış, tedavi süreci ve tedavi sonlanması süreçlerinde ayrı ayrı belirlendi. Bu parametrelerin bu süreçlerdeki değişimi analiz edilerek değişimlerin hastalığın seyri hakkında ve prognoz öngörüsü açısından bir fikir verip veremeyeceği araştırıldı. BULGULAR: Çalışma kapsamında %36,4'ü (n=12) kadın, %63,6'sı (n=21) erkek toplam 33 hasta değerlendirildi. Hastaların %72,7'sinde (n=24) tedavi süreci iyileş- me ile sonuçlanırken, %27,3 'ünde (n=9) mortalite ile sonuçlanmıştır. Postoperatif dönemde yoğun bakım ihtiyacı olan ve kadın cinsiyete mensup hastalarda mortalite oranları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlendi (p=0,001, p=0,044). Lojistik regresyon analizinde FG bağlı mortalite oranı kadınlarda erkeklere oranla 9,310 kat fazla olarak belirlendi. NLR değerinin tedavi süreci mortalite ile sonuçlanan olgularda giriş, tedavi esnasında ve çıkış esnasındaki değerlerinde yükseleme eğilimi olduğu belirlenirken, iyileşen olgularda istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşme eğilimi mevcuttu (p<0,05). Lojistik regresyon analizinde FG'de NLR düzeyi 0.91'den yüksek olgularda mortalite riski 40,583 kat artmış olarak bulunmuştur. Çalışmamızdaki MPV sonuçları değerlendirildiğinde; MPV'nin başvuru anında hastalığın ciddiyeti, genişliği veya diğer prognostik tahminler için işe yaramadığı, fakat tedavi sürecindeki MPV seyrinin değerlendirilmesinin hastalığın gidişatı hakkında tahminde bulunmamıza yardımcı olabileceği sonucuna varılmıştır. Tedavi sürecinde MPV değerinin düşme eğiliminde olmasının prognozun daha iyi olacağı, yükselme eğiliminde olmasının ise prognozun kötü olacağının göstergesi olabileceğini düşünü- yoruz. RDW'nin sadece hastaların tedavi sonlanım aşamasındaki sonuçları arasında fark olduğu belirlendi. Tedavi süreci mortalite ile sonuçlanan hastalardaki son değer, iyileşen hastaların son değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p=0,016). Çalışmamızda PLR ile ilişkili istatistiksel olarak anlamlı karşılaştırmalar saptanmış olmasına rağmen, genel olarak değerlendirildiğinde bu parametrenin araştırılan konu üzerine belirleyici olamayacağı sonucuna varılmıştır. SONUÇ: NLR değerindeki yükselme FG'de mortalite beklentisi üzerine bağımsız bir faktör olarak gözükmektedir. MPV değerinin hastalık sürecindeki seyri ve RDW değerlerindeki değişimler ise FG'de prognoz tahmininde faydalı olmaya aday diğer parametrelerdir. Çok merkezli ve olgu sayısının daha fazla olduğu prospektif çalış- malar bu konuda yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Fournier Gangreni, NLR, prognoz,