Adnan Menderes University
Discipline

Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı

Adnan Menderes University

14

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

14 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sürekli ayaktan periton diyalizi uygulanan hastalarda gelişen peritonit ataklarının değerlendirilmesi ve gram negatif bakteri peritoniti için risk faktörlerinin araştırılması

ÖZETSAPD uygulamakta olan 35 hastada 46 peritonit atağı izlenmiş olup, atakların klinik velaboratuvar değerlendirmeleri yapılmıştır. Gram boyama ile yapılan incelemelerde 9 olguda(% 19.6) kültürde üretilen etken ile uyumlu mikroorganizma saptanmıştır. Periton sıvısısantrifüj edildikten sonra kanlı agar, Eosin- metilen blue (EMB) agar ve Sabouraud dekstrozagara ekimler yapılmıştır. Aynı zamanda kan kültür şişelerine santrifüj uygulanmadan direktekim yapılmış ve iki yöntem karşılaştırılmıştır. Kültür izolasyon oranları sırasıyla %63 ve%78.3 olarak saptanmış olup, kan kültür sistemi periton sıvısından etken mikroorganizmanınizolasyonu açısından daha başarılı bulunmuştur.Atakların %69.6'sında gram pozitif, %27.7'sinde ise gram negatif etkenler saptanmışolup, en sık koagülaz negatif stafilokoklar izole edilmiştir. Gram negatif etkenler içerisindeise en sık E. coli izole edilmiştir.Gram pozitif ve negatif peritonit atakları karşılaştırılarak, özellikle gram negatifperitonit oluşumu açısından risk oluşturabilecek faktörler belirlenmeye çalışılmıştır. 60 yaşüzerindeki hastalarda gram negatif peritonit oranının arttığı dikkat çekmiş ancak gram negatifmikroorganizmalar açısından risk faktörü olarak bilinen gastrik asit inhibitörü kullanımı vegastrointestinal patolojilerin gram pozitif ve negatif peritonit ataklarında farklı olmadığıgörülmüştür. CRP düzeyi gram negatif peritonit ataklarında anlamlı olarak daha yüksekoranda 100 mg/L üzerinde tespit edilmiştir. Gram negatif peritonitlerde tedavi yanıtı daha geçsağlanmış olup, tedaviye yanıtsızlık, tedavi değişikliği gerekliliği, ve mortalite daha fazlaoranda saptanmıştır.Klasik hücre sayım yöntemleri ile karşılaştırıldığında idrar stripleri ile hücre sayısıdeğerlendirmesi de pratik ve uygulanabilir bir yöntem olarak değerlendirilmiştir.

Arzu Altunçekiç
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabeti olan ve olmayan hemodiyaliz hastalarında tetanoz antitoksin düzeyinin belirlenmesi

Hemodiyaliz ve diyabet hastaları bağışıklık sistemlerindeki yetersizliktendolayı pek çok enfeksiyon için risk altındadır. Tetanozun akut yaralanma ile olan ilişkisigöz önüne alındığında hemodiyaliz hastalarına kateter takılması ve benzeri girişimlerinsıklığı, diyabetik hastaların ise vasküler yetmezlik ve nöropati nedeniyle maruz kaldığıyaralanmalar bu gruplarda tetanoz bağışıklığının önemini ortaya koymaktadır.Ülkemizde bu gruplarda koruyucu tetanoz antikor oranını gösteren yeterli sayıdaçalışma olmayıp bağışıklamaya yönelik program da geliştirilmemiştir.Bu çalışmada hemodiyaliz, diyabetik hemodiyaliz, böbrek hastalığı olmayandiyabetik ve sağlıklı grupta tetanoz antitoksin düzeyi ELİSA yöntemiyle araştırıldı.Çalışmaya yaş aralığı 14-88 arasında değişen 452 kişi alındı. Çalışmaya alınanların %44.2'inde tetanoz antitoksin düzeyi koruyucu düzeyin üzerinde bulunurken gruplararasında koruyucu antikor oranları açısından fark bulunmadı. Diyabetik hastalarda tamkoruyucu antikor saptanma oranları diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük bulundu.Koruyucu antikor düzeyinin altta yatan hastalıklardan bağımsız olarak artan yaşlabirlikte azaldığı, aşı hikayesini hatırlayanlarda ve erkeklerde daha yüksek olduğu veaskerliğin bunu etkilemediği görüldü.Çalışma sonucunda araştırılan grupların önemli bir kısmının tetanoza karşıyeterli bağışıklığının olmadığı ve risk altında olduğu görülmektedir. Bu nedenle duyarlıkişilerin aşılanması gerekmektedir. Ayrıca kronik böbrek yetmezliği olan, diyabetik veileri yaştaki sağlıklı kişiler için bağışıklama programları oluşturularak aralıklı serolojikdeğerlendirmelerin yapılması ve gerekli durumlarda aşı yapılması uygun olacaktır.

Derya Özcan Kanat
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nötropenik ve nötropenik olmayan hastalarda clostridium difficile toksin A ve toksin A/B sıklığı ile risk faktörlerinin analizi

Antibiyotik sonrası görülen ishal olgularının bir kısmından sorumlu olan C. difficile, hastanede yatan hastalarda asemptomatik enfeksiyonların yanısıra hafif, orta şiddette yada eiddi yaşamı tehdit eden hastalık tablosuna neden olabilmektedir.En önemli risk faktörleri arasında antibiyotik kullanımı, ileri yaş, altta yatan hastalık ve hastanede yatış süresi gelmektedir. Bu risk faktörlerinin bilinmesi, akılcı antibiyotik kullanımı ve hastane salgınlarının önlenmesi açısından önemlidir. Özellikle altta yatan ciddi hastalığı olan hastalar için doğru ve hızlı tanı ve zamanında tedavi önemlidir. Bu nedenle C. difficile 'ye bağlı ishal tanısı için duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek olan testlerle toksin saptanması tanı açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma Ocak 2003 ile Eylül 2004 arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde maligniteleri nedeniyle hospitalize edilen nötropenisi olan ve antibiyotik kullanımı soması ishal gelişen 74 hasta ve hastanenin diğer servislerinde yatarak izlenen 75 nötropenik olmayan ancakantibiyotik kullanımı sonrası ishal gelişen hasta ile gerçekleştirilmiştir. Gaita örnekleri toksin A için immunokromotojenik yöntemle, toksin A/B için ELISA yöntemi ile çalışılmıştır. Toplam olarak C. difficile toksin A %14.09 olarak, C. difficile toksin A/B %22.82 olarak bulunmuş aralarında istatistiksel bir fark saptanmamıştır. Hastaların hospitalizasyon ve antibiyotik kullanım süreleri değerlendirilmiştir. Elde ettiğimiz sonuçlara göre nötropenik grupta enfeksiyonun daha erken geliştiği, toksin pozitiflerde tanıya kadar geçen hospitalizasyon ve antibiyotik kullanım sürelerinin anlamlı ölçüde daha kısa olmasıyla gösterilmiştir. Nötropenik olmayan grup için SAM-AMC kullanımı bir risk faktörü olarak belirlenmiştir. Hastanede yatış süresi, özellikle nötropenik hastalarda antibiyotik kullanımına ek olarak C. difficile'ye bağlı ishal gelişmesinde önemli bir risk faktörü olarak değerlendirilmiştir.

Özlem Güzel
Gazi University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Febril nötropenik hastalarda bakteriyel infeksiyonların tanısal ve prognostik bir göstergesi olarak prokalsitoninin değerlendirilmesi

Sitotoksik tedavi sonucu nötropeni gelişen kanser hastalarında infeksiyonlar en önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Nötropeni nedeniyle inflamatuvar yanıtları da azalan bu hastalarda infeksiyonların tanısı güçtür. Ölümcül infeksiyonların yarıdan fazlasının bakterilerle ilişkili olması ve erken antibakteriyel tedavi uygulanmasının ölüm hızlarını belirgin olarak azalttığının bilinmesi nedeniyle, ampirik antibakteriyel tedavi standart bir yaklaşımdır. Ancak bu yaklaşımın direnç gelişimi, maliyet artışı ve toksisite gibi sorunlara yol açtığı bilinmektedir. Nötropenik hastalarda gelişen infeksiyonların tanısında, bilinen inflamatuvar parametrelerin değeri sınırlıdır. Bu nedenle ateşli nötropenik hastalarda bakteriyel infeksiyonların erken tanımlanabilmesi için, duyarlılık ve özgüllüğü yüksek yeni tanı yöntemlerine gereksinim vardır. Yeni bir inflamasyon göstergesi- olan prokalsitononin, bakteriyel infeksiyonların bakteriyel olmayan inflamasyondan ayırımında ve bakteriyel infeksiyonların erken tanısında yararlıdır. Ayrıca prokalsitonin serum düzeyleri infeksiyonların şiddeti ile de ilişkilidir. Bu çalışma, Ocak 2002 ile Mayıs 2003 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi Hematoloji ve Onkoloji bilim dallarında maligniteleri nedeniyle yatırılıp kemoterapi uygulanan ve kemoterapi sonrasında febril nötropeni gelişen 37 hastada saptanan 40 febril nötropeni atağının incelenmesi ile gerçekleştirildi. Her atak için dört kan örneği alındı. Aynı kan örneğinde, PCT serum düzeyleri immünoluminometrik yöntemle, CRP serum düzeyleri nefelometrik yöntemle ölçüldü.Elde ettiğimiz sonuçlara göre PCT serum düzeyleri, nötropenik hastalarda gelişen klinik ya da mikrobiyolojik tanımlanmış infeksiyonların erken tanısında, ciddi infeksiyonların tanısında ve izleminde, tedaviye yanıtın ve prognozun değerlendirilmesinde yararlı gibi görünmektedir. Etken mikroorganizma türünün PCT düzeyleri üzerinde anlamlı bir etkisi vardır ve en yüksek değerler gram negatif infeksiyonlarda saptanmıştır. Ayrıca bu hastalardaki infeksiyonların tanısında PCT, CRP'den daha üstündür.

Funda Yetkin
Gazi University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğum eylemindeki gebelerde grup B streptokok taşıyılığıcı

İlk kez 19.yüzyılın sonlarında tanımlanan Grup B streptokoklar (GBS), 1970'li yıllardan beri yenidoğanlarda görülen infeksiyonların önemli bir etkeni olarak belirtilmektedir. Son yıllarda çeşitli ülkelerde GBS'a bağlı yenidoğan infeksiyonlarında artış olduğu bildirilmektedir. Türkiye'de ise yenidoğan infeksiyonlarının ne kadarının GBS'a bağlı olduğu netlik kazanmamıştır. Bunun için ilk başta gebelerin doğum sırasındaki GBS kolonizasyon oranlarının saptanması gereklidir. Bu çalışmada da doğum eylemindeki gebelerde GBS sıklığı araştırılmıştır. Hastaneye Nisan- Mayıs 2003 tarihlerinde başvuran, doğum eylemindeki 300 gebe çalışmaya alınmıştır. Gebelerin GBS açısından risk faktörleri sorgulanmış ve rektovajinal sürüntü örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler seçici besiyerine ekilmiş ve izole edilen bakterilerin antibiyotik duyarlılıkları disk difüzyon yöntemi ile saptanmıştır. Olguların %3'ünde GBS ile rektovajinal kolonizasyon saptanmıştır. Çalışmada GBS kolonizasyonu ile yaş, meslek, eğitim ve gelir düzeyleri, altta yatan hastalıkları, önceki gebelik ve doğum sayıları ve korunma yöntemleri arasında istatistiksel bir ilişki gözlenmemiştir, ayrıca erken doğum, erken membran rüptürü, uzamış membran rüptürü ve kandida kolonizasyonu ile birliktelik saptanmamıştır. İzole edilen GBS'de penisilin G, ampisilin, meropenem ve vankomisine direnç saptanmazken, klindamisin ve eritromisine sırasıyla %22 ve %1 1 oranında direnç bulunmuştur. Sonuç olarak bulduğumuz oran birçok ülkelere göre düşük çıkmıştır. Bunun diğer çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Tüm bu çalışmalar ışığında ülke bazında bir protokol hazırlanması ve intrapartum kemoprofilaksi uygulanması gerekli olup olmadığına karar verilmelidir.

Fatma Yılmaz
Gazi University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastane infeksiyonu etkeni gram negatif mikroorganizmaların çeşitli antibiyotiklere duyarlılığının araştırılması

Gram negatif bakteriler hastane infeksiyonu etkenleri arasında ikinci sıklıkta izole edilmekle birlikte, giderek artan oranda çoğul ilaç direnci nedeniyle sorun oluşturmaya devam etmektedirler. Gram negatif bakterilerle oluşan hastane infeksiyonu sıklığı merkezlere göre çok farklılık gösterebildiğinden her merkezin kendi etken dağılımını ve duyarlılık sonuçlarını belirlemesi gerekmektedir. Çalışmamızda Ocak-Temmuz 1999 tarihleri arasında çeşitli klinik örneklerden hastane infeksiyonu etkeni olarak izole edilen 251 gram negatif bakteri yer almıştır. Buna göre E. coli (% 31.8) ve P. aeruginosa (% 29.5) ilk iki sırada yer almışlardır. Son yıllarda hastane infeksiyonu etkeni olarak giderek artan sıklıkta izole edilmeye başlanan A. baumannii ise % 18.3 oranında izole edilmiştir. Klebsiella (% 13.2) ve Enterobacter (% 4) türleri ise beklenenden daha az oranda izole edilmişlerdir. izole edilen bakterilerin çalışılan antibiyotikler için duyarlılıkları agar dilüsyon yöntemi kullanılarak belirlendi. Sefoperazon-sulbaktam duyarlılığı ise E-test yöntemiyle belirlendi. Özellikle P. aeruginosa ve A. baumannii izolatlan arasında antimikrobiyal ajanlara karşı yüksek direnç oranlan gözlendi. Pseudomonas aeruginosa izolatlan üzerine en etkili antibiyotikler sırasıyla siprofloksasin (% 60.8), sefoperazon-sulbaktam (% 59.5), piperasilin- tazobaktam (% 58.1) ve amikasin (% 56.8) bulunmuştur. Meropenem duyarlılığı ise beklenenden düşük (% 40.5) bulunmuştur. Acinetobacter baumannii izolatlan arasında da benzer şekilde direnç oranlan yüksek bulunmuştur. Pseudomonas aeruginosa 'dan farklı olarak A. baumannii izolatlan üzerine en etkili antibiyotik meropenem (% 60.9) olarak saptanmıştır. Daha sonra sırasıyla sefoperazon-sulbaktam (% 50), siprofloksasin (% 43.8) ve gentamisin (% 41.3) etkili antibiyotiklerdir. Klebsiella türleri arasında meropenem direnci saptanmazken, diğer etkili antibiyotikler sırasıyla siprofloksasin (% 94), sefoperazon-sulbaktam (% 82) ve amikasin (% 69.7) olarak saptanmıştır. Enterobacter türleri ise çalışmamızda yalnızca 10 hastadan (% 4) izole edilmiş58 olup, en etkili antibiyotikler olarak sefoperazon-sulbaktam (% 100), meropenem (% 90), siprofloksasin (% 80) ve sefepim (% 80) bulunmuştur. İzole edilen suşlarda, özellikle P. aeruginosa ve A. baumannii suşlan arasında çoğul ilaç direncinin yüksek oranda olması, infeksiyon kontrol önlemlerine daha fazla önem verilmesi ve antibiyotik kullanım politikalarının geliştirilmesi gerekliliğini orataya koymaktadır. Özellikle YBÜ'leri başta olmak üzere düzenli sürveyans uygulanması, etken dağılımı ve antibiyotik duyarlılık durumlarının yalan takibi gerekmektedir.

Murat Dizbay
Gazi University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntestinal amebiasis tedavisinde ornidazol

Mustafa Kızıl
Dicle University
1981
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nötropenik olmayan sıçanlarda oluşturulan Escherichia Coli peritonitinin tedavisinde antibiyoterapi ile beraber verilen granülosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF)`ün etkinliği

Muhsin Güler
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya yöresinde fasciola hepatica seroepidemiyolojisi

Özge Artun Turhan
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bakteri yüzey slime yapısındaki moleküllerin, bakteri adheransı ve antibiyotik direncine etkisi

BAKTERİ YÜZEY SLİME YAPISINDAKİ MOLEKÜLLERİN, BAKTERİADHERANSI VE ANTİBİYOTİK DİRENCİNE ETKİSİGiriş: Biyofilmler irreversibl olarak herhangi bir yüzeye, ara yüzeye veya birbirlerine bağlımikrobiyal topluluklardır. Biyofilm oluşturan mikroorganizmaların adhezyon yetenekleri,virulansı ve biyofilm oluşumu ile konak savunmasından kaçması ve antibiyotiklerinetkilerinden korunması, biyofilm infeksiyonları ile mücadelede yeni ve etkili yöntemleringerekliliğini ortaya koymaktadır.Amaç: Biyofilmin yapısı tam olarak tanımlanamamış olmakla birlikte, biyofilmtabakasının karbonhidrat içeriğinde siyalik asitin bulunabileceği ve bakterinin adheransı ileantibiyotik direncinde etkili olabileceği düşünlmektedir. Bu çalışmada nöraminidazın slimeoluşum, bakteri adheransı ve antibiyotik direncine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır pGereç ve Yöntem: Çalışmada, çeşitli klinik örneklerden izole edilen 63 adet koagülaz negatifstafilokok, ve 91 adet Enterococcus spp izolatı kullanıldı. Bakterilerin slime üretimi,Christensen yöntemi (kalitatif tüp yöntemi) ve kantitatif mikrodilüsyon plak yöntemi ilesaptandı. Kantitatif mikrodilüsyon plak yönteminde ise 595 nm dalga boyunda mikroplakokuyucuda (Thermo Multiscan Spectro) optik dansitesi 1' den büyük olan izolatların slimeoluşturduğu kabul edildi. İzolatların antibiyotik duyarlılıkları; NCCLS M2-A8 ve M100-S13önerileri doğrultusunda disk difüzyon yöntemi ve mikrodilüsyon sıvı yöntemi ile belirlendi.Nöraminidazın, slime oluşumuna ve antibiyotik direncine etkisinin görülmesi amacı ile;bakteriler (0,5 Mc Farland), nöraminidaz ile artan dilüsyonlarda antibiyotik ve nöraminidazkarışımı ile birlikte 96 kuyucuklu U tabanlı polistiren plaklara ekildi. Slime oluşumununizlenmesi için plaklar kristal violet ile boyanarak 595 nm.' de, antibiyotik direnci için 625nm.' de spektrofotometrik olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışmanın sonucunda hem KNS hem de enterokok suşlarının slime oluşturmaözelliklerine göre adherans ve çoğalması incelendiğinde, slime-pozitif bakterilerin slime-negatif bakterilerden daha fazla adhere olarak çoğaldığı saptandı ve sonuçlar istatistikselolarak da anlamlı bulundu. Slime oluşturma özelliği ile antibiyotik dirençleri arasındakiilişkiye bakıldığında, koagülaz negatif stafilokoklarda slime-pozitif bakterilerin antibiyotikdirencinin daha fazla olduğu gözlenirken, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.Enterokoklarda ise; ampisilin ve penisilin direncinin slime-negatif suşlarda daha fazla olmasıistatistiksel olarak anlamlı bulunurken, rifampisin ve siprofloksasin direncinin slime-pozitifsuşlarda daha fazla olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Nöraminidaz uygulamasısonucu KNS suşlarında slime oluşumunun azaldığı saptandı ve bu sonuç istatistiksel olarakanlamlı bulundu. Enterokok suşlarında ise nöraminidazın slime oluşumunu azalttığıgözlenmekle birlikte, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. . Her iki grupta danöraminidazın, bakterilerin adherans ve çoğalmasına etkili olmadığı görüldü. Koagülaznegatif stafilokoklarda nöraminidazın artan doz siprofloksasin ile birlikte uygulanmasınınslime oluşumunun azalttığı saptandı ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu.Enterokoklarda ise nöraminidazın artan doz vankomisin ile birlikte uygulanmasının slimeoluşumunu azalttığı saptandı ancak bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Her ikigrupta da uygulamanın bakteri adheransına herhangi bir etkisi görülmedi.Sonuç: Bu tez çalışmasında, nöraminidazın slime oluşum, bakteri adheransı ve antibiyotikdirencine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Nöraminidazın antibiyotikle veya antibiyotikolmaksızın bakterilerin slime oluşturmasına etkili olduğu açıktır. Bu sonuç, siyalik asitinslime tabakasının karbonhidrat içeriğinin önemli bir bileşeni olduğunu ve siyalik asit ileyapılacak çalışmaların slime üreten bakterilere bağlı kronik infeksiyonların tedavisinde hedefmolekül olabileceğini düşündürmektedir ve bu konuda daha çok çalışmaya gereksinim vardır.Ayrıca bu çalışma, enterokoklarda nöraminidazın biyofilm oluşumuna etkisinin izlendiği ilkçalışma olması açısından da önem taşımaktadır.Anahtar kelimeler: Biyofilm, adherans, nöraminidaz, siyalik asit

Şerife Barçın Öztürk
Adnan Menderes University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer nakli yapılan hastaların kan kültüründe üreyen karbapenem dirençli enterobacteriacea suşlarında fosfomisin duyarlılığı ve fosfomisin direnç genlerinin araştırılması

Amaç: Karaciğer nakli son dönem karaciğer hastalığı veya akut karaciğer yetmezliğinde etkin ve güncel olan tek tedavi yöntemidir. Bu hasta grubunda immünsüpresif ajanların kullanılması nedeniyle enfeksiyon riski daha fazla olup, özellikle bakteriyemi ve sepsisin mortalitesi yüksek komplikasyonlardan biri olduğu bilinmektedir. Önceleri oral tedavi olarak kullanılan eski bir antibiyotik olan fosfomisinin, son yıllarda intravenöz formülasyonunun kullanıma girmesiyle birlikte dirençli enfeksiyonlarda kullanılması gündeme gelmiştir. Ülkemizde fosfomisin duyarlılığı ve direnç genleri üzerine oldukça az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda kan kültürlerinde üremiş olan KDE suşlarında fosfomisin duyarlılığının agar dilüsyon yöntemiyle saptanması ve fosfomisin enzimatik dirence neden olan fosA, fosA3, fosC2 direnç genlerinin PZR yöntemiyle saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakli Enstitüsü Hastanesinde yatarak tedavi edilen ve karaciğer nakli yapılan, yaşları 18 ve üzerinde olan yetişkin hastalardan 1 Ocak 2017-31 Aralık 2019 tarihleri arasında kan kültüründe en az bir KDE üyesi bakteri üremesi olan hastalar değerlendirmeye alındı. Antibiyotik duyarlılık profilleri fosfomisin için agar dilüsyon yöntemi, diğer antibiyotikler için disk difüzyon yöntemiyle belirlendi. fosA, fosA3 ve fosC2 genleri PZR ile araştırıldı. Bulgular: Hastaların 24 (%72,7)'ü erkek, 9 (%26,5)'u kadın olup; medyan yaş 55 (Min:30, Maks:70) idi. Çalışmaya alınan 34 izolat incelendiğinde 14 (%41,2)'ü Escherichia coli, 20 (%58,8)'si Klebsiella pneumoniae idi. Tüm izolatlar ertapenem dirençli saptanmış olup, meropenem direnci E. coli'de %14,3; K. pneumoniae'da ise %75'ti. İmipenem direnci E. coli ve K. pneumoniae'da sırasıyla %14,3 ve %45 idi. Escherichia coli izolatlarında fosfomisin duyarlılığı %64,3 olarak saptanırken, K. pneumoniae izolatlarında duyarlı izolat tespit edilmedi. Toplam 34 izolatta ise, fosfomisin direnç oranı %73,5 iken, %5,9 oranında fosA geni saptandı. fosA geni sadece iki K. pneumoniae izolatında mevcuttu. Hiçbir izolatta fosA3 ve fosC2 geni tespit edilmedi. Sonuçlar: Bu çalışma hastanemizin Karaciğer Nakil Enstitüsünde KDE izolatlarında fosfomisin direnç profilinin değerlendirildiği kesitsel bir çalışmadır. Ükemizde karaciğer nakli gibi özellikli hasta grubunda, kan kültürü izolatlarında fosfomisin direnç genlerinin araştırıldığı ilk çalışmadır. Çalışmamızın verileri KDE'da karbapenem direnç oranlarının yüksek olduğunu, alternatif veya kurtarma tedavisinde düşünülmesi gereken forfomisinin ise, çalışma grubunda her ne kadar sadece iki direnç gen pozitifliği saptanmış olsa bile, başka direnç mekanizmalarına bağlı olarak direnç sorununun büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Bakteriyemi, Enterobacteriaceae, fosA, fosA3, fosC2, fosfomisin direnci, karaciğer nakli

EnterobacteriaceaeFosfomisinGenler+5
Yakup Gezer
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis ve ağır sepsis tanılı hastalarda TREM-1, HLA-G5 ve HLA-DR düzeylerinin ve aralarındaki ilişkinin araştırılması

Sepsis, enfeksiyonlara bağlı gelişen sistemik inflamatuar yanıt sendromu olarak tanımlanmaktadır. Enfeksiyon odağının etkin bir şekilde ortadan kaldırılamadığı veya uygun tedavi edilemediği durumlarda ağır sepsis, septik şok ve çoklu organ yetmezliğine kadar ilerleyebilir. Sağlık bakımı ve enfeksiyon hastalıklarının yönetimi, tanı veya tedavisindeki ilerlemelere rağmen, sepsiste uygunsuz veya geç gelen tanı mortalitenin artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, mikrobiyolojik test sonuçları elde edilene kadar, enfeksiyöz veya enfeksiyöz olmayan durumları ayırt edebilen yöntemler, sepsisli hastalara doğru ve zamanında yaklaşım konusunda klinisyenlere yardımcı olmaktadır. Günümüze kadar bu amaçla değişik parametreler araştırılmıştır. C-reaktif protein ve prokalsitonin seviyelerindeki artış sepsis tanısında yol gösterici olabilse de, bilim adamları yeni ve daha özgül belirteçleri araştırmaya devam etmektedirler. Çalışmamızda; sepsis ve ağır sepsisli hastalarda sTREM-1, sHLA-G5 ve lenfosit alt tiplerinin düzeylerini değerlendirmeyi hedefledik. Amacımız sepsis immünopatogenezinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve sepsisin erken veya ayırıcı tanısında bu belirteçlerin değerini göstermekti. Yirmi sağlıklı kontrol grubu ile, sepsis ve ağır sepsis tanısı almış 20 hasta çalışmaya alındı. Antimikrobiyal tedavi başlamadan önce, hasta serumlarında ELISA yöntemi ile sTREM-1 ve sHLA-G5 düzeyleri; akım sitometri yöntemi ile lenfosit, monosit, granülosit, CD14+ monosit, CD14+HLA-DR+ hücreleri, CD3+, CD3+HLADR+, CD4+ ve CD8+ T-lenfosit, CD19+ B-lenfosit, NK ve NK-T hücre düzeyleri çalışıldı. Hasta grubunda CD14+ monosit ve CD3+HLA-DR+ T-lenfosit düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olduğu saptanırken (p<0,05), diğer lenfosit alt tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). sTREM-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksekti (p<0,05). sHLA-G5 düzeyleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak, sepsis patogenezi hala tam olarak aydınlatılamamıştır ve sepsisin tanısında duyarlılık ve özgüllüğü daha yüksek altın standart bir belirteç bulunmamaktadır. Daha fazla hasta sayısı içeren ileri çalışmaların patogenezi daha iyi açıklayacağı ve hızlı tanıyı kolaylaştıracağı kanısındayız.

HLA DR antijenleriHLA antijenleriHLA-G+3
Gülistan Gül Işıkber
İnönü University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel nötropenik rat modelinde sistemik kandida enfeksiyonu üzerine ankaferd blood stopper (ABS) etkisinin araştırılması

Hematolojik malignite hastalarında gelişen febril nötropenik ataklar hastanede yatış gerektirebilen ve ölümle sonuçlanabilen ciddi bir komplikasyondur. Fırsatçı mikroorganizmalar arasında yer alan Candida albicans nötropenik hastalarda yüzeyel enfeksiyonlardan çoklu organ tutulumuna kadar ilerleyebilen klinik tablolara yol açmakta ve önemli bir morbidite ve mortalite etkeni olmaktadırlar. Antifungal ilaçlara karşı artan direnç sıklığı ve mevcut yan etkiler antifungal tedavi alanında yeni seçeneklere ihtiyaç duyurmaktadır. Bu amaçla çeşitli bitkilerden elde edilen preparatların yeni antifungaller olarak kullanılımıyla ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Ankaferd Blood Stopper (ABS) Thymus vulgaris (kekik), Glycyrrhiza glabra (meyan kökü), Vitis vinifera (asma), Alpinia officinarum (havlıcan) ve Urtica dioica (ısırgan otu) bitkilerinin standardize karışımından oluşturulmuş bir üründür. Türk hekimliğinde hemostatik ajan olarak kullanılmakta olan ABS'nin in vitro olarak aktif antibakteriyel ve antifungal etkinliğinin olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda ABS'nin in vivo ortamda kandida enfeksiyonu üzerine olan histopatolojik etkinliği incelenmiştir. Bu amaçla 24 adet rat siklofosfamid enjeksiyonu ile nötropenik hale getirildi. Ardından intraperitoneal olarak candida albicans inoküle edilerek sistemik kandida enfeksiyonu oluşturuldu.12'şer iki gruba ayrılan ratlardan bir gruba oral ABS solüsyonu verilirken diğer gruba oral serum fizyolojik verildi. Yedi günün sonunda sakrifiye edilen ratların karaciğer, akciğerler ve böbrekleri çıkarılarak patolojik olarak incelendi. Çalışma sonucunda ABS alan ve almayan grupların sistemik kandida enfeksiyonu sonrası organ histopatolojik bulguları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır ( p>0,05).Ankaferd Blood Stopper'in in vitro çalışmalarda antimikrobiyal etkinliği rapor edilmesine rağmen bu çalışmada gruplar arasında belirgin fark olmaması ABS'nin yeterli dozda verilememiş olması ve yeterli kan/serum konsantrasyonun sağlanamamış olmasına bağı olabileceği düşünüldü. Ayrıca ratlarda kemoterapiye bağlı gastrointestinal mukoza harabiyeti oluşmuş olabileceğinden oral yolla verilen ABS'nin yeterli biyoemiliminin olmamış olabileceğini de düşündürmüştür. Ankaferd Blood Stopper'in in vivo antimikrobiyal etkinliğini incelemek amacıyla ABS'nin farmakokinetik ve farmokodinamik yönden de değerlendirilebilineceği daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ankaferd kanama durdurucuAntienfektif ajanlarKandida+4
İnci Yılmaz Nakir
İnönü University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsisli hastalarda prokalsitonin:tanısal ve prognostik değeri

Özgür Günal
Gazi University
2007
00