
22
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Behçet Hastalığında toll-like receptor 2 ARG753GLN gen polimorfizmi
Psoriasis hastalarında serum vascular endothelial growth factor (VEGF) düzeylerine PUVA, RE-PUVA ve dar band UV-B tedavilerinin etkisi
Demir eksikliği anemisinde görülen saç dökülmeleri ve demir eksikliğinin kıl siklusu üzerine etkileri
Skarsız alopesilerde vitamin D düzeylerinin karşılaştırılması
Saç dökülmesi dermatoloji kliniklerinde sık görülen, çok sayıda etyolojik faktörün rol oynadığı ve hastaların hayat kalitesini önemli ölçüde etkileyen klinik bir tablodur. Bu durum etyolojik faktörlere göre geri dönüşlü olabildiği gibi saç kaybı kalıcı da olabilmektedir. Skarsız alopesilerde etyolojiye dair yapılan birçok bilimsel çalışma mevcuttur. Emosyonel faktörler, kronik hastalıklar, besin yetersizliği, eser element ve vitamin eksiklikleri vb. gibi pek çok faktörün rol aldığı düşünülmektedir. Yağda çözünen bir vitamin olan vitamin D; kemik metabolizmasında, immün sistemin regülasyonunda, keratinosit proliferasyon ve diferansiyasyonunda, kıl folikül siklusunda önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada alopesi areata, androgenetik alopesi ve telogen effluvim tanılarını alan hastalarda vitamin D düzeylerini tespit edip, bu hasta gruplarında vitamin D düzeylerini karşılaştırmayı ayrıca otoimmün bir hastalık olan alopesi areatada inflamatuar parametrelerin (lenfosit, nötrofil, platelet, ortalama platelet hacmi düzeyleri ve NEU/LYM, PLT/LYM, MPV/PLT oranları) diğer hasta gruplarına göre olası farklılığını ortaya koymayı planladık. Retrospektif olarak planlanan çalışmaya Ocak 2012-Aralık 2019 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran, alopesi areata, androgenetik alopesi ve telogen effluvium tanılarını alan, 18 yaş üzeri 1142 hasta dahil edildi. Hastaların ilk poliklinik başvurularındaki laboratuvar değerleri esas alınarak vitamin D düzeyleri, tam kan tetkikindeki platelet, lenfosit, nötrofil sayıları ve ortalama platelet volümleri kaydedildi. Hastaların vitamin D değerleri klinik başvuru dönemlerine göre sonbahar, kış, ilkbahar, yaz olmak üzere dört farklı grupta incelendi. Çalışmaya yaşları 18-78 yıl arasında değişen, 97'si (%8,5) alopesi areata, 141'i (%12,3) androgenetik alopesi, 904'ü (%79,2) telogen effluvium tanılarını alan, 958 (%83,9) kadın, 184 (%16,1) erkek hasta alındı. Hastaların 907'sinde (%79,4) vitamin D düzeyi eksik, 170'inde (%14,9) vitamin D düzeyi yetersiz, 63'ünde ise (%5,5) vitamin D düzeyi yeterli olarak saptandı. İlkbahar mevsiminde polikliniğe vii başvuran hastaların vitamin D düzeyleri, yaz mevsiminde polikliniğe başvuran hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük seviyede saptandı (p=0,039). Vitamin D düzeyi kadın cinsiyette istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşük idi (p=0,009). Hasta grupları arasında vitamin D düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0,309). Çalışmamızda hasta grupları arasında lenfosit düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,353). Alopesi areata hasta grubunda platelet düzeyi telogen effluvium hasta grubuna göre daha düşük iken (p=0,005) ortalama platelet volümü alopesi areata hasta grubunda (p=0,044) ve telogen effluvium hasta grubunda (p=0,024) androgenetik alopesi hasta grubuna göre daha yüksek olarak bulunmuştur. Sonuç olarak vitamin D'nin kıl folikül siklusunun regülasyonunda rol aldığı ve saç dökülmesi şikayeti mevcut olan hastalar için vitamin D eksikliğinin büyük önem arz ettiği akılda tutulmalıdır. Skarsız alopesi tiplerinde vitamin D düzeyinin etkisini daha iyi anlayabilmek için daha fazla hasta sayıları içeren, kontrollü ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Psoriasis'li hastalarda serum visfatin, adiponektin, TNF-? seviyeleri ve hastalık şiddetiyle ilişkisi
Psoriasis, etyopatogenezi tam olarak olarak bilinmeyen, T hücre aracılı keratinosit çoğalmasıyla karakterize kronik, otoimmün, inflamatuar bir hastalıktır. Son yıllarda psoriasisin adipoz doku sitokinleri ile ilişkisi bildirilmiştir. İmmün ve metabolik bozukluk ile giden birçok hastalık için risk faktörü olan psoriasis; obezite, diyabet, anormal lipid profili ve metabolik sendrom ile beraber görülebilir. Bu çalışmada psoriasisli hastalarda, adipoz doku sitokinleri olan TNF-?, adiponektin ve visfatin düzeylerini belirlemeyi ve hastalık şiddetiyle ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamız Şubat 2009-Ağustos 2009 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 42 psoriasis hastası ve 42 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu ile yapıldı. Psoriasis tanısı konulan hastalarda ve kontrol grubunda TNF-?, adiponektin ve visfatin seviyeleri ölçüldü. Sürekli değişkenler t testi ile kategorik değişkenler ki kare testi ile karşılaştırıldı. TNF-?, adiponektin, visfatin, PASI değeri, obezite, hastalık süresi arasındaki ilişki pearson korelasyon testi ile değerlendirildi.Hasta grubunun serum TNF-?, adiponektin, visfatin seviyeleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında TNF-? seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı yükseklik, adiponektin seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüklük bulunurken visfatin seviyelerinde anlamlı fark bulunmadı. PASI skoru ile yapılan pearson korelasyon testi sonucunda PASI-TNF-? ve PASI-adiponektin arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi.Çalışmamızın sonuçları TNF-?'nın ve adiponektinin psoriasis etyopatogenezinde rol aldığını ve hastalık şiddeti ile ilgili belirteçler olabileceği görüşünü desteklemektedir. Visfatinin ise kontrol grubu ile psoriasisli hastalar arasında anlamlı fark göstermemesine rağmen, hasta grubunda ortalama değerlerinin yüksek olması nedeniyle psoriasis patogenezinde etkili olabileceğini ve bu açıdan daha ileri çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Kronik plak tip psoriasis hastalarında serum neopterin, prokalsitonin, ASO ve CRP seviyeleri
Psoriasis ciltte antijen sunan hücreler tarafından başlatılan, keratinositlerin T hücre aracılı hiperproliferasyonu ile karakterizedir. İmmunolojik olayların başlamasına neden olan antijen bilinmemektedir. Son çalışmalar streptokok enfeksiyonlarıyla kronik plak psoriasis arasındaki ilişkiyi desteklemektedirÇalışmamız Aralık 2007 - Nisan 2008 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran kronik plak tip psoriasisli 40 hasta ve 40 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu ile yapıldı. Psoriasis tanısı konulan hastalarda ve kontrol grubunda ASO, CRP, PCT ve neopterin seviyeleri ölçüldü. Sürekli değişkenler t testi ile kategorik değişkenler chi kare testi ile karşılaştırıldı. Neopterin, ASO, CRP ve PCT arasındaki ilişki pearson korelasyon testi ile değerlendirildiHasta grubunun serum ASO, CRP, PCT ve neopterin seviyeleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında PCT ve neopterin seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken ASO ve CRP seviyelerinde anlamlı fark bulunmadı. PASI skoru ile yapılan pearson korelasyon testi sonucunda PASI- neopterin ve PASI- CRP arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildiKronik plak psoriasisli hastaların akut alevlenmesinde PCT'nin anlamlı yüksekliği bakteriyel bir antijenik uyaranın olabileceği yönündedir. Neopterin yüksekliği de bu antijenik uyaran sonrasında hücresel immun sistemin aktive olduğuna işaret etmektedir. Ancak ASO değerinde yükselme olmaması streptokokal bir enfeksiyon olmadığını belirtirken olası enfeksiyöz ajanlar açısından hastaların kültürlerle detaylı araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadırÇalışmamızın kronik plak tip psoriasis etyopatogenezinde streptokoklar dışındaki antijenik uyaranın etkili olabileceğini ortaya koymak açısından anlamlı olduğunu ancak daha geniş ve kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz.
Psoriasis hastalarında göz bulguları
Psoriasis etiyopatogenezi tam olarak bilinmeyen, prevalansı % 1-3 arasında değişen, deride keskin sınırlı eritemli-skuamlı plaklarla karakterize, kronik, inflamatuar bir hastalıktır. Derinin yanı sıra tırnak, eklem ve göz tutulumu yapabilmektedir. Psoriasisin göz tutulumu ile ilgili çok fazla yayın bulunmamakla birlikte yaklaşık %10 oranında ve genellikle eklem tutulumu olan hastalarda görüldüğü bildirilmektedir. Biz bu çalışmada, psoriasis hastalarında göz bulgularını ve buna bağlı olarak psoriasisin göz tutulumunu değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamız Şubat 2009 - Nisan 2009 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 100 psoriasis hastası ve 100 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu ile yapıldı. Hasta ve kontrol grubunun detaylı anamnezi alınarak, dermatolojik, sistemik ve göz muayenesi, Schirmer ve BUT ölçümleri yapıldı. Sürekli değişkenler t testi, kategorik değişkenler ki kare testi ile karşılaştırıldı. Göz bulguları ile cinsiyet, yaş, psoriasis süresi, PAŞİ değeri, göz kapağında psoriasis lezyonu bulunması, tırnak tutulumu, psoriatik artrit varlığı arasındaki ilişki lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler sağ ve sol göz için ayrı hesaplandı.Her iki göz için hasta grubunda kontrol grubuna göre göz bulgusu istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek oranda gözlendi. Yine her iki göz için hasta grubunda kontrol grubuna göre schirmer ve BUT değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptandı.Çalışmamızın sonuçları, psoriasis hastalarında muhtemel göz tutulumunun erken tanı ve tedavisi amacıyla, rutin göz muayenesi istenmesinin uygun olacağı yönünde olmakla birlikte, psoriasis hastalarındaki göz bulgularının etiyopatogenezine yönelik daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Kronik plak tip psoriasis hastalarındaserum resistin, TNF-α ,IL-6 seviyeleri
Psoriasis toplumun %1-3'ünü etkileyen, kronik, tekrarlayıcı, yaygın, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Etyolojisi ve patogenezi günümüzde tam olarak aydınlatılamamıştır. Obezite psoriasis için önemli bir risk faktörüdür ve vücut kitle indeksi hastalık şiddetiyle korelasyon gösterir. Son yıllarda psoriasisin adipoz doku sitokinleri ile ilişkisi bildirilmiştir. Biz bu çalışmada obezite psoriasis arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla TNF-?, IL-6 ve resistin gibi adipokinler üzerine odaklandık. Ayrıca psoriasisli hastalarda, adipoz doku sitokinleri olan TNF-?, IL-6 ve resistin gibi adipokinlerin düzeylerini belirlemeyi ve hastalık şiddetiyle ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamız Ocak 2010 ? Şubat 2010 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 40 psoriasis hastası ve 40 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu ile yapıldı. Psoriasis tanısı konulan hastalarda ve kontrol grubunda TNF-?, IL-6 ve resistin seviyeleri ölçüldü. Normal dağılım varsayımını sağlayan değişkenlerin analizinde 2 grup arasındaki farkı incelemek için bağımsız örneklemlerde t testi kullanıldı. Normal dağılımı sağlamayan değişkenler için ise 2 bağımsız grup arasındaki fark non-parametrik testlerden Mann-Whitney U testi ile araştırıldı.Hasta grubunun serum TNF-?, IL-6, resistin seviyeleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında TNF-?, IL-6 ve resistin seviyeleri hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. PASİ skoru ile IL-6, resistin arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi.Çalışmamızın sonuçları TNF-?, IL-6 ve resistin'in psoriasis etyopatogenezinde rol aldığını ve IL-6 ve resistin'in hastalık şiddeti ile ilgili belirteçler olabileceği görüşünü desteklemektedir. Bulgularımızın daha geniş çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Psoriasis, Obezite, TNF-?, IL-6, Resistin
Seboreik keratozlu hastalarda metabolik sendrom sıklığı
Seboreik keratoz sık görülen, kahverengi-siyah renklerde, papül veya plaklar ile karakterize benign bir deri tümörüdür. Etiyolojisi bilinmemekle birlikte genetik, UV ve enfeksiyonlar suçlanan nedenler arasındadır. Seboreik keratoz akrokordon ve akantozis nigrikans gibi etiyolojilerinde metabolik ve endokrinolojik faktörlerin rol oynadığı durumlarla sık birliktelik gösterir. Bizde çalışmamızda seboreik keratoz ve metabolik sendrom arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.Çalışma, Ağustos 2010 ? Ağustos 2011 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 100 seboreik keratoz hastası ve 100 seboreik keratoz dışı dermatolojik hastalığı olan kontrol grubuyla, toplam 200 kişi üzerinde yapıldı. Akromegali, Cushing sendromu gibi obeziteye neden olabilecek endokrinolojik bozukluğu bulunan, insülin direnci yaratabilecek ilaç kullanan, hamileler, sekonder tansiyonu olan hastalar çalışmaya alınmadı. Tüm hastaların, bel çevreleri, kiloları, boyları, tansiyon arteriyel değerleri ölçüldü ve açlık kan şekeri, trigliserit, kolesterol, HDL, LDL, VLDL değerlerine bakıldı. Metabolik sendrom tanısı için Uluslararası Diyabet Federasyonu tanı kriterleri kullanıldı.Seboreik keratoz hastalarında kontrol grubuna göre metabolik sendrom sıklığı daha fazla saptandı (p<0.001). Hasta grubunda bel çevresi, VKİ, AKŞ, sistolik ve diastolik TA, TG ve VLDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlılık saptandı.Sonuç olarak çalışmamızda, seboreik keratozlu hastalarda metabolik sendrom sıklığı (%71), aynı yaş grubundaki kontrol grubundan (%32) anlamlı derecede yüksekti. Hastalarımızın %61'inde seboreik keratoz ve akrokordon birlikteliği bulunmaktaydı. Kilo alımı ile seboreik keratoz ve akrokordon görüme sıklığı arasında anlamlı bir korelasyon bulunurken seboreik keratoz sayısı, yerleşim yeri ile metabolik sendrom sıklığı arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Metabolik sendromun yol açtığı endokrinolojik ve immünolojik değişikliklerin seboreik keratoz etiyolojisindeki rollerinin araştırıldığı yeni çalışmalar seboreik keratoz etiyolojisinin aydınlatılmasında faydalı olacaktır.
Rozase hastalarında serum TWEAK ve TRAIL düzeylerinin incelenmesi
Amaç: Rozase, klinik olarak eritem, papül, püstül ve fimatöz lezyonlar şeklin cilt bulguları ile karakterize kronik enflamatuvar yüz dermatozudur. Genetik, immun faktörler, nörovasküler düzensizlik, mikroorganizmalar ve çevresel faktörlerin hastalık gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir ancak rozasenin patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. TWEAK ve TRAIL bazı enflamatuvar ve ototimmun hastalıkların patogenezinde rolü olduğu düşünülen iki sitokindir. Çalışmamızda rozase hastalarında TWEAK ve TRAIL düzeylerini incelemeyi amaçladık. Materyal ve metod: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıp fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran ve klinik olarak rozase tanısı konulan 40 rozase hastası ile yaş ve cinsiyet uyumlu 40 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların klinik muayeneleri yapıldı. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi, daha önceki tedaviler gibi bilgiler içeren anamnez alındı. Hasta ve kontrol grubundan alınan serum örneklerinde TWEAK, TRAIL ve oksidatif stres belirteçleri çalışıldı. Ayrıca hastaların açlık kan şekeri, HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid, CRP, troponin I değerleri ölçüldü. Bulgular: TWEAK ve TRAIL düzeyleri hasta ve kontrol grubunda istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. TRAIL düzeyleri istatiksel anlamlı olmamakla birlikte hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla daha düşük saptandı. Hastalardaki TWEAK ve TRAIL düzeylerinin her ikisi de erkeklerde kadınlardan daha yüksek sonuçlandı. Sonuç: TWEAK ve TRAIL, diğer enflamatuvar hastalıkların aksine rozasede sistemik bir etkiye sahip olmayabilir. TWEAK ve TRAIL'in rozasedeki rolünü araştırmak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Genital tutulumu olan ve olmayan vitiligo tanılı hastalarda dermatolojik yaşam kalite indeksi, cinsel disfonksiyon ve diğer psikiyatrik hastalıkların değerlendirilmesi
Amaç: Vitiligo farklı büyüklüklerdeki depigmente maküllerle karakterize, edinsel bir depigmentasyon hastalığıdır. Vitiligo benlik imajını etkileyen cilt lezyonları nedeniyle; kişinin duygusal ve psikolojik iyi oluşunu, cinsel yaşamını ve diğer insanlarla ilişkilerini etkilemektedir. Özellikle genital tutulumunun olup olmaması bu ilişkinin gücünü arttırmaktadır. Bu ilişkiyi ortaya koyan çalışma literatürde kısıtlı olup, çalışmamızda vitiligonun genital bölge tutulumunun olup olmamasının sexuel disfonksiyona ve dermatolojik yaşam kalitesine etkisi, anksiyete, depresyon gibi diğer psikiyatrik bozukluklara yatkınlığın ortaya koyulması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran; 30'u genital tutulumlu vitiligo, 30'u genital tutulumsuz vitiligo ve 30'u kontrol olmak üzere 3 grup altında toplam 90 olgu ile yapılmıştır. Olguların sosyodemografik özellikleri ve ayrıca vitiligo gruplarının klinik şiddetini belirlemek amacı ile Vitiligo Alan Şiddet İndeksi skorları kaydedildi Tüm gruplara Dermatolojik Yaşam Kalite İndeksi, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği, Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği uygulandı. Herbir ölçek puanları hesaplandı. Bulgular: Olguların 50'si (%55.6) kadın ve 40'ı (%44.4) erkekti. Yaş ortalaması 39.92±9.06'dı. Genital tutulumlu vitiligo grubunda VASİ skoru 4±3.73, genital tutulumsuz vitiligo grubunda 1.75±1.73 olarak hesaplandı. Kontrol grubunun DYKİ, HAD total, ASEX, GRİSS total puan değerleri genital tutulumlu vitiligo ve genital tutulumsuz vitiligo gruplarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05). Genital tutulumlu vitiligo ve genital tutulumsuz vitiligo grupları arasında DYKİ, HAD total, ASEX, GRİSS total puan değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda vitiligoda genital tutulumu olup olmamasının yaşam kalitesi, cinsel ve psikolojik etkilenme açısından fark yaratmadığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Cinsel disfonksiyon, genital tutulum, vitiligo, yaşam kalitesi
Polikaprolakton ve kalsiyum hidroksilapatit etken maddeli dermal dolguların rat derisinde oluşturdukları antiaging etkilerin karşılaştırılması
Amaç: Polikaprolakton(PCL) ve Kalsiyum hidroksilapatit(CaHA) son 10 yılda kozmetoloji alanında sık tercih edilen yarı kalıcı cilt dolgularıdır. İçerdikleri mikrosferler sayesinde dermiste neokollajenizasyonu uyarırlar. Bu çalışmanın amacı bu iki dolgunun dermal Tip 1 ve Tip 3 kollajen düzeyini artırmada etkinliklerini rat derisinde karşılaştırmaktır. Materyal ve Metot: 30 dişi rat her grupta 10 hayvan olacak şekilde 3 gruba ayrıldı; kontrol grubu, polikaprolakton ve kalsiyum hidroksilapatit grubu. 2. Ve 4. aylarda alınan doku örnekleri hematoksilen eozin, masson trikrom, tip 1 ve 3 immunhistokimyasal antikorlar ile boyandı. Kollajen yoğunluğu İmage J bilgisayar programı kullanılarak kantitatif olarak karşılaştırıldı. Bulgular: 2 ve 4. Aylarda kollajen yoğunluğu her iki dolgu grubunda kontrol grubuna oranla artmış olarak değerlendirildi. CaHA ve PCL kıyaslandığında kollajen yoğunluğu ya da tip 1 ve tip 3 kollajen H skorları arasında anlamlı bir fark saptanmadı. PCL grubunda 4. ayda fibroblast nükleus sayısı her iki gruba göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Dermis kalınlığının 4. ayda kontrol grubuna göre her iki dolgu grubunda yükek olduğu saptandı, dolgu grupları arasında anlamlı bir fark yoktu. Sonuç: CaHA ve PCL dolgunun kollajenizasyona etkisini histolojik ve immunhistokimyasal olarak karşılaştırdık. PCL ve CaHA dolguların dermal kollajen yoğunluğunu, tip 1 ve tip 3 kollajen miktarını artırmada ve dermis atrofisini önlemede etkili olduklarını bulduk ve bu açılardan birbirlerine üstünlükleri olmadığını gösterdik. PCL dolgunun CaHA dolguya oranla daha fazla fibroblast artışı sağladığını ve fibroblast proliferasyonunu uyarma etkisinin daha uzun sürdüğünü göstermiş olduk.
Erzurum ilinde ilköğretim çağı çocuklarındaki atopik dermatit insidansının araştırılması ve scorad indekslemesi
n ÖZET Atopik dermatit, kronik, kaşıntılı, relapslarla seyreden çoğunlukla çocukluk çağında ortaya çıkan, serum IgE seviyesinde yükseklik, aile öyküsü, allerjik rinit ve astımla birliktelik gösterebilen bir deri hastalığıdır. Hastalığın patogenezinde heredite, çevresel faktörler ve immünolojik bozuklukların rol oynadığı kabul edilmektedir. Son zamanlarda atopik dermatit prevalansında artış olduğu belirtilmektedir. Nedeni tam olarak açıklanamamakla birlikte en sık dile getirilen nedenler çevre kirliliği sonucu aeroallerj enlere ve gıda allerj enlerine daha fazla maruziyet, hijyen şartlarının değişmesiyle sık yıkama ve sabunlamanın artmış olması, yalıtımı iyi olmayan binalardaki toz akarları ve küflerinin daha kolay çoğalması şeklinde açıklanmaktadır. Çevresel faktörler ve endüstrileşme atopik dermatit insidansında farklılıklara yol açmaktadır. Bizde bu düşünceden yola çıkarak Erzurum bölgesinde ilk öğretim çağı çocuklarında atopik dermatit insidansını ve scorad indekslemesini araştırdık. Erzurum bölgesinde farklı bölgelerden seçilmiş 8 ilköğretim okulunda 5000 öğrenci klinik olarak taranarak atopik dermatit insidansı ve scorad indeksini araştırdık. Bulduğumuz sonuçlar, yörenin iklimi ve endüstrileşmesi ile paralellik arzetmektedir. Anahtar kelimeler: Atopik dermatit, scorad indeksi
Fare psoriasis modelinde topikal 4'4 diamino difenil sülfon (Dapson) jelin tedaviye etkisi
Giriş ve Amaç: Psoriasis toplumda %2 sıklıkta görülen, etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Tedavisinde topikal, sistemik tedaviler ve fototerapi kullanılmaktadır. Dapson (4,4'-diaminodifenilsülfon) 1940'larda sentezlenen bir sülfon bileşiği olup antiinflamatuar ve antimikrobiyal özelliklere sahiptir. Antiinflamatuar etkileri nedeniyle püstüler psoriasiste sınırlı vakada denenmiş olup bu vakalarda çoğunlukla faydalı bulunmuştur. Literatürde topikal dapsonun psoriasisteki etkisini değerlendiren randomize kontrollü çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada fare psoriasis modelinde topikal dapsonun etkinliğini topikal kortikosteroidler ile klinik, histopatolojik ve ELISA yöntemi aracılığıyla sitokin düzeyleri yönünden karşılaştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ortalama 6-8 haftalık olan ve canlı ağırlıkları 32-33 gram arasında değişen 20 dişi, 20 erkek olmak üzere toplam 40 adet Balb/c ırkından fare deney materyalini oluşturdu. Tüm hayvanlar her bir grupta 4 erkek 4 dişi olacak şekilde 5 eşit gruba ayrıldı. Topikal kremlerin uygulama yeri olarak sırt ve kulak derisi seçildi. Ketamin ve ksilazin anestezisi altında sırt dorsal bölge tıraşlandı ve başlangıç kulak kalınlıkları ölçüldü. İlk gruba 14 gün boyunca sadece 62,5 mg dozda imikimod krem (Aldara) uygulandı. İkinci, üçüncü ve dördüncü gruplara 7 gün boyunca sadece 62,5 mg dozda imikimod krem (Aldara) uygulandı. Yedinci günden sonra aynı bölgeye önce imikimod krem, 6 saat sonra ise ikinci gruba 62,5 mg/kg dozda dapson jel (Acnewell), üçüncü gruba 125 mg/kg dozda dapson jel (Acnewell) ve dördüncü gruba 50 mg dozda betametazon valerat krem (Betnovate) topikal uygulamaları yapıldı. Beşinci gruba ise 14 gün boyunca Acnewell jelde çözücü olarak kullanılan dietilen glikol monoetil eter (Merck) topikal olarak uygulandı. Yedinci gün sadece klinik değerlendirme yapıldı. On dördüncü gün ise klinik değerlendirme yapıldıktan sonra farelere anestezi altında ötanazi işlemi yapılarak sırt derilerinden bistüri yardımıyla histopatolojik inceleme ve sitokin ölçümleri için deri örnekleri alındı. Elde edilen sonuçlar gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Deney grupları ağırlık ve cinsiyet dağılımı açısından incelendiğinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Kulak kalınlıklarının değişimleri incelendiğinde tüm gruplarda 0. gün ve 14. günler arasında anlamlı farklılıklar tespit edildi. (p<0,05). Psoriasis alan şiddet skorlarındaki (PASI) değişimler incelendiğinde 0. gün ve 7. gün arasında tüm gruplarda anlamlı farklılıklar tespit edilirken, 7.gün ile 14. günler arasında ise birinci grup dışındaki tüm gruplarda anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0,05). Deney sonunda 14. günde yapılan histopatolojik değerlendirmede Kogoj püstülleri ve Munro mikroapseleri bulguları dışındaki tüm parametrelerde gruplar arasında anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0,05). Histopatolojik incelemede, yüksek doz (125 mg/kg) dapson ve betametazon valerat kullanılan grupların total histopatolojik skor ortalamaları birbirine yakın olarak izlendi. ELISA testi ile sitokin ölçümleri yapıldığında üç sitokin (TNF-α, IL-17A ve IL-23A) düzeyinde de gruplar arasında anlamlı farklılıklar tespit edildi. Farklılıklar çoğunlukla dietilen glikol monoetil eter kullanılan beşinci gruptan kaynaklandı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmanın sonunda hayvan kaybı yaşanmamıştır. Kulak kalınlığı ölçümleri, PASI ve histopatolojik değerlendirme incelendiğinde yüksek doz (125 mg/kg) dapson uygulanan grup betametazon valerat uygulanan grupla benzer sonuçlar elde etmiştir. Düşük doz (62,5 mg/kg) dapson tedavisi, yüksek doz (125 mg/kg) dapson tedavisine göre klinik ve histopatolojik iyileşme açısından daha başarısız bulunmuştur. Bu durum topikal dapsonun tedavide başarısının doza bağımlı olduğunu göstermiştir. ELISA yöntemi aracılığıyla ölçülen sitokin düzeyleri (TNF-α, IL-17A ve IL-23A) incelendiğinde dapson uygulanan her iki grubun da sadece imikimod uygulanan birinci grupla benzer sitokin düzeylerine sahip olduğu saptanmıştır. Bu durum topikal dapson tedavisinin TNF-α, IL-17A ve IL-23A sitokin düzeylerine etkisinin zayıf olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak topikal dapson tedavisi fare psoriasis modelinde etkili ve güvenilir bulunmakla birlikte insanlar üzerinde aynı etkiyi gösterip göstermeyeceğini öğrenmek için ileri faz çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Antralin ve UVB kombine sağaltımı ile antralin sağaltım etkinliğinin Psoriyaz Alan Şiddet İndeksi ile değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran psoriyazlı olgular arasında seçilen 20 olguya UVB + antralin kombine sağaltımı uygulanarak sağaltım etkinliği araştırılmış, kontrol kümesini oluşturan 20 olguya ise sadece antralin sağaltımı uygulanmıştır. Her iki grubun karşılaştırılması sağaltım öncesinde, sağaltımın 1., 2., 3., 4. haftaları sonunda PAŞİ skoru kullanılarak yapılmıştır. Antralin + UVB kombine sağaltımı uygunan araştırma grubunda sağaltım öncesi PAŞİ skoru ortalaması 11.1, sağaltımın 1. haftası sonunda 5.0, 2. haftası sonunda 3.4, 3. haftası sonunda 1.7, 4. haftası sonunda 1.3 olarak, antralin sağaltımı uygulanan kontrol grubunda sağaltım öncesi 11.0, sağaltımın 1. haftası sonunda 5.05, 2. haftası sonunda 3.7, 3. haftası sonunda 1.7, 4. haftası sonunda 1.3 olarak değerlendirilmiştir. Antralin + UVB kombine sağaltımı uygulanan grupta tedavinin 1. ve 2. haftası sonunda PAŞİ skoru ortalaması antralin tedavisi uygulanan gruba göre daha düşük olarak saptanmasına rağmen, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış, kombine sağaltımla antralinin irritasyon etkisinin belirgin derecede az gözlemlenmiş olması nedeniyle, herhangi bir kombine sağaltım uygulaması planlanan olgularda antralinin kombinasyonda yer almasının etkinlik ve yan etki yönlerinden tercih nedeni sayılabileceği kanısına varılmıştır. 72
Atopik ekzemalı olgularda stratum korneumun işlevsel analizi
Atopik ekzema süregen, relapslarla karakterize, atopi ile birliktelik gösteren inflamatuar bir dermatozdur. Atopik bireylerde epidermis lipid tabakasında bozukluklar tanımlanmış; stratum korneumun su bağlama kapasitesinde azalma ve transepidermal su kaybında artma bildirilmiştir. Stratum korneum, su içeriği ve deri yüzey lipidleri ile bağlantılı olarak deri işlev ve görünümünde önemli rol oynar ve temel bariyeri oluşturur. Bu çalışmada atopik ekzema tanısı alan hastaların deri işlevsel ölçümlerinin birbirleriyle ve kontrol grubuyla karşılaştırılması; atopik ekzemalı hastaların ölçüm sonuçlarının klinik bir değerlendirme sistemi olan SCORAD indeksi ve pruritus, kserozis ve uykusuzluk ile ilişkisinin ortaya konması amaçlandı. Atopik ekzema tanısı alan 30 hasta ve 30 sağlıklı kontrol olgusunda Corneometer CM 825, Tewameter TM 300, pH-meter PH 905 ve Sebumeter SM 815 probları kullanılarak epidermal nem, transepidermal su kaybı, pH ve deri yüzey sebum ölçümleri yapıldı. Atopik ekzemalı olguların deribilimsel bakıları yapılarak atopik ekzema şiddet indeksi (SCORAD) belirlendi; pruritus, kserozis ve uykusuzluk özellikleri kaydedildi. Bu çalışmada atopik ekzemalı hastalarda deri yüzeyi sebum düzeyi ile stratum korneum hidrasyonununda istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı; ve bu ölçümlerle ekzema şiddeti ve uykusuzluk arasında anlamlı korelasyon dikkati çekti. Stratum korneum hidrasyonu azalırken deri pH düzeyi ve transepidermal su kaybının arttığı belirlendi. Sonuçlarımız atopik ekzemalı olgularda epidermal bariyer işlevinin bozulduğunu göstermiştir. Bazı deri işlev ölçümleri ile ekzema şiddeti arasında anlamlı bir ilişkinin olması da bunu desteklemektedir. Yine transepidermal su kaybının pruritus ile anlamlı korelasyon göstermesi bu ölçümün pruritus şiddetini belirleyebilecek bir gösterge olabileceğini düşündürmüştür.
Erythrasmada erythromycin, tek doz clarithromycin ve topikal fusidik asit tedavi etkinliklerinin karşılaştırılması
Erythrasma, Corynebacterium minutissimum'un etken olduğu, sıklıkla ayak parmak araları, inguinal, aksiller, inframammer ve intergluteal alanlar gibi intertriginöz deri bölgelerini tutan yüzeyel bir deri infeksiyonudur. Erythrasma tedavisinde standart bir yöntem bulunmamakta, çok çeşitli oral, topikal ve yardımcı tedavi modeli kullanılmaktadır. Bu çalışmada, erythrasma'lı olgularda erythromycin, tek doz clarithromycin ve topikal fusidik asitin tedavi etkinliklerinin çift-kör randomize plasebo kontrollü yöntemle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya erythrasma tanısı konulan, 18 yaş ve üzeri 151 erişkin olgu alınmıştır. Randomizasyon ile clarithromycin, erythromycin, fusidik asit krem, plasebo krem ve plasebo tablet grubu olmak üzere beş ayrı grup oluşturulmuştur. Hastalar tedaviye başlamadan önce, tedaviden 48 saat, 7 gün ve 14 gün sonra Wood ışığı refleksiyonu yönünden değerlendirilmiştir. Bulgular tedavi öncesi ve sonrasında istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Wood ışığı skor ortalamaları esas alındığında fusidik asit kremin etkinliği diğer tüm tedavi yöntemlerinden anlamlı olarak daha yüksek saptanmış, ilk 48. saatte clarithromycin'in etkinliği erythromycin'den anlamlı olarak daha yüksek saptanmış, 7. gün ve 14. günde ise tedavi etkinlikleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu çalışmanın sonuçları, clarithromycin'in tek doz 1gr/gün tedavisinin etkili, kullanımının kolay ve hasta uyumunun mükemmel olması nedeniyle erythrasma tedavisinde iyi bir seçenek olabileceğini göstermiştir.
Anthralin ile anthralin ve galvanik akım kombine sağaltım etkinliğinin psoriasis alan şiddet indeksi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp fakültesi polikliniğine başvuran psoriasis vulgaris olan hastalardan seçilen 20 hasta anthralin ile dakika tedavisine, 20 hasta galvanoterapi, 20 hasta anthralin ile dakika tedavisi ve galvanoterapi kombine tedavisine alınmışlardır. Her üç grubun karşılaştırılması tedavi öncesinde, tedavinin 1., 2., 3. ve 4. haftaları sonunda PAŞJ skoru kullanılarak yapılmıştır. Anthralin gurubunda PAŞİ skoru ortalaması tedaviden önce 1 1.0, tedavinin 1. haftası sonunda 4.9, 2. haftası sonunda 3.0, 3. haftası sonunda 1.7 ve 4. haftası sonunda 1.3 olarak, anthralin ve galvanoterapi kombine tedavisi uygulanan grupta tedaviden önce 10.9, tedavinin 1. haftası sonunda 4.2, 2. haftası sonunda 2.4, 3. haftası sonunda 1.1,4. haftası sonunda 0.6 galvanoterapi grubunda tedaviden önce 11.6, tedavinin 1. haftası sonunda 9.1, 2. haftası sonunda 6.6, 3. haftası sonunda 4.7, 4. haftası sonunda 3.9 olarak değerlendirilmiştir. Sonuçta anthralin ve galvanoterapi kombine tedavisi uygulanan grupta tedavinin 1., 2., 3. ve 4. haftaları sonunda PAŞİ skoru ortalaması anthralin tedavisi uygulanan gruba göre daha düşük olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Fakat kombine tedavi uygulanan grupta tedavinin 1., 2., 3. ve 4. haftaları sonunda PAŞİ skoru ortalaması galvanoterapi uygulanan gruba göre daha düşük saptanmış ve bu fark istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur. 94
Afyonkarahisar ve çevresinde diyalize giren kronik böbrek yetmezlikli hastalardaki deri bulguları
Kronik böbrek yetmezliğine pekçok deri bulgusu eşlik edebilmektedir vebunların görülme sıklığı çeşitli kaynaklara göre %50?100 arasında değişmektedir.Deri bulguları yarım ve yarım tırnak, pigment değişiklikleri, kseroz gibinonspesifik olabileceği gibi üremik pruritus, akkiz perforan dermatoz, kalsifilaksi,psödoporfiriya kutanea tarda ve nefrojenik fibrozan dermopati gibi spesifik deribulguları olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Bu deri bulgularından hastalıknedeniyle vücuttan atılamayan toksik maddeler, kullanılan ilaçlar ve bozulanhücresel immünite sorumlu tutulmaktadır.Bu çalışmanın amacı hemodiyalize giren kronik böbrek yetmezliklihastalardaki deri değişikliklerinin sıklığını değerlendirmektir.Çalışmamızda KBY etyolojisi önceki çalışmalarla paralel olarak sırasıyladiyabet, hipertansiyon, glomerulonefritler olarak tespit edildi. Hastaların hepsindeen az bir tane olmak üzere birçok deri hastalığı saptandı. Kserozis (%98), tırnakdeğişiklikleri (%93), melanositik nevus (%78), seboreik keratoz (%54),pigmentasyon değişiklikleri (%51), üremik pruritus (%49), tinea pedis (%34),aktinik keratoz (%23), akrokordon (%16), onikomikoz (%17), lentigo (%16),kiraz anjiom (%11) en sık karşılaşılan dermatolojik lezyonlardı.Üremik pruritus ile primer hastalık, hemodiyaliz süresi, kseroz varlığı,anemi, parathormon, Ca ve P değerleri arasında anlamlı ilişki tespit edilmezkenanti HCV pozitifliği ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi.Genel deri hastalıklarının sıklığında bir artış izlenmemekle berabertümöral deri lezyonlarından seboreik ve aktinik keratozların oranı yüksek tespitedilmiştir, bu da hastaların çoğunun ileri yaşta oluşuyla ilişkilendirilmiştir.Tırnak bulgularından en sık izlenenler sırasıyla dikey sırtlanma, yarım veyarım tırnak, lunula yokluğu ve splinter hemorajilerdi. Literatürden farklı olarak47çalışmamızda dikey sırtlanma daha sık oranda izlendi. Tırnak değişiklikleri ileyaş, sigara ve primer hastalık arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespitedilmezken yarım ve yarım tırnak, splinter hemoraji, terry tırnağı ile cinsiyetarasında, splinter hemoraji ve yarım ve yarım tırnak ile hemodiyaliz süresiarasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi. Yarım ve yarım tırnak ileHb, albümin ve ferritin düzeyleri, splinter hemoraji ile Hb düzeyleri, muerchkebantları ile Hb düzeyleri, lunula yokluğu ile parathormon düzeyleri, beau çizgileriile Ca düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi.Kronik böbrek yetmezliğinde deri bulguları iyi bir rehber olabilir. Ayrıntılıbir dermatolojik muayene kronik böbrek yetmezlikli hastaların ilk tanısındaönemli bir rol oynayabilir.
Esansiyel hiperhidrozlu hastaların plazma ve eritrositlerinde eser elementler, kalsiyum ve magnezyum düzeylerinin değerlendirilmesi
Esansiyel hiperhidroz avuç içi, ayak tabanı, aksilla ve kraniyofasiyal bölgede aşırı terleme şeklinde görülen bir hastalıktır. Psikososyal morbiditeye yol açtığı için ayrıca bir önem taşıyan bu hastalığın etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan çalışmalarla patogenezde oksidatif stresin rol oynayabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada; esansiyel hiperhidrozli hastalarda oksidatif stresde önemli rolleri olan eser elementler Se, Zn, Cu, Fe ve Mn'nin ayrıca membran fizyolojisinde önemli rolleri olan Ca ve Mg düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya katılan esansiyel hiperhidrozlu hasta grubundan ve kontrol grubundan alınan kan örnekleri plazma ve eritrositlerine ayrılarak biyoelement düzeyleri ICP-OES cihazında ölçüldüEsansiyel hiperhidrozlu hastaların eritrositlerinde Se, Fe, Cu, Zn, Ca ve Mg düzeyleri yüksek olduğu tespit edildi. Esansiyel hiperhidrozlu hastaların plazmalarında ise Cu, Ca ve Mg düzeyleri düşük bulunurken Se, Fe ve Zn düzeylerinde anlamlı farklılık tespit edilmedi.Eritrositlerdeki Cu ve Fe düzeylerindeki yüksekliğin artmış hücre içi oksidatif stresde rol oynayabileceği, Se ve Zn düzeylerindeki artışın ise artmış oksidatif strese sekonder olabileceği düşünülmüştür. Ca ve Mg'nin hücre dışı konsantrasyonlarının düşük olmasının ekrin ter bezlerinde membran uyarılabilirliğini arttırarak ya da otonom sinir sistemini etkileyerek rol oynayabileceğini düşündürmektedir.Sonuç olarak kontrol grubundan farklı tespit edilen eser element düzeyleri esansiyel hiperhidroz patogenezinde oksidatif mekanizmayla direk ilişkili veya ilişkisiz olarak rol oynayabilir.
İç batı- Ege Bölgesi Behçet Hastalarında MEFV gen mutasyonlarının değerlendirilmesi
Behçet hastalığı (BH), deri, mukoza, göz, eklem, damar ve santral sinir sistemi tutulumları ile seyredebilen sistemik bir hastalıktır. FMF ve Behçet hastalığının benzer popülasyonlarda daha sık görülmesi, klinik olarak karışabilen vakaların olması, aynı ailede hatta aynı kişide görülebilmesi, her iki hastalığın son yıllarda otoinflamatuar hastalık olarak ele alınması ortak genetik zemini akla getirir. Bu çalışma her iki hastalığın aynı genetik zeminden kaynaklanmış olabileceği tezi ile, Behçet hastalığının, FMF ile ilişkisi bilinen MEFV geni ile ilişkisi açısından araştırılması amacı ile planlanmıştırAfyonkarahisar Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Kliniği'nde aralık 2007-haziran 2008 tarihleri arasında Uluslararası Behçet Çalışma grubu kriterlerine göre Behçet hastalığı tanısı alan 23 (%57.5) erkek ve 17 (%42.5) kadın olmak üzere toplam 40 hasta ve 12 (%60) erkek ve 8 (%40) kadın toplam 20 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak çalışmaya alındıHasta grubunda yaş ortalaması 36.85 iken kontrol grubunda 36.2 idi. Her iki grup arasında cinsiyet ve yaş ortalamaları açısından fark yoktu. Behçet hastaların klinik bulguları değerlendirildiğinde hastaların tamamında oral aft, %90'ında deri bulguları (%69 papülopüstüler lezyon, % 19.4 eritema nodozum), %85'inde genital ülserasyonlar, %35'inde artrit, %32.5 göz tutulumu, %17.5 vasküler tutulum saptandı. Hastaların %56.5'inde paterji testi pozitifti. Aile hikayesi hastaların %22.5'inde saptandıMEFV mutasyonları (E148Q, M694V, M680I, M694I, V726A) Behçet hastalarında %35, kontrol grubunda %25 tespit edildi. En sık gözlenen mutasyon M694V (hasta grubunda %20 kontrol grubunda %5) idi. E148Q mutasyonu hasta grubunda %10, kontrol grubunda %15, M680I mutasyonu hasta ve kontrol gruplarında %5, V726A mutasyonu hasta grubunda %5 oranında görülürken kontrol grubunda gözlenmedi. M694I mutasyonuna hasta ve kontrol grubunda rastlanmadı. Çalışmalarda yapılan istatistiksel değerlendirmelerde hasta ve kontrol grupları arasında MEFV alt mutasyonları açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Aynı zamanda MEFV mutasyonu mevcudiyetinin, herhangi bir klinik bulgunun gelişiminde rolü olup olmadığı, tek tek, ilişki testleriyle değerlendirildi. Tanı kriteri olarak yer alan; oral aft, genital ülser, deri bulguları, göz tutulumu varlığı ve paterji testi pozitifliği gibi bulgular ilişki açısından öncelikli olarak değerlendirilirken; artrit ve DVT gibi önemli ek bulguların gelişiminde de katkısı araştırıldı. Ayrıca başlangıç yaşı, aile hikayesi ve yakınlık derecesi gibi genetk zemin düşündüren bulguların da, mutasyon ile ilişkisi incelendi. Bu bulguların hiçbirisiyle MEFV mutasyonları arasında belirgin bir ilişki saptanmadıLitaratürde çalışmamızdaki MEFV mutasyon sıklığı Türk, Arap ve Yahudilerde yapılan çalışmalara benzerlik gösterirken, İtalyan, Fransız ve İspanyol' larda yapılan çalışmalardaki oranlardan yüksekti. Bu da bu mutasyonun bölgesel dağılımına işaret etmekteydiSonuç olarak bizim çalışmamızda Behçet hastalığı ile MEFV gen mutasyonları arasında bir ilişki saptanmamıştır. Bölgemizdeki Behçet hastalarında ve kontrol grubunda MEFV mutasyon sıklığının birbirine yakın olması Behçet hastalarında bu mutasyonun ayrıca bir risk oluşturmadığını düşündürmektedir. Ancak çalışmamızda hasta ve kontrol sayılarımızın az olması sınırlayıcı bir faktördür. Ülkemizdeki Behçet hastalarında MEFV gen mutasyon taşıyıcılığının oranının saptanabilmesi için, populasyon tabanlı prospektif kohort çalışmalara ihtiyaç vardır. Bölgemizdeki Behçet hastalarında ve Behçet hastalığı ve FMF olmayan sağlıklı bireylerde MEFV mutasyon oranlarının birbirine yakın olması bölgesel mutasyon taşıyıcılığı ile ilgili olduğunu düşündürmektedir. Özellikle Türk Behçet hastalarında ve sağlıklı bireylerde MEFV gen mutasyon taşıyıcılığının daha geniş serilerle değerlendirilmesiyle daha doğru sonuçlar elde edilebileceği düşüncesindeyiz.
Psorasisli hastalarda makrofaj migrasyon inhibitör faktör düzey ve gen polimorfizmlerinin araştırılması
Giriş: Psoriasis eritemli, skuamlı papül ve plakların görüldüğü kronik seyirli inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Son yıllarda yapılan çalışmalar incelendiğinde psoriasisin birlikte görüldüğü hastalıklara yenilerinin eklendiğini ve yandaş hastalıklar nedeniyle hastaların daha dikkatli izlenmesi gerektiğinin vurgulanmaktadır. Literatürde "Makrofaj Migrasyon İnhibitör Faktör " (MİF) isimli sitokin, otoimmün-inflamatuar bir hastalık olan psoriasis ve beraberinde pek çok komorbidite gelişiminde önemli bir sitokin olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda psoriasis hastalarında MİF serum düzeyleri ile MİF (rs755622) ve MİF (rs1007888) geni polimorfizmleri incelendi. Gereç ve Yöntemler: Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Polikliğine başvuran ve Psoriasis tanısı almış 100 hasta ve 95 sağlıklı bireyde, MİF geni rs755622 ve rs1007888 polimorfizmleri ile serum MİF düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Hastaların demografik ve klinik özellikleri hasta takip formuna kaydedildi. Tüm katılımcılardan tam kan ve serum örnekleri toplandı. Genotiplendirme eş zamanlı PCR yöntemi ile Serum MİF konsantrasyonları ELİSA yöntemi kullanılarak incelendi. Bulgular: MİF geni rs755622 polimorfizmi açısından kontrol gurubu ile karşılaştırıldığında psoriasis hastalarında CC genotipine sahip birey sayısı 75, CG genotipine sahip birey sayısı 18, GG genotipine sahip birey sayısı 4 olarak bulundu. Kontrol grubunda CC genotipine sahip birey sayısı 69, CG genotipine sahip birey sayısı 23, GG genotipine sahip birey sayısı 3 olarak bulundu Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Rs1007888 poliformizmi açısından kontrol gurubu ile karşılaştırıldığında psoriasis hastalarında AA genotipine sahip birey sayısı 22, AG genotipine sahip birey sayısı 48, GG genotipine sahip birey sayısı 26 olarak bulundu. Kontrol grubunda AA genotipine sahip birey sayısı 19, AG genotipine sahip birey sayısı 52, GG genotipine sahip birey sayısı 24 olarak bulundu. Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,454). Öte yandan, psoriasis hastalarında ortalama serum MİF düzeyleri 3,29 ng/ml ve kontrol grubunda ortalama serum MİF düzeyleri ise 1,08 ng/ml olarak ölçüldü. Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,001). Sonuç: Psoriasis hastalarında serum MİF değerlerini anlamlı yüksek saptadık; ancak rs755622 ve rs1007888 gen polimorfizmleri ile psoriasis arasında ilişki saptanmadı. Psoriasiste MİF'in rolü ve klinik etkilerinin ortaya konabilmesi için daha geniş populasyon serilerinde ileri araştırmalar yapılması önerilir.