
193
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Minivida destekli farklı iki kanın distalizasyon yönteminin etkilerinin üç boyutlu model çakıştırma yöntemi ile karşılaştırılması
Bu split mouth çalışmanın amacı bir tarafta power arm ile diğer tarafta direkt braket kullanılark uygulanan kanin distalizasyonunun mekanizmalarını hız, rotasyon, devrilme ve ankraj kaybı açısından karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya premolar çekimli tedavi ihtiyacı olan 36 birey (ortalama yaş 16.94 ± 3.23) dahil edilmiştir. Mini vida ankraj ünitesi olarak kullanılmış ve bir tarafta direnç merkezine uzatılan power arm üzerinden diğer tarafta direkt braket üzerinden 150 gr distalizasyon kuvveti uygulanmıştır. Randomizasyon tedavi başında kapalı zarflar içine sağ sol yazılıp hastaya seçtirilerek gerçekleştirilmiştir. Hastalardan tedavi başında(T0), birinci ayda(T1), ikinci ayda(T2) ve üçüncü ayda(T3) üç boyutlu ağız içi tarayıcı ile dijital üst çene modelleri elde edilmiştir. Taramalardan önce ark teli çıkarılmış ve kanin dişlerin devrilme miktarının hesaplanabilmesi için vertikal slotlara rehber bükümler yerleştirilmiştir. Her hastanın aylık görüntüleri local best fit yöntemi ile ruga bölgesi üzerinde çakıştırılmıştır. Bu çakıştırmalarda distalizasyon hızı, rotasyon, devrilme ve ankraj kaybı Geomagic Control X yazılımında ölçülmüştür. Direkt retraksiyon tarafından distalizasyon hızı power arm kullanılan tarafa göre daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla 2.09 ve 1.57, P = .002). iki teknik arasında rotasyon, devrilme ve ankraj kaybı açısından bir fark görülmemiştir. Distalizasyon hızı ve yaş arasından negatif korelasyon bulunmuştur. Ancak bu korelasyon istatiksel olarak anlamlı değildir. Her iki retraksiyon tekniğinden cinsiyet açısından bir fark bulunmamıştır. Ortodontistler açısından etkinliği ve uygulama kolaylığı, hastalar açısından kullanım kolaylığı düşünüldüğünde direkt retraksiyon tekniği tercih sebebidir.
Adhesiv flashfree ve konvansiyonel seramik braketlerin kopma dayanımı ve renklenme açısından karşılaştırılması: İnvitro çalışma
Amaç: Bu in vitro çalışmanın amacı, termal yaşlanmanın ve 5 farklı sıvının Flash-Free, APC II ve konvansiyonel seramik braketlerin bağlanma dayanımı (BDD), renk stabilitesi ve slot yüzey pürüzlülüğü üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Yöntemler: Toplam 210 insan küçük azı dişi rastgele 3 gruba ayrıldıktan sonra grupların herbiri 7 alt gruba ayrıldı. Grup 1: işlem yapılmadı, grup 2: sadece termal döngü (TD), grup 3: TD+ 72 saat vişne suyuna daldırıldı, grup 4: TD+ 72 saat kahveye daldırıldı, grup 5: TD+ 72 saat kolaya daldırıldı, grup 6: TD+ 24 saat yapay mide asidine daldırıldı, grup 7: TD+ yapay tükürükte 72 saat daldırıldı. Bağlanma dayanımı değerleri üniversal test makinesi kullanılarak belirlendi. Renk stabilitesi, CIE Lab renk sistemine dayalı olarak çalışan bir Vita Easy Shade spektrofotometresi kullanılarak değerlendirildi. Braket slot tabanlarının pürüzlülüğünü ölçmek için bir 3B optik profilometre kullanıldı. ARI indeksi de bir ışık mikroskobu ile belirlendi. Bulgular: Termal yaşlanmanın herhangi bir değişken üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olmadığı görüldü. Her üç braket grubunda da kola, kahve, vişne suyu ve mide asidinin tümü, slot yüzeyinin pürüzlülüğünü önemli ölçüde artırdı. Bununla birlikte, bu sıvıların neden olduğu pürüzlülükte istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. En düşük BDD değeri (13.39 + 3.49 Mpa) mide asidi grubunda gözlendi. Ancak bu en düşük BDD değeri klinik olarak kabul edilebilir düzeydeydi. Gastrik asit ve kolanın en büyük renk değişikliğine neden olduğu gözlemlendi. Ayrıca maruz kalma süresi arttıkça renklenmenin arttığı ortaya çıktı. Sonuçlar: Termal yaşlanmanın renk değişiminde ve yüzey pürüzlülüğünde belirgin bir etkisi görülmemiştir. Farklı pH değerindeki sıvılar APC flash free, APC II ve konvansiyonel seramik braketlerde renk değişimine ve yüzey pürüzlülüğünün artmasına neden olmuştur. Üç grup arasında konvansiyonel seramik braketler en yüksek bağlanma dayanımı değerine sahip iken en düşük değer APC Flash-free braketlerde bulunmuştur. Her üç grupta da bağlanma dayanımı değeri, mide asidinde tutulduktan sonra bile klinik olarak kabul edilebilirdi. Anahtar kelimeler: Bağlanma dayanımı, Profilometre, Spektrofotometre
Sabit ortodontik tedavi gören hastalarda farklı fırça tiplerinin ağız hijyenine etkisinin periodontal ve mikrobiyolojik yönden incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sabit ortodontik tedavi gören hastalarda manuel ve akıllı fırçaların etkinliğini periodontal indeksler ve tükürükteki bakteri içeriği açısından karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya sabit ortodontik tedavi gören 40 hasta (20 kadın, 20 erkek; yaş aralığı 12-18) dahil edilmiştir. Hastalar rastgele 1:1 oranında kapalı zarf tekniği kullanılarak iki gruba ayrılmıştır: Grup 1: Manuel ortodontik fırça (Oral-B Ortho Brush), Grup 2: Akıllı diş fırçası (Oral-B Genius 8900). Tüm katılımcılara aynı diş macunu verilmiştir (Colgate Triple Action). Her katılımcı için fırçalama prosedürü hem sözel olarak hem görsel olarak video izlettirilerek ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Çalışmanın başlangıcında (T0), 6. haftasında (T1) ve 12. haftasında (T2) hem alt hem de üst ark için plak, gingival ve sondlamada kanama indeks skorlamaları kaydedilmiştir. Ayrıca T0, T1 ve T2 zamanlarında toplanan tükürük örneklerinde gerçek zamanlı PCR analizi ile S. mutans, L. casei ve P. gingivalis bakterilerinin sayıları belirlenmiştir. Gruplar arası verileri karşılaştırmak için Mann-Whitney U testi ve Student t testi, her grup için farklı zaman aralıklarındaki verileri karşılaştırmak için tek yönlü ANOVA ve Friedman testleri kullanılmıştır. Bulgular: Grup 1'in T1 ve T2 zaman noktalarındaki plak indeks değerlerinin Grup 2'ye göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Her iki grubun gingival indeks ve sondlamada kanama skorlarının tüm zaman noktalarında benzer olduğu bulunmuştur. Grup 2'de T0 ve T2 zaman noktalarında daha fazla sayıda S. mutans bulunurken, T1'de gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. Her üç zaman noktasında gruplar arasında L. casei seviyelerinde anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. Grup 2'de T1 ve T2 zaman noktalarında T0'a göre daha az sayıda L. casei tespit edilmiştir. Her iki grubun P. gingivalis seviyelerinin T0 ve T2 zaman noktalarında benzer olduğu bulunmuştur. Sonuç: Akıllı fırçanın manuel fırçaya göre plak temizliğinde daha etkili olduğu bulunmuştur. Gingival indeks skorları plak indeks skorları arasında net bir korelasyon gözlenmemiştir. Tükürükteki bazı bakterilerin sayısı ile fırça tipi arasında net bir ilişki olmadığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Ağız hijyeni; Plak temizliği; Gingivitis; Ortodontik tedavi gören hastalar; Elektrikli diş fırçası
Ortodontik tedavi öncesi hasta kooperasyonunun yapay zeka ile tahmini
Amaç: Bu çalışmanın amacı hastanın ortodontik tedavi sırasında göstereceği işbirliğinin tedaviye başlamadan önce yapay zeka ile tahminin mümkün olup olmadığını test etmektir. Yöntem: kliniğimizde sabit ortodontik tedavi gören 230 hasta tedavilerinin 12. Ayında doktorları tarafından doldurulan ortodontik hasta kooperasyonu skalasına göre uyumlu ve uyumsuz olarak iki farklı gruba yerleştirilmiştir. Gruplandırılmış hastaların cephe fotoğrafları, el yazısı örnekleri ve ses kayıtları elde edildi. Toplanan bu veriler çeşitli makine öğrenimi algoritmaları ve yapay sinir ağı modelleri ile analiz edilerek yüz fotoğrafları, el yazısı ve sesin hasta kooperasiyonu ile ilişki ve hastanın kooperesyonunun tedaviye başlamadan önce tahmin edilebilirliği araştırılmıştır. Modellerin performansı ve başarı oranlarının yükseltilmesi için öğrenim aktarımı tekniği kullanılmıştır. Bulgular: Yüz fotoğraflarını değerlendiren modellerden Xception ve DenseNet %66.0 başarı oranıyla en iyi sonuç elde eden modeller olmuştur. El yazı örneklerini değerlendirmek amacıyla kullanılan modellerden InceptionResNet %72.0 ve NasNetMobile %70.0 ile en iyi performansı sergileyen modeller olmuştur. Ses verilerini değerlendirilmesinde ESA modeli ile birlikte Linear discriminant analizi, K'ya en yakın komşu, Destek vektör makinesi, Ekstra ağaç sınıflandırıcı ve Yığma sınıflandırıcı %57.0 başarı oranına ulaşarak en iyi performansı sergileyen algoritmalar olmuştur. Sonuçlar: Yüzün fizyonomi özellikleri, el yazısının özellikleri, sesin tonu ve frekansı kooperasyon tahmini için kullanılabilir. El yazısı; yüz ve sese göre kooperasyon ile ilgili daha çok bilgi taşımaktadır. El yazısı örnekleri, yüz fotoğrafları ve ses kayıtlarının değerlendirilmesinde yapay sinir ağlarıyla elde edilen en yüksek başarı oranı sırasıyla %72.0, %63.0 ve %57.0 olmuştur. Anahtar kelimeler: Evrişimli sinir ağları, Kooperasyon, Yapay zeka
Sabit apareylerle tedavi gören ortodontik hastalarda mobil aktif hatırlatıcıların kooperasyona etkisi
Amaç: Belirli zaman aralıklarında video/multimedya görüntüleri(tedavi sonunu simüle eden fotoğraflar) veya metin mesajı şeklinde gönderilen hatırlatıcıların ortodontik hastaların kooperasyonuna etkisini Sınıf II intermaksiller elastik kullanımı, oral hijyen ve braket kopma insidansı açısından karşılaştırmalı olarak incelenmesi, ayrıca aktif hatırlatıcıların hasta kooperasyonuna, motivasyonuna ve tedavi başarısına hangi düzeyde katkıda bulunduğunun araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Üniversitemizde tedavi gören 175 ortodonti hastası seçilmiştir. Hastalar üç ana grubu ayrılmış ve gruplar kendi içlerinde üç alt grupta incelenmiştir. Grup 1 ağız hijyeni , grup 2 braket kopma insidansı, grup 3 sınıf II intermaksiller elastik kullanımı olarak belirlenmiştir. Bu gruplarda bulunan hastalar üç alt grupta incelenmiş ve metin mesajı gönderilen grup, video mesajı gönderilen grup, ve kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Katılımcılara haftanın iki günü önceden düzenlenmiş mesajlar gönderilmiştir. Ağzı hijyeni PI ve GI kullanılarak, braket koparma insidansı kontrol randevularında kaydedilerek ve sınıf II elastik kullanımı 3 boyutlu ağız içi tarayıcılardan elde edilen dijital modeller kullanılarak değerlendirilmiştir. Gruplar arası anlamlı bir farklılık olup olmadığı Kruskal Wallis ve Tek Yönlü Varyans Analizi ile grup içi kıyaslamalar ise Friedman testi ile incelenmiş ve farklar Bonferroni testi ile kıyaslanmıştır. Bulgular: Ağız hijyeni değerlendirilen grubun üç alt grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Braket koparma insidansı açısından değerlendirlen grupta metin mesajı gönderilen grubun üç alt grubu arasında anlamlı fark bulunmadı. Sınıf II intermaksiller elastik kullanımında metin mesajı gönderilen grupta T1 ve T2 zamanlarında anlamlı fark bulundu. Sonuç: Çalışmamızda; 1) Mobil aktif hatırlatıcıların ağız hijyenini iyileştirme üzerine etkisi yoktur. 2) Mobil aktif hatırlatıcıların sınıf II elastik kullanımı üzerine etkisinde metin mesajı ve video mesajı hatırlatıcılarının kısmi zaman aralıklarında etkili olduğu bulundu. 3) Mobil aktif hatırlatıcıların braket kopma insidansının üzerine etkisi yoktur. Ancak grup içi karşılaştırmalara bakıldığında kısmi zaman aralıklarında metin mesajı hatırlatıcılarının etkili olduğu bulundu. Anahtar Kelimeler: Aktif hatırlatıcılar, Kooperasyon, Sabit Ortodontik Tedavi
Fasiyal çekicilik düzeyinin maloklüzyon farkındalığına etkisinin ortodontistler, diş hekimleri, ortodontik tedavi gören hastalar ve meslek dışı bireyler tarafından değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; fasiyal çekicilik düzeyinin maloklüzyon farkındalığına etkisinin ortodontistler, diş hekimleri, ortodontik tedavi gören hastalar ve meslek dışı bireyler tarafından göz izleme cihazı ve anketler ile değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Üniversitemizde tedavi görmekte olan, 14-25 yaş aralığındaki kadın hastalardan düşük, orta ve yüksek fasiyal çekiciliğe sahip üç hasta fotoğrafı belirlemek amacıyla bir ön değerlendirme anketi yapılmıştır. Seçilen üç hastanın gülümseme fotoğrafları kullanılarak ideal gülümseme (P1), -2 mm düşük gülme hattı (P2), +4 mm diş eti gülümsemesi (P3), + 6 mm diş eti gülümsemesi (P4), maksiller anterior çapraşıklık (P5), median diastema (P6) ve polidiastema (P7) olmak üzere her bir hasta üzerinden 7 adet modifiye fotoğraf oluşturulmuştur. İstirahat fotoğrafları (P0) ile birlikte toplam 24 adet fotoğraf 50 ortodontist, 50 diş hekimi, 50 ortodontik tedavi gören hasta ve 50 meslek dışı birey tarafından göz izleme cihazı ve anketler ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Toplam odaklanma süresi ve odaklanma yoğunluğu maloklüzyon tipine, yüz çekiciliğinin düzeyine ve katılımcının mesleğine bağlı olarak değişmiştir. Maksiller anterior çapraşıklık fotoğrafı, her çekicilik düzeyinde en düşük VAS skorunu almıştır. Sadece P4 fotoğrafta VAS skorları her çekicilik düzeyinde benzer hale gelmiş ve böylece başlangıçta var olan yüz çekiciliğindeki fark ortadan kalkmıştır. Sonuç: Düşük ve orta fasiyal çekicilik düzeyindeki bireylerde ideal ve estetik bir gülümseme yüz güzelliğini arttırırken, yüksek çekicilik düzeyindeki bireyde anlamlı bir katkı sağlamamıştır. Genel olarak ortodontistler ve diş hekimlerinin maloklüzyon farkındalığı, ortodontik tedavi gören hastalar ve meslek dışı bireylere kıyasla daha fazladır. En az çekici bulunan maloklüzyon türü, fasiyal çekicilik düzeyine bakılmaksızın maksiller anterior çapraşıklık olmuştur. Genel olarak, ortodontik tedavi gören hastalar ve meslek dışı bireyler düşük ya da yüksek diş eti gülümsemesinden çok çapraşıklık ve diastema varlığının fasiyal çekiciliği azalttığını düşünmektedirler. Yüksek çekicilik düzeyine sahip hastadaki düşük gülme hattı çekiciliği olumsuz etkilememektedir. Anahtar Kelimeler: Fasiyal çekicilik, göz izleme cihazı, maloklüzyon
Dental orta hat düzeltme mekaniklerinin karşılaştırılması: Bir sonlu elemanlar analiz çalışması
Amaç: Bu çalışmanın amacı; dental orta hat sapmasında kullanılan üç farklı tedavi tekniğinin dişler ve diş arkı üzerindeki etkisini sonlu eleman analiz yöntemiyle değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Sonlu elemanlar analizinde kullanılmak üzere maksiller ve mandibular kemikler, üçüncü büyük azı dişleri hariç tüm daimi dişler, mini vida, ortodontik braket ve tel üç boyutlu olarak modellenmiştir. Birinci senaryoda; mandibulanın sağ kadranında kanin-birinci premolar dişlerin arasına oklüzal düzleme paralel bir mini vida ve aynı bölgede ikinci premoların distalinde ark teli üzerine bir kanca yerleştirilmiştir. Mandibulanın sol kadranında ise birinci ile ikinci molar dişlerin arasında oklüzal düzleme dik bir mini vida ve aynı bölgede kanin mezialinde ark üzerine bir kanca yerleştirilmiştir. Bu kancalardan mini vidalara kuvvetler uygulanmıştır. İkinci senaryoda; çenenin sağ kadranında sınıf 2 elastik, sol kadranına sınıf 3 elastik, anterior bölgede diyagonal intermaksiller elastikler uygulanmıştır. Üçüncü senaryoda ise; sınıf 2 intermaksiller elastik ve buna ek olarak orta hattın kaydırılması istenen tarafın tersi yönde dengeleyici bir diyagonal intermaksiller elastik ile diş arkına kuvvetler uygulanmıştır. Bulgular: Üç senaryoda transvers eksende alt keserler sola doğru hareket etmiştir. En fazla hareket birinci senaryoda görülmüştür. İkinci ve üçüncü senaryoda lastik uygulanan üst keser dişler sağa doğru yer değiştirmiştir. Sayısal değerler incelendiğinde en fazla üst keser hareketi üçüncü senaryoda olmuştur. Sagittal yönde ikinci senaryo için üst sağ ve alt sol posterior dişlerde ve distalizasyon, üst sol ve alt sağ posterior dişlerde mezializasyon görülmüştür. Üçüncü senaryoda ise üst çenede sağ ve sol posterior dişlerde distalizasyon, alt çene sağ ve sol posterior dişlerde ise mezializasyon gözlenmiştir. Sayısal verilere göre sagittal yönde total diş hareketi sağlamada ikinci senaryo, üçüncü senaryoya göre göre daha etkili bulunmuştur. Vertikal eksendeki değerlendirmede; birinci senaryoda alt sağ molar dişin meziyobukkal tüberkülü intruze olurken, ikinci senaryoda bu dişin aynı tüberkülü ekstruze olmuştur. Ayrıca ikinci ve üçüncü senaryolarda sağ üst molar dişler intruze olmuştur. Tüm senaryolarda alt ve üst keser dişler ekstruze olmuştur. Sonuç: Vertikal yöndeki değerlendirmeler sonucunda ikinci senaryoda belirgin miktarda okluzal kant oluşumu görülmüştür. Üçüncü senaryonun sayısal değerleri incelendiğinde daha az miktarda bir kant oluşumu mevcuttur. Verilere göre sagittal yönde görülen total diş hareketi ikinci senaryoda, üçüncü senaryoya göre daha fazladır. Mini vidalarla yapılan orta hat düzeltmesi, kant oluşumuna sebebiyet vermeksizin, etkili bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: sonlu elemanlar, orta hat, mini vida
Farklı şeffaf hizalayıcı materyallerin fiziksel-mekanik özelliklerinin ve renklenmeye karşı dayanımlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı farklı sıvı maruziyetinin direkt (Clear A, Graphy Tc-85) ve indirekt (CA Pro, Invisalign) yöntemle üretilen hizalayıcılarda ortaya çıkardığı fiziksel-mekanik değişimleri ve renk değişimlerini belirlemekti. Yöntem: Farklı markalara ait şeffaf hizalayıcı numuneler üç farklı test ile değerlendirildi. Tekrarlı yükleme testi ve çekme testi için iki farklı ebatta numuneler hazırlandı. Renklenme testi numuneleri ise tekrarlı yükleme testi için üretilen üst çene hizalayıcılarındaki sağ orta kesici dişlerdi. Tekrarlı yükleme testi ve çekme testi için üretilen iki tip numune yedi farklı sıvıda (distile su, portakal suyu, soya sosu, kola, kırmızı şarap, çay ve kahve) 24 saat boyunca 37 °C'deki etüvde bekletildi. Renklenme testinde ise numuneler 37 °C'de yine aynı yedi sıvı içerisinde 24 saat, 3 gün ve 7 gün boyunca bekletildi. Tekrarlı yükleme testi uzayın üç ekseninde de hassas hareketler sergileyebilen düzenekte, numuneler üzerinde 1 mm deformasyon derinliğe ulaşacak şekilde 1, 5, 10, 50 tekrarda kuvvetler uygulanarak gerçekleştirildi. Çekme testi elastik modül, çekme dayanımı ve kopma uzama değerlerini belirlemek için birbirinden 5 mm/dakika hızla uzaklaşan iki bağımsız uca sahip Esetron mikro gerilim cihazı ile gerçekleştirildi. Numunelerin renklenme testi ölçümleri ise kolorimetre cihazı (LS173 D/8) kullanılarak yapıldı. Bulgular: Tekrarlı yükleme testinde artan tekrar sayısının mekanik özelliklerdeki farklılaşmaya en az neden olduğu hizalayıcı grubu Graphy Tc-85 oldu. Çekme testi uygulanan numunelerden CA Pro numuneleri en düşük elastite modülü ve çekme dayanımı sergilerken, kopma uzama değerleri en yüksekti. Renklenme testinde her dört hizalayıcı grubu için de soya sosuna daldırılan numuneler en büyük ΔE değerini gösterdi. Sonuçlar: Farklı pH değerlerine sahip sıvıların şeffaf hizalayıcılara maruziyetleri sonucu mekanik özelliklerindeki değişim miktarı ile sıvıların pH değerleri arasında uyumlu bir ilişki saptanmamıştır. Her dört şeffaf hizalayıcının deney gruplarında kontrol gruplarına göre, çekme dayanımı ve elastite modülünü önemli ölçüde azalırken, kopma uzama miktarları artmıştır. Yedi farklı sıvının her biri gruplar arası karşılaştırıldığında her bir sıvıda en yüksek ΔE değerlerini Invisalign numuneleri göstermiştir.
Sınıf II maloklüzyon tedavisinde kullanılan şeffaf plak mandibular ilerletme apareyi ile twin block apareyinin 3 boyutlu sonlu elemanlar yöntemi ile karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı Sınıf II maloklüzyona sahip bireylerin fonksiyonel ortodontik tedavisinde kullanılan Twin Blok ve Mandibular İlerletme (Mandibular Advancement) (MA) apareylerinin, maksillomandibular kompleks ve temporomandibular eklem (TME) üzerindeki etkilerinin 3 boyutlu sonlu elemanlar yöntemi (3D FEM) ile karşılaştırılmasıdır. Her apareyin farklı tasarım ve kuvvet aktarım özelliklerine sahip olması nedeniyle, her biri için ayrı ayrı modelleme yapılmıştır. Bu doğrultuda iki farklı simülasyon modeli oluşturulmuştur. Birinci modelde Twin Blok apareyinin modellemesi yapılmıştır. Bilgisayar destekli modelleme sürecinde elde edilen dental modeller üzerinde, üst çenede ikinci premolar ve birinci molar dişleri; alt çenede ise tüm anterior ve premolar dişleri kapsayacak şekilde, oklüzal yüzeylerle temas eden alan yaklaşık 4–5 mm kalınlığında olacak şekilde üç boyutlu olarak tasarlanmıştır. Literatürde, mandibulanın öne konumlandırılması durumunda temporal kasın posterior liflerinin istirahat pozisyonunda ortalama 12 N'luk bir kuvvet oluşturduğu rapor edilmiştir. Bu bilimsel veriler temel alınarak, bu çalışmada Twin Blok apareyinin mandibulayı ileri konumlandırma etkisi 12 N'luk kuvvet değeriyle simüle edilmiştir. İkinci modelde ise MA apareyi kullanılmıştır. MA apareyi ise, tüm dişleri kapsayacak ve ortalama 0.75 mm kalınlıkta olacak biçimde ANSYS SpaceClaim (Version 22.0, Canonsburg, Pennsylvania, ABD) yazılımı kullanılarak üç boyutlu olarak modellenmiştir. Mandibulanın öne konumlandırılması durumunda temporal kasın posterior liflerinin istirahat pozisyonunda ortalama 12 N'luk bir kuvvet oluşturduğu için bu apareyde de kuvvet 12 N alınmıştır. Simülasyon sonuçları, Twin Blok apareyinin dişlerde daha fazla yer değiştirme ile sonuçlandığını ve alt keser dişleri daha fazla prokline ettiğini göstermektedir. Her iki apareyde de maksillada dişlerin distalizasyonu ve mandibulada dişlerin mesializasyonu gözlemlenmiştir. Bunun yanı sıra, Twin Blok simülasyonunda kondil ve diskte oluşan stres miktarı, MA apareyine kıyasla daha yüksek seviyelere ulaşmıştır. Maksilla ve mandibular kemik noktalarındaki yer değiştirme miktarı, Twin Blok simülasyonunda daha yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda elde edilen bulgulara göre Twin Blok apareyinin dental ve iskeletsel etkisi, MA apareyine göre daha fazla gözlemlenmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Twin Block, MA, Sonlu Elemanlar Analizi
Ortodontik retainer plaklarının pH'a bağlı mekanik özelliklerinin, renk değişiminin ve çözünürlüğünün kıyaslanması
Bu çalışmada, vakumla şekillendirilen dört farklı retainer plağının (Atmos– PETG, Erkodur–PETG, Essix ACE–kopoliester, Essix C+–polipropilen) termoformlama ve farklı pH koşullarında yaşlandırma sonrasında mekanik, optik ve çözünürlük/absorbans özelliklerinin değişimleri in-vitro olarak araştırıldı. ISO 527-2 Tip 5B standardına uygun olarak hazırlanan kontrol, pH 4,3, pH 6,7 ve pH 8,3 gruplarında 10'ar adet, her test için toplam 160 numune; deney gruplarında 14 gün boyunca 37 derece sıcaklıkta bekletildi ve ardından çekme testi, Shore A sertlik ölçümü, 350–1000 nm aralığında transmittans–absorbans analizi ile kütle değişimi değerlendirmeleri yapıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis testi kullanıldı ve anlamlı farklılığa neden olan marka veya numuneler post-hoc Dunn testi ile belirlendi. İstatistik anlamlılık düzeyi P<0,05 kabul edildi. Bulgulara göre Young modülünün kontrol grubunda Atmos için en yüksek, asidik ortamda Essix C+ ve bazik ortamda Essix C+ ile Essix ACE için en düşük olduğu görülmüştür. Atmos ve Essix C+ markalarının young modüllerinde, uygulanan yaşlandırma koşullarında pH'tan bağımsız olarak anlamlı azalma meydana gelmiştir. Shore A sertliği farklı pH solüsyonlarında yaşlandırma sonrasında hiçbir materyalde anlamlı fark göstermemiştir. Optik özellikler açısından Essix C+ grubu, neredeyse tüm koşullarda en yüksek transmittans değerlerini sergilemiştir. Kütle değişiminde ise tüm markalarda her solüsyonda kütle artışı gerçekleşmiştir. PETG esaslı materyallerde kütle artışı daha belirgin olup, Atmos'ta nötr ve Erkodur'da bazik ortamlarda daha yüksek değişimler gözlenmiştir. Elde edilen bulgular, vakumla şekillendirilen retainer materyallerinin performansının polimer kimyasına ve çevresel koşullara bağlı olarak anlamlı şekilde farklılaştığını ve uzun dönem retansiyon başarısı için materyal seçiminin bilimsel verilere dayalı olarak yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Farklı beyazlatma ajanlarının metal braketlerin iyon salınımına etkisinin incelenmesi
Bu in-vitro deneysel çalışmada, ofis tipi beyazlatma ajanlarına maruz bırakılan farklı üreticilere ait paslanmaz çelik ortodontik braketlerden salınan metal iyon miktarları değerlendirilmiştir. Üç farklı üreticiye ait toplam 90 adet MBT reçeteli (0.022 slot) paslanmaz çelik braket, %40 hidrojen peroksit (HP), %45 karbamid peroksit (KP) ve yapay tükürük (kontrol) olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Braketler, 0,5 mL beyazlatma solüsyonunda 40 dakika bekletildikten sonra 10 mL yapay tükürüğe aktarılmış ve 37 °C'de 28 gün süreyle bekletilmiştir. Dokuz metal iyonu (nikel, krom, kobalt, stronsiyum, bakır, çinko, titanyum, kurşun, kadmiyum) salınımı (μg/L) Indüktif Eşleşmiş Plazma–Optik Emisyon Spektrometresi (ICP-OES) ile kantitatif olarak analiz edilmiştir. Elde edilen veriler non-parametrik testler kullanılarak istatistiksel olarak analiz edimiştir İyon salınımının hem kullanılan beyazlatıcı ajanın türüne hem de braketlere göre değiştiğini göstermiştir. Hidrojen peroksit (HP) ve karbamid peroksit (KP) solüsyonları yapay tükürük koşullarına göre genel olarak daha fazla iyon salınımına neden olmuştur. American Orthodontics™ Mini Master braketler kobalt, krom, bakır, stronsiyum, titanyum, kurşun ve kadmiyum metallerinde en yüksek salınımı gösterirken; çinko iyonunda en düşük salınımı gösteren grup olmuştur. Dentaurum™ Discovery Smart braketler çalışmada kullanılan iyonların hiçbirinde en yüksek değeri göstermezken; nikel, krom, bakır, stronsiyum, titanyum, kurşun ve kadmiyum metallerinde en düşük salınımı göstermiştir. 3M Unitek™ Solventum braketler nikel ve çinko iyonlarında en yüksek; kobalt iyonunda en düşük salınımı göstermiştir. Kullanılan braket tipi ve solüsyon türüne bağlı olarak salınım miktarlarında anlamlı farklar gözlenmiştir (p<0.005). Sonuçlar, materyal ve solüsyon etkileşiminin biyouyumluluk açısından klinik olarak dikkate alınması gerektiğini ortaya koymuştur.
Hızlı üst çene genişletmesi yapılan hastalarda dişlerdeki renk değişimlerinin incelenmesi
Bu çalışma, hızlı üst çene genişletmesi (HÜÇG) tedavisinde kullanılan Bonded akrilik cap splint ve Hyrax genişletme apareylerinin diş rengi üzerinde oluşturduğu değişimleri incelemek ve bu değişimleri kontrol grubu ile karşılaştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 8–15 yaş aralığında maksiller darlık tanısı konan toplam 60 birey dahil edilmiş ve bireyler Bonded akrilik cap splint, Hyrax ve kontrol grubu olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Diş rengi ölçümleri, HÜÇG tedavisi öncesi (T₀) ve sonrası (T₁) olmak üzere iki zaman noktasında spektrofotometre kullanılarak CIE L*, a* ve b* renk parametreleri üzerinden gerçekleştirilmiştir. Toplam renk değişimi ΔE değeri ile hesaplanmıştır. Grup içi karşılaştırmalarda Wilcoxon Signed Rank testi, gruplar arası karşılaştırmalarda Kruskal–Wallis testi ve Bonferroni düzeltmeli post hoc analizler kullanılmıştır. Başlangıç ölçümlerinde gruplar arasında L₀, a₀ ve b₀ değerleri açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. L* parametresi açısından Hyrax grubunda T₀–T₁ arasında anlamlı bir azalma saptanırken (p<0,001), Bonded akrilik cap splint ve kontrol gruplarında anlamlı değişim izlenmemiştir. a* parametresinde Bonded akrilik cap splint ve kontrol gruplarında anlamlı değişim gözlenirken (p<0,05), Hyrax grubunda değişim anlamlı bulunmamıştır. b* parametresi açısından ise tüm gruplarda T₀–T₁ arasında istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmıştır (p<0,001). Toplam renk değişimini gösteren ΔE değerleri açısından gruplar arası karşılaştırmalar anlamlı bulunmuştur. (p<0,001) Ortalama ΔE değerleri incelendiğinde, Bonded akrilik cap splint ve Hyrax gruplarında kontrol grubuna kıyasla daha yüksek toplam renk değişimi izlendiği; ancak iki aparey grubu arasında ΔE açısından anlamlı bir fark bulunmadığı belirlenmiştir. Bununla birlikte, her iki aparey grubunda elde edilen ΔE değerlerinin büyük ölçüde klinik kabul edilebilir sınırlar (ΔE ≈ 3,3–3,7) içerisinde kaldığı görülmüştür. Sonuç olarak, Bonded akrilik cap splint ve Hyrax ile uygulanan hızlı üst çene genişletmesinin diş renginde ölçülebilir ancak klinik açıdan sınırlı değişikliklere yol açtığı görülmüştür. Bu bulgular, hasta bilgilendirmesinde objektif veri sunulabileceğini göstermektedir.
Tek taraflı gömülü kanin dişinin mandibular kondillerin alveoler kemik yoğunluğu üzerine etkisinin değerlendirilmesi: Retrospektif bir KIBT çalışması
Bu araştırmada, tek taraflı gömülü maksiller kaninin mandibular kondilin trabeküler yapısı üzerindeki etkileri fraktal analiz yöntemiyle incelenmiştir. Çalışma, 50 bireye ait konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri kullanılarak retrospektif olarak yürütülmüştür. Her bireyin gömülü kanin bulunan tarafı deney grubu, karşı tarafı ise kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Mandibular kondil bölgesinden alınan koronal kesitlerde, yalnızca trabeküler yapıyı içerecek şekilde belirlenen 10×10 piksel boyutundaki ilgili bölgeler (region of interest – ROI) üzerinde fraktal boyut (FB) değerleri hesaplanmıştır. Ölçümler ImageJ programı (National Institutes of Health, Bethesda, MD, ABD) kullanılarak kutu sayma yöntemiyle yapılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, gömülü kanin bulunan tarafın kondil bölgesine ait FB değerleri, gömülü olmayan tarafa kıyasla daha yüksek olsa da bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p> 0,05). Gömülü kaninin sağda bulunduğu bireylerde sağ kondil; solda bulunduğu bireylerde ise sol kondil karşı tarafa göre daha yüksek FB değerlerine sahiptir, ancak bu farklar da istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p> 0,05). Tek taraflı gömülü kanin bulunan bireylerde mandibular kondilin trabeküler yapısına ait FB değerlerinde sağ ve sol kondiller arasında sayısal farklılıklar gözlenmiş; ancak bu farkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı sonucuna varılmıştır.
Kemik destekli maksiller protraksiyon (BAMP) ve diş destekli Carriere Motion Apareyi ile yapılan sınıf III tedavi etkilerinin sonlu elemanlar analizi ile incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, iskeletsel Sınıf III maloklüzyonların tedavisinde kullanılan iki farklı ortodontik yaklaşımın kemik destekli maksiller protraksiyon (BAMP) ve diş destekli Carriere Motion Class III (CM3) apareyinin kraniyofasiyal yapı, diş ve sutur düzeyindeki biyomekanik etkilerini üç boyutlu sonlu elemanlar analizi (SEA) yöntemiyle karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Çalışmada, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (CBCT) verileri kullanılarak oluşturulan üç boyutlu kafatası modeli üzerinde iki ayrı tedavi senaryosu tasarlanmıştır. Birinci modelde diş destekli CM3 apareyi ve intermaksiller elastikler; ikinci modelde ise maksillanın bilateral infrazygomatik bölgelerine ve mandibular simfiz bölgesine yerleştirilen miniplaklar aracılığıyla uygulanan BAMP sistemi simüle edilmiştir. CM3 ve BAMP modellerinde ortalama ortopedik tedavi kuvvetlerini temsil eden sırasıyla CM3 modeli için 350 gr, BAMP modeli için 250 gr'lık elastik kuvvet vektörleri maksiller ve mandibular ankraj noktalarına uygulanmıştır. Analiz sonucunda, BAMP sisteminin maksillada belirgin anterior yönde deplasman oluşturduğu, maksiller suturlarda daha homojen stres dağılımı sağladığı ve mandibulada minimal ters yönde reaksiyon oluşturduğu tespit edilmiştir. Buna karşın CM3 apareyi, daha fazla dişsel hareket ve alveoler bölge stresine neden olmuş; iskeletsel düzeydeki etkiler sınırlı kalmıştır. Von Mises stres analizleri, BAMP grubunda stresin çoğunlukla maksiller anterolateral bölgelerde ve sutur bağlantı noktalarında yoğunlaştığını; CM3 grubunda ise stresin diş periodontal bölgelerinde lokalize olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, elde edilen bulgular BAMP sisteminin, Sınıf III maloklüzyon tedavisinde iskeletsel düzeyde daha etkili ve kontrollü bir protraksiyon sağladığını; Carriere Motion apareyinin ise daha çok dental düzeyde değişimlere yol açtığını göstermektedir. Bu veriler, büyüme-gelişimini tamamlamış veya sınırlı büyüme potansiyeline sahip hastalarda iskeletsel ankraja dayalı maksiller protraksiyonun, geleneksel diş destekli yaklaşımlara göre üstün bir biyomekanik etkinlik sunduğunu ortaya koymaktadır.
Şeffaf plak tedavilerinde kullanılan farklı kompozit materyallerinin makaslama bağlanma dayanımları ve aşınma dirençlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, şeffaf plak tedavilerinde ataşman materyali olarak kullanılan altı farklı kompozit rezinin makaslama bağlanma dayanımları (MBD) ve aşınma dirençlerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmada, klinik uygulamalarda yaygın olarak kullanılan akışkan ve tepilebilir kompozit rezinler incelenmiştir. Araştırma in-vitro olarak ve iki ana aşamada yürütülmüştür. İlk aşamada, belirlenen kompozit grupları kullanılarak hazırlanan ataşman örneklerinin makaslama bağlanma dayanımları, standartlaştırılmış test koşulları altında ölçülmüş ve elde edilen değerler megapascal (MPa) cinsinden hesaplanmıştır. İkinci aşamada ise aynı kompozit grupları, belirli yük, tur sayısı ve kayma mesafesi altında gerçekleştirilen aşınma testine tabi tutulmuş; aşınma oranları ve sürtünme katsayıları değerlendirilmiştir. Ataşmanların diş yüzeyinden ayrılma tiplerini incelemek amacıyla Adeziv Artık İndeksi (ARI) skorları analiz edilmiştir. Çalışmada tüm istatistiksel analizler IBM SPSS (Versiyon 26.0, IBM Corp., ABD) programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Değişkenlerin dağılım özellikleri Shapiro–Wilk normallik testi ile değerlendirilmiş ve tüm gruplarda p<0.05 bulunması nedeniyle verilerin normal dağılmadığı belirlenmiştir. Bu nedenle parametrik olmayan yöntemler tercih edilmiştir. Gruplar arasındaki farklılıkları incelemek amacıyla Kruskal–Wallis H testi uygulanmıştır. Analiz sonucunda gruplar arasında anlamlı fark saptanmıştır. Farkın hangi gruplardan kaynaklandığını belirlemek için Bonferroni düzeltmeli Dunn post-hoc testi yapılmıştır. Ayrıca iki bağımsız sayısal değişken arasındaki ilişki normal dağılım göstermediği için Spearman korelasyon testi uygulanmıştır. ARI skorlarının gruplar arasında karşılaştırılması için ki-kare testi kullanılmıştır. Tüm analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p <0,05 olarak kabul edilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, kompozit materyaller arasında makaslama bağlanma dayanımı, aşınma oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p <0,05). Yüksek viskoziteli kompozitlerin genel olarak daha yüksek MBD değerleri ve daha düşük aşınma oranları gösterdiği; akışkan kompozitlerin ise bazı gruplarda daha yüksek aşınma eğilimi sergilediği belirlenmiştir. ARI skorlarının dağılımı, kullanılan kompozit materyalin ataşman–mine ara yüzeyindeki bağlanma karakterini etkilediğini ortaya koymuştur. Sonuç olarak, şeffaf plak tedavilerinde ataşman materyali seçiminde kompozit rezinin viskozitesi ve doldurucu oranı, bağlanma başarısı ve aşınma direnci açısından klinik olarak önemli parametrelerdir. Bu çalışmadan elde edilen bulguların, klinisyenlere ataşman materyali seçiminde bilimsel bir rehber sunacağı ve tedavi etkinliğinin artırılmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Farklı jig kalınlıklarının ve materyallerinin dentoalveolar yapılara etkisinin sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, farklı kalınlık ve materyallerden üretilmiş sliding jig'lerin, sabit ortodontik kuvvet altında dentoalveolar yapılarda oluşturduğu stres dağılımı ve diş hareket yönlerini sonlu elemanlar analizi (SEA) yöntemiyle değerlendirmektir. Çalışma, klinikte sık kullanılan ancak biyomekanik etkileri sınırlı biçimde incelenmiş jig konfigürasyonlarının sistematik olarak karşılaştırılmasını hedeflemektedir. Hazır maksiller 3B model kullanılarak diş, periodontal ligament (0.25 mm kalınlıkta) ve alveolar kemik yapıları modellenmiştir. Homojen, izotrop ve lineer elastik özellikler varsayılmıştır. Sliding jig için iki farklı tel kalınlığı (0.016x0.022 ve 0.019x0.025 inç) ve iki farklı materyal (paslanmaz çelik, TMA) olmak üzere dört senaryo oluşturulmuştur. Tüm modellerde 150 gram distal yönde kuvvet uygulanmış, dişlerdeki deplasmanlar, periodontal ve dentoalveolar dokulardaki stres dağılımları ANSYS yazılımı kullanılarak hesaplanmıştır. İnce TMA teller, daha yüksek elastikiyetleri nedeniyle paslanmaz çelik tellerle karşılaştırıldığında daha fazla deplasman oluşturmuştur. Paslanmaz çelik tellerin daha rijit yapısı periodental ligamentte ve alveolar kemikte daha yüksek stres değerleri üretmiştir. Tel kalınlığı arttıkça hem deplasman hem de stres değerleri belirgin şekilde azalmıştır. Özellikle birinci molar diş tüm senaryolarda en fazla yer değiştirme gösteren en kritik diş olmuştur. Genel olarak, TMA tellerde kuvvetin daha homojen dağıldığı, paslanmaz çelik tellerde ise stres yoğunluklarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Tel kalınlığı ve materyali, jig sistemlerinin biyomekanik etkilerini belirgin şekilde etkilemektedir. İnce ve elastik teller daha fazla diş hareketine izin verirken, kalın ve rijit teller hareketi sınırlandırmakta ancak daha yüksek stres üretmektedir. Klinik açıdan, hızlı ve güçlü hareket gerektiğinde paslanmaz çelik teller, kontrollü ve biyolojik açıdan daha uygun kuvvet gerektiğinde ise TMA teller tercih edilebilir. Çalışma, ortodontik biyomekanik planlamada tel seçiminin önemine dair bilimsel dayanak sağlamaktadır.
Farklı keser inklinasyonlarına ve yüksekliklerine yerleştirilen üç pasif kapaklı braket ile kullanılan farklı ark tellerinin tork değerine etkisinin sonlu elemanlar analizi ile incelenmesi
Bu çalışma, üç farklı pasif kapaklı braket sisteminin (Pitts21 PRO, Damon Ultima ve Carriere SLX 3D), farklı braket yerleşim yükseklikleri (5–8 mm), kesici diş inklinasyonları (0°–20°) ve iki farklı tel materyali (SS ve TMA) altında oluşturduğu tork momenti, Von Mises gerilmesi ve yer değiştirme değerlerini sonlu elemanlar analizi ile kapsamlı biçimde değerlendirmektedir. Elde edilen veriler, braket tasarımının ve slot geometrisinin tork iletiminde belirleyici rol oynadığını göstermiş; Carriere SLX 3D'nin en yüksek, Damon Ultima'nın en düşük momentleri ürettiği, Pitts21 PRO'nun ise sistemler arasında orta düzeyde moment davranışı sunduğu belirlenmiştir. Braket yüksekliği arttıkça tüm sistemlerde tork artmış ancak artışın hızı ve eğrisi braket tasarımına göre değişmiştir. İnklinasyon artışı bütün braketlerde momenti azaltmış; Carriere SLX 3D değişime en duyarlı, Pitts21 PRO ise en sınırlı değişimi sergileyen sistem olmuştur. Tel materyali karşılaştırıldığında SS tellerin TMA'ya göre yaklaşık iki kat daha yüksek tork, gerilme ve deplasman oluşturduğu ve buna bağlı olarak biyomekanik yüklerin anlamlı şekilde arttığı görülmüştür. Von Mises stresleri ve yer değiştirme dağılımları moment değerleriyle paralellik göstermiş; Carriere SLX 3D'nin en yüksek, Damon Ultima'nın ise en düşük stres profiline sahip olduğu ortaya konmuştur. Bu çalışma, braket dizaynı, yerleşim yüksekliği, tel materyali ve başlangıç inklinasyonunun tork kontrolü üzerindeki belirleyici etkilerini ortaya koyarak, vaka özelinde braket seçimi, yerleşimi ve ortodontik tedavi mekaniklerinin planlanmasına yönelik kapsamlı bir perspektif sağlamıştır.
Ortodontik debonding sonrası farklı zamanlarda uygulanan beyazlatma tekniklerinin mine yüzeyine etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, ortodontik debonding sonrası farklı zamanlarda uygulanan farklı beyazlatma tekniklerinin mine yüzeyine etkilerini incelemektir. Altı gruptan oluşan, toplamda 60 adet diş üzerinde gerçekleştirilen bu çalışmada kullanılacak dişler daha rahat manüplasyon amacıyla mine sement birleşiminin 1 mm altından köklerinden ayrılıp, adeziv yapıştırılacak labial yüzeyi merkezde kalacak şekilde otopolimerizan soğuk akrilik doldurulan kalıplara gömülmüştür. İşlem öncesi mine yüzeylerinin pürüzlülük değerleri optik profilometre ile ölçülmüştür. Diş yüzeylerine adeziv rezin yapıştırılmış ve tüm örneklere ağız içi ortamın simule edilebilmesi amacıyla 5 ile 55 ⁰C arasında 10.000 kez termal siklus uygulanmıştır. Ardından mine yüzeyinde bulunan adeziv, ağız içindeki temizleme hareketlerine benzer şekilde, mikromotora takılan 6 bıçaklı tungsten karbit frez ile 20000 rpm hızda temizlenmiştir. Örneklerin gruplaması uygulanan işlemlere göre yapılmıştır. Temizleme işleminden sonra kontrol grubu olarak kullanılacak sadece debonding işlemi uygulanmış 1. grup - D Grubu, debonding sonrası beklemeden %40 hidrojen peroksitle 3 kez 20 dakika klinik tipte beyazlatma uygulanan 2. grup - DKB Grubu, debonding sonrası beklemeden %16 karbamit peroksitle günde 6 saat ve 14 gün boyunca ev tipi beyazlatma uygulanan 3. grup - DEB grubu, debonding sonrası 4 hafta yapay tükürük içerisinde bekletilen 4. grup - DT Grubu, debonding sonrası 4 hafta yapay tükürük içerisinde bekletildikten sonra %40 hidrojen peroksitle 3 kez 20 dakika klinik tipte beyazlatma uygulanan 5. grup - D4KB grubu ve debonding sonrası 4 hafta yapay tükürükte bekletildikten sonra %16 karbamit peroksitle günde 6 saat 14 gün boyunca ev tipi beyazlatma uygulanan 6. grup - D4EB grubu olarak tanımlanmıştır. İşlemler tamamlandıktan sonra örneklerin ikinci ve son ölçümleri optik profilometre ile yapılmıştır. Kalitatif inceleme için tüm gruplardan rastgele seçilen bir örnek taramalı elektron mikroskobunda 500 büyütme ile incelenmiştir. İşlem sonrası tüm örneklerde yüzey pürüzlülüğün arttığı görülmüştür. Adeziv rezinin uzaklaştırılmasından sonra beklemeden %40 hidrojen peroksitle ofis tipi beyazlatma yapılan diş yüzeylerinde en fazla pürüzlülüğe rastlanmıştır. Bunu debonding iv sonrası 4 hafta yapay tükürükte bekletilen ve %40 hidrojen peroksitle ofis tipi beyazlatma yapılan diş yüzeyleri takip etmiştir. %16 karbamid peroksit kullanılarak yapılan ev tipi beyazlatma tekniklerinin debonding sonrası hemen yapılması ya da 4 hafta yapay tükürükte bekletildikten sonra yapılması arasında yüzey pürüzlülüğü açısından fark bulunamamıştır. %16 karbamid peroksit kullanılarak yapılan tüm beyazlatma tekniklerinde, tek başına debonding sonrası elde edilen mine yüzey pürüzlülüğü değerleriyle benzer sonuçlar ortaya çıkmıştır. Yapay tükürük uygulaması in vitro ortamda debonding sonrası mine yüzeyinde belirgin değişikliğe neden olmamıştır. Tüm çalışma gruplarının mine yüzey değişim oranları karşılaştırıldığında %40 hidrojen peroksit kullanılan gruplarda en fazla değişim oranı görülmesine rağmen, gruplarası son pürüzlülük değerleri arasındaki fark anlamlı bulunamamıştır. Ortodontik tedavi sonrası beyazlatma yapılacaksa debonding işlemleri ile oluşan mine yüzey pürüzlülüğünü daha fazla artırmadığı için karbamid peroksitle ev tipi beyazlatma tedavileri önerilmektedir. Ortodontik tedaviden hemen sonra, mine yüzey pürüzlülüğünü daha da artırdığı için yüksek konsantrasyonlarda hidrojen peroksitle ofis tipi beyazlatmadan kaçınılmalıdır. Anahtar kelimeler: Mine yüzeyi; Yüzey pürüzlülüğü; Debonding; Rezin uzaklaştırma; Beyazlatma; Bleaching; Hidrojen peroksit; Karbamid peroksit
Ortodontik bonding sonrası beyaz mine lezyonu görülen dişlerde remineralizasyon ajanlarının ve farklı tedavi tekniklerinin renk üzerine etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi
Bu in-vitro çalışmanın amacı, beyaz mine lezyonlarına rezininfiltrasyon, mikroabrazyon, beyazlatma ve farklı remineralizasyon ajanı uygulamalarının lezyonlardaki renk değişikliği üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmamızda ortodontik tedavi amacıyla çekilmiş 135 adet alt ve üst 1. ve 2. küçük azı dişi kullanılmıştır. Dişler kronları dışarıda kalacak şekilde akrilik bloklara gömülerek Vita Easyshade Advance 4.0 cihazıyla başlangıç (T0) renk ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Dişler, braketlerin bondinginden sonra 21 gün demineralizasyon-remineralizasyon siklusuna tabi tutularak beyaz mine lezyonları oluşturulmuştur. Braketlerin debondinginden sonra ikinci renk ölçümleri (T1) yapılmıştır. Daha sonra dişler kontrol, Elmex, Enamelon, Biflorid-Parodontax, kazein fosfopeptit-amorf kalsiyum fosfat (CPP-ACP), rezin infiltrasyon, beyazlatma, beyazlatma-rezininfiltrasyon ve mikroabrazyon gruplarını oluşturacak şekilde randomize olarak 9 eşit bölüme ayrılmış ve dişlere dâhil edildiği gruptaki uygulamalar yapılarak, üçüncü renk ölçümleri (T2) gerçekleştirilmiştir. ΔE ve L* değerleri; grup içi karşılaştırmalarda Friedman testi ve tekrarlı ölçümlerde varyans analizi ile gruplar arası karşılaştırmalarda ise Kruskal-Wallis testi ve tek yönlü varyans analizi ile değerlendirilmiştir. Tüm gruplarda başlangıç-demineralizasyon (ΔE1) aralığında benzer renk değişikliği görülürken, uygulanan farklı ajanlar beyaz mine lezyonlarında farklı seviyelerde renk değişikliği (ΔE2) oluşturmuştur. Lezyonlarda en fazla renk değişikliğine neden olan uygulamaların sırasıyla mikroabrazyon, beyazlatma-rezin infiltrasyon, beyazlatma ve rezin infiltrasyon olduğu tespit edilmiştir. Beyaz mine lezyonu izlenen diş yüzeylerine herhangi bir uygulama yapılmaksızın lezyonların tükürük ile remineralizasyonunun dişlerin renginde Biflorid-Parodontax, Elmex, Enamelon ve CPP-ACP uygulamaları ile benzer etki gösterdiği bulunmuştur. Ortodontik tedavi ile beyaz lezyon oluşan dişlerde, mikroabrazyon, beyazlatma-rezin infiltrasyon, beyazlatma ve rezin infiltrasyon teknikleri lezyonların hızlı ve etkili bir şekilde maskelenmesinde oldukça başarılıdır. Lezyonların maskelenmesinde daha az etkili olduğu tespit edilen diğer uygulamalar ise, renk üzerine kontrol grubuyla benzer etki gösterdiklerinden, bu uygulamalar yerine dişlerin tükürük ile remineralizasyonunun beklenmesi tercih edilebilir. Anahtar kelimeler: Beyaz mine lezyonu, Demineralizasyon, Remineralizasyon, Renk.
Hızlı üst çene genişletmesinin koku fonksiyonuna etkilerinin değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı hızlı üst çene genişletme (HÜÇG) tedavisinin nazal hava yolu üzerine etkisinin anterior rinomanometri (ARM) ve Nasal Obstruction Symptom Evaluation Scale (NOSE) ile, koku fonksiyonu üzerine etkisinin "Sniffin' Sticks" test ile değerlendirilmesidir. Çalışmamıza, kliniğimize ortodontik tedavi amacıyla başvuran yaşları 12-16 arasında değişen 48 hasta dâhil edilmiştir. HÜÇG tedavisi uygulanması gereken ve burun solunumu yapan 17 hasta B grubunu, hem ağız hem burun solunumu yapan 16 hasta ise A grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubuna (K) burun solunumu yapan maksiller darlığı bulunmayan 15 hasta dâhil edilmiştir. Maksiller genişletmede diş-doku destekli splint tarzı bir aparey olan tam kaplı akrilik bonded tipi HÜÇG apareyi kullanılmıştır. HÜÇG tedavisi öncesinde (T0), aktif tedavi bitiminde (T1) ve tedavi bitiminde (T2) ARM ile ölçüm yapılmış, NOSE ve "Sniffin' Sticks" testleri uygulanmıştır. Kontrol grubunda eş zamanlı olarak aynı ölçümler yapılmış, testler uygulanmıştır. Verilerin grup içi karşılaştırılmasında tekrarlı varyans ve Friedman analizleri, Post-hoc Holm-Sidak ve Bonferroni düzeltmeli Wilcoxon testleri; gruplar arası karşılaştırılmasında tek yönlü varyans analizi ve Post-hoc Tukey testi kullanılmıştır. Kategorik veriler Fisher Exact testi ile değerlendirilmiştir. Kontrol grubuna ait ARM, NOSE ve "Sniffin' Sticks" verileri incelendiğinde T0, T1 ve T2 zamanlarında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). A ve B grubuna ait ARM ve NOSE verilerine göre tedavi sonucu nasal dirençte anlamlı bir azalma kaydedilmiştir (p<0,001). A ve B gruplarında "Sniffin' Sticks" değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir artış göstermiş olup koku fonksiyonunda iyileşme gözlenmiştir (p<0,001). ARM verileri gruplar arası karşılaştırıldığında A ve B grubundaki bireylerde tedaviyle meydana gelen değişim, K grubundaki bireylerden anlamlı şekilde daha yüksektir (p<0,05). Olfaktör fonksiyon gruplar arası karşılaştırıldığında T2-T1 ve T2-T0 zamanları arasındaki fark, A ve B gruplarında K grubuna göre anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). Çalışmamızın sonucunda HÜÇG tedavisi ile hava yolunda iyileşme elde edilmiştir. Nasal solunumun rahatlamasıyla hastaların burun tıkanıklığı semptomlarında azalma ve hayat kalitelerinde artış gözlenmiştir. Nasal tıkanıklığın hafiflemesiyle olfaktör bölgeye ulaşan hava miktarı ve taşınan koku molekülleri artmış; iletim tipi koku bozukluğunun azalmasıyla koku fonksiyonunda iyileşme kaydedilmiştir. Anahtar kelimeler: Burun tıkanıklığı, HÜÇG, Koku fonksiyonu, NOSE, Rinomanometri.
Farklı tipte hızlı üst çene genişletme apareyleri uygulanan hastalarda gargara kullanımının bakteri plağı ve ağız florası üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Çalışmamızın amacı farklı tipte hızlı üst çene genişletme apareyleri uygulanan hastalarda, gargara kullanımının ve aparey tipinin oral mikroflora, plak indeksi ve modifiye gingival indekse etkilerinin incelenmesidir. Çalışma grubundaki maksiller transversal darlığa sahip 50 hasta, gargara kullanan ve kullanmayan Hyrax ve gargara kullanan ve kullanmayan tam kaplı akrilik bonded aparey uygulanan hastalar olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu olarak belirlenen 22 birey gargara kullanan ve kullanmayan iki alt gruba ayrılmış ve toplamda 6 grup oluşturulmuştur. Gargara gruplarına her akşam günde 1 kere Colgate Plax gargara kullandırılmıştır. Tedavi başlangıcında (T0), 2. ayın sonunda (T1) ve 3. ayın sonunda (T2) tükürük ve boğaz kültürü örnekleri toplanmış, plak ve modifiye gingival indeksler değerlendirilmiştir. Tükürükte, S.mutans, Lactobacillus, Candida, S.salivarus, S.mitis, S.aureus ve boğaz kültüründe S.pyogenes bakterileri kantitatif olarak incelenmiştir. Grup içi karşılaştırmalarda Friedman ve Post-Hoc Wilcoxon Signed Rank testleri, gruplar arası karşılaştırmalarda Kruskal-Wallis ve Post-Hoc Mann-Whitney U testleri kullanılmıştır. Aparey gruplarında S. mutans, Lactobacillus ve Candida sayılarında anlamlı artış tespit edilmiştir. Tam kaplı akrilik bonded aparey gruplarında Lactobacillus sayısı kontrol grubuna göre anlamlı derecede fazlayken, diğer bakteriler için gruplar arası karşılaştırmalarda anlamlı fark yoktur. Colgate Plax gargara kullanımının ağız florası, plak indeksi ve modifiye gingival indeks üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişikliğe neden olmadığı tespit edilmiştir. İndeks değerlerinde her iki aparey grubunda tedavi süresince artış olurken, tam kaplı akrilik bonded hızlı üst çene genişletme apareyi grubunda modifiye gingival indekste, diğer gruplara göre anlamı seviyede daha fazla artış görülmüştür. Hızlı üst çene genişletme tedavisi, demineralizasyon oluşumundan sorumlu bakterilerin sayısında, plak birikiminde ve buna bağlı plak indeksi ve modifiye gingival indeks değerlerinde artışa sebep olmaktadır. Kullanılan aparey tipinin bakteri sayısı üzerinde anlamlı bir etkisi yokken, plak ve modifiye gingival indeks değerleri incelendiğinde Hyrax'ın, tam kaplı akrilik bonded apareye göre daha avantajlı olduğu görülmektedir. Bu nedenle, özellikle oral hijyeni yeterli olmayan bireylerde Hyrax apareyi tercih edilebilir. Anahtar kelimeler: Gargara, Hızlı üst çene genişletmesi, Hyrax, Oral mikroflora, Tam kaplı akrilik bonded aparey
3shape (TRIOS3) ağız içi tarayıcı ve 3shape (R700) model tarayıcı ile elde edilen dijital modeller üzerinde yapılan lineer ölçümlerin, manuel teknikle karşılaştırılarak; doğruluğu, güvenilirliği ve tekrarlanabilirliğinin değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, dijital modeller üzerinde yapılan lineer ölçümlerin, altın standart yöntem olan manuel alçı model ölçümleriyle karşılaştırılarak; doğruluğu, güvenilirliği ve tekrarlanabilirliğinin değerlendirilmesidir. 200 hasta, bitim grubu ve basit, orta ve şiddetli çapraşıklık grubu olmak üzere 4 eşit gruba ayrılmıştır. Hastaların ağız içi taramaları 3Shape TRIOS3 (Kopenhag, Danimarka) ve alçı model taramaları 3Shape R700 (Kopenhag, Danimarka) cihazlarıyla yapılmıştır. Dijital model verileri üzerinde OrthoAnalzer yazılımı ve alçı modeller üzerinde dijital kumpas ile 18 adet lineer ölçüm, Hays-Nance, Bolton ve Korkhaus-Schwartz analizleri, spee, overjet, overbite ve oklüzal yükseklik ölçümleri yapılmıştır. Her gruptan 20 hastanın ölçümleri 2 hafta sonra aynı araştırmacı tarafından tekrarlanmıştır. Doğruluğun, güvenilirliğin, tekrarlanabilirliğin değerlendirilmesi amacıyla sırasıyla eşleştirilmiş t-testi, Cronbach's Alpha ve sınıf içi korelasyon katsayıları kullanılmıştır. Dijital ölçümler, manuel teknikle kıyaslandığında ölçüm doğruluğu açısından istatistiksel anlamlı farklar tespit edilmiştir. Genel olarak dijital model ölçümleri, manuel teknik ölçümlerine göre daha küçüktür. Tüm gruplarda model taramada, ağız içi tarama cihazına göre daha fazla sayıda ölçüm altın standarda benzer bulunmuştur. Anlamlı fark bulunan ölçümlerde ortalama farkların hemen hepsi 0,5 mm'nin altında kalarak klinik olarak gözardı edilebilir kabul edilmesine rağmen numaralandırılmış 18 adet lineer ölçümden bazıları 0,5 mm'lik sınırı aşmıştır. 18 adet lineer ölçüm, tekrarlanabilirlik ve güvenilirlik açısından düşük, orta ve yüksek değerler gösterirken, diğer ölçümler tekrarlanabilirlik ve güvenilirlik açısından oldukça yüksek bulunmuştur. Ölçüm yöntemlerinin doğruluğunun çapraşıklık miktarından büyük oranda etkilenmediği, tekrarlanabilirlik ve güvenilirliğin ise bitim grubunda diğer gruplara kıyasla daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Dijital model ölçümleri, manuel teknik ile karşılaştırıldığında, ölçümlerin büyük çoğunluğunda doğru, güvenilir ve tekrarlanabilir değerler sağlamıştır. 3Shape dijital modeller, klinik uygulamalarda altın standarda alternatif olarak kullanılabilir, ancak geliştirilmesi gereken parametrelerin bulunduğu unutulmamalıdır. Anahtar kelimeler: Alçı model, Dijital model, Doğruluk, Güvenilirlik, Tekrarlanabilirlik.
Farklı vertikal büyüme paternlerine göre monoblok ve Herbst apareylerinin etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı farklı vertikal büyüme paternine ve farklı gelişim dönemlerine sahip Sınıf II anomalilerde uygulanan monoblok ve Herbst apareylerinin iskeletsel, dental ve yumuşak dokular üzerine olan etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Kliniği'ne başvuran ve 2012-2018 yılları arasında fonksiyonel tedavi görmüş mandibular retrognatiye sahip 302 hastanın kayıtları incelendi. Bu hastaların içerisinden dahil edilme kriterlerine göre 80 monoblok ve 31 Herbst apareyi uygulanan hasta belirlendi. El-bilek ve lateral sefalometrik filmleri incelenen hastaların, gelişim dönemleri ve vertikal büyüme paternleri tespit edilerek toplamda altı grup oluşturuldu. Monoblok peak grubu (MP; 27 normodiverjan, 15 hipodiverjan), monoblok postpeak grubu (MPP; 19 normodiverjan, 19 hipodiverjan) ve Herbst postpeak grubu (HPP; 17 normodiverjan, 14 hipodiverjan). Sefalometrik ölçümlerde tedavi ile oluşan grup içi değişiklikler eşleştirilmiş t-testi, gruplar arası değişikliklerin karşılaştırılması ise One-way ANOVA testi ile değerlendirildi. Bulgular: HPP, MP ve MPP gruplarında maksilla üzerinde sınırlayıcı etki gözlenirken, mandibuladaki sagittal yöndeki büyümeyi gösteren parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı artışlar gözlenmiştir. SNBo, Co-Gn(mm) ve Co-Go(mm) parametrelerindeki artış en fazla MP grubunda gözlenmiştir. Alt keser parametrelerinde (A1i-NB (mm), A1i/NBo) istatistiksel olarak anlamlı artışlar tespit edilmiştir. Alt keser protrüzyonunun en fazla gözlendiği grup HPP olarak belirlenmiştir; bu fark gruplar arasında anlamlıdır. Düzlemler arası açılar hipodiverjan ve normodiverjan gruplar arasında benzer bulunmuştur. FMAo açısı hipodiverjan gruplarda istatistiksel olarak daha fazla artmıştır. Sonuç: Farklı büyüme döneminde Herbst ve monoblok aparey kullanımı ile benzer ve etkili sonuçlar elde edilmiştir. Alt keser protrüzyonu en fazla Herbst grubunda olmuştur. Hipodiverjan gruplarda farklılık en çok üst keser dişlerin düzlem açılarında (Ü1i/NAo, Ü1i-NA(mm), Ü1i/PPo) artış olarak gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: mandibular retrognati, monoblok, Herbst apareyi, hipodiverjan
Cerrahi destekli hızlı üst çene genişletmesi ve farklı iki tip mini vida destekli hızlı üst çene genişletme aygıtlarının etkilerinin sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı, genç erişkin bireylerde cerrahi destekli hızlı üst çene genişletmesine alternatif olabileceği iddia edilen monokortikal ve bikortikal mini vida yerleşimli iki farklı tip iskeletsel ankraj destekli yöntemin ve konvansiyonel cerrahi destekli hızlı üst çene genişletmesinin kraniyofasiyal yapılar üzerindeki genişletme stres ve yer değiştirme etkilerinin sonlu elemanlar analizi kullanılarak değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu çalışmada, 34 yaşında bir bireye ait kafatası anatomik modeli kullanıldı ve kraniyofasiyal suturlar kapalı kabul edilerek erişkin sonlu eleman kafatası modeli oluşturuldu. CDHÜÇG konvansiyonel tip apareyi (Tip A), diş destekli monokortikal vida yerleşimli MVDHÜÇG (Tip B) ve diş destekli bikortikal vida yerleşimli MVDHÜÇG arapeyleri (Tip C) modellendi. Tip A modelde median ve lateral osteotomi uygulandı. 0,25 mm'lik genişletmede Von mises gerilmeleri ve 5 mm'lik genişletmede yer değiştirmeler için sonlu elemanlar analizi uygulandı. Bulgular: Çalışma sonunda, Tip B ve Tip C model de transvers yönde daha paralel genişleme gözlenirken, Tip A modelde midpalatal suturda 'V' şeklinde açılma görüldü. Tip A model de pterigomaksiller bölgede ihmal edilecek düzeyde hareket izlenirken, Tip B ve Tip C modeller de pterigomaksiller bölgede lateral hareket görüldü. Tip B ve Tip C modelde Von mises stres değerleri, Tip A modele göre daha yüksek değerler gösterdi. Sonuç: MVDHÜÇG apareyi ile daha paralel transversal genişletme elde edilmiştir. Ayrıca, yetişkinlerde HÜÇG tedavisinin cerrahi destekli yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Cerrahi Destekli Hızlı Üst Çene Genişletmesi (CDHÜÇG), Mini Vida Destekli Hızlı Üst Çene Genişletmesi (MVDHÜÇG), Sonlu Elemanlar Analizi (SEA)
Farklı rezin temizleme yöntemlerinin mine yüzeyine etkisinin in-vitro olarak incelenmesi
Bu çalışma, ortodontik adezivin farklı debonding teknikleriyle uzaklaştırılması sonrası mine yüzey pürüzlülüğünü incelemeyi amaçlamaktadır. Altı gruptan oluşan, toplamda 60 adet diş üzerinde gerçekleştirilen bu çalışmada işlem uygulanmamış tüm dişlerin mine yüzeylerinin pürüzlülük değerleri optik profilometre ile ölçülmüştür. Her gruptan 3'er adet dişin görüntüleri taramalı elektron mikroskobu ile elde edilmiştir. Dişlerin yüzeyine adeziv rezinin bondingi gerçekleştirilmiş ve tüm örneklere, 5 ile 55ºC arasında 10.000 kez termal siklus uygulanmıştır. Ardından mine yüzeyinde bulunan adeziv rezin 6 farklı yöntem ile temizlenmiştir. Adeziv rezin temizlemek için harcanan süreler dijital süreölçer ile kaydedilmiştir. Adeziv rezinin temizlenmesi için 6 bıçak tungsten karbid frezin aeratör ile yüksek devirde (360.000 rpm) kullanıldığı örnekler 1.Grup (6A), mikromotor ile 20.000 rpm devirde kullanıldığı örnekler 2.Grup (6M20), mikromotor ile 40.000 rpm devirde kullanıldığı örnekler 3.Grup (6M40) olarak tanımlanmıştır. 12 bıçak tungsten karbid frezin aeratör ile yüksek devirde (360.000 rpm) kullanıldığı örnekler 4.Grup (12A), 20.000 rpm devirde kullanıldığı örnekler 5. Grup (12M20), 40.000 rpm devirde kullanıldığı örnekler ise 6. Grup (12M40) olarak tanımlanmıştır. Adeziv rezinin temizlenmesinin ardından tüm dişlerin mine yüzeyi son pürüzlülük ölçümleri optik profilometre ile gerçekleştirilmiştir. Her gruptan birinci ölçümleri yapılan 3'er adet dişin görüntüleri taramalı elektron mikroskopu ile elde edilmiştir. İşlem sonrası tüm gruplarda mine yüzeyi pürüzlülüğünün arttığı görülmüştür. 6M40 grubunun pürüzlülük artışı en yüksek bulunmuştur. Ra parametresi için 12A grubunun mine yüzey pürüzlülüğündeki artış; Rq, Rt ve Rz parametreleri için 12A ve 12M20 gruplarının mine yüzey pürüzlülüğündeki artış anlamlı bulunmamıştır. 6M20 grubunun işlem süresi en yüksek, etkinliği en düşük bulunmuştur. 12A ve 12M40 gruplarının işlem süresi en düşük değerlerde ve etkinliği en yüksek bulunmuştur. İşlem süresi ile pürüzlülük parametreleri arasında bir ilişki gözlenmemiştir. Mine yüzeyinde hasar oluşturmayan bir yöntem elde edilememiştir. 12 bıçaklı tungsten karbid frezin aeratör ile yüksek devirde dikkatli kullanımı önerilmekte, 6 bıçaklı karbid frezin mikromotor ile 40.000 rpm devirde kullanımı ise mine yüzeyinde kalıcı hasar oluşturduğundan dolayı önerilmemektedir.
Maksiller lateral kesici diş proporsiyonu ve bukkal koridor genişliği değişikliğinin gülümseme algısı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Bu çalışma, lateral kesici diş proporsiyonu ve bukkal koridor genişliği değişikliğinin gülümseme algısı üzerine etkisinin farklı meslek, yaş ve cinsiyete sahip kişiler tarafından Q-sort ve Visual Analog Skala (VAS) yöntemleri kullanılarak değerlendirilmesini ve meslekler, cinsiyetler, farklı yaş grupları ve kullanılan değerlendirme yöntemleri arasında farklılık olup olmadığını tespit etmeyi ve yöntemlerin tekrarlanabilirliklerini değerlendirmeyi amaçlayan prospektif, randomize bir anket çalışmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda maksiller lateral kesici diş proporsiyonu ve bukkal koridor genişliği değişikliği yapılmış olan 48 adet fotoğraf, 72 diş hekimi, 80 diş hekimliği öğrencisi, 70 ortodontist ve 83 meslekten olmayan bireyler tarafından Q-sort ve VAS yöntemleriyle değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 29,4'tür. Her bir fotoğrafa verilen ortalama Q-sort ve VAS puanlamaları, mesleklere, cinsiyete, yaş gruplarına, mesleki tecrübe sürelerine göre değerlendirilmiştir. Fotoğraflar ayrıca bukkal koridor genişlikleri ve lateral kesici diş proporsiyonlarına göre gruplara ayrılarak ayrı ayrı incelenmiştir. Çalışmamızda ayrıca Q-sort ve VAS yöntemleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışma sonuçlarına göre; en estetik olarak seçilen fotoğraf %7 bukkal koridor genişliğine sahip ve %68 lateral kesici diş proporsiyonu olan fotoğraftır. En az estetik fotoğraf ise %22 bukkal koridor ve %55 lateral kesici diş proporsiyonuna sahip olan fotoğraftır. VAS yöntemine göre %4 bukkal koridor genişliğine sahip olan fotoğraflar, Q-sort yöntemine göre ise %7 bukkal koridor genişliğine sahip olan fotoğraflar en estetik fotoğraflar olarak seçilmiştir. Her iki yönteme göre en az estetik fotoğraflar ise, %22 bukkal koridor oranına sahip olan fotoğraflardır. %68, %73 ve %81 lateral kesici diş proporsiyonlarına sahip fotoğraflar Q-sort yöntemi ile değerlendirmede en yüksek puanlamaları almıştır. VAS yönteminde ise %68 lateral kesici diş proporsiyonu olan fotoğraflar en estetik fotoğraflar olarak seçilmiştir. VAS ve Q-sort ortalama değer tabloları incelendiğinde, bukkal koridor genişlikleri arttıkça katılımcıların lateral kesici diş proporsiyonu fazla olan fotoğrafları daha estetik olarak değerlendirdikleri görülmüştür. Farklı meslek gruplarının değerlendirmelerine göre meslekten olmayan bireyler ve diş hekimliği öğrencilerinin fotoğraflara daha düşük puanlamalar verdikleri görülmüş ve daha eleştirel oldukları sonucuna varılmıştır. Cinsiyetler, yaş grupları, diş hekimlerinin mesleki tecrübe süreleri ve ortodontistlerin mesleki tecrübe süreleri arasında fotoğrafların değerlendirilmesinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir. Q-sort ve VAS yöntemlerinin gözlemciler arası tekrarlanabilirlik değerlendirmesinde Q-sort yönteminin VAS yöntemine göre daha tekrarlanabilir ve güvenilir olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Gözlemciler içi değerlendirmeye göre ise VAS yöntemi daha tekrarlanabilir olarak bulunmuştur. Sonuç: Tüm bu veriler incelendiğinde %4-7 bukkal koridor genişliklerinin ve %68-73 lateral kesici diş proporsiyonunun daha estetik olarak değerlendirildiği sonucuna varılmıştır, bukkal koridor genişliği ve lateral kesici diş proporsiyonu parametrelerinden bukkal koridor genişliğinin katılımcılar tarafından daha fazla dikkat edilen parametre olduğu görülmüştür. Q-sort değerlendirme yönteminin gülümseme fotoğraflarında kullanılabilecek hızlı, basit ve tekrarlanabilir bir yöntem olduğu sonucuna varılmıştır.
Türk toplumunda sutura palatina media maturasyonunun konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak kronolojik yaş ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve maturasyon aşamalarının fraktal analiz yöntemi ile incelenmesi
Çalışmamız Türk toplumunda kız ve erkek bireylerde sutura palatina media maturasyonunun konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak kronolojik yaş ile ilişkisinin değerlendirilmesini ve maturasyon aşamalarının fraktal analiz yöntemi ile incelenmesini, bu veriler arasında herhangi bir korelasyon bulunup bulunmadığının belirlenmesini ve fraktal analiz sonuçlarının klinik uygulamada maturasyon aşamasına karar verebilecek bir kriter olarak kullanımının etkinliğini araştırmayı amaçlayan retrospektif bir arşiv çalışmasıdır. Bu çalışmada yaş ortalaması 16 ± 3,6 yıl (kız bireyler için 16,1 ± 3,6 yıl ve erkek bireyler için 15,7 ±3,7 yıl) olan 315 kız ve 200 erkek toplam 515 bireye ait konik ışınlı bilgisayarlı tomografi verileri kullanılmıştır. Sutura palatina media maturasyonu, ilk olarak Angelieri ve ark. tarafından belirlenen sınıflandırma esas alınarak incelenmiştir. İkinci aşamada ise, fraktal analiz yöntemi ile elde edilen nicel veriler aracılığıyla değerlendirme yapılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre; sutura palatina media maturasyon aşamaları ile fraktal analiz ve kronolojik yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Sutura palatina media maturasyon aşamalarındaki fraktal boyut değerleri açısından kız ve erkek bireyler istatistiksel olarak birbirinden farklı değilken, E maturasyon aşamasındaki kronolojik yaşın cinsiyetler arasında istatistiksel önemde farklılık olduğu tespit edilmiştir. Kız ve erkek bireylerde maturasyon aşamaları ve fraktal analiz arasında pozitif yönlü zayıf istatistiksel anlamlı korelasyon vardır, ancak kız ya da erkek bireylerde maturasyon aşamaları ve kronolojik yaş arasında istatistiksel anlamlı korelasyon mevcut değildir. Tüm bu veriler dahilinde objektif ve nicel bir yöntem olan fraktal analizin, sutura palatina media maturasyon aşamasının belirlenmesinde kullanılabilecek bir yöntem olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Fraktal boyut değeri ve maturasyon aşamaları arasındaki pozitif yönlü korelasyon da dikkate alınarak, optimum fraktal boyut eşik değeri ile sutura palatina mediada füzyon aşaması değerlendirilebilir. Bununla birlikte kronolojik yaş, maturasyon aşamalarının değerlendirilmesinde yararlı bir indikatör değildir; ancak sutura palatina mediada füzyonun gerçekleştiği zaman hakkında alternatif bir bilgi sunmaktadır.
Sabit ortodontik tedavide kullanılan braket ve tellerin farklı PH değerlerine sahip yapay tükürük sıvısında iyon salınımlarının in-vitro olarak ölçülmesi ve değerlendirilmesi
Bu çalışmada, sabit ortodontik tedavi sırasında ağızda kullanılan farklı üreticilere ait braket ve tellerin farklı pH değerlerine sahip yapay tükürük sıvısında iyon salınımlarının in-vitro olarak ölçülerek değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada farklı üreticilerden temin edilmiş 5 farklı braket sistemleri (her bir markadan 18 adet .022" slot MBT reçeteli metal kapaksız braket sistemi) ve aynı üreticilere ait ortodontik tedavinin seyri sırasında sırasıyla kullanılan .012", .014", .016", .018" veya (.020"), .014"x.025" veya (.016"x.022"), .017"x.025", .019"x.025" boyutlarındaki nikel titanyum (Ni-Ti) ark telleri farklı pH değerlerinde iyon salınım miktarları değerlendirilmek üzere 100 ml yapay tükürük içeren 250 ml cam laboratuvar şişelerine toplamda 180 adet numune olacak şekilde yerleştirilmiştir. 1 ve 42 günlük (6 hafta) immersiyon sürelerinden sonra, örnekler nikel (Ni), titanyum (Ti), krom (Cr), demir (Fe), kadmiyum (Cd), bakır (Cu), çinko (Zn), kobalt (Co), mangan m(Mn), alüminyum (Al), vanadyum (V), arsenik (As), selenyum (Se), stronsiyum (Sr), molibden (Mo), antimon (Sb), cıva (Hg), rubidyum (Rb), talyum (Tl) ve kurşun (Pb) elementlerinin iyon salınım miktarını ölçmek amacıyla ICP-MS (İndüktif Olarak Eşleştirilmiş Plazma - Kütle Spektrometri, Thermo Scientific, X Series 2, ABD) cihazı kullanılarak metal bileşenler için analiz edilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre; pH'ın azalmasıyla iyon salınım miktarlarında grupların çoğunluğunda istatistiksel olarak anlamlı artış görülen elementler braket grubu için Co ve Sr, tel grubu için ise Co, Ni ve Sr'dur. Braket grupları için pH değerinin 6,7'den 4'e değişmesiyle elementlerin genelinde iyon salınım düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış görülmüştür. Braket ve tellerden maksimum iyon salınım 1. günde gerçekleşmiştir. Elde edilen veriler, farklı üreticilere ait paslanmaz çelik braket ve Ni-Ti ark tellerinin farklı pH'larda farklı iyon salınım özelliği gösterdiğini, genel olarak pH'ın azalmasıyla iyon salınım düzeyinin arttığını, aygıtların yapıları ve imalat tarzlarına bağlı olarak elementlerdeki korozyon davranışının değişkenlik gösterebileceği bulgusunu desteklemektedir. Bu bilgiler doğrultusunda üreticiler arası iyon salınım farklarının ortodontik tedavinin toksik eser elementlere maruz kalma hususunda önemli bir etmen olup olmadığının değerlendirmesi bakımından klinisyene rehber olabilecek bilgiler elde edilmiştir.
Ratlarda isotretinoinin ortodontik diş hareketi, kök rezorpsiyonu ve alveolar remodeling üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı isotretinoin kullanan bireylerde ortodontik tedaviye başlanması durumunda ilacın diş hareketi üzerine olan etkileri ve bu bireylerin ortodontik tedaviden bağımsız ve ortodontik tedavi ile indüklenen iltihabi kök rezorpsiyonuna eğilimini araştırmaktır. Bu amaçla toplam 90 adet wistar albino rat 4 gruba ayrılmıştır. Deneysel diş hareketi uygulanan SF, SOYA ve ISO gruplarına deneysel diş hareketi öncesi 30 gün boyunca sırasıyla 0,2 ml/100 gr oranında serum fizyolojik, 0,2 ml/100 gr oranında soya yağı ve 0,2 ml/100 gr soya yağı içerisinde seyreltilmiş 7,5 mg/kg dozunda isotretinoin verilmiş ve 30. günde SF ve SOYA gruplarından 6'şar rat sakrifiye edilmiştir. Ardından ratların maksiller 1. molar dişlerine 50 gr deneysel ortodontik kuvvet uygulanmıştır. Ortodontik uygulama sonrası SF, SOYA ve ISO gruplarından 7., 14. ve 21. günlerde 6'şar adet rat sakrifiye edilmiştir. Deneysel ortodontik diş hareketi uygulanmayan ISOK grubuna ise 0,2 ml/100 gr soya yağı içerisinde seyreltilmiş 7,5 mg/kg dozunda isotretinoin verilmiş ve 30., 37., 44. ve 51. günlerde 6'şar adet rat sakrifiye edilmiştir. ISO grubunda 30. gün sonunda 6 rat sakrifiye edilmemiş ve ISOK grubunda 30. gün sonunda sakrifiye edilen 6 adet rat ISO grubu için de kullanılmıştır. SF, SOYA ve ISO gruplarında meydana gelen ortodontik diş hareketi miktarı ve tüm gruplarda meydana gelen rezorpsiyon lakün hacmi mikro-BT görüntüleri üzerinden ölçülmüştür. Biyokimyasal olarak tüm gruplardan alınan kanların serum kalsiyum düzeyi, histopatolojik olarak ise 1. molar dişin mesial (basınç bölgesi) ve distalindeki (gerilim bölgesi) osteoklast sayısı değerlendirilmiştir. ISO grubunda diş hareketi miktarı deneysel diş hareketinin 7. gününde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuş ve sonrasında azalmaya başlamış ve 21. günde diğer gruplara göre en alt düzeye gerilemiştir. Deneysel diş hareketi yaptırılan gruplar arasında kök rezorpsiyonu en fazla ISO grubunda bulunmuştur ve rezorpsiyon miktarı koronalden apikale doğru artış göstermiştir. ISO grubunda serum kalsiyum düzeyleri diğer gruplara göre düşüktür. ISO gruplarında basınç ve gerilim bölgesindeki osteoklast sayısı diğer gruplara göre daha düşük seyretmektedir. İsotretinoin diş hareketinin ilk fazını hızlandırmakta, sonra ise yavaşlatmakta, ortodontik kuvvetten bağımsız ve ortodontik tedaviyle birlikte indüklenen kök rezorpsiyonunu artırmaktadır. Anahtar kelimeler: Diş hareketi, İsotretinoin, Kök rezorpsiyonu, Mikro bilgisayarlı tomografi.
Maksiller sutural genişletmede isotretinoinin yeni kemik oluşumuna etkisinin incelenmesi
Akne vulgaris tedavisinde özellikle ergenlik ve genç erişkinlik dönemlerinde sıklıkla kullanılan bir ilaç olan isotretinoinin hiperosteoza sebep olduğunu belirtilse de uzun dönem kullanımda kemiklerde incelme ve demineralizasyon saptanmıştır. Bu çalışmanın amacı, isotretinoinin ratlarda maksiller sutural genişletme sırasında yeni kemik oluşumu üzerine olan etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamızda 8 haftalık 32 adet erkek Wistar ratı kullanılmıştır. Ratlar isotretinoin, soya ve ekspansiyon grubu olarak 3 deney ve 1 kontrol grubu olacak şekilde rastgele 4 eşit gruba ayrılmıştır. İsotretinoin grubuna 57 gün boyunca 2ml/kg soya yağında çözünmüş 7,5 mg/kg isotretinoin oral gavaj yoluyla verilmiştir. Soya grubuna 57 gün boyunca 2ml/kg soya yağı oral gavaj yoluyla verilmiştir. Ekspansiyon grubuna deneyin ilk 40 gününde işlem yapılmamıştır. Tüm deney gruplarında 41. günde ekspansiyon işlemine başlanmış ve 5 günlük genişletmeden sonra 12 günlük retansiyon periyoduna geçilmiştir. Kontrol grubuna ise deney süresince hiçbir müdahalede bulunulmamıştır. 57 günlük deney süresi sonunda tüm ratlar sakrifiye edilmiş ve maksillalar disseke edilmiştir. Histolojik incelemede osteoblast ve osteoklast sayısı, damarlanma ve yeni kemik oluşum miktarı sutur çevresini merkeze alan kesitler üzerinde değerlendirilmiştir Osteoblast ve osteklast sayılarının gruplar arası karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi, post-hoc karşılaştırılması için Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Damarlanma ve yeni kemik oluşumu parametreleri yoğunluğu belirtecek şekilde skorlanarak, grupların skorları Fisher Exact test ile karşılaştırılmıştır. Osteoblast ve osteoklast değerleri 4 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0.001). Her 3 deney grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı seviyede daha fazla osteoblast ve osteoklast sayısı tespit edilmiştir (p<0.001), deney grupları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Damarlanma ve yeni kemik oluşumu skorlarında, gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0.001). İsotretinoin grubunda damarlanma ve yeni kemik oluşumunun, diğer gruplara göre daha yüksek seviyede olduğu görülmüştür. İsotretinoinin, ratlarda maksiller sutural genişletmede negatif bir etkiye sahip olmadığı, aksine damarlanma ve yeni kemik oluşumunu artırdığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Kemik oluşumu, Rat, Rme
İnfant ortopedisi görmüş dudak damak yarıklı bireylerin erken ve geç karma dentisyonda dental ark özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Yenidoğan ortopedisi (YO) ve gingivoperiosteoplasti (GPP) uygulamalarının erken ve geç karma dentisyon dönemindeki dudak damak yarıklı (DDY) bireylerin dental ark boyutları ve dental ark ilişkileri üzerindeki etkilerinin yarıksız bireylerle karşılaştırılarak incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: 7-13 yaş aralığındaki 95 DDY'li birey öncelikle yarık tipine göre gruplara ayrılmıştır. Tek taraflı tam DDY (TTDDY) grubunda 52, tek taraflı dudak ve alveol yarığı grubunda (TDAY) 22, çift taraflı tam DDY (ÇTDDY) grubunda ise 21 DDY'li birey bulunmaktadır. Sonrasında gruplar YO ve GPP uygulanma durumlarına göre tekrar alt gruplara ayrılmıştır. DDY'li bireylere ait üç boyutlu dijital modeller üzerinde ark genişliği, uzunluğu, derinliği ile yarık genişliği ve segmentler arasında her yönde seviye farkı ölçümleri gerçekleştirilerek kontrol grubundaki 75 yarıksız bireyle karşılaştırılmıştır. DDY'li bireylere ait dijital intraoral fotoğraflar üzerinden fistül tipleri değerlendirilmiştir. DDY'li bireylerde MHB İndeks skorlaması yapılmış ve indeks skorları ile dental ark boyutları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizlerde ANOVA, Tukey Testi, Pearson Ki-kare Testi, Kruskal-Wallis H Testi ve Spearman Korelasyon Testi kullanılmıştır. Bulgular: TTDDY, ÇTDDY ve TDAY gruplarının üst interkanin mesafe ölçümleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha küçük bulunmuştur (p<0,05). TTDDY ve ÇTDDY gruplarının üst total ark uzunluğu ve üst posterior palatal derinlik ölçümleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha küçük bulunmuştur (p<0,05). TTDDY grubunda, segmentler arasında her yöndeki seviye farkı ölçümleri YO uygulanmayan bireylerde, YO sonrası GPP uygulanan bireylerden istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla bulunmuştur (p<0,05). Tüm yarık tiplerinde Tip VI ve Tip VII fistül görülme oranı YO sonrası GPP uygulanan bireylerde YO sonrası GPP uygulanmayan ve YO uygulanmayan bireylerden istatistiksel olarak anlamlı şekilde az bulunmuştur (p<0,05). Tüm yarık tiplerinde YO ve GPP uygulanan ve uygulanmayan bireyler arasında MHB İndeks skorları benzer bulunmuştur. Sonuç: DDY'li bireylerde üst interkanin mesafe yarıksız bireylerden daha küçük bulunmuştur. GPP uygulamasının tüm yarık tiplerinde Tip VI ve VII fistül görülme oranını azalttığı görülmüştür. GPP, YO ile oluşturulan dental ark formunun korunmasında ve maksiller arkın daralmasının azalmasında etkilidir. DDY'li bireylerde, dental ark boyutlarındaki azalma YO ve GPP uygulamalarından bağımsız olarak yarık varlığı ve buna bağlı doku eksiklikleri ya da palatoplasti uygulamaları ile ilişkili olabilir.
Dudak damak yarıklı hastalarda temporomandibular eklem morfolojisinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı dudak damak yarığına sahip hastalarda temporomandibular eklem morfolojisinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile incelenerek yarıksız Sınıf 1 hastalarla karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Tek taraflı tam dudak damak yarıklı yaş ortalaması 11,04±2,72 yıl olan 43 hasta, çift taraflı tam yarıklı yaş ortalaması 11,98±3,45 yıl olan 27 hasta ve tek taraflı dudak ve alveol yarıklı yaş ortalaması 11,93±2,71 yıl olan 10 hasta olmak üzere toplam 80 hastanın ve iskeletsel Sınıf 1, yarıksız hastaların dahil edildiği yaş ortalaması 14,45±2,3 yıl olan 83 hastanın TME bileşenleri KIBT ile ölçüldü. Kondilin mediolateral ve anteroposterior boyutu, kondilin aksiyel açısı, glenoid fossanın boyutu ve derinliği, artiküler eminens yüksekliği ve açısı, ön ve arka eklem aralığı, kondil başının şekli ve genişliği, kondilin ve koronoid proçesin yüksekliği i-Dixel 2.0/ One DataViewer/ One Volume Viewer yazılım programı kullanılarak ölçüldü ve sağ sol simetrisi incelendi. Dudak damak yarıklı bireyler ile yarıksız Sınıf I okluzyona sahip bireyler arasındaki ölçümler ANOVA analizi, Kruskal Wallis, Tukey-Kramer çoklu karşılaştırma testi, Pearson Chi-Square ve Fisher's Freeman Halton Test kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Kondilin mediolateral ve anteroposterior boyutu, kondilin aksiyel açısı glenoid fossa boyutu ve derinliği, artiküler eminens yüksekliği, kondil ve koronoid proçes yüksekliği, kondil başı genişliği ve arka eklem aralığı, dudak ve/veya damak yarığına sahip gruplarda istatistiksel olarak anlamlı ölçüde kontrol grubuna göre az bulundu (p<0,005). Tek taraflı tam yarıklı hasta grubunda, çift taraflı tam yarıklı grupta ve tek taraflı dudak ve alveol yarığı grubunda sağ kondil başı diğer gruplara göre daha büyük oranda (sırasıyla %41,9, %33,3, %80) düz bulunmuştur. Yarıksız grupta sağ kondil başı şekli en fazla oranda (%32,5) konveks bulunmuştur. Tek taraflı tam yarık grubunda ve çift taraflı tam yarık grubunda sol kondil başının şekli en fazla oranda (sırasıyla %39,5, %44,4) konveks, tek taraflı dudak ve alveol yarığı grubunda en fazla oranda (%40) düzdür. Yarıksız grupta sol kondil başı şekli en fazla oranda (%37,3) konveks gözlemlenmiştir. Ön eklem aralığı ve artiküler eminens açısı için yarığa sahip gruplar /ve yarıksız Sınıf I grup arasında anlamlı fark bulunamadı. Tek taraflı yarığa sahip gruplarda yarık taraf ve yarık olmayan taraf karşılaştırmalarında sadece arka eklem aralığı yarık tarafta istatiksel olarak anlamlı derecede fazla bulundu. Çift taraflı yarığa sahip hasta grubunda sağ ve sol taraf karşılaştırmalarında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Yarığa sahip gruplarda yapılan MHB skorlaması ile tüm eklem ölçümlerinin korelasyonuna bakıldığında, arka eklem aralığı boyutu ile pozitif anlamlı bir korelasyon (p=0,025), artiküler eminens açısı ile anlamlı bir negatif korelasyon bulunmuştur (p=0,02). Sonuç: Dudak damak yarıklı hastalarda kondilin mediolateral ve anteroposterior boyutu, kondil başı genişliği, kondil ve koronoid proçes yüksekliği, kondilin aksiyel açısı, glenoid fossa boyutu ve derinliği, artiküler eminens yüksekliği ve arka eklem aralığı azalmıştır. Ön eklem aralığı ve artiküler eminens açısı yarık paterninden etkilenmemiştir. Tek taraflı yarığa sahip hastalarda yarık tarafta arka eklem aralığı artmıştır. Çift taraflı yarıklı hastalarda sağ ve sol taraf karşılaştırmaları arasında anlamlı fark yoktur. Dudak damak yarığına sahip hastalarda TME bölgesinin de etkilendiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Dudak damak yarığı, temporomandibular eklem, morfoloji, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi
Endodontik tedavi görmüş dişlerin ortodontik tedavi öncesi ve sonrasındaki durumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu retrospektif çalışmanın amacı, ortodontik tedaviyi takiben endodontik tedavili dişlerde ve karşıt vital dişlerde eksternal apikal kök rezorpsiyonunun (EAKR) varlığını ve miktarını değerlendirmek, EAKR ile ortodontik tedavi tipi, tedavi süresi, cinsiyet ve hastaların yaşı gibi olası risk faktörleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya 620 endodontik tedavili dişi ve 580 karşıt vital dişi bulunan 503 hasta dahil edilmiştir. Dişlerin kron ve kök uzunluğu, her hasta için ortodontik tedavinin başında ve sonunda alınan dijital panoramik radyografiler üzerinde ölçülmüştür. Ortodontik tedavi öncesi ve sonrası kron/kök oranları karşılaştırılarak endodontik tedavili dişlerdeki ve karşıt vital dişlerdeki EAKR yüzdesi hesaplanmıştır. Çekim kararına göre tek ve iki aşamalı tedavi gruplarının karşılaştırılması yapılmış ve daha sonra çekimli ve çekimsiz tedavi grupları tedavi aşamalarına göre karşılaştırılmıştır. Ayrıca, endodontik tedavili ve karşıt vital dişler, tedavi aşamasına ve dişlerin çekilip çekilmediğine göre EAKR yüzdesi açısından birbirleriyle karşılaştırılmıştır. Örneklemin normalliği için Shapiro-Wilk testi kullanılmıştır. Karşılaştırmalar ve korelasyonları test etmek için Mann-Whitney U Testi, Bağımsız İki Örneklem t Testi, Wilcoxon-Signed Rank Testi, Paired t Testi, Mc Nemar Testi ve Spearman Korelasyon Testi uygulanmıştır. Bulgular: Endodontik tedavili dişler ve vital dişler EAKR açısından karşılaştırıldığında tüm ortodontik tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmiştir (p<0.05). EAKR ortodontik tedavi süresi ve tipi ile pozitif korelasyon göstermiş (p<0.05), ancak hastanın yaşı ve cinsiyetinden etkilenmemiştir. İki aşamalı çekimli ortodontik tedavi grubunda hem endodontik tedavili dişlerde hem de vital dişlerde istatistiksel olarak anlamlı EAKR gözlenmiştir (p<0.05). Vital dişlerde, tek aşamalı çekimli tedavi grubunda çekimsiz tedavi grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı EAKR bulunurken, endodontik tedavili dişlerde anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Endodontik tedavili dişler vital dişlere göre anlamlı derecede daha az EAKR göstermiştir. Endodontik tedavili dişlerdeki EAKR, ortodontik tedavi planlanırken dikkate alınması gereken önemli bir faktör olmayabilir.
Asimetri monobloğunun kraniyofasiyal ve dentoalveolar yapılara olan etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı asimetri monobloğu ile mandibular transversal asimetriye sahip olan hastaların asimetrilerinin düzeltilmesi ile, hastalarda değişen kraniyofasiyal ve dentoalveoler değişimleri incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Asimetri monobloğu ile mandibular iskeletsel asimetri düzeltimi yapılmış, yaş ortalaması 14,18±1,7 yıl olan 66 bireyin modelleri ve lateral sefalometrik filmleri tedavi başı ve tedavi sonu olarak değerlendirilmiştir. Bu 66 bireyden posteroanterior sefalometrik filmleri mevcut olan 36 bireyin tedavi başı (T0) ve tedavi sonu (T1) radyografilerinde transversal ve vertikal yön ölçümleri yapılmış, sağ ve sol simetrisi değerlendirimiştir. 66 bireyin tedavi başı (T0) ve tedavi sonıı (T1) lateral sefalometrik radyografilerinde sagitttal ve vertikal yön ölçümleri yapılmıştır. 66 bireyin tedavi başı (T0) ve tedavi sonu (T1) tüm modelleri, 3Shape R700™ ile tarandı. Alt ve üst çenedeki interkanin, intermolar mesafeleri, ark derinliği, ark çevresi ölçümleri ve maksiller kanin diş inklinasyon değişimlerine bakılmıştır. Bu parametreler orthoanalyzer yazılımı kullanılarak ölçüldü. Posteroanterior sefalometrik ve lateral sefalometrik radyografilerdeki T0 ve T1 değişimlerindeki kraniyofasiyal değişiklikleri karşılaştırmak için Dolphin Imaging yazılım programı kullanıldı. Bulgular: Asimetri monobloğu ile fonksiyonel ortopedik tedavi yapılan hastalarda, tedavi sonrası model analizlerinde dentoalveoler maksiller ölçümlerde anlamlı artış görülmüş, mandibular ölçümlerde ise bir değişiklik görülmemiştir. Asimetri monobloğunda ekspansiyon vidası koyulan tarafta üst 1.molar diş ve orta hat arasında daha belirgin bir artış olduğu görülmüştür. Posteroanterior sefalometrik ölçümlerde ise, tedavi sonunda ANSMeMSR° ölçümünde 0° yaklaşıldığı, CoL-AG sola deviye grup ölçümünde ise anlamlı bir artış olduğu görülmüştür. Diğer posteroanterior sefalometrik ölçümlerde ise anlamlı bir değişim olmadığı görülmüştür. Lateral sefalometrik ölçümlerde ANB° açısında azalma, SNB° açısında artış, vertikal açılarda (FMA° ve Sn/GoGn°) artış görüldüğü gözlemlenmiştir. Diğer lateral sefalometrik ölçümlerde ise anlamlı bir değişim olmadığı görülmüştür. Mandibular orta hattın tedavi başı (T0) ve tedavi sonu (T1) farkı ölçümlerinde, sola deviye grubunda orta hat düzeltimi 2,68 mm (±0,89) olarak bulunurken sağa deviye grubunda orta hat düzeltimi 2,6 mm (±0,93) olarak bulunmuştur. Bu değişikliklerin anlamlı çıktığı görülmüştür. Sonuç: Şiddetli olmayan mandibular asimetrilerde büyüme ve gelişim döneminde asimetri monobloğu ile yapılan fonksiyonel ortopedik tedavide mandibular asimetri büyük ölçüde giderilmiştir. Asimetri monobloğu ile fonksiyonel ortopedik tedavinin, şiddetli olmayan mandibular asimetriye sahip hastalarda, ortognatik cerrahi ve kamuflaj tedavisine iyi bir alternatif olabilir. Anahtar Kelimeler: mandibular asimetri, asimetri monobloğu, fonksiyonel ortopedik tedavi
Mini vidaların yeniden kullanımında farklı dezenfeksiyon yöntemlerinin in vitro incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, mini vidaların yeniden kullanım için hazırlanmasında daha önce literatürde kabul görmüş olan kimyasal temizleme yöntemine alternatif yeni bir kimyasal temizleme yöntemi sunmak ve bu yeni yöntemin etkinliğini ve klinik uygulanabilirliğini karşılaştırmalı olarak incelemektir. Metod: Çalışmada bulunan 80 adet mini vida, rastgele seçilerek 4 gruba ayrılmıştır. İlk üç grup çalışma grubu, dördüncü grup kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Çalışma gruplarındaki mini vidalar kemik bloklara uygulanıp çıkarılmıştır. Birinci gruba distile su ile, ikinci gruba %37'lik ortofosforik asit ve %5,25'lik NaOCl ile, üçüncü gruba %9'luk etidronik asit ve %2,5'lik NaOCl karışımı ile temizleme işlemi uygulanmış, dördüncü grup herhangi bir işlem görmemiştir. Deney gruplarının mekanik değerlendirmesi maksimum yerleştirme - çıkarma torku ve yatay kuvvet direnci ile, yüzey özellikleri de SEM/EDS ile değerlendirilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde non-parametrik Kruskal-Wallis testi ve anlamlılığın karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Anlamlılık değeri %5 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Yapılan mekanik testlerde üçüncü gruptaki mini vidalar kontrol grubundakilere benzer değerlerler göstermiştir. Yatay kuvvet direnci açısından gruplar arası farklılık bulunmamıştır. Yüzey özellikleri incelemesinde birinci gruptaki mini vidaların yüzeylerinde doku artıkları gözlenmiş fakat kimyasal temizleme uygulanan mini vidaların yüzeylerinin doku artıklarından arındığı belirlenmiştir. EDS analizi bulguları da doku artıklarının incelenmesi bakımından SEM analizine parallellik göstermiştir. İkinci gruptaki mini vidalarda yüzey korozyonu daha yüksek bulunmuş, üçüncü grup yüzey morfolojisi bakımından kontrol grubuna benzerlik göstermiştir. Tüm çalışma grubu mini vidalarında uç deformasyonu belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmanın sonuçlarına bakıldığında, mini vidaların ikinci kez kullanımında kimyasal temizleme işleminin etkili olduğu belirlenmiştir. %9'luk etidronik asit ve %2,5'lik NaOCl karışımı ile oluşturduğumuz kimyasal temizleme yönteminin diğer kimyasal temizleme yöntemi kadar etkili olduğu, mini vida yüzeyinde daha az korozyona neden olduğu ve diğer yönteme göre zaman tasarrufu sağlayarak klinik uygulamada yerini alabileceği görülmüştür.
Farklı sagittal yön anomalilerine sahip hastalarda büyüme gelişim dönemlerine göre spee eğrisi karakteristiklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, farklı büyüme dönemlerinde ve farklı sagittal iskeletsel gelişim gruplarındaki bireylerde Spee eğrisi karakteristiklerindeki değişimlerin üç boyutlu dijital modeler kullanılarak değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu çalışmada, prepubertal (PP2=,MP3=,H1,S) (92 birey), pubertal (H2,MP3cap,DP3U) (96 birey) ve postpubertal (PP3U,MP3U,RU) (97 birey) olarak gruplandırılan toplam 258 bireyin üç boyutlu çalışma modelleri kullanılmıştır. Bireylerin dijital modelleri üzerinde Spee eğrisi derinlikleri ve ark morfolojisine ait boyutsal değerler model tarama cihazı ile ( 3Shape R700 Copenhagen, Denmark) incelenmiş ve gruplar arası karşılaştırılmıştır. Bağımsız iki grup analizlerinde, normal dağılım gösteren veride Mann Whitney U Testi, normal dağılım göstermeyen veride ise Independent-Sample t test kullanılmıştır. Bağımsız ikiden fazla grup karşılaştırmalarında, verinin normal dağılıp dağılmadığına göre Kruskal Wallis H ve One-Way ANOVA testlerine başvurulmuştur. Bulgular: Prepubertal gruptaki hastaların arkın solundaki en derin Spee değeri ortalaması, postpubertal hastalara göre yüksek bulunmuştur (p=0,003). Spee eğrisi derinliği tüm iskeletsel gelişim gruplarında iskeletsel Sınıf II hastalarda daha yüksek bulunmuştur. (p<0,05). Tüm hastalar söz konusu olduğunda iskeletsel Sınıf II grubunda yer alan hastaların en derin Spee değerleri, diğer iki gruptaki hastalara göre yüksek bulunmuştur (p<0,001). Tüm hastalar karşılaştırıldığında en derin Spee değerleri iskeletsel gelişim dönemi gruplarına göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Cinsiyet değişkeninin en derin Spee değerleri üzerinde fark yaratıcı bir etkiye sahip olmadığı görülmüştür. Sonuç: Spee eğrisi derinliği üzerinde sagittal iskeletsel anomali durumu etkili iken, iskeletsel gelişim döneminin etkisinin zayıf olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Spee eğrisi, iskeletsel gelişim, üç boyutlu modeller
Farklı sagittal ve vertikal yön anomalilerine sahip hastalarda ark morfolojisinin ve intermaksiller diş boyut oranlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, büyüme ve gelişimini tamamlamış farklı sagittal ve vertikal yön anomalilerine sahip bireylerde intermaksiller diş boyut oranlarının ve ark morfolojisini 3 boyutlu çalışma modelleri kullanılarak incelenmesidir. Yöntem: Bu çalışmada, post pubertal ( PP3u, MP3u, Ru) 103 iskeletsel Sınıf I, 102 iskeletsel Sınıf II, 91 iskeletsel Sınıf III, 92 hipediverjan, 104 hipodiverjan, 100 normodiverjan bireye ait 3 boyutlu çalışma modelleri kullanılmıştır. Bireylerin alçı modelleri, model tarama cihazı ile ( 3Shape R700 Copenhagen, Denmark) taranıp, Orthoanalyzer programı ile ark üzerindeki ölçümleri yapıldıktan sonra gruplar sınıflar arası karşılaştırılmıştır. Normal dağılım göstermeyen değişkenlerde, bağımsız ikiden fazla grup karşılaştırması söz konusu olduğunda Kruskal-Wallis H testten yararlanılmış, normal dağılım gösteren değişkenlerde One-way ANOVA testi uygulanmıştır. Bulgular: Bolton genel oran, Sınıf III hipodiverjan bireylerde normodiverjan bireylere göre (p=0,013), hipodiverjan Sınıf III grubunda ise Sınıf II ve Sınıf I bireylere göre daha yüksek bulundu (p<0,05). Ön oran Sınıf III bireylerde, Sınıf I bireylere göre daha yüksek bulundu (p=0,005). İnterpremolar mesafe, normodiverjan Sınıf III bireylerde Sınıf II bireylere göre daha yüksek bulundu (p=0,009). İntermolar mesafe farklı dik yön gruplarında Sınıf III bireylerde Sınıf II bireylere göre daha yüksek bulundu (p=0,001). Maksillar molar ve kanin derinlik hiperdiverjan Sınıf II bireylerde Sınıf III bireylere göre daha yüksek bulundu (sırasıyla p=0,001, p=0,016). Ark perimetresi Sınıf III hastalarda dik yöne göre anlamlı farklılıklar göstermiştir (p=0,04). Palatal yükseklik, normodiverjan Sınıf III hastalarda Sınıf II bireylere göre daha yüksek bulundu (p=0,04). Kare ark şekli Sınıf II hastalarda, Sınıf III hastalardan daha sık görülmüştür. Sonuç: Sagittal ve vertikal yön anomalilerinin ark morfolojisi ve Bolton değerleri üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: İskeletsel maloklüzyon, dijital modeller, Bolton analizi
Sıçanlarda hızlı maksiller genişletmede trombositten zengin fibrin uygulanmasının kemik oluşumuna etkisinin incelenmesi
Çalışmamızda enjekte edilebilir trombositten zengin fibrinin (i-TZF), sıçanlarda genişleyen premaksiller sutura bölgesindeki kemikleşmeye etkisi incelenmiştir. Bu amaçla 28 adet Wistar Albino cinsi genç erkek sıçan 4 gruba ayrılmıştır. i-TZF uygulanan çalışma grupları (ÇA ve ÇB) ve i-TZF uygulanmayan kontrol grupları (KA ve KB), uzun (ÇA ve KA) ve kısa (ÇB ve KB) dönem pekiştirme yapılan alt gruplara ayrılmıştır. Tüm deney süresince T0 (0.gün), T1 (5.gün), T2 (20.gün), T3 (35.gün) zamanlarında KIBT görüntüleri alınarak, dişsel genişlik ölçümleri yapılmıştır. Tüm gruplara 5 gün RME, 15 gün pekiştirme uygulanmıştır. ÇB ve KB gruplarının pekiştirme dönemine T2'de son verilip 15 gün nüks takibi yapılırken, ÇA ve KA gruplarının pekiştirme dönemi 35.güne kadar devam etmiştir. ÇA ve ÇB gruplarına T1 ve T2 zamanlarında i-TZF enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm gruplardaki hayvanlar deney sonunda sakrifiye edilmiş, kemik mineral yoğunluğu (BMD) ve sutural genişlik ölçümleri için Mikro-BT incelemesi yapılmıştır. KIBT ölçümleriyle hesaplanan nüks oranı değerlerinde istatistiksel anlamlı olarak en düşük nüks oranı ÇA grubunda, en yüksek nüks oranı KB grubunda bulunmuştur. T3 zamanına ait KIBT ve Mikro-BT sutural genişlik ölçümleri benzerlik göstermekte olup, istatistiksel anlamlı en yüksek sutural genişlik ÇA grubunda, en düşük sutural genişlik KB grubunda görülmektedir. BMD bulgularında çalışma gruplarının değerleri, kontrol gruplarına göre anlamlı olarak fazladır. Çalışmamız sonucunda i-TZF'nin genişleyen sutural bölgedeki yeni kemik oluşumuna ve kemik yoğunluğuna olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Bu bulgular doğrultusunda, i-TZF'nin pekiştirme süresinin kısaltılması ve nüksün azaltılması yönünde katkısı olacağı düşünülmektedir.
Ağız içi değişen sıcaklık değerlerinin şeffaf plak materyalinin mekanik özellikleri üzerine etkisinin in vitro olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, termoplastik şeffaf plak materyallerinin mekanik özelliklerinin simüle edilmiş bir ağız içi ortamda değerlendirilmesidir. Araştırmanın materyalini oluşturan altı farklı şeffaf plak materyali üzerinde oda sıcaklığında ve ağız içi ortamı simüle eden termal siklus işlemi sonrasında çekme testleri yapılmıştır. 0.76 mm kalınlığında kare şeklinde temin edilen malzemeler üzerinden lazerle kesilerek numuneler alınmıştır. Numuneler şeffaf plaklar ile sıcak yiyecek ve içecek tüketildiğinde, ağız ortamında oluşacak sıcaklık değişimlerini invitro olarak taklit etmek amacıyla termal siklus cihazına sokulmuştur. 1.000 termal döngü ile yaşlandırılan bu plak numunelerine, ardından çekme deneyi yapılmıştır. Altı grubun her birinde 5 örnek olmak üzere toplam 30 örnek vardır. Numunelerin elastisite modülü, çekme dayanımı ve kopma uzamasını belirlemek için çekme testleri kullanılmış ve gerilme uzama eğrisi analizi gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın sonuçlarına göre, termal döngüden sonra CA PRO ve GT Flex materyallerinin elastisite modülü artmıştır. Gerilme-uzama eğrileri analiz edildiğinde, her bir materyalin termal siklus uygulandıktan sonraki kuvvete karşı esnemesinin azaldığı görülmüştür. Şeffaf plak materyallerinin mekanik özellikleri sıcaklık dışındaki faktörlerden de etkilenmektedir. İnsan tükürüğünün etkisini içeren ağız içi ortamı simüle etmenin bu malzemelerin mekanik özelliklerini anlamada kritik olduğu keşfedilmiştir. Bu bulgular göz önüne alındığında, şeffaf plakların mekanik özellikleri üzerine yapılacak in vivo insan çalışmalarının gerekli olduğuna inanılmaktadır.
Nazoalveoler molding tedavisi görmüş dudak damak yarıklı bireylerin yüz morfolojilerinin karma ve erken daimi dentisyonda üç boyutlu fotoğraflama yöntemiyle değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı nazoalveoler molding (NAM) tedavisi görmüş dudak damak yarıklı (DDY) bireylerin yüz morfolojilerini üç boyutlu yüz morfolojisi analizi (ÜBYMA) ve lateral sefalometrik radyografilerle değerlendirerek, farklı yarık tiplerine sahip bireyleri; yarıksız, Sınıf I iskeletsel malokluzyona sahip bireylerle karşılaştırmaktır. Yöntem: Yaşları 7-14 arasında değişen, ortodontik tedavisine henüz başlanmamış 42 DDY'li birey ve 40 Sınıf I malokluzyona sahip birey çalışmaya dahil edilmiştir. DDY'li bireylerin hepsi bebeklik döneminde NAM tedavisi almış olup bireyler yarık tiplerine göre; 21'i tek taraflı total dudak damak yarığı (TTDDY), 11'i çift taraflı total dudak damak yarığı (ÇTDDY) ve 10'u tek taraflı dudak ve alveol yarığı (TDAY) olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Tedavi öncesinde tüm bireylerden üç boyutlu yüz görüntüleri ve lateral sefalometrik radyografiler elde edilmiştir. Bu görüntüler kullanılarak grupların iskeletsel, dental ve yumuşak doku özellikleri doğrusal, açısal, oransal, alansal ve hacimsel ölçümlerle karşılaştırılmıştır. TTDDY ve TDAY gruplarında yüzün hem sağ hem de sol tarafından yapılan ölçümlerle, bireylerde simetri değerlendirmeleri yapılmıştır. Aynı zamanda, ÜBYMA ve lateral sefalometrik radyografi analizlerinin ikisinde de incelenen eş ölçümler karşılaştırılmıştır. Bulgular: Burun genişliği ve subalar genişlik, TTDDY ve ÇTDDY gruplarında Sınıf 1 grubuna kıyasla belirgin artışlar göstermiştir (p<0,05). Alt dudak uzunluğu ÇTDDY grubunda daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Üst dudak projeksiyonunda TTDDY grubu diğer gruplara göre daha düşük değerler gösterirken, alt dudak projeksiyonunda da TTDDY grubu Sınıf 1 grubuna kıyasla daha düşük değerler göstermiştir (p<0,05). Burun ve paranazal bölge hacimlerinde gruplar arasında anlamlı fark izlenmemiştir. Üst dudak uzunluğu ve yüz yüksekliklerinde de gruplar arasında benzer sonuçlar izlenmiştir. Tek taraflı yarık gruplarında yapılan simetri analizlerinde, Ac–Sn, Cph–Sn, Ac–Koronal Düzlem mesafeleri ile Bc–N'–Sn açısı yarıklı bölgede yarıksız bölgeye göre anlamlı düzeyde daha yüksek; Ch–Ac mesafesi ise daha düşük bulunarak belirgin asimetriler saptanmıştır (p<0,05). Buna karşın Ac–Prn, Bc–Koronal Düzlem, Ck–Koronal Düzlem mesafeleri ile Sn–Prn/Ac–Prn oranında gruplar arasında simetrik bir yapı gözlenmiştir. Hem ÜBYMA'da hem de sefalometrik analizlerde yapılan eş ölçümler incelendiğinde; N'–Me' ve N'–Sn mesafeleri, Li–Sl–Pg'° ve N'–Prn–Pg'° açıları, ile N'–Sn/N'–Me' oranı iki analiz yöntemi arasında benzer sonuçlar vermiştir. Buna karşılık, Sn–Me' mesafesi, Sn–Me'/N'–Me' oranı ve N'–Sn–Pg'° açısı sefalometrik analizde, ÜBYMA'ya kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek; Sn–Sto ve Sto–Me' mesafeleri ile C–Sn–Ls° açısı ise ÜBYMA'da sefalometrik analizlere göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Gruplar arasında belirgin morfolojik farklılıklar gözlenmiştir. Tüm bireylerin NAM tedavisi almış olması, yüz yükseklikleri, dudak genişliği, alt ve üst dudak vermilyon yükseklikleri, üst dudak uzunluğu, nazal projeksiyon, labiomental açı, dudak vermilyon alanı, burun hacmi ve orta yüz hacmi gibi ölçümlerde Sınıf 1 grubuna benzer sonuçların elde edilmesine katkı sağlamış olsa da bu durum yüzün diğer kısımlarında yapılan ölçümlere yansımamıştır. Özellikle burun bölgesi, filtrum, üst ve alt dudak projeksiyonları ile çene ucu gibi alanlarda gruplar arasında belirgin morfolojik farklılıklar tespit edilmiştir. Ayrıca nazal ve fasiyal açılarda da gruplar arası anlamlı farklar izlenmiştir.
Farklı ortodontik tedavilerin çocuklarda ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi, benlik saygısı ve akran zorbalığı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu tez çalışması, intraoral ve ekstraoral apareylerle ve sabit yöntemle ortodontik tedavi gören çocuklarda ağız sağlığıyla ilişkili yaşam kalitesi, benlik saygısı ve akran zorbalığı düzeylerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Araştırma, Akdeniz Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na başvuran, 8–16 yaş aralığındaki toplam 101 birey üzerinde gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar, kullanılan tedavi yöntemine göre; sabit ortodontik tedavi, intraoral aparey ile tedavi ve ekstraoral aparey ile tedavi olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Bu hastalara tedavi başlangıcında, birinci ayın sonunda ve tedavi sonunda "Ağız Sağlığıyla İlişkili Yaşam Kalitesi Ölçeği (OHIP-14)", "Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği" ve "Çocuk-Ergen Zorbalık Ölçeği-9 Kısa Form" uygulanmıştır. Elde edilen veriler SPSS programında analiz edilmiştir. Bulgular: Ekstraoral ve intraoral aparey grubunun karşılaştırılmasında ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi zamanla düşmüş, benlik saygısı zaman içinde artmıştır ancak bu artışın ekstraoral ya da intraoral grupta meydana gelmesi, istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa yol açmamıştır. 3 farklı tedavi grubunun tedavi başı ve tedavi sırasında alınan ölçümlere göre tedaviden 1 ay sonra bu üç grupta da benlik saygısı artmıştır. Akran zorbalığı ve ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi ise bu 1 ayda düşmüştür. Bu değişimlerde gruplar arasında bir fark olmadığı görülmüştür. Sonuç: Tedavi süreciyle birlikte benlik saygısı artarken, akran zorbalığı düzeyleri azalmaktadır. Ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi de düşmüştür ancak bu düşüşün tedavi başlangıcında tedaviye alışma süreciyle ilgili olduğu düşünülmektedir. Bu bulgular, ortodontik tedavinin bireyin sosyal ve duygusal gelişimi açısından da önemli bir müdahale olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ortodontik tedavi, ağız sağlığıyla ilişkili yaşam kalitesi, benlik saygısı, akran zorbalığı, psikososyal etki
Pendulum, benefit sistem ve AMDA intraoral molar distalizasyon yöntemlerinin etkilerinin karşılaştırılması
Çalışmamızın amacı, intraoral molar distalizasyon apareylerinden diş-doku destekli Pendulum, kemik destekli Benefit ve AMDA apareylerinin dentoalveloler ve iskeletsel etkilerini karşılaştırmaktır. İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'nda bu apareyler ile tedavi edilmiş ya da edilecek 10'ar hasta çalışmaya dahil edilmiş, molar distalizasyonu öncesi ve sonrasında alınan metal rehberli ve rehbersiz ikişer sefalometrik radyografi ile alçı çalışma modellerinden elde edilen ölçümlerle karşılaştırma yapılmıştır. Tedavi öncesi iskelet yaşı ortalamaları Pendulum grubunda(PG) 15,85±1,7, Benefit grubunda(BG) 16,25±1,01, AMDA grubunda(AG) 15,9±1,37 olup tedavi süreleri sırasıyla 8,77±2,11 ay, 8,09±3,83 ay ve 9,85±3,07 ay sürmüştür. PG'nun molar distalizasyon miktarı(6±3,5mm) BG (3,45±1,14mm) ve AG'dan (3,3±2,18mm) anlamlı oranda yüksek olsa da PG'da molarların distale devrilme oranı(6,2±7,07), keserlerin protrüzyonu(2,97±3,59/2,7±4,22mm), overjet artışı(1,3±1,41mm), molarların meziobukkal rotasyonu(14,4±10,56) diğer gruplara göre anlamlıdır. PG'da ikinci premolarların anlamlı oranda ekstrüzyonu(2,85±3,11mm) nedeni ile dik yön boyutlarında diğer gruplardan anlamlı artış olmuştur. BG'nun dik yön açılarında anlamlı artış tespit edilmiş; overbite miktarı PG'da BG'na göre, BG'da AG'na göre anlamlı düşmüştür. BG ve AG'da premolar dişler molarlarla birlikte distalize olmuştur ve keserlerde retrüzyon gözlenmiştir. AG'da molar(5,8±5,96) ve premolarlarda(10,35±9,02) anlamlı distale devrilme gerçekleşmiştir. BG ve AG'da molarlar ve premolarlar arası transversal genişlik anlamlı artmıştır. Sonuç olarak; Pendulum apareyinin birçok dişsel ve iskeletsel yan etkisi bulunmuştur. AMDA apareyinin stabilizasyonu, dişsel yan etkileri ve hasta konforu açısından pratikte kullanımının zor olduğu tespit edilmiştir. Benefit apareyi daha gövdesel hareket sağladığı, dentoalveoler yan etkileri az olduğu, transversal yönde olumlu etkisi olduğu için dikey yön gelişim paterni olan hastalarda dikkat edilmesi kaydıyla klinik açıdan daha avantajlı bulunmuştur.
Monoblok ve twin-blok apareylerinin mikrosensör ile objektif kullanım sürelerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda alt çene geriliğine bağlı iskeletsel Sınıf II maloklüzyona sahip adolesan dönemdeki hastaların tedavisinde kullanılan monoblok ve twin-blok apareylerinin mikrosensör ile nesnel kullanım verilerinin incelenmesi ile aparey tipi, yaş ve cinsiyet parametrelerinin hareketli fonksiyonel aparey uyumuna olan etkisinin aydınlatılması amaçlanmıştır. 10-15 yaşları arasında toplam 30 hasta ile yürütülen klinik çalışmada hastalar rastgele olarak eşit iki gruba bölünmüştür. Bir gruba monoblok diğer gruba twin-blok apareyi uygulanmış, hastalara apareylerini günde 15 saat kullanmaları önerilmiştir. Ortalama 6 seans boyunca mikrosensör ile nesnel kullanım süreleri ölçülen hastalar yazılı olarak kullanım sürelerini beyan etmiştir. Hastaya ve tedaviye bağlı elde edilen tüm parametrelerin uyuma olan etkisi istatistiksel olarak analiz edilmiştir. 15 saat kullanım önerisine rağmen hastaların ortalama aparey kullanım süresi günlük 10,67±3,93 saat olmuştur. Suboptimal süre olan 8 saatin üzerinde düzenli kullanım oranı %75 olarak hesaplanmıştır. Artan yaş ile hareketli aparey uyumu anlamlı olarak azalmaktadır. Aparey tipinin ve cinsiyetin uyuma etkisi bulunamamıştır. 6 seans sonunda uyum seviyelerinde %35 oranında azalma görülmüştür. Hastalar kendi kullanım sürelerini ortalama 3,76 saat daha iyimser beyan etmiştir. Farklı dizaynlarına rağmen monoblok ve twin-blok apareylerinin kullanım süreleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Uyum, artan yaş ve tedavi süresi ile azalmakta olup hareketli aparey ile tedavide başarıyı riske atmaktadır.
Genç ve erişkin sıçanlarda mikro osteoperforasyonların osteoklastik ve osteoblastik aktivite üzerine etkilerinin incelenmesi
Çalışmamızda mikro osteoperforasyon ile hızlandırılmış diş hareketi sürecindeki kemik metabolizmasının ve yaşa bağlı olarak gerçekleşen değişikliklerin aktif tedavi ve retansiyon dönemlerinde incelenmesi amaçlanmıştır. Deneysel in-vivo çalışmamızda 6 ve 36-40 haftalık iki grup olmak üzere toplam 36 adet erkek Wistar-Albino cinsi sıçan kullanılmıştır. Sağ ve sol üst birinci molar dişlere mezial yönde ve 25 g şiddetinde ortodontik kuvvet uygulanmış ayrıca sol birinci molar çevresinde 5 adet perforasyon yapılmış; sağ taraf kontrol, sol taraf ise MOP grubunu temsil etmiştir. 7, 14 ve 21. günlerde yapılan sakrifikasyonların ardından diş hareketi miktarı ölçümleri, mikro bilgisayarlı tomografi değerlendirmeleri ve immünohistokimyasal analizler ile hızlandırılmış diş hareketinde yaşa bağlı etkiler incelenmiştir. MOP etkisiyle özellikle genç sıçanlarda osteoklastik aktivite, diş hareketinin gecikme safhasının kısalmasıyla erişkin sıçanlara göre daha erken başlamıştır. Alçı model ölçümlerinde MOP yapılan genç grupta kontrol grubuna kıyasla 7. günde 1,46 kat, 14. günde ise 1,23 kat hızlı diş hareketi tespit edilmiştir. Yaşa bağlı değerlendirmede ise MOP yapılan genç grupta erişkin gruba oranla 7. günde 1,91 kat; 14. günde ise 1,3 kat hızlı diş hareketi gerçekleşmiştir. Aktif tedavi döneminde osteoklastik aktivitesi en yüksek olan MOP yapılan genç grup, pekiştirme döneminde en yüksek OPN seviyesine sahip olsa da kemik hacmi/toplam hacim (KH/TH) ve kemik minaral yoğunluğu (KMY) değerleri açısından en düşük seviyededir. Hem MOP hem de kontrol grubundaki gençlerde pekiştirme döneminde osteoblastik aktivite daha fazla olsa da kemik yıkım belirteçlerinden olan TRAP ve RANK seviyeleri de erişkinlerden daha yüksek bulunmuştur. Dolayısıyla tedavi sonrası oluşabilecek nüksün önüne geçilebilmesi için her iki yaş grubunda da pekiştirme dönemi uzun tutulmalıdır.
Minivida destekli en masse retraksiyon uygulamalarında farklı kuvvet doğrultularının diş hareketi üzerine etkilerinin fem analizi ile incelenmesi
Çalışmamızın amacı, üst 1. premolar çekimli olgularda mini vidalardan destek alınarak yapılan en masse retraksiyon uygulamalarında farklı kuvvet doğrultularının diş hareketi üzerindeki etkilerinin FEM analizi ile incelenmesidir. Çalışmamızda anterior bölgenin kütlesel retraksiyonunun sağlanması amacıyla, ark teli üzerinde lateral ve kanin dişler arasına yerleştirilmiş retraksiyon çengelleri ile, 2. küçük azı ve 1. büyü kazı dişlerin kökleri arasına yerleştirilmiş mini vidalar arasında kapatıcı yaylar vasıtasıyla 200 gr şiddetinde kuvvet uygulanması simüle edilmiştir. Farklı kuvvet vektörlerinin simüle edilmesi amacıyla, ark telinden itibaren 5 mm ve 8 mm olmak üzere iki farklı yükseklikte retraksiyon çengeli ile; 6, 8 ve 12 mm olmak üzere üç farklı yükseklikte mini vidanın yerleştirildiği altı analiz modeli oluşturulmuştur. Ön ve arka dişlerde meydana gelen yer değiştirmeler FEM analiziyle uzayın üç yönünde incelenmiştir. Analiz sonucunda, retraksiyon çengeli yüksekliğinin artması ile birlikte kesiciler bölgesinde meziodistal yönde meydana gelen devrilme miktarında artış gözlenmiştir, posterior bölgede ise vida yüksekliğinin artması ile birlikte meziodistal yönlü devrilme miktarında azalma gözlenmiştir. Bukkopalatinal yönde alçak retraksiyon çengeli kullanıldığında, vida yüksekliğinin artması ile birlikte palatinal yönlü devrilme hareketi azalırken, yüksek retraksiyon çengeli kullanıldığında, vida yüksekliği arttıkça palatinal yönlü devrilme miktarının da arttığı görülmüştür. Posterior bölgede ise, vida yüksekliğinden bağımsız olarak alçak retraksiyon çengeli bukkal yönde daha fazla devrilmeye yol açmıştır. Vida yüksekliğinin artması ile birlikte ise bukkal yöndeki devrilme miktarı artmıştır. Vertikal yönde anterior bölgede, retraksiyon çengeli yüksekliği arttıkça, meydana gelen intrüzyon miktarı artmıştır, posterior bölgede ise ekstrüzyon meydana gelmiş olup, hareket miktarı hook yüksekliğinin artması ile birlikte artmıştır. Alçak retraksiyon çengelinin kullanıldığı durumda, anterior bölgede vida yüksekliğindeki artış süperior yönlü hareket miktarını arttırmıştır.
Farklı kimyasal çözücü ajanlarin seramik ortodontik braketlerin debonding ve kopma bölgeleri üzerine etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu in vitro tez çalışmasının amacı; farklı organik kimyasal çözücülerin, seramik braketlerin debonding kuvvetlerine olan etkilerini belirlemek ve mine hasarlarını engelleyecek yeni bir debonding yaklaşımı oluşturmaktır. Çalışmada ortodontik amaç ile çekilmiş 132 adet insan premolar dişi kullanılmıştır. Her biri 12 dişten oluşan, kontrol grubu ile 5 farklı organik kimyasal çözücünün (aseton, etanol, dimetil sülfoksit, nane yağı, sıcak su) iki farklı sürede (5 dakika ve 15 dakika) debonding öncesi uygulanması ile oluşturulan toplam 11 adet grup bulunmaktadır. Termosiklus işlemini takiben örneklere evrensel test cihazı ile sıyırma kuvvetleri uygulanmıştır. MPa cinsinden kopma değerleri ölçüldükten sonra ARI skorlaması ile kopma bölgeleri ve artık yapıştırıcı miktarı belirlenmiştir. Solüsyonların mine yüzeyine etkisini belirlemek amacıyla her gruptan birer örneğin SEM görüntüsü incelenmiştir. Tüm gruplar içinde en yüksek sıyırma kuvvetleri etanol 5 dakika ve etanol 15 dakika gruplarında görülmüş olup, bu değerler kontrol grubunun sıyırma kuvvetlerine göre de istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. SEM görüntüleri incelendiğinde; tüm gruplarda mikro çatlaklar izlenmesine rağmen, etanol grubunda çatlakların derinliğinin belirgin bir şekilde fazla olduğu ve mine yüzeyine en fazla hasarı etanolün verdiği belirlenmiştir. Sıcak suyun ve dimetil sülfoksitin kompoziti yumuşatmadığı, aksine sertleştirerek sıyırma kuvvetlerini arttırdığı, nane yağının ise kompoziti yumuşatma veya sertleştirme üzerine herhangi bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir. Aseton 5 dakika ve aseton 15 dakika grubunun sıyırma kuvvetleri, aynı sürelerde uygulanan diğer kimyasal solüsyonlara ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Seramik braketlerin debonding işlemi öncesinde aseton uygulanmasının, mine hasarını engelleyecek ve seramik braketlerin debondingini kolaylaştıracak alternatif bir yöntem olarak klinikte uygulanabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Seramik Braket, Sıyırma Kuvvetleri, Organik Kimyasal Çözücü, Aseton, Etanol
Sınıf II maloklüzyonda iki farklı tipte pre-ortodontik traıner (POT) aygıtlarının etkilerinin sefalometrik kayıtlarla değerlendirilmesi
Anormal dil ve dudak hareketleri gibi myofonksiyonel alışkanlıklar kraniofasiyal gelişim ve ortodontik anomalilere neden olur (6, 9, 10, 13, 15, 19, 20). Myofonksiyonel apareylerin kullanılmasının en önemli amacı kassal dengeyi sağlamak, oral disfonksiyonu ortadan kaldırmak ve maksiller kesici dişlerin protrüzyonu ile proklinasyonunu düzeltmek veya azaltmaktır (15). Kraniyofasiyal yapıların büyüme, gelişimi ve perioral kasların diş pozisyonları üzerine etkisi yaygın olarak tartışılsa da henüz cevaplanmamış bir çok soru ve kas hareketine bağlı çeşitli ortodontik tedavi metodları vardır (14). Class II maloklüzyonun düzeltilmesinde POT aygıtı kullanılmasının pek çok avantajlarından biri de kasların rahatlamasıyla bruksizm alışkanlığının önlenmesi olarak ifade edilmektedir (10). Ayrıca, aygıtın yutkunma sırasında dilin ve alt dudağın olumsuz etkilerini ortadan kaldırarak dişsel açıklık anomalisini de düzelttiği öne sürülmektedir (19). Anormal dil ve dudak fonksiyonunu düzeltilmesiyle normal gelişim ve stabiltenin sağlanmasına da katkıda bulunduğu bildirilmektedir (8). POT aygıtıyla anomalilere erken karışık dişlenme döneminde müdahale edilebilir. Böylece olası sürekli diş çekimi veya ortognatik cerrahi gibi komplike girişimlerin önlenebileceği ifade edilmektedir. (1) POT aygıtıyla tedavinin pek çok avantajından söz edilmesine karşın, bu konuda çok az sayıda bilimsel araştırmaya ve derlemeye rastlanmıştır. (2, 3) Günümüze kadar yapılan çalışmalarda POT aygtıyla tedavinin Class II maloklüzyonlar üzerindeki etkisi lateral sefalometrik film, alçı model ve klinik analizlerle incelenmiştir. (2, 3, 4, 7, 10, 11, 16, 19) Ayrıca, POT'nin çiğneme kaslarının aktivitesine olan etkilerinin tek başına elektromyografiyle değerlendirildiği çalışmalar da mevcuttur. (3, 12, 17, 18) Bazı araştırıcılar da aygıtın etkilerini üç boyutlu yüz analizi ve elektromyografiyle birlikte değerlendirmişlerdir. (5) "Bu paralel kontrollü çalışmanın amacı" "pre-ortodontik trainer (POT) "Aygıtlardan Sınıf II Divizyon I in tedavisinde kullanılan T4K ve K2 nin etkinliğinin sefalometrik röntgen analizi değerlendirmesiyle belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem Araştırmamız İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na tedavi amaçlı başvuran 45 bireyden oluşmaktadır. 45 birey, 15 kişiden oluşan 3 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar; 1. T4K ile tedavi edilen hasta grubu (T4K grubu), 2. K2 ile tedavi edilen hasta grubu (K2 grubu), 3. Kontrol grubudur. İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'ndaki araştırmamıza kabul kriterleri bu üç grup için de aynı olup, bu kriterler: • Mandibuler retrognatiye bağlı sınıf II bölüm I maloklüzyonu bulunan, • Karışık dişlenme döneminde olamaları, • Üst dudak yetersizliği bulunması, • 6 ile 12 yaşları arasında olmaları, • Minimal yer darlığı bulunan vakalar, • Maksiller darlığı olmayan vakalar, • Çapraz kapanış ve asimetrisi olmayan vakalar, • Sendromlu olmayan vakalar, • Sadece kız hastalardır. T4K grubu , K2 grubu ve kontrol grubunda bulunan her hastadan başlangıç (T0) ve tedavi sonu (T1) lateral sefalometrik röntgen alımıştır. Elde edilen her film aynı hekim tarafından "NemoCeph 12.12 VERSİON (SOFTWARE NEMOTEC, S.L., Madrid - España)" programı yardımıyla çizilmiştir. Elde edilen veriler grup içi ve gruplar arası birbiri ile kıyaslanmıştır. Araştırmamızın yapılabilmesi için İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan 17.01.2014 tarihli 144 sayılı Etik Kurulu Onayı alınmıştır. İstatistiksel analizler SPSS versiyon 17.0 (IBM, Armonk, New York, United States, 2010) programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu histogram grafikleri ve Kolmogorov-Smirnov testi ile incelendi. Tanımlayıcı analizler sunulurken ortalama, standart sapma, ortanca değerler kullanılmıştır. Normal dağılım göstermeyen (nonparametrik) değişkenler gruplar arasında değerlendirilirken Mann Whitney-U Testi kullanılmıştır. Grup içindeki değişimin analizi Wilcoxon Testi ile yapılmıştır. P-değerinin 0.05'in altında olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar şeklinde değerlendirilmiştir. PARAMETRELER Kontrol K2 T4K K2-Kontrol Grubu T4K- Kontrol Grubu K2-T4K Grubu Ort s.s. Medyan Ort s.s. Medyan Ort s.s. Medyan P1 P2 P3 SNA 0,33 ±0,82 0,00 1,07 ±0,80 1,00 0,27 ±1,10 0,00 0,682 0,982 0,695 SNB 0,27 ±0,80 0,00 1,47 ±1,06 1,00 1,27 ±1,28 1,00 0,439 0,190 0,078 ANB -0,20 ±0,68 0,00 -1,20 ±0,77 -1,00 -0,93 ±1,33 -1,00 1,000 0,078 0,078 Witts -0,19 ±0,49 0,00 -1,25 ±1,26 -1,10 -1,24 ±1,33 -1,20 0,851 0,252 0,146 SN/GoMe -0,27 ±1,03 0,00 -1,40 ±1,64 -1,00 -1,00 ±0,93 -1,00 0,173 0,149 0,138 Y ekseni -0,07 ±0,59 0,00 -0,53 ±1,06 0,00 -0,13 ±1,36 0,00 0,818 0,912 0,864 ANSPNS/GoMe -0,20 ±0,86 0,00 -1,60 ±1,84 -2,00 -1,07 ±1,58 -1,00 0,716 0,153 0,311 Oklüzyon/SN 0,07 ±0,59 0,00 -1,13 ±1,77 -1,00 -0,40 ±1,30 0,00 0,683 0,424 0,780 Jarabak oranı 0,00 ±0,01 0,00 0,13 ±0,14 0,10 0,00 ±0,02 0,00 0,682 0,824 0,667 Eyer Açısı ArSN -0,27 ±2,02 0,00 -2,60 ±4,58 -2,00 0,27 ±6,08 0,00 0,313 0,813 0,783 Gonial Açı GnGoAr 0,13 ±0,64 0,00 2,27 ±2,89 2,00 0,60 ±1,68 0,00 0,902 0,626 0,613 SN/ANS-PNS -0,33 ±0,62 0,00 -1,13 ±1,51 -1,00 -0,47 ±2,20 0,00 0,651 0,604 0,932 N-Me 0,23 ±0,57 0,00 2,73 ±1,87 2,70 1,40 ±0,61 1,60 0,005** <0,001*** 0,723 S-Go 0,29 ±0,67 0,00 2,65 ±2,16 2,30 2,20 ±2,11 2,00 0,441 0,162 0,416 Go-Me 0,21 ±0,61 0,00 1,98 ±1,31 1,40 1,01 ±1,52 1,10 0,233 0,320 0,739 İnterinsizal Açı -0,13 ±1,55 0,00 -1,07 ±3,90 0,00 -0,60 ±5,12 0,00 0,941 0,756 0,966 U1/SN 0,07 ±2,34 0,00 -2,20 ±3,99 -1,00 -2,07 ±4,70 -2,00 0,699 0,223 0,587 ANS-PNS/U1 0,73 ±2,34 0,00 -2,33 ±4,89 -1,00 -2,13 ±5,64 -2,00 0,242 0,179 0,692 U1/NA açı 0,73 ±2,34 0,00 -3,07 ±4,10 -2,00 -2,73 ±7,16 -1,00 0,071 0,005** 0,336 U1/NA mm 0,19 ±0,50 0,00 -0,77 ±1,30 -1,00 -0,51 ±1,41 -1,00 0,171 0,005** 0,103 L1/NB açı -0,27 ±0,70 0,00 2,73 ±4,62 1,00 2,07 ±2,79 2,00 0,017* 0,004** 0,884 L1/NB mm 0,00 ±0,00 0,00 0,92 ±0,99 0,80 0,82 ±0,91 0,80 <0,001*** <0,001*** 0,917 IMPA 2,20 ±4,48 1,00 4,20 ±0,41 4,00 3,27 ±4,68 3,00 0,006** 0,016* 0,425 Overjet -0,78 ±1,74 -0,10 -0,87 ±0,70 -1,00 -0,59 ±2,10 -0,70 0,018* 0,042* 0,162 Overbite 0,09 ±0,63 0,00 -0,65 ±0,87 -1,00 -0,41 ±1,20 -0,70 0,287 0,125 0,393 Ls 0,19 ±0,64 0,00 -0,73 ±1,38 -0,60 -0,53 ±0,96 -0,60 0,075 0,110 0,308 Li 0,17 ±0,53 0,00 0,90 ±1,18 0,50 0,28 ±1,04 0,10 0,014* 0,049* 0,157 ¹Mann Whitney-U Testi * =p<0,05 ** =p<0,01 *** =p<0,001 Tartışma T4K grubunun tedavi öncesi ve tedavi sonrası sagittal yön değerlendirilmesi ve değerlerinin değişimi incelendiğinde SNA değerinde istatistiksel olarak herhangi bir farklılık bulunamamıştır. Yine tedavi başı ve tedavi sonu grup içi değerlendirmede SNB tedavi başı ortalama değeri 75,130 ± 3,180 iken; tedavi sonu ortalama değeri 76,400 ± 3,520 olmuştur. ANB tedavi başı ortalama değeri 6,80 ± 1,90 iken; tedavi sonu ortalama değeri 5,870 ± 2,390 olmuştur. Witts tedavi başı ortalama değeri ise 4,430 ± 1,770 iken tedavi sonu ortalama değeri 3.190 ± 2,10 olarak saptanmıştır. K2 grubunda SNA değerinde istatistiksel olarak herhangi bir farklılık bulunmamışken, SNB tedavi başı ortalama değeri 77,070 ± 4,230 iken tedavi sonu ortalama değeri 78,530 ± 4,260 olarak belirlenmiştir. ANB tedavi başı ortalama değeri 6,600 ± 1,880 iken tedavi sonu ortalama değeri 5,400 ± 2,200 olarak bulunmuştur. Witts tedavi başı ortalama değeri 4,470 ± 2,350 iken tedavi sonu ortalama değeri 3,220 ± 2,360 olarak bulunmuştur. POT gruplarında literatürdeki çalışmalara benzer şekilde tedavi başı ve tedavi sonu istatistiksel olarak anlamlı SNB değerinde artış ANB değerinde azalma belirlenmiştir. (20, 30, 64, 94, 100, 123) T4K grubu dişsel ölçümlerin tedavi başı ve tedavi sonu ortalama değerlerinin farklılıkları incelendiğinde L1-NB açı tedavi başı ortalama değeri 29,070 ± 5,350 iken, tedavi sonu ortalama değeri 31,130 ± 4,840 olarak saptanmıştır. L1-NB mm tedavi başı ortalama değeri 5,60 ± 1,830 iken, tedavi sonu ortalama değeri 6,420 ± 1,810 olarak belirlenmiştir. Overjet tedavi başı ortalama değeri 6,120 ± 1,020 iken, tedavi sonu ortalama değeri 5,530 ± 2,30 olarak bulunmuştur. Sadece bu üç dişsel ölçümde istatistiksel olarak anlamlı fark belirlenmiştir. Bu değerler bize overjet miktarının azalmasının dişsel kaynaklı olduğunu gösterir. K2 grubu dişsel parametrelerin tedavi başı ve tedavi sonu ortalama değerlerinin değişimi incelendiğinde U1/SN tedavi başı ortalama değeri 1050 ± 7,290 iken, tedavi sonu ortalama değeri 102,80 ± 6,210 olarak belirlenmiştir. L1-NB açı tedavi başı ortalama değeri 29,930 ± 9,410 iken, tedavi sonu ortalama değeri 32,670 ± 7,490 olarak saptanmıştır. L1-NB mm tedavi başı ortalama değeri 5,65 ± 3,1 mm iken, tedavi sonu ortalama değeri 6,57 ± 2,63 mm olarak belirlenmiştir. IMPA tedavi başı ortalama değeri 970 ± 4,520 iken, tedavi sonu ortalama değeri 101,20 ± 4,410 olarak saptanmıştır. Overjet tedavi başı ortalama değeri 7,33 ± 2,02 mm iken, tedavi sonu ortalama değeri 6,46 ± 1,99 mm olarak bulunmuştur. Bu değerlerde meydana gelen değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. K2 aygıtı ile yapılan tedavide overjet miktarı sadece alt kesici dişlerin eksen eğiminin artışı ile azalmamıştır. Buna ek olarak üst kesici eksen eğiminin azalmasının overjet miktarında oluşan farklılığa azalma yönünde etki ettiği belirlenmiştir. T4K grubundan farklı olarak IMPA ve U1/SN' in K2 grubundan istatistiksel olarak anlamlı çıkmasını K2'nin yapısal özelliğine bağlı olduğunu düşünmekteyiz. (Fränkel'in kafes sistemi özellikli dynamicore yapı) T4K grubunda yumuşak doku ölçümlerinin tedavi başı ve tedavi sonu ortalama değerleri arasındaki değişimler incelendiğinde Ls tedavi başı ortalama değeri 2,43 ± 1,56 mm iken, tedavi sonu ortalama değeri 1,91 ± 1,62 mm olarak belirlenmiştir. Li tedavi başı ortalama değeri 2,15 ± 2,45 mm iken, tedavi sonrası ortalama değeri 2,43 ± 2,74 mm olarak saptanmıştır. Her iki dudakta da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. K2 grubunda yumuşak doku ölçümlerinin tedavi başı ve tedavi sonu ortalama değerleri arasındaki değişimler incelendiğinde Li tedavi başı ortalama değeri 2,25 ± 2,67 mm iken, tedavi sonu ortalama değeri 3,15 ± 2,6 mm olarak belirlenmiştir. Sadece bu parametrede istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Bu da alt kesici eksen eğimi artışının yumuşak dokuya yansıması olarak yorumlanabilir. Kontrol grubu yumuşak doku parametrelerinin tedavi başı ve tedavi sonu ortalama değerleri arasındaki değişimler kıyaslandığında hiçbir parametrede anlamlı fark bulunamamıştır. SONUÇLAR Çalışmamızda T4K ve K2 Pre-ortodontik Trainer aygıtlarıyla tedavi edilen iki ayrı tedavi grubu, büyüme gelişim dönemi devam eden benzer özelliklerle oluşturulmuş kontrol grubunda meydana gelen değişiklikler hem grup içinde hem de gruplar arasında ayrı ayrı karşılaştırılmıştır. Böylece T4K ve K2 aygıtlarının sert doku (diş ve iskelet) ve yumuşak doku üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Elde ettiğimiz bulgulara göre ; 1. SNB değerinin artmış olduğu fakat bu artışın mandibulanın iskeletsel olarak büyümesinden çok, saatin tersi yönünde yaptığı rotasyon ile ilgili olduğu belirlenmiştir. 2. K2 ve T4K aygıtlarının yumuşak doku ve sert doku üzerine etkileri hemen hemen aynıdır. Etkileri daha çok dentoalveoler olarak gözlenmiştir. İskeletsel etki görülmemesini hastaların erken dönemde tedavi edilmesine bağlamaktayız. 3. Sadece K2 aygıtının yapısal özelliklerine bağladığımız üst kesici eksen eğimindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. 4. Tedavi gruplarında overjet azalmıştır. Overjetin azalması yine istatistiksel olarak anlamlı şekilde artan alt kesici eğimine bağlıdır. 5. Bütün gruplarda meydana gelen mandibular büyüme aygıtların etkisinden çok büyüme gelişim potansiyeli ile ilgili olduğu saptanmıştır. 6. Alt dudakların istatistiksel olarak anlamlı önde konumlanması yine tedavi ile artan alt kesici eksen eğimi ile ilişkilidir. 7. K2 ve T4K tedavi gruplarında yüz yüksekliği anlamlı şekilde artmıştır. Kaynaklar 1. Boucher C., Charezinski A., Balon-Perin A., Janssens F., Vanmuylder N., Glineur R. Benefits of using a Trainer T4K® myofunctional appliance after rapid palatal expansion: a prospective study on thirteen patients. J Dentofacial Anom Orthod 2008; 11: 30-44. 2. Čirgić E., Kjelberg H., Hansen K. Treatment of large overjet in Angle Class II.: division 1 malocclusion with Andresen activators versus prefabricated functional appliances –multicenter, randomized, controlled trial. Eur J Orthod. 2016; 38(5): 516-525. 3. Das UM., Reddy D. Treatment effects produced by preorthodontic trainer appliance in patients with Class II division 1 malocclusion. J Indian Soc Pedod Prevent Dent. 2010; 28(1): 30-33. 4. Ferreira FG. Novel approaches for Class II malocclusion treatment using myofunctional orthodontics therapy: A systematic review. Int J Dentistry Oral Sci. 2017; 4(7): 503-507. 5. Jankulovka V., Jankulovska E., Perova V., Kjurchieva-Chuchkova G., Kamurkova L., Petrova E., Antevska V. Masticatory performance in subjects with Class II treated with myofunctional appliances: a review. IOSR Journal of Dental and Medical Sciences (IOSR-JDMS) 2017; 16(4): 50-53. 6. Massler M 1952 The oral screen. Journal of Dentistry for Children 19: 100–106 7. Oliviera Jr. EB., Nouer PR., Almeida RC., Nogueira FE., Yañez GO, Cephalometric assessment of patients after treatment with Trainer positioners-T4K. J Br Orthod Orthop Facial 2005; 10: 179-185. 8. Pujar P., Pai SM., Effects of preorthodontic trainer in mixed dentition Case Rep Dent 2013; 717435 9. Quadrelli C, Ghiglione V, Gheorghiu M. Releationship between posture, dysfunctions of the of the soft tissiues of the stomatognatic apparatus, respiration and occlusion in early treatment of skeletal II . Paper Present at: XVI National Congress Sido October 26-27, 2001; Geona Italy 10. Quadrelli C., Gheorgiu M., Marchetti C., Ghiglione V. Early myofunctional approach to skeletal Class II. Mondo Orthod. 2002; 27(2): 109-122. 11. Ramirez-Yañez GO., Faria P. Early treatment of a Class II, division 2 malocclusion with the trainer for kids (T4K): A case report. J Clin Pediatr Dent. 2008; 32(4): 325-329. 12. Satygo EA., Silin AV., Ramirez- Yañez GO. Electromyographic muscular activity improvement in Class II patients treated with the Pre-Orthodontic Trainer. J Clin Pediatr Dent. 2014; 38(4): 380-384. 13. Schievano D, Rontani R M P, Berzin F 1999 Influence of myofunctional therapy on the perioral muscles. Clinical and electromyographic evaluations. Journal of Oral Rehabilitation 26: 564–569 14. Stavridi R, Ahlgren J 1992 Muscle response to the oral-screen activator. An EMG study of the masseter, buccinator, and mentalis muscles. European Journal of Orthodontics 14: 339–349 15. Tallgren A, Christiansen R, Ash M M, Miller R L 1998 Effects of a myofunctional appliance on orofacial muscle activity and structures. Angle Orthodontist 3: 249–258 16. Tartaglia GM., Grandi G., Mian F., Sforza C., Ferrario V. Non-invasive 3D facial analysis and surface electromyography during functional pre-orthodontic therapy : a preliminary report. J appl Oral Sci. 2009; 17(5): 487-494. 17. Tripathi NB., Patil SN. Treatment of Class II Division 1 malocclusion wth myofunctional trainer system in early mixed dentition period. J contemporary Dent Pract. 2011; 12(6): 497-500. 18. Uysal T., Yağcı A., Kara S., Okkesim S. Influence of pre-orthodontic trainer treatment on the perioral and masticatory muscles in patients with Class IIİ division 1 malocclusion. Eur J Orthod 2012; 34(1): 96-101. 19. Üşümez S., Uysal T., Sarı Z., Başçiftçi FA., Karaman AI., Güray E. The effects of early preorthodontic trainer treatment on Class II, division 1 patients. Angle Orthod. 2004; 74(5): 605-609. 20. Walpole Day A J, Trotter P A, Norris N 1949 A modified oral screen made of latex. British Dental Journal 87: 143–147.
Ortodontistlerin tedavi öncesinde, süresince ve sonrasında meydana gelen beyaz nokta lezyonlarına ilişkin tutumlarının araştırılması
Bu tez çalışmasının amacı, sabit ortodontik tedavi öncesinde, süresince ve sonrasında görülen beyaz nokta lezyonlarının önlenmesi ve tedavisinde ortodontistlerin yaklaşımını anket çalışması ile değerlendirmektir.Anket çalışması Türk Ortodonti Derneği'ne kayıtlı öğretim üyesi, ortodonti uzmanı, uzmanlık ve doktora öğrencilerinden oluşan toplam 1744 dernek üyesine elektronik posta yoluyla iletilmiş, 355 kişi (%20,3) tarafından yanıtlanmıştır. Ortodontistlerin %92,3'ü ortodontik tedavi öncesinde beyaz nokta lezyonları ile ilgili bilgi verdiğini, %53,3'ü ise lezyonları önlemek için temel bir protokole sahip olmadıklarını bildirmişlerdir. Tedavi öncesinde, ortodontistlerin sadece %23,1'i DMFT skorunu ve %59,5'i çürük risk grubunu belirlediklerini bildirmişlerdir. Lezyonların teşhisinde en sık görsel yöntem, ayna-sond ile muayene ve radyografik yöntem kullanıldığı tespit edilmiştir. Ortodontik tedavi öncesinde oral hijyen talimatı (%94,1), ebeveynlere oral sağlık durumu hakkında bilgi (%93,4) ve beslenme ile ilgili tavsiye verilmesinin (%73,4), manuel diş fırçası önerilmesinin (%80,1) en fazla tercih edilen uygulamalar olduğu bulgulanmıştır. Ortodontik tedavi süresince ara yüz fırçasının (%82,3), manuel diş fırçasının (%79,7), elektrikli diş fırçasının (%45,4), diş ipi (%39,1) ve ağız duşunun (%34,7) değişen oranlarda önerildiği tespit edilmiştir. Tedavi süresince kazein fosfopeptit amorf kalsiyum fosfat (%38,6), ksilitol (%41,1) ve probiyotiklerin (%41,1) kullanımı önerilirken, klorheksidin (%31,7) ve %0,05'lik NaF içeren gargara (%70,3) tavsiye edilmiştir. Ortodontik tedavi sonrasında beyazlatma (%23,6), rezin infiltrasyon (%17,7) ve mikroabrazyon (%16,2) yöntemlerinin uygulandığı tespit edilmiştir. Öğretim üyeleri ortodontik tedavi öncesinde ve süresince koruyucu önlemleri daha fazla uygulamaktadırlar. Ortodontistlerin %93,7'si ortodontik tedavi öncesinde, süresince ve sonrasında beyaz nokta lezyonlarının önlenmesi ve tedavisi için, kanıta dayalı güncel bilgilerden oluşturulan bir klinik rehbere ihtiyaç olduğunu belirtmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Beyaz nokta lezyonları, ortodontist, ortodontik tedavi, oral hijyen, demineralizasyon
İskeletsel sınıf I ve sınıf III erişkin kadın bireylerde baş postürü ve hyoid kemik pozisyonunun retrospektif olarak değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmanın amacı, farklı maloklüzyona sahip erişkin dönemdeki kadın bireylerde baş postürü ve hyoid kemik konumunun, bunların birbirleriyle ilişkilerinin, olası farklılıklarının, diğer kraniyofasiyal ve dentofasiyal yapılarla olan ilişkilerinin ve etkilerinin, lateral sefalometrik radyografiler kullanılarak incelenmesidir. Çalışmanın materyalini İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı arşivindeki iskeletsel Sınıf 1 pozisyon ve iskeletsel Sınıf 3 malpozisyona sahip bireylerden tedavi öncesi alınan lateral sefalometrik radyografiler oluşturmaktadır. Çalışmaya iskeletsel Sınıf 1 pozisyona sahip 65 birey ve iskeletsel Sınıf 3 malpozisyona sahip 65 birey olmak üzere toplam 130 birey dahil edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen bireylerden alınmış lateral sefalometrik radyografilerin çizimleri ve ölçümleri SİDEXİS programı kullanılarak yapılmıştır. Sefalometrik değerlendirme sonucunda; baş postüründe, Sınıf I ve Sınıf III grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark gözlenmemiştir. Ancak önemli düzeyde olmasa da Sınıf III bireylerde servikal kolon daha düz bulunmuştur. Hyoid kemik konumunda hem antero-posterior hem de vertikal yönde gruplar arasında fark görülmezken, hyoid kemik Sınıf III bireylerde çene ucundan daha uzakta konumlanmıştır. Her iki grupta da hyoid kemiğin, ön ve arka kafa kaideleri, maksilla ve mandibulayla ilişkisi değerlendirildiğinde, hyoid kemiğin sagittal ve vertikal konumu gruplar arasında fark oluşturmamıştır. Anahtar Kelimeler: Hyoid kemik, Baş postürü, Maloklüzyon, Sınıf I, Sınıf III
İdiyopatik skolyoz ile ortodontik anomali ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu doktora tez çalışmasının amacı, idiyopatik skolyozlu bireylerde baş-boyun pozisyonunu ve bunu etkileyebilecek kraniyoservikal açılanma şiddeti, radyolojik bulgular, çiğneme kaslarının etkinliği, ağız açıp kapama hareketleri anındaki değişimler ile ortodontik anomalileri ilişkilendiren faktörleri araştırmaktır. Yöntem: Bu tez çalışmasına yaş ortalaması 14,43±2,53 olan 46 idiyopatik skolyozlu ve yaş ortalaması16,62±2,36 olan 62 sağlıklı birey dahil edildi. Bireylerin klinik muayeneleri ve sefalometrik röntgen incelemeleri yapıldı. Tüm bireylerin kayıtları, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarında hareket analiz sistemi ile entegre kinematik ve elektromiyografik kayıtlar alan BTSDX100 cihazı ile alındı. Verilerin normal dağılıma göre karşılaştırılması Kolmogorov-Smirnov testi ile yapıldı. Grupların oranlarının farklılığının incelenmesinde Ki-kare testi yapıldı. Değerlendiricilerin değerlendirmelerinin güvenililirlği için Korelasyon katsayısı ICC(2,1) bakıldı. Ölçümler arası ilişki Spearman korelasyon katsayısı ile değerlendirildi. Bulgular: idiyopatik skolyoz grubunda alt orta hat sapma miktarının, kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0,01). Cobb Açısı artarken SNA() ve SNB() değerlerinin azaldığı, SN-GoGn(º), CVT/SN(º), CVT/PP(º), OPT/SN(º) değerlerinin arttığı saptanmıştır (sırasıyla, p=0,04; p=0,04; p=0,04; p=0,03; p=0,04; p=0,04). Skolyozlu Angle Sınıf II bireylerde daha yüksek oranda alt orta hat sapması görüldüğü tespit edilmiştir (p=0,04). Masseter ve Temporalis kaslarının bilateral elektormiyografik ölçüm farklarının skolyoz grubunda daha yüksek olduğu saptanmıştır (sırasıyla, p=0.02; p=0,01). Sonuç: Çalışmada ortodontik anomali ve idiyopatik skolyozun kısmi olarak ilişkili olduğu bulunmuştur. Skolyozun baş boyun bölgesinde ve postürde sebep olduğu değişiklikler kompenzasyon miktarına bağlı olarak bireysel değişkenlik göstermektedir. Bu doğrultuda postür bozukluğu ve skolyozu olan bireylerde kraniyoservikal açılarda artış, mandibular orta hat sapması, çiğneme kas aktivitesinde farklılık, hava yolu darlığı gibi ortodontik anomalilerle ilişkili durumlarla daha sık karşılaşılabileceği söylenebilir.