
11
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Ehrlichia canis ile enfekte köpeklerin tedavi sürecindeki hematolojik ve CRP(c- reaktif protein) değerleri değişiklikleri
Kenelerin vektörlük yaptığı patojen Ehrlichia canis köpeklerde monositleri enfekte eder. Sessiz katil olarak da anılan Ehrlichiosis, hematolojik bozukluklara neden olarak ölümcül olabilen enfeksiyöz bir hastalıktır. Ehrlichiosis'in tanı ve tedavi sürecinde tam kan sayımı çok önemli bir role sahiptir. C-Reaktif Protein konsantrasyonunun belirlenmesi, E. canis enfeksiyonu olan köpeklerde inflamatuar hasarın ciddiyetinin değerlendirilmesine yardımcı olabilir. Bu çalışmanın amacı Ehrlichia canis ile enfekte köpeklerin sağlıklı köpeklere göre tedavi öncesi, süreci ve sonrasındaki hematolojik ve CRP değerlerinin karşılaştırılması ve süreç içerisindeki değişikliklerinin değerlendirilmesidir. Bu çalışmada Aksaray'da özel kliniklere gelen Ehrlichia tanısı konulmuş 15 köpekten hastalık takibi için alınan kan örneklerinden artan kan örnekleri kullanılmıştır. Ehrlichiosis teşhisi konulan 15 köpekten ve sağlıklı 7 köpekten 0., 7., 14., 21. ve 28. günlerde kan alınarak hematolojik ve cCRP parametreleri takip edilmiştir. Hematolojik değerlendirmede WBC, Neu#, Neu%, Eos#, Eos%, Lym#, Lym%, Mon#, Mon%, RBC, HGB, MCV, MCH, MCHC, RDW-CV, RDW-SD, HCT, PLT, MPV, PDW, PCT, P-LCR ve P-LCC'e bakılmıştır. Veteriner hekimler köpeklere Doksisiklin; 5mg/kg, PO, G2K, 28 gün tedavi protokolünü uyguladıklarını belirtmişlerdir. Tedavi öncesi, süreci ve sonrasındaki sonuçlar karşılaştırılıp değerlendirilmiştir. Yapılan çalışma sonucunda hasta grupta sağlıklı hayvanlara kıyasla günler içerisindeki cCRP, WBC, Neu#, Eos# ve Mon# değerlerinin yüksek olduğu; HCT, RBC, HGB, MCH, MCHC, RDW-SD, PLT ve PDW değerlerinin düşük olduğu; Lym#, MCV, RDW-CV, MPV, PCT, P-LCR ve P-LCC değerlerinde bir fark olmadığı belirlenmiştir. Hasta köpeklerin CRP, WBC, Neu#, Eos#, Lym# ve Mon# seviyelerinin ise tedavi sürecinde düştüğü; HCT, RBC, HGB, MCH, MCHC, RDW-SD, PLT, RDW-CV, PCT ve PDW değerlerinin yükseldiği; MCV, MCHC, MPV, P-LCR ve P-LCC değerlerinin değişmediği görülmüştür. Tedavi sürecinde ölçülen hematolojik ve cCRP değerleri tedavinin yorumlanmasını sağlar. Anahtar Kelimeler: Ehrlichia canis, CRP, hematolojik değerler Mayıs, 2024; 48 sayfa
Kedi panlökopeni hastalığının tedavisinde filgrastim (rekombinant insan granülosit koloni uyarıcı faktör) kullanımının hematolojik ve serum biyokimyasal parametreler üzerine etkisinin araştırılması
Kedi Parvo Virüs'ünün neden olduğu Panlökopeni, kedilerde çok bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Hastalığın önlenmesinde ve kontrolünde aşılar kullanılmaktadır. Tedavide spesifik antiviral bir ajan bulunmaktadır bu yüzden destekleyici tedavi kullanılmaktadır. Sunulan çalışmada granülosit koloni uyarıcı faktör olan Filgrastim, Panlökopeni ile doğal enfekte kedilerin tedavisinde kullanılmıştır. Filgrastimin enfekte kedilerde mortalite, tam kan ve serum biyokimyasal parametreler üzerine etkileri araştırılmıştır. Kliniğe iştahsızlık, kusma, yüksek ateş ve halsizlik şikayetleri ile getirilen kedilere tam kan sayımı yapıldı. WBC sayısı düşük olan kedilere kedi parvovirüs antijen testi yapıldı. Test sonucu pozitif olan farklı ırk, yaş ve cinsiyette 14 kedi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya klasik destekleyici tedavi yapılan 7 Panlökopenili kedi, klasik destekleyici tedaviye ek olarak Filgrastim uygulanan 7 Panlökopenili kedi ve sağlıklı 7 kedi dahil edildi. Hastalardan alınan örneklerden 0. 3. ve 7. günlerde tam kan ve serum biyokimyasal parametreler incelenmiştir. Sonuç olarak Panlökopeni tedavisinde Filgrastim kullanımı mortalite oranını değiştirmedi. WBC, lenfosit ve granülosit sayısını arttırdığı gözlendi. Ayrıca Filgrastimin kedilerde herhangi bir yan etki olmadan kullanılabileceği yapılan serum biyokimyasal incelemelerle tespit edilmiştir. G-CSF gibi bir immün modülatör kullanmadan önce, hastalığın evresi ve bağışıklık sisteminin durumu dikkate alınmalıdır.
Kolostral pentraksin-3 düzeyinin neonatal buzağı sağlığı ve pasif transfer immünite ile ilişkisinin araştırılması
Bu çalışma, pentraxin-3 (PTX-3)'ün neonatal buzağı sağlığı, kolostrum kalitesi ve pasif transfer immünite üzerindeki rolünü ve zamana bağlı değişimini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Neonatal buzağı sağlığı ile sPTX-3 arasındaki ilişki, I. gruptaki buzağılarda (n=80) incelenirken; buzağı serumu ile kolostrum/süt PTX-3 konsantrasyonlarının zamana bağlı değişimi, immünoglobulin G (IgG), tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α) ve interlökin-1 beta (IL-1β) ile olan ilişkisi, II. grupta (15 buzağı ve anneleri) değerlendirilmiştir. Neonatal dönem buzağı sağlığı günlük olarak takip edilmiştir. I. gruptaki buzağıların (n=80) sPTX-3 değerleri 2,61 (0,05-3,92) ng/ml, sIgG değerleri ise 4,86 (0,99-10,86) mg/ml olarak ölçülmüş ve bu iki parametre arasında pozitif bir korelasyon tespit edilmiştir (p=0,003). sPTX-3 ve sIgG) konsantrasyonları, hastalık durumları açısından karşılaştırıldığında, sağlıklı kalan buzağıların daha yüksek konsantrasyonlara sahip olduğu belirlenmiştir (p<0,05). sPTX-3 konsantrasyonları 3 ng/ml'nin altında olan buzağılarda hastalık riskinin 12,5 kat daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p=0,0006). II. gruptaki buzağıların 0. saatteki sPTX-3 değerleri 1,18 (0,45-1,89) ng/ml, sIgG değerleri ise 0,24 (0,05-1,69) mg/l olarak ölçülmüştür. Her iki parametrede de 3., 7., 14. ve 28. günlerde belirgin düşüşler gözlemlenmiştir (p<0,05). Zamana bağlı bu düşüşler, kolostrum/süt değerlerinde de benzer şekilde tespit edilmiştir. Benzer eğilimler, serum ve kolostrum/sütteki IL-1β ve TNF-α konsantrasyonlarında da gözlemlenmiş (p<0,05) ve bu parametrelerin sPTX-3 ile bazı günlerde korelasyon gösterdiği belirlenmiştir. Sonuç olarak, neonatal dönemde sPTX-3 konsantrasyonlarının sIgG ile paralel bir değişim gösterdiği ve kolostrum alımının sPTX-3 konsantrasyonlarını önemli ölçüde artırdığı tespit edilmiştir. Bu artışa paralel olarak, buzağılarda hastalık riskinin azaldığı gözlemlenmiştir. Elde edilen bulgular, PTX-3'ün neonatal buzağı sağlığı ve pasif transfer immünitede önemli bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
Aksaray ilindeki barınak köpeklerinde Boreliosis ve Anaplasmosis'in Serolojik taraması
Köpeklerde kene kaynaklı hastalıklardan özellikle zoonoz karakterli olanlar günümüzde giderek artmakta ve ciddi tehditler oluşturmaktadır. Kenelerle ve bunların bulaştırdığı hastalıklarla etkin bir mücadele yapabilmek için bu hastalıkların yayılışının bilinmesi gerekmektedir. Bu zoonoz hastalıklardan ikisi Borreliosis ve Anaplasmasis'dir. Bu çalışmayla Aksaray ilindeki barınak köpeklerinde Borrelia ve Anaplasma seroprevelansının araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamızda 22 Mart 2023 ile 12 Şubat 2024 tarihleri arası çeşitli ırk, yaş ve cinsiyetten getirilen ve rutin klinik muayenelerden sonra sağlık taraması yapılan 90 adet barınak köpeğinden alınan kan numuneleri ELISA yöntemiyle Borrelia burgdorferi ve Anaplasma phagocytophilum etkenlerine yönelik incelendi. Ölçülen parametreler istatistiksel olarak mevsim, cinsiyet, hastalık ve kene durumu yönünden değerlendirildi. Çalışmanın sonucunda köpeklerin %37,8 (34/90) Borrelia burgderfori pozitif iken, %33,3 (30/90) Anaplasma phagocytophilum açısından pozitif ve %8,9 (8/90) şüpheli olarak belirlendi. Seropozitivitenin her iki hastalık açısından incelenen parametreler yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmadı. Sonuç olarak Aksaray ilinde hem borreliosis hem de anaplasmosis pozitif vakaların yüksek çıktığı görülmüştür. Aksaray ve İç Anadolu Bölgesinde daha kapsamlı ve moleküler yöntemlere dayanan epidemiyolojik çalışmalara ihtiyaç olduğu kanısına varılmıştır.
Nevşehir ili barınak şartlarında, köpeklerde ishale neden olan Toxocara canis, Isospora canis ve Giardia intestinalis etkenlerine yönelik 5 yıllık retrospektif analiz
Sunulan bu çalışma kendi bünyesinde çeşitli branşlarda görev almak üzere bulunan köpeklere eğitim veren Jandarma At ve Köpek Eğitim Merkezi Komutanlığı'nda (JAKEM) yapılmıştır. Bünyesinde 500'den fazla köpek (0-9 yaş aralığı) bulunmakla beraber gerektiği durumlarda köpeklerin muayene, tedavi ve koruyucu hekimliği, JAKEM içerisinde bulunan At/Köpek Muayene ve Tedavi Merkezi'nde görevli veteriner hekimlerce yapılmaktadır. Ocak 2020-Aralık 2024 yılları arasında ishal semptomu görülmesi üzerine tedavi amaçlı hayvan kliniğine gelen köpeklere dışkı muayenesi (natif ve flotasyon tekniği) yapılıp, mikroskopta incelenip, laboratuvar takip defterine işlenerek gerekli tedavilerine başlanmaktadır. Bu yıllar arasında toplamda 379 köpek kayıt altına alınmış olup, 303 adet (%79,94) köpeğin etken negatif, 76 adet (20,05) köpeğin ise paraziter yönden pozitif olduğu tespit edilmiştir. Pozitif çıkanlar arasından ise 30 köpekte Toxocara spp. (%7,91), 32 köpekte Isospora spp. (%8.44) ve 14 köpekte Giardia spp. (%3,69) tespit edilmiştir. Sonuç olarak, barınak şartlarında bulunan köpeklerde gastrointestinal parazitlerin varlığı kanıtlanmış fakat alınacak tedbirler ile bu oranın düşürülebileceği görülmüştür.
Köpek parvovirüs enfeksiyonunda serum Pentraxin-3 konsantrasyonlarının prognostik öneminin araştırılması
Bu çalışma, köpeklerde parvovirüs enfeksiyonu süresince PTX-3 düzeylerindeki değişim ile biyokimyasal, hematolojik, inflamatuar ve kardiyak belirteçler (CRP, cTn-I ve CKMB) arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçlamıştır. Çalışmaya farklı ırk ve cinsiyette, 0–6 aylık toplam 28 köpek dahil edilmiştir. Hızlı antijen testi ile CPV pozitif saptanan köpekler CPV grubunu (n=14), test sonucu negatif olup beslenme kaynaklı gastroenterit tanısı alan köpekler GE grubunu (n=7), klinik olarak sağlıklı olanlar ise K grubunu (n=7) oluşturmuştur. CPV grubu ayrıca iyileşenler (n=7) ve ölenler (n=7) ile sepsis gelişenler (n=8) ve gelişmeyenler (n=6) olmak üzere alt gruplara ayrılmıştır. 0. gündeki WBC, NEU ve LYM değerlerinin, 7. güne kıyasla anlamlı şekilde daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Biyokimyasal analizlerde, CPV grubunda AST, ALT ve LDH düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Özellikle LDH düzeylerinin, sepsis gelişen olgularda anlamlı şekilde daha fazla arttığı gözlenmiştir (p<0,01). CK-MB, CRP ve PTX-3 seviyeleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca, ölen olgularda, 3. gündeki CRP ile PTX-3 düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,718, p<0,029). PTX-3 düzeylerinin CPV enfeksiyonunun tanısında (AUC: 0,98; p=0,0005), sepsis olgularının ayırt edilmesinde (AUC: 0,95; p=0,006) ve ölümle sonuçlanacak olguların öngörülmesinde (AUC: 1,00; p=0,0017) yüksek tanısal performans sergilediği belirlenmiştir. Bu bulgular, yüksek PTX-3 düzeylerinin köpek parvovirüs enfeksiyonunun prognozunun belirlenmesinde güvenilir bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Köpeklerde Herpes virus tip-1 (CHV-1) seroprevalansı
Bu çalışmada, barınak koşullarında yaşayan 332 köpekte Köpek herpesvirus-1 (CHV-1) enfeksiyonunun seroprevalansı araştırılmıştır. Serum örnekleri üzerinden yapılan analizler sonucunda köpeklerin %88,9'unda CHV-1 antikorları tespit edilmiştir. Elde edilen veriler, CHV-1 seropozitifliğinin özellikle doğum yapmış köpeklerde ve neonatal dönemde yavruları yüksek yaşama oranına sahip annelerde artış gösterdiğini ortaya koymuştur. Barınakta gözlenen yüksek seroprevalans oranı, CHV-1'in yaygınlığını ve bu tür ortamlarda bulaşmanın engellenmesindeki kontrol güçlüğünü ortaya koymaktadır. Özellikle barınak gibi yüksek riskli ortamlarda enfeksiyonun kontrol altına alınabilmesi için düzenli serolojik taramaların yapılması, enfekte bireylerin izolasyonu ve aşılama gibi koruyucu stratejilerin uygulanması büyük önem taşımaktadır.
Kanin distemperin tedavisinde antiviral kullanımının klinik bulgular, hematolojik ve biyokimyasal parametreler ve viral saçılım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
ÖZET Kanin Distemperin Tedavisinde Antiviral Kullanımının Klinik Bulgular, Hematolojik ve Biyokimyasal Parametreler ve Viral Saçılım Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Amaç: Kanin distemper dünyada ve ülkemizde özellikle aşısız yavru köpeklerde yaygın olarak görülen viral bir hastalıktır. Spesifik bir tedavisi olmayıp, klinik olarak doğal enfekte köpeklerde tedavide antiviral kullanımı ile ilgili çalışma sayısı da yok denecek kadar azdır. Bu nedenle bu çalışmada kanin distemper'in tedavisinde klasik sağaltıma ilave olarak kullanılan antivirallerin klinik bulgular, hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile viral saçılım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada 24 distemperli ve 6 sağlıklı olmak üzere toplam 30 köpek kullanıldı. Kesin tanı PZR testi ile yapıldı. Distemper'li köpekler 6'şarlı 4 gruba ayrıldı. A grubundaki köpeklere 10 gün süreyle klasik tedavi (ringer laktat+dekstroz+% 0.9 NaCI, amoksisilin+klavulanik asit) uygulandı. A+R grubundaki köpeklere 10 gün süreyle klasik tedaviye ilave olarak 30 mg/kg dozda ribavirin uygulandı. A+P grubundaki köpeklere 10 gün süreyle klasik tedaviye ilave olarak 10 mg/kg dozda proanthocyanidin uygulandı. A+R+P grubundaki köpeklere ise 10 gün süreyle klasik tedaviye ilave olarak 30 mg/kg dozda ribavirin ve 10 mg/kg dozda proanthocyanidin uygulandı. Çalışma gruplarındaki köpeklerden tedavinin 0., 3., 7. ve 10. günlerinde kan ve swap örnekleri alındı ve semptomlar ayrıntılı olarak kaydedildi. Gruplarda 0., 3., 7. ve 10. günlerde klinik bulgular, hematolojik ve biyokimyasal parametreler ve 0., 7. ve 10. günlerde ve tedavi sonrası 5. ve 10. günlerde ise viral saçılım değerlendirildi. Bulgular: Toplam klinik iyileşme skorları sırasıyla A+P (182), A+R (188), A (244) ve A+R+P (349) olarak bulundu. En iyi klinik iyileşme proanthocyanidin uygulanan A+P grubunda belirlendi. Tedavi öncesi ve süresince tüm gruplarda lenfosit sayılarında düşüklük dikkati çekti. Tüm gruplarda tedavi süresince eritrosit, hemoglobin ve hematokrit değerlerde sayısal azalmalar saptandı. A+P grubunda total lökosit ve nötrofil sayılarında önemli artış belirlendi. A+R grubunda ise total lökosit, nötrofil ve monosit sayılarında azalma oldu. Grupların hepsinde tedavi öncesi ve tedavi süresince albümin düzeylerinde bir azalma belirlendi. A+R ve A+P gruplarında kreatinin düzeyinde artma, kolesterol düzeyinde ise azalma olduğu görüldü. Tedavinin 7. gününde swap ve lökosit örneklerinde en fazla CDV Ag negatif saptanan grup A+R grubu oldu. Tedavi sonrası 10. günde sadece A+R ve A+P gruplarındaki 2'şer köpekte viral saçılımın olmadığı görüldü. Sonuç: Kanin distemperin tedavisinde klasik sağaltıma ilave olarak kullanılan ribavirin ve proanthocyanidin uygulamalarının klinik bulguların şiddetini, mortaliteyi ve viral saçılımı azaltarak hayatta kalma oranlarını artırdığı belirlendi. Klinik skor, hematolojik ve biyokimyasal bulgular ve hayatta kalma oranları bakımından en iyi sonuç proanthocyanidin uygulanan grupta elde edilirken viral saçılım bulguları dikkate alındığında en iyi sonuç ribavirin uygulanan grupta elde edildi. Ribavirin ve proanthocyanidin kullanımının kanin distemperin tedavisinde olumlu etkilerinin olduğu anlaşıldı. Anahtar Kelimeler: Antiviral, kanin distemper virüs, proanthocyanidin, ribavirin
Hayvan sahiplerinin köpeklerinde görülen davranış problemleri ve tedavi alternatiflerine yaklaşımı
Bu çalışmada, hayvan sahiplerinin köpeklerindeki davranış problemleri ile ilgili bilgi düzeyleri, profesyonel eğiticiye ihtiyaç duyma, psikoterapötik ilaç kullanma, davranışsal fitoterapi, medikal tedavi, davranışsal terk etme ve ötenazi yaklaşımlarının tespit edilmesi amaçlandı. Çalışma materyalini, araştırmaya dâhil edilen 1051 katılımcının %82,5'ini Google Forms ve %17,5'ini Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Klinikleri ile Amasya-Merzifon Kalkan Veteriner Kliniğine gelen köpek sahipleri oluşturdu. Katılımcıların 1-2 ay ve 3-6 ay yaş aralığındaki köpekleri sahiplenmeyi tercih ettikleri, kadınların dişi, erkeklerin ise erkek köpek sahiplenmeye daha yatkın olduğu, erkeklerin kadınlara göre saf ırk köpek sahiplenmeye daha istekli olduğu, 18-25 yaş aralığındaki katılımcıların daha fazla sokaktan veya barınaktan köpek sahiplendiği, 18-25 yaş aralığında olan genç kesimin köpekleri hakkında yeterince bilgisi olmadığı, bu durumun tersine 26-55 yaş aralığındaki katılımcıların daha bilgili olduğu, lise seviyesine kadar eğitim almış olmanın köpekleri hakkında yeterince bilgili olmaya yetmediği, en az üniversite seviyesinde olmanın daha fazla bilgi edinmeyi sağladığı, cinsiyet ve sahiplenilen köpek sayısının köpeklerinin eğitimi için profesyonel eğiticiye başvurup başvurmamalarını etkilemediği, ilköğretim düzeyindeki katılımcıların davranış problemlerinin çözümünde petshoplarca tavsiye edilen tedavi ve ilaçları kullanmaya daha yatkın oldukları, en az üniversite düzeyindeki katılımcıların ise petshoplardan gelen tavsiyeleri daha az dinledikleri, kadınların erkeklere göre Veteriner Hekim tarafından reçete edilen psikoterapötik ilaçlara alternatif olarak bitkisel kökenli doğal ürünler kullanmaya daha istekli oldukları, çocuklu ailelerin köpekleri hakkındaki kararlarında farklılıkların oluşabildiği, özellikle 3 ve daha fazla çocuğu olanların ötenaziye karşı oldukları, köpeklerini sokak ve barınağa bırakmaya daha yatkın oldukları, ne olursa olsun köpekleriyle yaşama devam etmede daha az istekli oldukları tespit edilmiştir. Sonuç olarak, çalışmada köpek sahiplerinin davranış problemleri ile ilgili bilgi düzeyleri, profesyonel eğiticiye ihtiyaç duyma, gerektiğinde psikoterapötik ilaç kullanma, davranışsal fitoterapi yaklaşımı, davranışsal problemlerde medikal tedavi seçeneği dışında diğer seçeneklere yaklaşımları ve ötenazi seçeneğinin değerlendirildiği önemli veriler kaydedilmiştir. Bu çalışma, veteriner psikoloji ve etolojiye güncel bilgiler kazandırması amacıyla önemli veriler içermektedir.
Konjestif kalp yetmezlikli köpeklerde hepatik ve renal doppler ultrasonografik değişiklikler ve yeni nesil konvansiyonel tedavinin etkisi
Kalp yetmezliği, kalpten pompalanan kanın yetersizliği, kanın uygun olmayan dağılımı ve yetersiz doku oksijenizasyonunu ifade eden bir sendromdur. Kalp, dokulara metabolik ihtiyaçları kadar kan gönderemediğinde, perifer organlarda vasküler değişiklikler oluşur, organların fonksiyonları bozulur, yaşam kalitesi düşer, sonuçta ölüm şekillenir. Kardiyorenal ve kardiyohepatik sendrom kalp yetmezlikli hastalarda karşılaşılan en önemli komplikasyonlardır. Bu çalışmada, konjestif kalp yetmezlikli köpeklerde böbrekler ve karaciğer doppler ultrasonografik değişiklikler ve pimobendan, enalapril ve furosemidden oluşan yeni nesil konvansiyonel sağaltımın böbrek ve karaciğer hemodinamik değişikliklere etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Amerikan Veteriner İç Hastalıkları Kolejinin (ACVIM) sınıflandırmasına göre B2 ve üzeri kalp yetmezlikli 15 köpekte, renal rezistif indeks (RI) ve pulsatilite indeks (PI), portal ven çapı ve akış hızı, hepatik ven sistol diyastol oranı, hepatik arter RI ve serum biyokimya parametrelerine bakıldı. Tedavide konjestif kalp yetmezlikli köpeklere 1 ay süreyle pimobendan (0,5 mg/kg), enalapril (0,5 mg/kg) ve furosemid (2-4 mg/kg) uygulandı. Hastaların doppler ultrason ve serum biyokimya değerleri tedavinin 1., 2. ve 4. haftalarında takip edildi. Kontrol grubunu ise aşı veya genel muayene için getirilen 10 sağlıklı köpek oluşturdu. Böbrek doppler ultrason bulgularına göre, kalp yetmezlikli köpeklerde renal rezistif ve pulsatilite indeks değerlerinin sağlıklı köpeklerden istatistiksel olarak anlamlı şekilde (p<0,05) yüksek olduğu, tedaviyle önemli şekilde azaldığı ve 4 haftalık tedavi sonunda kontrol köpekleri düzeyine indiği görüldü. Karaciğer doppler ultrason bulgularında kalp yetmezlikli köpeklerde portal ven çapı ve akış hızı, hepatik arteriyel RI değerlerinde sağlıklı köpeklere göre anlamlı farklılıklar olmadığı (P>0,05), hepatik ven sistol diyastol oranında anlamlı farklılıklar olduğu belirlendi (P<0,05). Hepatik ven sistol diyastol oranının 4 haftalık tedavi sonunda kontrol köpekleri düzeyine indiği görüldü. Sonuç olarak, kalp yetmezlikli köpeklerde kardiyorenal ve kardiyohepatik sendrom geliştiği, karaciğer ve böbrek hasarının teşhisinde serum biyokimyasal parametrelerden ziyade doppler hemodinamik değişimlerin daha erken tanı sağladığı, pimobendan, enalapril ve furosemidden oluşan yeni nesil konvensiyonel tedaviyle kalp, böbrek ve karaciğer hemodinamiğinde önemli düzelmeler olduğu belirlendi.
Kedilerde kronik böbrek yetmezliği tedavisinde sinbiyotiklerin üremik toksinler üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma kronik böbrek yetmezlikli kedilerde oral yoldan verilen sinbiyotik bakterilerin üremik toksinler üzerine etkilerinin belirlenmesi amacı ile yapıldı. Çalışmaya dahil edilen kronik böbrek yetmezlikli kediler IRIS 2019 sınıflandırma rehberine göre evrelendirildi. İki ve üstü evredeki kediler rastgele 2 gruba ayrıldı. Birinci gruba (n=10) konvansiyonel tedaviye ek olarak 30 gün boyunca L. acidophilus (5x109 cfu) ve B. Longum (5x109 cfu) bakterileriyle birlikte inülin içeren oral sinbiyotik kapsüller 2.5 kg vücut ağırlığına 1 kapsül olacak şekilde, ikinci gruba (n=10) ise tek başına konvansiyonel böbrek yetmezliği tedavisi uygulandı. Çalışmaya alınan kedilerin 0. 15. ve 30. günlerde örnekleme yapılarak hematolojik ve serum biyokimyasal (üre, kreatinin, indoksil sülfat, malondialdehit, fosfor, SDMA) analizleri yapıldı. Ayrıca sistemik tansiyon ölçümleri ve klinik skorlamaları yapılarak kayıt altına alındı. Çalışma sonucunda sinbiyotik kapsül uygulanan gruptaki hayvanların üremik toksinlerden Üre, Kreatinin, Simetrik Dimetilarjinin ve İndoksil Sülfat seviyelerinin konvansiyonel tedavi grubundaki kedilere göre anlamlı derecede düşük olduğu ve aynı şekilde klinik skorlarında sinbiyotik kapsülle tedavi edilen grupta konvansiyonel tedavi grubuna göre anlamlı derecede iyi olduğu tespit edildi. Hematolojik parametrelerde, böbrek uzunluklarında ve tansiyon değerlerinde ise anlamlı bir farklılık olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak kronik börek yetmezlikli kedilerde konvansiyonel tedaviye ek olarak uygulanan sinbiyotiklerin klinik semptomlarda iyileşmenin yanı sıra üremik toksin seviyesinde düşüş şekillendirerek konvansiyonel tedaviye ek olarak bir katkı sağlayacağı kanısına varıldı.