
155
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Yeni nesil hormonal tedavi (Abirateron, Enzalutamid) uygulanan metastatik kastrasyon dirençli prostat kanserli hastalarda sarkopeni gelişiminin sağkalımla ilişkisi
Amaç: Prostat kanserli hastalarda hastalığın ilerleyen dönemlerinde hormonal tedavi altında (HBT) hastalık progresyonu gözlenir ve bu durum metastatik kastrasyon dirençli prostat kanseri (MKDPK) olarak adlandırılır. Sarkopeni kanser hastalarında sık görülen durumlardan biri olup hastalığın prognozunu etkileyebilmektedir. MKDPK hastalarında sarkopeninin sağkalıma etkisi henüz netleşmemiştir ve literatürde prognozu olumsuz etkilediğine dair verilerin yanı sıra hastalığın seyri üzerinde olumlu etkisi olabileceğine dair veriler de mevcuttur. Çalışmamızda yeni nesil hormonal ajan (YNHA) olarak abirateron veya enzalutamid kullanan MKDPK hastalarında tedavi öncesi ve sonrası iskelet kas indeksi (SMI) değerlerinin ölçülerek sarkopeni düzeyinin belirlenmesi ve bu populasyonda sarkopeninin sağkalıma etkisinin incelenmesi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2010-2023 arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji polikliniğine başvuran MKDPK tanılı hastalar dahil edilmiştir. Abdomen bilgisayarlı tomografi görüntülerinden L3 seviyesinden tek kesitte psoas, rektus abdominus, paraspinal, transversus abdominis, internal ve eksternal oblik kasları içerecek şekilde cm2 cinsinden hacim hesabı VITREA sistemi üzerinden yapılmıştır. Bu ölçümüden elde edilen kas hacmi boyun metrekaresine bölünerek cm2/m2 cinsinden iskelet kası indeksi (SMI) elde edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya alınan hastaların ortanca yaşı 69 yıl (Çeyrekler Arası Aralık (ÇAA) 63-74) olarak saptandı. Hastaların bazal değerlendirmesinde 59 hastada (%45,7) sarkopeni vardı. Bazal değerlendirmeye göre sarkopeni olan hastalarda ortanca genel sağkalım (GSK) süresi 23,5 ay (%95 Güven Aralığı [GA]18,9-28,1) iken sarkopeni olmayanlarda 20,1 ay (%95 Güven Aralığı [GA]15,9-24,2) olarak görüldü. Abirateron veya enzalutamid tedavisi alırken SMI ölçümü yapılan hastaların 13'ünde (%24,8) sarkopeni mevcuttu. Sarkopeni olan hastalarda ortanca GSK süresi 24,8 ay (%95 Güven Aralığı [GA]19,1-30,4) iken sarkopeni olmayanlarda 16,6 ay (%95 Güven Aralığı [GA] 10,6-22,5) olarak görüldü. Çok değişkenli sağkalım analizinde tedavi alırken sarkopeni saptanan grupta ölüm riskinin daha düşük olduğu görüldü (HR= 0,61; %95 GA: 0,380-0,978; p=0,04). Sonuç: Çalışmamızda tedavi öncesi sarkopeni varlığının sağkalıma etkisi olmadığı görülmüştür. Tedavi alırken sarkopeni olan hastalarda ise genel sağkalım avantajının ortaya çıktığı saptanmıştır. Bu nedenle tedavi sırasında sarkopeni varlığının tedavi etkinliği göstergesi olabileceği ve sağkalım avantajı sağlayabileceği düşünülmüştür.
Revizyon kalça artroplastisinin etyolojisi ve maliyet etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Ankara Üniversitesi Ankara Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı bölümünde ameliyat olan primer ve revizyon kalça artroplastisi vakalarının nedenlerini, bu hastaların maliyet profillerini karşılaştırmayı ve hastanede kalış süresi, ek hastalıklar, septik ve aseptik revizyon oranlarının maliyete etkisini değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017- Aralık 2022 yılları arasındaki hastanemizde opere edilen Sosyal Güvenlik Kurumu ameliyat kodlarından P612480 (kalça revizyon artroplastisi, total) ve P612470 (kalça artroplastisi, asetabular liner değiştirilmesi, total), P612471 (kalça asetabular revizyonu, parsiyel), p612472 (kalça femoral stem revizyonu, parsiyel) ve P12340 (kalça eklem total protezi) no'lu kod girilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Revizyon kalça artroplastisi (RKA) yapılan 205 hasta ve primer total kalça artroplasti (PTKA) yapılan 737 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastanemizin bilgi işlem sistemindeki faturalama bölümünden hastaların bilgilerine ve revizyon ve primer kalça artroplasti operasyonlarındaki maliyet dokümantasyonuna ulaşılmıştır. Bulgular: 6 yıldaki revizyon vakalarının median maliyeti 15069,77 türk lirası (TL) iken, primer kalça artroplastilerinde bu miktar 8716,47 TL ve bu oran istatiksel açıdan anlamlıydı (p˂0.001). Yıllara göre karşılaştırıldığında ise her yılda revizyon vakalarının maliyetleri daha fazla olmakla birlikte istatiksel olarak anlamlılık değişiklik göstermekteydi (2017 için p:0.335, 2018 için p˂0.001, 2019 için p˂0.001,2020 için p˂0.001,2021 için p:0.238, 2022 için p˂0.001). Septik sebepler ile aseptik sebepler arasında (p˂0.001) ve periprostetik kırıklar ile aseptik sebepler arasında (p:0.02) maliyet açısından anlamlı derecede fark çıkmıştır. Sonuç: Revizyon kalça artroplastisinin, primer total kalça artroplastisine göre mali yükü daha fazladır. Bu nedenle preoperatif riskleri saptamak ve artroplasti ömrünü arttırmak önemlidir. Bu çalışmanın mali konuda bilinç yaratması, ulusal kayıt sisteminin geliştirilmesine yardımcı olmasını umuyoruz.
COVİD-19 sonrası kardiyopulmoner uygunluk düzeyinin normal değerlerle karşılaştırılması ve fiziksel kapasiteyi etkileyen faktörlerin araştırılması
Amaç: SARS-CoV-2 2019 yılı sonlarında saptanan yeni bir koronavirüs türüdür, neden olduğu hastalık COVID-19 olarak adlandırılmıştır. COVID-19 başta akciğerler olmak üzere birçok organı ve sistemi etkilemesi nedeniyle COVID-19'un uzun dönem etkilerinin aydınlatılması önem taşımaktadır. Bu çalışma ile COVID-19 geçiren bireylerin egzersiz kapasitesinde değişiklik olup olmadığının ortaya konması ve bunun yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite düzeyi, hastalık şiddeti ve komorbiditelerle ilişkisinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmanın ikincil amacı egzersiz kapasitesindeki değişikliklerin nedenlerini belirlemek ve rehabilitasyon programlarının hedeflerini tanımlamaktır. Gereç ve Yöntem: Katılımcıların demografik bilgileri ile semptomları, eşlik eden tıbbi durumları, hastalık şiddetleri kaydedilmiştir. Katılımcılara 6 dakika yürüme testi, solunum fonksiyon testleri ve kardiyopulmoner egzersiz testi uygulanmış, fiziksel kapasite maksimum oksijen tüketimiyle (VO2maks) değerlendirilmiştir. Katılımcılar ayrıca Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) ile değerlendirilmişlerdir. Bulgular: Çalışmaya hafif, orta, ağır, kritik hastalık şiddetlerinden sırasıyla 53, 44, 26, 9 katılımcı katılmıştır. Yorgunluk, miyalji ve baş ağrısı en sık bildirilen semptomlardır. Obezite, hipertansiyon ve sigara kullanımı en sık eşlik eden tıbbi durumlardır. IPAQ ile yapılan değerlendirmelerde bireylerin fiziksel aktivite düzeylerinin COVID-19 sonrasında azaldığı saptanmıştır. Hastalık şiddeti farklı gruplar arasında VO2maks düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Bireyler COVID-19 öncesi sahip oldukları fiziksel aktivite düzeylerine göre gruplandıklarında VO2maks düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sadece hastalık şiddeti hafif olan bireylerde erkeklerin kadınlara göre VO2maks düzeyleri anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Obezite, hipertansiyon, sigara kullanımı, diyabet ve aterosklerotik kalp hastalığı olan ve olmayan gruplarda ve farklı yaş gruplarındaki bireyler arasında beklenen VO2maks düzeyleri arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. Egzersiz kapasitesi düşük olan grupta vital kapasite (VC), zorlu vital kapasite (FVC), birinci saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) ve maksimal istemli ventilasyon (MVV) daha düşük saptanmıştır. Düşük kapasiteye sahip grupta egzersiz testi sırasında anaerobik eşiğe daha erken ulaşılmıştır. COVID-19 geçiren bireylerde 6 dakika yürüme testi yürüme mesafesi ve VO2maks düzeyleri arasında güçlü korelasyon saptanmıştır. Sonuç: COVID-19 geçiren bireylerin egzersiz kapasitesinde azalma nedeninin öncelikli olarak azalmış fiziksel aktivite düzeyi ve solunum kısıtlılıkları olduğu sonucuna varılmıştır. Hastalık seyri üzerinde negatif etkisi olan ileri yaş, düşük fiziksel aktivite düzeyi ve komorbiditelerin öngörülen egzersiz kapasitesi üzerinde etkili olmadığı gösterilmiştir. COVID-19 geçiren bireylere yönelik rehabilitasyon programlarının fonksiyonel akciğer kapasiteleri, solunum kas gücü ve dayanıklılığı geliştirmeye öncelik verilecek şekilde tasarlanması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: 6-dakika yürüme testi, COVID-19, egzersiz toleransı, kardiyopulmoner egzersiz testi, solunum fonksiyon testleri
Böbrekte medullopapiller kompleksteki kalsifikasyon paterni ile immünhistokimyasal belirteçler ve laboratuar parametreleri arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaçlar: Nefrolitiazis'in önlenmesi ve tedavisi için risk faktörlerinin ve ilişkili patofizyolojik mekanizmaların araştırılması büyük önem taşımaktadır. İdiyopatik kalsiyum oksalat taşı oluşturucularda (ICSF), kalsiyum oksalat (CaOx) taşlarının oluşumunun yaygın olarak kabul edilen yolu Randall plağıdır (RP) ve 'böbrek papillalarının uçlarında kalsiyum fosfat çekirdeğinin interstisyel oluşumu' olarak tanımlanır. Bir teori, proksimal tübüler mineral agregatlarının papilla ucunda daha fazla aşağı yönde agregasyona neden olduğudur, buna 'Anderson-Carr-Randall ilerlemesi' de denir. Bu teoriyi daha fazla incelemeyi ve bu sürece katkıda bulunan olası risk faktörlerini bulmayı amaçladık. Malzemeler ve Yöntemler: Haziran-2019 ile Ocak-2023 tarihleri arasında gerçekleştirilen radikal nefrektomi ve nefroüreterektomi işlemlerinden elde edilen 50 böbrek örneği mikro-BT analizi ile incelendi. Atenüasyon değerleri mikro-BT'deki birikme paterniyle eşleştirildi ve kalsifikasyonun şiddetini belirlemek için taş-doku oranı kullanıldı. Hastaların ameliyat öncesi parametreleri; kan ve idrar laboratuvar analizleri ve 24 saatlik idrar analizleri belgelendi. İlerde taş oluşması durumunda ICSF kategorisinde olmalarını engelleyecek herhangi bir hastalığı bulunan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Kategorik değişkenlerin istatistikleri ve skaler korelasyonlar T-test, Mann-Whitney-U, Pearson korelasyonu, lojistik regresyon, lineer regresyon ve ki-kare testleri ile incelendi. Bulgular: RP'nin mevcut olup olmadığına bakılmaksızın, mikro-BT analizi incelenen tüm böbrek papillalarında çeşitli miktarlarda mineral birikimini ortaya çıkardı. Hipertansiyon (HT) ve yaş medüller mineral agregasyonu için risk faktörleri olarak belirlendi. RP oluşumuyla, 24 saat idrar sitrat miktarı, HT varlığı ve idrar volümünün 1275 ml/gün'den düşük olması regresyon modelinde anlamlı saptandı. Sonuçlar: Böbrek papillasındaki histopatolojik değişiklikler RP oluşmadan önce oluşmaya başlar. HT varlığı ve hasta yaşı, RP oluşumuna katkıda bulunan proksimal agregatların oluşumunu artırmaktadır. Bu mineral agregatların RP'ye dönüşümünde ise HT varlığı, 24 saat idrar sitrat düşüklüğü ve idrar volümünün 1275 ml/gün'den düşük olması en önemli risk faktörleridir. Oral sıvı alımı artırılarak, idrarda düşük sitrat varlığı tedavi edilerek ve HT tedavi edilerek taş hastalığı oluşumu yavaşlatılabilir veya önlenebilir.
Ekstralevator APR ile standart APR'nin uzun dönem sağkalım, intraoperatif perforasyon, çevresel rezeksiyon sınırı ve çıkarılan lenf nodu sayısı açısından karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışma, 2001-2020 yılları arasında uzak metastazı olmayan rektum kanseri nedenile Ekstralevator APR ve standart APR yapılan hastalar arasında perforasyon oranları, ortalama çıkarılan lenf nodları ve malign lenf nodları, çevresel rezeksiyon sınırı pozifliği ve sağkalım farklılıklarını belirlemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: 2001 ve 2020 yılları arasında metastatik olmayan rektum adenokarsinomu nedeniyle APR yapılan toplam 215 hastaya ait kaydı retroprospektif tutulmuş olan tıbbî ve demografik veriler retrospektif kayıtlar ineclenerek intraoperatif perforasyon, cerrahi rezeksiyon sınırı, çıkarılan lenf nodları ve sağ kalım açısından incelendi. Başka nedenlerle APR yapılan ve nihai patolojisi adenokanser olmayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Standart APR ve ekstralevator APR yapılan hastalar olmakla 2 grup belirlendi. Her iki amelyat yöntemi ve tümör evreleri arasında klinik ve patolojik faktörler karşılaştırıldı. Kaplan-Meier sağkalım analizi, patolojik evre için yapıldı ve eğriler, log-rank testi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Toplam 215 hasta tespit edildi (ELAPE yapılan hasta sayısı 102, standart APR yapılan hasta sayısı 113). Standart APR yapılan hastalarda intraoperatif perforasyon, pozitif çevresel cerrahi sınır oranları daha yüksekti. Ancak 3, 5 ve 10 senelik sağkalım ve çıkarılan lenf nodu sayısında anlamlı fark yoktu. Sonuç: Yaptığımız çalışma sonucunda, uzak organ metastazı olmayan rektum kanseri nedeni ile ELAPE yapılan hastalarda standan APR yapılan hastalara kıyasla amelyat sırasında lokal rekürrens için önemli parametreler sayılan perforasyon ve çevresel cerrahi rezeksiyon sınırı pozitifliği anlamlı olarak daha düşüktü, ancak çıkarılan lenf nodu ve 3, 5 ve 10 yıllık genel sağkalım arasında anlamlı fark olmadığı sonucuna vardık. Anahtar Sözcükler: Rektum kanseri, sağkalım, amelyat tekniği
Diyabetik hastaların serumlarında ölçülen NGAL, FGF23, SCUBE-1, sistatin C ve matriks metalloproteinaz-9 düzeylerinin idrar albümin/kreatinin oranıyla ilişkisinin araştırılması
Amaç: Yaptığımız çalışmada diyabet hastaları, prediyabet hastaları ve sağlıklı kontrol grubunda idrar albümin/kreatinin oranının, serum NGAL, FGF23, SCUBE-1, sistatin C ve MMP-9 düzeyleri ile arasındaki ilişkinin araştırılması ve bu biyobelirteçlerin diyabetik nefropatinin tanı, takip ve prognozun belirlenmesinde kullanımının mümkün olup olmayacağının saptanması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız için 03.05.2023-31.07.2023 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran 20-80 yaş aralığındaki toplam 84 katılımcıdan oluşan klinik olarak tanı konmuş olan diyabet, prediyabet ve sağlıklı kontrol grubu olmak üzere üç grup oluşturuldu. Hastalardan polikliniğe başvuruları sırasında serum NGAL, FGF23, SCUBE-1, sistatin C ve MMP-9 düzeylerinin tayini için ek olarak bir tüp kan alındı. Serum NGAL, FGF23, SCUBE-1, sistatin C ve MMP-9 düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Çalışmada kullanılan idrar albümin/kreatinin oranı, açlık kan glukozu ve lipid profili ise gerekli izinler alındıktan sonra hastane veri tabanından elde edildi. Bulgular: Serum NGAL ve sistatin C düzeyleri için gruplar arasında istatistiksel olarak olarak anlamlı bir fark saptanamadı. FGF23 ve SCUBE-1 düzeyleri, diyabet ve prediyabet gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmış bulundu. MMP-9 düzeyleri ise diyabet grubunda diğer iki gruba ve prediyabet grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmış bulundu. Yapılan korelasyon çalışmalarında ise idrar albümin/kreatinin oranı ile serum NGAL, FGF23, SCUBE-1, sistatinC ve MMP-9 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamadı. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda diyabetik nefropatinin tanı, takip ve prognoz tayininde idrar albümin/kreatinin oranının yerine serum NGAL, FGF23, SCUBE-1, sistatin C ve MMP-9 düzeylerinin kullanılmasının uygun olmadığı saptanmıştır. Bununla birlikte gruplar arasında anlamlı farklar bulunan FGF23, SCUBE-1 ve MMP-9 proteinleri açısından geniş çaplı çalışmaların yapılması klinik açıdan yararlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Diyabetik nefropati, idrar albümin/kreatinin oranı, NGAL, FGF23, SCUBE-1, Sistatin C, MMP-9
Bir diş hekimliği fakültesinde psikososyal risklerin ve çalışanların genel sağlık durumunun değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırmada bir kamu üniversitesinin diş hekimliği fakültesinde psikososyal riskleri, çalışanların genel sağlık durumunu ve ilişkili etmenleri değerlendirmek; ayrıca psikososyal riskler ve çalışanların genel sağlık durumu arasındaki ilişkiyi saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan araştırmada örneklem seçilmemiş olup evreni bir kamu üniversitesinin diş hekimliği fakültesinde Kasım 2021-Ocak 2022 tarihlerinde görev yapan 380 çalışan oluşturmuş, 303 kişi (%79,7) araştırmaya dahil edilmiştir. Veri toplama formu; sosyodemografik ve sağlık özellikleri, çalışma yaşamı özellikleri ve COVID-19 bilgi formu, Şahan'ın Türkçeye uyarladığı 25 boyuttan oluşan Kopenhag Psikososyal Risk Değerlendirmesi Ölçeği (KOPSOR-TR) ve Kılıç'ın Türkçeye uyarladığı Genel Sağlık Anketi-12'den (GSA-12) oluşmaktadır. Her iki ölçek de Likert tipi puanlanmakta olup, ortanca değere göre katılımcıların KOPSOR-TR boyutlarından aldıkları puanlar ilgili boyutta psikososyal risk düşük/yüksek; GSA-12'den aldıkları puanlar ruh sağlığı durumu iyi/kötü olarak kategorize edilmiştir. Veriler, katılımcının çalıştığı ortamda gözlem altında anket yöntemiyle toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS©-25 programı kullanılarak yapılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler ortalama, standart sapma, ortanca, çeyrekler arası aralık, yüzde, minimum ve maksimum değerler olarak verilmiştir. İstatistiksel analizde Ki-Kare, Fisher's Exact, Spearman korelasyon testleri ve Lojistik Regresyon analizi uygulanmıştır. Ankara Üniversitesi Rektörlüğü Etik Kurulundan etik onay ve diğer gerekli izinler alınmıştır. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 38,36(±11,18), %54,1'i kadın, %62,5'i evli, %54,8'i çocuk sahibi, %79,5'i yükseköğretim mezunu olup %18,3'ü kronik hastalık/engellilik durumu olduğunu bildirmiştir. Katılımcıların %54,1'i diş hekimi, %0,3'ü hekim, %6,9'u hemşire, %5,3'ü sağlık teknisyeni iken %33,3'ü sağlık meslek mensubu değildir. Çalışanların %58,3'ü akademik birimlerde akademik görev, %22,9'u akademik birimlerde idari görev, %18,8'i ise idari birimlerde idari görev yapmaktadır. Katılımcıların %23,1'i COVID-19'la ilgili birimde görevlendirildiğini, %19,2'si COVID-19 geçirdiğini belirtmiştir. Psikososyal risk puanı yüksek olan katılımcı yüzdesi en fazla iş doyumu eksikliği (%56,7), çalışma koşulları güvencesizliği (%55,0), çalışma hızı (%54,5) boyutlarındadır. Yaş, cinsiyet, öğrenim düzeyi, medeni durum, çocuk sahibi olma durumu, kronik hastalık/engellilik durumu, meslek grubu, sağlık meslek mensubu olma durumu, birim, görev, akademik ünvan, toplam/fakültede çalışma süresi, COVID-19'la ilgili birime görevlendirilme, yeterli ve uygun kişisel koruyucu donanıma ulaşabilme, pandemi sürecinde esnek/uzaktan çalışma olanağı olma durumları ile KOPSOR-TR ölçeğinin çeşitli boyutlarından alınan puanlar arasında anlamlı düzeyde ilişki olduğu bulunmuştur (p<0,05). GSA-12'ye göre katılımcıların %51,9'unun ruh sağlığı durumu kötüdür. Kronik hastalık/engellilik durumu olmayanların (p=0,042), diş hekimlerinin (p=0,037), akademik birimlerde çalışanların (p=0,012), akademik görev yapanların (p=0,027), yeterli ve uygun kişisel koruyucu donanıma ulaşamadığını belirtenlerin (p<0,001) ve KOPSOR-TR'nin çoğu boyutunda risk puanı yüksek olanların (p<0,05) ruh sağlığı durumu anlamlı ölçüde kötüdür. Lojistik regresyon analizinde ruh sağlığı durumunun kötü olma olasılığının sağlık meslek mensubu olmayanlarda diş hekimlerine göre %63 daha düşük olduğu, yeterli ve uygun kişisel koruyucu donanıma ulaşamadığını belirtenlerde 2,05 kat, öngörülebilirlik eksikliği riski yüksek olanlarda 3,16 kat, tükenmişlik riski yüksek olanlarda 7,15 kat yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmada diş hekimliği fakültesinde en önemli psikososyal tehlikelerin iş doyumu eksikliği, çalışma koşulları güvencesizliği ve çalışma hızı olduğu bulunmuş; psikososyal tehlike ve riskler ile katılımcıların ruh sağlığı durumunun ilişkili olduğu ortaya konmuştur. Etkili ve adil bir ödül sisteminin olması, zaman yönetiminin sağlanması, çalışma koşullarındaki değişikliklerin en kısa sürede çalışana bildirilmesi ve gerektiğinde eğitilmesi sağlanarak belirsizliklerden kaçınılması, tüm çalışanların risk değerlendirmesi sürecine dahil edilmesi, iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarının geliştirilmesi ve sürdürülmesi önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: iş sağlığı ve güvenliği, psikososyal faktörler, risk değerlendirmesi, diş hekimliği, COVID-19
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı olan erişkin hastalarda transkranial doğru akım uyarımının duygularla ilişkili risk alma davranışı ve gecikme indirimi üzerine etkisi
AMAÇ: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) genellikle çocukluk döneminde başlayan; dikkat düzenleme güçlükleri, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik belirtileriyle karakterize ve kişinin akademik ve sosyal işlevselliğini bozan nörogelişimsel bir bozukluktur. DEHB tanılı bireylerin erişkin dönemde de şikayetlerinin devam ettiği ve bu bireylerde riskli karar verme davranışının artmış olduğu izlenmektedir. Amacımız, bu hasta grubunda Transkraniyal Doğru Akım Uyarımı(tDAU)'nın dürtüsellik, risk alma davranışları ve gecikme indirimine olan etkilerini saptamaktır. Ayrıca erişkin DEHB hastalarında ödül büyüklüğünün, olumlu ve olumsuz duyguların da risk alma davranışları ve gecikme indirimi üzerine etkileri ile tDAU sonrası bu etkilerin nasıl değiştiğinin araştırılması da amaçlanmaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre DEHB tanısı konmuş, 18-45 yaş arasında olan 30 gönüllü hasta dahil edilmiştir. Hastaların DEHB belirtilerini değerlendirmek için Yetişkinlerde DEHB İçin Tanısal Görüşme – 5 (DIVA-5), Erişkin DEHB Öz Bildirim Ölçeği(ASRS), Aşırı Odaklanma Ölçeği(AOÖ), Wender Utah Derecelendirme Ölçeği(WUDÖ); duygu düzenleme ile ilgili belirtileri değerlendirmek için Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form(DDGÖ-16) yürütücü işlevleri değerlendirmek için İz Sürme Testi A ve B uygulanmıştır. Tüm katılımcılara sol DLPFK anot/sağ VMPFK katot, sol DLPFK katot/sağ VMPFK anot ve sham tDAU'ların üçü de randomize sırayla ve en az bir hafta arayla uygulanmıştır. Her oturumda katılımcılara 5'er adet nötr, pozitif ve negatif duygu oluşturmak amacıyla ses eklenmiş fotoğraflar gösterilmiş ve bu sırada Galvanik Deri Tepkisi(GDT) ölçümü yapılmıştır. Her duygu uyarımının ardından E-Prime 3.0 programında hazırlanan Gecikme İndirimi Görevi(GİG) ve Modifiye Balon Analog Risk Testi(M-BART) uygulanmıştır. GİG sırasında katılımcılara küçük, orta ve büyük ödül miktarları içeren sorular yöneltilmiştir. Her oturumu takiben katılımcılara tDAU ile ilişkili yan etkileri kontrol etmek amacıyla bir anket uygulanmıştır. BULGULAR: Katılımcıların GDT ortalamaları negatif uyarımda pozitif uyarımdan, pozitif uyarımda nötr uyarımdan anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Katılımcıların sesli fotoğraflara ilişkin emosyonel yük ve uyarılma düzeyi hakkındaki öznel değerlendirmeleri de GDT bulguları ile uyumludur. GİG'de nötr koşuldaki AUC'nin, negatif koşuldan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulunmuştur. Ayrıca AUC100 ve AUC1000'in AUC10000'den anlamlı olarak düşük olduğu, ancak AUC100 ile AUC1000 arasında anlamlı fark bulunmadığı saptanmıştır. tDAU'nun sol DLPFK katot/sağ VMPFK anot ve sham koşulunda AUC100'ün ve AUC1000'in, AUC10000'den daha düşük olduğu saptanmıştır. Sol DLPFK anot/sağ VMPFK katot koşulunda ise AUC1000, AUC10000'den anlamlı düzeyde düşüktür. Sol DLPFK anot/sağ VMPFK katot koşulu altındaki AUC100, sol DLPFK katot/sağ VMPFK anot koşulu altındaki AUC100 değerine göre yüksek olmakla birlikte bu sonuç istatistiksel olarak anlamlılık sınırında kalmıştır. M-BART deneyinde BART-C puanı, sol DLPFK anot/sağ VMPFK katot uyarım ile sol DLPFK katot/sağ VMPFK anot uyarımlarında, sham uyarıma göre daha yüksek saptanmıştır. SONUÇ: Bu çalışmada DEHB'li bireylerde tDAU'nun bazı karar verme ve risk alma değişkenleri üzerinde anlamlı etkisi bulunmakla beraber tutarlı şekilde etkili olmadığı saptanmıştır. Önceki çalışmalarla paralel şekilde erişkin DEHB örnekleminde ödül büyüklüğünün riskli karar vermeyi azalttığı görülmüştür. Bununla beraber negatif emosyonel uyarımın daha korumacı kararlara yol açtığı saptanmıştır. İleride yapılacak çalışmalarda DEHB olgularında tekrarlayan tDAU'nun risk alma davranışı üzerindeki etkisinin incelenmesi ve tDAU ilişkili beyin bölgeleri üzerindeki etkisinin bir nörogörüntüleme yöntemi ile kontrol edilmesi önerilir.
Bir tıp fakültesi 1., 2. ve 3. sınıf öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığı ve zaman yönetimi ile depresyon anksiyete stres düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda küresel olarak ruh sağlığı sorunlarının arttığı özellikle gençler acısından teknolojinin gelişmesi yasam koşullarının değişmesi gibi çesitli nedenlerle önemli bir gündem olduğu bilinmektedir. Tıp fakültesi öğrencileri daha fazla yüke maruz kalmaları nedeniyle depresyon, anksiyete ve stres gibi sağlık sorunları acısından daha fazla risk altındadır. Bu nedenle bir tıp fakültesinde öğrenim gören 1., 2. ve 3. sınıf öğrencilerinin depresyon, anksiyete ve stres düzeylerinin saptanması ve akıllı telefon bağımlılığı, zaman yönetimi ve diğer faktörler ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma Kasım-Aralık 2022 tarihleri arasında yürütülen ve kesitsel özellik taşıyan bir araştırmadır. Araştırmanın evreni, bir üniversitenin tıp fakültesinde öğrenim gören 1., 2. ve 3. sınıf öğrencileridir. Çalışmada tıp fakültesi 1., 2. ve 3. sınıfta öğrenim gören 1200 kişiden örneklem hacmi hesabı ile 292 olarak hesaplanmış, her sınıftan 150 öğrenci olmak üzere 450 öğrenciye ulaşılması hedeflenmiştir. Çalısmanın sonunda 452 kişi dahil edilmiştir. Veri toplama formu; araştırmacılar tarafından geliştirilen anket formu, akıllı telefon bağımlılığı ölçeği, zaman yönetimi ölçeği ve depresyon anksiyete stres ölçeğinden oluşmaktadır. Veri toplama formu gözlem altında öğrenciler tarafından doldurulmuştur. Veriler, IBM SPSS İstatistik Paket Programı ile analiz edilmiş ve analiz sürecinde ANOVA testi, Bağımsız gruplar t-testi, Post hoc tukey testi, Regresyon analizi, Pearson korelasyon testi kullanılmıştır. Bulgular:. Öğrencilerin %61.3'ünde depresyon belirtileri, %64.8'inde anksiyete belirtileri, %46.7'sinde stres belirtileri olduğu saptanmıştır. İki değişkenli analizlerde; cinsiyet ile anksiyete ve stres, anne ve babanın birliktelik durumu ile depresyon ve anksiyete, ailenin ekonomik durumu ile depresyon, kişisel aylık gelir durumu ile depresyon ve stres, tıp fakültesini isteyerek seçme durumu ile depresyon ve stres, aile bağları ile depresyon ve stres, psikolojik destek alma durumu ile anksiyete ve stres, derslerde başarı durumu, arkadaşlarıyla ilişkisi, fiziksel aktivite durumu, sigara kullanma durumu, hastalık durumu, düzenli ilaç kullanımı, 1.derecede akrabada ruhsal tanı, günlük akıllı telefonla ilgilenme süresi, günlük akıllı telefon kontrol etme sıklığı, akıllı telefonun kullanma amacı, kendini akıllı telefona bağımlı olarak değerlendirme durumu, akıllı telefon bağımlılığı ve zaman yönetimi ile depresyon, anksiyete ve stres arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmada tıp fakültesi öğrencilerinde depresyon, anksiyete ve stres düzeyleri yüksek bulunmuştur. Etkili faktörler incelendiğinde öğrencilere eğitim psikolojik destek ve sosyal destek sağlanmasının önemi ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Anksiyete, Stres Tıp Fakültesi Öğrencileri, Akıllı Telefon Bağımlılığı, Zaman Yönetimi, DASÖ- 21, ATBÖ- KF, ZYÖ
Simülasyon yöntemiyle, lomber ponksiyon işleminde, konvansiyonel yaklaşım, ultrason eşliğinde statik ve dinamik yaklaşım başarı oranlarının karşılaştırılması
Amaç: Lomber ponksiyon (LP), çocuk ve yetişkin acil servislerde sık kullanılan prosedürlerden birisidir. Bu işlemin hızlı ve başarılı şekilde yapılabilmesi oldukça önemlidir. Acil servislerde sık yapılan bir işlem olmasına rağmen başarılı LP oranı düşüktür ve travmatik LP oranı yüksektir. Başarısız ve/veya travmatik LP işlemi; laboratuvar sonuçların yanlış yorumlanması, gereksiz antibiyotik kullanımı, uzamış hastane yatışı, ağrı, hematom, enfeksiyon ve sinir hasarı gibi komplikasyonlara yol açabilir. Oluşabilecek ciddi komplikasyonlar nedeniyle LP işleminin başarılı bir şekilde yapılması önemlidir. LP işlemi sırasında rutin pratikte kullanılan bazı teknikler mevcuttur. Bunlar konvansiyonel (geleneksel) yöntem ve ultrason kullanılan teknikler olarak tanımlanabilir. Yapılan çalışmalar çocuk ve erişkinde ultrason kullanılan yöntemlerin LP başarı oranını artırdığı göstermiştir. Ayrıca bu çalışmalarda ultrason yardımlı (statik) yöntemin; işlem hızını, ilk giriş başarısını ve hasta konforunu artırdığı, travmatik işlem sayısını ve sinir hasarını azalttığı gösterilmiştir. Literatürde daha çok konvansiyonel yöntem ile ultrason yardımlı (statik) yöntemin karşılaştırıldığı çalışmalar mevcuttur. Yetişkin hastalarda LP işlemi sırasında ultrason kılavuzlu (dinamik) yöntemin kullanılmasına dair çalışmalar literatürde mevcut değildir. Bu çalışmada, acil tıp araştırma görevlilerinin (ATAG) lomber ponksiyon modeli (LPM) üzerinde yaptıkları LP işlemi sırasında kullanılan ultrason kılavuzlu (dinamik) yöntemin, LP başarısı açısından geleneksel ve ultrason yardımlı (statik) yönteme üstünlüğünün olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya dahil olan 24 ATAG temel ve ileri ultrasonografi konusunda yeterlilik sahibi ve eğitici kimliği olan bir acil tıp uzmanı tarafından hem teorik hem de hasta başı uygulamalı olarak farklı yöntemlerle (KY, UYSY, UKDY) LP eğitimi verildi. Daha sonra tarafımızca LPM oluşturuldu ve standardize edildi. Gönüllü katılımcılardan LPM üzerinde KY, UYSY ve UKDY ile LP işlemi yapmaları istendi. LP işlemi, intervertebral aralığın belirlenmesi işlemleri ile başladı ve LPM'den spinal iğnenin tamamen çıkışı ile sonlandırıldı.Araştırma yürütücüsü tarafından işlem başarısı, ilk giriş başarısı, işlem hızı (saniye), travmatik işlem sayısı ve komplikasyon olup olmaması not edildi. Her uygulayıcıya iki girişim hakkı verildi. İğnenin modele girişinden sonra dışarı tamamen çıkması bir girişim olarak değerlendirildi. İğnenin içeride yönlendirmesi ek girişim olarak kabul edilmedi. İşlem başarısı iğneden BOS'u temsil eden serum fizyolojik (SF) gelip gelmemesine göre değerlendirildi. Eğer iki deneme sonucunda SF elde edilemezse işlem başarısız sayıldı. İki işlemin herhangi birinde SF elde edilmesi başarılı olarak kabul edildi. İlk denemede SF elde edilmesi ise ilk giriş başarısı olarak değerlendirildi. Uygulama süresi araştırmacı tarafından kronometre ile takip edildi ve kaydedildi. Uygulayıcı model başına geçip uygun vertebral aralığı bulmak için palpasyon veya ultrason yöntemlerinden birini kullanmaya başladığı an süre başlatıldı. Daha sonra iğne girişi ve başarılı veya başarısız işlem sonucu geçen süre de kaydedildi. Eğer işlem sırasında LPM üzerinden BOS'u temsil eden SF sızıntısı olursa ve/veya iğne hasarlanırsa komplikasyon olarak kabul edildi. ATAG, LP eğitimi alıp LPM üzerinde ilk işlemlerini yaptıktan bir hafta sonra tekrar işleme alındı. Hangi uygulayıcının hangi sırayla hangi yöntemi kullanacağı bilgisayar tabanlı randomizasyon sağlayan bir program üzerinden tekrar belirlendi. Önceki işlemlerdeki ile benzer şekilde veriler toplandı ve kaydedildi. Çalışma sonunda LP başarı oranı, ilk giriş başarı oranı, giriş sayısı, işlem süresi, travmatik işlem sayısı ve komplikasyon oranı değerlendirildi. Ayrıca bir hafta sonra tekrarlayan işlemler sonucunda elde edilen veriler de ilk grubun verileri ile karşılaştırıldı. Burada eğitim sonrası pratik yapılmasının sonradan tekrarlayan işlemlerdeki başarılara etkisine bakıldı. Çalışmanın sonunda ise uygulayıcılara anket uygulandı. Çalışmayla ilgili fikirleri soruldu. Bulgular: Çalışmaya alınan 24 katılımcının 9'u ise kadın (%27,5), 15 ise erkektir (%62,5). 24 katılımcının ortanca yaş değeri 27,5 (27-28) idi. 24 katılımcının asistanlık sürelerine bakıldığında <1 yıl 9 (%37,5) , ≥ 1 yıl 15 (%62,5) olarak dağılım göstermektedir. 24 katılımcı içinde ≥ 5 sayıda LP işlemi yapmış olanların sayısı 10 (%42,7), <5 sayıda LP işlemi yapmış olanların sayısı 14 (%53,7) tür. Çalışmamızın primer sonlanım noktası başarı oranıydı. 24 ATAG birinci işlemde UKDY ile gerçekleştirdikleri LP işleminde 20 başarılı girişim sağlandı (p=0,514). İkinci işlemde 21 başarılı işlem gerçekleştirildi (p=0,692). Birinci ve ikinci işlemde diğer yöntemler ile UKDY arasında başarı açısından anlamlı bir fark saptanmadı. İkinci işlemde artan başarı oranında da istatistiksel anlamlılık bulunamadı (p=0,833). İlk giriş başarısı açısından UKDY kullanılan LP işlemlerine bakıldığında birinci işlemde 15 uygulama, ikinci işlemde 17 uygulama ilk giriş başarısı ile sonuçlandı. Her iki işlemde ilk giriş başarısı açısından istatistiksel anlamlılık saptanmadı. İkinci işlemde artan ilk giriş başarısı iki işlem arası değerlendirmeye tabi tutulduğunda istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p=0,166). Birinci ve ikinci işlemde de giriş sayısı daha fazla olan yöntem UKDY'ydi. Ancak istatistiki anlamlılık yoktu. İkinci işlemde girişim sayısı azalmasına rağmen birinci ve ikinci işlem karşılaştırıldığında giriş sayısındaki azalmada istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p=0,317). Birinci ve ikinci işlemde işlem hızı saniye olarak en yavaş olan yöntem UKDY'ydi (Median süre 177,5 e karşı 165,5). İkinci işlemde işlem hızında düşüş olmasına rağmen istatistiksel anlamlılık yoktu (p=0,308). Travmatik işlem sayısı açısından UKDY'de birinci işlemde 9, ikinci işlemde 7 travmatik LP kaydedildi. İki işlem karşılaştırıldığında travmatik işlem sayısındaki düşüş istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,034). Ancak birinci ve ikinci işlemde yöntemler arası travmatik işlem oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. UKDY kullanılan birinci işlemde 2, ikinci işlemde 1 komplikasyon gerçekleşti. Ancak diğer yöntemlerle karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Başarı oranları açısından 3 yöntem arasında istatistiki anlamlılık yoktu. İlk giriş başarısı açısından birinci işlemde istatistiksel olarak UYSY daha başarılıydı (p=0,042). Ancak iki işlem arasında fark saptanmadı. Giriş sayısı açısından UYSY'de birinci işlem sırasında daha az giriş ile başarılı işlem sağlandı (p=0,042). Ancak birinci ve ikinci işlem arasında anlamlı fark yoktu. Tüm yöntemler arasında KY en hızlı yöntemdi (p<0,005). USG kullanılan yöntemler karşılaştırıldığında UYSY daha hızlıydı (p<0,005). Travmatik işlem ve komplikasyon oranları açısından yöntemler arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı . Uygulayıcıların kıdemli (≥1 yıl çalışma süresi) ve çömez (<1 yıl çalışma süresi) olmasına göre yöntemler arası karşılaştırma sonucunda; kıdemli asistanların birinci işlem sonucunda UYSY ile yapılan LP işlemlerde ilk giriş başarıları daha yüksektir (p=0,042). Kıdemli asistanlar KY ile birinci LP işlemini daha az giriş sayısı ile başarılı olarak gerçekleştirmişlerdir (p=0,042). Medyan işlem hızına bakıldığında ise hem KY'de (p<0,005) hem UYSY'de (p<0,005) kıdemli asistanlar LP işlemini daha hızlı gerçekleştirmişlerdir. Ayrıca ikinci işlemde anlamlı ölçüde KY ve UYSY'de işlemlerini daha hızlı yapmışlardır (p<0,005). Çalışma sonrası uygulanan anket sonuçlarına göre çalışmaya katılan ATAG çalışma öncesi verilen LP ve USG eğitimin faydalı buldu ve eğitim aldıktan sonra ve LPM üzerinde çalışmayı gerçekleştirdikten sonra LP işlemi açısından özgüvenlerinin arttığını belirttiler. Sonuç: LP işlemi sırasında kullanılan üç yöntemden UKDY ile yapılan işlemlerde KY ve UYSY ile yapılan işlemlere göre başarı oranı, ilk giriş başarısı, giriş sayısı, işlem hızı, travmatik işlem oranı ve komplikasyon oranı açısından istatistiksel bir fark saptanmadı. Ancak elde ettiğimiz verilerden yaptığımız çıkarımda LP işlemi sırasında gerçek zamanlı USG kullanımı zor ve zaman alan bir yöntemdir. Bu nedenle acil servis gibi hızlı ve doğru tanı ve tedavinin gerektiği bir klinikte bu kadar zaman alan ve uygulaması zor bir tekniği olan yöntemi önermiyoruz. İleride bu konu ile ilgili yapılacak daha kapsamlı ve örneklem sayısı daha büyük çalışmalar ile tekniğin geliştirilebileceğini ve istatistiksel olarak daha güçlü sonuçlar çıkarılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: LP, konvansiyonel yöntem, statik ultrason, dinamik ultrason, simülasyon , lomber ponksiyon modeli