Ankara University
Faculty

Faculty of Medicine

Ankara University

156

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığının progresyonunda motor belirteçler

Amaç: Parkinson Hastalığı, motor ve non motor semptomların kombinasyonu ile hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen ilerleyici bir nörodejeneratif hastalıktır. Parkinson Hastalığı tanı ve takibinde öncelik klinik muayenededir. Mevcut yöntemlerin çoğunlukla subjektif değerlendirmelere ve klinik gözlemlere dayanması, takip sürecinde belirsizliklere ve tutarsızlıklara neden olabilmektedir. Parkinson Hastalığında kullanılan objektif bir muayene takip, tedavi ve bilimsel çalışmaların daha doğru yapılmasına olanak sağlayacaktır. Amaç: Bu çalışma, Parkinson Hastalığının spesifik motor belirtilerini sayısal değerlerle ifade edebilecek, böylece hastalığın ilerleyişini daha doğru ve standardize bir şekilde değerlendirmeyi sağlayacak bir yöntemin geliştirilmesini amaçlamaktadır. Yöntem: Çalışma, 2020-2024 yılları arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi hareket bozukluğu polikliniğinde takip edilen 63 hasta üzerinde yürütülmüştür. Katılımcıların demografik ve klinik bilgileri kaydedilmiştir. Minimental Değerlendirme Ölçeği, Saat Çizme Testi gibi bilişsel değerlendirme araçları toplanmıştır. Motor performans ise MDS UPDRS bölüm 3, Dokuz Delik Testi, Köşeden Köşeye Dokunma Testi ve Kalk Yürü Otur Testi ile değerlendirilmiştir. Veriler SPSS 26.0 yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. Testlerin kesitsel düzeydeki korelasyonları ve zaman içindeki değişimlerinin korelasyonları değerlendirilmiş. MDS UPDRS bölüm 3 değişimleri ile Dokuz Delik Testi, Köşeden Köşeye Dokunma Testi ve Kalk Yürü Otur Testindeki değişimler arasındaki ilişkiyi belirlemek için regresyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Kesitsel düzeyde dokuz delik testi ve köşeden köşeye dokunma testi, MDS UPDRS bölüm 3 ile yüksek korelasyon gösterirken, kalk yürü otur testi orta düzey korelasyon göstermektedir. Tüm Parkinson Hastaları değerlendirildiğinde MDS UPDRS bölüm 3 değişimi ile söz konusu testlerdeki değişim arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır. Diskinezinin muayeneyi etkilediği hastalar, ileri evre (evre 4-5) hastalar ve iki vizitte belirgin kognitif farklılığı olan hastalar dışındaki Parkinson Hastalarında, testlerdeki değişimlerin MDS UPDRS bölüm 3 teki değişim ile 0,750 korelasyon gösterdiği ve değişkendeki varyansın %56,2'sini açıkladığı görülmüştür. Sonuç: Diskinezinin muayeneyi etkilemediği hastalarda ve ileri evre olmayan hastalarda MDS UPDRS bölüm 3 teki değişimi, köşeden köşeye dokunma testi tek başına makul bir şekilde açıklayabilirken, dokuz delik testi ve kalk yürü otur testi makul düzeyde açıklayamamaktadır. Non dominant el ile yapılan köşeden köşeye dokunma testindeki 1 birimlik kötüleşme, MDS UPDRS bölüm 3'te 1,518 puan kötüleşme ile ilişkili bulunmuştur. Dominant el ile dokuz delik testi, non dominant el ile köşeden köşeye dokunma testi ve kalk yürü otur testi birlikte bölüm 3 teki değişimi yüksek oranda tahmin edebildiği görüldü. Bölüm 3' ü üst ekstemite ve alt ekstremite olarak ayrı değerlendirdiğimizde, testlerdeki değişimin alt ekstremite değişimini tahmin edemediği görülmüştür. Diskinezinin muayeneyi etkilemediği hastalarda ve ileri evre olmayan hastalarda köşeden köşeye dokunma testi diğer testlerle birlikte veya tek başına üst ekstremiteler için MDS UPDRS bölüm 3 yerine kullanılabilir.

İlke Şahin
Ankara University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distal tibia ve kalkaneus epifizinin adli yaş tahmininde uygulanabilirliğinin manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi

Amaç: Adli tıp uygulamalarında ilk aşama kimlik teşhisidir. Kimlik teşhisinin de en önemli aşaması yaş tahminidir. Günümüzde radyasyon içermeyen yöntemlerle yaş tahminine yönelik araştırmalar giderek artmakta ve uygulamada daha fazla tercih edilmeye başlamıştır. Bu çalışmanın amacı 8-25 yaş arası bireylerin ayak ve ayak bileği manyetik rezonans görüntülerinin incelenerek, daha önce başka kemik bölgeleri için kullanılabilir olduğu gösterilmiş Vieth ve Dedouit evreleme yöntemlerinin distal tibia epifizi ve kalkaneus apofizi için uygulanabilirliğinin araştırılması ve fizis kalınlığının adli yaş tahmininde kullanılabilirliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2010- Aralık 2022 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalına başvurarak ayak bileği manyetik rezonans görüntülemesi (1.5 Tesla) yaptıran 8-25 yaş bireylerin görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kriterlerimize uyan 342 bireyin 172'si erkek 169'u kadındır. Distal tibia epifizi ve kalkaneus apofizi Vieth ve Dedouit sınıflandırmasına göre değerlendirilmiştir. Distal tibia ve kalkaneus fizis kıkırdağı kalınlıkları da ölçülerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızın sonucuna göre; distal tibia Dedouit sınıflandırmasına göre Evre 3-4-5 Vieth'e göre Evre 4-5-6 olan tüm bireylerin cinsiyet fark etmeksizin 12 yaş üzerinde olduğu, Dedouit'e göre Evre 4-5 Vieth'e göre Evre 5-6 olan tüm bireylerin cinsiyet fark etmeksizin 15 yaş üzerinde olduğu ve Dedouit'e göre Evre 5 Vieth'e göre Evre 6 olan tüm erkek bireylerin 18 yaş üzerinde olduğu tespit edildi. Kalkaneus evreleri Dedouit'e göre Evre 1-2-3 Vieth'e göre Evre 2-3-4 olan erkeklerin tamamının 18 yaşın altında, kadınların ise 15 yaşın altında olduğu tespit edilmiştir. Distal tibia için belirlenen kesme değerlerinin pozitif olabilirlik oranları <12 Kadın (OO+:18,6) ve <15 Kadın (OO+: 34,42) gruplarında 10'un üzerinde ve testin geçerliliğinin yüksek olduğu, <15 Erkek grubunda geçerliliğin orta düzeyde, diğer gruplarda ise yeterli düzeyde olduğu tespit edildi. 18 yaş üzerinde olan kişilerden ROC analizi için yeterli sayıda ölçüm olmadığı için kalkaneus fizis kalınlığı sadece <12 ve <15 yaş grupları için değerlendirilmiştir. Kesme noktaları distal tibiaya kıyasla daha ince idi. <12 erkeklerde olabilirlik oranı 3,76 ile en düşük değerdi ve tüm gruplarda kalkaneus fizis kalınlığının adli yaş tahmininde kullanılabilir olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Adli yaş tahmininde multidisipliner bir değerlendirme ile birden fazla yöntem kullanmak hata payını en aza indirir. Ayak bileği MRG kesitleri de adli yaş tahmininde kullanılabilir olarak görünmektedir. Hem yaş ortalamaları hem de minimum maksimum yaş konseptine göre mevcut çalışmada kayda değer sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca mevcut çalışmada büyüme plağı kalınlığının da ölçülerek adli yaş tahmininde kullanılabilirliğinin değerlendirilmesine yönelik analizlerde fizis kalınlığının 12, 15 ve 18 yaş sınırlarının değerlendirilmesinde ümit vadeden bir teknik olabileceği gösterilmiştir. Ancak sosyoekonomik düzey, boy-kilo, demografik özellik verilerinin daha ayrıntılı olarak değerlendirildiği daha yüksek örneklem büyüklüğüne sahip prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Adli yaş tahmini, manyetik rezonans görüntüleme, Vieth metodu, Dedouit metodu, kimliklendirme.

Adli bilimlerAdli tıpEpifiz bezi+6
Hilal Tokgöz
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

60 yaş ve üstü erkeklerde kemik mineral yoğunluğu azalmasını etkileyen faktörler ve alfa klotho protein ilişkisi

Amaç: Osteoporoz, kemik kütlesinde azalma ve kemik dokusunun mikro-mimarisinin bozulması sonucunda kırık riskinde artmayla sonuçlanan ilerleyici bir metabolik kemik hastalığı olup kırık oluşana kadar sessiz seyirlidir. Kemik Mineral Yoğunluğu (KMY)'nu etkileyen faktörlerle ilgili çeşitli çalışmalar olup Klotho protein ile KMY arasındaki ilişki belirsizdir. Araştırmanın birinci amacı, erkeklerde Klotho ile KMY arasında bağımsız bir ilişki olup olmadığını tespit etmek, ikinci amacı ise KMY üzerine etkili olan diğer faktörleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Vaka kontrol çalışması olarak planlanan araştırmaya toplam 140 erkek hasta dahil edildi. Osteoporoz ve osteopeni grupları Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'nün tanımlamasına göre tanımlandı. Sarkopeni, Avrupa Yaşlılarda Sarkopeni Çalışma Grubu 2 (EWGSOP2) kriterlerine göre tanımlandı. Araştırma kapsamında hastalara kemik dansitometri ölçümü, antropometrik ölçümler, laboratuvar testleri ve kapsamlı geriatrik değerlendirme testleri uygulandı. 4 metre yürüme testi ile fiziksel performans, el dinamometresi ile kas gücü ve biyoimpedans ile kas kütlesi ölçümü yapıldı. Rutin laboratuvar tetkiklerine ek olarak serum alfa Klotho proteini düzeyi ölçülerek gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 60 yaş ve üstü toplam 140 erkek hasta dahil edildi. Kontrol grubunda 60 hasta, vaka grubunda ise KMY'si azalmış 80 hasta vardı. Alfa Klotho düzeyleri kontrol grubunda ortalama 0.42±0.47 ng/ml, vaka grubunda ortalama 0.34±0.26 ng/ml olarak saptanmış olup her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p =0,817). Kontrol grubunda aterosklerotik kalp hastalığı (ASKH), Diabetes Mellitus ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanılı hasta sayısı daha fazla olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Katılımcıların geriatrik testlerinden sarkopeni tarama testleri ile KMY arasında anlamlı ilişki saptandı. Ürik asit ve monosit düzeyleri vaka grubunda düşük iken; total testosteron, osteokalsin, LDL, total kolesterol ve potasyum düzeyleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Vaka grubunda kas kütlesi (p=0,002), bel çevresi, üst kol ve baldır çevresi anlamlı olarak daha düşük saptandı. Çalışmamızda Diyabetes Mellitus, hipertansiyon, kronik böbrek hastalığı tanıları olanlarda Klotho düzeyi ortalaması daha düşük çıkmış olup anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir. Sonuç: Bu çalışmada KMY azalması ile alfa Klotho proteini düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. KMY azalmış grupta kas kütlesi de anlamlı olarak düşük bulunmuş olup osteosarkopeniyi desteklemektedir. Hasta sayısının fazla olduğu prospektif gözlemsel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: erkek osteoporozu, sarkopeni, kemik mineral yoğunluğu, osteosarkopeni, Klotho

ErkeklerGeriatriKas distrofileri+5
Büşra Yıldız
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hedef kontrollü infüzyon cihazları ile anestezi indüksiyonu yaparken ideal doz şeması geliştirilebilir mi?

Amaç: Bu çalışmada anestezi derinliği monitörizasyonu yapılmadan hedef kontrollü infüzyon (HKİ) sistemlerini kullanarak anestezi indüksiyonu yapmak için ideal bir doz şeması geliştirebilmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya genel anestezi altında elektif cerrahi geçirecek olan ASA (American Society of Anesthesiologists) I-II, 18-65 yaş arası, bilinen kognitif bozukluğu olmayan, bilgilendirilmiş onamı alınan 128 hasta dahil edildi. Standart monitörizasyonun (elektrokardiyogram, pulse oksimetri, non invaziv kan basıncı) yanı sıra Bispektral indeks (BİS) ve Train of Four (TOF) monitörizasyonu yapıldı. Hastalara 1 mcg/kg fentanil ile premedikasyon uygulandıktan sonra anestezi indüksiyonunda HKİ sistemleri ile propofol (Schnider modeli) ve remifentanilin (Minto modeli) etki bölgesi konsantrasyonu (Ce) kullanıldı. remifentanilin hedef Ce değeri 2 ng/ml olarak ayarlandı ve indüksiyon boyunca sabit tutuldu. Propofol Ce değeri 2 mcg/ml bazal dozda başlandı ve her 20 saniyede 0,2 mcg/ml doz artışı yapılarak sesli uyarana göz açma yanıtının kaybolduğu (LOC; loss of conscionusness) doz belirlenerek kaydedildikten sonra 1 mg/kg roküronyum uygulandı. Belirtilen şekilde doz artışına devam edilerek BİS değerinin 30 saniye boyunca 50 olduğu doz entübasyon dozu (INT-P) olarak kaydedildi. TOFc=0 olan hastalar entübe edildi, TOFc>0 olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Entübasyon sırasında hemodinamik parametreler ortalama arteriyel basınç (OAB) ve kalp hızı (KH) olarak bazal değer, premedikasyon sonrası, LOC anı, entübasyon öncesi ve sonrası 0.,1.,3.,5.,10. dakikalarda kaydedilerek hemodinamik yanıt entübasyon sonrasında öncesine göre OAB ve veya KH'de >%20'lik bir artış olarak tanımlandı. Bulgular: Çalışmamızda LOC-P ve INT-P arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulundu (p<0.001). BIS monitörizasyonu olmaksızın anestezi derinliğini tahmin ederek indüksiyon yapabilmek için istatistiksel yöntemler kullanılarak INT-P = 0.67+0.974x(LOC-P) şeklinde bir formül geliştirildi. Entübasyon sırasında tanımlanan hemodinamik yanıt %53,9 oranında gözlendi ve bu durumu yönetmek için ek müdahalelere ihtiyaç duyuldu. Sonuç: Klinik bir bulgu olan bilinç kaybının, HKİ sistemleri ile anestezi indüksiyonu sırasında anestezi derinliğini tahmin etmek için alternatif bir kılavuz olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Hedef kontrollü infüzyon, intravenöz anestezi, bispektral indeks

AnesteziAnestezi ve analjeziAnestezi-genel+3
Merve Yaldız Bayatlı
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göğüs ağrısı atağı olan ailevi akdeniz ateşli hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri

Amaç: Göğüs ağrısı atağı olan hastalar ile göğüs ağrısı atağı olmayan ailevi Akdeniz ateşli hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Romatoloji Bilim Dalı Polikliniğine "'Ekim 2016-Temmuz 2022'arasında ailevi Akdeniz ateşi (AAA) tanısı alan, 548 hastanın elektronik kayıtları ve dosyaları geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Yaş ortalaması 72 (3-217) ay, 289 (52.7)'i kız olan 548 hastanın tanıda gecikme süresi 26 (0-191) ay saptandı. Akraba evliliği öyküsü %25, ailede AAA öyküsü %66 idi. Atakta hastaların %93.4'ünde ateş, %89'inde karın ağrısı, %53'ünde eklem ağrısı, %25'inde akut artrit, %24.8'inde göğüs ağrısı vardı. Atak sırasında ortalama lökosit sayısı 10503.93±4329.86/ mm3, CRP 69.94±57.46 mg/L, sedimantasyon hızı 32.33±21.91 mm/saat, fibrinojen 4.23±1.16 g/L olarak saptandı. Hastalarda en sık saptanan mutasyonlar; M694V (%72.7), M680I (%19), V726A(%17), E148Q (%14) mutasyonlarıydı. Hastaların ortalama kolşisin dozu 1.31±0.40 mg/kg/gün, kolşisin tedavisi öncesi yıllık atak sıklığı ortalama 12 atak (16.11±11.61) , kolşisin tedavisi sonrası yıllık atak sıklığı ortalama 1 atak (1.78±3.15) olarak bulunmuştur. Kolşisin sonrası atak sayıları kolşisin kullanımı öncesine göre anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p<0.001). Ailevi Akdeniz ateşi tanısı alan 548 hastanın 136'ında göğüs ağrısı şikayeti saptanmış olup hastaların 74'ü (%54.4) kızdı. Göğüs ağrısı olan hastaların ortanca tanı yaşı 86 (14-209) aydı. Bu hastaların tanı yaşları göğüs ağrısı olmayanlara göre daha büyük bulundu (p<0.01). Ateş ( %91) ve karın ağrısı (%91.2) göğüs ağrısına eşlik eden en sık görülen bulgulardı. Bu hastalarda uzamış febril miyalji göğüs ağrısı olmayan hasta grubundan daha yüksek oranda saptandı (p=0.007). Göğüs ağrısı olan ve olmayan hastalarda mutasyonların görülme sıklıkları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Göğüs ağrısı olan hastaların kolşisin öncesi yıllık atak sayıları, kolşisin dozu, ve kolşisine dirençli hasta oranları göğüs ağrısı olmayanlara göre daha fazla bulundu (p<0.05). Göğüs ağrısı olan hastaların Mor hastalık ağırlık puanı ortalama 2.27±0.74, ISSF hastalık ağırlık puanı ise ortalama 1.94±1.08 saptandı. Bu puanlar göğüs ağrısı olmayan hastaların ağırlık puanlarından daha yüksekti (p<0.001). Sonuç: Sonuç olarak, AAA'de göğüs ağrısı olan hastaların daha yüksek kolşisin doz ihtiyacı, daha fazla oranda kolşisin direnci ve daha yüksek hastalık ağırlık skorları ile göğüs ağrısı olmayan hastalardan daha ağır hastalık özellikleri gösterdiği saptandı.

Ailesel akdeniz ateşiAğrıDemografi+4
Saniye Mertek
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarında antipsikotik kullanım yolu ile ilişkili belirleyiciler: Geriye dönük dosya taraması çalışması

Amaç: Uzun etkili antipsikotikler (UEAP), psikotik bozuklukların tedavisinde önemli klinik avantajlara sahiptir; buna karşın UEAP'lerin yetersiz kullanıldığına dair endişeler mevcuttur. UEAP kullanımında hem coğrafi hem de zamansal farklılıklar bildirilmiştir; ayrıca UEAP kullanımının COVID-19 pandemisinden ne şekilde etkilendiği merak konusudur. Hem UEAP kullanımındaki zamansal değişime odaklanan çalışmalar hem de pandemi sürecinde UEAP kullanımındaki olası değişimi araştıran çalışmalar az sayıdadır ve yalnızca iki gelişmiş ülkede yürütülmüştür. Çalışmamızda, UEAP'lerin kliniğimizdeki kullanım sıklığını, bu sıklığın zaman içerisindeki değişimini ve hangi özelliklere sahip hastalarda UEAP tercih edildiğini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza 01.01.2009-28.02.2009, 01.01.2019-28.02.2019 ve 01.01.2021-28.02.2021 tarih aralıklarında polikliniğimize ayaktan başvuru yapan; şizofreni (F20), şizoaffektif bozukluk (F25), bipolar bozukluk (F31) veya tanımlanmamış organik olmayan psikoz (F29) tanısı konmuş ve tedavi planında etkin dozda antipsikotik ilaç bulunan 18-65 yaş arasındaki 1646 hasta alınmıştır. Hastaların poliklinik dosyaları okunarak edinilen bilgilerle veri toplama formları doldurulmuştur. Araştırılan üç dönemdeki UEAP kullanım sıklıkları karşılaştırılarak UEAP kullanımındaki zamansal değişim incelenmiş; UEAP kullanan hastalar, kullanmayan hastalarla karşılaştırılarak UEAP kullanımının belirleyicileri araştırılmış; ayrıca UEAP kullanan hastalarda, hastaların UEAP kullanmadan önceki dönemdeki klinik durumları ile UEAP kullandıkları dönem karşılaştırılmıştır. Ek olarak antipsikotik ilaç gruplarının ilaç uyumu ve yan etki profilleri kıyaslanmıştır. Bulgular: UEAP kullanımında zamansal bir artış olduğu ve bu artışın ikinci kuşak UEAP (İK-UEAP) kullanımındaki artıştan kaynaklandığı tespit edilmiştir. UEAP kullanım sıklığının pandemi döneminden etkilenmediği gözlemlenmiştir. UEAP tüm tanı gruplarında, daha kötü klinik özelliklere sahip hastalarda tercih edilmiştir. Şizofreni grubunda komorbid psikiyatrik hastalıklar, komorbid bedensel hastalıklar, adli olay öyküsü ve tedavi uyumsuzluğu; şizofreni spektrum bozuklukları grubunda (F20+F25+F29) komorbid psikiyatrik hastalıklar, komorbid bedensel hastalıklar, hostilite-agresyon ve tedavi uyumsuzluğu; bipolar bozukluk grubunda hostilite-agresyon, eşik altı affektif belirtiler ve Klinik Global İzlenim Ölçeği - Hastalık Şiddeti (CGI-S) puanı UEAP kullanımının yordayıcıları olarak tespit edilmiştir. UEAP öncesi-sonrası karşılaştırıldığında, UEAP kullanımının tüm tanı gruplarında çoklu antipsikotik kullanımında artışla; saldırganlıkta, yatış sayısında ve yatış süresinde ise azalmayla, ayrıca şizofreni grubunda intihar girişimi sayısında azalma ile ilişkili olduğu görülmüştür. İlaç karşılaştırmalarında İK-UEAP'lere uyum hem birinci kuşak UEAP'lere (BK-UEAP) hem de oral antipsikotiklere (OAP) kıyasla daha yüksek bulunmuştur; BK-UEAP'ler ile OAP'ler arasında ilaç uyumu açısından fark bulunmamıştır. BK-UEAP'ler ile İK-UEAP'lerin yan etki profilleri karşılaştırıldığında; parkinsonizm ve akut distoni BK-UEAP'lerde, hiperprolaktinemi ve cinsel işlev bozukluğu ise İK-UEAP'lerde daha sık olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamız hem UEAP kullanımındaki zamansal değişimi hem de pandeminin UEAP kullanımına etkisini gelişmekte olan bir ülkede araştıran ilk çalışmadır. Bulgular, gelişmiş ülkelere benzer şekilde, kliniğimizde UEAP kullanımının zamanla arttığını ve bu artışın İK-UEAP'lerden kaynaklandığını göstermektedir. Çalışmamız pandemi sürecinde, pandemiden daha yoğun etkilenmiş ülkelerde de UEAP kullanımının başarı ile sürdürülebildiğini göstermesi açısından önemlidir. UEAP kullanımına ilişkin belirleyicilere yönelik analizde, UEAP'lerin nispeten daha kötü kliniğe sahip hastalarda tercih edildiği görülmüştür. Bu çalışma, UEAP kullanımındaki zamansal değişimi ve UEAP kullanımına ilişkin belirleyicileri bipolar bozukluk özelinde araştıran bildiğimiz ilk çalışmadır. Bipolar bozukluk tanılı hastalarda da UEAP kullanımının zamanla artmakta olduğu ve daha kötü klinik özelliklere sahip hastalarda UEAP'lerin tercih edildiği bulunmuştur. UEAP kullanımının daha iyi kliniğe sahip hastalara doğru genişletilmesi, UEAP'lerin potansiyel avantajlarından bu hastaların da faydalanmasını sağlayabilir.

Antipsikotik ilaçlarBipolar bozuklukCOVID 19+6
Mehmet Akif Kara
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran geriatrik yaş grubundaki hastalarda malnütrisyon ve kırılganlık ölçeklerinin laboratuvar parametreleri ile karşılaştırılması

Amaç: Yaşlı hayat kalitesini etkileyen, yaşlılığın getirdiği problemlerin de temelini oluşturan tanım geriatrik sendromlardır. Geriatrik sendromlar içinde, kırılganlık ve malnütrisyonun, morbidite ve mortalite artışında, uzamış hastane kalış sürelerinde, sağlık harcamalarında ve yaşlı bakım ihtiyacının artmasında en önemli faktörler olduğu düşünülmektedir. Bu çalışma ile malnütrisyonu ve kırılganlığı değerlendirmede kullanılan ölçeklerin yanında, objektif, ulaşılabilir ve tekrarlanabilir laboratuvar tetkiklerinin kullanımının, klinik sonlanımları erken öngörmesini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisi'ne 01.09.2022 – 01.11.2022 tarihleri arasında başvuran, 65 yaş ve üzeri 106 hasta ile prospektif tek merkezli bir çalışma yaptık. İleri düzeyde alzheimer/demansı olan, aktif tedavi (KT, RT) alması gereken malignitesi olan, immobil olan ve multiple travma hastaları çalışmaya dahil edilmemiştir. Hastaların demografik bilgileri, kullandıkları ilaçları, alkol/sigara alışkanlıkları ve komorbid hastalıkları sorgulandı ve Charlson Comorbidity Index (CCI) hesaplandı. Hastaların kırılganlık durumları için Modifiye Kırılganlık İndexi (mFI), FRAILTY Index (FI) ve Klinik Kırılganlık Skoru (CFS) ölçekleri hesaplandı ve malnütrisyon durumlarını belirlemek için Mini Nütrisyonel Değerlendirme Kısa Form (MNA-SF) kullanıldı. Tüm hastalarda prealbümin, demir, açlık insülin, HgA1c, B12 vitamini ve parathormon (PTH) parametrelerinin de olduğu kan parametreleri çalışıldı. Hastaların klinik sonlanımları acil servisten taburculuk, servis ve yoğun bakıma yatış ile 30 günlük mortalite olarak değerlendirildi. Gruplar arası karşılaştırmalarda kategorik değişkenler için ki-kare veya Fisher'in kesin ki-kare testi, sürekli değişkenler için Student's t testi ya da tek-yönlü varyans analizi ile post-hoc Tukey testi, normal dağılmayan ve sıralı değişkenler için Mann Whitney U veya Kruskal Wallis varyans analizi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 106 hastanın MFI, FI ve CFS skorlarına göre farklı kırılganlık oranları tespit edildi (sırası ile %10.4, %67.9 ve %87.7). MNA-SF'ye göre hastaların %18.9'u malnütre ve %47.2'si malnütrisyon riskli saptandı. CCI skoru arttıkça hastane yatış süresinin uzadığı (p<0.001) ve servise yatış olasılığının arttığı (p=0.011) saptandı. Kırılganlık ve malnütrisyon arttıkça yatış sürelerinin uzadığı ve kötü prognozun arttığı, hemoglobin, prealbümin, albümin ve total protein değerlerinin azaldığı saptandı (p<0.05). Malnütre hastalarda açlık insülinin (p=0.001) azaldığı, kırılganlarda ise vitamin B12'nin yüksek olduğu saptandı. Taburculuk, hastane yatışı veya mortalite öngörmede prealbüminin, albüminin, total proteinin ve hemoglobinin azalmış olmasının yol gösterici olduğu görüldü. Bunlara ek olarak, vitamin B12 (p=0.026), d-dimer (p=0.024), PTH (p=0.033), nötrofil lenfosit oranı (NLR) (p=0.017) ve kreatininin (p=0.001) değerlerinin artışları ile kalsiyum (Ca) değerinin azalmasının (p=0.018) hastaların klinik sonlanımlarını olumsuz etkilediği saptandı. Sonuç: Acil servise başvuran geriatrik hastalarda kırılganlık ve malnütrisyon skorları ile kolayca ulaşılabilir olan albümin, prealbümin ve total protein gibi kan parametrelerinin kombine kullanımı, hastaların klinik sonlanımlarını öngörmede yardımcı olabilmektedir. Prognoz değerlendirmesi açısından, kullanılan skorlamalar arasındaki farktan dolayı, tek başına skor kullanmak yerine, kan parametreleri ile kombinasyon modelleri planlanabilir. Böylece, sağlıklı yaşlı popülasyonunun artmasına, yaşlı morbidite ve mortalitesinin azalmasına, sağlık hizmeti kaynaklarının daha verimli kullanılmasına katkı sağlanılmış olur. Çalışmamızın bu nedenle kırılgan ve malnütre yaşlı popülasyonla yapılacak gelecek çalışmalara yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Yaşlılık, Kırılganlık, Malnütrisyon, Kırılganlık Ölçekleri, Geriatrik Sendromlar, Total protein

Acil servis-hastaneAcil tıpBeslenme+6
Merve Özlem Dibek
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distal radius uç kırıklarında brakioradialis kas tenotomisinin el bilek fonksiyonu ve radyolojik parametrelerine etkisi

Distal radius kırıklarında bir çok tespit yöntemi kullanılsa da en sık tercih edilen yötem volar kilitki plaklar ile tespittir. Bu tespitin gerçekleşmesi için farklı cerrahi yaklaşımlar ile olur. Standart Henry yaklaşımı en çok tercih edilen yaklaşımdır. Bu yaklaşımda brakioradialis kasının tenotomisi tartışma konusudur. Radial sinir tarafından innerve edilen bu kas ön kola fleksiyon ve pronasyondaki elbileğine supinasyon yaptırır. Çalışmamız prospektif, tek merkezli, randomize, kontrollü olarak yapıldı. Çalışmaya Ankara Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji anabilim dalına acil servis ve poliklinikten distal Radius kırığı nedeniyle yatırılan 49 hastayı dahil ettik. Hastaları Fernandez sınıflamasına göre gruplara ayırdık. Yaş ortalaması 49.8 idi. 27 kadın 22 erkek hastanın 24'ünde brakioradialis kasını gevşetmedik (Grup 1). 25 hastada ise bu kası subperiostal ayırdık ve fiksasyon sonrası plağı pronator teres ile örterken brakioradialis tendonunu da fikse ettik (Grup 2). Tüm hastalarımızda aynı marka plak ve vida kullandık. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası çekilen arka-ön ve yan grafilerinden preop, postop radial yükseklik, radial eğim, palmar tilt, ulnar varyans ölçülerek değerlendirildi. Ayrıca fonksiyonel değerlendirme için preop ve postop Kol, Omuz ve El Sorunları Anketi (DASH-T) skorlaması ve vizüel analog skala (VAS) skorlaması yapıldı. Eklem hareket açıklığı ölçümleri değerlendirilmesi için ön kol nötralde dirsek fleksiyon açısı, ön kol supinasyonda dirsek fleksiyon açısı, ön kol pronasyonda dirsek fleksiyon açısı ve ön kol supinasyon açısı ölçüldü. Hastalar 2 ayrı senyör cerrah tarafından opere edildi. Hastaların takipleri ve değerlendirilmeleri tek ortopedist tarafından yapıldı. Gruplar kendi içinde karşılaştırıldığında hastaların preoperatif döneme göre, postoperatif açıları daha normale yakın, fonksiyon skorları daha iyi, eklem hareket açıklıkları artmış olarak izlendi. Bu farklar istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Gruplar birbiriyle karşılaştırıldığında postoperatif dönemde dönemde grupların radyolojik parametreleri, DASH-T skoru ve eklem hareket açıklıklıları benzerdi. Sadece palmar tilt açısı gruplar arasında istatistiksel olarak farklıydı (p=0.03). Yine de her iki gruptada bu değer normal sınırlar içindeydi. Ayrıca VAS skoru gevşetme yapılan hastalarda daha yüksekti ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.02). Brakioradialis tendonunun gevşetilmesi, distal fragmanı brakioradialis kasından ve önkol fasyasından ayırır, bu da distal radius kırığının açık redüksiyonu sırasında distal radyal fragmanların redüksiyonunu kolaylaştırabilir. Bundan dolayı hastalarda belirgin bir fonksiyon kaybı olmayacaktır. Ancak gevşetme yapılan hastalarda bir süre ağrının devam edeceği unutulamamalıdır. Anahtar kelimeler: distal radius kırıkları; kırık tespiti;volar kilitki plaklar.

BilekKemik plaklarıRadius+3
Sakhavat Shamayev
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeme bozukluğu hastalarında bilişsel esnekliğin ve duygu tanımanın incelenmesi

Amaç: Çalışmamızın birincil amacı adölesan yaş grubu yeme bozukluğu hastalarında bilişsel esneklik ve duygu tanımanın sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Diğer bir amacımız ise bilişsel esneklik ve duygu tanıma arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmamıza Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin ve Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Anabilim Dalı Poliklinikleri'ne başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 12- 18 yaş aralığındaki Anoreksiya Nervoza (AN), Bulimiya Nervoza (BN) ya da Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu (TYB) tanısı almış 46 hasta, yaş ve öğrenim yılı açısından eşlenmiş 40 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcıların tanılamaları Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) ile yapılmış ve her hasta için sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Bilişsel Esneklik Ölçeği (BEÖ) katılımcılar tarafından doldurulmuş, Sözel Olmayan İpuçlarını Tanıma Becerisi- Duygu Tanıma Testi (SOİAB-DT) ve bilişsel esnekliği değerlendirmek için Stroop Testi ve Berg Kart Eşleme Testi (BCST) bilgisayar ortamında uygulanmıştır. Bulgular: BEÖ puanları değerlendirildiğinde YB hastaları sağlıklı kontrol grubundan daha düşük puanlar almıştır. YB grubunda BEÖ puanı en yüksek olan grup TYB, en düşük olan BN grubudur. Nöropsikolojik testler değerlendirildiğinde; BCST perseveratif hata yüzdeleri Yeme Bozukluğu (YB) hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında farklı bulunmamıştır. Fakat Stroop Enterferans etkisi TYB grubunda; hem sağlıklı kontroller hem de diğer iki YB grubuna kıyasla daha yüksektir. YB grubu ve sağlıklı kontrol grubunun SOİAB-DT'den aldıkları puanlar arasında fark bulunmamıştır. Bununla birlikte YB alt grupları, sağlıklı kontrollerle kıyaslandığında; AN grubu ses tonları ve sosyal hikayelerden duygu tanıma alt alanlarında daha yüksek puan elde etmiştir. YB grubunun duygu tanıma performansı ve set değiştirme güçlüğü arasında negatif yönde bir ilişki bulunmuş; fakat bu ilişki yanıt inhibisyonu ve duygu tanıma arasında görülmemiştir. Sağlıklı kontrol grubunda ise duygu tanıma ve bilişsel esneklik arasında ilişki bulunmamıştır. Sonuç: YB hastalarının kendilerini bilişsel esneklik alanında daha katı buldukları fakat nöropsikolojik testlerde set değiştirme alanında sağlıklı kontrollere göre farklılık olmadığı 2 görülmüştür. Yalnızca TYB grubunda yanıt inhibisyonunda daha fazla zorlanma görülmüştür. Bu durum literatürde erişkin YB hastalarının çizdiği nörobilişsel profilden daha farklı görünmektedir. Beklenilenin aksine YB grubunda duygu tanıma güçlükleri bulunmamış hatta AN grubu tiksinme ve korku duygusunu daha iyi tanımıştır. Bu sonuçlar duygu tanıma güçlüklerinin ve bilişsel katılığın YB için çekirdek bir yapı olmayabileceğini düşündürmektedir. Tüm bu bilgiler ışığında bu konuda yapılacak ileriki çalışmalara ihtiyaç vardır.

BeslenmeBeslenme bozukluklarıBeslenme ve yeme bozuklukları+4
Özge Çelik Büyükceran
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nutcracker (fındıkkıran) sendromu tanısı alan çocuklarda demografik, klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Nutcracker sendromu (NCS), sol renal venin (SRV) aort ve superior mezenterik arter (SMA) arasında sıkışması olarak tanımlanmakta ve çeşitli semptomlarla ortaya çıkmaktadır. Pediatrik hastalarda tanı kriterleri, tedavi seçenekleri hakkında yetersiz bilgi ve hastalığın doğal seyri ile ilgili belirsizlik bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı NCS tanısı ile takip edilen çocuk hastaların klinik, laboratuvar, radyolojik özelliklerini ve izlem sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi ve demografik özellikleri, başvuru yakınmaları, laboratuvar sonuçları, eşlik eden hastalıkları ve radyolojik bulguları kaydedildi. Bulgular: Son 10 yılda ortalama 31,11±26,89 ay takip edilen 133 NCS tanılı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama tanı yaşı 12,10±2,90 yıl olup, %68,4'ü kız, %31,6'sı erkekti. Başvuru anında VKİ persentilinin olguların %36'sında ˂5 olduğu görüldü. Tanı anında hastaların %23,3'ünde sol yan ve/veya karın ağrısı, %6,9'unda makroskopik hematüri ve %2,3'ünde sol taraflı varikosel olduğu belirlendi. En sık görülen laboratuvar bulguları nefritik düzeyde proteinüri (%96,9) ve mikroskobik hematüri (%19,5) olarak saptandı. Tüm hastalara SRV doppler ultrasonografisi (DUS) ile tanı konuldu. SRV'nin hiler bölümünün çapının aortomezenterik çapına ortalama oranı sırasıyla yatar ve dik pozisyonda 5,32±3,19 ve 9,13±9,73; SRV'nin iki bölge arasındaki pik akım (PA) hızı ortalama oranı sırasıyla 4,94±2,50 ve 8,63±4,04 bulundu. Ayakta ölçülen SMA açısı, çap ve PA hızı oranları yatar pozisyondaki değerlerden istatistiksel anlamlı olacak şekilde farklı bulundu. Dik pozisyonda görüntülendiğinde SRV'nin kompresyon belirtilerinin daha belirgin olduğu görüldü. Semptomatik olan ve olmayan hastaların başvuru anında DUS değerleri arasında fark saptanmadı (p>0,05). Tüm hastalar konservatif olarak takip edildi ve izlem sonunda 114 hastanın 51'inde (%44,7) hematüri ve/veya proteinüri bulgularının tamamen düzeldiği görüldü. 53 hastaya ilk DUS yapıldıktan sonra ortalama 40±21,5 ay sonra kontrol DUS incelemesi yapıldı. Ayakta yapılan incelemelerde; hastaların takip SRV hiler/AM çap ve PA hızı oranı değerleri başlangıca göre daha düşük saptandı. Son değerlendirmede 15 hastada radyolojik düzelme kaydedildi ve bu hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının tamamen iyileştiği belirlendi. Sonuç: Açıklanamayan proteinüri ve/veya hematüri varlığında, özellikle ergenlik döneminde ve zayıf çocuklarda NCS tanısı mutlaka akla gelmelidir. DUS invazif olmaması nedeniyle ilk tanı testi olarak kullanılmalıdır. İzlemde hastaların büyük bölümünde yakınmalar geçmiş; yaklaşık yarısında laboratuvar bulguları düzelmiş ve DUS bulgularında iyileşme görülmüştür. Sonuçlarımız, çocuklarda birinci basamak tedavi yaklaşımı olarak konservatif yönetimi desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Nutcracker sendromu, hematüri, proteinüri, renal doppler ultrasonografi

BöbrekDemografiHematüri+4
Iryna Akdemir
Ankara University
2023
00