129

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Yüksek gerilim hattında çalışan ve yakınında yaşayan bireylerin eritrosit membran proteinlerinin SDS poliakrilamid jel disk elektroforezi yöntemi ile araştırılması

ÖZET Yüksek Lisans Tezi YÜKSEK GERİLİM HATTINDA ÇALIŞAN VE YAKININDA YAŞAYAN BİREYLERİN ERİTROSİT MEMBRAN PROTEİNLERİNİN SDS POLİAKRİLAMİD JEL DİSK ELEKTROFOREZ YÖNTEMİ İLE ARAŞTIRILMASI Can PAKSU Gaziantep Üniversitesi-Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyofizik Anabilim Dalı Danışman: Yrd. Doç. Dr. Nurten ERDAL Haziran 1997-60 Sayfa Yüksek gerilim hattında çalışan ve yakınında yaşayan bireylerde, sürekli maruz kaldıkları elektromagnetik alanın eritrosit membran proteinlerine etkilerini araştırmak amacı ile; Gaziantep ve Erzin bölgesi 380 kV'luk şant sahasında çalışan 30 erkek, bu şant sahasının içindeki lojmanlarda yaşayan 30 kadın ve herhangi bir sağlık problemi olmayan 30 kadın ile 30 erkek bireyden alınan heparinli kanlar kullanıldı. Bu kanlardan elde edilen eritrosit membran proteinleri "SDS Poliakrilamid Jel Disk Elektroforezi" kullanılarak sağlıklı bireylerin eritrosit membran proteinleriyle karşılaştırıldı. Erkek bireylerin eritrosit membran proteinlerinden Spektirin l-ll, Protein Band 3, Protein Band 4.2, Protein Band 7, Protein Band 6, yüzdelerinde anlamlı bir artış, Ankrin, Protein Band 4.1, ve Hemoglobin bantları yüzdelerinde anlamlı bir azalış bulundu. Protein Band 4.9 ve Aktin bant yüzdelerinde ise anlamlı bir fark bulunamadı. Kadın bireylerde; Protein Band 4.2, Aktin ve Protein Band 6 ve yüzdelerinde anlamlı bir artış, Hemoglobin bantları yüzdelerinde anlamlı bir azalış bulundu. Spektirin l-ll, Ankrin, Protein Band 3, Protein Band 4.1, Protein Band 4.9, ve Protein Band 7, yüzdelerinde ise anlamlı bir fark bulunamadı. Anahtar Kelimeler: Elektromagnetik Alan, Elektroforez, Eritrosit Membran Proteinleri

Elektromanyetik alanlarEritrosit membranıYüksek gerilim hatları
Can Paksu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
1997
00
Master'sOpen AccessTR

Tepe amplitüdü çocuklar için uyarlanmış transkütanöz kas stimülatörünün serebral palsi hastalarında kullanım etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Serebral palsi hemipleji hastalarda üst ekstremitede nöromusküler elektriksel uyarımın spasite ve kas gücü üzerine etkilerini araştırmak.Gereç ve yöntem: Çalışmaya, gönüllü 20 SP hemipleji hastası alındı. Hastalar rastlantısal olarak iki gruba ayrıldı: Egzersiz+NMES (n=10) I. gruba, haftada 5 gün, günde 40 dakika olacak şekilde 60 seans, II. gruba ise sadece egzersiz (n=10) uygulandı. El bileği manuel kas testi, Modifiye Ashworth Skalası, değerlendirmeleri tedaviden önce ve tedavi bitiminde fizyoterapist tarafından yapıldı. Kullanılan NMES tepe genliği 35 mA olacak şekilde çocuk hastalar için geliştirildi.Bulgular: Egzersiz+NMES uygulanan I. grup, yalnızca egzersiz uygulanan II. grup ile karşılaştırıldığında el bileği kas gücü artışı istatistiksel olarak daha fazlaydı (p<0.05). Aynı şekilde egzersiz+NMES uygulanan I. grup, yalnızca egzersiz uygulanan II. grup ile karşılaştırıldığında spasitedeki azalma istatistiksel olarak daha fazlaydı (p<0.05). Aynı zamanda tepe genliği 35 mA olacak şekilde geliştirilen elektriksel uyarım cihazı (NMES) hiçbir hasta üzerinde tahriş veya yanık oluşturmadı.Sonuç: Sadece egzersiz yerine egzersiz+NMES uygulamak, SP hemipleji hastalarda üst ekstremitede spasitenin daha fazla azalması, el bileği kas gücünün ise daha fazla artmasını sağlar. Tepe genliği 35 mA olacak şekilde geliştirilen NMES çocukların tedavisinde güvenle kullanılabilir.Anahtar Sözcükler: Serebral palsi (SP), el rehabilitasyonu, transkütanöz kas stimülatörü (TENS).

ElHemiplejiRehabilitasyon+3
Turan Nergiz
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Gama radyasyonla hasarlanmış kemiklerde melatonin'in biyomekanik parametreler üzerine etkileri

Bu çalışmada radyasyonla hasarlanmış kemiklerde Kemik mineral yoğunluğu, kemik mineral içeriği ve kortikal kemik kesit alanı gibi geometrik ve maksimum deformasyon miktarı, maksimum kuvvet, sertlik, kemikte depolanan enerji, elastik modül, dayanıklılık, maksimum zor ve maksimum zorlama gibi biyomekanik parametrelere melatoninin radyoprotektif etkisi amifostinle karşılaştırmalı olarak araştırıldı.Bu amaçla 40 adet dişi Sprague Dawley sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar beş gruba, kontrol grubu (K, n=8, serum fizyolojik, 1 ml i.p), radyasyon (R, n=8, serum fizyolojik, 1 ml i.p), radyasyon+melatonin 25 (R+M25, n=8, 25 mg/kg i.p), radyasyon+melatonin 50 (R+M50, n=8, 50 mg/kg i.p) ve radyasyon+amifostin (R+WR, n=8, 200 mg/kg i.p) şeklinde ayrılmıştır. R, R+M25, R+M50 ve R+WR gruplarına ait sıçanların sol bacaklarına tek doz 50 Gy gamma radyasyon uygulandı.Hayvanların haftalık canlı ağırlık artışlarına bakıldığında radyasyon gruplarında (R, R+M25, R+M50 ve R+WR) canlı ağırlık önemli ölçüde azalma göstermiştir. Deney süresince kontrol grubu sıçanlarda femur bölgesinde herhangi bir değişim görülmediği halde, radyasyona maruz kalan sıçanlarda çok fazla kıl dökülmesi ve deri lezyonları tespit edildi.Dört haftalık deney süresinin sonunda her sıçanın sol femurları alınarak dansitometrik ve biyomekanik yöntemler kullanılarak ölçümler gerçekleştirildi. Kemik mineral yoğunluğu çift enerjili X ışınları absorbsiyometrisi ile kortikal femurun kesit alanı ise bilgisayarlı tomografiyle ölçüldü.Yapılan ölçümlerde, R grubunun KMY değeri K grubuna göre azalış (P<0.05), R+M25 grubunun KMY değerleri ise hem R hem de K grubuna göre artış (P<0.05) gösterdi. R+M50 ve R+WR gruplarıyla K grubu arasında KMY değeri bakımından fark saptanmadı. R+M25, R+M50 gruplarının KMİ değerlerinin ile K ve R grupları arasında istatistiksel olarak fark saptanmamakla birlikte, R+WR grubunda R grubuna göre artış (P<0.05) istatistiksel olarak önemli bulundu.Biyomekanik analizler sonucunda, R grubunda elastik modülü hariç bütün parametrelerde K grubuna göre azalma saptandı (P<0.05). R+M25 ve R+M50 gruplarında maksimum deformasyon, maksimum kuvvet, dayanıklılık, zor ve zorlama parametreleri K grubuna göre istatistiksel olarak önemli azalma, ancak R+M25 gurubunun maksimum deformasyon, maksimum kuvvet, sertlik ve depolanan enerji parametreleri R grubuna göre ise artış gösterdi (P<0.05). Bütün parametrelerde 50 mg/kg melatonin uygulamasının 25 mg/kg melatonin uygulamasına göre daha az etki gösterdiği saptandı. R+WR gurubunda maksimum deformasyon, maksimum kuvvet, enerji ve dayanıklık parametreleri R grubuna göre artma gösterdi. Ancak, elastik modül ve dayanıklılık parametreleri K grubuna artma, maksimum kuvvet ve sertlikte ise azalma görüldü ( P<0.05).Bu sonuçlara göre, radyasyon uygulanmasının sıçanlarda kemik kalitesini düşürdüğü, melatonin ve amifostinin ise kemik kalitesini yükseltilmesinde olumlu katkılarda bulunduğu saptandı.

BiyomekanikGama ışınlarıKemik dansitesi+6
Zelal Ünlü Çakır
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Gama radyasyonla hasarlanmış kemiklerde n- asetil sistein'in biyomekanik parametreler üzerine etkileri

Bu çalışmada radyasyonla hasarlanmış kemiklerde Kemik mineral yoğunluğu, kemik mineral içeriği ve kortikal kemik kesit alanı gibi geometrik ve maksimum deformasyon miktarı, maksimum kuvvet, sertlik, kemikte depolanan enerji, elastik modül, dayanıklılık, maksimum zor ve maksimum zorlama gibi biyomekanik parametrelere N-Asetil Sistein'in (NAS) radyoprotektif etkisi amifostinle karşılaştırmalı olarak araştırıldı.Bu amaçla 32 sıçan, Kontrol (K, n=8), Radyasyon (R, n=8), Radyasyon+NAS (R+NAS, 100 mg/kg i.p, n=8) Radyasyon+Amifostin (R+WR, 200mg/kg i.p, n=8) gruplarına ayrılarak kullanıldı. R, R+NAS, R+WR grupları Kobalt-60 cihazı kullanılarak 50 Gy tek doz sol bacak ışımasına maruz bırakıldı. Dört haftalık deney süresinin sonunda her sıçanın sol femurları alınarak dansitometrik ve biyomekanik yöntemler kullanılarak ölçümler gerçekleştirildi. Kemik mineral yoğunluğu çift enerjili X ışınları absorbsiyometrisi ile kortikal femurun kesit alanı ise bilgisayarlı tomografiyle ölçüldü. Kemik Mineral Yoğunluğu (BMD, g/cm2) ve Kemik Mineral İçeriği (BMC, g) Dual Energy X Ray Absorsiyometre (DEXA) ile ölçüldü. 3-nokta eğme testi uygulanarak grupların, deformasyon, kırılma kuvveti, sertlik, kemikte depolanan enerji, zorlanma, zor, elastik modülü, dayanıklılık gibi biyomekanik parametreleri saptandı. Sonuçlar tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Kruskal-Wallis testiyle değerlendirildi.Yapılan ölçümlerde KMY ve KMİ değerleri R grubunda K grubuna göre azalırken (P<0.05), bu parametreler için R+NAS ve R+WR gruplarıyla K grubu arasında fark saptanmadı. Biyomekanik analizler sonucunda R grubundaki femurların deformasyon miktarı, kırılma kuvveti, sertlik, depolanan enerji, zorlanma parametrelerindeki azalış K grubundan (P<0.05), R+NAS grubunun zor ve dayanıklılık değerlerindeki artış R grubundan istatistiksel farklıydı (P<0.05). R+WR grubunun deformasyon miktarı parametresindeki artış R grubuna göre istatistiksel anlamlıydı (P<0.05). R+NAS grubunun deformasyon miktarı, depolanan enerji, zorlanma ve dayanıklılık değerlerinin K grubuyla karşılaştırılmasında ve R+WR grubunun kırılma kuvveti, depolanan enerji, zorlanma, elastik modülü, dayanıklılık değerlerinin K grubuyla karşılaştırılmasında istatistiksel fark yoktu.Radyasyonun kemik kalitesini ve dayanıklılığını azalttığı ve düşük doz NAS uygulamasının kemik mineral yoğunluğunu koruduğu, yapılan biyomekanik analizler sonucunda NAS'ın radyasyon hasarına karşı koruyucu etkisinin Amifostinle benzer olduğu söylenebilir.Anahtar Kelimeler: İyonizan radyasyon, N-Asetil Sistein, 3-nokta eğme testi, Kemik Mineral Yoğunluğu, Amifostin.

AmifostinBiyomekanikGama ışınları+5
Berrin Tiryaki
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

2.1 GHz frekanslı mikrodalga radyasyonun meme fibroblast hücrelerine etkileri

Bu çalışmada Wideband Code Division Multiple Access (W-CDMA) modülasyonlu Mikrodalga (MW) radyasyonun meme fibroblast hücreleri hücre canlılığı ve apoptotik aktivite üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçladı. Hücreler 4 ve 24 saat sürelerince 2.1 GHz W-CDMA modülasyonlu MW radyasyona maruz bırakıldılar. Hücre canlılığı MTT [3-(4, 5-dimethylthiazol?2-yl)-2, 5-diphenyltetrazolium bromide] methodu ile belirlendi. Apoptotik hücre yüzdeleri ise akım sitometri cihazı yardımı ile Annexin V-FITC ve PI boyaması yapılarak analiz edildi. Mitokondri Membran Potansiyeli?nde (??m) meydana gelebilecek olası değişimler JC?1 boyaması yapılarak akım sitometri ve florasan mikroskobu yardımı ile saptandı. Fas, FasL, p53 ve sitokrom-c değerleri ise Eliza methodu ile ölçüldü. Hücre canlılıkları uygulanan MW radyasyon etkisinde azalış gösterdi. Annexin V-FITC pozitif hücre yüzdeleri ise her iki maruziyet süresinde de artış gösterdi. Bu sonuçların yanı sıra ??m?de azalma tespit edildi. Fas, FasL ve p53 miktarlarında herhangi bir değişme gözlemlenmezken sitokrom-c düzeylerinde istatiksel olarak anlamı bir artış görüldü. Bu sonuçlar 2.1 GHz W-CDMA modülasyonlu MW radyasyonun meme fibroblast hücrelerinde hücre proliferasyonunu inhibe ederek mitokondri yollu apoptozise neden olabileceğini göstermektedir.

ApoptozisFibroblastlarHücreler+5
Meriç Arda Eşmekaya
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan duyusal sinir hücrelerinde kisspeptinin hücre içi kalsiyum sinyalleşmesi üzerine etkisi

Bir hipotalamik nöropeptid olan kisspeptin, kemirgenlerde ağrı duyarlılığını değiştirdiği bilinen RF-amid ailesinin bir üyesidir. Ağrının hücresel modeli olan dorsal kök ganglionu (DKG) nöronlarında kisspeptin ve G protein-bağlı reseptör (GPR54)'ün eksprese edildiği ve kisspeptinin kemirgenlerde ağrı modülasyonu ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Buna rağmen, kisspeptinin duyusal nöronlar üzerindeki etkileri ve mekanizmaları üzerine yapılmış bir çalışma henüz yoktur. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, kisspeptinin sıçan DKG nöron kültüründe hücre içi serbest kalsiyum ([Ca+2]i) seviyeleri üzerindeki nosiseptif/antinosiseptif etkilerini ve mekanizmasını araştırmaktır. Bu tez çalışmasında DKG nöronları primer hücre kültürü, 1-2 günlük Spraque- Dawley sıçanlar (n=20) kullanılarak hazırlanmıştır. DKG nöronları, 1 μmol Fura-2 asetoksi metil ester (AM) ile boyanmış ve [Ca+2]i yanıtları, 340 nm ve 380 nm'de eksitasyon ve 510 nm'de emisyon ile dijital görüntüleme mikroskobu kullanılarak 340 nm /380 nm oranındaki değişikliklerle ölçülmüştür. Farklı dozlarda (100 nM, 300 nM ve 1000 nM, en az 3 tekrar) kisspeptin-10 uygulamasının [Ca+2]i seviyelerine etkisi gözlenmiştir. Ayrıca hücre dışı kalsiyum yokluğunda, kisspeptinin, [Ca+2]i üzerine etkilerini ve bu etkileri Protein Kinaz C (PKC) yolağı üzerinden gösterip göstermediğini belirlemek için PKC inhibitörü şeletrin klorit (ChCl) ön muamelesi ile de etkileri gözlenmiştir. Kisspeptin-10'un, DKG nöronlarına uygulanması [Ca+2]i seviyesini doza bağımlı ve anlamlı olarak arttırmıştır. 340 nm/ 380 nm oranları sırasıyla (bazal 100,0±0.0 % vs kisspeptin): % 118,4±4,6 (100 nM kisspeptin, n=41, p<0.01), % 126,6±4,1 (300 nM kisspeptin, n=36, p<0.001) ve % 140,2±4,9 (1000 nM kisspeptin, n=44, p<0.001) olarak ölçülmüştür. Hücre dışı Ca+2'un yokluğunda, kisspeptin, [Ca+2]i seviyelerinde çok güçlü olmasa da önemli bir artışa neden olmuştur. [Ca+2]i yanıtları, PKC inhibitörü varlığında da devam etmiştir. Sonuç olarak, kisspeptin-10' un, kültüre edilmiş sıçan duyusal nöronlarda PKC'den bağımsız olarak [Ca+2]i sinyalini aktive ettiği ortaya konulmuş olup, bu sonuçlar kisspeptinin ağrının modüle edici etkisinde periferal bölgenin de rol alabileceğini göstermektedir.

Ağrı algısıHayvan deneyleriHücre içi sinyal peptidleri ve proteinleri+6
Ferah Bulut
Fırat University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel diyabetik nöropati modelinde humaninin hücre canlılığı üzerine etkisinin incelenmesi

Diyabetik nöropati (DN) bozulmuş glukoz metabolizması nedeniyle hem merkezi hem periferik sinirleri etkileyen ve mitokondri disfonksiyonuna neden olabilen multifaktöriyel bir hastalıktır. Ayrıca DN, nosiseptif sinyallerin merkezi sinir sistemine taşınmasında başlıca rol oynayan dorsal kök gangliyonu (DKG) nöronlarının fonksiyonlarında değişiklik meydana getirmektedir. Nöropatide mitokondri kökenli olarak keşfedilen ilk peptit olan humaninin antiapoptotik özellik gösterdiği bilinmektedir. Ancak uzun süreli humanin uygulamasının DN'nin in vivo modelinde serum kaspaz 3 ve kaspaz 9 seviyesini, in vitro modelinde hücre canlılığını nasıl ve hangi yolak üzerinden etkilediği bilinmemektedir. Bu tez çalışmasının amacı, humaninin DN'nin in vivo ve in vitro modellerinde apoptoz ve hücre canlılığı üzerine olası etkilerini ve mekanizmasını araştırmaktır. DN'nin in vivo modelinde, diyabet oluşumundan 21 gün sonra 15 gün boyunca humanin (4 mg/kg, i.p.) uygulandı. Sonrasında farelerin serum kaspaz 3 ve kaspaz 9 seviyeleri ölçüldü. DN'nin in vitro modeli, DKG nöronlarının 24 saat yüksek glukoza (YG) (45 mmol/L) maruz bırakılması ile gerçekleştirildi. DN'nin in vivo modelinde humaninin kaspaz 3 ve kaspaz 9 seviyelerini anlamlı ölçüde azalttığı bulunmuştur (p<0.05). DN'nin in vitro modelinde ise humaninin (10 nM, 30 nM, 100 nM ve 300 nM) hücre canlılığını doz bağımlı olarak anlamlı ölçüde arttırdığı ve bu etkinin JAK2/STAT3 yolağı üzerinden olduğu tespit edildi. Sonuç olarak humaninin, DN'ye bağlı gelişen apoptotik süreçlerde ve duyusal sinir hücrelerinde hücre canlılığını koruyucu bir etkiye sahip olduğu ve bu etkiyi JAK2/STAT3 yolağı üzerinden gerçekleştirdiği ilk defa bu tez çalışması ile gösterilmiştir. Bu tez çalışmasının sonuçları humaninin önemli bir halk sağlığı sorunu olan diyabet sonucu ortaya çıkan DN'de teröpatik bir hedef olabileceğini düşündürmektedir.

Diabetes mellitusDiabetik nöropatilerHumanin+2
Muhammed Miraç Keleştemur
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Nöropatik davranışsal ağrı modellerinde humaninin ağrı eşiği, oksidatif stres ve inflamatuar sitokinler üzerine etkilerinin incelenmesi

Nöropatik ağrının siyataljiye, diyabete ve kemoterapik ajan kullanımına bağlı gelişebileceği bilinmektedir ve bunlara bağlı gelişen ağrılı nöropatilerin patofizyolojisinde mitokondriyal disfonksiyonun, reaktif oksijen türlerindeki (ROS) ve inflamatuar sitokinlerdeki artışın rolü olabileceği yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Ancak mitokondriyal türevli bir peptid olan humaninin nöropatik ağrıda etkisi bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında başlıca amaç, metabolik (streptozotosin/STZ), toksik (oksaliplatin/OXA) ve travmatik (siyatik sinir kronik konstriksiyon hasarı/SKH) olmak üzere 3 farklı tip nöropatik ağrı oluşturulmuş fare modelinde humanin ağrı davranışı üzerine etkisini incelemekti. Bu tez çalışmasının bir diğer amacı ise nöropatik ağrı patofizyolojisinde rol oynayan oksidatif hasar ve inflamatuar sitokin seviyeleri üzerine humaninin etkisinin olup olmadığının irdelenmesi idi. Ayrıca STZ indüklü nöropatik ağrı modelinde humaninin etkisinin endojen opioid sistem aracılığıyla olup olmadığıda araştırıldı. Bu tez çalışmasında 3 farklı etiyolojiye sahip nöropatik ağrı oluşturulmuş farelere 15 gün boyunca humanin (4 mg/kg) uygulandı ve ağrı eşiğini değerleri hot plate, cold plate ve Von Frey testleri ile birer gün aralıklarla sıra ile ölçüldü. Bu ölçümler 30 dakika aralıklarla 240 dakika boyunca gerçekleştirildi. Humanin uygulamaları takiben hayvanlar dekapite edildi ve serumda total antioksidan (TAS), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon (GSH), malondialdehit (MDA), nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH), total oksidan (TOS), interlökin-1β (IL-1β) , interlökin-6 (IL-6) ve interlökin-10 (IL-10) seviyeleri enzime bağlı immünosorbent testi (ELISA) ile incelendi. STZ, OXA ve SKH ile nöropatik ağrı oluşturulmuş hayvanlarda yapılan 3 farklı ağrı davranışı testinde, humaninin 15 gün boyunca ağrı eşiğini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı tespit edildi (P<0.05). Aynı zamanda humanin antioksidan enzim seviyeleri (TAS, SOD, CAT, GSH ve NADPH) artırırken (P<0.01), oksidan enzim seviyelerini (TOS ve MDA) azalttığı belirlendi (P<0.01). Humanin bu çalışmada ölçülen proinflmatuar sitokinleri azaltırken, anti inflamatuar sitokini artırdı (P<0.01). Bunun yanı sıra STZ indüklü nöropatik ağrıda humaninin antihipersensitif etkisine endojen opioid sistemin aracılık ettiği belirlendi. Bu tez çalışmasının sonuçları, STZ, OXA ve SKH kaynaklı nöropatik ağrıda mitokondriyal türevli peptid olan humaninin terapötik potansiyelini göstermektedir ve ayrıca bu potansiyel etkide oksidatif stres ile inflamatuar sitokinlerin rolünün anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

AğrıAğrı eşiğiHumanin+6
Batuhan Bilgin
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Duyusal sinir hücrelerinde agomelatinin hücre içi kalsiyum sinyalleşmesi üzerine etkisi

Valdoksan ticari ismiyle 2009 yılında Avrupa Birliği İlaç Ajansı tarafından onaylanan yeni bir antidepresan olan agomelatinin, ağrı üzerindeki etkinliği son zamanlarda yapılan çalışmalar ile ortaya konmuştur. Ancak analjezik etkinliğini hangi mekanizma ile meydana getirdiği bilinmemektedir. Bu çalışmada, agomelatinin periferal nosisepsiyondaki etki mekanizması incelendi. Bu amaçla izole edilmiş sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) nöronlarında agomelatinin hücre içi kalsiyum ([Ca+2]i) düzeyine etkilerine bakıldı. İzole edilmiş DKG nöronları, 1 μmol fura-2 AM ile yüklendi ve Ca+2 cevapları, oransal ölçüm kullanılarak değerlendirildi. Fura-2 AM ile yüklenmiş DKG nöronları, dijital mikroskop kalsiyum görüntüleme sistemi kullanılarak, 340 nm/380 nm'de eksitasyon ve 510 nm'de emisyon kayıt edildi. [Ca+2]i konsantrasyonundaki değişim, DKG nöronlarındaki 340 nm/380 nm floresan oranındaki değişimle belirlendi. Agomelatin, doz bağımlı olarak [Ca+2]i miktarının artmasına neden oldu. 340 nm/380 nm oranları, (bazal 100,0±0.0 % vs agomelatin): % 103,4±2,7 (1 μM agomelatin, n=43), % 113,8±4,2 (10 μM agomelatin, n=62) ve % 161,2±6,1 (100 μM agomelatin, n=48) tespit edildi. G protein inhibitörü pertusis toksin (PTX), agomelatinin [Ca+2]i düzeyinde meydana getirdiği artışı baskılamaktadır (% 100,0±0.0'dan % 7,9±3,6'a, n=61). Fosfolipaz C (PLC) inhibitörü U-73122 muamelesi sonrasında ve protein kinaz C (PKC) inhibitörü şeletrin klorit muamelesi sonrasında agomelatin uygulandığında, agomelatinin meydana getirdiği artış önemli ölçüde azalmaktadır ((% 100,0±0.0'dan 12,3±3,5'e, n=39) 100,0±0.0'dan 28,6±4,2'e, n=27). Bu çalışma ile ilk kez DKG hücre kültüründe agomelatinin [Ca+2]i miktarında meydana getirdiği değişimin, periferal nosiseptif sinyalde rol oynayan G protein, PLC ve PKC bağımlı mekanizma aracılığıyla olduğu gösterildi. Yüksek afiniteli melatonerjik (MT1 ve MT2) reseptör agonisti (MT1: pKi=9.92; MT2: pKi=9.24) ve düşük duyarlılıkta serotoninerjik 5-HT 2C (pKi=6.2) reseptör antagonisti özelliğine sahip bir antidepresan olan agomelatinin, artı olarak ağrı algılama sürecinde de rol aldığı düşünülmektedir.

AgomelatinAntidepresif ajanlarAğrı+4
Batuhan Bilgin
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketen sıçanlarda olası davranış değişikliklerinin görüntü işleme teknikleriyle analizi

Bu tez calışmasında, Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu (YFMŞ) tüketiminin, strese bağlı olarak meydana gelen davranış değişiklikleri arasındaki olası ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca depresyon ve anksiyete benzeri davranışların tespitinde kullanılan aydınlık karanlık, açık alan ve kuyruktan asma testlerinden elde edilen verileri otomatik olarak değerlendirebilmek için kullanılacak yeni bir yazılım tasarlanmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda 32 adet Spraque Dawley cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar kontrol, %20' lik YFMŞ (F20), %40' lık YFMŞ (F40) ve stres uygulanan 4 eşit gruba ayrılmıştır. 14 günlük çalışma periyodunda hayvanlara içme suyuna %20 ve %40' lık YFMŞ karıştırılmış çözelti verilmiş, stres grubundaki hayvanlara ise ilk hafta 3 saat, 2. hafta 6 saat süren kısıtlama stresi uygulanmıştır. Çalışma süresince günlük olarak hayvanların yem, su ve ağırlıkları ölçülerek kaydedilmiştir. Çalışmanın 10., 12. ve 14. günlerinde sırasıyla aydınlık-karanlık, açık alan ve kuyruktan asma testleri uygulanmıştır. Çalışma sonunda sıçanlardan alınan kan örnekleri ile çeşitli biyokimyasal parametrelerin ölçümü yapılmış, beyin dokularında imminohistokimyasal yöntemler kullanılarak TRPM2 kanal aktivitesi belirlenmiştir. LabVIEW Vision geliştirme ortamı kullanılarak anksiyete ve stres testlerinde kaydedilen video verilerinin otomotik olarak değerlendirilmesinde kullanılabilecek bir yazılım tasarlanmıştır. Çalışma sonucunda F20 grubunda sıvı tüketiminin ve canlı ağırlığının diğer gruplara göre önemli ölçüde arttığı, F40 grubunda ise istatistiksel anlam olmamasına rağmen sıvı tüketimi ve gıda tüketimi kontrole göre azalmışken canlı ağırlığın arttığı belirlenmiştir. Davranış testleri değerlendirildiğinde; kuyruktan asma testinde, stres grubunda hareketsiz kalma süresi kotrole göre anlamlı ölçüde artmıştır. Benzer artış F20 ve F40 gruplarında da görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlam bulunamamıştır. Aydınlık karalık testinde, karanlıkta kalma süresi F20, F40 ve stres gruplarında kontrole göre anlamlı olarak artmıştır. Aydınlıktan karanlığa ilk geçiş anı azalmış fakat istatistiksel olarak anlam bulunamamıştır. Açık alan testinde ise geçilen çizgi sayısı F20, F40 ve stres gruplarında azalma görülürken sadece stres grubunda kontrole göre anlam bulunmuştur. Biyokimyasal parametrelere bakıldığında; serum glikoz, insülin, LDL, VLDL, trigliserit, total kolesterol, TOS, Kortikosteron düzeyleri F20 ve F40 gruplarında artış gösterirken TAS düzeyi değişmemiş, HDL düzeyi ise azalmıştır. Bu sonuçlar genel olarak stres grubu verileri ile benzer bulunmuştur. Yapılan imminohistokimyasal ölçümlerde F20, F40 ve stres gruplarında TRPM2 immünoreaktivitesinin hipokampus, prefontal korteks, nucleus accumbens ve amigdala bölgesinde kontrol grubuna göre anlamlı şekilde arttığı görülmüştür. Sonuç olarak, bu tez çalışması ile YFMŞ tüketen hayvanların davranış testleri, immünohistokimyasal ve biyokimyasal verileri strese maruz bırakılan hayvanların verileri ile benzer bulunmuştur. Çeşitli beyin bölgelerinde immünohistokimyasal olarak YFMŞ'nin TRPM2 kanal aktivitesini artırdığı ilk defa bu çalışma ile gösterilmiştir. Çalışmada kullanılan davranış testlerinden elde edilen video görüntülerinin değerlendirilmesinde tamamen yenilikçi bir yazılım tasarlanarak bu yazılım verilerin analizinde kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Fruktoz, Stres, Davranış, TRPM2, İmmünohistokimya

Davranış değişiklikleriFruktozGörüntü analizi+7
Gökhan Zorlu
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Keratin içeren biyolojik örneklerin değişik tür ve enerjilerdeki radyasyon maruziyetinde dozimetre olarak kullanım potansiyellerinin araştırılması

Cep telefonları ve baz istasyonları ile non-iyonize radyasyona, nükleer enerji ve tıbbi uygulamalar ile iyonize radyasyona maruziyetin arttığı günümüzde, kişilerin soğurduğu radyasyonun belirlenebilmesi hayati önem arz etmektedir. Bu nedenle çalışmamızda 900 MHz cep telefonu radyasyonuna maruz kalmış ve Co-60 Cs-137 gama radyasyonu ile ışınlanmış saç kökü ve saç teli örneklerinin biyolojik dozimetre malzemesi olarak kullanım potansiyelleri ESR ve Comet assay teknikleri ile araştırıldı.Non iyonize radyasyon maruziyeti çalışma frekansı 900 MHz GSM, maksimum soğurma güç değeri 2 W ve üretici tarafından belirtilen kafa SAR değeri 0.974 W/kg olan cep telefonunun günlük hayatta kullanımı taklit edilerek gerçekleşti. 8 Gönüllü cep telefonu ile 15 ve 30 dakika konuştu. Konuşma öncesi ve sonrası , cep telefonu kullanılan sağ kulak arkası bölgeden çektikleri saç kökü örneklerini verdiler. Bu örnekler Comet assay tekniğinde cep telefonu konuşma süresine bağlı olası DNA tek zincir kırıkları tespit edilmesinde kullanıldı. Sonuçlar konuşma öncesi duruma göre, 15 ve 30 dakika süreyle 900 MHz-cep telefonu radyasyonuna maruziyet sonrası telefon kullanılan kulak arkası bölgeden alınan saç kökü hücrelerinde DNA tek zincir kırıkları oluştuğunu gösterdi. Paired t-test kullanılarak yapılan karşılaştırmada 30 dakika sonrası elde edilen hasar verileri, 15 dakika konuşma süresi sonrası verilere göre istatistiksel oranda anlamlı artış gösterdi (p< .001). Birbirine yakın yerden çekilmiş saç köklerinde cep telefonu radyasyon maruziyeti olmaksızın DNA hasarı oluşup oluşmadığı da irdelendi. 5 ve 15 dakika aralıklarla iki gönüllüden alınmış saç kökleri DNA hasarı miktarında, kontrol verilerine göre anlamlı farklılık gözlenmedi. Böylece, oluşan DNA tek zincir kırıklarının saç derisi tahrişi gibi nedenlerden oluşmadığı görüldü. Literatürde comet assay tekniğinin saç köklerine uygulandığı bir çalışma yoktur. Bu anlamda bu çalışma comet tekniğinin saç köklerine modifiye edildiği ilk çalışmadır. Seri denemeler sonucu; en net ve yeterli hücrenin görüntülenebildiği ortam koşulları; saç kökü örneklerinin 0.03 ml solüsyon içinde 30 dakika bekletilmesi olarak belirlendi.İyonize radyasyona maruziyet durumunlarında dozimetrik potansiyelini değerlendirmek üzere, saç kökleri Cs-137 kaynağında ışınlandı. 5 gönüllü, kafanın rastgele bölgesinden çektikleri saç örneklerini verdi ve bu örneklerden toplanan saç köklerinin yarısı kontrol grubunu oluşturdu, ve diğer yarısı ise 1-5 Gy doz aralığında ışınlandı. Bu örnekler Comet assay tekniğinde iyonize radyasyon dozuna bağlı DNA hasarı tespit edilmesinde kullanıldı. Elde edilen görüntülerden kuyruk uzunluğu, kuyruk momenti değerleri belirlendi, doz-cevap eğrileri oluşturuldu. Bu eğrilere göre, yaklaşık 2 Gy doz değerine kadar kuyruk momenti ve kuyruk uzunluğu değerleri çizgisel artış gösterdi, fakat daha yüksek dozda artış ritmi azaldı. Radyasyona maruz kalmış kişilerden toplanan saç köklerinin comet assay tekniğinde uygulanmasıyla doz tarama yapılabileceği görüldü.İyonize radyasyona maruziyet durumlarında dozimetrik özellikleri incelenecek diğer örnek olan saç teli örnekleri (kök kısmı içermeyen) Co-60 radyasyon kaynağında ışınlandı. Temiz saç teli örnekleri gönüllülerden toplandı, renge, doğal boyalı oluşuna göre gruplandırıldı. Örneklerin yarısı kontrol grubunu oluşturdu, diğer yarısı paketlere aktarılıp düşük doz (5-50 Gy) ve yüksek doz (75-750 Gy) değerlerinde ışınlandı. Bu örnekler ESR tekniğinde doza bağlı oluşan serbest radikal miktarı tespitinde kullanıldı. Tüm örneklerde doz-cevap eğrilerinin düşük dozlarda lineer olduğu, ~300 Gy sonrası doyuma gittiği tespit edildi.Işınlanmamış ve ışınlanmış örneklerin çalışılan minimum doz değerinde dahi (5 Gy) ayırt edilebildikleri belirlendi. Farklı kişilerden alınmış siyah saç örneklerinde spektrum yapısı ve sinyal şiddetlerinde farklılık gözlenmedi. Oda sıcaklığında 22 gün boyunca bekletilen örneklerin ESR sinyal şiddetleri yarı değerlerine DS'de 44 saatte, sarı ve kumral renklerde 41 saatte, BS de 35 saat ve kızıl saç örneğinde 17 saatte düştü. Sinyal şiddeti sönüm verilerine en iyi uyan kuramsal fonksiyonlar araştırıldı ve bu yolla spektruma doğal saçlarda iki, boyalı saçlarda üç radikal türünün katkı getirdiği ve bunların oda sıcaklığındaki sönüm sabitleri belirlendi. Yüksek sıcaklıklarda değişik sürelerle tavlanan örneklerin sinyal şiddetlerinde gözlenen azalmalar dikkate alınarak deneysel spektrumun oluşumuna katkı getiren radikal türlerinin sönüm aktivasyon enerjileri hesaplandı. Bulunan oda sıcaklığındaki sönüm sabiti değerleri ve aktivasyon enerji değerlerinin literatürde elde edilen değerlerle uyumlu olduğu belirlendi. Tüm bu incelemeler ile, saç teli örneklerinin biyolojik dozimetre malzemesi olarak kullanılabileceği koşullar tespit edildi. ESR tekniğinde saç teli örnekleri ile doz tahmin çalışmalarının ışınlama sonrası 1-2 gün içinde yapılması gerektiği sonucuna varıldı.

Cep telefonuComet tekniğiDNA hasarı+7
Semra Tepe Çam
Gazi University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

GSM-EDGE modülasyonlu radyo frekans alanların hepatosellüler karsinom hücrelerine etkileri

Dünya çapında artan kanser oranları ve cep telefonu, baz istasyonu gibi insan eliyle üretilen RF alan kaynaklarının artışı arasında ilişki olup olmadığı bilim dünyası kadar halk tarafından da merak edilen konular arasındadır. Bu çalışmada, 15 dakikalık aralıklarla, kesikli şekilde uygulanan GSM-EDGE (Global Mobil İletişim Evrimi için Genişletilmiş Veri Aktarım Oranları) modülasyonlu 900 MHz ve 1800 MHz frekanslı RF (Radyo Frekans) alanların (10 V/m, uzak alan) 1 saat, 2 saat, 3 saat ve 4 saat süresinde HepG2 (Hepatosellüler Karsinom) hücrelerinin canlılığına etkisi araştırıldı. Hep G2 hücre canlılığı, tetrazolum tuzu WST-1'in mitokondriyal dehidrogenaz enzim aktivitesi sonucunda formazana dönüşmesi ilkesine dayanan spektrofotometrik test ile saptandı. Hücre hasarı göstergesi olan LDH ve glukoz seviyesi hücre süpernatantlarında kalorimetrik analiz kiti kullanılarak saptandı. Morfolojik incelemeler mavi floresan 4',6-diamidino-2-phenylindole (DAPI) nükleik asit boyası ile 400 kat büyütülen floresan mikroskop altında incelendi. Hücre canlılık testleri sonucunda, 1800 MHz RF alanın 1 saat süreyle 15 dakikalık aralıklarla uygulanmasının hücre canlılığında artışa neden olduğu görüldü (p<0,05). Buna karşın, 4 saat sonunda hem 900 MHz hem de 1800 MHz RF alan uygulaması sonrasında HepG2 hücrelerinin canlılıklarında azalma gözlendi (p<0,05). Supernatant LDH ve glukoz seviyelerinin bu sonuçlar ile uyumlu olarak, 4. saat sonunda istatistiksel olarak arttığı saptandı (p<0,05). Morfolojik incelemeler biyokimyasal bulguları doğruladı. 4. saat uygulama sonrasında alınan görüntülerde geç dönem apoptosiz göstergesi olan çekirdek örüntüsünde düzensizlikler saptandı. İlerki çalışmalarda farklı frekans bantlarında RF alanlar kullanılarak, farklı sürelerde uygulamalar yapılarak RF alanların HepG2 kanser hücrelerini yok edici etkisi araştırılacaktır.

Cep telefonuHücre dizisiHücreler+5
Elçin Özgür Büyükatalay
Gazi University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Leptinin hücre içi kalsiyum sinyalleşmesi üzerine etkisinin sıçan dorsal kök gangliyon hücrelerinde incelenmesi

Leptinin santral ve periferal olarak uygulanmasının, nosiseptif davranışda önemli rol oynadığı bilindiği halde hücresel mekanizması henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada leptinin periferal nosisepsiyondaki etki mekanizmasını araştırmak amacıyla, izole edilmiş sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) nöronlarında leptinin hücre içi kalsiyum ([Ca+2]i) düzeyine etkileri incelendi.İzole edilmiş DKG nöronları, 1 ?mol fura-2 AM ile yüklendi ve Ca+2 cevapları, oransal ölçüm kullanılarak değerlendirildi. Fura-2 AM ile yüklenmiş DKG nöronları, dijital mikroskop kalsiyum görüntüleme sistemi kullanılarak, 340 nm/380 nm'de eksitasyon ve 510 nm'de emisyon kaydedildi. [Ca+2]i konsantrasyonundaki değişim, DKG nöronlarındaki 340 nm/380 nm floresan oranındaki değişimle belirlendi. Leptin, doz bağımlı olarak [Ca+2]i miktarında artış meydana getirdi. 340 nm/380 nm oranları, (bazal 100.0±0.0 % vs leptin): % 104.6±0.4 (0.1 ?M leptin, n=42), % 119.5±3.9 (1 ?M leptin, n=31), % 129.4±4.2 (10 ?M leptin, n=29) ve % 187.5±7.6 (100 ?M leptin, n=35) konsantrasyonlarının eklenmesiyle takip edildi. Protein kinaz C (PKC) inhibitörü şeletrin klorit 1 ?M leptinin [Ca+2]i düzeyinde meydana getirdiği artışı baskılamaktadır (% 100.0±0.0'dan % 56.7±6.4'e, n=27). Hücre içi depoların tapsigarjin (TG) ile muamelesi sonrasında boşaltılmasını takiben leptin uygulandığında, leptinin meydana getirdiği artış önemli ölçüde azalmaktadır. (TG + 1?M leptin = 106.1±2.4 %, n=18).Bu çalışma ile ilk kez DKG hücre kültüründe leptinin [Ca+2]i miktarında meydana getirdiği değişimin, periferal nosiseptif sinyalde rol oynayan PKC-bağımlı mekanizma aracılığıyla olduğu gösterildi. Vücutta enerji dengesi üzerinde etkili olduğu bilinen leptinin, aynı zamanda ağrı algılama sürecinde de rol oynadığı düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Leptin, Kalsiyum Görüntüleme, Dorsal Kök Gangliyonu, Ağrı, Protein Kinaz C.

AğrıGanglionHücre iletişimi+3
Sinem Oruç
Fırat University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Antrenmanlı bireylerde artan egzersiz testi sırasında kardiyorespiratuvar ve metabolik sistemlerin aerobik ve anaerobik egzersiz bölgeleri cevaplarının karşılaştırılarak belirlenmesi

Aerobik fitnesin belirlenmesi klinik tıp bilimlerinde önemli bir konudur. Bu çalışmanın amacı; şiddeti düzenli olarak artan egzersiz testi sırasında, aerobik ve anaerobik bölgedeki cevapların kardiyorespiratuar ve metabolik sistemlerde karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir.Etik kurul tarafından onaylanan imzalı bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra 24 antrenmanlı erkek denek elektromanyetik bisiklet ergometre kullanarak tolerans edebilecekleri yüke kadar şiddeti düzenli olarak artan yüke karşı yapılan egzersiz testini (15 W/dk) gerçekleştirdi. Solunum gaz değişim parametreleri; gaz analizör sistemi kullanılarak solunumdan solunuma tespit edildi. Solunum parametreleri türbin hacimli transdüser kullanılarak değerlendirildi. Kardiyak cevabı değerlendirmek için 12 derivasyonlu EKG (elektrokardiyografi) kullanıldı. Anaerobik eşik (AE) V-slope methodu kullanılarak tespit edildi. Veriler eşleştirilmiş t testi kullanılarak analiz edildi.Maksimal egzersiz kapasitesi, AE'de iş gücü, maksimal oksijen (O2) alınımı (VO2max) ve vücut ağırlığı için VO2max sırasıyla; 232.7±30 W, 156.2±24 W, 2931±317 ml/dk ve 42.8±6.6 ml/kg/dk olarak bulundu. Şiddeti düzenli olarak artan yüke karşı yapılan egzersiz testi sırasında aerobik bölge cevabında; egzersiz kapasitesi ve her kilogram başına VO2, anaerobik bölgeden anlamlı olarak yüksek bulundu: 136.2 ? 25 W ve 21 ml/dk/kg buna karşılık 76.4 ? 19 W ve 11 ml/dk/kg (p<0.05).Şiddeti düzenli olarak artan egzersiz testi sırasında kardiyorespiratuvar ve metabolik cevabın belirlenmesi; sistemlerin kapasitesi hakkında önemli bilgiler sağlayabilir. Bununla birlikte şiddeti düzenli olarak artan egzersiz testinin aerobik ve anaerobik bölgelerinin değerlendirilmesi çok daha hassas bilgiler sağlayacaktır. Sonuç olarak, antrenmanlı bireylerden elde edilen veriler; hastalar, sedanter ve yüksek antrenmanlı bireyler ile ilgili gelecek çalışmalar için referans değerleri olacaktır.Anahtar Kelimeler: Egzersiz Testi, VO2, Kalp Atım Hızı, Anaerobik Eşik, Aerobik Fitnes.

Aerobik güçAnaerobik eşikAntrenman+3
Nida Aslan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Valproik asit, zikonotid ve spinorfinin sıçan dorsal kök gangliyon sinir hücre kültürlerine etkilerinin moleküler ve elktrofizyolojik olarak incelenmesi

Bu çalısmanın amacı sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) sinir hücrelerindevalproik asit, zikonotid ve spinorfinin etkilerini flüoresan kalsiyum görüntülemeyöntemleri ile belirlemektir. Valproik asitin etkileri patch kenetleme yöntemi ile deirdelenmistir. Dorsal kök gangliyonları diseke edildi ve enzimatik ve fizikselislemlerle izole tek hücrelere ayrıstırılarak %5 CO2 içeren inkübatörde 37 oC'detutuldu. Tüm hücre diyaliz patch kenetleme tekniginin akım kenetleme formu ile buhücrelerden aksiyon potansiyelleri kaydedildi. Fluoresan kalsiyum görüntülemedeneyleri için, önceden yüzeyi kaplanmıs lamellere ekilen DKG hücreleri kalsiyumaduyarlı boya olan Fura-2 AM (1 ?M) ile yüklendi. Ters mikroskopa (40X, 1,3 NAobjektif) baglantılı CCD kamera ve yazılım programından olusan kalsiyumgörüntüleme sistemi kullanılarak her bir DKG sinir hücresinde hücre içi serbestkalsiyum düzeyi ([Ca2+]i) 340/380 nm oranındaki degisikliklerden yararlanılarakbelirlendi. Veriler eslestirilmemis t testi ile analiz edildi ve P <.05 anlamlı kabuledildi. Patch kenetleme deneyleri sadece valproik asit için yapıldı ve valproik asituygulaması (30 ?M, 100 ?M ve 300 ?M) aksiyon potansiyeli parametreleri üzerineanlamlı bir etki etmedi (n=16). lave olarak valproik asit (100 ?M, n=10; 300?M,n=22 ve 1 mM, n=56) kalsiyum görüntüleme deneylerinde de yüksek K+ (KCl, 30mM) ile indüklenen [Ca2+]i cevaplarında bir degisiklik meydana getirmedi. Kalsiyumgörüntüleme deneylerinde zikonotid (1nM, n=12; 10 nM, n=18 ve 1?M, n=14) KClile olusturulan [Ca2+]i artıslarını doz bagımlı ve güçlü bir sekilde inhibe etti. Yineaynı sekilde spinorfin de doz bagımlı olarak ama daha çok küçük çaplı DKG nöronalt tiplerinde (10?M, n= 22; 100 ?M, n= 25 ve 300 ?M, n=35) yüksek K+ ileindüklenen [Ca2+]i cevaplarını inhibe etti. lave olarak, spinorfin ile ön muameleuygulanması sonrasında küçük çaplı nosiseptif özellikteki DKG hücreleri yüksek K+ile depolarizasyona cevapsızlık ortaya çıkarken, büyük çaplı non-nosiseptifhücrelerde yüksek K+ ile indüklenen yüzde [Ca2+]i cevapları etkilenmedi.Bu çalısmanın bulguları zikonotid ve spinorfinin, hücre zarı uyarılabilirligi venörotransmitter salıverilmesinde anahtar rol oynayan kalsiyum sinyallesmesini vehücre içi serbest kalsiyumdaki degisiklikleri inhibe ettigini ve etkin analjezik olmapotansiyeli arz ettiklerini ama valproik asidin bu baglamda etkisiz oldugunugöstermektedir. Spinorfin ve zikonotidin bu duyusal hücrelerde hücre içi kalsiyumsinyallerine etkileri ilk defa bu tez çalısması ile ortaya konmustur.Anahtar kelimeler: Aksiyon potansiyeli, valproik asit, zikonotid, spinorfin,hücre kültürü, patch kenetleme, iyon kanalları.

AksonlarAnaljeziklerElektrofizyoloji+6
Kemal Tuğrul Kuzgun
Fırat University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Sedanter deneklerin "Kritik egzersiz gücünün" belirlenmesinde "Anaerobik eşik" ve "Solunum kompanzasyon noktası" parametrelerinin etkinliğinin karşılaştırılmalı olarak incelenmesi

Bu çalışmanın amacı egzersiz sırasında ?Anaerobik Eşik? (AE), solunum kompanzasyon noktası (SKN) ve ?Kritik Güç? (KG) arasındaki ilişkiyi belirleyerek, klinik ve spor bilimleri için en uygun egzersiz protokolünün belirlenmesiydi.Sedanter 25 erkek deneğe yükleme testi ve sabit yük egzersiz testleri uygulandı. Yükleme testi sırasında, AE ve SKN, solunumdan-solunuma ölçülen akciğer gaz değişim parametreleri ile belirlendi. Sabit yük egzersiz testleri AE değerine göre (% 25'lik değişimlerle) 7 farklı iş gücünde uygulandı ve deneklerin egzersizi bitirme süreleri her test için kaydedildi. Bu testlerden elde edilen değerler ile lineer (güç-(1/zaman)) matematiksel modellemeyle KG hesaplandı. Hesaplanan KG değerlerinin istatistiksel olarak anlamlığı lineer regrasyon analiziyle, bağımlı grupların karşılaştırılması ise eşleştirilmiş t-testi analiziyle tespit edildi.İş gücü değerleri AE'de 117.2 ? 22.6 W, SKN'de 132.8 ? 27.0 W olarak bulundu. Üçlü-modelleme ile yapılan analizde KG değeri 141.0 ? 31.3 W, dörtlü-modelleme ile yapılan analizde ise KG değeri 133.2 ? 27.2 W olarak hesaplandı. Bulunan KG değerleri ile SKN'deki değerler arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı (R=0.986 p<0.0001). Üçlü-modelleme ile yapılan KG hesaplamasında SKN'den farklı sonuçlar elde edilirken, dörtlü-modelleme ile yapılan KG hesaplamasında KG değerlerinin SKN ile benzer olduğu belirlendi.Sonuç olarak bu çalışmada;1)KG'nin SKN'ye eşit olduğu ve akciğer gaz değişim parametreleri aracılığı ile kolaylıkla ve doğru olarak hesaplanabileceği ilk defa gösterildi.2)KG ve AE farklı egzersiz bölgelerini göstermektedir.3)KG'nin ölçümünde kullanılan matematiksel modellemelerdeki testin sayısı ve uygulanan sabit yük egzersiz testlerindeki seçilen iş güçlerinin SKN'ye olan uzaklığı KG hesaplamasını etkileyebilecek önemli faktörlerdir. Dörtlü matematiksel modellemelerin altındaki test sayıları ve seçilen iş gücünün SKN'den uzaklığı KG hesaplanmasında hatalı sonuçlara neden olabilir.

Anaerobik eşikEgzersizSolunum+2
İhsan Serhatlıoğlu
Fırat University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessEN

Effects of radiofrequency radiation on thyroid gland functions

In the present study we aimed to investigate possible functional effects of modulated Radiofrequency fields on thyroid gland using light microscopy, electron microscopy and immunohistochemical methods. Two months old male Wistar rats were exposed to 900 MHz pulse modulated Radiofrequency Radiation at an average power density of 0.424 mW/ cm² 20 min/day for three weeks. The RF signals were pulse modulated by rectangular pulses with a repetition frequency of 217 Hz and a duty cycle of 1:8 (pulse width 0.576 ms). In order to indicate thyroid endocrine distruption and estimate the degree of the pathology of the gland we analyzed structural alterations in follicular and colloidal diameter and area, colloid content of the follicles and height of the follicular epithelium. We evaluated apoptosis by assessing the activations of two important iniator (caspase-9) and effector (caspase-3) caspases that are the markers of cells undergoing apoptosis. Morphometrical analyses revealed hypothyrophy of the gland in 900 MHz modulated RF exposure group. The revealed signs of morphometrical results indicated that thyroid hormone secretion is inhibited by modulated RF radiation. In addition to the observations of structural alterations in RF exposed group, we also observed increased caspase-3 and caspase-9 activation and formation of apoptotic bodies in thyroid cells of the rats that were exposed to modulated RF fields. The overall findings indicate that whole body exposure of modulated RF Fields may cause pathological changes in thyroid gland by altering the gland structure and enhancing caspase dependent pathways to apoptosis.

Meriç Arda Eşmekaya
Gazi University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan miyometriyumunda metabolik inhibisyon ve kasılabilme: enerji kaynakları ve hücresel tamponların rolü

1. ÖZET Bu çalışmada, izole sıçan miyometriyumunda siyanürle oluşturulan metabolik stresin miyometriyum kasılmasına inhibitor etkisinde değişik pH tamponlarının, farklı enerji kaynaklarının ve iyon kanallarının rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Servikal dislokasyondan sonra, virjin erişkin Wistar cinsi dişi sıçanlardan miyometriyum kesitleri alınarak içerisinde 37°C'de (pH 7.4) Krebs solüsyonu bulunan ve %95 02-%5 CO2 ile sürekli gazlandırılan izole organ banyosunda asıldı. İstirahat gerimi altında spontan kontraksiyonlar gözlendikten sonra potasyum siyanür (KCN), piruvat, glibenklamid veya tetraetilamonyum (TEA) organ banyosuna uygulanarak izometrik kontraksiyonların frekans ve amplitütlerine olan etkileri 10 dakikalık periyotlar halinde değerlendirildi. Sonuçların istatistiksel değerlendirilmesinde Wilcoxon rank testi kullanıldı. KCN (0.5 veya 1 mM) spontan kontraksiyonları kademeli başlayan bir etkiyle NaHC03 içeren Krebs solüsyonu kullanılarak gerçekleştirilen deneylerde HEPES kullanılanlara göre çok daha belirgin düzeyde inhibe etti. Bu inhibisyon piruvat (10 mM) uygulamasıyla geri döndürülürken, ATP-duyarlı K+ kanal blokeri glibenklamid (100 nM) uygulaması bu inhibisyonu geri döndürmedi (n=5). ilave olarak spontan miyometriyal kontraksiyonların KCN (1 mM) ile inhibisyonu 1 mM TEA uygulanmasıyla geri döndürüldü (n=6).Bu çalışmanın bulguları sıçan miyometriyumunda KCN ile indüklenen metabolik strese bağlı gelişen kontraktil inhibisyonda KCN'nin çalışılan dozları için K+ kanallarının kısmen de olsa rol aldığını ve inhibisyonun piruvat uygulaması ile önlenebildiğim göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Miyometriyum, kasılma, piruvat, pH, TEA, KCN, glibenklamid.

İhsan Serhatlıoğlu
Fırat University · Institute of Health Sciences
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Levetirasetamın ağrı üzerine etkilerinin in vitro elektrofizyolojik (patch kenetleme) ve in vivo (hot plate testi) yöntemlerle incelenmesi

LEVETİRASETAMIN AĞRI ÜZERİNE ETKİLERİNİN İN VİTROELEKTROFİZYOLOJİK (PATCH KENETLEME) VE İN VİVO (HOTPLATE TESTİ) YÖNTEMLERLE İNCELENMESİMete ÖZCANÖZETPlazma membranı elektriksel uyarılabilirliği ve uyarılabilirliğin iyonikesasları, ?uyarılabilir dokuların membran biyofiziği? olarak klasik biyofizikkonuları arasında yer almaktadır. Nöronal membran uyarılabilirliği düzeyindekielektriksel aktivite değişikliğine neden olan voltaj bağımlı sodyum, potasyum vekalsiyum kanallarının aktivite değişiklikleri, epilepsi ve ağrı dahil pek çokpatofizyolojik durumun altında yatan sebep olabilir. Bu iyon kanallarınınbiyofiziksel özelliklerinin anlaşılması ve kimyasal ajanlarca aktivitelerininmodifikasyonu antinosiseptif terapiyi de içeren durumlara karşı terapötikyaklaşımların gelişimi açısından son derece önemlidir. Levetirasetam (LEV, ucbL059), epilepside nöbet oluşumunu baskılayan üstün bir farmakolojik profilesahip bir antiepileptik ilaçtır. Bu çalışmanın amacı yeni bir antiepileptik ilaç olanLEV'ın olası analjezik etkisini, sıçan izole duyusal nöronlarında tüm hücre patchkenetleme elektrofizyolojisi ve in vivo olarak nosiseptif davranış hot plate testikullanarak incelemekti.Dorsal kök gangliyonları (DKG) 1-2 günlük yeni doğan sıçanlarındekapitasyonundan sonra enzimatik ve mekanik işlemlerle tek hücrelereayrıştırıldı. Patch kenetleme tekniğinin tüm hücre diyaliz modunungerçekleştirilmesinden sonra, akım kenetleme deneylerinde istirahat membranpotansiyeli kayıt edildi. LEV'ın ( 30, 100 ve 300 µM) membran potansiyeli veaksiyon potansiyeli (AP) parametreleri (eşik, pik amplitüdü, süre, ardpotansiyeller, AP ard potansiyelin % 63'üne düşme zamanı) ve pasif membranözellikleri üzerine etkisi incelendi. LEV bu parametreler üzerine etkisi dozbağımlıydı. 30 µM LEV'ın bu parametreler üzerine etkisi yokken, 100 ve 300 µMLEV istirahat membran potansiyeli hiperpolarizasyonuna neden olarak ve APsonrası hiperpolarizasyon amplitüdünde ve input rezistansında önemli bir artışmeydana getirdi (n=7, p<0.05).İn vivo deneylerde hot plate analjezimetre kullanılarak nosiseptif davranışlatansından ağrı eşiği belirlendi. LEV (60, 300 ve 900 mg/kg) normal farelerdeağrı eşiğini değiştirmedi. Ancak diyabetik nöropati oluşturulan farelerde çok dahadüşük dozlarında LEV (20, 100 ve 200 mg/kg) ağrı eşiğini önemli ölçüde artırdı(n=15, p<0.05).Sonuç olarak; in vitro deneylerde hücresel biyofizik prosedürlerle eldeedilen sonuçlar ve in vivo nosiseptif davranışsal test sonuçları uyumlu bir şekilde,yeni bir antiepileptik ajan olan levetirasetamın, nöropatik ağrı tedavisindeterapötik potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Hücresel Elektrofizyoloji, Patch Kenetleme, İyonKanalları, Levetirasetam, Aksiyon Potansiyeli, Uyarılabilirlik, Ağrı

Mete Özcan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Radyo frekans radyasyonun; hamile ve hamile olmayan tavşanlarda dna ve oksidatif hasara etkilerinin hplc ve spektrofotometrik yöntemlerle incelenmesi

Çalışmada, GSM benzeri pulslu RF sinyallere vücutlarının tümü maruz bırakılan aynı yaş grubundaki hamile ve hamile olmayan Yeni Zelanda ırkı yetişkin tavşanlarla, anne karnında fetüs olarak bu alanlara maruz kalan yeni doğan yavruların karaciğer dokularındaki DNA ve lipid moleküllerinde meydana gelen oksidatif hasar biyokimyasal olarak incelendi. Toplam 36 adet hamile ve hamile olmayan Yeni Zelanda ırkı yetişkin tavşanlar; her biri 9 tavşandan oluşan dört gruba ayrıldı: i. Grup I (Hamile olmayan-Kontrol ), ii. Grup II (Hamile olmayan-RF maruziyeti), iii. Grup III (Hamile-Kontrol), iv. Grup IV (Hamile-RF maruziyeti). Hamile yetişkinlere ait yeni doğanlarda iki grupta incelendi: v. Grup V (Grup III' ün yeni doğanları ) ve vi. Grup VI (Grup IV' ün yeni doğanları). Hamile ve hamile olmayan yetişkin tavşanlar 1800 MHz RF radyasyona günde 15 dakika olmak üzere 1 hafta boyunca maruz bırakıldıKaraciğer DNA 8OHdG/dG miktarları, Andican ve ark. (2004) HPLC metodu ile karaciğer MDA seviyeleri ise Uchiyama ve Mihara (1978)' nın spektrofotometrik yöntemi kullanılarak analiz edildi. Yetişkin maruziyet gruplarının (Grup II ve Grup IV) karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarında kontrol gruplarına (Grup I ve Grup III) göre bir farklılık olmadığı, ancak Grup II ve Grup IV' ün karaciğer MDA seviyelerinde, Grup I' e göre istatistiksel anlamlı bir artışın olduğu tespit edildi. Anne karnında RF alanlara maruz kalan yenidoğan yavruların hem karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarında hemde MDA seviyelerinde, anne karnında bu alanlara maruz kalmayan yavruların karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarına ve MDA seviyelerine göre bir farklılık göstermediği de saptandı. Ayrıca, maruziyet sonrası hamile yetişkin tavşanların (Grup IV) vücut ağırlıklarında ise hamile kontrol grubuna (Grup III) göre çok az da olsa bir azalmanın olduğu ancak bu azalmanın istatistiksel bir anlam taşımadığı tespit edildiÇalışmadan elde edilen veriler değerlendirildiğinde, 1800 MHz GSM benzeri RF alanlara tüm vücut maruziyetinin lipidlerde hasar meydana getirebileceği, bu hasarın dokuda meydana gelebilecek diğer oksijen toksisite olaylarının bir göstergesi olabileği ancak DNA' da hasar meydana getirebilecek düzeyde olmadığı sonucuna varılmıştırLiteratür araştırmalarından elde ettiğimiz veriler doğrultusunda, cep telefonundan kaynaklı RF radyasyonun karaciğer dokusunda DNA ve lipidlerde meydana getirebileceği oksidatif hasarı araştıran çalışmaların henüz mevcut olmadığını görmekteyiz. Bu nedenle, bu çalışma gelecek hamile çalışmaları için referans olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca, hamile bireylerin RF maruziyeti üzerine yapılacak araştırmaların sayıca arttırılması; ulusal ve uluslararası standartların oluşturulması bakımından büyük önem taşımaktadır.

DNADNA hasarıElektromanyetik+7
Arın Tomruk
Gazi University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan duyusal sinir hücre kültürlerinde kalsiyum-bağımlı potasyum kanallarının biyofiziksel ve farmakolojik yaklaşımlarla tanımlanması

1. ÖZET Bu çalışmanın amacı sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) sinir hücrelerinde paksilinin ve iberiotoksinin kalsiyum bağımlı potasyum kanallarına etkilerini belirlemektir. Sıçan dorsal kök düğümleri yeni doğan sıçanlardan diseke edilerek enzimatik ve fiziksel muamelelerle izole tek hücrelere ayrıştırıldı ve sinir büyütme faktörü içeren kültür vasatı içerisinde 37 °C de % 5 karbondioksit içeren nemli bir inkübatörde kültüre edildi. Bu hücrelerden patch kenetleme tekniğinin akım kenetleme kayıt formu kullanılarak aksiyon potansiyelleri kayıt edildi. Kalsiyum bağımlı potasyum kanallarının zıtlanma potansiyelleri tespit edildi. Paksilin ve iberiotoksin hiperpolarize edici ard potansiyelleri doz bağımlı olarak anlamlı derecede inhibe etti. Bu çalışmanın sonuçlan sıçan arka kök düğüm sinir hücrelerinde iberiotoksin ve paksilinin aksiyon potansiyeli ard potansiyellerini kalsiyum bağımlı potasyum kanallarını bloklayarak inhibe ettiğini göstermektedirs. Anahtar kelimeler: Aksiyon potansiyeli, paksilin, iberiotoksin, hücre kültürü, patch kenetleme, kalsiyum bağımlı potasyum kanalı.

K. Tuğrul Kuzgun
Fırat University · Institute of Health Sciences
2002
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik manyetik alan uygulanan epileptik sıçanlarda beyin dokusunun potasyum kanallarının moleküler analizi

Amaç: Pulslu manyetik alanın epilepsi mekanizması üzerine etkisini araştımak adına deney hayvanları ile oluşturulan gruplar arasındaki sıçanların hipokampüs ve pons dokusundaki Büyük Potasyum (BK) kanallarının ekspresyon seviyelerini araştırmak. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda 40 adet Wistar albino yetişkin erkek sıçanı 5 gruba ayrdık (n=8). 1. Grup (Kontrol) sıçanlara 1 ay boyunca 2 günde bir 0,5 cc serum fizyolojik intraperitoneal (i.p.) olarak verilmiştir. 2. Grup (PTZ) sıçanlara 1 ay boyunca 2 günde bir 35 mg/kg pentilenetetrazol (PTZ) i.p. olarak verilerek kronik epilepsi oluşturulmuştur. 3. Grup (Pozitif kontrol) sıçanlara 108 mg/kg Levetirasetam (LEV) i.p. olarak verildikten 20 dakika sonra, PTZ prosedürü uygunlanmıştır. 4. Grup (Manyetik Alan (MA)) sıçanlara 1 ay boyunca günde 3 saat 1.5 mT pulslu manyetik alan uygulandı. 5. Grup (PTZ + MA) sıçanlara PTZ uygulamasına ek olarak 1 ay boyunca günde 3 saat 1.5 mT pulslu manyetik alan uygulandı. Bir ay sonunda ratların beyin dokusu diseke edilerek patolojik inceleme yapıldı. Bulgular: Deney gruplarının hipokampus ve frontal korteksinde c-Fos protein ekspresyonunda önemli bir artış gözlendi. Patoloji analizinde hipokampus bölgesinde ciddi nöron dejenerasyonu tespit edildi. Frontal kortekste BK kanalı ekspresyonu, kontrol grubuna kıyasla PTZ grubunda, MA grubunda ve PTZ+MA grubunda önemli ölçüde arttı. Ancak hipokampusta iyon kanalı ekspresyonu pozitif kontrol grubunda diğer tüm gruplara göre azalmıştı. Sonuç: BK kanalı ve manyetik alan uygulamalarının sonuçları, nöbet kontrollerinde değerlendirilmek adına iyi örneklerdir. Sonuçlar elektrofizyolojik iyon kanalı akım ölçümleriyle birlikte geliştirilmelidir. Anahtar Kelimeler: PTZ tutuşturma modeli; Manyetik alan; BK kanalları; Nöbet

BeyinEpilepsiHayvan deneyleri+5
Emrah Oğraş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Cep telefonu maruziyeti kaynaklı RF dozimetrinin FDTD yöntemi ile belirlenmesi

Son yıllarda hızla gelisen teknoloji ile insanlar doğal alan kaynaklarının yanısıra yapay alanlara daha fazla maruz kalmaktadır. Özellikle kablosuz iletisim teknolojilerinin günlük yasamının her alanında, giderek daha fazla yaygınlasması ve beyin gibi hassas bir organa yakın olması insan sağlığı üzerinde olusturabileceği olası risklerin ve endiselerin artmasına neden olmustur. Bu tez çalısmasında, insan kafasının cep telefonu kullanımı ile maruz kalabileceği EM alan etkileri; farklı frekans, anten konumları, kafa boyutu, kafanın dielektrik özellikleri, cep telefonu kullanım pozisyonları ve günlük hayatta yaygın olarak kullanılan küpe ve gözlük gibi metalik aksesuarlar göz önüne alınarak ayrıntılı olarak incelendi. Böylece cep telefonu maruziyetinden kaynaklı SAR değerine bu parametrelerin etkisi kontrollü deneyler ile saptanmaya çalısıldı. Bu amaçla dokuda olusan doz değeri, incelenen her kosul için 1 gr ve 10 gr uzaysal tepe SAR değerleri ile maksimum SAR değerleri FDTD yöntemini kullanan SEMCAD X yazılımı ile hesaplandı. Bu çalısma kapsamında gelisim sürecinde bulunan ve dıs etkilere karsı yetiskinlere oranla daha hassas olan çocuklar da SAR değerleri hesaplandı ve buna iliskin risk değerlendirmesi yapıldı. Çalısmada elde edilen bulgular sonucunda SAR değerini en fazla etkileyen parametrenin cep telefonu kullanım pozisyonu olduğu saptandı. Yanak konumunda eğik konumuna kıyasla önemli oranda artıs gözlendi. Dokuların dielektrik özellikleri SAR değerlerinde önemli bir artısa neden olan bir parametre olduğu doğrulandı. Çocuk dielektrik özellikleri, yetiskin dielektrik özelliklerine kıyasla daha fazla SAR değerleri olusturdu. Çocuklarda kafa boyutundan kaynaklı SAR değerindeki artıs önemli oranda olmamasına rağmen, yüksek dielektrik özelliklerinin katkısı ile çocukların yetiskinlere göre önemli oranda daha yüksek SAR değerleri aldığı saptandı. Cep telefonunun kullanım frekansına, antenin konumuna, küpe ve gözlük gibi metalik aksesuarların kullanımına bağlı olarak farklı oranlarda SAR değerlerine etki tespit edildi. Böylece hangi parametrenin daha önemli olduğu ve alan maruziyetini en aza indirebilmek için neler yapılabileceği belirlendi.

BenzetimCep telefonuRadyofrekans+1
Mehmet Zahid Tüysüz
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Güneydoğu anadolu bölgesindeki retinitis pigmentosa hastalarının genetik özellikleri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, hastanemize başvuran Retinitis Pigmentosa'lı (RP) olgularda Yeni Nesil Gen Dizileme (NGS) teknolojileri kullanarak RP'nin kalıtım paternini ve birlikteliklerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Klinik olarak RP tanısı konulan 40 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların öyküleri, tashihsiz ve tashihli görme keskinlikleri, göz içi basınç ölçümleri, ayrıntılı ön ve arka segment muayeneleri yapılmıştır. Hastalardan klinikte kan örnekleri alınarak genetik laboratuvarına gönderilmiştir. Kan örneklerinden, NGS yöntemi ile gen ekzonlarını kapsayan primerler kullanılarak ilgili bölgelere DNA dizi analizi yöntemi uygulanarak analiz yapılmıştır. Bulgular: Olguların ortalama yaşı 28,7±15,03 olup, 26'sı erkek ve 14'ü kadındı. Genetik geçiş olarak, %15'i (6 hasta) otozomal dominant (OD), %72,5'i (29 hasta) otozomal resesif (OR) ve %12,5'i (5 hasta) ise genetik geçiş gösterilemeyen sporadik/tanımlanamayan olgulardı. Çalışmamızda 35 hastada (%87,5) sendromik olmayan RP mevcuttu. Bunların 21'inde (%60) izole RP görülürken, 14'ünde (%40) ise RP'ye diğer oküler sendomlar eşlik etmekteydi. En sık eşlik eden oküler patoloji Leber'in Konjenital Amarozu (LKA) idi. Hastalarımızın %12,5'inde (5 hasta) RP ye göz dışı sistemik bulgular eşlik etmekteydi. Sendromik RP olarak kabul ettiğimiz bu vakaların 4'ü (%10) Usher Sendromuydu. Olgularımızda OD geçiş gösteren RHO, RP1, BEST1, FSCN2, HMCN1, NR2E3 genlerinde ve OR geçiş gösteren ABCA4, NMAT1, USHA2, MYO7A, RDE12, RD3, PDE6A, PDE6B, GNAT1, IQCB1, CYP4V2, MERTK CERKL, PCARE, POMGNT1, PROM 1, RP65, RP1L1 genlerinde mutasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda bölgemizdeki RP'nin en sık OR kalıtım paterni ile genetik geçiş gösterdiği tespit edildi. Mutasyon en fazla ABCA4 ve USH2A genlerinde görüldü. Sendromik RP formu olarak en sık Usher Sendromu mevcuttu.

Selehattin Uğur Keklikçi
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Değişik şiddet ve süreli magnetik alanların deri hidroksiprolin seviyesine etkisi

Değişik şiddet ve süreli magnetik alanların kobay derisinde hidroksiprolin miktarını nasıl etkilediğini araştırmak için yapılan bu çalışmada, toplam 63 adet kobay, 50 Hz'lik magnetik alanların, 10 G, 20 G ve 30 G şiddetlerinde ve günde 4 saat ve 8 saat olmak üzere 5 gün boyunca uygulandığı toplam 6 grup ve bir de kontrol grubu olarak çalışılmıştır.Magnetik alan uygulaması sonunda, magnetik alan uygulanan kobayların ve kontrol kobaylarının deri hidrokiprolin miktarı Woessner'in Modifiye yöntemi ile saptanmıştır. Magnetik alanlar dizaynı ve kurulması tamamen Biyoelektromagnetik Araştırma Laboratuvarımızda gerçekleştirilen 3 adet Helmholtz Bobin Sisteminden elde edilmiştir.Her bir sistemin ayrı ayrı sıcaklık ve homojenlik ölçümleri yapılarak magnetik alan uygulama şartlarının standardizasyonu sağlanmıştır. Kobayın dışarıdan uygulanan magnetik alanın kobay derisinde indüklediği elektrik alan ve akım yoğunlukları hesaplanmıştır.Ayrı elektrik alan veya akım yoğunluğunu insanda oluşturacak B alanların büyüklüğünün belirlenmesi için, iki farklı modelleme (küresel ve elipsoid kobay modellemesi) yaklaşımı uygulanarak, insan : kobay oranını veren ölçülendirme faktörü (SF) saptanmıştır. Ölçülendirme faktörü ile deney şartlarımızda kobaylara uygulanan magnetik alanların insanlardaki eşdeğeri hesaplanmıştır. Deri yapısının heterojen olmasının, hidroksiprolin miktarına yansımasını minimum düzeye indirmek amacıyla, deri örneği alınması işlemi standardize edilmiş ve her kobayın çift deri örneği çalışılarak, kobayların çift örnekleri arasında istatistiksel fark bulunmayışı sonucunda, tüm çalışmanın istatistik değerlendirmesi tamamlanmıştır. 10 G şiddetindeki magnetik alanların 5 gün boyunca 4 saat ve 8 saat uygulandığı kobayların deri hidroksiprolin miktarının kontrollere göre azaldığı saptanmıştır.-150- 20 G şiddetindeki magnetik alanın, her iki uygulama süresinde (4 saat ve 8 saat) de deri hidroksiprolin miktarını artırıcı yönde etki ettiği, ancak 4 saat uygulama sûresinde gözlenen artısın 8 saat uygulama süresindeki artıştan fazla olduğu belirlenmiştir. 30 G şiddetinde ve 5 gün boyunca 4 saat ve 8 saat süreli uygulanan magnetik alanın, her iki uygulama süresinde de deri hidroksiprolin miktarını kontrollere göre artırdığı, ancak bu alan şiddetinde 8 saat uygulamada gözlenen artışın 4 saat uygulamada gözlenen artıştan fazla olduğu saptanmıştır. Araştırma, magnetik alan uygulama süresi yönünden değerlendirildiğinde, deri hidroksiprolin miktarında gözlenen değişim alan şiddetine bağlı bulunmuştur. 4 saat uygulama süresinde, 10 G şiddetinde uygulanan magnetik alan deri hidroksiprolin miktarım azaltırken, 20 G alan şiddetinde daha fazla olmak üzere, 20 G ve 30 G şiddetlerinin deri hidroksiprolin miktarını artırdığı belirlenmiştir. 8 saat uygulama süresinde, 10 G şiddetindeki magnetik alanın deri hidroksiprolin miktarını azalttığı, 20 G ve 30 G şiddetlerinin ise artırdığı belirlenmiş, ancak bu uygulama süresinde 30 G etkisi daha fazla bulunmuştur.

DeriElektromanyetik alanlarHidroksiprolin+2
Ayşe Gülnihal Canseven
Gazi University · Institute of Health Sciences
1998
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı sürelerde uygulanan AC elektrik alanlarının protein sentezine etkisi

Günlük yaşamda farkına varmadan maruz kaldığımız şiddetteki elektrik alanlara farklı sürelerde maruz kalmanın kollagen sentezine etkisi araştırıldı. Elektrik alanların kollagen sentezine etkisi karaciğer dokusunda hidroksiprolin seviyesi belirlenerek saptandı. Bu işlem için Stegemann- Stalder'm "Hidroksiprolin Tayin Yöntemi" kullanıldı. Dikey doğrultuda 1.35 kV/m şiddetinde 50 Hz frekanslı sinüzoidal elektrik alan toplam 40 adet kobaya günde 9 saat olmak üzere 1 gün, 3 gün. 5 gün ve 7 gün boyunca uygulandı. 15 adet kobay ise elektrik alana maruz bırakılmadan ve fakat aynı şartlarda tutularak kontrol grubunu oluşturdu. Uygulanan elektrik alanın tüm uygulama süreleri için karaciğer hidroksiprolin miktarını kontrollere oranla istatistiksel anlamda önemli ölçüde azalttığı saptandı. Ayrıca araştırmada dışarıdan uygulanan 1.35 kV/m'lik elektrik alanların kobay ve insan modellerinde vücut yüzeyi ve içinde oluşturduğu elektrik alan, akım ve akım yoğunluğu değerleri saptandı.

Elektrik alanlarıHidroksiprolinKaraciğer
Göknur Güler
Gazi University · Institute of Health Sciences
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Elektrik alanının doku hidroksiprolin düzeyine etkisi

Elektrik alanın farklı şiddet ve farklı doğrultularının karaciğer kollagen sentezine etkisi araştırıldı. Kollagen sentezi karaciğer dokusunda hidroksiprolin miktarının saptanması ile takip edildi. Doku hidroksiprolin miktarının saptanmasında Stegemann-Stalder'ın yöntemi kullanıldı. 300 V ve 150 V ile oluşturulan dikey ve yatay elektrik alan 40 adet kobaya (Guinea Pig) 3 gün boyunca 9 saat/gün süreyle üzerine bakır plakalar monte edilmiş olan tahta kafeslerde uygulandı. 20 adet kobay ise elektrik alana maruz bırakılmadan ve fakat aynı şartlarda tutularak kontrol grubunu oluşturdu. Elektrik alanın uygulandığı 3. günün sonunda kobayların karaciğerleri çıkartılarak, dokuların hidroksiprolin miktarları belirlendi. 300 V ile oluşturulan hem dikey hem de yatay elektrik alanın karaciğer hidroksiprolin miktarını kontrollere oranla istatistiksel anlamda Önemli ölçüde artırdığı saptandı. 150 V ile oluşturulan dikey ve yatay elektrik alanların ise hidroksiprolin miktarında azalmaya neden olduğu ve bu azalışın da istatistiksel anlamda önemli olduğu saptandı. Her iki elektrik alan şiddeti için de dikey elektrik alanın yataydan daha etküi olduğu tespit edildi.

Elektrikle uyarmaHidroksiprolinKaraciğer+1
Göknur Güler
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1994
00
DoctorateOpen AccessTR

Yüksek gerilim hattı ıle oluşturulan elektromanyetik alanın, rat spermatogonium hücreleri üzerindeki etkisinin belirlenmesi

ÖZET Yüksek Gerilim Hattı İle Oluşturulan Elektromanyetik Alanın, Rat Spermatogonium Hücreleri Üzerindeki Etkisinin Belirlenmesi (YAVAŞ M.C. Doktora Tezi, Sayfa: 135, Diyarbakır 2015) Çalışmamızın amacı yüksek gerilim (YG) hattı (10 kV) ile oluşturulan elektromanyetik alanın wistar albino erkek ratların testis dokusu ve serum biyokimyası üzerine olan etkisini ve olası etkilenmede melatonin (MEL) ve ganoderma lucidum' in (Gl) koruyucu etkisini araştırmaktır. Çalışmada 64 adet wistar albino erkek erişkin rat 8 eşit gruba (n:8) ayrıldı. 26 günlük deney süresince; 1.grup: YG, 2.grup: YG+ Gl, 3.grup: YG+MEL 4.Grup: Sham-kontrol. 52 günlük deney süresince; 5.grup: YG, 6.grup: YG+ Gl, 7.grup: YG+MEL, 8.Grup: Sham-kontrol grupları oluşturuldu. Melatonin 10 mg/kg günlük olarak intraperitonal ve Gl 20 mg/kg oral gavaj yoluyla verildi. 26 ve 52 günlük uygulama grubundaki ratlara (1. 2. 3. 5. 6. 7. gruplar) günde 8 saat ELF-EMA uygulandı. Pleksiglas kafesler içinde ortalama manyetik alan şiddeti 2,48 µT, elektrik alan değeri 80,3 V/m olarak ölçülmüştür. Çalışma sonunda ratların testis dokusundan elde edilen kesitlere rutin histoloji, immumohistokimya-PCNA ve TUNEL Assay metodları uygulanarak ışık mikroskobunda değerlendirme ve sayım işlemleri gerçekleştirildi. Ratlardan alınan kanlarda, serum NO, TAS, TOS ve OSI parametrelerindeki değişim analiz edildi. Çalışmanın biyokimyasal bulgularında, hem 26 hemde 52 gün uygulama gruplarında, YG grubunun sham grubuna oranla TAS' da azalma, TOS ve OSI ise artma gözlenmiştir. Çalışmada, 26 ve 52 günlük YG+Gl ve YG+MEL grupların YG gruplarına göre oksidatif stresde azalma antioksidanlar düzeyinde artma gözlenmiştir. 26 günlük uygulama gruplarında NO düzeyi sham grubundan düşük olduğu, 52 günlük uygulama grubunda ise anlamlı bir fark görülmediği ve 52 günlük YG grubunda NO seviyesinin sham ve 26 günlük YG grubuna oranla arttığı belirlenmiştir (p<0,05). 26 ve 52 günlük uygulama grupları arasında (YG+Gl ve YG+MEL)ise fark bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmanın rutin ve immünohistokimyasal analiz bulgularında; 26 günlük uygulama grupları arasında sol testis ağırlığında herhangi bir fark tespit edilmediği (p>0.05) ancak 52 günlük uygulama grupları arasında sol testis ağırlıkları arasında anlamlı bir fark olduğu tespit edildi (p<0,05). Rutin histopatoloji 26 ve 52 günlük YG uygulama grupları arasında spermatik hücrelerde dejenarasyon, 52 günlük YG uygulama gruplarında yapısal bütünlüğün tamamen bozulduğu, hyalinizasyonun arttığı, tubüler alanda bağ doku artışı gibi olaylar gözlenmiştir. Gl uygulanmış gruplarda hücre dejenarasyonun ve yapısal bütünlüğün kısmen düzeldiği, MEL uygulanmış gruplarda ise hücrenin yapısal bütünlüğü ve olgunlaşması düzeldiği belirlenmiştir. İmmünohistokimyasal–PCNA değerlendirmesinde 26 günlük YG uygulamasında Gl grubunda PCNA pozitif hücreler daha fazla proliferatif olduğu, MEL grubunda ise spermatik hücrelerde PCNA pozitif hücrelerin seminifer tubül boyunca yerleştiği ve Gl grubuna göre daha etkin olduğu görülmüştür. 52 günlük uygulamada YG ve YG+Gl karşılaştırmada PCNA pozitif hücrelerin düzeldiği, proliferasyonun kısmen olduğu, ancak YG ve YG+MEL grubunda ise PCNA pozitif hücrelerin daha etkin olduğu belirlenmiştir. Tunel Assay değerlendirmesinde, 26 günlük uygulama grupları arasında anlamlı bir değişimin olmadığı (p>0,05), ancak 52 günlük gruplar arasında anlamlı bir değişimin olduğu saptanmıştır (p<0,05). 26 günlük uygulamadaki MEL grubunun % pozitif sinyal ortalamasının YG grubuna göre oldukça düşük olduğu (p>0,05), Gl grubunun % pozitif sinyal ortalaması YG grubundan oldukça düşük olduğu tespit edildi (p>0,05). 52 günlük uygulama grupların % pozitif sinyal değerleri 26 günlük uygulama gruplarına göre arttığı, 52 günlük YG ve YG+Gl arasında anlamlı bir değişimin olmadığı (p>0,05), ancak 52 günlük YG ve YG+MEL gruplar arasında anlamlı bir değişimin olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak; yüksek gerilimin oluşturduğu oksidatif etkinin ratların serum biyokimya değerlerinde değişikliğe neden olduğu, testis histolojik yapısında bazı dejeneratif hasarlara yol açtığı, spermatogoniaların oluşmasında negatif sonuçlar doğurduğu, Gl bu etkileri kısmen koruduğu ve Melatonin ise korumada daha etkin olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Yüksek Gerilim, ELF-EMA, PCNA, TUNEL Assay, Spermatogonia, Antioksidan, Melatonin, Ganoderma lucidum

Mehmet Cihan Yavaş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusundaki dna hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerinin araştırılması

Cep Telefonlarından Yayınlanan Farklı Frekanslı Radyo Frekans Radyasyonun Ratların Beyin Dokusundaki DNA Hasarı, Bazı Oksidan ve Antioksidan Enzimler Üzerindeki Etkilerinin Araştırılması (ALKIŞ M.E. Doktora Tezi, Sayfa: 110, Diyarbakır 2017) Haberleşme teknolojisindeki gelişmeyle birlikte modern yaşamın vazgeçilmezi haline gelen mobil telefonların kullanıcı sayısı ve kullanım süreleri gün geçtikçe artmaktadır. En son 4.5G yeni nesil cep telefonlarının kesintisiz, hızlı ve kaliteli internet hizmeti sunmalarıyla günlük hayatta daha fazla radyo frekans radyasyonuna maruz kalma söz konusu olmaktadır. Mobil telefondan kaynaklanan radyasyona en çok maruz kalan dokuların başında beyin gelmektedir. Yapılan in vitro ve in vivo çalışmalarda, radyo frekans radyasyonunun (RFR) dokularda DNA hasarına neden olabileceği iddia edilmektedir. Bu çalışmamızın amacı cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı (900MHz, 1800MHz ve 2100MHz) radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusunda DNA hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda 28 adet Sprague dawley erkek sıçan rastgele 4 eşit gruba (n:7) ayrıldı. Gruplar; 1.grup: sham- kontrol, 2.grup: 900MHz, 3.grup: 1800MHz ve 4.grup: 2100MHz şeklinde belirlenmiştir. Deney grubu ratlara 6 ay boyunca her gün ve günde 2 saat RF jeneratörlerinden elde edilen RF radyasyonu uygulandı. Sham-kontrol grubu ratlara ise RF uygulamasının dışında aynı deney prosedürü uygulandı. Pleksiglas kafesler içinde ortalama±standart sapma güç yoğunluğu ve elektrik alan değerleri sırasıyla; 900MHz frekansında 0.1841±0.078 mW/cm2, 26.42±6V/m 1800MHz frekansında 0.2392 ± 0.046 mW/cm2, 30.04±2.88 V/m ve 2100MHz frekansında 0.1160±0.046 mW/cm2, 20.95±4.97V/m olarak ölçülmüştür. Çalışma sonunda ratların beyin dokusundan elde edilen kesitlere Komet assay tekniği uygulanarak deoksiribonükleik asit (DNA) hasarı saptanmaya çalışıldı. Ayrıca beyin dokusu örneklerinden malondialdehit (MDA), 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG), total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stress indeksi (OSİ) düzeyleri ve serum nitrik oksit (NO) seviyeleri analiz edilerek oksidatif stres, lipid peroksidasyon ve oksidatif DNA hasar durumu değerlendirildi. Çalışmamızın biyokimyasal bulgularında, tüm deney gruplarının sham grubuna oranla TAS seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma, TOS, OSI, MDA ve 8-OHdG değerlerinde ise anlamlı artış meydana geldiği ve gruplar arasında da anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p<0.01). Çalışmamızın NO değerlendirilmesinde, deney gruplarının sham-kontrol grubuyla karşılaştırılmasında üç deney grubunda da nitrik oksit seviyesinde artış gözlenmiştir. 900 MHz uygulama grubu ile sham-konrol grubu arasındaki artış istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05), 1800 MHz ve 2100 MHz gruplarının sham-kontrol grubu arasındaki artışın ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Komet Assay bulgularında ise, deney gruplarının sham grubuna oranla tail moment ve tail intensity değerlerinde artma meydana geldiği fakat yapılan istatistiksel analizler sonucunda gruplar arasındaki tail moment parametresindeki artışın istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05) olduğu, tail intensity parametresindeki artışın ise, sadece 2100MHz grubu ile diğer gruplar arasında anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.01). Uygulanan frekans artıkça analiz edilen tüm parametre değerlerinde de artış olduğu tespit edildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde, cep telefonundan kaynaklanan 900, 1800 ve 2100 MHz RF radyasyon maruziyetinin rat beyin dokusunda oksidatif hasara neden olabileceği, lipid peroksidasyonun artışını indükliyebileceğini, oksidatif DNA hasarının oluşumunu artırabileceğini ve ayrıca 2100 MHz RF radyasyon uygulamasının DNA tek zincir kırıklarını oluşturabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Radyofrekans radyasyon, Komet assay, Beyin, Oksidatif stres, Oksidan-antioksidan seviye, Lipit Peroksidasyon, DNA hasarı, Nitrik oksit.

Mehmet Eşref Alkış
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı sürelerde cep telefonları ile konuşanların kulak kıllarında dna hasarının tesbiti

Radyofrekanslar; (RF) iletişim, haberleşme, güvenlik, sterilizasyon vetedavi gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Günlük yaşamımızı kolaylaştıran RF'ların sağlık üzerine olumsuz etkiler oluşturduğu da bir gerçektir. Bilimsel kanıtlara dayanan bu veriler, kamuoyunda endişelere neden olmaktadır. Radyofrekans radyasyonların (RFR)'ların maruziyetin süresine bağlı olarak insanlarda; uykusuzluk, dikkat eksikliği, çınlama, nörovegetatif problemler vekanser gibi, hayatı tehdit eden sorunlaraneden olduğu öne sürülmektedir. Bu etkilerin oluşumunda; maruziyet süresi, kaynağa olan uzaklık ve soğurma gibi etkenlerin önemli rolleri olduğu da, bilinen bir gerçektir. Sözlü, yazılı ve görsel iletişimin günlük yaşamın vazgeçilmezleri arasına girmesi nedeniyle, cep telefonu kullanıcı sayısı ve maruziyet süresi her geçen gün, büyük bir hızla artmaktadır.Cep telefonu kaynaklı radyofrekanslara birebir maruz kalan organların kulak ve beyin olduğu da, unutulmamalıdır. Son yıllarda yapılan in vitro ve in vivo çalışmalarda, radyo frekans radyasyonların (RFR) canlı dokularda DNA hasarına neden olabileceği belirtilmektedir. Buna karşın, insan doku örnekleriyle yapılmış çalışma sayısı ise oldukça sınırlıdır. İnsana zarar vermeyen, etik açıdan sorun oluşturmayan, kolay elde edilebilen en iyi biyolojik insan materyallerinden biri de, kulak kıllarıdır. Cep telefonu kullanımı sırasında, radyofrekanslara en çok maruz kalan organın kulak olduğu düşünülürse, cep telefonu kaynaklı radyofrekansların, herhangi bir DNA hasarına neden olup olmadığının ortaya konması için, kulak kılları iyi bir biyolojik örnektir. Bu nedenle bu çalışmanın amacı, cep telefonu kaynaklı RFR'ların, "Canlı insan kulak kıl folikülü hücre DNA'larını" etkileyip, etkilemediğini ortaya koymaktır. Bu nedenle; cep telefonu kullanımından kaynaklanan RFR'larincanlı insan kulak kıl folikülü hücrelerindeki DNA üzerine etkileri Comet Assay metodu ile araştırmak olmuştur. Bu çalışma toplam dört gruptan oluşmaktadır (n:120). Kontrol grubunda yer alan denekler(n=30), hiç cep telefonu kullanmayanlardan oluşmaktadır. 2. Grupta(n=30) yer alanlar günde 30 dakika, üçüncü grupta(n=30) olanlar günde 30-60 dakika arası, 4. grupta(n=30) yer alanlar ise, günde bir saatten fazla cep telefonu kullananlardan oluşturuldu. Ancak her grupta 114 kulak kıl folikül hücresi izole edilebildi. Dolayısıyla bu çalışmada toplam 456 adet hücre izole edilmiş oldu. Bu araştırmada DNA' nın baş uzunluğu, kuyruk uzunluğu, comet uzunluğu, baştaki DNAoranı, kuyruktaki DNA oranı, kuyruk momenti ve Olive kuyruk momentleri değerlendirildi. Elde edilen veriler, cep telefonu kaynaklı RF radyasyonların, kulak kıllarındaki DNA yapılarını değiştirebilecek bir potansiyele sahip olduğunu gösterdi. Gruplar arası yapılan karşılaştırmalar da, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<.01). Sonuç olarak, cep telefonu kaynaklı RF radyasyonların, kulak kıl folikül hücre DNA'larında, tek zincir kırıklarına neden olduğu ortaya konuldu. AnahtarKelimeler:Cep telefonu, radyo frekanslar, kulak kıl folikül hücresi, DNA, Comet assay

Cep telefonuComet tekniğiDNA+4
Mehmet Akdağ
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Radyofrekans radyasyonlara maruz kalan hamilelerin plasenta ve kordon kanlarında protein oksidasyonu, oksidatif stres parametreleri ve oksidatif dna hasarının araştırılması

Radyofrekans radyasyonlara maruz kalan hamilelerin plasenta ve kordon kanlarında protein oksidasyonu, oksidatif stres parametreleri ve oksidatif DNA hasarının araştırılması Elektromanyetik kirlilik, özellikle son on yılda dünya genelinde önemli bir çevre sorunu olmaya başlamıştır. Cep telefonları ve diğer kablosuz iletişim kaynakları, günümüz dünyasında, elektromanyetik kirliliği hızla arttıran önemli etkenlerdir. Günlük yaşamın vazgeçilmez araçlarından biri olan, cep telefonlarının yaydığı radyofrekans radyasyonların (RFR), sağlık üzerine etkilerine ilişkin araştırma sonuçları, kamuoyunu her geçen gün daha da endişelendirmektedir. Cep telefonu kaynaklı RF maruziyetlerinin biyolojik etkilerine ilişkin yapılan araştırmalar, Dünya Sağlık Örgütünün bu radyasyonları, "Muhtemel kanserojen yani 2B grubuna" almasıyla sonuçlanmıştır. Başta beyin tümörleri olmak üzere, çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilen RFR ların etkilemesi muhtemel en önemli gruplardan biri de, hamileler ve doğacak bebekleridir. Yapılan araştırmalar, ana rahmindeki bebeklerin, RFR lara duyarlı canlılar olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmanın amacı, gebe kadınların, cep telefonlarından yayılan RFR lara maruz kalmalarının, kendileri ve bebekleri açısından, bir risk oluşturup oluşturmadığını ortaya koymaktır. Gebelik dönemindeki, RFR maruziyeti konusunda, bugüne kadar yapılan çalışmaların neredeyse tümü, hayvan çalışmalarına dayanmaktadır. Söz konusu araştırma sonuçlarının çoğu, hamilelerin ve dolayısıyla fetüsün, RFR lardan olumsuz etkilenebileceğini öne sürmektedir. Bunun aksini ileri süren araştırmaların da var oluşu konuyu tartışmalı hale getirmektedir. Konuya ilişkin insan çalışmalarının bulunmayışı, bu tartışmaların sürmesine ve dolayısıyla hem zaman hem de ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Hayvan araştırmalardan elde edilene benzer olumsuz sonuçlar elde edilmesi durumunda, hamilelik süresince uyulması gereken kurallar geliştirilecektir. Bu da hem anne hem de bebek sağlığı açısından son derece önemlidir. Ayrıca, konunun aydınlatılması, dünya bilimine ve sağlık ekonomisine önemli katkılar sunacaktır. Bu çalışmada, cep telefonu kaynaklı, RFR ların etkileri, 149 hamile kadın ve bebeklerinde araştırıldı. Gebeler, günlük cep telefonu kullanım sürelerine göre, 2-15 dakika (n: 39), 15-60 dakika (n: 37), 60 dakikadan fazla kullananlar (n: 36), cep telefonu kullanmayan kontrol grubu (n: 37) olmak üzere, dört gruba ayrıldı. Farklı sürelerde cep telefonu ile konuşan gebe kadınların plasenta ve bebeklerinin kordon kanlarında, oksidatif stres parametreleri olan, protein karbonil (PCO), malondialdehit (MDA), toplam oksidan düzeyi (TOS), toplam antioksidan düzeyi (TAS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ), 8-Hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdG) değerlerine bakıldı. Bunlara ek olarak kordon kanından elde edilen serum örneklerinde, Comet analizi ile DNA lardaki hasar durumu değerlendirildi. Ayrıca annelere uygulanan anket ve bebeklerin yeni doğan muayenelerinden elde edilen verilerin, istatistiki değerlendirmeleri ile, RFR ların etkileri belirlenmeye çalışıldı. Comet analiz sonuçları, kuyruk yoğunluğu ve kuyruk momentleri ile konuşma süresi arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösterdi. Yapılan istatistiksel analizler, hem kuyruk yoğunluğu hem de kuyruk momenti değerlerinin, 60 dakikadan fazla cep telefonu ile konuşan kadınlarda (4. grup), kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu (p<0,001). Kordon kanlarında ve plasenta doku örneklerinde bakılan, 8-OHdG, MDA, PCO, TOS, OSİ (oksidatif stres bulguları) değerleri ile cep telefonu konuşma süreleri arasında doğru, TAS değerlerinde ise ters bir orantı olduğu gözlendi. 60 dakikadan fazla konuşan kadınların, göbek kordon kanlarında, tüm oksidatif stres bulguları, kontrol ve ikinci gruba (2-15 dak konuşanlar) göre daha yüksek bulundu (p<0,001). 3. (15-60 dak) ve 4. (60 dakikadan fazla) grupların, plasentaya ilişkin oksidatif stres parametreleri de, kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p<0,001). Kordon kanı Comet analiz bulguları, 900 MHz ve 1800 MHz arasında istatistiki açıdan bir fark olmadığını gösterdi (p>0.05). İstatistiki anlamlılık olmamasına rağmen, kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu, 1800 MHz grubunda, daha düşük bulundu. Kan ve plasenta oksidatif stres bulgularında, frekansa bağlı bir değişim gözlenmedi (p>0.05). Anket ve yeni doğan muayeneleri, 4. gruptaki kadınların, çocuk sayısının düşük olduğunu gösterdi. Bebeklerin doğum ağırlıkları ile konuşma süresi arasında bir ilişki gözlendi (p=0,044). 4. gruptakilerin doğum ağırlıklarının, kontrol ve 2. gruba göre düşük olduğu tespit edildi. Konuşma süresi ile doğum haftası arasında bir bağ olduğu gözlendi (p=0,014). 4. grupta zamanında doğum oranı %50 iken, diğer gruplarda %70.3 (kontrol), %84.6 (2. grup), %75.7 (3. grup) olarak bulundu. 4. gruptaki gebelerde, preeklampsi oranı ilginç bir şekilde daha düşük bulundu (p=0,030). Konuşma süresi ile düşük sayısı arasında bir ilişki olduğu gözlendi (p=0,026). Örneğin, 4. gruptaki düşük sayısı, kontrole göre istatistiki olarak daha yüksek bulundu. Ayrıca, 4. grupta, gebelik süresince, ÜSYE (üst solunum yolu enfeksiyonu) geçirme oranının, diğer gruplara göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,014). Konuşma süresinin artmasıyla, konuşma sıklığının arttığı tespit edildi (p<0,001). Örneğin, günde 4 ve daha fazla sıklıkta konuşanların oranı 3. ve 4. gruplarda daha yüksektir. Anket ve yeni doğan muayenelerinden elde edilen diğer bulgular (anne yaşı, baba yaşı, gebelik boyunca annenin aldığı kilo, gebelik süresince gittiği doktor kontrolü sayısı, baş çevresi, boyu, telefonun SAR değeri, akrabalık, anne ve baba mesleği, anne ve baba eğitimi, bebeğin gebelik haftasına göre ağırlığının sınıflandırılması, bebeğin cinsiyeti, doğum şekli, fetal distres, mekonyum varlığı, toksoplazma, rubella, sitomegalovirüs, herpes simpleks ve HIV varlığı, plasental hastalık, sistemik hastalıklar, amniyon sıvısının durumu, çoğul gebelik, ölü doğum, gebenin vitamin kullanımı, demir, D vitamini, folik asit, radyasyon maruziyeti, idrar yolu enfeksiyonu, vajinit, karyoamniyonit, sigara ve alkol kullanımı, günlük içilen sigara miktarı, baz istasyonu varlığı, baş dönmesi, huzursuzluk, konsantrasyon kaybı, hafıza kaybı, uyuşukluk, baş ağrısı, kulak ağrısı, yüzde yanma, yüzde hassasiyet oluşumu), gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark olmadığını gösterdi. Elde edilen veriler tümüyle değerlendirildiğinde, cep telefonlarından yayılan RFR ların, anne ve fetüste, TAS düzeyinde düşüşe ve TOS düzeyinde artışa yol açtığını, dolayısıyla oksidatif stresi arttırdığını gösterdi. Ayrıca, RFR ların, 8-OHdG, MDA, PCO gibi oksidatif hasar göstergelerinin oluşumunu tetiklediği tespit edildi. 8-OHdG düzeyindeki artışın, DNA daki oksidatif hasarı göstermesine ek olarak, Comet bulguları da, RFR ların, DNA tek zincir kırıklarına neden olduğunu gösterdi. Sonuç olarak, RFR maruziyet süresi ile, oluşan oksidatif ve DNA hasarı, düşük doğum ağırlığı, erken doğum, gebeliğin düşük ile sonlanması, gebelikte bağışıklık sisteminin zayıflaması arasında bir ilişki olduğu ortaya kondu. İlk olduğunu düşündüğümüz, bu moleküler insan çalışması, konuya ilişkin tartışmaların netlik kazanmasına, önemli katkılar sunmaktadır. Buna rağmen daha fazla insan çalışmalarına gereksinim vardır.

Anne-bebek etkileşimiAntioksidanlarDNA hasarı+7
Hava Bektaş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Kemik mineral yoğunluğunun yapay sinir ağlarıyla saptanması

ÖZETKemik Mineral Yoğunluğunun Yapay Sinir Ağları ile SaptanmasıAraş. Gör. Dr. Veysi AKPOLATOsteoporoz toplumun giderek yaşlanması sonucu ciddi ve pahalı bir halk sağlığı sorunuolarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda sedanter yaşamın yaygınlaşması, yanlış beslenmealışkanlıkları, obezite, diyabet, kemiklerde mekanik stres etkisi yaratacak aktif yürüyüşegzersizlerinin ihmal edilmesi gibi nedenlerle, osteoporoz gelişme hızı ve oranı da paralelolarak artmıştır. Osteoporozun en önemli sonucu kemik kırıklarıdır ve oluşan komplikasyonmorbiditeyi ve mortaliteyi büyük ölçüde etkilemektedir.Osteoporozun belirlenmesinde kemik mineral yoğunluk ölçümleri ve Dünya SağlıkÖrgütünün (WHO) tanı kriterleri kullanılmaktadır. Özellikle ileri yaşlardaki bayanları dahaçok etkileyen osteoporozun gelişiminde, birçok risk faktörü rol oynamaktadır. Bu hastalığınerken tanınmasında epidemiyolojik taramalar önemlidir. Ancak, osteoporoz' un teşhisi vetedavisi oldukça maliyetlidir. Bu nedenle, ekonomik ve pratik olarak kemik kaybı riski olankişilerin saptanması oldukça önemlidir.Bu tez çalışmasında, ekonomik ve pratik olarak riskli olabilecek bayanların saptanmasındakemik kaybı riski olan kişilerin YSA (Yapay Sinir Ağları) yöntemi ile teşhisi amaçedinilmiştir.Çalışmada, osteoporoz ile ilişkili olduğu düşünülen parametreler değerlendirilmeyealınmıştır. Değerlendirilmeye alınan parametreler: Kilo, boy, yaş, toplam gebelik sayısı,menapoz yaşı, vücut yağ oranı ve bazal metebolizma hızı bilgileridir.Tez kapsamında, iki farklı veri grubu olduğundan, değerlendirmeler iki farklı bölümdeyapılmıştır. Birinci bölümde 765 bayandan alınan veriler (Kilo, boy, yaş, menapoz yaşı)değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan bireylerin kilo ortalaması 70.34 kg, boy ortalaması 1.57m, yaş ortalaması 54.94 yıl ve ortalama menapoz yaşı 35.06 yıl olarak belirlenmiştir.İkinci bölümde 442 bayandan alınan veriler (Kilo, boy, yaş, toplam gebelik sayısı, menapozyaşı, vücut yağ oranı ve bazal metebolik hız) değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan bireylerinkilo ortalaması 70.7014 kg, boy ortalaması 1.57 m, yaş ortalaması 54.56 yıl, ortalamatoplam gebelik sayısı 6.73, ortalama menapoz yaşı 35.62 yıl, ortalama vücut yağ oranı 35.25ve ortalama bazal metebolizma hızı 35.62 kal., kemik mineral yoğunluğu 0.908 g/cm olarakbelirlenmiştir.Birinci bölümde yapılan YSA analizi sonucunda, %85.96 toplam doğruluk oranı eldeedilmiştir. İkinci bölümde ise, %70 toplam doğruluk oranı elde edilmiştir.Hastalardan alınan ve DXA ile ölçülen veri bilgilerine dayalı oluşturulan veri kümesininanalizinde YSA öğrenme ve saptama mekanizması olarak kullanılmıştır. Yapılan çalışmadaağın eğitiminde kullanılan eğitim örüntülerinin artmasıyla, öğrenmenin ilerlediği vebaşarının arttığı görülmüştür. Örüntü saptama başarısının artması, doğru ilişkilendirmeyapıldığı şeklinde yorumlanabilir. Kullanılan saptama yöntemi belirsizlik içeren modelsorununa çare olarak görülebilir.Anahtar Kelimeler: Kemik yoğunluğu, Saptama, Yapay Sinir Ağları

Veysi Akpolat
Dicle University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı fitoterapik bitkilerin, farklı dozlarda gama radyasyonlarına maruz bırakılan E.coli spp üzerindeki etkileri

Son yıllarda, serbest radikallerin temizlenmesinde antioksidan etki gösteren bitki ekstrelerinin rolü ile ilgili çalışmalar sürdürülmektedir.Serbest radikaller, hücre metabolizması sırasında, dış kaynaklı bazı kimyasal maddelerin ve radyasyonların etkileri sonrasında oluşur. Serbest radikallerin, hücrenin yapısında ve DNA'sında önemli derecede harabiyete yol açtığı bilinmektedir. Özellikle iyonize radyasyonların serbest radikallerin oluşumunda büyük etken olduğu araştırmalarla gösterilmiştir.Bu çalışmada, agar ve agar + bitki ekstrelerinin (83 µl) bulunduğu ortamlardaki E.coli spp artan dozlarda (100, 200, 500, 1000, 3000 ve 6000 cGy) gama radyasyonlarıyla iradiye edildiler. İrradyasyona tabi tutulan bu iki ortamdaki E.coli spp karşılaştırılarak bitkilerin etanolik ekstrelerinin antioksidan etkileri ve gama radyasyonun E.coli spp üzerindeki etkisi araştırıldı. Çalışmada halk arasında tüketilen 6 adet (Keçiboynuzu, Fesleğen, Zencefil, Biberiye, Civan perçemi ve Kimyon) bitkinin fitoterapötik etkisi araştırıldı.Bu çalışmada, gama radyasyonun doz artışına bağlı olarak E.coli spp' nin koloni sayısında azalma gözlemlendi. Çalışmada kullandığımız, Biberiye (Rosmarinus officinalis L)., Civan Perçemi (Achillea millefolium L.), Fesleğen (Ocimum basilicum L.), Keçi Boynuzu (Ceratonia siliqua L.), Zencefil (Zingiber officinale) ve Kimyon (Cuminum cyminum L.)' un etilalkol ekstrelerinin olduğu agarlı besiyerinde bulunan E.coli spp' nin koloni sayıları tam olarak sayılmamakla beraber, petrinin yüzeyine dağıldığı ve kümeleştiği, kullandığımız bitki ekstratlarının antioksidan etkileri gözlendi.Anahtar kelimeler: Bitki ekstresi, gama radyasyon, antioksidan, E.coli spp

AntioksidanlarBitki özütüBiyofizik+7
Mehmet Cihan Yavaş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Elektron spin rezonans spektroskopi yöntemi ile, normal ve gama ışınları ile ışınlanmış fare karaciğerinden ve kanserli insan dokularından elde edilen serbest radikal sinyalleri üzerine bir araştırma

Ali Yılmaz
Dicle University
1974
00
DoctorateOpen AccessTR

Polielektrolitik sol ve jellerin düşük frekans öz iletkenliklerinin ve yüksek frekans öz iletkenliklerinin ve yüksek frekans (0.5- 2.0 Mhz) bağıl mağnetik kayıp faktörlerinin etüdü

Zülküf Gülsün
Dicle University
1974
00
DoctorateOpen AccessTR

Anne sütünün NMR 1/T1 oranının zaman bağlılığının saptanması ve rölaksasyon mekanizmasının açıklanması

BÖLÜM 6 : ÖZET Bu çalışmada anne sütünün Tj_ rölaksasyon mekanizmasının zamanla nasıl değiştiğini açıklamak için, doğum öncesi ve sonrası dönemlere ait anne sütünün 1/Tı oranlarının laktasyon peryotlarına bağlılığı incelenmiştir. Ölçümler 60 MHz de çalışan FT-NMR spektrometresi kullanılarak Inversion Recoveri ve Null metoduyla yapılmıştır. l/Ti oranının kolostrumdan olgun süte doğru laktasyon dönemleri süresince azaldığı gözlenmiştir. tyTı deki bu azalma, sütteki total protein ve paramanyetik iyonun (özellikle Fe+°) konsantrasyonunun azalmasına paralel olduğu düşünülmektedir. Ayrıca olgun anne sütüne çeşitli konsantrasyonlarda karıştırılan paramanyetik iyonların ( Cu+2, Zn+2, Fe+2, Fe+^ ) sütün l/Tj oran mm etkileri iyon konsantrasyonuna bağlı olarak incelenmiştir, olgun anne sütünün 1/Tı oranının paramanyetik iyonların eklenmesinden önceki ve sonraki değerlerinden proton rölaksivitesi hesaplanmıştır. Proton rölaksivitesi Fe+^ iyonu için anlamlıca, diğer iyonlar için çok küçük bulunmuştur. Bundan dolayı sütün 1/T^ oranına iyon katkısının yalnızca Fe+3 iyonundan gelebileceği sonucuna varılmıştır. Fe+° iyonu varlığında bu işlemler yapılırken fizyolojik pH da (pH*3? civarı) 1/T^ oranının küçük olduğu pH=2'ye indirilirken bu oranın oldukça büyüdüğü gözlenmiştir. 59

Anne sütüManyetik rezonans spektroskopiRelaksasyon
Hatice Budak
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1993
00
Master'sOpen AccessTR

Lenfomalılarda total kan, eritrosit ve plazma volümlerinin tayini

Lenfomalılarda Total Kan, Eritrosit ve Plazma Volümlerinin TayiniBu araştırmanın amacı lenfomalı hastalarda toplam eritrosit, plazma ve kan hacminin değişip değişmediğini saptamaktır. Bu amaçla 15 lenfomalı hastada CR51 yöntemi kullanılarak yukarıda belirtilen parametreler belirlendi. Sağlıklı bireyler ile lenfomalılar arasında istatistiksel açıdan bir fark gözlenmedi (p>0,05)

AkromionBiyofizikKan+2
Süleyman Daşdağ
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2000
00
Master'sOpen AccessTR

Cep telefonlarının yaydığı radyasyonun testis üzerine etkilerinin elektron mikroskobik olarak değerlendirilmesi

ÖZET Cep Telefonlarının Yaydığı Radyasyonunun Testis Üzerine Etkilerinin Elektromikroskobik Olarak Değerlendirilmesi Abdullah TOPRAK Bu çalışmada cep telefonlarından yayınlanan mikrodalga radyasyonunun farelerin testis dokusu üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. 36 Wistar albino rat dört gruba bölündü. Bunlar, sham uygulaması yapılan kontrol grubu erkek (n=6) ve dişi (n=12) ile deney grubu erkek (n=6) ve dişi (n=12) şeklindeydi. Fareler uygulama boyunca plexiglas kafeslere konuldu ve cep telefonları kafeslerin 0,5 cm altına yerleştirildi. Tüm deney gruplarında cep telefonları, iki saatlik uygulama periyodu süresince her biri birer dakikalık üç kez konuşma moduna getirildi. Erkek farelerde radyofrekans radyasyonu (RFR) ve sham uygulamaları bir ay devam etti.. Sham (Kontrol) grubundaki hayvanlar radyofrekans uygulamaları dışında aynı deney şartlarına maruz bırakıldılar (cep telefonları kapatıldı). Bu araştırmada yer alan ve uygulamaya tabi tutulan dişi farelerin erkek yavrularının testislerinde bir değişimin sözkonusu olup olmadığını tespit edilebilmesi amacıyla yavru deney ve kontrol grupları oluşturuldu. Son uygulamadan hemen sonra tüm fareler intraperitonal yolla letal öldürücü dozdaki pentobarbital ile öldürüldü. Tüm erkek erişkin ve yavru ratların testis dokuları histopatolojik olarak ışık ve elektron mikroskobu ile incelendi. Yapılan inceleme sonunda, deney ve kontrol grubu arasında histopatolojik olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. Deney ve sham (kontrol) grubu farelerin rektal sıcaklıkları arasında anlamlı farklılık bulunmadı (P>0,05). Deney grubu farelerda spesifik absorblanma oranı (SAR) değeri 0,155 W/kg olarak bulundu. Anahtar Kelimeler : 1- Cep Telefonu 2- Mikrodalga Radyasyonu 3- Testis 4- Radyo Frekans

Abdullah Toprak
Dicle University · Institute of Health Sciences
2002
00
Master'sOpen AccessTR

Cep telefonlarının yaydığı radyasyonunun testis üzerine etkilerinin elektron mikroskobik olarak değerlendirilmesi

Abdullah Toprak
Dicle University · Institute of Health Sciences
2002
00
DoctorateOpen AccessTR

Anestezide bilinç düzeyi değişikliklerinin beyin biyofiziği yöntemleri ile irdelenmesi

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı genel anestezi uygulamasında oluşan bilinç değişikliği düzeylerinin beyin dalgası dinamikleri üzerine etkilerini, kognitif beyin biyofiziği yöntemleriyle tanımlamaktır.Yöntem: Etik kurul izni ve aydınlatılmış onamları alınan 14 kişinin verisi değerlendirmeye alındı. Hastalara, rutin anestezi ve Bispektral İndeks (BIS) monitörizasyonu yapıldı. Elektroensefalografi (EEG) bonesi giydirildi ve işitsel uyarılma potansiyel (İUP) kayıtları için 40 kanallı dijital EEG cihazı ve uyaran ünitesi (EMISU) kullanıldı. İşitsel uyaranlar (1500-1600Hz, 85dB SPL) gürültü azaltıcı özelliği olan kulaklıkla uygulandı. Operasyon odasında hastanın başlangıç durumunda ilaçsız olarak (0µg/mL), bazal EEG aktivitesi ve İUP kayıtları alındı. Propofol Marsh ve arkadaşları tarafından geliştirilen farmakokinetik model temel alınarak, hedef kontrollü infüzyon cihazı ile propofol beyin konsantrasyonu (0,4, 0,8, 1,2, 1,6 ?g/mL) olacak şekilde infüze edildi. Bu infüzyon sırasında EEG aktivitesi ve İUP kayıtları alındı. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde tek yönlü ANOVA kullanıldı.Bulgular: İUP (N1P2) genliği ilaç uygulanmayan oturumda 13,9 µV olarak bulundu. 0,4 ?g/mL doz seviyesinde 11,33 µV, 0.8 ?g/mL doz seviyesinde 6,00 µV, 1.2 ?g/mL dozunda 3,58 µV ve 1,6 ?g/mL dozunda 2,77 µV olarak bulundu. İlaçsız durumdaki N1P2 genliği 0,8 ?g/mL doz seviyesine göre (p<0.01) ve ayrıca 1,2-1,6 ?g/mL dozlarına göre (p<0,001) anlamlı olarak yüksekti. Benzer yönelim BIS değerlerinde de mevcuttu. İlaçsız doz ortalama BIS değeri 94 iken, 0,4 ?g/mL dozunda 92,68, 0,8 ?g/mL dozunda 87,71, 1,2 ?g/mL'de 79,32 ve 1,6 ?g/mL doz seviyesinde 75,61 olarak bulundu. İlaçsız doz BIS değeri diğer doz seviyelerinden anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). Çalışmada uygulanan 1,2 ?g/mL propofol dozunda tüm katılımcıların bilincini kaybettikleri gözlendi.Tartışma ve Sonuç: İUP kullanılan birçok çalışmada erken ve orta latanslı yanıtlar incelenmiştir. Çalışmamızda, BIS monitorizasyonuna paralel olarak propofolün geç latanslı İUP yanıtları üzerindeki suprese edici etkisi gösterilmiştir. Bu yöntem ile İUP yanıtları ve BIS skorlarında birbirleriyle korele olarak doğrusal azalma saptanmıştır. Çalışmamızda gösterilen BIS ve İUP korelasyonunun, bilinç ve bilinç dışı durumlarının fonksiyonel özellikleriyle beraber değerlendirilmesi için uygun bir analiz platformu sağlayacağı kanısına varılmıştır.

AnesteziBeyinElektroensefalografi+2
Ali Necati Gökmen
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Beynin yapısal özelliklerinin elektrofizyolojisi ile ortak değerlendirilmesi

Amaç: Tezin amacı beynin veya alt bölümlerinin yapısal özellikleri ile işlevleri arasında bir bağlantı olduğunun gösterilmesidir. İkincil amaç ise, şizofreni (SCH) hastalarında, beynin ve alt yapılarının volüm değişikliği ile elektrofizyolojik özelliklerinin nasıl bir değişim gösterdiğini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışma 25 sağlıklı birey ve DSM-IV ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış 28 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. Volümetrik değerlendirmede prefrontal korteksin (PFC) ve Heschl girusunun (HG) volümü ölçülmüş, elektrofizyolojik değerlendirmede işitsel uyarılma potansiyel paradigması ile elde edilen elektroensefalografi (EEG) verisinde N1P2 ve P400 bileşeninin genliği ve latansı ile global field power (GFP) genliği ölçülmüştür. EEG verileri, Curry programı üzerinde MRG görüntüleri üzerine çakıştırılarak EEG sinyalinin projeksiyonu gerçekleştirilmiştir.Bulgular: Volümetrik ölçümler, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında şizofreni hastalarındaki en belirgin değişikliğin HG volümündeki azalma olduğunu göstermiştir. Sol HG hem kontrol hem de hasta grubunda sağdan daha büyük olarak bulunmuştur. PFC' nin volümetrik değerlendirmesi bu alanda volüm kaybının olduğunu ortaya koymuştur. Elektrofizyolojik analizler, şizofreni grubunda N1P2 ve P400 bileşenlerine ve GFP' ye ait genliğin ve latansın azalmış olduğunu göstermiştir. Volüm ve elektrofizyolojik korelasyon, hasta popülasyonunu tümüyle ayırt edecek şekilde ve doğrusal olarak ilişkili bulunmuştur.Sonuç: Şizofreni hasta modelinde, yapısal ve işlevsel sonuçların hastalık süreci ile değiştiği bulunmuştur. GFP değerlerindeki azalma, volüm kaybına eşlik eden azalmış elektriksel aktivite olduğunu göstermiştir. MR görüntülerinin elektrofizyoloji verileri ile çakıştırılması bu ilişkiyi daha net olarak ortaya koymuştur.

Beyin haritalanmasıElektroensefalografiElektrofizyoloji+3
Nuri Karabay
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Uyku sürecinde ağrısız dokunsal uyaranlara karşı beyinde oluşan yanıtlar

Amaç: Uykuda uyarılmış potansiyeller altında ağrısız dokunsal uyaranlara karşı beyinde oluşan elektrofizyolojik yanıtları incelemektir.Yöntem: Çalışmada 11 gönüllü bireyin ( 21-24 yaş arası, ort: 22,55 ± 1,21; 6 erkek) ilk gece uyku kayıtları incelendi. Ağrısız tek tip basınç uyaranı pnömatik stimulatör aracılığı ile sağ ve sol elin iki parmağına (işaret ve orta) uygulandı. Gece boyunca 40 kanaldan elektroensefalografi kaydı alındı. Uyku skorlama sistemine göre uyku evreleri belirlendi ve her bir uyku evresine ait dokunsal uyarılma potansiyelleri ile dokunsal olay ilişkili potansiyeller incelendi.Bulgular: Uyku derinleştikçe N300, N_geç negatif bileşenleri ile P450 pozitif bileşeninin genliğinde büyüme olduğu görülmüştür. P900 geç pozitif bileşeninin latansı ile yüzeyel uykuda derin uykuya göre daha geç olarak bulunmuştur. Frontal bölgelerde meydana gelen yanıtların genlik değerlerinin oksipital ve pariyetal bölgelere göre daha büyük olduğu görülmüştür.Sonuç: Dokunsal uyarılma ve dokunsal olay ilişkili potansiyel uyaranlarına tüm beyinde yaygın bir şekilde yanıt gözlenmiştir. Ayrıca ağrısız dokunsal uyaranların kullanıldığı çalışmamızda farklı uyku dönemlerinde dokunsal uyarılma potansiyellerinin genlik ve latanslarında farklılıklar görülmüştür.Anahtar Sözcükler: Uyku, Elektrofizyoloji, Dokunsal Uyarılma Potansiyelleri, Olay İlişkili Potansiyel

BeyinBiyofizikElektrofizyoloji+2
Gonca İnanç
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Uyarlanmış bellek bataryasının uyku süreçlerinde uygulanması

ÖZETAmaç: Farklı bilinç durumlarında, bellek ve öğrenme süreçleri merak uyandıran ve tartışmaya açık konulardır. Bu tür çalışmaların bir ayağı olarak yapılan bu tez çalışmasında uykuda ve uyanıklıkta uygulanan uyarlanmış testler bütünü ile açık ve örtük belleğin, dolayısıyla öğrenmenin ölçülmesi hedeflenmiştir.Yöntem: Üç koşula ait yeni çok bloklu bellek değerlendirme deseni oluşturulmuştur.Uyku öncesi ve uyku sonrasında uyarlanmış İşitsel Sözel Öğrenme Testi ve Kelime Tanıma Testleri sırasıyla uygulanmıştır. Açık ve Örtük belleğe yönelik Kelime Kökü Tamamlama Testi uyarlanarak uygulanmıştır. Çalışmanın özgünlüğü; bireylere uykuda dinletilen anlamlı kelimelerin yanı sıra anlamsız (Mogolca) kelimeler kullanılamasıdır. Uykuya dalışı ve derinliği Bispektral indeks (BİS) değerleri ile izlenmiştir. Uyku sırasında kulaklıkla uyaranlar dinletilmiştir.Bulgular: Deney grubuna ve kontrol grubuna uygulanan testler doğrultusunda açık bellek, örtük bellek ve öğrenme için yapılan ölçüm sonuçlarında iki grup arasında açık bellek açısından bir fark yok iken örtük bellekte farklılıklar gösterilmiştir. Deney grubunun örtük belleği ölçmeyi hedefleyen test puanlarına bakıldığında uyku sırasında dinletilen kelimeleri kontrol grubuna göre daha fazla oranda hatırladıkları bulunmuştur. Bu sonuç istatistiksel olarak da anlamlıdır. Ayrıca örtük bellek ölçümünde bireylere dinletilen anlamsız kelimelerin tamamlanmasında da farklılık istatistiksel olarak gösterilmiştir.Sonuç: Bu bulgular doğrultusunda uyku sırasında öğrenme olduğu sonucuna varılmaktadır. Açık bellek için herhangi anlamlı bir fark elde edilmemiş ve uykunun açık bellek üstünde olumlu veya olumsuz herhangi bir etkisinin olmadığı sonucuna varılmıştır. Yeni geliştirilen Çok Bloklu Bellek Deseni açık ve örtük bellek değerlendirilmesine olanak sağlamıştır. Bu test bataryasının uyku dışında çeşitli bilişsel durumlarda da kullanılabilirliği olanaklıdır.Anahtar Kelimeler: Uyku, Örtük Bellek, Açık Bellek, Öğrenme, MMBD, KKTT

BellekTestlerUyku+1
Özlem Tuğçe Bezircioğlu
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Beyin işlevsel yakın kızılötesi ölçümünü etkileyen etmenlerin değerlendirilmesi

Amaç ve Hipotez: Bu tezin amacı vücut pozisyon değişimlerinde fNIRS yöntemi kullanılarak hemodinamik sınırlarının saptanmasıdır. Aynı zamanda dinamik kararlılığın vücut pozisyon değişimlerindeki etkisinin incelenmesidir. Elde edilen sonuçlar çerçevesinde vücut pozisyon değişimlerinin uyku, anestezi ve çeşitlik mesleksel uygulama alanlarına uyarlanması hedeflenmiştir.Yöntem: Bu tez çalışması ile yapılan iki deneysel çalışmaya toplam 28 kişi gönüllü olarak katılmıştır (deneysel çalışma I = 11; deneysel çalışma II = 17). Deneysel çalışma I'de uyaran parametrelerini incelediğimizde katılımcılar beş vücut pozisyon değişimine (sırtüstü, sağ yan, sol yan, yüzüstü, oturma) ve dört oturuma (ışık var, ışık yok, kısa nefes, uzun nefes) maruz bırakılmıştır. Deneysel çalışma II'de uyaran parametrelerini incelediğimizde katılımcılar üç vücut pozisyonu değişimine (00, 450, 900) ve iki dinamik vücut pozisyon değişimine (900-00-900, 900-00) maruz bırakılmıştır. Deneysel çalışma II'de fNIRS yönteminin yanında tansiyon, nabız ve oksijen satürasyonu ölçümü de yapılmıştır. Elde edilen veriler COBI Studio programı ile ham veri olarak alınmanın ardından MATLAB programı yardımıyla Butterworth filtresi ile temizlenmiştir ve istatistiksel analiz yapılmıştır.Bulgular: Elde edilen sonuçlara göre, vücut pozisyon değişimleri ön beyin bölgesinde hemoglobin konsantrasyonları açısından farklılaşma yaratmaktadır. Vücut pozisyon değişimlerinin hemoglobin konsantrasyonları üzerinde anlamlı açıdan hareket/ivmeye bağlı farklılaşma yarattığı sonucu elde edilmiştir.Sonuçlar: fNIRS ile yapılan bu çalışma, vücut pozisyon değişimlerinde çok kanallı işlevsel görüntüleme yöntemiyle görüntülenmesine yönelik yapılan öncü çalışma özelliği taşımaktadır. Bulgular, vücut pozisyon değişimlerinde fNIRS'ın uyku ve anesteziye uygulanabilirliğinin yararlı olabileceğini göstermiştir. Benzer şekilde kafa/vücut hareket değişimleri açısal dönüşüm içeren mesleksel etkinliklerde (pilotlar vb) fNIRS'ın uygulanabilirliğini de göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Hemoglobin Konsantrasyonları, Vücut Pozisyon Değişimleri, Eğik Masa Testi, Prefrontal Oksijenizasyon

BeyinDuruşFrontal korteks+4
Merve Tetik
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

3G cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun görsel uyarılma potansiyellerine etkileri

Son on yılda gelişen teknoloji ve haberleşme gereksiniminden dolayı meydana gelen cep telefonu kullanımındaki artış, bu telefonların yaymış oldukları elektromanyetik radyasyon (EMR)'un insan sağlığı ve özellikle de başa yakın kullanıldıklarından dolayı beyin üzerine olumsuz etkilerinin olabileceği kaygısını gündeme getirmiştir. Bu konuda yapılan çalışmalarda birçok doku ve plazmada, uygulanan süre ve şiddete bağlı olarak lipid peroksidasyonun ve antioksidan enzim aktivitelerinin arttığı, azaldığı veya değişmediği gibi çelişkili sonuçların olduğu dikkati çekmektedir. Bunların yanı sıra EMR'nin beyin üzerindeki etkilerini elektrofizyolojik olarak inceleyen pek az yayın bulunmaktadır. Ayrıca, 2100 MHz EMR'nin sıçanlardan elde edilen görsel uyarılma potansiyelleri (VEP) üzerine de ne gibi etkileri olduğunu araştıran herhangi bir çalışmaya da rastlanmamıştır. Bu bilgilerin ışığı altında, hazırlanan projemizde EMR'nin sıçanlardan kaydedilecek VEP'leri nasıl etkilediğini araştırmanın yanı sıra, ortaya çıkan değişikliklerin oksidan hasar ile ilişkisi ve bunda nitrik oksit (NO)'in rolünün olup olmadığının aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 80 adet 2 aylık erkek Wistar albino sıçan kullanılarak, 1 haftalık sham grubu (S1), 1 haftalık EMR grubu (E1), 10 haftalık sham grubu (S10) ve 10 haftalık EMR grubu (E10) olmak üzere 4 grup oluşturulmuştur. EMR grupları belirtilen süreler boyunca pleksiglas tüpler içerisinde günde 2 saat 2100 MHz radyasyona maruz bırakılmışken, sham grupları aynı ortam koşullarında pleksiglas tüpler içerisinde radyasyon verilmeden bekletilmişlerdir. Deney süresinin sonunda sıçanların VEP'leri ketamin/ksilazin (Ket. 50 mg/kg, Xyl. 10 mg/kg) anestezisi altında iğne elektrotları ile kaydedilmiştir. Kayıtların ardından, biyokimyasal ve histolojik analizler için beyin dokuları çıkarılmıştır. S1 grubu ile karşılaştırıldığında E1 grubunda tiyobarbitürik asit reaktif türleri (TBARS) ve 4-hidroksi-2-nonenal (4-HNE) değerlerinin azaldığı, ancak protein karbonil (PC) değerlerinin arttığı gözlenmiştir. Öte yandan TBARS, 4-HNE ve PC değerlerinin E10 grubunda S10'a göre arttığı ancak sadece TBARS ve 4-HNE değerlerindeki artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlenmiştir. Kontrolleri ile karşılaştırıldıklarında E1 grubunda SOD aktivitesinin azaldığı izlenirken, CAT, GSH-Px, GSH ve NO seviyelerinin arttığı, E10 grubunda ise SOD aktivitesinin arttığı, CAT, GSH-Px, GSH ve NO düzeylerinin azaldığı gözlenmiştir. E1 ve E10 grupları kontrolleri ile karşılaştırıldığında, E1 grubunda tüm VEP bileşenlerinin latenslerinin kısaldığı, E10 grubunda ise P1 bileşeni hariç diğer tüm bileşenlerin latenslerinin uzadığı gözlenmiştir. Yapılan bağıntı analizleri sonucunda, VEP latensleri ile beyin TBARS ve 4-HNE seviyeleri arasında yüksek derecede pozitif bir korelasyonun olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda, EMR'nin süreye bağlı olarak farklı etkiler gösterebileceğini ve kısa süreli uygulanması durumunda lipid peroksidasyonu azalttığı ve VEP bileşenlerinin latenslerini kısalttığı, uzun süreli uygulanmasında ise tam tersi bir etki oluşturarak lipid peroksidasyonu arttırdığı ve VEP bileşenlerinin latenslerini uzattığı tespit edilmiştir. Öte yandan, bulgularımız EMR'nin kısa süreli maruziyette VEP'ler üzeinde olumlu etkilerinin, uzun süreli maruziyette ise olumsuz etkilere sahip olduğunu göstermiştir.

AntioksidanlarCep telefonuElektromanyetik alanlar+5
Enis Hidişoğlu
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Sinir iletim hızı dağılımı tahmini tekniklerinin karşılaştırmalı analizi

Sinir iletim hızı nörolojik hastalıkların teşhisi ve takibi için klinikte kullanılan en önemli parametrelerden birisidir. İletim hızı dağılımı (İHD) bu hastalıkların teşhisi ve takibi için daha fazla bilgi sağlayabilme potansiyeline sahiptir. İHD tahmini için literatürde birçok teknik bulunmaktadır. Ancak, bu tekniklerin bazıları deri yüzeyinden alınan sinyaller için hatasız modeller ortaya koyamamaktadırlar. Hatta bu tekniklerden bazılarının İHD tahmini için kullanılacak uyarılmış sinir lifi potansiyelinin oluşturulmasında karşılaştığı zorluklar bulunmaktadır. Bu çalışmada sinir demetleri için üç farklı İHD tahmini tekniği ele alınmıştır. Bu tahmin teknikleri hacim iletkeni teorisini temel alarak oluşturulmuştur. İHD tahmin teknikleri için farklı hızlara sahip sinirlerin ortak aktivitesi ile oluşturulan bileşik aksiyon potansiyelleri (BAP) kullanılmaktadır. Tekniklerden ikisinin (Cummins ve Barker) zaman alanında ve iteratif çözümü vardır. Cummins tekniğinde çözüm yapmak için matematiksel olarak oluşturulmuş tek lif aksiyon potansiyeli (TLAP) dalga formuna ihtiyaç vardır. Ancak, Barker tekniğinde TLAP dalga formu olarak yakın mesafeden ölçülen BAP dalga formu kullanılmaktadır. Üçüncü İDH tekniği (Hirose) frekans alanında dekonvolüsyon çözümü yapmaktadır. Ayrıca Hirose çözümü İHD tahmini için önceden bilinen bir TLAP dalga formu gerektirmemektedir. Bu çalışmanın amacı farklı İHD tahmini tekniklerinin performanslarını değerlendirmektir. Bu teknikleri karşılaştırmak için sıçan kuyruğunda sonucu bilinen fizyolojik değişim modelleri oluşturulmuştur. Yavaş ileten miyelinli sinirleri etkilemek için iskemi uygulaması, hızlı ileten miyelinli sinir liflerini etkilemek için ise soğuk uygulaması yapılmıştır. Cummins çözümü iletim hızı dağılımındaki yavaş ve hızlı ileten miyelinli sinir liflerine duyarlı, ancak TLAP için kararlı ve doğru bir matematiksel formüle ihtiyaç duymaktadır. Barker çözümünün sadece hızlı ileten miyelinli sinirlere duyarlı olduğu, ama yavaş ileten miyelinli sinirlere duyarlı olmadığı sonucuna varılmıştır. Bunun sebebi, İHD çözümü yapılırken yakından alınan BAP dalga formunun TLAP dalga formu olarak kullanılması ve farklı hız grupları için dalga süresinin değişmemesinden kaynaklandığı düşünülebilir. Hirose çözümünün hem hızlı hem de yavaş ileten miyelinli sinir liflerindeki sayısal değişmelere duyarlı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, bu teknikle TLAP tahmini yapılabilmektedir. Azalan sıcaklıkla elde edilen TLAP dalga formlarının genliklerinde ve sürelerinde artma gözlenmektedir. Artan iskemi süresiyle TLAP genliğinde artma gözlenirken süresi değişmemektedir. Hirose tekniği üzerine yapılacak çalışmalarla sinir aksiyon potansiyeli dinamikleri hakkında daha ayrıntılı bilgi elde edile bilinir.

Aksiyon potansiyelleriPeriferik sinir sistemi hastalıklarıPeriferik sinirler+5
Kamil Savaş
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Difüz optik tomografide iki farklı geri-çatım tekniğiyle görüntü oluşturma ve elde edilen görüntüleri karşılaştırma

Günümüzde meme kanserini teşhis amaçlı kullanılan yöntemler mevcuttur. Bunlar X-ray tomografi, ultrason ve MRI gibi cihazlardır. Bu cihazların vücuda zararlı ışınlar göndermesi, maliyetinin fazla olması, çözünürlüğünün az olması ve taşınabilirliğinin güç olması nedeniyle meme kanseri teşhisinde yeni yöntemler aranmaktadır. Bu yöntemlerden biri de Difüz Optik Tomografi (DOT)'dir. Difüz optik tomografi meme tümörlerini belirlemek amacı ile geliştirilen bir sistemdir. Bu çalışmada kullanılan DOT sisteminde dokuya penetrasyonu yüksek olan 808 nm dalga boyunda lazer kullanılmaktadır. DOT sisteminin probu 49 kaynak ve 49 detektör fiberden oluşmaktadır. Kaynak ve detektör fiberler 10x10 luk bir matris üzerine sırası ile yerleştirilmiştir. Tek bir kaynaktan ortama ışık gönderilirken difüzyon ile geri dönen ışık 49 detektör fiber tarafından toplanmakta ve fotodiyotlara gönderilmektedir. Bir ölçüm sonunda 49x49 = 2401 tane veri alınmaktadır. Yapılan deneylerde meme benzeri ortam (meme fantomu) olarak %1 konsantrasyonu olan intralipid kullanıldı. Intralipid'in 808 nm de absorpsiyonu çok düşüktür. Intralipid'in içine meme dokusuna benzemesi için absorpsiyon katsayısını 0.04 cm-1 olacak şekilde Indocyanine green (ICG) konuldu. Tümör yapıyı temsil etmek için saydam baloncukların içine intalipid ve absorpsiyon katsayısı 0.16 cm-1 olacak şekilde ICG konuldu. Bunun nedeni de tümör olan bölgedeki yoğun kanlanmadan dolayı absorpsiyonun normal dokuya göre daha yüksek olmasıdır. Bu çalışmada meme fantomunun ve tümör benzeri yapının (absorber) ışığı saçma katsayıları (µs) aynı olup sadece absorpsiyon katsayıları (µa) farklıdır. Bundan dolayı geri çatım (reconstruction) algoritmaları ile oluşturulan görüntüler absorpsiyon konsantrasyonu farkına bağlıdır. Çalışmada 0.3cm ile 1.5cm derinliklerinde inklüzyon olan meme fantomları üzerinde ölçümler alındı. DOT sistemi ile alınan ölçümlerin, Algebraic Reconstruction Teknik (ART) ve Truncated Conjugate Gradient (TCG) yöntemleri kullanılarak 3 boyutlu görüntüleri oluşturuldu. Probun altında kalan hacim x-y-z ekseninde sırasıyla 15x15x10 voksele bölündü ve böylelikle sistemde toplam voksel sayısı 2250 olmuş oldu. Farklı geri çatım algoritmaları ile oluşturulan görüntüler konum (derinlik) ve gerçek şekle benzeme (inklüzyon şekline) parametreleri göz önünde bulundurularak karşılaştırıldı. TCG algoritması ile elde edilen sonuçlar ART algoritmasına göre gerçeğe daha yakın, daha gürültüsüz ve absorberın boyutlarına en yakın olanıdır. Algoritmalar için kullandığımız sistem 2401 ölçüm 2250 vokselden oluştuğundan dolayı böyle sistemlere over-determined sistemler denilmektedir. Over-determined sistemlerde TCG algoritmasının daha iyi çalışmış olduğunu sonuçlarımızdan çıkarmaktayız.

Görüntü işleme algoritmalarıMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+2
Tanju Mercan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel Alzheimer modelinde olaya ilişkin potansiyeller ve oksidan stres değişikliklerine rosmarinik asidin etkileri ve mekanizması

Alzheimer hastalığı bilişsel fonksiyonlarda ve davranışlarda ilerleyici bozukluk ile karakterize edilen yaygın bir demans türüdür. Alzheimer hastalığında beyin dokusunda artarak biriken ve polimerize olarak fibriller şeklinde kümelenen amiloid beta (Aβ) peptidinin patofizyolojik süreçlerde rol aldığı bilinmektedir. Çalışmamızda antioksidan özellikleri olan rosmarinik asidin Aβ 42 peptidinin indüklediği komplikasyonlara etkisi elektrofizyolojik parametreler, histolojik ve biyokimyasal analizler yardımıyla incelenmiştir. Çalışmamızda 100 adet 2 aylık Wistar erkek sıçan, her grupta 25 hayvan olacak şekilde rastgele bölünerek sham(S), sham+rosmarinik asit (SR), Aβ42 peptidi (AH) ve Aβ42 peptidi+rosmarinik asit (AHR) grupları oluşturulmuştur. Alzheimer modeli oluşturulacak sıçanlara (AH ve AHR) Aβ 42 peptidi (2,2 nmol/10µl) intraserebroventriküler olarak uygulanmıştır. İki haftalık deney süresi boyunca SR ve AHR gruplarına gavaj yoluyla 50 mg/kg/gün rosmarinik asit verilmiştir. Deney süresinin sonunda işitsel olaya ilişkin potansiyeller kaydedildikten sonra sıçanların beyin dokularında biyokimyasal ve histolojik analizler gerçekleştirilmiştir. Alzheimer grubunda TBARS ve 4-HNE değerlerinin S ve SR gruplarına göre anlamlı düzeyde arttığı ve AHR grubunda rosmarinik asitin lipid peroksidasyonu azaltarak kontrol seviyesine getirdiği görülmüştür. Ayrıca, antioksidan enzim aktivitelerinin (SOD, CAT, GSH-Px) AH grubunda anlamlı şekilde azaldığı, tedavi uygulanan AHR grubunda ise bu azalışın önlendiği izlenmiştir. Alzheimer grubunda S ve SR grubuna göre azalan GSH düzeyinin AHR grubunda arttığı ancak kontrol düzeyine dönmediği saptanmıştır. Amiloid β42'nın AH grubunda ACh miktarını ve AChE aktivitesini düşürerek kolinerjik sistemi zayıflattığı, rosmarinik asitin ise AHR grubunda bu etkiyi tersine çevirdiği belirlenmiştir. Ultrayapısal incelemeler sonucu AH grubunda hücrelerde yapısal bozukluklar gözlenirken, immünboyamalar ile Aβ birikimleri ve astroglial aktivasyon saptanmıştır. Tedavi uygulanan AHR grubunda ise hücre yapılarının normale döndüğü ve Aβ birikimleri ile astrosit aktivasyonunun azaldığı tespit edilmiştir. Elektrofizyolojik incelemeler AH grubunda işitsel ayrım ve ekoik hafızayla ilişkili süreçlerin etkilendiğine işaret ederken, rosmarinik asit uygulamasının bu fonksiyonlar üzerinde iyileştirici etkisi olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak çalışmamızda, Aβ42 peptidinin oksidan-antioksidan dengeyi, kolinerjik belirteçleri ve işitsel süreçlerle ilişkili nöral ağ dinamiklerini etkilediği saptanmış, rosmarinik asitin bu parametrelerde düzelme sağladığı ortaya konmuştur.

Alzheimer hastalığıAmiloid beta proteinAntioksidanlar+6
Deniz Kantar Gök
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Hipertrofik kalp yetmezliğindeki elektriksel modellemenin Rho/ROCK yolağı ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: RhoA/ROCK sinyal yolağının miyokardiyal enfraktüs, kalp yetmezliği ve kardiyak hipertrofi gibi çeşitli kardiyovasküler hastalıklar ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Bu bağlamda çalışmamızda basınç yüklemesine bağlı kardiyak hipertrofi modelinde ROCK inhibisyonunun potasyum (K+) akımları ve aksiyon potansiyeli (AP) üzerindeki etkisi incelenmiştir. Yöntem: Sıçan kalplerinde basınç yüklemesi modeli transvers aort konstriksiyonu (TAK) ile sağlanmıştır. SHAM grubu bağlama işlemi yapılmadan ameliyat edilmiştir. SHAM, TAK ve 10 hafta boyunca fasudil (5mg/kg) uygulanan TAK (T+F) gruplarından elektrofizyolojik ve protein ekspresyon analizi yöntemleri ile veri alınmıştır. İçeri doğrultucu K+ akımı (IK1) kaydı için -70 mV düzeyinde kenetlenmiş hücrelere -120 mV ile 10mV arasında, geçici dışarı doğru K+ akımı (Ito) için ise -50mV ile 70mV arasında 10 mV'luk adımlarla artan voltaj pulsları uygulanmıştır. Bulgular: TAK grubunun 1 Hz frekansında kaydedilen AP sürelerinde anlamlı uzama görülürken, bu uzamanın T+F grubunda düzeldiği gözlemlenmiştir. Her iki K+ akımının yoğunluğu da anlamlı şekilde azalmış, fakat fasudil bu seviyeleri kontrole çekmiştir. Protein analizlerine göre Kv4.2 ekpresyonu, TAK grubunda yükselmesine rağmen T+F grubunda düzelmemiştir. RhoA ekspresyonu TAK grubunda artarken, ROCK1&2 ve Kir2.1 anlamlı şekilde azalmış, 10 haftalık fasudil uygulamasının ardından bu proteinlerin seviyelerinde önemli bir düzelme gözlenmiştir. Sonuç: Özetle, fasudil uzamış AP süresini kısaltıp, IK1 ve Ito gibi potasyum akımlarını ve RhoA/ROCK yolağı elemanlarının protein ekspresyonunu da düzeltmiştir. Sonuç olarak, RhoA/ROCK yolağı kalbin elektriksel yeniden modellemesinde rol sahibi olabilir ve bu yolağın inhibisyonun gelecekte terapötik amaçlar için kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Rho, ROCK, fasudil, K+ akımları, aksiyon potansiyeli

FasudilKalp hastalıklarıKalp yetmezliği+4
Murat Cenk Çelen
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Difüz optik tomografide kullanılan geri çatım tekniğinde görüntü kalitesini arttıracak düzenlemeler yaparak görüntü oluşturma ve elde edilen görüntüleri karşılaştırma

Amaç: Meme kanserinin erken teşhisinde birçok yöntem kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin dezavantajları göz önünde bulundurularak bu cihazlara destek bir yöntem olarak Difüz Optik Tomografi (DOT) sistemi geliştirilmektedir. Bu çalışmada DOT sisteminde kullanılan geri çatım algoritmamızın eksikliklerinin giderilerek geliştirilip, iterasyon sayısının otomatik olarak belirlenebilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Deneylerde meme benzeri ortam oluşturabilmek için intralipid ve Indocyanine green (ICG) kullanıldı. İntralipid ortamının içine konulacak tümör benzeri yapıyı (inklüzyonu) temsil etmek için saydam baloncukların içine intralipid ve absorbsiyon katsayısı 0.016 cm-1 olacak şekilde ICG konuldu. Bu çalışmada meme fantomunun ve inklüzyonun ışığı saçma katsayıları (µs) aynı fakat absorbsiyon katsayıları (µa) farklı olduğu için absorbsiyon konsantrasyon farkına bağlı olarak görüntü oluşturulur. DOT sistemlerinde tasarlanan sisteme göre en uygun geri çatım algoritmasının kullanılması gerekmektedir. Bu çalışmadaki sistemimiz 2401 ölçüm 2250 vokselden oluşmaktadır. Böyle sistemlere over-determined sistemler denilmektedir. Bu yüzden mevcut yayınlarda kullanılan geri çatım tekniklerinden yararlanılarak en uygun tekniğin Truncated Conjugated Gradient (TCG) olduğuna karar verilmiştir. Fakat bu tekniğinde kendine özgü dezavantajları bulunmaktadır. Bunların üstesinden gelebilmek için Transpose Free Quasi Minimal Residual (TFQMR) algoritması kullandık. Fakat bu algoritma da oldukça yavaş çalıştığı için TCG algoritması ile yeni algoritma bu çalışmada birleştirildi. Görüntü oluşturma aşamasında iterasyon sayılarını gözlemsel olarak belirlemek yerine kendi sistemimize uygun iterasyon sayısı belirleme algoritması geliştirildi. Bu algoritma temelde Kontrast Gürültü Oranı (CNR) mantığıyla çalışıyor ve uygun iterasyon sayısını belirleyebiliyor. Bulgular: Algoritmayı denemek için iki farklı deney aşaması belirlendi. İlk olarak MATLAB'ta simülasyon oluşturularak yeni algoritma ile simülasyon verilerinin görüntüleri oluşturuldu. Sonra meme dokusu ve tümör benzeri yapılar oluşturup, ölçümleri alınarak görüntüleri oluşturuldu. Alınan ölçümlerin, TCG ve TCG-TFQMR yöntemleri kullanılarak 3 boyutlu görüntüleri oluşturuldu. Geri çatım algoritmaları ile oluşturulan görüntüler derinlik, mesafe ve gerçek şekle benzeme parametreleri göz önünde bulundurularak karşılaştırıldı. Sonuç: TCG-TFQMR algoritması ile elde edilen sonuçlar TCG algoritmasına göre yaklaşık olarak 11-12 mm den daha derinde olan inklüzyonları gerçeğe daha yakın, daha gürültüsüz bir şekilde oluşturdu. TCG algoritmasının yetersiz kaldığı yerde TCG-TFQMR daha iyi çalıştığı elde ettiğimiz sonuçlarda görüldü.

AlgoritmalarDifüzyonGörüntünün yeniden oluşumu+2
Gençay Sevim
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2016
00