
117
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Tlos ve Demre iskeletlerinin adli antropolojik açıdan incelenmesi
mezar, doğal afetlere bağlı çok sayıdaki ölüm gibi olaylarda, özellikle cesetler tamamen iskeletleşmiş olduğunda, kimliklendirme çalışmaları daha da güç hale gelmektedir. Bu gibi durumlarda ölüm sebebi ve orijininin tayini de zorlaşmaktadır. Bu çalışmada, Üniversitemiz Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümün yaptığı kazı çalışmalarına katkıda bulunmak amaçlanmış ve 2005-2007 yıllarında Tlos antik kentinin Büyük Hamam kısmından çıkarılan iskeletler ile 2007 oluşan sel sonrası Demre Çayı kenarında bulunan 2 lahit mezar ve çevresinden elde edilen iskeletler, adli antroposkopik ve antropometrik yöntemlerle incelenmiştir. İskeletlerin, öncelikle cinsiyetleri, daha sonra yaş ve boyları tespit edilmeye çalışılmış ve iskeletlerde kişisel varyasyon, travma ve hastalık bulgularının varlığı araştırılmıştır. İncelenen 104 iskeletin öncelikle cinsiyeti tayin edilmeye çalışılmış ve 45 iskeletin erkek, 47 iskeletin kadın olduğu belirlenmiştir. Hata olasılığı yüksek olduğundan, 4 bebek ve 1 çocuk iskeletinde cinsiyet tayini yapılmamıştır. İskeletlerin 7?sinde cinsiyet belirlenememiştir. Tlos grubunda iskeletlerin %3,8 inin (n=2) bebek, %1,9 unun (n=1) çocuk, %3,8 inin (n=2) adolesan, %38,5 inin (n=20) genç erişkin, %48.1 inin (n=25) orta erişkin, %3,8 inin (n=2) yaşlı olduğu saptanmıştır. Demre grubunda ise iskeletlerin, %6,4 inin (n=3) bebek, %40,4 inin (n=19) genç erişkin, %31,9 inin (n=15) orta erişkin, %21,3 inin (n=10) yaşlı olduğu saptanmıştır. Boy uzunlukları, bireylerin uzun kemiklerinin maksimum uzunluklarından yararlanılarak Trotter (1970) formülleri ile hesaplanmıştır. Cinsiyeti tespit edilen ve kemik eşleşmesi sağlanan iskeletlerde ortalama boy uzunlukları, erkeklerde 1,69 cm, kadınlarda 1,59 cm olarak hesaplanmıştır. Bulunan iskeletler ile kayıp şahıslar arasındaki eşleştirmelerde; ilk planda cinsiyet, yaş ve boy gibi fiziksel özelliklerin belirlenmesi gerekmektedir. Antropoloji teknikleriyle, bu özellikler büyük bir doğruluk payıyla belirlenebilmektedir. Bunlara kişisel varyasyonlar, patolojik özellikler ve bireye özgü morfolojik karakterler eklenerek doğruluk payı arttırılabilmektedir. Sonuç olarak, bu genel ilkeler çerçevesinde, Tlos ve Demre kazı yerlerinden çıkarılan iskeletler incelenerek elde edilen verilerle Üniversitemiz Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü tarafından gerçekleştirilen kazı çalışmalarına katkı sağlanmış olmaktadır.
Kadınlarda şiddet öyküsü: "anket çalışması"
Aile içi şiddet; eğitim düzeyi, ekonomik ve kültürel düzey ve coğrafi bölge ayrımı gözetmeksizin, tüm dünyada ve her toplumda yaygın şekilde görülmektedir. Bu çalışma, kadınların ve özellikle de gebelik dönemindeki kadınların şiddet öykülerinden yola çıkarak, bunların sosyo-demografik özellikleri, şiddet sıklığı, genel sağlık durumları ve gördükleri şiddettin etkisini ortaya koyacak veri oluşturmak amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın evrenini Antalya ilinde Üniversite Hastanesi Kadın Doğum Polikliniğine müracaat eden 17 yaş üstü 1000 gebe kadın oluşturmaktadır. Araştırma, görüşme ve soru kağıdı tekniğine dayalı tanımlayıcı bir çalışmadır. Veri toplama aracı olarak araştırmacılar tarafından geliştirilmiş olan sosyo-demografik özelliklerini içeren soru formu, geçerliliği ve güvenilirliği kanıtlanmış iki farklı psikiyatrik ön test (SCL-90-R ve Genel Sağlık Anketi-12) ve son olarak Şiddet Davranış Ölçeği (The Abusive Behavior Inventory) kullanılmıştır. Veriler Pearson korelasyon analizi, t testi, ki-kare testi, Mann-Whitney U testi, tek ve çok yönlü varyans analizi ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan gebelerin yaş ortalaması 28,6±5,6 olup, yaşa göre dağılımın en fazla olduğu grubu %56,2 oran ile 25-34 yaş gebeler oluşturmaktadır. Çalışmamızda, gebelik öncesi dönemde ve gebelik döneminde eş / partner şiddeti ile gebelerin yaşları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p >0,05). Ancak, hem gebelik öncesi dönemde hem de gebelik döneminde eş / partner şiddeti en fazla, gebelerin çoğunluğunu oluşturan 25-34 yaş grubu gebelerde saptanmıştır. Gebe kadınların uğradıkları şiddet sıklığı kaynaklara oranla daha yüksek bulunmuştur. Gebelik öncesi dönemde eş / partner tarafından uygulanan psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddetin prevalansları sırasıyla; %45,8, %21,7 ve %7 gebelik döneminde %46, %18,6 ve %6,3 olarak saptanmıştır. Çalışmayan gebelerde fiziksel eş / partner şiddeti sıklığı, çalışanlara oranla daha yüksek bulunmuştur. Bulgular; kadının ekonomik güvenceden yoksun olması ve sosyal statüsünü kazanamamış olmasının, eğitim düzeyinden bağımsız olarak, eş / partner fiziksel şiddeti açısından önemli bir risk faktörü olduğunu göstermektedir Evli olan kadınlar, bekarlara göre daha az fiziksel ve cinsel eş / partner şiddetine maruz kalmakta ve gebelik öncesi döneme göre, gebelik döneminde daha az partner fiziksel ve cinsel şiddetine maruz kalmaktadır. Bekar gebelerde, gebelik öncesi dönemde ve gebelik döneminde fiziksel ve cinsel partner şiddeti oranları değişmemektedir. Gebelerin eşlerinin meslekleri incelendiğinde, fiziksel eş / partner şiddeti en sık eş /partneri işçi olan gebelerde, cinsel partner şiddeti en sık eşi / partneri çiftçi ve serbest meslek sahibi olan gebelerde, psikolojik eş / partner şiddeti ise en sık eşi / partneri memur olan gebelerde rastlanmıştır. Gebelik döneminde fiziksel eş / partner şiddeti sıklığı gebelik öncesi döneme oranla; eş / partneri işçi, memur, serbest meslek, doktor, öğretim üyesi v.b. olanlarda (mesleğe göre değişmekle birlikte, %2,7-5,2 oranında) azalmakta; eş / partneri işsiz, çiftçi veya öğrenci olanlarda değişmemektedir. Gebelerin eğitim düzeyleri ile gebelik öncesi dönemde ve gebelik döneminde eş / partner şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak eş / partner eğitim düzeyi arttıkça şiddet sıklığının azaldığı belirlenmiştir. Eşin alkol kötü kullanımı ile eş / partner şiddeti arasında doğrudan ilişki olduğu, hatta özellikle fiziksel ve psikolojik eş / partner şiddeti ile daha çok ilişkilendirilebileceği saptanmıştır. Gebeliklerini planlamamış olan gebelerde, bu bulgu ile eş / partner fiziksel ve cinsel şiddeti arasında ilişki olduğu da tespit edilmiştir. Evliliğe karar veriş şekli olarak, tanışıp severek evlendiğini belirtenlerdeki eş / partner şiddeti sıklığı, görücü usulü ve/veya istemeyerek evlenenlerle neredeyse eşit olup, evlilik şeklinin belirleyici olmadığı görülmüştür. Çekirdek aile yapısında, gebenin daha az sıklıkta şiddet öyküsü olduğu, aynı hanede yaşayan başka kişilerin varlığının ise kadınlar açısından şiddeti arttırıcı ayrı bir risk faktörü olduğu anlaşılmaktadır. Çalışmamızda, partner şiddetinin gebelik döneminde azaldığı, gebelik öncesi dönemde şiddet görmüş kadınların gebelikte de şiddete uğraması arasında pozitif bir ilişki olduğu saptanmıştır. Ankete katılan 1000 gebenin %1,2?si ?çocuklarının şiddete maruz kaldığını?, %2,3?ü ?çocuklarının şiddete tanıklık ettiğini? belirtmiştir. Ankete katılan 86 (%8,6) gebenin şiddet öyküsü olup, bunların 20?si (%2,0) fiziksel şiddet öyküsüne sahiptir.Fiziksel şiddet öyküsü olanların neredeyse tamamının çocuklarının, şiddete tanıklık ettiği ve yarıya yakınının çocuklarının da şiddete maruz kaldığı anlaşılmaktadır. Çalışmada elde edilen veriler, aile içi şiddetin toplumumuzun önemli bir problemi olduğunu göstermektedir. Kadınların şiddeti kabullenmesi ve sesini çıkaramaması, hatta kendini suçlu hissetmesi, ekonomik özgürlüğünün olmaması, sosyal desteklerden yoksun olması gibi faktörler kadına yönelik şiddetin gizli kalmasına ve şiddetin kısır döngüye dönüşmesine neden olmaktadır. Bu nedenle, şiddet mağdurlarının belirlenerek, en hızlı ve kolay şekilde sosyal, tıbbi ve adli yardım almaları sağlanmalıdır. Bu noktada adli makamlara olduğu kadar, tüm sağlık çalışanlarına da önemli görevler düşmektedir. Sağlık çalışanları olguları belirleme konusunda duyarlı olmalı, kadınlar ve çocukların muayenelerinde şiddet öyküsü ve bulguları özel olarak sorgulanmalı, adli rapor işlemleri hızla yürütülmelidir. Mağdur kadınlara yönelik adli işlemler için destek hizmetleri oluşturulmalı, gerek bu hizmetlere, gerek sosyal destek hizmetlerine erişim kolaylığı sağlanmalıdır. Ayrıca kadınların, şiddetle mücadele ve kendilerini korumaları konusunda eğitici, cesaretlendirici ücretsiz sosyal, psikolojik / psikiyatrik destek programlarından yararlanabilmeleri, gereğinde iş ve meslek olanağı sağlanarak bağımsız ve kendilerine yetecek hale gelmeleri sağlanmalıdır.
Kafatası kırıklı ölüm olgularının adli tıp açısından değerlendirilmesi
Bu çalışmada Adli Tıp Kurumu Antalya Morg İhtisas Dairesinde 01 Mayıs 2005 - 30 Nisan 2011 tarihleri arasındaki 6 yıllık sürede otopsisi yapılan 3000 olgunun, raporları, fotoğrafları ve ölü muayene tutanakları geriye dönük olarak taranarak, kafatasında kırık bulunan 520 vaka değerlendirmeye alınmıştır. Bu olgular, yaş, cinsiyet, ölüm nedeni, ölüm şekli, travma nedeni, toksikolojik tetkik sonuçları açısından değerlendirilmiştir. Olguların %84,6sının erkek, %15,4ünün kadın olduğu saptanmıştır. Olgu sayısı en fazla 21-30 yaş aralığındaydı. Ölüm orijinine göre her iki cinsiyette de birinci sırada kazalar, sonra cinayet ve intihar geliyordu. Kazalar içerisinde en fazla görülen %41,8 ile trafik kazaları ve %41,3 ile yüksekten düşmelerdi. Travma nedenine göre; en çok görülen ateşli silah yaralanmalarını (%44,8), sonra yüksekten düşmeler (%25,4) ve trafik kazaları (%15,2) takip ediyordu. Tüm olgular içinde en fazla görülen kırık şekli, lineer kırık ve en fazla kırık oluşan kafatası kemiği ise temporal kemikti. Trafik kazası sonucu ölen olguların %40,5inin kanında etil alkol saptandı. Dış muayenede periorbital ekimoz ve otoraji bulunan olgularda yüksek oranda kaide kırığı tespit edildi.
Antalya'da yabancı uyruklu ölümlerin değerlendirilmesi
Dünya Turizm Örgütü verilerine göre; dünya çapında uluslararası turist sayısı yıldan yıla artmaktadır. Türkiye, ziyaret edilen ülkeler listesinde 7. sırada yer almaktadır. Özellikle son 10 yılda ülkemize gelen yabancı uyruklu sayısında belirgin bir artış olmuştur. Verilere göre; son yıllarda en çok ziyaret edilen turizm kenti Antalyadır. Özellikle tsunami, deprem ve diğer doğal afetler ile 11 Eylül 2001 terör saldırıları gibi olaylar sonrasında, sağlık ve emniyet konusunda güvence verilmesi, turistlerin gidecekleri yeri belirleyen en önemli konu haline gelmiştir. Bu çalışmada Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde, 01 Ocak 2006 - 31 Aralık 2010 tarihleri arasında otopsileri yapılan yabancı uyruklu ölüm olguları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışma sürecinde, Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde yapılan toplam otopsi sayısı 2585?tir. Bu olgulardan 397 (%15,4) tanesinin yabancı uyruklu olduğu, 301?inin (%75,8) erkek, 96sının (%24,2) kadın olduğu tespit edilmiştir. En küçük olgu 5 yaşında, en büyüğü ise 87 yaşında olup, ortalama yaş 52,2?dir. Yabancı uyruklu 203 olguda ölümün (%51,1) kaza, 163 olguda (%41,1) doğal nedenler, 14 olguda (%3,5) intihar, 5 olguda (%1,3) cinayet sonucu olduğu belirlenmiş, 12 olguda (%3) orijin tespit edilememiştir. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde; 21-40 yaş grubunda en sık kazaya bağlı ölümlere, 41-70 yaş grubunda doğal ölümlere rastlandığı saptanmıştır. Doğal ölümlerin en sık sebebinin kalp hastalıkları (n=86, %52,8) olduğu belirlenmiştir. Enfeksiyonun, sadece 1 olguda (%0,25) ölüm nedeni olarak kayıt edildiği saptanmıştır. Kazaya bağlı ölümler, önlenebilir ölümler olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızda, kazaya bağlı ölümlerin en sık nedeninin suda boğulma olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle, kişilerin yüzme aktiviteleri ve su sporları yaptığı havuz, deniz, çay, dere ve ırmaklarda cankurtaran hizmetleri verilmesi, acil müdahale için sağlık personelinin görevlendirilmesi ve acil koşullarda en kısa sürede hastanelere transportu sağlayacak ulaşım sisteminin sağlanması gereklidir. Ayrıca, söz konusu alanlarda diğer güvenlik önlemleri de hızla alınmalıdır. Çalışmamızda, trafik kazalarında ölen yabancı uyruklu sayısının, küçümsenemeyecek kadar yüksek (n=21, %5,3) olduğu belirlenmiştir. Antalya ilinde, trafik kazalarının önlenmesine yönelik tedbirlerin de en kısa sürede alınması gereklidir. Yabancı uyruklularda, cinayet ve enfeksiyona bağlı ölümlerin oldukça az oranda saptanması ise Antalya ili Turizmi açısından oldukça değerli bir güvenlik ölçütü oluşturmaktadır.
Adli tıp açısından yaş tayini istenen olguların değerlendirilmesi
Yaş tayini antropolojik çalışmaların ve ölü muayenelerindeki adli kimliklendirmenin önemli ve rutinde sık kullanılan bir parçasıdır. Adli tıp uygu-lamalarında canlılarda yaş tayini için kullanılan fiziksel gelişim ve yaşlanma bul-guları arasında ise kemikten yaş tayini ayrı bir öneme sahiptir. Ülkemizde sağlıklı olmayan nüfus kayıtları nedeniyle kimliği bilinen kişilerin gerçek yaşlarının tespi-tine yönelik değerlendirmeler adli tıp bölümlerinde yaygın olarak kullanılan ?Gök Atlası? başta olmak üzere Greulich Pyle, Tanner Whitehouse gibi batı toplumları-nın standartlarına göre hazırlanmış atlaslar ile yapılmaktadır.Bu çalışmada; yaşayan olgularda yaş tayini yapılması istemi ile 2002 ? 2011 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına gönderilen yaş tayini olgularının özelliklerini ortaya koymak, elde edilen bulgular ve literatürler ışığında kullanılan yöntemin verimliliğini değerlendirmek ve yaş tayini konusunda ileride yapılacak çalışmalar için Ülkemiz veri havuzuna katkı sağlamak amaçlanmıştır.Vakaların, doğum yeri, cinsiyeti, kimlik yaşı, ifade ettiği yaş, rapor yaşı, gönderen kurumun türü, yaş tayinine gereksinim duyulan olayın niteliği, yaş tayini istenen kişinin olaydaki konumu (mağdur, sanık vb.), kimlik yaşları ve rapor yaşları araştırıldı. Rapor ve kimlik yaşları arasındaki farklar karşılaştırıldı. Gök Atlasına göre tespit edilen yaşları tek bir yaş şeklinde raporlanabilen (kesin yaş tayini yapılabilen) 0 - 22 yaş arasındaki vakalar, çalışmaya alınan vakaların yarısına yakın bir kısmını oluşturan cinsel istismar/saldırı vakaları ve kimlik yaşı ile ifade ettiği yaş arasında fark olmayan, rapor istemlerindeki talep ve çıkarları da incelenmek suretiyle kimlik yaşlarının gerçek yaşları oluğu kanaatine varılan vakalar ayrı birer grup olarak irdelendi. Elde edilen verilerin analizleri SPSS-18 kullanılarak yapıldı.İncelenen 10 yıllık dönemde 58'i (% 28,3) erkek, 147'si (% 71,7) kadın olmak üzere toplam 205 yaş tayini istemi bulundu. Kimlik yaşlarına göre en küçük yaş 1, en büyük yaş 73, ortalama yaş 20,47 idi.Yaş tayinlerinin büyük kısmı (n=90, %43,9) Hukuk Mahkemeleri tarafın-dan istenmişti. Olay türleri incelendiğinde kadınlarda cinsel istismar/saldırı vaka-ları (n=97, %66,0) erkeklerde yaş tashihi vakaları (n=46, %79,3) ilk sıradaydı.Kesin yaş tayini yapılabilen 0-22 yaş grubundaki vakalarda raporla tespit edilen yaşları ile kimlik yaşları arasındaki ortalama fark 2,35'ti. Sadece 15 vakada (%9,8) rapor yaşları kimlik yaşları ile uyumlu bulundu.Raporlarında kesin bir yaş belirtilen cinsel istismar/saldırı vakalarında ra-porla tespit edilen yaşları ile kimlik yaşları arasındaki ortalama fark 2,21 iken kimlik yaşlarının doğru olduğu kanaatine varılan 57 vakada ise bu fark ortalaması 1,72 idi.Sonuç olarak gerek bizim çalışmamız gerekse Türkiye'de günümüze kadar yapılan çalışmalarda Gök Atlası yöntemi ile tespit edilen yaşların kimlik yaşına göre 1-2 yaş fazla olmak şeklinde sapma gösterdiği anlaşılmaktadır. Ülkemizde Greulich Pyle ve Tanner Whitehouse yöntemlerinin uygunluğuna ilişkin az sayıda literatür bulunmakla birlikte, bu yöntemlerin Gök Atlasına göre daha doğru sonuçlar verdiği ancak yine de kronolojik yaş ile tespit edilen yaşlar arasındaki fark-ların istatistiksel olarak anlamlı olduğu anlaşılmaktadır. Thiemann-Nitz yönteminin Ülkemizdeki yaş tayini istenen olgularda faydalı olabileceği düşünülebilir. Bu tür yeni yöntemlerin Türk toplumuna uygulanabilirliği konusunda yapılacak ça-lışmaların daha isabetli yaş tayini konusunda katkısı olabileceği düşünülse de Ül-kemizin başka toplumlar için hazırlanmış yöntemleri uygulamak yerine kendi coğrafyasından seçilen yeterli sayıdaki örneklemlerle diş erüpsiyon ve mineralizasyon derecelerini de içerecek şekilde özgün bir yöntem oluşturulmasına ihtiyaç duyduğu açıktır.Anahtar kelimeler: Yaş tayini, kemik yaşı, adli tıp.
Denizli ve çevresinde 2006 – 2010 yılları arasındaki beş yıllık periyotta adli Tıp anabilim dalınca yapılan çocuk otopsilerinin çok yönlü incelenmesi
Bu tez çalışmasında Denizli ve çevresinde 2006-2010 yılları arasında beş yıllık periyotta Adli Tıp Anabilim Dalınca otopsisi yapılmış olan 0 - 18 yaş grubu çocukluk çağı olgularının çok yönlü incelenmesi amaçlanmıştır. Söz konusu çalışmada 2006-2010 yılları arasındaki beş yıllık süre içerisinde Adli Tıp Anabilim Dalınca otopsisi yapılmış olan 857 olgunun 121'inin (%14.1) 0-18 yaş grubu çocukluk çağı ölümleri olduğu görülmüştür. Olguların ortalama yaşı 6.22± 6.88 olup, 79 olgu (%65.3) erkek, 42 olgu (%34.7) kız çocuktur. En fazla ölüm 28 olgu (%23.1) ile 2009 yılında olup, bunu sırasıyla 25 olgu (%20.7) ile 2008, 24 olgu (%19.8) ile 2010, 23 olgu (%19.0) ile 2006, 21 olgu (%17.4) ile 2007 yılları izlemektedir. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde; 71 olgu (%58.7) ile en fazla ölümün 0-4 yaş grubunda gerçekleştiği, bunu sırasıyla 29 olguyla (%23.9) 15-18 yaş grubunun, 11 olguyla (%9.1) 5-9 yaş grubunun, 10 olguyla (%8.3) 10-14 yaş grubunun izlediği tespit edilmiştir. Ölüm orijini değerlendirmesinde; 44 olguda (%36.4) orijin doğal nedenler olup, bunu sırasıyla 41 olgu (%33.9) ile kaza, 15 olgu (%12.4) ile cinayet, 8 olgu (%6.6) ile intihar orijinli ölümlerin izlediği belirlenmiş, 13 olguda (%10.7) orijin tespit edilememiştir. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde; 0-4 yaş grubunda en sık doğal nedenlere ve kazaya bağlı ölümlerin bulunduğu tespit edilmiştir. Doğal nedenlere bağlı meydana gelen ölümlerin 16'sının (%36.4) enfeksiyondan kaynaklandığı, enfeksiyonlardan ise en fazla ölümün 10 olgu (%22.7) ile pnömoni olduğu saptanmıştır. Pnömoni ve ölü doğumun 10'ar olgu (%22.7) ile doğal nedenlere bağlı ölüm olguları sıralamasında ilk sırayı paylaştığı, bunu 6 olguyla (%13.6) mide içeriği aspirasyonunun takip ettiği tespit edilmiştir. Çocukluk dönemi doğal olmayan ölümlerin en sık nedeni 41 olguyla (%33.9) kazalar olup, kazalar içinde en sık karşılaşılan nedenler; 11 olgu (%26.8) ile suda boğulmalar, 6 olgu (%14.7) ile CO intoksikasyonu, 5 olgu (%12.2) ile yüksekten düşmeler, 3 olgu (%7.3) ile trafik kazalarıdır. Doğal nedenlerden kaynaklanan bebek ve anne ölümlerini azaltmak için gebelikte izlemlerin sayı ve niteliğinin geliştirilmesi, riskli ve kronik hastalığı olan gebelerin tespit edilmesi gerekir. Doğumun planlanması, doğumun sağlık kurumlarında gerçekleştirilmesinin sağlanması ve gebelik sonrası izlem programlarının yaygınlaştırılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Enfeksiyondan ve diğer hastalıklardan ölümleri azaltmak için erken tanı ve tedavi çalışmalarının arttırılması, çocuğun hijyen kurallarına uygun ortamda büyümesi, dengeli beslenmesi sağlanmalıdır. Kaza sonucu ölümlerin en sık nedeninin suda boğuma, CO intoksikasyonu, yüksekten düşme olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle kazaları önlemek için; çocuğun denetimsiz bırakılmaması konusunda aile eğitilmeli; çocuğa da gerek okul öncesi gerekse okul döneminde bu yönden karşılaşabileceği riskler, korunma yolları, acil yardım alabileceği kişiler ve telefon numaraları ile yaşına göre anlayabileceği düzeyde ilk yardım bilgileri konularında tekrarlayan düzenli eğitimler verilmelidir
Damar yaralanmalarına bağlı ölümlerin adli tıp açısından değerlendirilmesi
Aydın ilinde yapılan adli otopsilerde doğal nedenlere bağlı ölümlerin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Adnan Menderes Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nca 01.01.2006-31.12.2016 tarihleri arasında ölü muayenesi ve otopsisi yapılan olgular arasından otopsiler sonucu ölüm nedenin doğal nedenlere bağlı olduğu saptanan olguların yaş grupları, cinsiyeti, ölüm nedenleri, ölüm nedenlerinin yaş ve cinsiyete göre dağılımı incelenerek bu konuda yurtdışında ve ülkemizde yapılmış çalışmalara ait literatürle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ölü muayenesi ve otopsisi yapılan toplam 2195 olgu arasından 397 (%18) olgunun ölüm nedenin doğal nedenlere bağlı olduğu saptanmış olup, bu olgular arasından ölüm nedeni otopsi sonucu belirlenmiş olan 349 olgu değerlendirilmiştir. Olguların 278'inin (%79,7) erkek, 71'inin (%20,3) kadın olduğu saptanmıştır. Yaş ortalamasının 48,4 olduğu, 50-59 yaş aralığının 65 olgu ile (%18,6) en sık görülen yaş grubu olduğu, ölümlerin 37 olgu ile (%10,6) en çok ocak ayında ve 101 olgu ile (%28,9) kış mevsiminde gerçekleştiği, ölüm yerinin 113 olgu ile (%32,4) en sık ev olduğu saptanmıştır. Ölüm nedenlerinin sistemlere göre dağılımı incelendiğinde; kardiyovasküler sistem hastalıklarına bağlı ölümler 214 olgu ile (%61,3) ilk sırada yer alırken, bunu 55 olgu ile (%15,8) solunum sistemi hastalıkları ve 51 olgu ile (%14,6) santral sinir sistemi hastalıkları izlerken, kardiyovasküler sistem hastalıkları arasında en sık 160 olgu ile (%74,8) koroner arter hastalığı tespit edilmiştir. Adli otopsilerde saptanan doğal nedenli ölümlerin büyük kısmı kardiyovasküler sistem hastalıklarına, bunların da çoğunluğunu koroner arter hastalığına bağlı meydana gelmektedir. Ani veya beklenmedik ölümlere neden olabilecek hastalıkların ve bunlara neden olabilecek risk faktörlerinin belirlenmesi, risk grubundaki kişilere yapılacak tarama testleri ve toplumun bu konuda bilgilendirilmesi ile birlikte ani ve beklenmedik ölümlerin sayısının azaltılabileceği düşünülmektedir.
Vajinal yoldan cinsel istismar/saldırı iddiası olan olgularda polarize multispektral videokolposkopinin kullanılması
Araştırmamızın amacı cinsel istismar mağduru kişilerin, ailelerinin ve istismarcıların tıbbi ve sosyodemografik özelliklerini değerlendirerek olası risk faktörlerini belirlemek; özellikle tıbbı bulguların değerlendirilmesinde yardımcı yöntemlerin etkisini ortaya çıkarmaktır. Çalışmada 2011 Ocak ayından 2015 Aralık ayına kadar yargı makamları tarafından Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'ne yönlendirilmiş 339 olgu retrospektif olarak taranmıştır. Elde edilen verilerin değerlendirilmesinde SPSS 2.0 programı kullanılmış ve Ki-kare anlamlılık testi yardımıyla değerlendirme yapılmıştır. Olgularımızda mağdur yaş ortalaması 18,87±9,4 olarak bulunmuş; mağdurların %51,8'inin ilköğretim seviyesinde olduğu tespit edilmiştir. Mağdurların%43,3'ünün öğrenci olduğu, mağdur ailelerinin %58,5'inin beraber yaşadığı, mağdurların annelerinin %76'sı, babalarının da %66'sının en fazla ilkokul mezunu olduğu görülmüştür. Sanık yaşı bilinen 266 olguda yaş ortalamasının 26,82±12,2 olduğu, istismarcıların %39,3'ünün mağdurun yakın arkadaş/partneri olduğu, istismar olgularının %33,3'ünün sanık evinde gerçekleştiği ve olguların %15,5'inde alkol kullanıldığı anlaşılmıştır. Vajinal bulguların %60,7'si ilk 72 saatte bulunmuş ve ilk gün bulgu bulunma oranının düşük olması üzerine olgularda alkol kullanımı araştırılmış ve alkol kullanımı ile bulgu bulunması arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür(p=0,03ޒ0,05). İlk 96 saatte bulunan bulgular ile 96 saat sonrası bulgu bulunma ilişkisi Ki-kare testi ile incelenmiş ve aralarında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür ve ilk 96 saatin bulgu bulunmasındaki önemi anlaşılmıştır(p=0,00ޒ0,005). Dördüncü günde de bulgu bulunma oranının yüksek olmasının nedeni dijital multispektral videokolposkopi ve boyama yöntemi kullanımı olarak düşünülmektedir. Gerek eğitim alanında gerekse sosyal alanda gerekli önlemleri alarak cinsel istismar olgularının önlenmeleri sağlanabilir. Cinsel istismar olguları, gerekli eğitimleri almış, tecrübeli ve alanında uzman kişilerin bulunduğu, multispektral videokolposkop ve yardımcı boyama tekniklerin kullanıldığı, fotodökümantasyonun yapıldığı, gerekli donanıma ve konsültasyon imkanlarına sahip merkezlerde muayene edilmeli ve sonuç verilmelidir. Bu sayede olguların daha hızlı çözülmesi sağlanabilir. Anahtar kelimeler: Cinsel İstismar, genital bulgular, risk faktörleri
Aydın ilinde suça sürüklenen çocukların değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Suça sürüklenen çocuk sayısı son yıllarda giderek artmaktadır. Hem ülkemizde hem de dünyada bu çocukların işledikleri suçlar; çocuk, aile ve toplum açısından bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu çalışma ile suça sürüklenen çocukların suç işlemesinde etkili olan faktörlerin ortaya konulması ve bu konuda alınabilecek önlemlerin belirlenmesi hedeflenmektedir. Gereç ve yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne işledikleri iddia edilen suç nedeniyle adli makamlar tarafından 01 Ocak 2019 tarihinden itibaren adli değerlendirme için yönlendirilen, fiili işlediği sırada 12 yaşını doldurmuş olup 18 yaşını doldurmamış olan 110 suça sürüklenen çocuk değerlendirmeye alınmıştır. Çocukların Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'nde yapılan muayenelerinde kayıt edilen görüşme formları incelenmiştir. Hasta dosyalarından elde edilen olguya ve ailesine ait sosyodemografik verilerin ve olguların psikiyatrik muayene bulgularının incelenmesi amacıyla bir anket formu düzenlenmiştir. Olgulara ait görüşme formları ve raporlar bu anket formu doğrultusunda değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların %75,5'i(n:83) erkek ve %24,5'i(n:27) kız cinsiyette olup olguların suça karıştıkları yaş ortalaması 13,71±0,91'dir. Olguların %63,6'sı okula devam etmekte ve sadece % 25,7'sinin okul başarısının iyi düzeydedir. Olguların %22,7'sinin mükerrer suça karışan çocuklar olduğu tespit edildi. Suça sürüklenen bu çocuklarının büyük bir kısmında madde kullanımı olduğu, sosyal aktivitelere katılmadığı, yakın çevresinde, ailesinde ve arkadaş grubunda suça karışan bireyler olduğu saptandı. Olguların çoğunun ebeveyn eğitim düzeylerinin düşük olduğu, annelerin çoğunun ev hanımı babaların ise işçi olduğu ve aile gelir düzeyinin düşük olduğu saptandı. Çocukların en sık hırsızlık suçuna, ikinci sıklıkla kasten yaralama suçlarına karıştığı, en sık hırsızlık suçunun tekrarlandığı görüldü. Olguların %27,7'sinde zeka geriliği, %24'ünde DHEB ve %22,2'sinde davranım bozukluğu olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen bulgulara göre, düşük okul başarısı, madde kullanımı, ebeveyn eğitim düzeyinin düşüklüğü ve düşük gelir düzeyinin suçun tekrarlanmasında önemli risk faktörleri olduğu görülmüştür. Risk grubunda bulunan çocukların tespit edilerek bu çocuklara yönelik önlemlerin alınması ve suça sürüklenen çocukların topluma kazandırılması amacıyla ekonomik, sosyal ve kültürel düzenlemelere ihtiyaç olduğu düşünülmüştür.
Aydın İli'nde sudan çıkarılmış cesetler
Aydın İli'nde Sudan Çıkarılmış Cesetler.Amaç ve hipotez: Aydın'da 2004 ile 2009 yılları arasında sudan çıkarılan cesetlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi, elde edilen verilerin literatür bilgileri ile karşılaştırılması, farklı unsurların belirlenmesi ve var ise farklılıkların tartışılması planlanmıştır.İl geneli için bu konuda daha önceden yapılmış çalışma bulunmamaktadır. Toplanan verilerin ülkemiz ve dünyadaki benzer çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir.Gereç ve yöntem: 2004 ile 2009 yılları arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda görevli öğretim üyesi adli tıp uzmanlarınca yapılan tüm ölü muayenesi ve otopsi kayıtları, tutanak örnekleri incelendi. Sudan çıkarılmış olduğu anlaşılan olgulara ait dokümanlar ayrıntılı değerlendirme için ayrıldı. Bu tutanaklardan elde edilen veriler SPSS for Windows 13.0 programı yardımıyla işlenerek; zamansal açıdan rastlanma sıklığı, yaş, cinsiyet, uyruk gibi sosyodemografik veriler, cesedin çıkarıldığı suyun ve yerin özelliği (deniz, havuz, baraj, sulama kanalı, vs.), otopsi yapılma sıklığı, cesedin durumu ve adli muayene sonucunda saptanan bulgular, histopatolojik inceleme sonuçları, ölüm nedenleri, orijin açısından değerlendirildi.Bulgular: Çalışma kapsamındaki 6 yıllık dönem içerisinde toplam 1653 ölü muayenesi ve otopsi yapıldığı, bunlardan 125 (%7.56) olgunun sudan çıkarıldığı ve 104 (%6.29) olgunun ölümünde suda boğulmanın tek başına veya diğer nedenler ile birlikte etken olduğu saptandı. Olguların 104'ü (%83.2) erkek, 20'si (%16.0) kadındı. Mevsimsel olarak incelendiğinde yaz ayları (Haziran, Temmuz, Ağustos) olguların yarısından fazlasının görüldüğü dönemdi. Yaş ortalamasının 34.04±22.9 olduğu, olgular, dekadlar halinde yaş gruplarına ayrıldığında 26 (%20.8) olgu ile 21-30 yaş aralığının tepe noktası olduğu, 0-10 yaş grubunun 18 (%14.4) olgu ile ikinci sırada geldiği, ardından 17'şer olgu ile 11-20 ve 31-40 yaş grubunun takip ettiği saptandı. Olguların %44.8'i denizden, %37.6'sı göl, baraj, akarsu, sulama kanalı gibi normalde yüzmenin yasak olduğu yerlerden çıkarılmış ve 117'sine (%93.6) otopsi yapılmıştı. Cesedin bulunmasından, adli tıp uzmanınca değerlendirilmesine kadar geçen sürenin ortalama 10.47(±7.7) saat olduğu, çürümenin 10 (%8.0) olguda başlamış, 21 (%16.8) olguda ise ilerlemiş olduğu saptandı. Ölümünde suda boğulmanın etken olduğu 104 olgunun 42'sinde (%40.38) mantar köpüğü izlenmişti. İleri derecede çürüme olan 21 olgunun hiçbirinde mantar köpüğü bulgusu yoktu. 44 (%35.2) olguda herhangi bir dış travmatik bulgu yokken, geri kalan olgularda antemortem ve/veya postmortem oluşmuş çeşitli niteliklerde travmatik lezyonlar mevcuttu. Otopsi yapılan 117 olgunun 95'inde (%81.2) kişinin önemli miktarda sıvı aspire ettiğine işaret edecek akciğer bulguları belirlendiği, otopsi sonucunda (ıslak ya da kuru tip) suda boğulma sonucu öldüğü kanısına varılan 80 olgudan yalnızca 3 (%3.75)'ünde sıvı aspirasyonuna işaret edecek herhangi bir akciğer bulgusu yok iken, diğer nedenler ile suda boğulmanın ortak etkisi sonucunda öldüğü belirlenen 18 olgunun tamamında aspirasyon bulguları görüldüğü saptandı. Otopsilerin %88.0'inde (n=103) histopatolojik örnekleme yapılmamıştı. Çalışmamız sonucunda saptanan ölüm nedenlerine bakıldığında; 125 olgudan 86'sının (%68.8) suda boğulma, 18'inin (%14.4) suda boğulma ve diğer etkenlerin ortak etkisi sonucu öldüğü, 15 (%12.0) cesette ise sudan çıkarılmakla birlikte suda boğulma bulgusu olmadığı ve başka bir nedenle öldüğü kanaatine varıldığı belirlendi. Orijin olarak kazaların %79.2'lik bir oran (n=99) ile ilk sırada olduğu görüldü. Olguların %3.2'si (n=4) kendilerinde mevcut bir hastalık zemininde doğal nedenler ile öldükten sonra suya düşmüştü. 3 (%2.4) olguda cinayet, 1 (%0.8) olguda ise intihar orijin olarak belirlenmişti.Sonuç: Genel olarak adli tıp pratiğinde olduğu gibi, bölgemizde de, sudan çıkarılmış cesetler önemli bir yer tutmaktadır. Olguların çoğunluğunda ölüm nedeni suda boğulma, orijin kaza olmakla birlikte, diğer ölüm nedenleri ve orijinlerle de karşılaşma ihtimalinin her zaman bulunduğu dikkate alınmalıdır.Anahtar kelimeler: Sudan çıkarılmış cesetler, suda boğulma, otopsi.İletişim Adresi: Dr.Hüseyin Özgür ALAÇAMAdnan Menderes Üniversitesi Tıp FakültesiAdli Tıp Anabilim Dalı - Aydın.Tel: 0.256.2142040 ( Dahili: 4350, 4586 )Fax: 0.256.2134816E mail: drozguralacam@yahoo.com
Aydın ilinde ateşli silah yaralanmasına bağlı ölümler
Amaç ve hipotez: Bu çalışmada amacımız Aydın ilinde meydana gelen ateşli silah yaralanmasına bağlı ölüm olgularının, ülkemiz genelinde ve dünyada yapılan çalışmalarla farklılıklarını ve bunların nedenlerini tartışmaktır.Yöntem: Çalışmamızda 2004 ile 2009 yılları arasında Anabilim Dalı'mızca otopsileri yapılan 146 ateşli silah yaralanmasına bağlı ölüm olgusunun; cinsiyet, yaş, meslek, olay yeri, orijin, mevsim, ay, yıl, silahın türü, mermi giriş ve çıkış sayıları, atış mesafesi, ek travmatik bulgu olup olmadığı, ölüm nedeni, tedavi varlığı, mermi giriş yeri değerlendirilmiş ve elde edilen veriler SPSS 14.0 for Windows programına işlenerek veriler ve tablolar düzenlenmiştir.Bulgular: Toplam 146 ateşli silah kaynaklı ölüm olgusu saptanmıştır. Bu olgular tüm adli otopsilerin %8.8'ini oluşturmaktadır. Olguların %91.8'i erkek, %8.2'si kadındır. Yaş gruplarına göre dağılımda; %30.1 olgu ile 31-40 yaş grubunun en fazla olduğu saptanmıştır. Olgularda kullanılan silah türüne göre dağılımda; %58.2 olguda tabanca kullanılmış iken, %40.4 olguda av tüfeği, %1.4 olguda ise harp silahı kullanıldığı saptanmıştır. Olguların orijinine göre; %52.7 olgu ile cinayetlerin birinci sırada olduğu, bunu %37 olgu ile intihar ve %2.7 olgu ile kazaya bağlı ölümlerin izlediği, %7.5 olguda ise orijinin belirlenemediği saptanmıştır. Giriş lezyonunun bulunduğu vücut bölgesinde ise; %41.8 olgu ile kafanın birinci sırada olduğu saptanmıştır.Sonuç:Dünyanın ve ülkemizin çeşitli yörelerinde olduğu gibi Aydın ilinde de ateşli silah yaralanmasına bağlı ölümler adli otopsi olguları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu da bize ateşli silahların kontrolü konusunda daha sıkı önlemlerin alınması ve halkın bilinçlendirilmesi çalışmalarına ağırlık verilmesi gerektiğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Ateşli silah, orijin, otopsi.İletişim Adresi: ADÜ Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı - Aydın.Tel: 0.256.2142040 ( Dahili: 4350 ? 4586 )Fax: 0.256.2134816
Aydın'da zorlamalı kadın ölümleri
2001-2006 yılları arasında zorlamalı ölümlere bağlı 19 yaş üstü 144 kadın olgunun otopsi ve ölüm muayenesi raporları retrospektif olarak taranmış elde edilen veriler değerlendirilmiştir. 19 yaş üstü zorlamalı kadın ölümleri tüm adli otopsi ve ölü muayenelerinin % 11.2'sidir. Kadın ölümlerinin % 18.7'si 0-18 yaş aralığındadır. 19 yaş üstü kadın ölümlerinin % 72.3'ü zorlamalı ölüm, % 27.7'si doğal ölümdür. 2006 yılında en yüksek oranda (% 28.5) ölü muayenesi ve otopsi yapılmıştır. Ölümlerin % 53.4'ü Haziran-Eylül ayları arasında dağılmıştır. Olaylar en sık % 18.8 Perşembe, en az % 7.6 Cuma günü meydana gelmiştir. Olguların % 36.8'i evli ve % 29.9'u 19-29 yaş grubundadır. Orijin açısından % 42.4'ü kaza, % 25.0'ı intihar ve % 25.0'ı cinayet ve % 7.6'sında orijin belirlenememiştir. Ölüm nedenlerinin incelenmesinde; % 27.1 ile trafik kazası ilk sırada yer alırken, % 26.4 ile asfiksi ikinci sırayı, % 19.4 ile ateşli silah yaralanmasına bağlı ölümler üçüncü sırayı almaktadır. Ölüm nedeni trafik kazasına bağlı olgular en fazla yolcu konumundadır. İntihar olgularının % 50.0'ında ölüm nedeni asfiksidir. İntihar orijinli asfiksi olgularının tamamında ası yöntemi kullanılmıştır. Cinayet orijinli asfiksilerde tıkama-tıkanma en sık görülen ölüm nedenidir. Kaza orijinli asfiksi nedenleri, eşit oranlarda görülen karbonmonoksit zehirlenmesi ve suda boğulmadır. İntihar nedenleri bilinen vakalara bakıldığında; 5 olgunun (% 13.9) tanısı konulmuş ruhsal bir hastalığı olduğu, 3 olgunun (% 8.3) tanısı konulmamış olmakla birlikte bir psikiyatrik hastalığı olabileceği ortaya çıkmıştır. Cinayet orijinli ateşli silah yaralanması olgularının % 75.0'ında atış sayısı çoklu iken, % 25.0'ında teklidir. İntihar orijinli olanların ise tamamında tekli atış mevcuttur. Kullanılan ateşli silah olguların % 75.0'ında yivli silah, % 25.0'ında ise yivsiz silah olarak belirlenmiştir. Cinayet orijinli ateşli silah yaralanması olgularımızın 5'i ev içinde işlenen cinayetlerdi. Olguların % 73.6'sına klasik otopsi, % 26.4'üne ise sadece ölü muayenesi yapılmıştır. Cinayet ve orijini belirlenemeyen olguların tamamına otopsi yapılmış olup, kazaların % 39.3'üne, intiharların % 97.2'sine otopsi yapılmıştır. Olgularımızın % 63.2'sinden toksikolojik inceleme için örnek alınmıştır. Orijini tespit edilemeyen olguların % 90.9'unda, cinayetlerin % 83.3'ünde, intiharların % 83.3'ünde, kazaların % 34.4'ünde toksikolojik inceleme yapılmıştır. Şiddet ölümle sonlanmasa dahi alkol, uyutucu, uyuşturucu alışkanlığı, intihar girişimi ve ruhsal durum bozukluklarına yol açabilmektedir. Ülkemizde bu konu ile ilgili benzer çalışmaların yapılması ve elde edilecek sonuçlar ile yapılacak planlamalar, zorlamalı kadın ölümü olgularında bir azalma sağlayacaktır.
Medikolegal ölüm olgularındaki miyokard hasarında apoptozisin değerlendirilmesi
Ani beklenmedik ölümlerin en sık nedeninin kardiyovasküler sistem hastalıkları olduğu bilinmektedir. Bu grup içinde de en büyük bölümü iskemik kalp hastalıkları almaktadır. Koroner arter hastalığı ve miyokard infarktüsü gibi kardiyak hastalıkların bu kadar sık ve fatal olması nedeniyle adli tıp pratiğinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle postmortem tanıda birçok yöntem denenmekte ve kullanılan yöntemler için güvenilirlik ve spesifiklik çalışmaları yapılmaktadır.Bu çalışmada; miyositlerdeki apoptozisin miyokard hasarında postmortem tanısal özelliklerinin araştırılmasını amaçladık. Bu amaçla, tarafımızca medikolegal otopsisi yapılan 43 olgunun miyokard dokularında terminal deoxynucleotidyl transferasemediated dUTP nick end labeling (TUNEL), bcl-2, bax, Fas, p53 immünhistokimyasal boyama yöntemlerini kullanarak apoptozis durumları değerlendirildi.Koroner arterlerden en az birisinde %75 ve üzerinde darlık olan olgularda ve miyokard infarktüsü tanısı olan olgularda apoptozis belirteçlerinin daha yüksek oranda pozitiflik gösterdiği dikkati çekti. Herhangi bir koroner arterinde %50 ve üzerinde darlık olan olguların, Fas ve bax boyalarının istatiksel olarak anlamlı derecede pozitiflik gösterdiği saptandı. Apoptozisin akut miyokard infartüsü gibi miyokard hasarı tanısında kullanılmasının yardımcı olabileceği, Bcl-2, bax, Fas, p53 belirteçleri ve TUNEL boyama yönteminin bu amaçla kullanılabileceği düşünülmüştür. Bu yöntemlerin düşük spesifiklik nedeniyle tanısal kullanımı yetersiz olabileceği, başka yöntemlerle desteklenmesinin yararlı olacağı kanaatindeyiz.Anahtar sözcükler: Miyokard infartüsü, apoptozis, postmortem, adli tıp
Aydın ilinde 0-18 yaş çocuk otopsileri
Bu çalışmada Aydın?da meydana gelen 0-18 yaş grubundaki adli ölüm olgularının özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Aydın?da 2002-2012 yılları arasında Adanan Menderes Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından otopsileri yapılmış 0-18 yaş grubundaki 255 olgunun retrospektif olarak yaş, cinsiyet, orijin, ölüm nedeni ve yıllara göre değişkenlikleri incelenmiştir. Toplam 2565 adli nitelikli ölüm olgusunun 255?i (% 6,2) 0-18 yaş grubudur. Olguların %73,67?si (n:187) erkek, %26,3?ü (n:67) kadındır. Olguların çoğunluğu (%43,1) 0-4 yaş grubundadır. Olayın gerçekleştiği yer 110 olguda (%43,1) ev veya etrafıdır ve olguların %55,7?si olay yerinde ölmüştür. Orjin olarak en çok kaza (%52,5) görülürken, bunu patolojik ölümler (%32,2) izlemektedir. Olguların 81?i (%31,8) doğal nedenler, 70?i (%27,5) künt travma ve 66?sı (%25,9) asfiksi nedeniyle ölmüştür. Doğal olmayan nedenler arasında ilk sırayı (%38) trafik kazası alırken, doğal nedenler arasında en sık neden (%18.5) pnömoni- bronkopnomonidir. Olguların %77,6?sına otopsi yapıldığı saptanmıştır. Çocukluk çağı doğal olmayan ölümlerinin en önemli sebebi kazalar olup en sık trafik kazalarına rastlanmaktadır. Bu nedenle kaza sonucu çocuk ölümlerini önlemek için trafik kazalarını azaltmaya yönelik etkili çalışmaların artırılmasının yanında çocuklara yönelik koruyucu tedbirlerin alınması gerekmektedir. Sağlık hizmeti sunan birimlerde tanı ve tedavi edici sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması çocukluk çağı ölümlerini önemli derecede azaltacaktır.
Adli tıp polikliniği'ne başvuran darp olgularının demografik incelenmesi
Adli raporlama, hukuk sisteminin karar verebilmesi ve bireyler için adaletin eşit ve uygulanabilir olmasına katkı sağlaması nedeniyle önemlidir. Ülkemizde acil servislere başvuru nedenlerinden en yaygın olanı travmalardır, acil servislere başvuran adli olgu kayıtlarında darp, travma olguları içinde 2. sırada yer almaktadır. Bizim bu çalışmadaki amacımız darp olgularının demografik yapılarını inceleyip, sosyoekonomik koşulların suçun niteliğine göre belirleyici olup olmadığını ve oluyorsa hangi oranda gerçekleştiğini ortaya koymaktır. Adli Tıp Anabilim Dalı'na 01.01.2014 – 31.12.2014 tarihleri arasında başvuran 1657 olgu içerisinde 126 darp olgusunun yaş ortalaması 35.7±14.1 erkeklerin yaş ortalaması 36.3±13.4 kadınların yaş ortalaması 32.4±17.5 dır. Kadına yönelik ve aile içi şiddet olgularında en sık eş-sevgili tarafından şiddetin görüldüğü, darp olaylarının en sık 17:00-23:59 saatleri arasında, İlkbahar döneminde (%38.1) ve Mayıs (%15.9), Mart (14.3) aylarında görüldüğü, olguların %53,9'unun ilköğretim mezunu veya ilkokul terk olduğu, olguların çoğunluğunun müdahale sonrası yatış yapılmadan şifa ile taburcu olduğu, en sık baş-boyun yaralanmasının görüldüğü saptanmıştır. Çocuk istismarı ve ihmalini, kadına yönelik şiddeti önlemeye, gençler arasında artan şiddeti azaltmaya, toplumda eğitim seviyesinin yükselmesine ve eğitim kalitesinin gelişmesine, bireylerin ekonomik kalkınmasının sağlanmasına yönelik politikalar geliştirmek devlet(ler)'in sorumluluğundadır. Bu yönde yönetimlere baskı yapılması da Türkiye'de yaşayan bireyler olarak sorumluluğumuzdur. Anahtar Sözcükler: Darp, Şiddet, Adli Tıp
Adli otopsilerde kesici delici alet yaralanmaları
Bizim çalışmamızda, kesici delici alet yaralanması sonucu ölen olgularda yapılan otopsiler sonucunda elde edilen veriler, sıklığı, yaraların tanımlanması, yarayı meydana getiren aletin özelliklerinin tanımlanması, yaralanan organların sıklığı, yaralanma nedenleri, ölüm nedenleri ve olguların sosyodemografik özelliklerinin tanımlanması, ileriye dönük alınabilecek tedbirlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nca 01.01.2005-15.06.2015 yılları arasında yapılan 2327 otopsi ve ölü muayenesi olgularından kesici delici alet yaralanması sonucu ölen 88 otopsi olgusu değerlendirilmiştir. Yaş ortalamasının 38.6±15.4 olduğu, olguların %89.8'inin erkek olduğu, %80.7 oranında orijinin cinayet olduğu, %37.5 olguda tek yara saptandığı, %33 olguda savunma yarası olduğu, en sık yaş grubunun 30-39 yaş olduğu, en sık yaralanan bölgenin %71.5 göğüs bölgesi olduğu saptanmıştır. Kesici delici alet otopsilerinde yara sayısının çokluğu raporlamada güçlükler ortaya çıkartabilmektedir. Yargının sağlıklı şekilde işleyebilmesi için hekimin araştırma ve kayıtlarını titizlikle yapması büyük önem taşımaktadır. Olguların %56'sının olay yerinde yaşamını yitirmesi acil müdahale ve hasta transportunun önemini de ayrıca vurgulamaktadır. Anahtar sözcükler: kesici delici alet yaralanmaları, otopsi, adli tıp
Anal yoldan cinsel istismar/saldırı iddiası olan olgularda bulguların zamana karşı değerlendirilmesi
Cinsel şiddette oluşan anogenital bulgular özellikle görüntüleme teknolojilerindeki değişimle birlikte yeniden değerlendirilmekte ve sınıflandırılmaktadır. Ancak anal bulgular konusunda yeterince çalışma yoktur. Bu çalışmada cinsel şiddet eyleminden sonraki anal muayene bulguları ve bulguların zamana karşı değişimleri araştırılmıştır. 24.06.2010 tarihinden 2014 Aralık ayına kadar ADÜ Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'ne cinsel istismar iddiası ile yönlendirilen hastalardan cinsel muayeneleri kolposkop eşliğinde yapılan, anal yoldan cinsel istismar iddiası olan, elde edilen verilerin bilimsel bir çalışmada kullanılmasına onay vermiş 222 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. 222 olgunun 154'ü (%69,4) kadın, 68'i (%30,6) erkekti, %60,8'i 18 yaşın altındaydı, gelir getiren bir işte çalışanların oranı %15,4'tü. Ailede iki veya daha fazla kardeş olanlar %92,3'tü. Olguların %56,3'ünün daha öncesinde en az bir kez anal ilişkisinin olduğu görüldü. Olgunun %31,5'inde (n:70) akut travmatik anal bulgu, %24,8'inde (n:55) kronik travmatik anal bulgu, %10.4'ünde (n:23) hem yeni hem eski anal travmatik bulgulara rastlandı. Olay tarihi ve muayene arasında geçen süre birlikte değerlendirildiğinde; ilk 72 saat içerisinde gelen olgularda %50'den fazla anal bulgu bulundu. %17,6'sında anal bölgede yırtık olduğu, yırtık gözlemlenen olgularda diz dirsek pozisyonunda saat kadranına göre saat 6 veya 12 hizalarında %30,8 oranında yırtık belirlendi. Olgularda ekimoz %3,2, abrazyon ve/veya kızarıklık %3,3, birden fazla akut travmatik anal bulgu %12,8 olarak bulundu. Kronik travmatik anal bulgu olarak kat değişiklikleri %5, refleks anal dilatasyon %1,4, birden fazla kronik travmatik anal bulgu %5,9 olarak bulundu. Olguların %12,2'sinde (n:27) skar bulundu. Diz dirsek pozisyonuna göre anüste saat kadranına göre skar değerlendirildiğinde %66,7'si 6 ve/veya 12 hizasında saptandı. On günden sonra gelen vakalarda bulgu bulma oranı dramatik bir şekilde %20'nin altına düşmüştü. İlk 72 saatin akut travmatik bulguların saptanmasında çok değerli olduğu, istismar sonrası erken dönemde muayenenin delillerin toplanması ve bulguların elde edilmesi açısından çok büyük öneme sahip olduğu ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Cinsel şiddet, anal bulgular, muayene zamanlaması, adli tıp.
Akut miyokard iskemisinin postmortem tanısında H-FABP'nin değeri
Ani ve beklenmedik ölümlerin medikolegal yönden araştırıldığı çalışmalarda; erişkin yaş grubunda akut miyokard infarktüsünün, ölümlerin en sık nedeni olduğu bilinmektedir.Ölüm miyokard infartüsünün hiperakut fazında meydana geldiğinde, miyokard dokusunda iskemik hasarın postmortem tanısında birçok biyokimyasal, makroskobik, histokimyasal ve immunohistokimyasal yöntem ve belirteç kullanılmaktadır. Ancak bu dönemde tanı koydurucu tek bir yöntem ya da belirteç bulunmamaktadır.Bu çalışmada; kalp tipi yağ asidi bağlayan proteinin (H-FABP) miyokard iskemisinin erken döneminde post- mortem tanı koydurucu özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır.Bu amaçla deney hayvanında (Wistar- Albino sıçan) iskemik kalp modeli oluşturularak erken miyokardiyal iskemide H-FABP'nin serumdaki artışı ve miyositlerdeki azalması post-mortem biyokimyasal ve immunohistokimyasal olarak araştırılmıştır. Çalışmada; deneklerde sol ön inen koroner arter (LAD) bağlandıktan sonra 5, 15, 30, 45 dakika sonra kan ve doku örneği alınan dört grup oluşturularak LAD bağlanmayan sham grubu ve diğer gruplar birbirleriyle karşılaştırılmıştır.Çalışmamızda; LAD'nin bağlandığı çalışma gruplarında da serum H-FABP düzeyi normalin üzerinde düzeylerde ölçüldü, serum H-FABP düzeyleri grup içinde büyük standart sapmalar gösteriyordu. Gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklar bulundu, ancak bu farklılığın sürenin uzamasına paralellik göstermediği sonucuna varıldı. Bu çalışmada; sıçanda oluşturulan iskemik kalp modelinde LAD bağlı kalma sürelerini yansıtmayan nitelikte, düzensiz serum H-FABP düzeyi artışı olduğunu göstermiştir. Bu nedenle bu parametrenin deney modelinde koroner arter akımının kısa sürelerle kesilmesini yansıtacak bir bulgu olmadığı sonucuna varıldı.Miyokard hücrelerinde H-FABP'nin kayıp derecesi ile LAD bağlı kalma süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Grupların içinde ve gruplar arasında H-FABP'nin miyokardda azalması ile serum düzeyinin artışının ilişkisinin araştırılmasında; LAD bağlanma sürelerine koşut miyokardda H-FABP azalması ve serumda H-FABP düzeyinde artış izlenmediği sonucuna varıldı.Bu bulgularımızla miyositlerin iskemi koşullarında hücre dışına kaybedeceği ve hızla seruma katılacağı beklenen H-FABP'in en azından bu modelde ve deneyimizde belirlediğimiz koroner arter bağlı kalma sürelerinde bir belirteç olarak kullanılamayacağı sonucuna varıldı.
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Polikliniğine başvuran şiddet dışı travma olgularında posttravmatik stres bozukluğu ile major depresyon sıklığı ve bazı belirleyicileri
Giriş ve Amaç: Travmaya uğrayan bireylerin medikolegal değerlendirmelerinde tüm disiplinlerin fiziksel travmaya daha çok önem verdiği, travmaya bağlı ruhsal etkilenmenin genellikle şiddet olgularında araştırıldığı gözlenmektedir. Ancak kaza sonucu yaralanan olgularda ruhsal muayene ihmal edilmekte ya da psikiyatri uzmanına yönlendirilemediği için yapılamamaktadır. Çalışmamızda, şiddet dışı nedenlerle yaralanan ve psikiyatri uzmanına yönlendirilemeyen olguların adli tıbbi değerlendirmesinde ruhsal etkilenmenin bir belirti ölçeği yardımıyla araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2017 yılı içerisinde, sekiz aylık bir süreçte anabilim dalımıza medikolegal değerlendirme yapılması amacıyla yönlendirilen erişkin hastalardan şiddet dışı travma sonucu yaralanmış ve önerilen psikiyatri konsültasyonunu kabul etmeyenlere 'Travmatik Stres Belirti Ölçeği' uygulandı. Olguların demografik özellikleri, travma türü ve anabilim dalımızda düzenlenen adli raporları gözden geçirilerek yaralanma ağırlıkları veri formuna kayıt edildi. Ölçek puanları ile olguların demografik ve travma özellikleri arasındaki istatistiksel ilişki SPSS 22.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 64 olguya ölçek uygulandı. Yaş ortalaması 41,30±16,65, E/K oranı 1,37/1 bulundu. Travma nedeni olguların %78'inde trafik kazaları, %11'inde iş kazalarıydı. Uygulanan ölçek sonucunda 13 olgunun puanları TSSB (cutoff=25) ile uyumlu, bu olgular içinde 9 olgunun TSSB ve eşlik eden major depresyon (cutoff=38) ile uyumlu olduğu bulundu. Gelir düzeyinin az olması ile TSSB ve eşlik eden MDB bulguları varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p=0,015, p=0,013). Travma üzerinden geçen sürenin bir yıldan uzun olduğu olgularda TSSB ve eşlik eden MDB bulgularının daha fazla olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,021, p=0,035). TCK 86 ve 89. maddelerde tanımlanan ölçütlere göre değerlendirilen yaralanma ağırlıkları (kemik kırığı, yaşamsal tehlike vb.) ile ölçek puanlarının yüksekliği arasında pozitif ilişki olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: Yalnızca şiddet mağdurlarında değil, şiddet dışı travmalarla yaralanmış bireylerde de ruhsal travmanın ortaya konmasının adli süreçlerde hak kayıplarının önlenmesi açısından önemli olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca travmatik olay sonrası gelişen ruhsal etkilenmenin araştırılmasının hastaya bütüncül bir tıbbi yaklaşım sağlayıp ruhsal yönden de sağlığına kavuşmasında etkili olduğu görüşüne katılmaktayız. Bu çalışmayla; ruhsal muayenenin uzman hekim tarafından yapılamadığı birimlerde, bilimsel olarak kabul gören bir ruhsal travma ölçeğinin adli olgulara uygulanmasının ruhsal travma bulgularını ortaya koymada ve medikolegal değerlendirmede yararlı olabileceği düşünülmüştür.
Bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden skapulanın incelenerek yaş tayininde kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Yaşayan bireylerin yetişkin yaş grubunda olup olmadığı ya da farklı yasal düzenlemelerin gerektirdiği yaş sınırlarının belirlenmesinde radyolojik yöntemlerin kombine edildiği adli tıbbi değerlendirmeler yapılabilmektedir. AGFAD Adli Yaş Tayini Üzerine Uluslararası ve Disiplinler Arası Çalışma Grubu) yaş tayini için; fizik muayene ile birlikte sol elin X-ray incelemesinin ve çene bölgesine yönelik çekilen orthopantomogram ile yapılan dental değerlendirmenin birlikte kombine edilmesini önermektedir. Eğer kişinin eli iskelet gelişimi tamamlanmış ise, kişinin 18 veya 21 yaşına ulaşıp ulaşmadığını tahmin edebilmek için ilave olarak klavikulaların X-ray incelemesi veya bilgisayarlı tomografi ile çekilen görüntülerinin de incelenmesi önerilmektedir. Günümüzde; Schmeling ve arkadaşları tarafından yaş tayini amacıyla geliştirilen, klavikula mediyalinin BT ile değerlendirilmesine yönelik evreleme sistemi kabul görmektedir. Evreleme sistemlerinin kullanımı sadece klavikula ile sınırlı kalmamış ve iskelet sistemindeki birçok kemik üzerinde görüntüleme yöntemleri kullanılarak yaş tayini amacıyla çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamızda; toraks BT görüntülemelerinden skapulaya ait ossifikasyon merkezleri Schmeling ve arkadaşları tarafından tanımlanmış metoda göre değerlendirilerek elde edilen verilerin yaş tahmininde kullanılabilirliği araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 397 olgunun toraks tomografisi dahil edildi. Tomografilerde, sol skapulada bulunan 6 adet ossifikasyon merkezi, Schmeling ve arkadaşları tarafından tanımlanmış olan 5 evreli metoda göre değerlendirilerek evrelendirildi. Rastgele 20 olgu seçilerek aynı incelemeci tarafından tekrar ve 2. bir incelemeci tarafından incelenerek çalışmamızın intraobserver ve interobserver değişkenliği değerlendirildi. Çalışmadan elde edilen verilerin, IBM SPSS 22.0 istatistik programı kullanılarak istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 397 olgunun 248'i (%62,5) erkek ve 149'u (%37,5) kadınlardan oluşmaktadır. Yaş ortalaması, çalışma popülasyonunun tamamında 19,832 ± 6,4918, erkek olgularda 20,167 ± 6,4153 ve kadın olgularda 19,276 ± 6,6014 olarak saptandı. Her iki cinsiyette de, skapulaya ait her bir ossifikasyon noktasında tespit edilen ossifikasyon evresi ile yaş arasında iyi bir korelasyon bulundu. Elde edilen korelasyon p<0.001 değeri ile anlamlıydı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda değerlendirilen ossifikasyon merkezlerinde, evre 1 kadın olguların tamamının 18 yaşın altında olduğu ve inferior uç ossifikasyon merkezi dışında, çalışmamızda incelenen diğer ossifikasyon merkezlerinde evre 2 kadın olguların tamamının 18 yaşın altında olduğu görülmüştür. İnferior uç ossifikasyon merkezi dışında, çalışmamızda incelenen diğer ossifikasyon merkezlerinde, evre 1 erkek ve evre 2 erkek olguların tamamının 18 yaşın altında olduğu görülmüştür. Kadın ve erkek olgularda, 18 yaşından sonra ilk defa görülen evrenin olmadığı görülmüştür. İntraobserver ve interobserver değerlendirmeler sonucunda, çalışmamızın tekrar edilebilirlik düzeyinin iyi olduğu gözlenmiştir. Tıbbi nedenlerle daha önceden çekilmiş toraks tomografilerinde ve klavikulanın yaş tayini amacıyla çekilmiş bilgisayarlı tomografilerinde skapulanın da değerlendirilerek, adli yaş tayinlerine katkıda bulunulabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Adli yaş tayini, skapula, adli antropoloji, bilgisayarlı tomografi
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde geriatrik yaş grubunda ölüm nedenleri
Dünya Saglık Örgütü'nün nüfus verileri ve konu ile ilgili yapılan birçok çalısma, yaslıpopulasyonun tüm dünyada hızla arttıgını göstermektedir. Gelismis ülkelerde, saglık ve ölümistatistiklerinden yararlanılarak yeni saglık politikaları gelistirilmekte ve yaslı nüfusun ülkeekonomisine getirdigi yükü azaltmak için önlemler alınmaktadır. Artan yaslı nüfus, ekonomikve sosyal sorunlar yanında medikolegal ve etik sorunları da beraberinde getirmektedir. Bugüniçin sadece gelismis ülkeleri etkiledigi düsünülen bu durumun yakın gelecekte yaslı nüfusuhızla artan ülkemizi de etkileyecegi beklenmektedir.Bu çalısmanın amacı; zmir Dokuz Eylül Üniversitesi Uygulama ve Arastırma(DEÜUA) Hastanesi'ne basvuran 65 ve üstü yas grubundaki hastaların ölüm nedenleriniortaya koymak ve bu olgular içinde adli boyutu olanların özelliklerini incelemektir.Tanımlayıcı özellikteki çalısmamızın evrenini, 2004 yılında hastanemizde ölen, 65 veüstü yas grubundaki hastalar olusturmustur. Çalısmaya dahil edilen olguların ölüm nedenlerihasta dosya bilgileri, ex notları ve ölüm raporları incelenerek ortaya konmaya çalısılmıstır.Adli boyutu olan olguların, özellikleri incelenmis, adli olgu bildirimi, otopsi kararını etkileyenetmenler tartısılmıstır.Çalısmaya dahil edilen 396 olgunun yas ortalamasının 76.8±7.2, kadın/erkek oranının1.18 oldugu gözlenmistir. Ölüm nedeni belirtilmis olguların büyük çogunlugunun kanser,SVH, KOAH, ASKH gibi dogal hastalıklar sonucu öldügü ortaya konmustur. Dört olguda adliolgu tanısı kondugu ve adli ölü muayenesi yapıldıgı gözlenmistir. Bu olguların hiç birine adliotopsi yapılmadıgı anlasılmıstır. Ölüm raporlarının saglıklı doldurulmadıgı, kliniklerde adliolgu tanısının atlanabildigi gözlenmistir.Bu çalısma hekimlerin, ölen yaslı hastalarda adli olgu tanısı koyma, adli olgu bildirimiyapmada bilgi eksikleri oldugunu, adli olgularda ölüm nedeninin ve mekanizmasının ortayakonmasında adli otopsinin önemini yeterince kavrayamadıklarını ortaya koymustur. Ayrıca,hastanede ölen hastalarda hekimlerin izleyecekleri is akısları ve ölüm raporlarının saglıklıdoldurması konularına ülkemizde mezuniyet öncesi ve sonrası tıp egitiminde uygulamalıprogramlar ile yer verilmesi gerektigine bir kere daha dikkati çekmistir.
Postmortem muayene ve diseksiyonda servikal spinal bölgenin değeri
ÖZET Servikal spinal yaralanmalar çeşitli orijinleri ve formları ile önemli bir sağlık problemidir. Bu hastaların çeşitli tıbbi, sosyal ve ekonomik durumlarım tartışan çok sayıda kaynak bulunmaktadır. Tam güçlükleri, morbidite ve mortalite oranlan ile ilgili ve bunları ortaya koyan özellikli bir grup literatür de bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar servikal spinal yaralanmaların genellikle motorlu taşıt kazaları, yüksekten düşme ve şiddet davranışları ile meydana geldiğini göstermektedir. Çalışmalar postmortem tanı zorluklarını da ortaya koymaktadır. Tanıya yönelik çabaların medikolegal araştırma ve muayenelerin uygun biçimde yapılması halinde etkin olabileceği öne sürülmektedir. Tanıdaki bu zorlukların yanı sıra sevikal spinal bölgenin postmortem muayenesinin kanıksanmış biçimde ihmal edilmesi de söz konusudur. Bu çalışmanın amacı, ihmal edilen bu muayene işlemlerinin nedenlerini ortaya koymaktı. Çalışma rastgele seçilmiş yirmi adli otopside Adli Tıp Kurumu işbirliği ile yapıldı. İncelmeler, muayeneler ve diseksiyonlar uluslar arası kabul görmüş otopsi protokollerine göre yapıldı. Rastgele seçilmiş adli otopsilerde gözlenen makroskopik ve mikroskobik bulgular servikal spinal bölgenin muayenesi ve posterior diseksiyonunun önemine ışık tutmuştur. Bu çalışmanın belli başlı çıkarımı; mahkemelere güvenilir delil sağlayabilmek için, adli tıp uzmanlarının özellikli otopsi teknikleri konusunda eğitimlerinin önemli ve gerekli olduğudur. Anahtar Kelimeler: Otopsi, servikal spinal travmalar, medulla spinalis yaralanmaları, aksonal zararlarıma, diseksiyon tekniği.
Narlıdere ve Balçova ilçesi sera çalışanlarının pestisit kullanım durumları
ÖZET Pestisitler tarımsal üretimi ve kalitelerini arttırmak amacıyla II. Dünya Savaşından sonra dünyada kullanım yaygınlığı artan kimyasal maddelerdir. Kullanımlarının artmasıyla birlikte çevre ve insan sağlığı üzerine zararlı etkileri de görülmeye başlamıştır. Pestisitlere bağlı sağlık sorunları bir halk sağlığı konusu olmakla birlikte sağlığa zarar veren bu maddelerin üretimi, satışı ve kullanımı medikolegal yön içermektedir. Yoğun pestisit kullanımına bağlı mesleksel ve çevresel maruz kalımların insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri adli tıp alanından veri bekleyen davalara konu olmaktadır. Diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de pestisit kullanım durumu ile ilgili sağlıklı veriler bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasında, İzmir ili Narlıdere ve Balçova ilçesindeki seralarda pestisit kullanım durumunu ortaya koymak amacıyla 131 sera çalışanına yüz yüze görüşme tekniği ile bir anket uygulanmıştır. Veriler SPSS 8.0 Windows programına yüklenerek istatistiksel yönden değerlendirilmiştir. Serada çalışan kişilerin yasal kayıtlan yoktur. Görüşülen sera çalışanlarının; % 63.8'i ilköğrenim eğitimi almıştır, % 49.2'si seraların bulunduğu alanlar içindeki bir konutta yaşamaktadır, % 46.2'si kendi serasında çalışmaktadır, % 42.3'ünün sağlık güvenceleri vardır, % 86.9'u tarım koruma ilacı uygulamaktadır, % 59.3'ü uygulama sırasında sağlığı için herhangi bir koruyucu önlem almamaktadır. Kullanılan tarım koruma ilacının uygulama yöntemi, uygulama yeri, miktarı, süresi ve gerekli olabilecek diğer bilgiler kayıt edilmemektedir. Tarım koruma ilacı uygulayıcılarının yasal ve eğitsel gereksinimlerinin her yönden verilerle desteklenerek tartışılmasının yararlı olacağı görüşünü paylaşmak istiyoruz. Anahtar Sözcükler; Pestisitler, kronik maruz kalım, sera çalışanları, mesleksel maruz kalım, medikolegal yaklaşım. IV
Yetişkin Türk popülasyonu örneğinde cinsiyet tayininde bilgisayarlı tomografi kullanılarak frontal, maksiller ve sfenoid sinüs boyutlarının değerlendirilmesi
Amaç: İnsan kalıntılarının kimliklendirilmesi, adli bilimlerin en önemli konularından biridir. Kimliksiz cesetlerin tanınmasında en önemli aşama, öleni cinsiyet, yaş grubu, ırk ve boy gibi temel gruplardan birine atamayı sağlayan biyolojik profil oluşturmaktır. Biyolojik profil oluşturulurken önce cinsiyet belirlenir. İskeletten biyolojik profil çıkarılırken en önemli sorunlardan biri, kemiklerin her zaman bir bütün halinde bulunamamasıdır. Kafatası kemikleri içinde paranazal sinüslerin korunaklı bir yerleşimde bulunması, daha sağlam, yoğun ve küçük yapıda olmaları dış etkilere karşı dirençlerini yükseltmekte ve daha doğru ölçümlere imkân vermektedir. Bu çalışmada Paranazal Sinüs Bilgisayarlı Tomografisi (BT) görüntülerinde frontal sinüs (FS), maksillar sinüs (MS) ve sfenoid sinüs (SS) ölçümleri yapılarak cinsiyetler arası farklılıklar araştırılacak, cinsiyet tayini açısından paranazal sinüs boyutlarının ayırt edicilik gücü birbirleriyle karşılaştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya klinik amaçlarla Paranazal Sinüs BT çekilen 20-49 yaş arası olgular dahil edilmiştir. Her bir olgunun sağ ve sol FS yüksekliği, derinliği, genişliği, her iki FS tepe noktalarının birbirine olan uzaklığı, her iki MS yüksekliği, derinliği, genişliği, orta nokta genişliği, intermaksillar mesafe, her iki SS yüksekliği, derinliği ve genişliği iki farklı operatör tarafından ikişer kere ölçülmüştür. Gözlemler ve gözlemciler arası kararlılığı test etmek için Inter/Intra Class Korelasyon Testi uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde R yazılımı kullanılmıştır. Sürekli değişkenler ortalama ± standart sapma, kategorik değişkenler % (yüzde) olarak ifade edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, ortalama, medyan ve standart sapma değerleri ile sunulmuştur. Cinsiyet tayininde sinüs değerlerinin her biri Receiver Operating Characteristics (ROC) eğrisi analizi ile incelenmiştir. Sürekli değişkenlerin birbiri ile ilişkilerinin incelenmesinde Pearson Correlation veya Spearman Rank Corelation katsayıları hesaplanmıştır. Çok değişkenli analizde, tüm sinüs parametreleri kullanılarak lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Model uyumu için Hosmer-Lemeshow testi kullanılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık olarak p<0,05 değeri kriter kabul edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada erkeklerin yaş ortalaması 30,85±9,06 (min:20, max:49), kadınların yaş ortalaması 32,84±8,74 (min:20, max:49) olarak bulunmuştur. Sınıf içi korelasyon katsayısı >0,99 olarak saptanmıştır. Her iki MS yüksekliği, derinliği, genişliği, intermaksillar mesafe ve sağ maksillar sinüs orta noktasının genişliği, sağ SS yüksekliği, sol SS yükseklik, derinlik, genişlik ve tüm FS boyutları erkeklerde kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha büyük ölçülmüştür. Cinsiyet tayini için spesifite, sensitivite, cut-off değeri, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri, doğruluk oranı hesaplanmıştır ve ROC grafikleri oluşturulmuştur. Cinsiyet tayininde en yüksek doğruluk oranına sahip olan ölçümler sol FS derinliği (%73,5), sağ FS derinliği (%73,2) ve sağ MS yüksekliği olmuştur. Paranazal sinüs ölçümlerinin cinsiyet tayininde kullanılabilirliğini tespit etmek için lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Lojistik regresyon sonucunda; sağ FS derinlik, sol FS derinlik, sol FS genişlik, sağ MS yükseklik, sağ MS derinlik, sağ MS genişlik, sol MS derinlik, sol MS orta noktasının genişliği ve sol SS yükseklik parametreleri kullanılarak oluşturulan formül ile %75,9 oranında cinsiyet tayini yapılabilmiştir. Sonuç: Çalışmada üç paranazal sinüsün boyutları kullanılarak yapılan çoklu lojistik regresyon analizleri ile üretilen formül kullanılarak %75,9 oranında doğru cinsiyet tayini yapılabilmesi, paranazal sinüs boyutlarının cinsiyet tayininde kullanılabileceğini göstermiştir. Gündelik uygulamada kullanımı için konuyla ilgili çok merkezli, ulusal çapta çalışmalar gereklidir.
Gelişmekte olan ülkelerde adli bilimler alanındaki yayınların bibliyometrik analizi
Amaç: Bu çalışmada gelişmekte olan ülkelerde son on yılda adli bilimler alanında yayımlanan makalelerin bibliyometrik ve içerik analizlerinin yapılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Web of Science veri tabanında gelişmekte olan ülkeler, "article" ve "review article" seçilmiş, yayın dili "İngilizce" olarak işaretlenmiştir ve araştırma kategorisi alanında "legal medicine", WoS kategorisinde de "Medicine Legal" seçilerek ve yapılan filtrelemeler sonucu 1447 yayının bibliyometrik ve içerik analizi yapılmıştır. Analizler için Microsoft Excel ve VOSviewer 1.16.18 yazılımı kullanılmıştır. Bulgular: 1447 araştırma makalesi için yapılan bibliyometrik ve içerik analiz sonucunda toplam 59 ülkenin, 1266 kurumun, 5419 yazarın olduğu; toplam 7921 farklı anahtar kelimenin kullanıldığı ve makalelerin 18 akademik dergide yayımlandığı bulunmuştur. En üretken gelişmekte olan ülkenin Çin Halk Cumhuriyeti; en üretken yazarların Kanchan T., Zhang S. ve Krishan K.; en üretken kurumun Çin Halk Cumhuriyeti'nde yer alan "Forensic Science Institute"; en üretken akademik derginin "Journal of Forensic Sciences" olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Gelişmekte olan ülkelerde son on yılda yayımlanan adli bilimler alanındaki yayınların adli antropoloji, adli genetik gibi konulara doğru yönelmekte olduğu, gelişmekte olan ülkelerden Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Türkiye, Brezilya gibi en üretken ülkelerin tüm dünyaya yaptığı yayın sayısıyla gelişmiş ülkelere yakın oranda katkıda bulunduğu tespit edilmiş olup, bu sebeple gelişmekte olan ülkelerde araştırma yapılmasının teşvik edilmesi önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Gelişmekte olan ülkeler, adli bilimler, adli tıp, bibliyometrik analiz
2014-2021 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalı tarafından adli raporu düzenlenen malpraktis olgularının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Sağlık personelinin kusurlu eylemleri sonucu ortaya çıkan hastalık, sakatlık veya ölüm olayları iddiaları; hasta ve hasta yakınlarının bu konudaki bilgi düzeyinin artması, çeşitli sağlık politikaları, yasal düzenlemeler, özellikle medyanın olumsuz tutumları ile artan tıbbi bilgi ve teknoloji sonucu geçmişte yapılamayan bir takım riskli işlemlerin yapılabilmesi neticesinde gün geçtikçe artmaktadır. Sağlık personelinin bu konuda üzerindeki baskının azaltılması ve sağlık hizmetlerinin kaliteli bir biçimde yürütülmesi açısından konunun çok yönlü ve ayrıntılı olarak tartışılması ciddi önem arz etmektedir. Bu çalışmada tıbbi uygulama hatası kapsamında farklı bakış açısı ve yaklaşımları tartışarak; mevcut veriler ve konuyla ilgili literatür bilgileri eşliğinde bilimsel tartışmalara katkıda bulunmak ve malpraktis olgularına yönelik yapılan değerlendirmelerde izlenecek yöntemlerin tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 01.01.2014 – 31.12.2021 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalımıza tıbbi uygulama hatası iddiası nedeniyle resmi makamlarca ve bireysel başvuru yoluyla medikolegal değerlendirme yapılması amacıyla yönlendirilen olgular retrospektif olarak incelendi. Demografik veriler, iddiaya konu sağlık birimi, klinik birim, tıbbi uygulama hatası iddiasının konuları, nedenleri, ölümle sonuçlanıp sonuçlanmadığı, tarafımıza yapılan başvuru şekli, bilirkişi görüşümüz ile diğer kurumların görüşlerinin karşılaştırılması ve tıbbi uygulama hatası kararına ilişkin bilgiler elde edildi. Veriler arasındaki ilişki SPSS 26.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 92 olgu değerlendirildi. Olguların %56,5'i (52) kadın, yaş ortalamasının 39,36 ± 19,32 olduğu görüldü. Olguların ilk başvuru yaptıkları ve iddialara en sık konu olan sağlık biriminin %64,1 oranıyla özel sağlık kuruluşları olduğu görüldü. İddialara konu en sık klinik branşın %58,7 ile cerrahi branş olduğu ve iddialara konu en sık klinik birimin ise %17,4 ile kadın hastalıkları ve doğum olduğu görüldü. Tıbbi uygulama hatası iddiasının ölümle sonuçlanıp sonuçlanmaması ile tarafımıza yapılan başvuru şekli (p<0,001) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Yine tıbbi uygulama hatası iddiasının ölümle sonuçlanıp sonuçlanmaması ile iddialara konu klinik branş (p=0,016) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Tıbbi uygulama hatası iddiasının konularına bakıldığında ilk sırada 56 olgu ile tedavi hatalarının yer aldığı görüldü. Tıbbi uygulama hatasının nedenleri içerisinde ise en büyük grubu 7'şer olgu ile tedavi hataları ve özen ve dikkat eksikliğinin oluşturduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda ülkemizdeki diğer çalışmalarla benzer şekilde cerrahi branşların tıbbi uygulama hatası iddialara konu en sık klinik branş olduğu görüldü. Hekimler malpraktis yönünden riskli olarak gördükleri branşları gün geçtikçe daha az oranlarda tercih etmektedir. Bu durumun önlenebilmesi için tıbbi uygulama hataları ile ilgili medyadaki dezenformasyonların önüne geçilmesi, çalışma koşullarının optimize edilmesi ve tıbbi uygulama hatası iddialarına yönelik davaların doğru ve ivedi bir şekilde sonlandırılması ile sağlık çalışanlarının üzerindeki malpraktis baskısının azaltılması gerekmektedir. Bu açıdan uzman mütalaası/bilimsel mütalaanın var olan eksiklikleri ve tarafların haklı/haksız yönlerini ortaya koymak yönünden önemli olduğunu düşünmekle beraber, farklı kanallar aracılığıyla kritik edilmesi ve bu bağlamda objektifliğinin ve güvenilirliğinin arttırılması gerektiği görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Tıbbi uygulama hatası, bilimsel mütalaa, klinik birim, adli tıp
Yüzde sabit iz değerlendirmelerini standardize edebilecek kriterlerin belirlenmesine yönelik ön çalışma
Giriş ve Amaç: Ülkemizde yüzde sabit iz (YSİ) kavramı Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) vücut dokunulmazlığına karşı işlenmiş suçlar başlığı altında yer almakta olup, YSİ pozitifliğinde cezada artırım söz konusu olmaktadır. Tekrar değerlendirilen YSİ raporlarının incelendiği çalışmalarda %74-%78 oranında farklı görüşler olduğu saptanmıştır. Raporlar arasındaki bu fark, ceza davalarında kabul edilemez niteliktedir. Mesafe (1-2 metre), ışık kaynağı (yapay/gün ışığı) ve muayeneyi yapan hekimin bireysel özellikleri YSİ değerlendirmelerini etkileyen faktörlerdir. Bu çalışmada tekrarlayan muayene gereksinimlerini ve yargılamadaki hak kayıplarını minimalize etmek için YSİ değerlendirmelerinde objektivite parametrelerini belirleyebilmek ve bu değerlendirmeleri standardize edecek nesnel kriterleri oluşturmaya çalışmak hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel araştırma niteliğinde olup adli makamlarca 01.10.2019-30.09.2020 tarihleri arasında YSİ değerlendirmesi amacıyla anabilim dalımıza gönderilmiş 43 olguda yapıldı. Hastanın anamnezi, sosyodemografik bilgileri, yüz bölgesindeki yaranın lokalizasyon, boyut, ten rengi, yaranın rengi, yaranın cilde göre konumu gibi özellikleri veri kayıt formlarına dolduruldu. Yüz bölgesindeki yara izi; yapay ışıkta, gün ışığında, 50 cm, 1 ve 2 metre uzaklıktan, ön cepheden ve yan cepheden, iki hekim tarafından muayene edilerek fotoğraflandı. Elde edilen verilerin SPSS 24.0 programında ki kare, fisher exact ve tutarlılık-uyum analizleri yapıldı. Bulgular: Çalışmada 43 olguda 63 lezyon saptandı. Olguların yaş ortalamasının 36,65 ± 13,96 olduğu, %86'sının erkek, %14'ünün kadın olduğu görüldü. Olguların %51,2'sinin (22 kişi) künt travma nedeniyle yaralandığı, uzunluğu 2 cm'in üzerinde olan yara izlerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüzde sabit iz olarak değerlendirildiği (p=0,001), mimik hareketleriyle belirginleşen lezyonlar için, belirginleşmeyenlere göre daha fazla yüzde sabit iz kararı verildiği (p=0,001) saptandı. Gün ışığı-yapay ışık, 1 ve 2 metre, 1. ve 2. hekim tarafından yapılan ayrı ayrı değerlendirmelerin, lezyonların cilde göre konum ve renk dağılımları, ilk muayenedeki tanımları ve olguların ten renklerine göre yapılan değerlendirmedeki tutarlılık-uyumları incelendiğinde iyi-çok iyi düzeyde uyum saptanırken, lokalizasyon ve mimik hareketlerine göre YSİ pozitif/negatif değerlendirmesinde ise orta ve üzeri uyum saptandı. Tartışma ve Sonuç: Adil yargılama ilkesi çerçevesinde; YSİ değerlendirmelerinde kullanılan üç parametre olan mesafe, ışık kaynağı ve değerlendiren hekim açısından objektif kriterlerin belirlenmesine gereksinim duyulmaktadır. Objektivite açısından en kolay belirlenebileceği düşünülen mesafe parametresinin klavuzda daha net/açık şekilde tanımlanması gerektiğini düşünmekteyiz. Önerimiz değerlendirmenin hem 1 metre hem de 2 metreden yapılarak karar verilmesi veya tek sabit bir mesafeden muayenelerin yapılmasıdır. YSİ değerlendirmelerinde en zor objektivite sağlanan parametrelerin; ışık kaynağı ve hekimin bireysel farklılıkları olduğunu düşünmekteyiz. Sonuç olarak; YSİ değerlendirmelerinde multipl faktörlerin etkisi göz önüne alındığında; tekrarlayan muayene gereksinimleri ve hak kayıplarını minimalize edebilmek için çağımızda hızlı gelişim/değişimin yaşandığı robotik/yapay zeka uygulamalarından adli bilimler alanında da faydalanılmasının gerektiği düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Yüzde sabit iz, medikolegal değerlendirme, objektif kriter, yara iyileşmesi, ışık kaynağı, mesafe
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalınca iş kazası nedeniyle 2016-2020 yılları arasında değerlendirilen olguların retrospektif olarak incelenmesi
Giriş ve Amaç: Bireysel ve toplumsal sonuçları oldukça ciddi olan iş kazaları; her yıl çok sayıda insanın yaşamını yitirmesine veya yaralanmasına neden olan, önlenebilir bir halk sağlığı problemidir. Çalışmamızda iş kazalarına dair bölgesel bazda güncel veri elde edip, kazaların kişilerin sağlığı üzerindeki etkilerini ortaya koyarak, riskli çalışma alanlarını belirleyip, önleyici tedbirler için yol göstermek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2016 – 31.12.2020 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalımızca iş kazası nedeniyle medikolegal değerlendirme raporu düzenlenen olguların; sosyodemografik özellikleri, hangi sektörde çalıştıkları, uğradıkları travmaların çeşitleri, lezyonların özellikleri, meydana gelen yaralanmanın Türk Ceza Kanunu kapsamında nasıl değerlendirildiği ve iş göremezlik ile sonuçlanan durumları incelenerek veri kayıt formuna kayıt edildi. İstatiksel analizde SPSS 24.0 programı kullanılarak tanımlayıcı istatistikler sayı ve yüzde ile belirtilirken; değişkenlerin birbiri ile ilişkisini değerlendirmede Chi-Square ve Fisher's Exact Testi kullanılmış ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: 186 olgu değerlendirildi. Olguların %91,94'ünün erkek, yaş ortalamasının 36,18±12,34 olduğu görüldü. İş kazası sonucu yaralanan olguların meslekleri ve çalıştıkları sektörler incelendiğinde; en fazla yaralanmaya inşaat işçilerinin (%29) maruz kaldığı; kazaların en sık yapı-inşaat sektöründe (%33,4) gerçekleşmiş olduğu gözlendi. Yaralanmanın en sık kesici/delici/ezici alet ile (%32,3) meydana geldiği, yüksekten düşme nedeniyle olguların %19,9'unun yaralandığı görüldü. Olgularda en sık üst ekstremite yaralanması (n:100) meydana gelmişti. İnşaat işçilerinde torakal bölge (p=0.017), vertebra (p=0.005) ve batın bölgesi (p=0.039) yaralanma sıklığı diğer meslek grupları ile kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek bulundu. Olguların %76,3'ünde meydana gelen yaralanmanın basit bir tıbbi müdahale ile giderilemez, %28,4'ünde yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte olduğu görüldü. Kemik kırığı meydana gelen 114 olgu olduğu, kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisine göre gruplandırıldığında en sık 'ağır' düzeyde etki olduğu (%32,8) gözlendi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız ile yapı-inşat sektörünün tehlikeli ve riskli bir alan olduğu bir kez daha ortaya konmuştur. İş kazalarının bölgesel ve dönemsel özelliklerini değerlendirmek, içinde bulunduğumuz COVID-19 pandemisinin bir takım meslek gruplarının iş kazası maruziyetini arttırabileceğini göz önünde bulundurmak gerektiği görüşüne varılmıştır. İş kazasına neden olan çevresel, sosyal, ekonomik ve siyasal faktörlerin ortaya konarak alınacak tedbirlerin belirlenmesinin önemli olduğu düşünülmüştür.
2015-2019 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından adli raporu düzenlenen kesici delici alet yaralanması olgularının yaşamsal tehlike açısından değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Ev ve iş yerlerinde yaygın olarak birçok amaçla kullanılmakta olan kesici-delici aletler, taşınmalarının da kolay olması nedeniyle saldırı ve yaralamalarda sıkça kullanılmaktadır. Bu nedenle adli tıp uygulamalarında bu aletlere bağlı yaralanmalar ve ölümler sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kesici delici alet yaralanmaları penetran yaralanmalar içinde yer almakta olup bu yaralanmalar yüksek mortalite ve morbidite ile sonuçlanabilmektedir. Kesici delici aletlere bağlı yaralanma ve ölümlerde ülkemizde de artış gözlenmektedir. Çalışmamızda kesici delici alet yaralanması olgularının yaşamsal tehlike açısından değerlendirilerek şiddet olaylarına dikkat çekmek ve ileriye yönelik alınabilecek tedbirlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015-31.12.2019 tarihleri arasında anabilim dalımızca kesici delici alet yaralanması nedeniyle medikolegal değerlendirme yapılarak raporu düzenlenen olguların sosyodemografik bilgileri, yaralanma bölgeleri, yara sayıları, yaralanmaların özellikleri ve yaralanma ağırlıkları veri kayıt formlarına dolduruldu. Elde edilen veriler SPSS.24.0 programına girilerek istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada 295 olgu değerlendirildi. Olguların %92,5'inin erkek %7,5'inin kadın olduğu, yaş ortalamasının 33,05±13,69, en sık yaş aralığının 21-30 yaş grubu (%31,2) olduğu gözlendi. Olguların %54,6'sında tek yara olduğu, en sık yaralanan vücut bölgesinin toraks bölgesi (%24,2) olduğu, %25,8'inde iç organ yaralanması meydana geldiği, %40,7'sinin hastanede yatırılarak tedavi edildiği saptandı. Olguların %66,1'inin yaralanmasının basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olmadığı, %6,1'inde vücutta kemik kırığı olduğu, %34,2'sinde yaşamsal tehlike meydana geldiği gözlendi. Yaşamsal tehlike meydana gelen olgularda büyük oranda hastane yatışı olduğu görüldü. Toraks ve batın bölgesinde yaralanması olan olgularda yaşamsal tehlike oranının yüksek olduğu izlendi ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Tartışma ve Sonuç: Kesici delici alet yaralanmaları en sık genç erişkinleri etkilemektedir. İnsanların en verimli çağlarında bu yaralanmalara maruz kalması ve bu yaralanmaların sakatlık, ampütasyon veya ölümcül komplikasyonlarla sonuçlanması ciddi ekonomik ve iş gücü kayıpları yaşanmasına neden olmaktadır. Kesici delici aletlerin günlük yaşamda rahat bulunan bir silah olması, farklı renk, şekil ve işlevselliklerle gençlerin ilgisini çekici hale getirilmesi ve kanun kapsamında; ev, sanayi, tarım ya da bir meslek ve sanatta kullanılan bıçakların bulundurulmasında cezai bir engel olmaması bu silahlarla meydana gelen şiddet olaylarını arttırmaktadır. Bu tür aletlerin özellikle taşınması konusunda daha sert yasal yaptırımlara gerek olduğu görüşüne varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kesici delici alet yaralanması, yaşamsal tehlike, adli travmatoloji, yara
2014-2023 yıllarında Akdeniz Üniversitesi hastanesine ateşli silah yaralanması nedeniyle müracaat eden olguların değerlendirilmesi
İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana beslenme ihtiyacının giderilmesi için avlanma ve savunma içgüdüsüyle taş ve sopalarla başlayan, günümüzde modern silahların kullanımı ve artış gösteren şiddet eğilimi ile bireysel ve toplumsal olarak yaygın hale gelen silahlanma, her gün çok sayıda insanın yaralanmasına, ölmesine ve toplumsal sorunlara yol açmakta, ciddi bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Her yıl Dünyada 200.000'den, Türkiye'de 2.000'den fazla kişi ateşli silahlarla yaralanarak hayatını kaybetmektedir. Türkiye'de her yıl 3000'den fazla kişi ateşli silahlarla yaralanmaktadır (1, 2). Bu çalışmada; 01 Ocak 2014-31 Aralık 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine ateşli silah yaralanması sonucu başvuran olguların hastane bilgi sistemi kayıtları retrospektif incelenmiş; olguların demografik özellikleri, yaralanma bulguları medikolegal açıdan incelenerek verilerin kaynaklar ışığında karşılaştırılması amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11.01.2023 tarih KAEK-20 sayılı kararı ile onay verilen çalışmamızda; 2014-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine ateşli silah yaralanması nedeniyle başvuran 418 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Olguların %89,95'i (n= 376) erkek, %10,05 (n=42'si) kadındır. En fazla olgunun bulunduğu yaş grubu %51,67 (n=216) ile 25-44 yaş grubudur. Olguların en sık genç-erişkin yaş grubunda görülmesi; bu yaş grubu bireylerin fiziki olarak daha aktif olmaları, çalışma hayatı ve sosyal hayata daha fazla katılım göstermeleri gibi sebeplerden kaynaklanmaktadır. Çalışmamızda olgulardan 44'ünün (%10,52) 18 yaşından küçük çocuklar olduğu, bunların 23'ünün (%52,29) kaza orijinle yaralandığı ve kaza ile yaralanan çocukların 19'unun (%82,60), cinayet orijinli (n=10) olanların 5'inin (%50,00) uzun namlulu silahlarla yaralandığı saptanmıştır. En çok başvurunun 56 (%13,39) olgu ile 2023 ve 55 (%13,15) olgu ile 2022 yıllarında, en az başvurunun 26 (%6,22) olgu ile 2020 yılında olduğu, olguların en çok (n=119, %28,47) sonbahar, ikinci sıklıkta (n=111, %26,56) yaz mevsiminde başvurduğu saptanmıştır. Olgulardan %52,15'inin (n=218) tabanca gibi kısa namlulu silahlarla, %44,02'sinin (n=184) av tüfeği gibi uzun namlulu silahlarla yaralandığı saptanmış olup; 16 (%3,83) olguda ise hastane bilgi sisteminde yaralanma nedeni silahın namlu özelliği belirtilmemiştir. Olguların %60,28'i (n=252) cinayet, %16,27'si (n=68) kaza, %4,55'i (n=19) intihar orijinli yaralanmadır. Olgulardan %18,90'ında (n=79) yaralanma orijini tıbbi evraklarda belirtilmemiştir. Hem kısa namlulu hem uzun namlulu silahlarla gerçekleşen yaralanmalarda %60,28 (n=252) sıklıkla en çok cinayet orijine rastlandığı, bunu %16,27 sıklıkla (n=68) kaza orijininin izlediği, en az rastlanan orijinin ise intihar (n=19) olduğu saptanmıştır. Olguların %52,87'sinin (n=221) uzak, %16,99'unun (n=71) yakın, %2,39'unun (n=10) bitişik, %0,48'inin (n=2) bitişiğe yakın mesafeden yapılmış atış sonucu yaralandığı, olguların %27,27'sinin (n=114) tıbbi evrakında atış mesafesine ya da belirlenmesine yönelik bilgi olmadığı saptanmıştır. İlk başvurulan birim olguların %93,06'sında acil servistir. Olguların %73,20'sinin (n=306) hastanede yatarak tedavi gördüğü, en sık yatış yapılan birimin %35,29 sıklıkla Ortopedi ve Travmatoloji servisi olduğu saptanmıştır. Olguların %60,52'sinin (n=253) ameliyat edildiği, %26,60'ının (n=111) vücudundan ameliyat sırasında veya cilt altından lokal girişim ile kurşun çekirdeği veya saçma tanelerinin çıkarıldığı, olgulardan %54,31'inin (n=227) vücudunda atış ürünü materyali kaldığı, çıkarılan veya vücutta kalan en sık atış ürününün saçma taneleri olduğu, belirlenmiştir. Olguların 125'inde (%30) bir ya da bir den fazla iç organ yaralanması oluşmuştur. En sık yaralanan iç organlar %22,80 (n=62) sıklıkla ince bağırsak, %22,40 (n=61) sıklıkla akciğerler, %21,30 (n=58) sıklıkla kolondur. En sık rastlanan yaralanma bölgesi %48,30 ile (n=202) alt ekstremitelerdir. Olguların 60'ında (%14,35) büyük damar yaralanması, 70'inde (%16,74) sinir yaralanması oluşmuştur, 24 olguda (%5,74) hem büyük damar hem sinir hasarı saptanmıştır. En sık yaralanan damar 13 olgu (%22) ile popliteal arterdir. Olgulardan 23'ü (%5,50) beyin kanaması geçirmiş olup; 4 (%17,40) olguda epidural kanama, 17 (%73,90) olguda subdural kanama, 17 (%73,90) olguda subaraknoid kanama, 16 (%69,60) olguda intraserebral kanama ve 7 (%30,40) olguda interventriküler kanama tespit edilmiştir. Göğüs bölgesinde yaralanma olan 109 olgudan 48'inde (%44) hemotoraks, pnömotoraks veya hemo-pnömotoraks tespit edilmiş olup; bunlar (n=48) içinde en sık 27 olgu ile (%56,30) hemo-pnömoraks saptanmıştır. Olgulardan 183'ünde (%43,80) yaralanma yaşamsal tehlikeye neden olurken, 229 (%54,80) olguda yaralanma yaşamsal tehlikeye neden olmamıştır. Olgulardan 416'sında (%99,50) yaralanma basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte iken, 2 (%0,50) olguda yaralanma basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek niteliktedir. Son gruptaki ilk olgunun kurusıkı tabanca ile yaralandığı, vücudunda sadece sıyrık tespit edildiği, ikinci olgunun sol kulak kepçesinde 1 cm'lik laserasyon tespit edildiği, yaralanmaların basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte oldukları anlaşılmaktadır. Olguların %54,50'sinin (n=228) vücudunda kemik kırığı oluştuğu saptanmıştır. Kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisi olguların %6,20'sinde hafif (1), %39'unda orta (2-3) ve %54,80'inde ağır (4-5-6) niteliktedir. En sık kırılan kemikler %40,78 (n=93) ile alt ekstremite kemikleridir. Bunu sırasıyla %17,54 (n=40) ile maksillofasial kemikler, %17,10 (n=39) ile üst ekstremite kemikleri, %14,03 (n=32) ile toraks kemikleri, %11,40 (n=26) ile kafa kubbe kemikleri, %11,40 (n=26) ile pelvis kemikleri, %6,14 (n=14) ile vertebralar, %2,19 (n=5) ile kafa kaide kemikleri takip etmektedir. Olgulardan 47'sinde (%20,61; n=228) birden fazla vücut bölgesinde kemik kırıkları mevcuttur. Olguların %52,63'ünde (n=220), kanda etil alkol düzeyi belirlendiği, bu olguların 99'unun (%45,0; n=220) kanında farklı düzeylerde etil alkol tespit edildiği, anlaşılmaktadır. Kanında etil alkol tespit edilen 99 vakanın 66'sı (%66,67) cinayet orijinlidir. Kanda etil alkol saptanan olgularda, yaralanmanın cinayet orijinli olma sıklığının, olmayanlara göre, arttığı tespit edilmiştir. Ateşli silah yaralanmalarında giriş-çıkış delikleri ayrımı, mesafe tayini, orijin parametrelerinin belirlenebilmesi için, yaranın ilk muayene sırasındaki özellikleri, atış ürünlerinin varlığı/yokluğu, giysili bölge olup olmayışı ilk gören hekimler tarafından ayrıntılı olarak yazılmalı, yaralanan kişinin bilinci yerinde ise yaralıdan değilse tanıklardan ve güvenlik güçlerinden de sorularak, yaralanmaya neden olan silahın ifade edilen özelliği de adli raporlarda belirtilmelidir. Ateşli silah yaralanmalarının büyük bir bölümünün acil servislere müracaat ettirildiği göz önüne alındığında acil servislerde görevli hekimlere bu konuda büyük görev düşmekte olup; düzenli eğitim seminerleri verilebilir. Toplumda ateşli silahlarla yaralanma ve ölümlerin ve şiddet olaylarının azaltılabilmesi için, tüm dünyada silahsızlanmanın sağlanması ve ateşli silah kullanımının olumsuz etkilerinin tanıtımı konularına önem verilmesi gerekmektedir. Ruhsatlı tabanca sayısı yanında ruhsatsız silahların da sivil populasyonda olabildiği düşünüldüğünde; ruhsatsız silah ticareti, temin etme ve bulundurma denetimlerinin arttırılması, tespiti halinde uygulanacak cezai yaptırımlarının ağırlaştırılması; ruhsatlı silah edinilebilmesi için ayrıntılı psikiyatrik muayene ve düzenli kontrol ve testlerin uygulanması, ruhsatlı silah kullanımına izin verilmeden önce kişinin kendi çocukluğunun geçtiği ailesi ve şu anki aile yapısını da içeren ayrıntılı sosyal inceleme raporu düzenlenmesinin temini ve şiddet meyli ve kayıtlı suç incelemesine ek olarak çevresinde şiddet meyli açısından tanınırlığı ve ailesinin hatta yakınlarının kişi hakkındaki görüşünün de değerlendirilmesini öneriyoruz. Bunlara ek olarak toplumsal bilgilendirme çalışmaları, ateşli silahlarla oluşan yaralanmalar ve ölümlerinin azaltılmasına katkı sağlayabileceğinden toplumun her kesimine uygun değişik eğitim videoları ve seminerlerin gerek medyada yayınlanması gerek sosyal medya kaynaklarında düzenli olarak verilmesi uygun olacaktır. Anahtar Sözcükler: Adli Olgu, Ateşli Silah, Ateşli Silah Yaralanması, Orijin, Atış Mesafesi, Tabanca, Av Tüfeği
2018-2022 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran kafa travmalı çocukların adli tıbbi açıdan değerlendirilmesi
2018-2022 YILLARI ARASINDA AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ HASTANESİNE BAŞVURAN KAFA TRAVMALI ÇOCUKLARIN ADLİ TIBBİ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Kafa travmaları çocukluk çağında sık görülen acil başvuru nedenlerindendir. Erken yaşlarda kafanın vücuda oranının yüksek olması ve ağırlık merkezinin kafaya yakın olması nedeniyle çocuklar daha sık olarak kafa travmalarına maruz kalmaktadır. Çalışmamızda, 01 Ocak 2018-31 Aralık 2022 tarihleri arasında, 5 yıllık sürede, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine başvurusu olan, 18 yaş altı kafa travması tanısı alan 480 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda toplanan veriler SPSS 22.0 (Statistical Package for Social Science) istatistik programına aktarılarak analiz yapılmıştır. Olguların tümünün cinsiyet ve yaş verileri incelendiğinde; %29,0'ı (n:139) kadın, %71,0'ı (n:341) erkek, yaş için medyan değerin 9,5 olduğu, en küçük olgunun 9 günlük, en büyük olgunun 17 yaşında olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda olguların %35,0'ını (n:168) 2018 yılında, %27,1'ini (n:130) 2019 yılında, %11,7'sini (n:56) 2020 yılında, %13,5'ini (n:65) 2021 yılında, %12,7'sini (n:61) 2022 yılında başvuranlar oluşturmaktadır. Olgular olay türüne göre değerlendirildiğinde, en sık rastlanan olay türü 212 (%44,2) olgu ile trafik kazası olmuştur. Bunu 104 (%21,7) olgu ile yüksekten düşmeler, 68 (60 tanılı, 8 şüpheli) (%14,2) olgu ile 4 tanesi ateşli silah yaralanması olan şiddete bağlı travmalar, 56 (%11,6) olgu ile kazayla bir cisimle çarpışma ve 47 (%9,8) olguyla kendi seviyesinden düşme takip etmektedir. Trafik kazaları ve yüksekten düşmeler karşılaştırıldığında yaş medyanları arasında anlamlı fark olduğu, bulunmuştur. Trafik kazalarının yaş medyanı 12 (IQR:9), yüksekten düşmelerin yaş medyanı 3 (IQR:5) olarak tespit edilmiştir. Daha küçük yaştaki kafa travmalı çocuklarda yüksekten düşmeler, daha büyük yaştaki kafa travmalı çocuklarda trafik kazaları ön plandadır . Çalışmada 480 olgu arasında; şiddete bağlı travma öyküsü veya fizik muayene sonucu şüphesi bulunan 68 (%14,2) olgu saptanmıştır. Bu olguların yaş grupları incelendiğinde; 37 olguyla (%54,4) 15-17 yaş grubunun ilk sırada geldiği, en az sayının 2 (%2,9) olguyla 3-5 yaş grubunda olduğu görülmüştür. Şiddete bağlı travma şüphesi veya öyküsü olan olguların yaş medyanı 15,0, olmayan olguların yaş medyanı 9,0 olarak saptanmış ve aralarında anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda olguların kayıtlarına göre; görüntüleme tetkikleriyle 125 (%26,0) olguda kırık, 113 olguda (%23,5) kafa içi yaralanma bulgusu olduğu tespit edilmiştir. Kafa içi yaralanma veya kafa kemiklerinde kırık tespit edilen olguların 119'una (%76,8) kafada fizik muayene bulgusunun eşlik ettiği görülmüş ve bu oran anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Travmanın yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte olması, yüksekten düşmelerin %61,5'inde, kendi seviyesinden düşmelerin %23,4'ünde, trafik kazalarının %42,5'inde, şiddete bağlı travmaların %11,7'sinde ve kazayla cisimle çarpışmaların %12,5'inde saptanmıştır. Kafa travmalı olgularda yüksekten düşmeler, diğer olay türlerine göre travmanın yaşamsal tehlike oluşturması açısından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Kaynaklar ve çalışmamız göz önüne alındığında; kafa bölgesi özellikle çocuklarda hem çok sık hem de ciddi düzeyde yaralanabilen bir bölge olması nedeniyle, çocukları kafa travmalarından korumaya yönelik gerekli tedbirler alınmalı ve uygulanmalıdır. Ayrıca hem adli yönden hem de çocuk hastaların yararı için büyük önem taşıdığından, yasal prosedür gereği olguların, tedavi eden hekimler tarafından adli bildirimi yapılmalıdır.
Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlanmış cinsel istismar/saldırı olgularının analizi
Amaç: Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar kişinin temel hak ve özgürlüğü yanında beden bütünlüğüne yönelik cinsel taciz, cinsel saldırı ve cinsel istismarıda içeren son yıllarda gittikçe artan insanlığa karşı işlenen en ağır suçlardan birisi olarak değerlendirilmektedir. Cinsel suçlar kişinin rızası olmaksızın gözle süzme gibi nispeten basit nitelikli davranışlardan, cinsel haz almaya yönelik hareketler ve en uç noktada ırza geçmeyide kapsayan geniş bir yelpazeden oluşur. Çalışmamızda Bolu İli içerisinde meydana gelmiş ve Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlanmış cinsel istismar / saldırı olgularının analiz edilerek; mağdurların sosyo-demografik özelliklerinin, risk faktörlerinin ve sanıkların profilinin incelenmesi,tespit edilen özelliklerin değerlendirilmesiile yeni vakaların önlenmesine katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamız01/07/2007 – 30/06/2016 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Tıp Fakültesi, Adli Tıp Anabilim Dalı'ndaretrospektif olarak yürütülmüştür.Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlanmış tüm cinsel istismar / saldırı olgularının dava dosyalarındaki adli ve tıbbi belgeler incelenerek, mağdurların sosyodemografik özellikleri, genel beden ve anogenital bölge muayene bulguları, konsültasyon ve laboratuvar tetkik sonuçları, mağdurların ve sanıkların genel profilleri, olaya ilişkin detaylı özellikler tespit edilerek cezanın tayininde etkili faktörler belirlenmiş ve istismara neden olabilecek risk faktörlerinin ortaya konmuştur. Bulgular: Çalışmamız 131 (%88,5) kadın (yaş ort=19.44±11.82) ve 17 (%11,5) erkek (yaş ort=12.76±8.01) olmak üzeretoplam 148 olgudan oluşmaktadır.Çalışmamızdaki olguların %58,1'i zorunlu eğitim çağında olup, erkek olguların tamamı, kadınların %86,6'sıbekardı. Çalışmamızda 72 (%48,6) olguyla en sık vajinal penetrasyon rapor edilirken, onu sırasıyla 22 (%14,5) olguyla dokunma-elleme ve 14 (%9,5) olguyla anal penetrasyon izledi.Olay sonrası ruhsal muayene sonucuna göre mağdurlardaen sık (%6,8) travma sonrası stres bozukluğu saptandı.Olayın organ sokma şeklinde meydana gelmesi ruhsal patoloji gelişme olasılığını 0,435 kat arttırdığıbelirlendi.Çalışmamızda saldırganların hepsinin erkek (Ort. yaş= 37,81±15,3) olduğu belirlendi. Saldırganların %91,8'i mağdurun çevresinde sosyal ilişki kurduğu kişilerden olduğu belirlendi.Çalışmamızda mahkemelerce sonuçlanan dava sonuçlarına göre en sık (%49,3)mahkumiyet kararı verilmiş bunu beraat (%20,3), düşme (12,8) ve denetimli serbestlik (%8,8) kararları izlemiştir. Sonuç: Çalışmamız sonucunda çoğunluğu çocukluk yaş grubunda olan kadın ağırlıklı mağdurların yanında tamamı erkek olan saldırganların sosyodemografik özellikleri incelendiğinde ülkemizde yayınlanmış çalışmalar ile uyum içerisinde olduğu görülmektedir. Olay sırasında gerçekleşen penetrasyon, psikolojik ve fiziksel şiddet hatta birlikte silah kullanımı mağdur üzerinde ruhsal patoloji oluşumuna olumsuz yönde etkisi çok açık şekilde gözlenmiştir. Bütün bu verilerin ilgili kurumlarca oluşturulacak önleme ve koruma programlarında dikkatlice değerlendirilmesinin katkı sağlayacağı şüphesizdir. Ayrıca mahkemelerce karara bağlanmış dava sonuçlarında dikkat çeken düşük mahkumiyet oranları; konunun uzmanı olmayan tecrubesiz hekimlerce yapılan muayene yanında biyolojik materyal alma ve değerlendirmede yetersiz koşullardan yargı sürecinde oluşan aksaklıklara kadar olan prosedürün ilgili kurumlarca tekrar gözden geçirilmesi ve önlemlerin ivedi alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
2017-2022 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran iş kazası olgularının medikolegal açıdan değerlendirilmesi
İş kazaları ülkemizde ve Dünyada her yıl milyonlarca insanı etkileyen bir sorundur. Çalışmamızda, iş kazalarının sebepleri ve sonuçlarını değerlendirerek önlemlerin alınması için oluşturulacak protokollerin belirlenmesi açısından bilimsel verilere katkı sunmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda 1 Ocak 2017-31 Aralık 2022 tarihleri arasında Antalya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine iş kazası nedeniyle başvurmuş olgulara ait kayıtlar incelenmiş olup; 7442 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. İş kazaları en az 2020 yılında meydana gelmiştir, hatta 2020 yılının ilkbahar ayında olguların istatistiksel anlamlı düzeyde daha az olduğu görülmüştür. Olguların büyük çoğunluğunun sağlık güvencesinin bulunduğu, kadın ve erkek olgularda bu oranın benzer olduğu ancak yabancı uyruklu olgularda bu oranın düştüğü saptanmıştır. En sık iş kazası yaşanan sektör inşaat (%13,7) olarak belirlenirken; en sık kaza yeri inşaat alanı (%17,9) olarak bulunmuştur. Çalışmamızda en sık iş kazası tipi hem kadın hem erkek cinsiyette DKAY (%23,9) olarak belirlenmiştir. Olguların %42,3'ünde (n=2998) makine-alet kullanımı olduğu saptanmıştır. Petrol-kimya-lastik-plastik-ilaç, ağaç ve kağıt, sağlık ve sosyal hizmetler, metal, otomotiv sanayi, GYDT sektörlerinde makine alet kullanımının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür. Acil servise başvuran iş kazası olgularının 1909'unda (%26,9) yumuşak doku yaralanması, 1760'ında (%24,8) kesi-laserasyon, 1221'inde (%17,2) göz yaralanması, 1075'inde (%15,2) ise kırık-çıkık tipinde yaralanma olduğu saptanmıştır. Kesi, yumuşak doku yaralanması, yanık ve zehirlenme olguları kadınlarda; kırık çıkık, tendon yaralanması, intraserebral kanama, damar yaralanması, amputasyon, göz yaralanması ve iç organ hasarı ise erkek cinsiyette anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur. Acil servise iş kazası ile başvuran olgularda en sık üst ekstremitede (n=3525, %49,7), ikinci sıklıkta baş boyun bölgesinde (n=2058, %29) yaralanma tespit edilmiştir. Acil servise başvuran iş kazası olgularının 5287'sinin (%74,6) acil servisten şifa ile taburcu edildiği; 1452'sinin (%20,5) yatarak tedavi gördüğü belirlenmiştir. Hastanemize başvuran ve acil serviste ya da yattığı klinikte eks olan olguların tamamının (n=33) erkek cinsiyette; en sık inşaat sektöründe ve düşme ile oluştuğu saptanmıştır. İş kazası nedeniyle acil servise başvuran olguların %32,1'inin (n=2277) taburculuktan sonra iş kazası ile ilişkili poliklinik başvurusu bulunduğu kayıtlıdır. Acil servise başvuran olgulardan geçici adli rapor düzenlenenlerin 192'sinde (%4,1) yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte yaralanma bulunduğu, 4465 (%95,5) olguda ise yaralanmanın yaşamsal tehlikeye neden olmadığı saptanmıştır. Kadınlarda BTM ile giderilebilir nitelikte hafif yaralanmalar anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. 2017-2022 yılları arasında Hastanemize başvuran tüm iş kazası olguları içinde (n=7442) Adli Tıp Anabilim Dalında rapor düzenlenen 272 olgu (%3,7) tespit edilmiştir. Rapor türlerine göre en sık kati rapor (n=221, %81,3) düzenlendiği belirlenmiştir. Adli Tıp Anabilim Dalında düzenlenen kati raporların %78,3 (n=173)'ünde yaşamsal tehlike yokken; %20,8'inde (n=46) yaşamsal tehlike olduğu yazılmıştır. Olguların %0,9'unda (n=2) yaşamsal tehlike ve BTM durumu belirtilmemiştir. Kati raporların %79,2'sinde (n=175) yaralanmanın BTM ile giderilebilir nitelikte olduğu; %19,9'unda (n=44) yaralanmanın BTM ile giderilemez nitelikte olduğu, kayıtlıdır. Bu çalışmada elde edilen bulgular, özellikle yüksek riskli sektörlerde iş güvenliği eğitimlerinin artırılmasının, makine bakım ve denetimlerinin düzenli yapılmasının kazaları önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir. Tüm veriler ortaya koymaktadır ki iş kazalarının önlenmesi ve azaltılması, hem işverenlerin hem de çalışanların iş güvenliği konusunda bilinçlenmesi, işverenlerin sorumluluklarını dikkat ve özenle yerine getirmesi ve her iki tarafın ortak mücadelesiyle mümkün olabilecektir.
2018-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici alet yaralanmaları nedeni ile başvuran olguların değerlendirilmesi
Kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici alet yaralanmaları ülkemizde ve dünyada her yıl milyonlarca insanı etkileyen bir sorundur. Çalışmamızda, yaralanmaların sebepleri ve sonuçlarını değerlendirerek alınabilecek önlemlerin belirlenmesi maksadıyla bilimsel verilere katkı sunmak amaçlanmıştır. Bu çalışmada 1 Ocak 2018 – 31 Aralık 2023 tarihleri arasında kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici alet yaralanmaları nedeni ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 9150 olgu dahil edilmiştir. Yaralanmalar, beklendiği şekilde en az Covid 19 pandemisine ait sıkı önlemlerin ve kısıtlamaların yaşandığı 2020 yılında meydana gelmiştir. Yaralanmaya en sık neden olan aletin kesici aletler olduğu saptanmıştır. Hastaneye müracaat eden olgularda en sık yaralanan bölgenin üst ekstremite, ikinci sıklıkta alt ekstremite, en az yaralanan bölgenin ise genital-anal bölge olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda olguların %57,4'ü ayaktan tedavi edilirken %29,9 olgu çeşitli servislerde yatarak tedavi görmüştür. Olguların yatarak takip ve tedavisinin en sık Ortopedi ve Travmatoloji servisinde yapıldığı kayıtlıdır. Olguların %56,5'i (n=5169) BTM ile giderilebilir ölçüde hafif nitelikte yaralandığı, %43,5 (n=3981) olguda yaralanmanın BTM ile giderilebilir ölçüde hafif nitelikte olmadığı; olguların %3,8'inde (n=351) yaralanma ile yaşamsal tehlike meydana gelmişken %96,2'sinde (n=8799) yaşamsal tehlike oluşmadığı saptanmıştır. Olguların 839'unda (%9,2) kemik kırığı oluşmuştur. En sık kırılan kemikler el falanks kemikleridir. Olgulardan %9,1'inde periferik sinir yaralanması saptanmıştır. En sık yaralanan periferik sinirin dijital sinirler olduğu belirlenmiştir. Olgularda en sık (%28,4) 21-30 yaş grubunda yaralanma saptanmışken en az yaralanma saptanan grubun 71 yaş ve üzeri grup olduğu belirlenmiştir. Kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici ve sayılan aletlerin elektrikli olanları ile yaralanmalarda; olguların özellikleri, varsa orijine ait bilgilerin, yaranın ilk muayenesine ait özelliklerin, yaranın kas, tendon ya da vücut boşluklarına uzanımı gibi bulguların, ilk gören hekimler tarafından ayrıntılı olarak kaydedilmesi gereklidir. Kişiden ve yakınlarından yaralanmaya neden olan aletin özellikleri ile ilgili edinilebilen bilgi olursa bunlar da adli raporlarda belirtilmelidir. Bu tür yaralanmaların çok büyük bir bölümünün acil servislere müracaat ettirildiği göz önüne alındığında; acil servislerde görevli hekimlere bu konuda büyük görev düşmektedir. Acil serviste görev yapan hekimlere düzenli olarak eğitim verilmesi, yaraların tanımlanması ve ayrımı ile adli prosedürün işleyişine katkı sağlayacaktır. Toplumda kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici ve bunların elektrikli olanları ile yaralanma, ölüm ve şiddet olaylarının önüne geçebilmek amacıyla bu tür yaralanmaların sıklığına, olay yerinin özelliklerine ve şiddetin zararlı sonuçlarına dikkati çekmek, toplumun yaralama ve yaralanmalar ile adli prosedür açısından bilgi düzeyinin artırılması ve farkındalığın sağlanması için hem sağlık personelinin hem de toplumdaki tüm bireylerin gerek medya aracılığıyla, gerek online platformlarda gerek yüz yüze eğitimlerine önem verilmelidir. Şiddetin ortaya çıkmasını artıran ya da şiddeti özendiren risk faktörlerinin belirlenmesi için sayılan aletlerle kasten yaralanan bireylerin ve saldırganların özelliklerinin, risk faktörlerinin belirlenmesine yönelik ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bununla birlikte kendine zarar verme/intihar açısından riskli olguların önceden saptanması için de eğitim süreçlerinde çocuklara ve iş yerlerinde çalışanlara yönelik tarama testleri gibi yöntemlerin kullanılmasına özendirici uygulamalar geliştirilmesi ve önlemler alınarak kişilerin kendilerine zarar vermeden uygun tedaviye sevk edilmesi sağlanmalıdır.
2014-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen adli raporlarda yaralanmanın yaşamsal tehlikeye neden olduğu belirtilen olguların incelenmesi
Adli nitelikli olaylarda rapor hazırlamak hekimlerin görevlerinden biridir. Travma sonucu oluşan yaralanmanın düzeyi hakkında bilgi veren adli travmatoloji raporları, 5237 sayılı TCK'nın 86, 87, 89, 94 ve 95. maddelerinde yer alan hususlara göre düzenlenir. Kişinin yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olduğu haller, TCK'nın 87/1, 89/2 ve 95/1 maddeleri gereği, suçun ağırlaştırıcı faktörleri arasında yer almaktadır. Çalışmamızda, 2014-2023 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama sayılan, yaralanmanın yaşamsal tehlikeye neden olduğu belirtilen 1863 olguya ait bilgiler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Rapor talebinde bulunan adli merci, yaş, cinsiyet, olay türü, orijin, yaralanan vücut bölgeleri, yaşamsal tehlike nedenleri, tedavi işlemleri, kişinin vücudunda kemik kırığına neden olup olmadığı, DOİSZ ya da DOİY niteliğinde olup olmadığı, yüzde sabit ize neden olup olmadığı gibi özellikler medikolegal açıdan incelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen 1863 olgunun %81,7'sinin (n: 1523) erkek, %18,3'ünün (n: 340) kadın olduğu, yaş ortalamasının 32,0 ± 18,01 bulunduğu, en çok olgunun 21-30 yaş grubunda (n: 419, %22,5) yer aldığı tespit edilmiştir. Olguların en sık Eylül (n:185, %9,9) ile Kasım (n:185, %9,9) aylarında ve sonbahar (n: 552, %29,6) mevsiminde yaralandığı saptanmıştır. Orijin ve olay türü açısından incelendiğinde, en sık orijin kaza (n: 1357, %72,9), en sık olay türü ise trafik kazası (n: 1032, %55,3) olarak bulunmuştur. Etkili eylem orijinli travmalarda erkek, kaza ve intihar/KZV orijinli travmalarda ise kadın cinsiyete anlamlı olarak fazla rastlandığı bulunmuştur. Kadınlarda trafik kazası ve yüksekten düşme, erkeklerde ise kesici delici alet, ateşli silah ve darp yaralanmaları anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Olguların %49,1'ine (n: 915) cerrahi tedavi uygulanmış, %42,8'ine ise hastane yatışı yapılarak medikal tedavi verilmiştir. Olguların %72,0'ında (n: 1341) kemik kırık veya çıkığına rastlandığı, en yüksek kemik kırığı veya çıkığı oranının %34,6 ile nörokranium bölgesinde görüldüğü tespit edilmiştir. Kadınlarda %77,1 sıklıkta, erkeklerde %70,8 sıklıkta kemik kırığı veya çıkığı saptandığı kayıtlı olup, kazalarda %83,9, trafik kazalarında %89,3 ve yüksekten düşmelerde %91,0 olguda yaralanma kırık ya da çıkık ile sonuçlanmıştır, bu sıklıklar anlamlı derecede yüksektir. DOİSZ ya da DOİY konusunda bilgi kayıtlı olan olguların %53,8'inin yaralanmasının, DOİSZ ya da DOİY niteliğinde olmadığı, %41,2'sinin yaralanmasının DOİY niteliğinde bulunduğu, %5,0'ının ise yaralanmasının DOİSZ olduğu tespit edilmiştir. Yaralanmanın yüzde sabit iz niteliğinde olup olmadığı hususunda görüş bildirilen olguların %9,7'sinin yaralanmasının yüzde sabit iz niteliğinde olduğu saptanmıştır. Trafik kazası sonucu yaralanmalarda; DOİSZ/DOİY (n: 73, %57,5) ve yüzde sabit iz (n: 18, %14,3) varlığı anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda, baş-boyun bölgesinin en sık yaralanan (%70,3) ve en sık yaşamsal tehlike niteliğinde yaralanmaya yol açan (%51,6) bölge olduğu tespit edilmiştir. Yaşamsal tehlike oluşturur nitelikte baş-boyun bölgesi yaralanması bulunan olguların %20,3'ünün kadın, %79,7'sinin erkek cinsiyette olduğu kayıtlı olup, kazalarda %84,6, trafik kazalarında %63,3, yüksekten düşmelerde %65,3, darplarda %83,3 olguda bu bölge travmaları, yaşamsal tehlike oluşturur nitelikte yaralanma ile sonuçlanmıştır. Bu sıklıklar anlamlı derecede yüksektir. Olgularımız, yaşamsal tehlike nedenleri açısından incelendiğinde, en sık yaşamsal tehlike sebepleri; kafa içi travmatik bulgular (n:772, %41,4), hemotoraks-pnömotoraks-pnömomediastinum-hava embolisi (n: 654 olgu, %35,1), kafatası-kafa tabanı-orbita tavanı kırığı (n: 645, %34,6), akciğer kontüzyonu-laserasyonu (n: 595, %31,9), büyük damar yaralanması (n: 174, %9,3), karaciğer yaralanması (n: 166, %8,9) ve dalak yaralanması (n: 149, %8,0) olarak tespit edilmiştir. 0-17 yaş grubunda, kafa içi travmatik bulgular (%25,3) ve kafatası-kafa tabanı-orbita tavanı kırığı (%29,9); 18-64 yaş grubunda, hemotoraks-pnömotoraks-pnömomediastinum-hava embolisi (%77,8) ve büyük damar yaralanması (%87,4) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Kadınlarda kafa içi travmatik bulgular (%20,6) ve karaciğer yaralanmasının (%24,1), erkeklerde ise büyük damar yaralanmasının (%88,5) anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda, yaşamsal tehlike niteliğinde yaralanması olan adli olguların medikolegal açıdan değerlendirilmesi amaçlanmış; adli raporlarda bu niteliğin belirtildiği olguların demografik, klinik ve adli özellikleri ortaya konularak, kaynaklarla karşılaştırmalı analiz gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulguların gerek adli tıp uygulayıcılarına gerekse adli mercilere yol gösterici olması ve TCK'ya dayalı raporlamada karşılaşılan güçlü ve zayıf yönlerin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlaması hedeflenmiştir. Bu yönüyle çalışma, yaşamsal tehlike kavramının pratikteki yansımalarına ışık tutmakta olup, ileride konuyla ilgili yapılacak araştırmalara da zemin hazırlayacağı düşünülmektedir.
2021-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 18 yaş altı adli vakaların medikolegal açıdan değerlendirilmesi
Çocukluk çağı (18 yaş altı), bireylerin biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişiminin sürdüğü, travmalara karşı daha kırılgan olduğu bir dönemdir. Yaralanmalar, bu dönemde önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 0–18 yaş arası çocukların ölüm nedenleri arasında yaralanmaların önemli bir yer tuttuğunu bildirmektedir. Adli olgular yalnızca istismar veya saldırı gibi doğrudan suç unsuru taşıyan durumları değil; yüksekten düşme, ilaç veya madde alımı, yanık, zehirlenme, intihar girişimi ve ihmale bağlı yaralanmaları da kapsamaktadır. Olgular genellikle ilk olarak acil servis başvurularında tanı alır, kayıtlara girer ve yapılan değerlendirmeler hem tıbbi hem de adli süreç açısından belirleyici rol oynar. Bu çalışma, 1 Ocak 2021–31 Aralık 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Erişkin ve Çocuk Acil Servisleri'ne başvuran 18 yaş altı adli olguları inceleyen kesitsel, retrospektif bir araştırmadır. Toplam 2601 adli olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Olguların demografik özellikleri, başvuru nedenleri (düşme, yanık, zehirlenme, istismar vb.), tedavi süreçleri ve adli rapor bilgileri (yaşamsal tehlike varlığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilirlik durumu) gibi özellikleri değerlendirilmiştir. Olguların %58,9'u erkek (n=1532), %41,1'i kız (n=1069) çocuklardan oluşmuştur. En büyük grubu %28,4 ile ergenler (12–17 yaş), ikinci sırada ise %28,0 ile oyun çağı (1–2 yaş) çocukları oluşturmuştur. Erkek çocukların ortanca yaşı (5,00 yıl), kız çocukların (4,00 yıl) olarak tespit edilmiştir. Olguların %87,9'u Antalya ilinde ikamet etmektedir ve olayların çoğu ev ortamında (%59,1) meydana gelmiştir. Başvurular en sık yaz mevsiminde (%28,3) ve akşam saatlerinde (17:00–23:59) (%50,34) gerçekleşmiştir. Acil servise başvuran 2601 adli olgu içinde; vücut boşluklarında yabancı cisim (%15,0), zehirlenmeler (%14,9), düşmeler (%14,3) en sık bildirilen 3 olay türü olup bunları asfiksiler (%9,3), darp ve akran kavgaları (%7,7), intihar veya kendine zarar verme girişimleri (%7,3) izlemektedir. Çocukluk çağında en sık zehirlenme nedeni ilaç alımı olup (%58,2), alınan ilaçlar arasında parasetamol/ibuprofen (%16,4) en sık bildirilen etken olmuştur. Ev ortamında ilaçların çocukların erişebileceği alanlarda bulunması, zehirlenmelerde ilaçların en sık etken olması açısından en önemli faktördür. İntihar ve kendine zarar verme olgularında %70,0 oranında yöntem ilaç alımı olup, bu olguların %83,7'si kız çocuklarıdır. Adölesan dönemde intihar amaçlı ilaç alımı sıklığının artışı, ruhsal destek eksikliğine ve psikiyatrik hastalık yüküne işaret ettiği kadar ev ortamında ilaçların kolay edinilebilir olmasına da dikkati çekmektedir. Diğer taraftan çalışmada; olgularda rastlanan en sık kronik hastalık grubunun psikiyatrik hastalıklar (%50,4) olduğu saptanmıştır. Bu oran intihar ve kendine zarar verme gibi olgular açısından psikiyatrik değerlendirme ve ihtiyacı olan çocuklarda psikososyal desteğin önemini göstermektedir. Çocuklukta ikinci sıklıkta zehirlenmeye yol açan etken temizlik ve dezenfeksiyon maddeleridir (%17,5) ve bunlarında ev ortamında çocukların erişebileceği alanlarda bulundurulmaması, kilitli dolaplarda saklanması ve ambalajlarının çocukların açamayacağı şekilde olması en önemli önlemlerdir. Yanık olgularında en sık nedenin sıcak sıvı teması olup, yine çocuklu evlerde güvenlik önlemlerinin önemini yansıtmaktadır. Asfiksi olgularında en sık neden gıda aspirasyonu (%67,4) olup, aspire edilen gıdaların %54,6'sını çerezler (fındık, fıstık, ceviz vb.) oluşturmuştur. Çalışmada çocuk adli olgularda; düşmelerin ikinci en sık acil servis başvuru nedeni oluşu, çocukluk çağında ev içi düşmelerin en sık rastlanan kazalar olduğunu gösteren önceki çalışmalarla uyumludur. Olgularda en sık yaralanma bölgesi baş-boyun (%31,1) iken, en sık görülen yaralanma tipinin kesiler/raddi yaralar (%20,7) olduğu saptanmıştır. Bunu yumuşak doku yaralanmaları (%19,0) ve kırık/çıkıklar (%18,2) izlemiştir. Toplam 401 kemik kırığının %23,7'si kafa bölgesindedir. Cinsiyet ve olay türü arasındaki ilişki incelendiğinde; kesici-delici alet yaralanmaları (%80,9), ateşli silah yaralanmaları (%87,0), trafik kazaları (%83,3) ve darp/akran kavgası (%81,9) olgularının büyük çoğunluğu erkek çocuklarda olduğu saptanmıştır. Çalışmada; kesici-delici alet yaralanmaları, motorsuz trafik kazaları ile darp/akran kavgası olgularının erkek cinsiyette daha sık görülmesi ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı bulunması, dikkat çekicidir. Ölümle sonuçlanan 19 çocuk olgu başvurusu olduğu saptanmış ve en sık ölüm nedeni %36,8 oranıyla asfiksi olarak belirlenmiştir. Suda boğulma 4 olguda, gıda aspirasyonu 2 olguda, sufokasyon 1 olguda ölüm nedenidir. Düşmeye bağlı ölümler %21,1 ile ikinci sırada yer alırken, olgular farklı yüksekliklerden düşme sonucu yaşamını yitirmiştir. Acil servise arrest halde getirilen ve kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) uygulanan olguların oranı da %21,1 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca ateşli silahla yaralanma ve ilaç alımı yoluyla intihar (%10,5) eden birer olgu, alev yanığı olan 1 olgu (%5,3) ve künt cisimle akranı tarafından darp edilen 1 olgu (%5,3) ölümle sonuçlanmıştır. Olguların %20,0'inde yaşamsal tehlike bulunduğu saptanmış olup, erkeklerde (%21,8) bu oran kızlardan (%17,9) anlamlı derecede yüksektir. En yüksek yaşamsal tehlike varlığı oranına, elektrik kazaları (%81,8) ve asfiksi olgularında (%52,1) rastlanmıştır. Asfiksi ve elektrik kaynaklı kazalar ile başvuran çocuklarda, yaşamsal tehlike bulunuşunun istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek oluşu önemli bir bulgudur. Yaralanmaların %59,6'sının basit tıbbi müdahale (BTM) ile giderilebilir nitelikte olduğu belirlenmiştir. Ateşli silah yaralanmaları, elektrik kazaları, kesici-delici alet yaralanmaları ve yüksekten düşme gibi yüksek enerjili travmalarda ise BTM ile giderilebilecek nitelikte hafif olmayan olguların sıklığı anlamlı şekilde daha yüksektir. Tedavi sonlanımına göre olguların %58,1'i acil servisten taburcu edilmiş, %34,6'sı servislere yatırılmıştır. Eks oranı %0,7 olarak kaydedilmiştir. En sık yatış yapılan birim Çocuk Cerrahisi servisidir (%43,8). Olguların çoğunun ayaktan tedaviyle taburcu edilmesi, travmaların çoğunlukla hafif düzeyde olduğunu ancak, %20 oranında yaşamsal tehlike bulunduğundan, adli bildirim yapılmasnın zorunluluğunu ve önemini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran çocuk adli olguların; çoğunlukla erkek, okul çağında ve ergenlik döneminde olduğunu göstermektedir. Bu sonuç, kaynaklarla paralellik göstermekte ve erkek çocuklarda riskli davranış eğilimi ile dış mekân aktivitelerinin daha fazla olmasına bağlanmaktadır. Kesici-delici alet yaralanmaları ve darp olgularının özellikle ergen erkeklerde yoğunlaşması, çevresel ve sosyal etkilerin önemini de ortaya koymaktadır. Bu durum, akran zorbalığı ve fiziksel şiddetin çocuk adli olgularındaki payının küçümsenemeyecek sıklıkta olduğunu ortaya koymaktadır. İntihar girişimlerinde ise kız çocukların oranı erkelere oranla daha yüksek olup, kaynaklarla uyumlu bir bulgudur. Bunların büyük kısmında yöntem ilaç alımıdır. Çalışmada; ateşli silah yaralanmalarının oranı yüksek olmasa da bu olgularda mortalite ve kalıcı sekel riski yüksek ciddi yaralanmalar oluşmaktadır. Yaralanmaların yaz ve ilkbahar aylarında artması, açık hava etkinliklerinin artışı ve gözetimin azlığıyla ilişkilendirilmiştir. Olayların çoğunlukla ev ortamında meydana gelmesi, çocuk güvenliği için alınması gerekli önlemlere olan ihtiyaça yanında ebeveyn denetiminin önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, 18 yaş altı adli olguların büyük kısmı önlenebilir nedenlerle oluşmaktadır. Çocuk güvenliği, ebeveyn eğitimi, ev içi ve çevresel düzenlemeler, riskli yaş gruplarına yönelik farkındalık çalışmaları, ruhsal hastalıkların değerlendirilmesi ve desteğe olan ihtiyacın giderilmesi, istismar ve ihmalin erken tespiti ile multidisipliner iş birliği, çocukluk çağı adli olgularının sıklığını azaltmak için gerekli temel stratejiler olarak öne çıkmaktadır.
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine intihar girişimi ve kendine zarar verme öyküsü ile başvuran olguların adli tıbbi açıdan değerlendirilmesi
İntihar girişimleri ve kendine zarar verme davranışları, önemli tıbbi, psikiyatrik ve adli sonuçları olan başlıca halk sağlığı sorunları arasında yer almaktadır. Adli–tıbbi açıdan; demografik özellikler, intihar yöntemleri ve nedenleri, psikiyatrik ve madde kullanım öyküsü, yaralanmanın şiddeti, yaşamı tehdit eden durumlar ve tedavi süreçlerinin kapsamlı biçimde değerlendirilerek adli rapor düzenlenmesi; hem doğru adli belge sağlanmak hem de etkili önleme stratejilerinin geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma, intihar girişimi veya kendine zarar verme nedeniyle hastaneye başvuran hastaların özelliklerini adli–tıbbi açıdan incelemeyi ve elde edilen verileri mevcut literatürle karşılaştırarak bilimsel kaynaklara katkı sağlamayı amaçlamıştır. 1 Ocak 2014 – 31 Aralık 2024 tarihleri arasında intihar girişimi/kendine zarar verme nedeni ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesine müracaat eden ve dijital hasta kayıt sisteminde yeterli bilgi kayıtlı olan toplam 906 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların %91,5'i (n=829) intihar girişimi, %8,5'i (n=77) kendine zarar verme olgularıdır. İntihar girişimi sonucu hastaneye başvuran olguların (n=829) %56,8'i (n=471) kadın, %43,2'si (n=358) erkektir. Kendine zarar verme sonucu müracaat eden olguların (n=77) %63,6'sı (n=49) erkek, %36,4'ü (n=28) kadındır. İntihar girişimi olguları (n=829) %29,6 ile en sık (n=245) ilkbahar mevsiminde başvurmuş olup bunu %26,9 ile (n=224) yaz, %22,6 ile (n=187) sonbahar, %20,9 ile (n=173) kış mevsimi izlemiştir. Olguların hafta içi (n=609; %73,5) ve en sık Çarşamba (n=136; %16,4), ikinci sıklıkla Salı (n=129; %15,6), üçüncü sıklıkla Pazartesi (n=121; %14,6) günü başvurduğu tespit edilmiştir. İntihar girişimi olgularının (n=829) hastane başvuru sıklığının gündüz saatlerinde sabah 09:00'dan itibaren artmaya başladığı, öğle saatlerinden itibaren ise saatler ilerledikçe giderek belirginleşen bir başvuru sıklığı oluştuğu, saat 12:00-15:00 arasında olguların %11,3'i, 15:00-18:00 arasında %16,4'ü, 21:00-24:00 arasında %16,8'inin başvurduğu, 18-21:00 arasında olguların %15,2'si başvurmuş olup bir önceki saat grubuna göre artış olmasa da başvuru sıklığı yüksekliğinin devam ettiği, en sık başvurunun (n=178; %21,5) 0-3 saatleri arasında olduğu ve akşamüstü saat 18 ile gece 03:00 arasında olguların %53,5'nin başvurduğu saptanmıştır. Gece 03:00 ile sabah 09:00 arasında ise başvuru sıklığı %10,7'dir. Hafta içi intihar girişiminde bulunan olguların da %58,9'u (n=359) 18:00-06:00 saatleri arasında, mesai saatleri dışında hastaneye başvurmuştur. İntihar girişimi olgularının yaş ortalaması 29,2 ± 12,5 yıl (en düşük yaş: 11, en yüksek yaş: 90) olarak hesaplanmıştır. Erkeklerde (n=358) ortalama yaş 33,3 ± 13,1 yıl (en düşük yaş: 12, en yüksek yaş: 90), kadınlarda (n=471) ortalama yaş 26,2 ± 11,1 yıldır (en düşük yaş: 11, en yüksek yaş: 66). En sık başvurunun %26,3 olgu ile (n=218) 25-34 yaş aralığında, en az başvurunun %1,4 olgu ile (n=12) 65 yaş ve üzeri grupta olduğu saptanmıştır. Olguların %55,7'sinin (n=462) bekar, %30,8'inin (n=255) evli, %10,0'unun (n=83) boşanmış olduğu kayıtlıdır. İntihar girişimi olgularında; kadınlar arasında bekar olanların sıklığı (%59,4), erkekler arasında bekar olanların sıklığından (%50,8) yüksektir. İntihar girişimi olgularında; erkekler arasında evli olanların sıklığı (%35,0) ise kadınlar arasında evli olanların sıklığından (%27,6) yüksektir. Nişanlı olkup intihar girişiminde bulunan 4 olgu da kadındır. Eğitim durumu hakkında kayıtlı bilgi olan 527 olgunun %15,4'ü (n=81) ilköğretim mezunu, %15,9'u (n=84) üniversite mezunu, %32,6'sı (n=172) ortaöğretim mezunu, %34,7'si (n=183) lise mezunudur. Olguların %67,0'si (n=556) ilaç alarak intihar girişimi nedeniyle başvurmuş olup, kadınların (n=471) intihar yöntemi %77,9 (n=367) ile en sık ilaç alımı olarak belirtilmiştir. İntihar girişimi nedeniyle başvuran (n=358) erkeklerin de en sık intihar yöntemi (n=189; %52,8) ilaç alımıdır. Kesici-delici alet kullanarak intihar girişiminde (n=64, %7,7) bulunanların %54,7'si (n=35) erkek, %45,3'ü (n=29) kadın; ateşli silah kullanarak intihar girişiminde (n=62; %7,5) bulunanların %88,7'si (n=55) erkek, %11,3'ü (n=7) kadın, ilaç dışı toksik madde (n=54; %6,5) kullananların %61,1'i (n=33) erkek, %38,9'u (n=21) kadın; ası ile intihar girişiminde (n=13; %1,6) bulunanların %84,6'sı (n=11) erkek, %15,4'ü (n=2) kadındır. Komplike intihar yöntemi kullananların (n=38) %60,5'i (n=23) erkektir. Komplike intihar olgularında; %60,5 ile en sık (n=23) ilaç alımı ve kesici-delici alet yaralanması ile intihar girişiminde bulunulduğu; %21,1 ile ikinci sıklıkta (n=8) ilaç ve ilaç dışı toksik maddelerin birlikte kullanımıyla intihar girişiminde bulunulduğu saptanmıştır. Yüksekten atlayarak intihar girişiminde bulunan (n=32) olgular içinde kadınların (n=25; %78,1) sıklığı erkeklerden (n=7; %21,9) fazla olmakla birlikte, intihar girişiminde bulunan tüm kadın olguların (n=471) yalnızca %5,3'ü yüksekten atlama yöntemini kullanmıştır. Alınan ilaç grubu bilinen 566 intihar girişimi olgusunun %30,4'ünde (n=123 kadın, n=49 erkek) antidepresan, %29,2'sinde (n=111 kadın, n=54 erkek) non-steroid anti-inflamatuar ilaçlar, %23,9'unda (n=93 kadın, n=42 erkek) parasetamol, %14,0'ünde (n=51 kadın, n=28 erkek) antibiyotik, kullanıldığı kayıtlı olup kadınlarda daha sık rastlandığı saptanmıştır. Olguların %19,8'inde (n=54 kadın, n=58 erkek) antipsikotikler kullanılmış olup erkeklerde daha sık rastlanmışken, olguların %13,1'inde rastlanan anksiyolitik ilaçları almış olan kadın ve erkek olgu sayıları eşittir. Ateşli silahla kendisini yaralayarak intihar girişiminde bulunanların %20,7'si (n=13) 35-44 yaş grubunda, %19,0'u (n=12) 45-54 yaş grubunda, %17,5'i (n=11) 25-34 yaş grubunda iken kesici-delici aletle kendisini yaralayarak intihar girişiminde bulunanların %41,1'i (n=37) 25-34 yaş grubunda, %22,2'si (n=20) 15-19 yaş grubundadır. Olguların %30,9'unda (n=256) yaralanmanın BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı belirlenmiş olup, ilaç alanlarda BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olma sıklığının (n=350; %75,9), yüksekten atlayarak ve ateşli silah kullanarak intihar girişiminde bulunan olgularda yaralanmanın BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmaması sıklığının (sırasıyla n=27; %90,0 ve n=62; %100,0) anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır. BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan yaralanmalar erkeklerde (n=144; %56,3), kadınlara (n=112; %43,7) oranla daha sıktır. İlaç alarak intihar girişiminde bulunanlarda yaralanmanın BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte oluşunun sıklığı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Olguların %19,4'ünde (n=161) yaşamsal tehlike meydana gelmiş olup, yaşamsal tehlikesi bulunan olguların %61,5'i erkektir. Kendine zarar verme davranışı (n=77) nedeniyle başvuran olguların ise %39,0'unda (n=30) yaralanmanın/bulgularının BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı, %13,0'ünde (n=10) yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte bir yaralanma meydana geldiği saptanmıştır. Kendine zarar verme nedeni ile başvuran olgulardan 74'ünde medeni durum bilgisi kayıtlıydı ve hem bekar, hem evli hem de boşanmış grupta erkeklerin sıklığı daha fazlaydı (sırası ile %64,0; %61,5; %60,0). Özgeçmişinde psikiyatrik hastalık öyküsü olduğu belirtilen (n=436) olguların %19,7'sinde (n=86) psikiyatrik bir hastalık geçmişi bulunduğu yazılı olsa da hastalığın tanısının belirtilmediği; tanısı kayıtlı olan 350 olgudan %40,3'ünün öyküsünde (n=141) depresyon, %13,4'inde (n=47) anksiyete bozukluğu, %10,6'sında (n=37) bipolar bozukluk, %10,3'ünde (n=36) alkol/madde bağımlılığı olduğu kayıtlıdır. Psikiyatrik hastalık tanısı olan hastaların rutin kontrollerinde, standart prosedür olarak "İntihar Risk Değerlendirmesi" yapılması ve uygun tedavi destek programları, riskin azaltılmasında faydalı olabilir. Yaşamsal tehlikesi bulunan ve özgeçmişte psikiyatrik hastalık öyküsü hakkında kayıtlı bilgi kayıtlı olan 110 (%13,3) olgunun %65,5'inde (n=72) psikiyatrik hastalık öyküsü bulunduğu yazılıdır. Yaralanması BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan ve özgeçmişte psikiyatrik hastalık öyküsü hakkında kayıtlı bilgi olan 196 (%23,6) olgu olup, bunların %59,7'sinde (n=117) psikiyatrik hastalık öyküsü bulunduğu saptanmıştır. Tüm intihar girişimi ve kendine zarar verme olgularının adli olgu olduğu ve adli rapor düzenlenmesi gerektiği de unutulmamalıdır. Olguların %25,2'sinde (n=209) intihar girişimi sonrası hastaneye başvurduğu sırada alınan kanda alkolün pozitif olduğu saptanmıştır. Olay yeri bilinen 526 (%63,5) olgunun %79,3'ünün (n=417), ikamet ettiği evde intihar girişiminde bulunduğu kayıtlıdır. Olgulardan 659'unun (%79,5) öyküsünde intihar girişimi için herhangi bir neden belirtilmiştir. Olguların %24,1'inde (n=159) aile içi geçimsizlik/boşanma süreci, %22,3'ünde (n=147) ruhsal hastalıkla ilgili nedenler, %19,1'inde (n=126) ebeveyn ile ilgili sorunlar, %17,9 olguda (n=118) özel arkadaş/partner (aşk/sevgili) ile ilgili sorunların intihar girişimi sebebi olarak ifade edildiği, kayıtlıdır. Medya ve eğitim yoluyla topluma, bireylerin zor zamanlarda ve duygusal başa çıkmakta zorlandıkları durumlarda psikolojik ve psikiyatrik destek aramalarının uygun bir yaklaşım olduğu ve bunu yapmaktan çekinmemeleri gerektiği, anlatılmalıdır. Olgulardan 240'ının dosya kayıtlarında, daha önceden bir veya daha fazla sayıda intihar girişiminde bulunulmuş olduğu, kayıtlıdır. İntihar girişimi olgularını muayene ve tedavi eden, değerlendiren başta acil servis hekimleri olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının hem tıbbi hem de adli sorumlulukları bulunmaktadır. Bu nedenle, Acil servis çalışanları başta olmak üzere, intihar girişimi olgularını değerlendiren tüm sağlık profesyonellerinin farkındalığı artırılmalı, intihar girişiminde bulunan kişilere gerekli psikiyatrik destek sağlanarak sonraki intihar girişimleri önlenmeye çalışılmalıdır. Böylece intihar girişimleri dolayısıyla da intihar girişimine bağlı klinik tablolar, yaralanmalar ve ölümlerin azaltılması mümkün olabilecektir.
Bakırköy aile mahkemelerince karara bağlanan boşanma davalarında tıbbi nedenlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İnsan sosyal bir varlıktır ve toplum içinde diğer bireyler ile kurduğu ilişkiler yaşamının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Toplumdaki temel kavramlardan biri olan "aile" ise kişinin paylaşmayı ve birlikte yaşamayı deneyimlediği ilk ve en önemli sosyal yapıdır. Bu çalışmada boşanma istemi ile başvuran bireylerin sosyodemografik, sosyoekonomik durumları ile birlikte varsa fiziksel ve ruhsal hastalık öykülerinin değerlendirilerek boşanma sürecine yol açan nedenlerin aydınlatılması, bu alanda çalışan sağlık profesyonellerinin süreçle ilgili dikkate almaları gereken noktaların belirlenmesi, bireylerin boşanma kararı alma süreçlerinin daha iyi anlaşılması ve bu konu hakkında farkındalığın artırılması hedeflenmektedir. Yöntem: Bu tez çalışması, çekişmeli boşanma dava dosyalarının retrospektif olarak taranmasıyla elde edilen veriler ile yürütülmüştür. Bu çalışmada Bakırköy Aile Mahkemelerince gerekçeli kararları 2018-2020 tarihleri arasında açıklanmış çekişmeli boşanma dosyaları uygun anahtar kelimeler aracılığı ile UYAP üzerinden taranmış ve 201 dava dosyası çalışmaya dahil edilmiştir. Retrospektif tarama verileri, dava dosya numaraları, davaya taraf kişilerin kimlik bilgileri, adresleri ve iletişim bilgileri gibi tanımlama için kullanılabilecek kişisel veriler kaydedilmeden analiz edilmiştir. İstatiksel analiz SPSS-22 (Statistical Package for Social Sciences) kullanılarak yapılmıştır. Öncelikle tanımlayıcı istatistikler yapılmış olup, Ki-Kare testi, Student-t testi, Mann-Whitney-U testi, Kruskal-Wallis testi uygulanmıştır. Bulgular: Dava dosyaları incelendiğinde; davayı açan tarafın 162'sinin (%80.8) kadın olduğu, boşanma yaşının erkeklerde ortalama 37.7, kadınlarda 34 olduğu, ortalama evlilik süresinin ise 10 yıl olduğu tespit edilmiştir. Boşanma gerekçelerinden birinin "cinsel problemler" olduğu belirtilen dava dosyalarında ortalama evlilik süresinin 8.23 olduğu saptanmış olup diğer gerekçelere kıyasla en kısa evlilik süresi olduğu tespit edilmiştir. Boşanma nedeni olarak dava dilekçesinde en çok öne sürülen tıbbi nedenlerin %51 ile alkol/madde bağımlılığı, %15 ile diğer psikiyatrik rahatsızlıklar ve %9 ile cinsel problemlerin olduğu saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: "Boşanma" hem eşler hem de çocuklar üzerinde kalıcı etkileri olan bir süreç olup toplumsal bir antite olarak tanımlanması ve çok boyutlu olarak analiz edilerek buna yönelik politikaların geliştirilmesi ve multidisipliner yaklaşılması gereken bir süreçtir. Çalışmada boşanmaların tıbbi sebepleri irdelendiğinde alkol/madde bağımlılığının önemli sıklıkta (n:115) boşanma sebebi olarak gösterildiği saptandı. 95 dava dosyasında (%44.3) mahkemece tıbbi bilirkişi raporu istendiği gözlenmiş olup, evliliğin sürdürülmesine engel mahiyet ve derecede olduğu kanaatine varılan tıbbi nedenlerin psikiyatrik nedenler olduğu gözlenmiştir.
Antalya'da 2015-2019 yılları arasında yapılan adli otopsilerde karşılaşılan kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümlerin değerlendirilmesi
Kardiyovasküler hastalıklar her yıl tüm dünyada çok sayıda ölüme yol açmaktadır. Ayrıca ani ve beklenmedik ölümlerin de en sık sebebi kardiyovasküler hastalıklardır. Bu çalışmada adli otopsiler içerisinde kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümlerin sıklığını, ve farklı kardiyovasküler ölüm sebeplerinde kalp ve beyinde meydana gelen makroskobik ve mikroskobik bulguların yaygınlığını belirleyerek, bu olguların otopsisi sırasında adli tıp hekiminin karşılaşılabileceği zorlukları değerlendirilmek amaçlanmıştır. Çalışmamızda 1 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde otopsisi yapılan olgular değerlendirilmiştir. Çalışmada kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölüm olguları cinsiyet, yaş, boy, kilo, VKİ, ölüm nedenleri, ölüm yeri ve otopsi bulguları açısından değerlendirilmiştir. Çalışma kriterlerine uyan toplam 1045 (%22,3) olgu tespit edilmiştir. Bu olguların 176'sı kadın (%16,8), 869'u erkektir (%83,2). Olguların yaşlarının medyan değeri 58 yıldır (kadınlar için medyan değer 59,5 yıl, erkekler için medyan değer 58 yıldır). Olguların %71,5'i 50 yaş ve üstündedir (n=748). VKİ değeri normal ve sağlıklı aralıkta olanlar (VKİ<25) erişkin popülasyonun %20'sini (n=206), kilolu aralıkta olanlar (25≤VKİ<30) popülasyonun %51,2'sini (n=527) ve obez (VKİ≥30) sınıflamasına girenler ise popülasyonun %28,8'ini (n=297) oluşturmaktaydı. Kadınların anlamlı olarak daha yüksek oranda sağlıklı kilo ve obez aralıklarında bulunduğu, erkeklerin ise kilolu sınıflamasında daha sık bulunduğu tespit edilmiştir. Olguların en sık rahatsızlandıkları yerler sırasıyla ev (n=417, %39,9), otel (n=220, %21,1) ve açık alanlarken (n=195, %18,7), ölümlerinin tespit edildiği yerler sırasıyla en sık sağlık kuruluşları (n=401, %38,4), ev (n=291, %27,8) ve otellerdir (n=136, %13). Ölümleri sırasında herhangi bir şahit bulunmayan olguların sayısı kayıtlara göre 418'dir (%40,0). En fazla ölümün ise sırasıyla Eylül (%10,8), Ağustos (%10,4) ve Kasım (%10,1) aylarında olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda en sık karşılaşılan ölüm sebepleri sırasıyla iskemik kalp hastalığı (n=719, %68,8), sol ventriküler hipertrofi (n=105, %10) ve aort diseksiyonu (n=58, %5,5) olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde iskemik kalp hastalıklarına bağlı ölümlere, kadınlarda ise serebrovasküler hastalıklar, aort diseksiyonu ve pulmoner tromboemboliye bağlı ölümlere anlamlı olarak daha sık karşılaşıldığı görülmüştür. Ani kardiyak ölüm kriterlerini sağlayan 735 olgu olup bunlar içinde de en çok görülen ilk üç ölüm sebebi yine iskemik kalp hastalığı (n=503, %68,4), sol ventriküler hipertrofi (n=78, %10,6) ve aort diseksiyonudur (n=41, %5,6). Bunların dışında ani kardiyak ölüm kriterlerini sağlayan 32 olguda herhangi bir makroskobik veya mikroskobik bulgu bulunamamıştır. Erişkin olgularda beyin ağırlıklarının medyan değerinin 1192 gr olup, erkeklerde bu değerin 1210 gr, kadınlarda ise 1089 gr olduğu hesaplanmıştır. Erkeklerde beyin ağırlığının kadınlara göre daha fazla olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Erişkin popülasyonda yaş arttıkça beyin ağırlığının azaldığı hesaplanmış olup, bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Tüm popülasyonda kilo ve beyin ağırlığının birlikte artış gösterdiği ve aralarındaki bu ilişkinin de istatistiksel olarak anlamlı bulunduğu tespit edilmiştir. Tamponad tespit edilen 89 olgunun 49'unda (%55,1) aort diseksiyonu sonucu, 36'sında (%40,4) akut miyokard enfarktüsü sonucu ventriküler rüptüre bağlı, 4'ünde (%4,5) ise aort anevrizması rüptürüne bağlı tamponad geliştiği tespit edilmiştir. Erişkin olguların medyan kalp ağırlığı 516 gr (n=1029, IQR=189, Q1=424, Q3=613, ort=534,9, min=214, maks=1303) olarak bulunmuştur. Erkeklerde kalp ağırlığının kadınlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir. Cinsiyetler arasında kalp ağırlığının vücut ağırlığına göre yüzdesi kıyaslandığında ise istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilememiştir. Bu nedenle, kalp ağırlıklarındaki cinsiyetler arası farklılığın, kadın ve erkek arasında vücut boyutlarındaki farklılıktan kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Erişkin olguların yaş ve kalp ağırlıklarının birlikte artış gösterdiği, bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğu, yaş ve kalp ağırlığının vücut ağırlığına oranının ise yine birlikte artış gösterdiği ve bu ilişkinin de istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Kalp ağırlığı ile vücut ağırlığının da birlikte artış gösterdiği anlaşılmış, aralarındaki bu ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Olguların %81,9'unda (n=856) koroner arterlerde çeşitli derecelerde ateroskleroz bulguları olduğu saptanmıştır. Sol koroner arterin sirkumfleks arter ayrımından önceki kısmında 107 olguda (%10,2), sol koroner arterin sol ön inen dalında 436 olguda (%41,7), sirkumfleks dalında 289 olguda (%27,7), sağ koroner arterde ise 303 olguda (%29) lümende şiddetli darlık yapan aterosklerotik plak bulunduğu tespit edilmiştir. Her üç koroner arterin lümenindeki daralma dereceleri ile olguların yaşlarının birlikte artış gösterdiği saptanmış, aralarındaki bu ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu anlaşılmıştır. Olguların 78'inde (%7,5) koroner arterlerde trombüs saptanmıştır. Olgulardan 524'ünde (%50,1) myokard kesitlerinde geçirilmiş miyokard enfarktüsünün makroskobik bulgularına, 569'unda (%54,4) ise miyokard kesitlerinden alınan örneklerde geçirilmiş miyokard enfarktüsünün mikroskobik bulgularına, rastlanmıştır. İskemik kalp hastalığına bağlı ölümlerin %59,7'sinde (n=429) ve diğer sebeplere bağlı ölümlerin %65,2'sinde (n=144) miyokardiyal interstisyel fibrozis bulunduğu tespit edilmiştir. Toplamda 122 olguda (%11,7) akut miyokardiyal enfarktüsün histopatolojik bulguları saptanmıştır. Çalışmamızda aort, pulmoner, mitral ve triküspid kapak çevreleri için medyan değerler sırasıyla 7,7 cm, 8,6 cm, 10,5 cm ve 13 cm olarak tespit edilmiştir. Her bir kapak için erkeklerde kapak çevresinin kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha büyük olduğu saptanmıştır. Tüm olguların 631'ine (%60,4) CPR uygulandığı kayıtlıdır. Evde rahatsızlanan olgulara otellerde, açık alanlarda, hapishanede ve diğer kapalı alanlarda rahatsızlanan olgulara göre anlamlı olarak daha az CPR yapıldığı belirlenmiştir. Kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümlerde ölüm sebepleri ile cinsiyetler arasında anlamlı farklılıklar olduğu saptanmıştır. Ölüm sebebinin doğru şekilde belirlenebilmesi için tüm ani ölüm olgularında ve tabiki ani kardiyak ölüm olgularında, detaylı sistematik otopsi protokolün dikkatleuygulanması, histopatolojik ve toksikolojik tetkiklerin yapılması gereklidir.. Detaylı otopsi ve histopatolojik incelemelere rağmen ani ölüme neden olan bazı kalp hastalıklarının yine de tespit edilemeyebileceği de unutulmamalıdır. Otopsi raporları düzenlenirken gerek ölüm sebebine ait tanının desteklenmesi, gerek diğer nedenlerin daha kesin ve itiraz edilemeyecek şekilde dışlanabilmesi yanında, bilimsel araştırmaların da daha detaylı ve güvenilir yapılabilmesi için; ölene ait geçmiş tıbbi belgelerin, hastalık raporlarının ve komorbiditelerine dair bilgilerin, çok acele temin edilerek ölü muayenesi ve/veya otopsi istem yazısı ile birlikte otopsi ekibine gönderilmesi tanıyı kolaylaştıracak ya da en azından destekleyecektir. Ayrıca ülkemizde otopsilerde uygulanması gereken minimum işlemlerin ve protokollerin belirlenerek yetkili dernek ve/veya kurumlarca kılavuz oluşturulmasının standardizasyonun sağlanması açısından önerilmektedir.
Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından 2011-2020 yılları arasında duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi ve/veya yüzünde sabit iz varlığı açısından rapor düzenlenen olguların değerlendirilmesi
Çalışmamızda, Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından 10 yıllık (2011-2020) süreçte, cezayı ağırlaştıran faktörler arasında bulunan, duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi ve/veya yüzünde sabit iz açısından değerlendirilerek rapor düzenlenen adli olgular retrospektif olarak araştırılmıştır. Olgular, yaş, cinsiyet, başvuru yılı, gönderilen yer, gönderen makam, olaydan muayeneye kadar geçen süre, hastanede kalış süresi, olay türü, duyu veya organ işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi ve/veya yüzünde sabit iz oluşturabilecek nitelikteki bulgu ve lezyonların değerlendirilmesi, yaşamsal tehlike varlığı, yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olup olmadığı, kemik kırık/çıkıkları olup olmadığı ve hayati fonksiyonlarına etkisi, yüzde sabit iz niteliğinde bulgu olup olmadığı, duyu veya organ zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde olup olmadığı, bunu oluşturan durumların özelliklerinin ortaya konması yönleriyle değerlendirilmiştir.Çalışmamızda, toplam 4056 olgunun 3100 (%76,4) tanesinin erkek, 956 (%23,6) tanesinin kadın olduğu, yaş gruplarına göre bakıldığında en çok olgunun 1055 (%26) olguyla 21-30 yaş grubu aralığında olduğu, saptanmıştır. 18 yaş altı olgular tüm olguların %16,5'ini (n=670), 65 yaş üstü olgular ise %2,8'ini (n=113) oluşturmaktadır. İstenilen hususlarda rapor düzenlenen olgular içerinde 729 (%18) olguda yaralanmanın yaşamsal tehlike oluşturduğu, 2153 (%53,1) olguda yaralanmanın ise basit tıbbi müdahale ile giderilemeyeceği, bulunmuştur. Tüm olgular içerisinde 2766 (%68,2) olguda kemik kırık/çıkığı saptanmazken, 593 (%14,6) olguda bir kemikte kırık/çıkık, 697 (%17,2) olguda ise birden fazla kemikte kırık/çıkık olduğu, bulunmuştur. Toplamda 1290 (%31,8) olguda saptanan kemik kırık/çıkıklarının hayat fonksiyonlarını 130 (%10,1) olguda hafif, 514 (%39,8) olguda orta, 646 olguda (%50,1) ağır derecede etkileyecek nitelikte olduğu, saptanmıştır. Olgular olay türüne göre değerlendirildiğinde, en sık rastlanan olay türlerinin sırasıyla; 1058 (%26,1) olguda ile darp, 972 (%24,0) olguda araç dışı trafik kazaları, 702 (%17,3) olguda araç içi trafik kazaları, 387 (%9,5) olguda kesici delici alet yaralanmaları ve 204 (%5) olguyla ateşli silah yaralanmaları olduğu, bulunmuştur. Trafik kazalarına araç dışı, araç içi ve niteliği belirtilmeyen şekilde ayrım yapılmaksızın değerlendirildiğinde ise, en sık rastlanan olay türünün, toplamda 1746 olgu (%43,1) ile (ADTK 972, AİTK 702, niteliği belirtilmeyen TK 72 olgu) trafik kazaları olduğu, söylenebilir. Çalışmamızda iş kazalarının, tüm olguların 304'nü (%7,5) oluşturduğu, belirlenmiştir. Çalışmamızda, tüm olguların 1572'sinde (%38,8) yüz bölgesinde yaralanma meydana geldiği, saptanmıştır. Yüzde yaralanması bulunan olguların 235'inde (%14,9) yüzdeki yaralanmanın, yüzde sabit ize neden olduğu saptanmıştır. Olgulardan 3'ünde ise, olay anında yüzde yaralanma olmamasına rağmen, ilerleyen süreçte olayla ilişkili yapılan işlem, tedavi ve/veya ameliyatların, iyileşme sürecini takiben yüzde sabit izle sonuçlandığı, anlaşılmıştır. Yüzde sabit iz konusunda değerlendirme yapılan olgular içerisinde; bir olgudan birden fazla durumun görülmesi mümkün olduğu göz önüne alınarak, 143 olguda yara sonrası nedbe dokusunun, 33 olguda yüz bölgesinde travmaya bağlı yapılan ameliyat izlerinin, 32 olguda yüz bölgesindeki kemik kırık/çıkıklarına bağlı asimetrik görünümün, 32 olguda doku bütünlüğünün yitirilmesinin, 13 olguda göz içi lezyona bağlı asimetrik görünümün, 6 olguda diş kırığının, 6 olguda yanık skarlarına bağlı görünümün, 3 olguda sinir paralizisinin yüzde sabit iz oluşturduğu kanaatine varıldığı, saptanmıştır. Çalışmamızda, hiçbir olguya "yaralanmanın yüzde sürekli değişikliğe neden olduğu" şeklinde sonuç verilmediği, belirlenmiştir. Çalışmamızda, travmanın duyu veya organ işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi açısından değerlendirildiği 3897 olgu içerisinde; 220 (%5,6) olguda travmanın duyu veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması niteliğinde olduğu, 306 (%7,9) olguda travmanın duyu veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesi niteliğinde olduğu, 3356 (%86,1) olguda travmanın duyu veya organ birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde olmadığı, 15 (%0,4) olguda İstanbul Adli Tıp Kurumu'ndan görüş alınmasının uygun olacağı şeklinde adli rapor düzenlendiği, saptanmıştır. Duyu veya organ işlevinin sürekli zayıflaması olarak rapor düzenlenen olgular (n=220) içerisinde bir olguda birden fazla durumun sürekli zayıflama oluşturabileceği de göz önüne alınarak bu duruma neden olan faktörlerin değerlendirilmesinde; 154 (%66,4) olgu eklem hareket açıklıklarındaki kısıtlılık, 30 (%12,9) olgu ampütasyon/kemiğin çıkarılması, 24 (%10,3) olgu duyu işlevinin bozulması, 18 (%7,8) olgu nörolojik sekel, 4 (%1,7) olgu organ çıkarılması, 2 (%0,9) olgu diğer nedenlere (1 olgu solunum fonksiyon, 1 olgu kardiyak fonksiyon kaybına) bağlı "travmanın duyu veya organ işlevinin sürekli zayıflaması niteliğinde olduğu" şeklinde rapor düzenlendiği, anlaşılmıştır. Duyu veya organ işlevinin yitirildiği şeklinde rapor düzenlenen olgular (n=306) içerisinde bir olguda birden fazla durumun yitimi oluşturabileceği de göz önüne alınarak, bu duruma neden olan faktörlerin değerlendirilmesinde; 113 (%35,9) olgu duyu işlevinin bozulması, 75 (%23,8) olgu organ çıkarılması, 51 (%16,2) olgu nörolojik sekel, 45 (%14,3) olgu ampütasyon/kemiğin çıkarılması, 30 (%9,5) olgu eklem hareket açıklıklarındaki kısıtlılık, 1 (%0,3) olgu diğer nedenlerden (erektil disfonksiyon) dolayı "travmanın duyu veya organ işlevinin yitirilmesi niteliğinde olduğu" şeklinde adli rapor düzenlendiği, kayıtlıdır. Çalışmamızda, duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi ve/veya yüzünde sabit iz açısından değerlendirilerek rapor düzenlenen adli olguların özellikleri ortaya konulmuş, ulusal ve uluslararası kaynaklar ile karşılaştırılmış olup, çalışmamızın gelecekte bu konu ile ilgili yapılacak çalışmalara yardımcı olacağı düşünülmüştür.
Antalya'da 2011-2020 yılları arasında otopsisi yapılan karbonmonoksit zehirlenmesine bağlı ölümlerin değerlendirilmesi
Çalışmamızda Antalya'da 2011-2020 yılları arasında otopsisi yapılan CO zehirlenmesine bağlı ölümlerle ilgili veriler (olguların sosyo-demografik özellikleri, ay ve mevsime göre dağılımları), ölümün orijini (kaza, intihar, cinayet), otopsi bulguları, otopsi yapılma sıklığı, histopatolojik inceleme ve toksikolojik analiz sonuçları gibi veriler değerlendirilerek; daha önce yapılan çalışmalarla karşılaştırmak, çalışmada adli tıp uzmanları açısından üzerinde durulması gereken noktalar, CO zehirlenmesi sonucu meydana gelen ölümleri azaltmak için alınabilecek önlemler ve yapılabilecek hukuki ve toplumsal düzenlemelere dikkat çekmek amaçlanmıştır. Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde 01.01.2011- 31.12.2020 tarihleri arasındaki 10 yıllık süreçte yapılan 8649 otopsi olgusu incelenmiş olup CO zehirlenmesi sonucu ölen 105 olgu tespit edilmiştir. Olgular; yaş, cinsiyet, boy, kilo, meslek, uyruk, ölümün meydana geldiği zaman (yıl, mevsim, ay ve gün), olayın orijini, olayın meydana geldiği şehir ve yer, COHb değeri, hastalık öyküsü, otopsi bulguları, toksikolojik analiz sonuçları, başka travmatik bulgu varlığı yönlerinden incelenmiştir. Çalışmamızda elde edilen verilere göre; CO zehirlenmesi nedeniyle ölüm sonrası Antalya'da otopsi yapılan 105 olguda erkek/kadın oranı 1,83 (E/K:68/37), olguların yaş ortalamasının 51,8 olduğu (min:1, max:95, SD:25,4), erkek olgularda yaş ortalamasının 51,6 (min:2, max:91, SD:23,7) ve kadın olgularda yaş ortalamasının 52,2 (min:1, max:95, SD:28,6) olduğu tespit edilmiştir. Olguların yaş aralıklarına göre dağılımına bakıldığında; en fazla olgunun 70-79 yaş (n:20, %19) ve 50-59 yaş (n:14, %13,3) aralıklarında olduğu görülmüştür. Olguların çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı (n:98, %93,3) olup, yabancı uyruklu 7 olgu içerisinde 5 olgunun Suriyeli olduğu (%4,8) saptanmıştır. CO zehirlenmesi nedeniyle otopsisi yapılan olgulardan Ocak (n:30, %28,6), Aralık (n:15, %14,3) ve Şubat (n:14, %13,3) ile kış aylarında en fazla olgu gözlenirken, Temmuz ve Eylül aylarında olgu saptanmadığı, 2 (%1,9) olgu Haziranda ve 3 (%2,9) olgu ise Mayıs aylarında görülmüştür. CO zehirlenmesinden ölen olgularda, olayın meydana geldiği günlere bakıldığında, ölümlerin en sık salı günlerinde (n:18, %17,2) gerçekleştiği, bunu sırasıyla perşembe (n:16, %15,2), pazartesi (n:15, %14,3) ve çarşamba (n:15, %14,3) günlerinin takip ettiği, en az ise cumartesi günlerinde (n:9, %8,6) gerçekleştiği saptanmıştır. Olgulardan 6'sında (%5,7) ise olayın meydana geldiği gün bilgisine ulaşılamamıştır. Günlere göre dağılımda, günler arası ve hafta içi hafta sonu günleri arasında istatistiksel farklılık tespit edilmemiştir. CO zehirlenmesi olgularının meydana geldiği yerlere bakıldığında; en sık evlerde (n:75, %71,4) olduğu saptanmıştır. Olguların orijine göre dağılımı incelendiğinde; orijinin 85 (%80,9) olguda kaza, 3 olguda (%2,9) intihar olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda CO zehirlenmesi sonucu ölen olgulardan cinayet orijinli olgu saptanmamış olup 17 (%16,2) olguda ise orijin ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Olgular CO kaynağı bakımından değerlendirildiğinde; en sık kaynağın soba (n:32, %30,5) olduğu saptanmıştır. Olayın orijinine göre olgularda tespit edilen CO kaynağına bakıldığında; tespit edilen 3 intihar olgusunun hepsinde CO kaynağının mangal kömürü olduğu saptanmıştır. CO kaynağı ve orijin ile ilgili veriye ulaşılamayan olgular dışlandığında ve CO kaynakları mangal kömürü ve diğerleri şeklinde gruplandırıldığında olguların orijine göre CO kaynağının dağılımı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p:0,000). Olayın meydana geldiği mevsime göre CO kaynağı incelendiğinde; kış mevsiminde meydana gelen toplam 59 olgudan 23'ünde CO kaynağının soba olduğu, 26 olguda soba dışında bir CO kaynağı saptanmıştır, 10 olguda ise CO kaynağı ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Kış mevsimi dışında diğer mevsimlerde meydana gelen toplam 46 olgudan ise sadece 9 tanesinde CO kaynağının soba olduğu, 31 olguda soba dışında başka bir CO kaynağı tespit edilmiş olduğu, 6 olguda ise CO kaynağı ile ilgili herhangi bir veri elde edilememiştir. Olgularda tespit edilen COHb değerleri incelendiğinde; 1 olgunun COHb değeri teknik nedenlerden dolayı tespit edilememiş olup diğer 104 olgu içerisinde, minimum değer %15,4, maksimum değer %84,3 olup ortalama COHb değeri %56,5 (SD:16,07) olarak saptanmıştır. Cinsiyete göre COHb değerleri değerlendirildiğinde; kadınlarda %17,4-%76,4 arasında değişmekte olup ortalama COHb değeri %52,6 (SD:15,60) olarak saptanmıştır. Erkeklerde COHb değerleri %15,4-%84,3 arasında tespit edilmiş ve erkeklerdeki ortalama COHb değeri de %58,6 (SD:16,04) bulunmuştur. Olgularda tespit edilen COHb değerleri belirli aralıklara ayrılıp gruplandırıldığında en yüksek olgu sayısının 36 olgu ile %61-70 COHb değeri aralığında, en düşük olgu sayısının ise 4'er olgu ile %10-20 ve %81 ve üzeri COHb değeri aralığında olduğu dikkat çekmektedir. CO zehirlenmesi sonucu ölen olgularda, olguların ölüm yerine göre dağılımı incelendiğinde en yüksek ölüm yeri oranının 93 (%88,6) olgu ile olay yeri olduğu, 7 (%6,7) olgunun hastanede öldüğü tespit edilmiş olup 5 (%4,7) olgunun ölüm yeri ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Çalışmamızda olguların ölü lekelerine göre dağılımı incelendiğinde 80 (%76,2) olguda ölü lekelerinin olduğu, 19 olguda ileri derecede vücut yanığından, 6 olguda çürümeden dolayı olmak üzere toplam 25(%23,8) olguda ise ölü lekesi durumunun değerlendirilemediği saptanmıştır. Olguların ölü lekelerinin rengine göre dağılımında; ölü lekelerinin en fazla oranda açık kırmızı-pembe/kiraz kırmızısı (n:68, %64,8) renkte olduğu, hafif açık kırmızı renkte 3 (%2,9) olgunun, diğer renklerde de 9 (%8,5) olgunun tespit edildiği saptanmıştır. Olgular otopsi sırasında solunum yolunda tespit edilen özelliklere göre incelendiğinde; en yüksek oranda (n:28, %26,7) duman isi tespit edilmiş olup 13 (%12,4) olguda solunum yolunda herhangi bir özellik saptanmamıştır. Olgular otopsi sırasında özefagusta tespit edilen özelliklere göre incelendiğinde; en yüksek oranda (n:14, %13,3) duman isi tespit edilmiş olup 73 (%69,5) olguda özefagusta herhangi bir özellik saptanmamıştır. Olgular kronik hastalık(kalp-damar hastalığı, akciğer hastalığı diyabet, hipertansiyon, kanser vs) durumuna göre değerlendirildiğinde 51 (%48,6) olguda kronik hastalık durumu ile ilgili herhangi bir veriye ulaşılamamış olup, 31 (%29,5) olguda kronik hastalık olmadığı, 23 (%21,9) olguda ise kronik hastalık olduğu tespit edilmiştir. Kronik hastalık durumu ile ilgili herhangi bir veriye ulaşılamayan 51 olgu değerlendirme dışı bırakılarak, olgulardan kronik hastalık durumları bilinenler COHb düzeylerine göre incelendiğinde; herhangi bir kronik hastalığı olmayan 31 olgunun ortalama COHb değeri %60,1, kronik hastalığı bulunan 23 olgunun ortalama COHb değeri ise %50,6 olarak tespit edilmiştir. Kronik hastalık durumuna göre ortalama COHb değerlerinde tespit edilen farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Olguların yaş gruplarına göre COHb değerlerini karşılaştırdığımızda en yüksek ortalama COHb değerinin %68,4 ile 20-29 yaş grubunda, en düşük ortalama COHb değerinin ise %42,4 ile 90 yaş üzeri grupta olduğu tespit edilmiştir. Olguların yaşı ile COHb değeri arasında istatistiksel olarak ters orantı tespit edilmiş olup yaş arttıkça COHb değerinin azaldığı, yaş azaldıkça da COHb değerinin arttığı saptanmıştır. CO zehirlenmesi sonucu ölen kişilerde tespit edilen COHb değerinin yaş arttıkça düşük, yaş azaldıkça yüksek tespit edilmesi ileri yaşta artan kronik hastalıklar ile ortalama COHb değerinin gençlere göre daha düşük olabilmesi ve CO'e olan duyarlılığın artmasına bağlanmaktadır. CO zehirlenmelerinde çoklu ölüm olaylarının görülmesi; barınma amaçlı kullanılan ev, çadır gibi kapalı ortamlarda birden fazla kişinin bulunabileceği, CO'in renksiz, kokusuz ve irritan olmayan bir gaz olması ve maruziyetin özellikle uyku sırasında daha fazla olduğu göz önüne alındığında, bu sonucun beklenen bir durum olduğu düşünülmektedir. Kiraz kırmızısı ölü lekelerinin bazı olgularda görüldüğü ancak ölü lekelerinin kiraz kırmızısı renk olmadığı olgularla da karşılaşılabildiği anlaşılmaktadır. Bu yüzden CO zehirlenmesinden şüphelenilen her olguda COHb tayini mutlaka yapılmalıdır. CO zehirlenmesi olgularının büyük bir kısmında orijinin önlenebilir nitelikte kazalar olduğu, ölüme neden olan CO kaynaklarına bakıldığında büyük bir kısmının kömür sobaları olduğu görülmektedir. CO kaynağı olabilecek ısınma ve ısıtma aletlerinin düzenli kontrolü ve bakımı yapılarak, bacaların, kullanılan yakıtların, havalandırma sisteminin standartlara uygunluğunun sağlanması ve toplumun bu konudaki farkındalığının eğitimlerle artırılması ile bu önemli sağlık sorununun azaltılabileceği düşünülmektedir. Konutlarda ve kamusal alanlarda CO maruziyetini önlemek için CO sensörleri kullanılabileceği, bunun da yasal mevzuatlarla zorunlu hale getirilerek mevcut kazaların en aza indirebileceği kanaatindeyiz.
İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'ne mobbing iddiası ile başvuran olguların adli tıbbi değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Sık kullanılan anlamı ile işyerinde psikolojik taciz olarak tanımlanan mobbing çok boyutlu ve disiplinli bir konudur. Bu tez çalışması, İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran olgulardan retrospektif elde edilen veriler, yaygın kullanımı bulunan Olumsuz Davranışlar Ölçeği Türkçe Formu(NAQ-TR) ve konuya ilişkin araştırmalar ışığında, bugüne değin raporlaması yapılmış olgu bazındaki geniş kapsamlı araştırma ile mobbing kavramına bütüncül bir kaynak oluşturmak, tanıya yönelik standardizasyon ve ileride yapılacak çalışmalar için veri havuzuna katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Çalışmada İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'nde raporlandırılmış olguların dosyaları taranmış, iletişim kurulabilenlere gönüllülük ilkesi çerçevesinde "Sosyodemografik Veri Formu" ve NAQ-TR ölçeği uygulanmıştır. Retrospektif tarama verileri ve ölçek sonuçları SPSS ver. 21.0 ile analiz edilmiştir. Bulgular: 2008-2018 yılları arasında raporlandırılmış 261 olgunun 171'i(%66) mobbing ile uyumlu, 33'ü(%13) uyumsuz şeklinde sonuçlandırılmıştır. Uyumlu olguların 121'i(%71) kadın, 50'si(%29) erkek, yaş ortalaması 40±8, %56'sı lisans, %28'i yüksek lisans ve doktora mezunu olup, %95'i dikey mobbing uygulandığı tespit edilmiştir. Yaşadıkları travmatik süreç sonucunda olguların %70'inde depresif bozukluk, %57'sinde TSSB, %15 inde uyum bozukluğu geliştiği saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Kişilerin sağlığını olumsuz etkileyen önemli bir stresör olup, hedef kişinin sağlığı dışında, istifa, sağlık/sigorta masrafları, erken emeklilik vb nedenlerle işyerine, ekonomiye ve toplum için zararlı sonuçlara yol açan mobbing iddialarında objektif tanı kriterlerini içeren adli tıbbi değerlendirme önemlidir. Eğitim ve sağlık sektörü başvurularının ilk sıralarda bulunduğu olgulardan elde edilen bulguların önemli ölçüde bu alanda yapılan araştırmalarla uyumlu olduğu saptanmış, tanı, ayırıcı tanı ve önlemeye yönelik geliştirilecek stratejiler için veri havuzuna önemli katkısı olacağını düşündürmektedir.
Akut/kronik fiziksel travmalı olguların dijital kızılötesi termal kamera ile değerlendirilmesi ve elde edilen bulguların travma ile nedensellik bağının incelenmesi
Dijital kızılötesi termografik görüntüleme (DITI), vücuttaki sıcaklık dağılımının görüntülenmesine olanak sağlayan, klinik uygulamalarda birçok hastalık için tanı ve tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde uzun süredir kullanılan noninvaziv bir yöntemdir. Adli tıp pratiğinde, fiziksel travma öyküsü bulunan olgularda nedensellik bağı değerlendirmelerinde olguların geç başvurması, uygulanan fiziksel şiddetin üzerinden uzun zaman geçmesi, meydana gelen yaralanmaların iyileşmesi vb. nedenlerle güçlük yaşanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, akut ve kronik fiziksel travmalı olgularda şiddete maruz kalan bölgeler ile ağrılı bölgelerin dijital kızılötesi termal kamera ile görüntülenmesi sonucu elde edilen bulguların, nedensellik ilişkisinin aydınlatılmasında katkısı ve yöntemin uygulanabilirliğini araştırmaktır. Çalışmaya İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı'na başvuran, erken/geç dönem travma öyküsü bulunan olgular dahil edilmiş ve Ağustos 2018– Nisan 2019 tarihleri arasında bu birimlere başvuran 60 travmalı olgu ile 30 kontrol grubu olgunun verileri değerlendirilmiştir. Travma Grubu ve Kontrol Grubu olgularının her birinin FLIR T540 termal kamera ile tüm vücut termal görüntüleri alınmış, vücut 19 ayrı bölgeye ayrılarak her bir bölge için sağ sol taraf ayna görüntüsü üzerinden sıcaklık hesaplamaları yapılmıştır. Sonuç olarak bir bölge hariç diğer tüm bölgelerde travma varlığı ile sıcaklık farkları arasında anlamlı fark saptanmıştır. Sıcaklık farkı ile ağrı arasındaki ilişki incelendiğinde; olguların ağrı tanımladıkları tüm bölgelerde sıcaklık açısından anlamlı farklılık saptanmıştır. Son 6 ay içerisinde travmaya maruz kalmış olanlarda yüksek oranlarda duyarlılık ve özgüllük tespit edilmiştir. Bulgular, DITI'nin travmanın belirlenmesinde, dolayısıyla öykü ile birlikte değerlendirildiğinde nedenselliğin aydınlatılmasında ek bir tanı aracı olarak kullanılabileceği düşündürmektedir.
2016-2020 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalına medeni hakların kısıtlanması veya sınırlandırılması (vesayet ve yasal danışmanlık) için yönlendirilen olguların değerlendirilmesi
Medeni hakların kısıtlanması veya sınırlandırılması, medeni hakları kullanma yetkisinin, kısmen (kayyım, yasal danışman atanması) ya da tamamen (vasi atanması) mahkemenin tayin ettiği gerçek kişiye devredilmesidir. Ayrıca toplum için tehlike oluşturan ve/veya korunması için yasal danışman, vasi atanması gibi rutin kısıtlama yöntemlerinin yeterli olmadığı kararına varılan kişilerde zorla yatış ve tedavi seçenekleri de bulunmaktadır. Çalışmamızda 01 Ocak 2016- 31 Aralık 2020 tarihleri arasında, adli makamlarca medeni haklarının kısıtlanması istemiyle yönlendirilen 482 olgunun raporları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmada medeni haklarının kısıtlanması istemiyle yönlendirilen olguların; yaş, cinsiyet, raporda belirtilen tıbbi tanı ve klinik durumları, kısıtlanma kararı ve kısıtlanma seviyesi gibi özellikler açısından değerlendirilmesi ve sonuçların kaynaklarla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 482 olgunun 21'i, daha önce medeni hakları kısıtlanmış ve kısıtlanma ihtiyacının yeniden değerlendirilmesi için yönlendirilmişken; 461'i medeni haklarının kısıtlanması istemiyle ilk kez yönlendirilmiştir. Kısıtlanmasının uygun olup olmadığının değerlendirilmesi için gönderilen 461 olgunun 42'sinde (%9,1)ayrıca TMK madde 432 kapsamında koruma amacıyla özgürlüğünün kısıtlanmasının gerekip gerekmediği de sorulmuştur. Mahkemeler tarafından görüş istenen olguların sayıları 2016 yılında 55 (%11,4), 2017 yılında 62 (%12,9), 2018 yılında 87 (%18,1), 2019 yılında 126 (%26,1) ve 2020 yılında 152 (%31,5) olup; yıllara göre sayıca artma eğiliminde olduğu saptanmıştır. Kısıtlanması için ilk kez yönlendirilen 461 olgunun 249'u (%54) erkek, 212'si (%46) kadın olup, yaş ortalaması 48,8±21,07'dir. Olgular yaş gruplarına göre incelendiğinde; 18 yaş altında 4 olgu (%0,9), 18-64 yaş aralığında (18. ve 64. yaşlar dahil) 340 olgu (%73,8), 65 yaş ve üstünde 117 olgu (%25,3) vardır. En sık rapor talep eden makamların sırasıyla; sulh hukuk mahkemeleri (n=277, %60,2), aile mahkemeleri (n=124, %26.9) ve Cumhuriyet Savcılıkları (n=53, %11,5) olduğu belirlenmiştir. Olguların tamamında müzekkerede vasi tayini gerekip gerekmediği sorulmuş olup, yalnızca 30 (%6,5) olguda yasal danışman, 2 (%0,4) olguda kayyım atanmasının gerekip gerekmediği de sorulmuştur. Olguların 351'inde (%76,1) kısıtlanma isteminin gerekçesinin belirtilmediği, 110'unda (%23,9) belirtildiği görülmüştür. Müzekkerelerdeki en sık belirtilen gerekçelerin boşanma davası (n=43, %9,4), velayet davası (n=11, %2,4), boşanma+velayet davası (n=35, %7,6) olduğu saptanmıştır. Olgulardan 210'unun (%45,6) kısıtlanmasına gerek olmadığı, 179 (%38,9) olguya vasi atanmasının, 37 (%8) olguya yasal danışman atanmasının uygun olduğuna karar verildiği, 35 (%7,5) olgunun kısıtlanma durumuna karar verilemediği, kayıtlıdır. Tüm yaş grupları incelendiğinde en sık kısıtlanma sebebi olan hastalıkların; demans (n=47, %10,2), psikotik bozukluklar (n=54, %11,7), travma nedenli kafa içi kanama ve inmeler (n=41, %8,9), mental retardasyon (n=31, %6,7), bipolar bozukluk (n=28, %6,1) ve alkol ve/veya madde kullanım bozuklukları (n=27, %5,9) olduğu saptanmıştır. Geriatrik yaş grubundaki kişilerde kısıtlanma nedeni olarak demans ve inme ön plana çıkarken; aktif çalışan yaş grubunda psikiyatrik hastalıklar ve travma nedenli kafa içi kanamaların öne çıktığı görülmüştür. Kısıtlanma durumunun yeniden değerlendirilmesi için yönlendirilen olgular incelendiğinde: önceden vasi atanmasının uygun olacağı şeklinde hakkında rapor düzenlenmiş olan 18 olgunun 7'sinde (%38,9) kısıtlanma gerekliliğinin ortadan kalktığı, 8'inde (%44,4) vasi ihtiyacının devam ettiği ve 3'ünde (%16,7) yasal danışman atanmasının uygun olduğuna karar verildiği; önceden yasal danışman atanmasının uygun olduğu kararı verilmiş olan 3 olgunun 1 tanesinde kısıtlanma gerekliliğinin ortadan kalktığı, 2 tanesinde vasi atanmasının uygun olduğuna karar verildiği kayıtlıdır. Zorunlu yatış ve tedavi açısından değerlendirmesi istenen olgulardan, 14'üne (%33,3) TMK madde 432 kapsamında özgürlüğünün kısıtlanmasının uygun olcağı, 28'ine (%66,7) TMK madde 432 kapsamında özgürlüğünün kısıtlanmasına gerek olmadığı yönünde sonuç verildiği saptanmıştır. Medeni hakların kısıtlanması ile ilgili raporların, hukuki ehliyeti sınırlandırması nedeniyle rapor düzenlenen kişi açısından çok önemli sonuçları bulunmaktadır. Bu sebeple raporun düzenlendiği yer ve düzenleyen hekimlerden bağımsız olarak aynı şartlardaki, aynı bulgulara sahip kişilere, aynı kısıtlanma kararının verilebilmesi için standardizasyonun sağlanmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu konuda yargı organının kısıtlanma istemi ile ilgili müzekkerelerive eklerinin, gerek kişi hakkında, gerek istemin gerekçesi ve beklentilerle ilgili yeterli ve uygun bilgi içermesi, ilk basamak olarak ele alınmalıdır. Diğer taraftan, hekimler tecrübeleri ile en uygun gördükleri kanaatlerini kullanarak kısıtlama kararlarını vermek zorunda kaldıklarından, hukuki dayanağı başta olmak üzere farklı merkezlerde farklı uygulamaların ortaya çıkmasının önlenmesi için, yol gösterici ve ayrıntılı kılavuzların oluşturulmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Hukuki ehliyet, Vasi, Yasal danışman, Zorunlu yatış
Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Anabilim dalına ceza ehliyeti değerlendirilmesi için müracaat ettirilen erişkinlerin adli psikiyatrik ve sosyodemografik özelliklerinin incelenmesi
Ceza sorumluluğu kavramı, eski çağlardan beri hem kamu vicdanı açısından, hem de hukuki ve tıbbi açılardan en tartışmalı konulardan biri olmuştur. Günümüzde bu kavram üzerinde eskiye göre güçlü bir toplumsal fikir birliği bulunmaktadır ve ülkemizde Türk Ceza Kanunun 31. maddesinde yaş küçüklüğü, 32. maddesinde akıl sağlığı, 33. maddesinde sağır ve dilsizlik, 34. maddesinde ise geçici nedenler, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma başlıkları altında yasal çerçevede ele alınmıştır. Çalışmamızda Anabilim Dalımıza erişkinlerde ceza ehliyeti değerlendirilmesi için müracaat ettirilmiş olguların ceza sorumluluğu kararları ile, sosyodemografik özelliklerinin, işledikleri iddia olunan suç türlerinin ve adli psikiyatrik özelliklerinin birbiriyle ilişkisinin değerlendirilmesi ve bu sayede literatüre katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına 01.01.2016- 31.12.2020 tarihleri arasında ceza ehliyeti değerlendirilmesi için müracaat ettirilen olguların verileri retrospektif olarak Anabilim Dalı fiziki arşivi, elektronik rapor veri tabanı ve Hastanemiz Mia-Med bilgi işlem sistemi üzerinden elde edilmiştir. 1011 olgudan elde edilen veriler IBM SPSS versiyon 26.0 (IBM Corporation, Armonk, NY, USA) aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklenmiş ve gerekli istatistiksel analizler yapılmış, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda değerlendirilen 1011 kişinin yaş ortalaması 37,04 olup; %84'ü (n:849) erkek, %16'sı (n:162) kadındır. Eğitim süresi ortalaması 8 yıl olup, %53,5'i (n:541) ilköğretim mezunu, %49,8'i (n:503) bekardı, %55,1'inin (n:557) çocuğu yoktu, %48,7'si (n:492) olay tarihinde işsizdi. Olguların yalnızca %26,7'si (n:270) alkol kullanıyordu, %29,8'inin (n:301) ise madde kullanım öyküsü bulunuyordu. Olguların %26,3'ünün (n:266) yaralama, %23,2'sinin (n:235) hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik, %11,6'sının (n:117) hakaret veya tehdit ve %7,8'inin (n:79) cinsel saldırı suçları işlediği iddiasıyla müracaat ettirildikleri belirlenmiştir. Öldürme suçu işlediği iddia edilen olguların %66,7'sinin (n:8), yaralama suçu işlediği iddia edilen olguların %55,6'sının (n:148), cinsel saldırı suçu işlediği 111 iddia edilen olguların %53,2'sinin (n:42), hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik suçu işlediği iddia edilen olguların %51,9'unun (n:122) ilköğretim mezunu olduğu, terör suçu işlediği iddia edilen olguların ise %62,5'inin (n:5) üniversite mezunu olduğu belirlenmiştir. Kayıtlara göre; yaralama, cinsel saldırı ve hırsızlık, sahtecilik veya dolandırıcılık suçları işlediği iddia edilen olguların olay tarihinde en sık çalışma durumunun işsiz kategorisinde olduğu ve oranların sırasıyla %52,3 (n:139), %46,8 (n:37) ve %47,2 (n:111) olduğu tespit edilmiştir. Öldürme suçu iddiasıyla müracaat ettirilen olguların %66,7'sinin (n:8) ve terör suçu işlediği iddia edilen olguların ise %75'inin (n:6) olay tarihinde bir işte çalıştığı belirlenmiştir. Olguların yalnızca %37,8'inde (n:382) suç öyküsü bulunuyorken; öldürme, yaralama, cinsel saldırı ve hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik suçları iddiasıyla müracaat ettirilen olguların çoğunlukla bilinen bir suç öyküleri olmadığı ve suç öyküsüne rastlanmama oranların sırasıyla %75 (n:9), %65 (n:173), %78,5 (n:62) ve %51,5 (n:121) olduğu; askerden veya cezaevinden firar eden veya asker kaçağı olan olguların ise %55,9'unun (n:33) suç öykülerinin bulunduğu kayıtlıdır. Yapılan psikiyatrik ve nörolojik muayeneler sonucunda; olguların %22,6'sına (n:228) şizofreni veya psikotik bozukluk, %11,1'ine (n:112) bipolar bozukluk, %10,2'sine (n:103) ise zeka geriliği tanısı konduğu, tespit edilmiştir. Olguların %41'inde (n:414) TCK 32/1 kapsamında ceza ehliyeti olmadığı, %37,3'ünde (n:378) ceza ehliyetinin tam olduğu, %8,8'inde (n:89) TCK 32/2 kapsamında azaltılmış ceza sorumluluğu olduğu, %0,2'sinin (n:2) TCK 34/1 kapsamında ceza ehliyetinin geçici olarak ortadan kalkmış olduğu kararı verildiği, %12,7'sinin (n:128) kapalı psikiyatri servisinde gözlem altına alınarak karar verilmesi için sevk edildiği belirlenmiştir. TCK 32/1 veya TCK 32/2 maddeleri kapsamında değerlendirilmesinin uygun olduğu kararı verilen olguların en çok ilköğretim mezunu (oranlar sırasıyla %44,6 (n:185) ve %57,3 (n:51)), ikinci sıklıkta lise mezunu (oranlar sırasıyla %23,6 (n:98) ve %14,6 (n:13)) olduğu; ceza ehliyeti tam olan olguların %61,9'unun (n:234) ilköğretim, %17,7'sinin (n:67) lise mezunu olduğu kayıtlıdır. TCK 32/1 ve TCK 32/2 maddesi kapsamında değerlendirilmesinin uygun olduğu kararı verilen olguların olay tarihinde çoğunlukla işsiz (oranlar sırasıyla 112 %56,3 (n:232) ve %48,3 (n:43)) olduğu; ceza ehliyeti tam olan olguların ise %46,9'unun (n:177) aktif olarak bir işte çalıştığı, %40,5'inin (n:153) işsiz olduğu belirlenmiştir. TCK 32/1 maddesi kapsamında değerlendirilmesi uygun bulunan 414 olgunun %30,2'sinin (n:125) yaralama, %17,2'sinin (n:71) hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik suçları; TCK 32/2 maddesi kapsamında değerlendirilmesi uygun bulunan 89 olgunun %32,6'sının (n:29) hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik, %28,1'inin (n:25) yaralama suçu, ceza ehliyeti tam olan 378 olgunun %28,9'unun (n:109) hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik, % 21,6'sının (n:82) ise yaralama suçu işledikleri iddiasıyla müracaat ettirildikleri belirlenmiştir. Şizofreni veya psikotik bozukluk tanısı konmuş 228 olgunun %84,7'sinin (n:193), bipolar bozukluk tanısı alan 112 olgunun %82,2'sinin (n:92), zeka geriliği tanısı konmuş 103 olgunun %73,8'inin (n:76) TCK 32/1 maddesi kapsamında ceza ehliyeti olmadığına karar verildiği anlaşılmıştır. Sınırda mental kapasiteye sahip 15 kişinin %73,4'ünün (n:11) TCK 32/2 maddesi kapsamında, %13,3'ünün (n:2) TCK32/1 maddesi kapsamında, %13,3'ünün (n:2) ise ceza ehliyetinin tam olduğu; hafif zeka geriliği bulunan 57 olgunun %75,4'ünün (n:43) TCK 32/1 maddesi, %24,6'sının (n:14) TCK 32/2 maddesi kapsamında olduğu; orta düzeyde zeka geriliği (n:28) ve ağır zeka geriliği (n:3) bulunan olguların tamamının ise TCK 32/1 maddesi kapsamında olduğu şeklinde raporlandığı belirlenmiştir. Ceza ehliyeti değerlendirmesi sonucunda "ceza ehliyetinin etkilendiği", yani TCK 32/1, TCK 32/2 veya TCK 34/1 maddelerinden birinin kapsamında olduğu şeklinde rapor verilen 505 olgunun ceza ehliyetlerinin etkilenmesine sebep olan hastalıklar açısından dağılımına bakıldığında; %41,3'ünün (n:209) şizofreni veya psikotik bozukluk, %20,7'sinin (n:105) bipolar bozukluk, %20'sinin (n:101) ise zeka geriliği nedeniyle ceza ehliyetlerinin etkilendiği, saptanmıştır. Ceza ehliyeti etkilenmiş olgular tarafından işlendiği iddia olunan yaralama (n:150) suçlarının %46,7'sinin (n:70) şizofreni veya psikotik bozukluk, %22,7'sinin (n:34) bipolar bozukluk, %15,3'ünün (n:23) zeka geriliği; cinsel saldırı (n:41) suçlarının %51,2'sinin (n:21) zeka geriliği, %26,8'inin (n:11) şizofreni veya psikotik bozukluk, %9,8'inin (n:4) bipolar bozukluk; hırsızlık, 113 dolandırıcılık veya sahtecilik (n:102) suçlarının %29,4'ünün (n:30) zeka geriliği, %29,4'ünün (n:30) şizofreni veya psikotik bozukluk, %18,6'sının (n:19) bipolar bozukluk, %2,9'unun (n:3) kleptomani tanısı konulan olgular tarafından işlendiği belirlenmiştir. Çalışma kapsamında değerlendirilen 1011 olgunun ağırlıklı olarak 30-44 yaş grubu, erkek, ilköğretim mezunu, bekar, çocuk sahibi olmayan, işsiz, madde kullanım öyküsü bulunmayan ve alkol kullanmayan kişilerden oluştuğu görülmüştür. Yapılan psikiyatrik ve nörolojik muayeneler sonucunda en çok şizofreni veya psikotik bozukluk, bipolar bozukluk ve zeka geriliği tanılarının konduğu, olguların %34,8'inin ise muayene sonucunun doğal bulunduğu veya tanı konamadığı anlaşılmaktadır. Zeka geriliği tanısı alan 103 olgunun 57'sinin (%55,3) hafif zeka geriliği, 28'inin (%27,2) orta düzeyde zeka geriliği, 15'inin (%14,6) sınırda mental kapasite ve 3'ünün (%2,9) ağır zeka geriliği düzeyinde olduğu saptanmıştır. Olguların %50'sinin ceza ehliyetlerinin etkilendiği (yani TCK 32/1, TCK 32/2 veya TCK 34/1 maddesi kapsamında oldukları), %37,3'ünün ceza ehliyetinin tam olduğuna karar verildiği, %12,7'sinin ise kapalı psikiyatri servisinde gözlem altına alınarak karar verilmesi için sevk edildiği belirlenmiştir. Şizofreni veya psikotik bozukluk, bipolar bozukluk ve zeka geriliği tanısı konmuş olguların çok büyük kısmının (n=361, %81,5), TCK 32/1 maddesi kapsamında, organik beyin sendromu ve Asperger sendromu tanısı konmuş kişilerin tümünün (n=10, %100) TCK 32/1 maddesi kapsamında, kleptomani tanısı konmuş olguların tümünün (n=3, %100) ise TCK 32/2 maddesi kapsamında değerlendirilmesinin uygun bulunduğu belirlenmiştir. Sınırda mental kapasite tanısı konan olguların büyük kısmının (n=11, %73,4) TCK 32/2 maddesi, hafif zeka geriliği olduğu belirlenen olguların büyük kısmının (n=43, %75,4) TCK 32/1 maddesi kapsamında, orta ve ağır derecede zeka geriliği olduğu belirlenen olguların ise tümünün (n=31, %100) TCK 32/1 maddesi kapsamında değerlendirildiği belirlenmiştir. 114 Ceza ehliyetleri etkilenmiş olguların bu duruma sebep olan psikiyatrik veya nörolojik hastalıklarının dağılımına bakıldığında sırasıyla en çok sizofreni veya psikotik bozukluk (n=209, %41,3), bipolar bozukluk (n=105, %20,7) ve zeka geriliği (n=101, %20) sebebiyle ceza ehliyetlerinin etkilendiği belirlenmiştir. Ceza ehliyeti etkilenmiş olguların işledikleri iddia edilen yaralama suçlarının sırasıyla en sık olarak şizofreni veya psikotik bozukluk (n=70, %46,7), bipolar bozukluk (n=34, %22,7) ve zeka geriliği tanılı olgular (n=23, %15,3) tarafından işlendiği görülmüşken; cinsel saldırı suçlarının %51,2'sinin (n=21) zeka geriliği, %26,8'inin (n=11) şizofreni veya psikotik bozukluk, hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik suçları işlediği iddia edilenlerde ise sırasıyla en çok zeka geriliği (n= 30, %29,4), şizofreni veya psikotik bozukluk (n=30, %29,4) ve bipolar bozukluk (n=19, %18,4) tanılı olgulara rastlandığı belirlenmiştir. Gerek bu çalışmada, gerekse Adli Tıp ve Psikiyatri polikliniklerinde ceza ehliyeti değerlendirmelerine dayanan diğer çalışmalarda, olguların önemli bir kısmı hakkında ceza ehliyeti kararı verilememekte (n=128, %12,7) ve kapalı psikiyatri servisinde gözlem altına alınarak karar verilmesi için olgu sevk edilmektedir. Ancak çalışmalar sevk edildikleri kapalı servislerde olguların çok azı hakkında ceza sorumluluğu olmadığı yönünde karar verildiğini ve ceza sorumluluğu olmadığı belirlenen kişilerin büyük çoğunluğunda psikotik bozukluk saptandığını göstermektedir. Müzekkerelere tıbben ve hukuken daha doğru yanıtlar verebilmek, psikotik bozukluk gibi hastalıkların tanısını daha rahat koyabilmek ve bu sayede gözlem altında karar verilmesi için sevk edilmek zorunda kalınan hasta sayısının azalmasını sağlamak, kapalı psikiyatri servislerindeki ağır yükü hafifletmeye katkıda bulunmak dosyalardaki eksikliklerin giderilerek olguların ve belgelerinin tekrar gönderilmesinin yaratacağı zaman kaybına ve hukuki gecikmelere engel olabilmek için, tüm tıbbi ve adli belgelerin müzekkere ve olgu ile birlikte gönderilmesi gereklidir.
Hekimlerde tükenmişlik düzeyleri, kusurlu tıbbi uygulamalar ve defansif tıp uygulamaları arasındaki ilişki
Araştırmamızda üniversite ve eğitim araştırma hastanesinde görev yapan hekimlerin sağlık sistemi içerisindeki tükenmişlik düzeyleri, kusurlu tıbbi uygulamaları ile pozitif ve negatif defansif tıp uygulamalarına eğilimlerinin tespiti ve bu tutumlarının nedenleri ile sorun alanları belirlenerek çözüm önerileri geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya katılmayı kabul eden 592 hekime Demografik Veri Formu ve Maslach Tükenmişlik Ölçeği, Tıbbi Uygulama Hatası Veri Formu ile Pozitif ve Negatif Defansif Tıp Veri Formundan oluşan anket uygulaması gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel analiz SPSS 21.0 (Statistical Programme Social Sciences) paket programı ile yapılmıştır. Çalışmamızda; genç ve mesleki tecrübesi az olan, eğitim araştırma hastanesinde, dahili ve cerrahi bilimlerde görev yapan, haftalık çalışma saati fazla olan, nöbet tutan, mevcut uzmanlık dalını TUS puanına göre seçen, çalışma şartlarından memnun olmayan, tıbbi uygulama hatası yapmaktan çekinen, tıbbi uygulama hatası yaptığını belirten, uzmanlık alanı tercih ederken daha az riskli hastalarla uğraşan bölümleri seçen, şu an uzmanlık alanı değişikliği, mesleği bırakmayı yada erken emekliliği düşünen hekimlerin daha fazla tükendiği ve daha fazla defansif tıp uyguladığı anlaşılmıştır. Sonuç olarak; uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi için gerekli önlemlerin hayata geçirilmesi; hem hekimlerde tükenmişliği azaltıp iş doyumunu arttıracak, hem de tıbbi uygulama hatası veya dava endişesiyle yapılan defansif tıp uygulamalarını azaltarak hastalar tarafından alınan hizmetin kalitesini yükseltecektir.
Tıbbi uygulama hatası iddialarında bilirkişilik ve uzman mütalaası
Tıbbi uygulama hatası kavramı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de gerek basın-yayın organlarında gerekse de tıp ve hukuk alanlarında giderek artan oranlarda gündeme gelmekte ve dava sayılara giderek artmaktadır. Tıbbi uygulamalar kapsamlı teknik bilgi ve deneyim gerektirdiğinden, tıbbi uygulama hatası iddialarında açılan davalar ancak bilirkişilerin kanıtları açıklamaları ve yorumlamaları sayesinde karara bağlanabilmektedir. Bu nedenle tıbbi uygulama hatası iddialarında bilirkişilik önemli rol oynamaktadır. Bu noktadan yola çıkılarak adli tıp uzmanlarına yönelik yapılan bu anket çalışmasında; tıbbi uygulama hatası konusunda değerlendirme yaparken uygulamada yaşadıkları sıkıntılar, literatürde ve bilimsel toplantılarda gündeme gelen tartışmalı konularda yaklaşım ve görüşleri, Anglosakson hukuk sistemin bir yansıması olan uzman mütalaası konusunda yaklaşım ve görüşleri değerlendirilerek konu tartışılmıştır. Tıbbi uygulama hatası dosyalarında adli tıp uzmanının bulunması gerektiğini, tıbbi uygulama hatası iddialarında aydınlatılmış onam konusunun bilirkişi tarafından değerlendirilmesi gerektiğini, hekim dışındaki diğer meslek gruplarının tıbbi uygulamalarının hata yönünden değerlendirilmesinde standart yaklaşımlar geliştirilmesi gerektiğini, hakim ve savcıların tıbbi uygulama hatası iddialarında; bilirkişiden incelenmesi istenen hususların net bir şekilde ifade etmesinin ve ilgili olayda sadece sağlık çalışanının kusurunun olup olmadığı şeklinde bir yargılama yerine, sistem hatası, organizasyonel eksiklik, çalışılan kurumun teknik alt yapısı ve olayın diğer bileşenlerini de kapsayacak bir yargılama yapmasının ve bilirkişiden de bu yönde değerlendirme istemesinin bu konuda faydalı olacağını düşünmekteyiz. Uzman mütalaalarında güncel verileri içerir literatürler kullanılması, kullanılan literatürlerin kaynak olarak gösterilmesi ve ilgili branştan uzman(lar)ın da dahil edilerek objektif, referanslara dayalı, bilimsel ve sübjektif yorumlara mahal vermeyecek nitelikte düzenlenmesinin uzman mütalaalarının güvenirliğini arttıracağını ve spekülasyon olasılığının en aza indirilmesinde etkili olacağını düşünmekteyiz. Bu bağlamda ulusal kongrelerde tıbbi uygulama hatası konusunda özel oturumların arttırılması, konunun muhataplarının bir araya gelerek çözüm önerilerinde bulunmasının sistem üzerinde sağlam ve etkili adımlar adına önemli katkılar sağlayacağını düşünmekteyiz.
2014-2021 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 65 yaş ve üstü adli olguların medikolegal açıdan değerlendirilmesi
Günümüzde tıp biliminin gelişmesi ve koruyucu önlemlerin artması ortalama yaşam süresinin uzamasını ve böylece toplumda 65 yaş ve üzeri nüfusun giderek artmasını sağlamaktadır (1). Yaşlı nüfusun artmasıyla sosyal yaşamda aktif olmaları, 65 yaş ve üstü bireylerin travma maruziyeti riskinin de artmasına yol açmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü yaşlılık dönemini 65 yaş üzeri kabul etmekte olup; 65-74 yaş aralığı "genç yaşlı", 75-84 yaş aralığı "yaşlı", 85 ve üzeri yaş aralığı "ileri yaşlı" olarak gruplandırmaktadır (3). Yaşlı adli olguların, hastane acil servisine başvuru sebepleri arasında; trafik kazaları, düşmeler, yanıklar, ateşli silah yaralanmaları, kesici/kesici delici alet yaralanmaları, elektrik çarpmaları, fiziksel istismar gibi travmaya bağlı nedenler ve zehirlenmeler, ihmal gibi travma dışı sebepler bulunabilmektedir. Bu çalışmada, 2014-2021 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 65 yaş ve üstü adli olguların sıklığı, demografik özelliklerinin belirlenmesi ve medikolegal açıdan incelenerek, verilerin kaynaklar ışığında karşılaştırılması amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 04.04.2022 tarih 70904504/192 sayılı kararı ile onay verilen çalışmamızda; 2014-2021 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 65 yaş ve üstü 132.591 olgunun 1925'i (%1,4) adli olgu olarak çalışmaya dâhil edilmiştir. Bu olgulardan acile başvuranların sayısı 1142; diğer polikliniklere başvuranların sayısı 783, acile başvuran olguların 742 (%65,0)'si erkek, 400 (%35,0)'i ise kadındır. Bu olguların büyük çoğunluğunun 65-74 yaş aralığında (genç yaşlı) olduğu (%64,5) saptanmıştır. Olgular, en sık trafik kazası (%51,0) nedeni ile acil servise müracaat etmiştir. Araç dışı trafik kazasını (%26,3) araç içi trafik kazası (%22,0) takip ederken üçüncü en sık neden düşmelerdir (%19,6). Trafik kazalarının %2,7'sinde kazanın araç içi/dışı olduğu konusunda yeterli bilgiye ulaşılamamıştır. Acil servis dışındaki polikliniklere başvuran 783 olgunun en sık başvuru nedeni de trafik kazasıdır (%34,0). Bu 783 olgunun 589'u Adli Tıp Anabilim Dalı polikliniğine başvurmuştur. Adli Tıp Anabilim Dalı polikliniğine 65 yaş ve üstü olguların en sık sırası ile trafik kazası (n=140, %23,7), vasi tayini ihtiyacı olup olmadığının belirlenmesi (n=131, %22,2) ve aktif psikopatoloji(n=18, %3,0)/cezai ehliyet(n=94, %16,0) varlığı açısından değerlendirme için başvurdukları belirlenmiştir (n=112, %19,0). Çalışmamızda hastane kayıtlarına göre toplam 583 trafik kazası olgusundan, %43,1'inin araç içi trafik kazasında sürücü/yolcu, %21,6'sının araç dışı trafik kazasında yaya olduğu, %3,4'ünün bisiklet, %2,4'ünün elektrikli bisiklet, % 16,0'sının motosiklet sürücüsü iken trafik kazası geçirdiği belirlenmiştir. Ölümle sonuçlanan 96 olgudan 13'ünün (% 13,6) yaya, 5'inin (% 5,2) araç içi trafik kazasında sürücü/yolcu, 5'inin (% 5,2) motosiklet sürücüsü olarak trafik kazası geçirdiği, kayıtlıdır. Yaşlı nüfusun yıldan yıla artmasıyla birlikte, yaşlıların trafik kazalarına karışma sıklığı da artmaktadır. Yaşlı bireylerin ciddi yaralanma ve ölüm riski, komorbiditeleri nedeni ile daha yüksek olmaktadır. Bu nedenle, yaşlıların trafik kazalarından korunması için alt yapı ve çevre düzenlemesi ile ilgili güvenlik önlemlerine önem verilmeli, yaşlıların ve yakınlarının eğitimi sağlanmalıdır. Kesici ve kesici-delici alet yaralanması olgularının %25,0'inin (n=16) spiral makinesi ile, %20,3'ünün (n=13) bıçak ile, %12,5'inin (n=8) testere ile, %6,2'sinin (n=4) ağaç kesme makinesi ile, %4,6'sının (n=3) cam ile, %4,6'sının (n=3) çim biçme makinesi ile, %4,6'sının (n=3) hızar makinesi ile, %4,6'sının (n=3) demir parçası ile, %1,5'inin (n=1) çapa makinesi ile meydana geldiği, ateşli silah yaralanması olgularının %31,5'inin köstebek tabancası ile meydana geldiği saptanmıştır. Ateşli silah yaralanması olgularının (n=19), 9'u (%47,3) kaza, 7'si (%36,8) cinayet, 3'ü (%15,7) intihar orijinlidir. Olguların hastane otomasyon sistemindeki dosyalarında, cinsel istismar dışında ihmal ve istismar olgusuna rastlanmamıştır. İki erkek ve 1 kadın olmak üzere toplam 3 cinsel istismar olgusu saptanmış olup, çoğu kaynakta istismar olgularının kayıtlarda belirlenenlerden daha fazla olduğu bildirdiği unutulmamalıdır. Acil servise başvuran toplam 58 intoksikasyon olgusundan 23 (%39,7)'ünün ilaç ile zehirlendiği, 13 (%22,4)'ünün karbonmonoksit nedeniyle zehirlendiği saptanmıştır. Yaşlılarda ilaçların kolay ulaşılabilir olması, kontrolsüz kullanımı nedeniyle ilaç zehirlenmeleri sıktır. Vücudunda travmatik bulgu saptanan 1031 olgudan %61,3'ünde (632/1031) tek yaralanma, %38,7'sinde (399/1031) çoklu yaralanma bulunduğu, yaralanma bölgeleri incelendiğinde en sık kafa travması (%31,5), ekstremite travması (%28,5) ve toraks travması (%22,0) olduğu, en az yaralanan bölgenin ürogenital bölge (%1,0) olduğu görülmüştür. Olguların 520'sinin (%45,5) hastanede yatırılarak tedavi edildiği ve bu olgulardan 147'sinin (%28,2) yoğun bakım gereksinimi olduğu, kayıtlıdır. Hastane otomasyon sistemi kayıtlarına göre, olguların 321'inde (%28,0) multipl komorbidite, 273'ünde (%24,0) tek komorbidite bulunduğu, 513'ünün (%45,0) olay anında bilinen bir kronik hastalığının olmadığı, 35'inde (%3,0) ise kronik hastalığı olup olmadığının kayıtlı olmadığı görülmüştür. En sık görülen hastalıklar; hipertansiyon (n=323, %30,5) ve diabetes mellitus (n=189, %18) olduğu saptanmıştır. Yaşla birlikte komorbidite sıklığı artmakta ve travma sonrası hastane yatış süresinde artışa sebep olmaktadır. Acil servise başvuran olguların 406'sında (%35,5) yaralanmanın yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte olduğu, 736 (%64,5) olguda ise yaşamsal tehlikeye neden olmadığı kayıtlıdır. Olguların 347'sinin (%30,3) yaralanması basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte, 795'inin (69,7) yaralanmasının basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olmadığı kayıtlıdır. Olguların %44,5'inin vücudunda kemik kırığı saptandığı, kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisi değerlendirildiğinde; %1'inin hafif (1), %53'ünün orta (2-3) ve %43'ünün ağır (4-5-6) olduğu saptanmıştır. En sık kırılan kemikler %24,4 (n=197) ile üst ekstremite kemikleridir. Bunu sırasıyla %20,9 (n=169) ile kosta kırıkları, %15,9 (n=128) ile vertebra kırıkları, %15,0 (n=121) ile alt ekstremite kemikleri, %10,3 (n=83) ile maksillofasiyal kemikler, %7,0 (n=57) ile pelvis kırıkları, %6,2 (n=50) ile kafatası kemik kırıkları takip etmektedir. 297 olguda çoklu kemik kırıkları olduğu anlaşılmıştır. Acil servise başvuran 65 yaş ve üstü adli olgulardan ciddi yaralanması bulunan 27 olgudan 16'sının (% 59,2) işlev yitirilmesi, 9'unun (%33,4) işlevin sürekli zayıflaması, 2'sinin (%7,4) de iyileşme olanağı bulunmayan hastalık niteliğinde yaralanma bulunduğu anlaşılmıştır. Bu olguların 10'unda füzyon ameliyatı yapılmış vertebral omur kırıkları, 5'inde protez takılması gereken kırıklar, 2'sinde femur suprakondiler ampütasyon gerektiren yaralanma olduğu, 3'ünde 4/10 – 5/10 – 6/10 – 7/10 görme dâhil görme kusuru olduğu, 2'sinde kafatasında 5-25 cm² kemik eksikliği, 1'inde splenektomi, 1'inde 2, 3 ve 4.parmak ampütasyonu yapıldığı, 1'inde ayak bileği üstü ampütasyonu yapıldığı, 1'inde parapleji, 1'inde organik beyin sendromu saptandığı kayıtlıdır. Hastane otomasyon sisteminde olguların 590'unun (%51,7) adli raporuna ulaşılabilmiştir, 552 (%48,3) olgunun adli raporu sistemde kayıtlı değildir. Hastanede adli muayene formlarının fiziki olarak doldurulduğu, sonradan taranarak sisteme aktarıldığı anlaşılmaktadır. Formun düzenlenmesinde elektronik sistemin kullanılması ve çıktısının fiziki olarak onaylanması durumunda tüm olguların adli muayene formu ve raporuna ulaşılması mümkün olacaktır. Yaşlı popülasyonda, fiziki kapasiteleri, fonksiyonel durumları ve komorbiditeleri göz önünde bulundurularak uygun önlemler alındığında; travmatik ve travmatik olmayan adli olayların önemli oranda önlenebileceği unutulmamalıdır. Tüm yaşlı bireylerin gerek özel yaşam alanlarında, gerek toplumsal ve sosyal alanlarda, gerekse bakım ve destek aldıkları kurumlarda; ihtiyaçlarının kolay ve güvenle karşılanacağı, sosyal aktivitelere katılım olanaklarının destekleneceği ve düzenli-yeterli tıbbi bakım alacakları sistemlerin geliştirilmesine önem verilmeli, yaşlıların bireyselliğinin maksimum düzeyde desteklendiği bakım ve gereğinde rehabilitasyon olanakları sağlanmalı, yaşlılığın kaçınılmaz olduğu unutulmamalıdır.
Kas iskelet sistemi yaralanmalarında kalıcı kayıpların değerlendirilmesinde Amerikan Tıp Birliği (American Medical Association) yaralanma kılavuzunun kullanımı
Giriş ve Amaç: Türk Ceza Kanunu'na (TCK) göre duyu veya organların işlevinde zayıflama/kayıplar ağırlaştırıcı sebep olarak nitelendirilmiştir. Kas-iskelet sistemi değerlendirilirken iş hukuku/sosyal haklar için düzenlenmiş yönetmeliklere ait listelerden yararlanılabilmektedir. Bu çalışma; AMA (American Medical Association) kılavuzunun iş göremezlik ve kalıcı kayıpların farklı tanımlamalar olduğu yönündeki yaklaşımının; ülkemiz ceza hukukuna ait 'işlevin yitirilmesi/işlevin sürekli zayıflaması' kavramlarının değerlendirilmesi için daha uygun olduğu düşüncesiyle planlanmıştır ve standardizasyon için örnek olması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 18 yaş üstü kas iskelet sistemi yaralanması olan ve 01.10.2016 – 01.10.2019 tarihleri arasında anabilim dalımızca işlevin yitirilmesi/işlevin sürekli zayıflaması yönünde medikolegal değerlendirme raporu düzenlenen olguların demografik özellikleri, adli raporlarından elde edilen muayene bulguları, yaralanma ağırlıkları, kullanılan yönetmelik, AMA kılavuzuyla hesaplanan kayıp yüzdeleri veri formuna kayıt edildi. Veriler arasındaki ilişki SPSS 24.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 281 olgu değerlendirildi. Yaş ortalaması 41,88±16,45, E/K oranı 2,79/1 bulundu. Travma nedeni olguların %63,7'sinde trafik kazaları, %18,9'unda künt travmalardı. Yaşamsal tehlike ile işlev arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,005). AMA kılavuzdan elde edilen kayıp yüzdeleri % 10-50 arasında "işlevin sürekli zayıflaması", % 50'nin üzerinde "işlevin yitirilmesi" olarak tanımlanarak gruplandırıldı. Karşılaştırma sonucunda 281 olgunun 63'ünde travmatik lezyonların işlev üzerine etkisi hakkında farklı sonuçlar elde edildi. İlk değerlendirmede yönetmelik kullanılan 190 olgu için yeni hesaplanan kayıp yüzdelerinin; 134'ünde az, 32'sinde fazla, 24'ünde eşit olduğu gözlendi. Kullanılan yönetmelikler ve AMA kılavuzundan elde edilen kayıp yüzdeleri arasında anlamlı fark olduğu saptandı (p<0,01). Sonuç: Aynı hasta için farklı cetveller kullanılmasıyla farklı sonuçların elde edilmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle bilimsel, objektif ve güvenilir adli raporlar için tıp gelişimine uygun, işlevsel, tüm kurumlarca kabul görecek, güncellenebilir bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bu düzenlemede; geçerliliği ve güvenilirliği kabul edilmiş uygulamalara ve örneklere yer verilmeli, anatomik kayıp ve fonksiyonel kısıtlılığa ait sonuçlar bir arada değerlendirilebilir olmalı, elde edilen engel oranları işlevselliğe dayalı olarak hesaplanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Adli travmatoloji, sürekli zayıflama, yitirilme, Türk Ceza Kanunu