Baskent University
Discipline

Farmakoloji Anabilim Dalı

Baskent University

141

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerin klinik araştırmalar hakkındaki bilgi, görüş ve tutumlarının değerlendirilmesi. Dokuz Eylül Üniversitesi hastanesi örneği

Amaç: Bu araştırma hemşirelerin klinik araştırmalar hakkındaki bilgi ve tutumları ile klinik araştırma hemşireliğine dair görüşleri ve bunlara etki eden etmenlerin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde dahili (168) ve cerrahi (138) birimlerde çalışan toplam 306 hemşire oluşturmuştur. Veriler, 1-30 Ağustos 2015 tarihleri arasında araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu aracılığı ile toplanmıştır. Her doğru/olumlu yanıt için 1 puan, yanlış/olumsuz ve fikrim yok yanıtları için ise 0 puan verilerek hesaplamalar gerçekleştirilmiştir. Veriler tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t –testi, tek yönlü varyans analizi (one- way ANOVA) ve korelasyon analizi ile değerlendirilmiş, p<0.05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 291 hemşirenin yaş ortalaması 34.6 ± 7.4 olup, % 97.9'u kadın, %81.4'ü lisans mezunu ve %66.0'sı evlidir. Hemşirelerin %8.6'sının klinik araştırmalarda çeşitli görevlerde bulunduğu, ancak sadece %3.8'inin klinik araştırmalar ile ilgili eğitim aldığı belirlenmiştir. Hemşirelerin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi düzeylerinin ortalaması 10.1 ± 4.1 (maks. 19), olumlu tutum puanlarının ortalaması ise 5.8 ± 1.7 (maks. 8) olarak bulunmuştur. Hemşirelerin çoğunun klinik araştırma tanımını ve etik kurul izni olmadan klinik araştırmanın başlatılamayacağını, bildiği ancak klinik araştırmaların etik yönü ile ilgili düzenlemelere ait bilgilerinin sınırlı olduğu görülmüştür. Hemşirelerin çoğunluğunun gönüllünün tanımı, bilgilendirilmiş olur ve gönüllü bilgilerinin gizliliği ile ilişkili kavramları bildiği ancak sadece %4.8'inin duyarlı gruplarda klinik araştırma yapılmasına ilişkin bilgi sahibi olduğu saptanmıştır. Hemşirelerin klinik araştırmaların tasarımına ilişkin ifadeleri doğru yanıtlama oranlarının %37.8'i geçememiş olduğu görülmüştür. Klinik araştırmalar ile ilgili eğitimi olan, klinik araştırmalarda görev alan ve klinik araştırma ile ilgili danışan hastası olan hemşirelerin klinik araştırmaya ilişkin bilgi puanlarının diğer hemşirelere göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Hemşirelerin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi düzeyleri ile klinik araştırmalara ilişkin tutumları arasında pozitif ve orta düzeyde bir ilişki gösterilmiştir (r =0.35, p<0.01). "Klinik araştırma hemşireliği ayrı bir uzmanlık dalı olmalıdır" görüşünde olan ve klinik araştırmalarda görev almak için isteklilik gösteren hemşirelerin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi ve tutum puanlarının daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Klinik araştırmaların yürütülmesi ve etik yönü ile ilgili olarak temel eğitim programlarının açılması ve hemşirelerin bu programlara katılımlarının teşvik edilmesi, ülkemizde yürütülen nitelikli klinik araştırmaların sayısının artmasında rol oynayacaktır. Anahtar Sözcükler: Klinik araştırma, hemşirelik, hemşirelerin tutumu, hemşirelerin bilgi düzeyi, klinik araştırma hemşireliği

BilgiBiyomedikal araştırmalarHastane hemşireleri+6
Hacer Bulut Aksoy
Bingol University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Metabolik sendromda erektil yanıtlar h2s ile değişiyor mu?

Bu proje ile metabolik sendrom (MetS) modeli oluşturulan deney hayvanlarında, hidrojen sülfürün (H₂S) erektil yanıtlar üzerine etkisi değerlendirilerek ve penil dokudaki H₂S miktarı saptanarak, MetS'da H₂S'in erektil fonksiyonlar üzerine olası etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Projemizde Wistar sıçanlarda (200-250 gram) yüksek fruktoz diyeti (10hafta boyunca %60 oranında fruktoz) ile MetS modeli oluşturulacaktır. 10 hafta sonunda kontrol ve MetS gruplarında biyokimyasal analizler, in vivo kavernöz basınç yanıtları ve penil dokuda yapılacak H2S ölçümleri ile birlikte kontrol ve MetS grupları karşılaştırılarak MetS'de gelişen ED ve buna bağlı olarak penil dokuda değişen H2S düzeyleri değerlendirilecektir. Kardiyovasküler hastalıklara neden olan risk faktörlerinin (hipertansiyon, obezite, insülin rezistansı) birkaçının bir arada bulunması olarak tanımlanan MetS'nin dünyada görülme sıklığı giderek artmaktadır. Seksüel birleşme için yeterli ereksiyona ulaşamama veya yeterli sürede ereksiyonu sürdürememe olarak tanımlanan ED ise MetS'nin ilk bulgusu olarak bilinmektedir. MetS-ED ilişkisi daha sıklıkla klinik çalışmalarla araştırılmıştır. Projemizde bu ilişki daha önce araştırılmamış olan bir mekanizma üzerinden değerlendirilecktir ve ortaya konulan mekanizma ile alternatif tedavi yöntemlerini araştıran çalışmalara ışık tutulacaktır. Memeli hücrelerinde endojen olarak sentezlenen H2S'in ise nöromodulasyon, hipertansiyon, ödem, insülin sekresyonu, miyokardiyal kontraktilite ve vasküler tonusun düzenlenmesi gibi çeşitli fizyolojik ve patofizyolojik olaylarda rol oynadığı ortaya konmuştur. Bu çalışma ile H2S-MetS aracılı ED arasındaki ilişki ilk kez araştırılacaktır. H2S'in MetS hastalarında ED'nu iyileştirici etkisi olabileceği düşünülmektedir. Elde edilen sonuçlara göre H2S'in klinik uygulamalarda kullanılabilirliği değerlendirilecektir.

Cinsel işlev bozukluğu-fizyolojikErektil disfonksiyonFruktoz+2
Ezgi Dayar
Bingol University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İzole perfüze rat kalbinde doksorubisin kardiotoksisitesi üzerine melatonin' in koruyucu etkilerinin araştırılması

Güçlü etkili bir antineoplastik ilaç olan Doksorubisin'in klinik kullanımını kısıtlayan önemli kardiotoksik yan etkisi bulunmaktadır. Kardiotoksik etki mekanizması tam olarak bilinmemekle beraber günümüzde bu etkiden sorumlu major mekanizmanın oksidatif strese bağlı doku hasarı olduğu düşünülmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, doksoubisin gibi antrasiklin grubu antineoplastiklerin yaptığı oksidatif hasara bağlı gelişen kardiotoksisiteye karşı birçok antioksidan maddenin koruyucu etkileri olduğu gösterilmiştir.Pineal bezden salınan bir hormon olan melatoninin de serbest radikal tutucu ve antioksidan özellikleri olduğu yapılan birçok çalışma ile gösterilmiş ve bu amaçla melatonin oksidatif hasara bağlı gelişen birçok patolojide yararlı bulunmuştur.Bu çalışmada doksorubisin ile kardiotoksisite oluşturulan ratlardan izole edilen ve invitro olarak perfüze edilen kalplerde melatoninin koruyucu etkileri araştırıldı. Bu amaçla, kullanılan erkek wistar albino ratlar dört gruba ayrıldı; 1.grup kontrol (1 ml steril saline intraperitoneal (i.p) ), 2.grup Doksorubisin (dox) (tek doz, 10 mg/kg (i.p) ), 3.grup Dox (tek doz, 10 mg/kg (i.p) ) + melatonin (mel) (7 gün süresince günde 1 defa 10 mg/kg (i.p) ), 4.grup ise sadece melatonin (7 gün süresince günde 1 defa 10 mg/kg (i.p) ), verilen ratlardan oluştu. Yedi günün sonunda tüm gruplarda sternotomi ile toraks açılıp kalp izole edildi. Assendan aort izole ve kanüle edilerek Langendorff sistemine takıldı. Langendorff sisteminde, peristaltik pompa yardımı ile 37 0C de ve % 5 CO2 + % 95 O2 karışımı ile havalandırılan Krebs'-Henseleit solüsyonu ile sabit akımla perfüze edilerek, koroner perfüzyon basıncı (PB), kalbe takılan elektrotlar yardımı ile kalp atım hızı (KAH) ve sol ventrikül içine yerleştirilen balon ile sol ventrikül gelişen basıncı (LVDP) kaydedildi. Ayrıca kalbin kontraksiyon gücünü gösteren sol ventrikülün birim zamandaki maksimum sistolik ve minimum diastolik basınçlarını ifade eden LV( dP/dt)max veLV( dP/dt)min kaydedildi.Deneyler sonucunda, Doksorubisin enjeksiyonu yapılan grupta kontrol grubuna göre koroner perfüzyon basıncının ve LV( dP/dt)min değerlerinin anlamlı olarak arttığı, kalp atım hızı, LVDP ve LV( dP/dt)max değerlerinde anlamlı bir azalma olduğu görüldü. Buna karşılık Dox+melatonin grubunda Dox grubuna göre perfüzyon basıncının ve LV(dP/dt)min değerlerinin anlamlı olarak azaldığı, LVDP ve LV(dP/dt)max değerlerinin ise anlamlı olarak arttığı gözlendi.Sonuç olarak Dox grubunda bozulan kalp konraktilitesi ve kalp hemodinamiği ile karekterize kardiotoksik etkinin melatonin ile anlamlı olarak korunduğu görüldü.

DoksorubisinKalpMelatonin+3
Zeynep Erdoğmuş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Milnasipran ve sertralin'in ağrı ve inflamasyon üzerine etkisinin farklı iki modelle araştırılması

Trisiklik antidepresan (TCA) ve selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI) psikiyatrik hastalıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılan ilaçlardır. Antidepresan olarak klinikte kullanılan bu ilaçların aynı zamanda analjezik ve antiinflamatuar etkilerinin de olduğu hayvan ve insan çalışmalarında gösterilmiştir. Her iki gruptaki ilaçlar klinikte analjezik olarak öncelikle nöropatik ağrı tedavisinde tercih edilmektedir. Yapılan çalışmalarda hem noradrenalin hem de serotonin geri alımını inhibe eden ilaçların ağrıyı gidermede etkili olduğu halde antiinflamatuar etkileri konusunda aralarında farklılıklar gözlenmiştir.Bu çalışmada hem serotonin hem de noradrenalin geri alımını inhibe eden (SNRI) milnasipran ve selektif serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) olan sertralin'in ağrı ve inflamasyon üzerine etkileri ve bu etkilerin mekanizmaları farklı iki model kullanılarak araştırıldı. Çalışmada ağrıyı değerlendirme yöntemi olarak tail-flick; inflamasyonu değerlendirme yöntemi olarak formalin testi kullanıldı. Çalışmanın sonucunda milnasipran'ın istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0,05) analjezik etkisi 30mg/kg ve 50mg/kg dozlarında gözlendi. Milnasipran'ın istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0,05) antiinflamatuar etkisi ise formalin testinde değerlendirdiğimiz tüm parametreleri düşürerek belirgin antiinflamatuar etkili bulunan 50mg/kg dozunda gözlendi. Sertralin'in istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0,05) analjezik etkisi 50mg/kg dozunda gözlendi. Sertralin çalışılan dozlarda antiinflamatuar bulunmadı.Mekanizma çalışmaları opioiderjik, serotonerjik, noradrenerjik ve nitrerjik sistemler üzerinden araştırıldı. Gözlenen analjezik ve antiinflamatuar etkilerde tüm sistemlerin rolü olduğu bulundu.

AnaljeziAnaljeziklerAntidepresif ajanlar+4
Melis Nazlı Yanık
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

İzole perfüze sıçan kalbinde oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarı üzerine poli(adp riboz)polimeraz inhibitörü 5-aminoisoquinolinone ve na+-h+ antiport inhibitörü zoniporide'nin etkilerinin araştırılması

Na+-H+ antiport inhibitörü zoniporide ve Poli(ADP-Riboz) Polimeraz (PARP) inhibitörü 5-aminoisoquinolinone'nün (5-AIQ) kalpte iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkilerinin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada zoniporide ve 5-AIQ'nun birlikte kullanılmasının kalpte iskemi reperfüzyon hasarına karşı ek bir katkı yapıp yapmayacağının araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmada 250-350 g ağırlığında 40 adet erkek Sprague-Dawley sıçan kullanıldı. Ratlar beş gruba ayrıldı (n=8); Grup 1: Sham opere grubu, Grup 2: İR grubu, Grup 3: 5-AIQ grubu, Grup 4: Zoniporide grubu, Grup 5: Mix grup. İzole rat kalpleri Langendorff sistemi kullanılarak 30 dk iskemi ve ardından 120 dk reperfüzyona maruz bırakıldı. Stabilizasyon periyodunun ardından Grup 3,4 ve 5'teki kalplere Zoniporide (50 nM/L) ve 5-aminoisoquinolinone (7.5 ? M/L) Tyrode solüsyonuna eklenmek suretiyle uygulandı. Tüm gruplarda hemodinamik parametreler [kalp hızı, koroner perfüzyon basıncı, sol ventrikül geliştirilen basıncı (LVDP), maksimum kasılma (dP/dtmax) ve gevşeme hızı (dP/dtmin)] kayıt altına alındı. Miyokardiyal hasar kalp dokusunda nekroz alanı ölçümü ve perfüzat sıvısında Laktat Dehidrojenaz (LDH) düzeylerinin ölçümüyle ortaya konuldu. Kalp hızı dışında grup 3,4 ve 5'ten elde edilen hemodinamik parametreler İR grubuna göre anlamlı derecede farklılık gösteriyordu (p ? 0.05). Zoniporide ve 5-AIQ grupları mix grupla karşılaştırıldığında gruplar arasında hemodinamik parametreler ve LDH düzeyi açısından farklılık bulunmazken (p>0.05), mix grupta hacim ve ağırlık metoduyla hesaplanan nekroz alanının anlamlı olarak azaldığı gözlendi [(p ? 0.05) ve (p ? 0.001)]. Bu sonuçlar Zoniporide ve 5-AIQ'nün birlikte kullanımının özellikle nekroz alanını azaltarak iskemi reperfüyon hasarına karşı koruyuculukta artışa yol açtığını göstermektedir.Anahtar Kelimeler: İskemi Reperfüzyon Hasarı, Langendorff, Zoniporide, 5-aminoisoquinolinone,Sıçan kalpleri

5-aminoisoquinolinoneAdenozin difosfat-ribozMiyokardial reperfüzyon+6
Ahmet Gürkan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

İzole perfüze rat kalbinde myokardiyal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine 3-aminobenzamid ve siklosporin a kombinasyonunun muhtemel koruyucu etkilerinin araştırılması

ÖZETBu çalışmada kuvvetli PARP inhibitörü 3-aminobenzamid ile enerji kaynaklarının tüketimi engellenerek ve güçlü stimulus baskılanarak siklosporin A ile kombinasyonunun miyokardiyal reperfüzyon hasarının tek başına PARP inhibisyonunun ya da tek başına MPTP baskılanmasının sağladığı korumayı potansiyelize edip etmeyeceğinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla kalpte İR ile indükte oksidatif kardiyak hasar üzerine PARP inhibitörü 3-aminobenzamid(3-AB) + Siklosporin A'(CsA)nın etkilerinin araştırılması planlandı. Çalışmada 350?400 g ağırlığında 40 adet erkek Wistar-albino sıçan kullanıldı. Langendorff sisteminin kullanıldığı çalışmamızda kalpler 18 ml/dk hızla %95 CO2+%5 O2 karışımı ile havalandırılan 37 ? C sıcaklıktaki modifiye Tyrode solüsyonu ile perfüze edildi. İlaç uygulaması Tyrode solüsyonu içerisine litrede 3 mM 3-Aminobenzamid ve/veya 0,2 ? M Siklosporin A katılarak yapıldı. Deney gruplarında 10 dakikalık stabilizasyon periyodunun ardından 30 dakika iskemi ve 60 dakika reperfüzyon uygulandı. Gruplar şu şekilde oluşturuldu (n=8); Grup 1: Sham opere grubu, Grup 2: Kontrol grubu, Grup 3: 3-AB grubu, Grup 4: CsA grubu, Grup 5: 3-AB+CsA grup. Tüm gruplarda hemodinamik parametreler [kalp hızı, koroner perfüzyon basıncı, sol ventrikül geliştirilen basıncı (LVDP), maksimum kasılma (dP/dtmax) ve gevşeme hızı (dP/dtmin)] kayıt altına alındı. Reperfüzyonun 0 ve 30. dakikalarında alınan örneklerde laktat dehidrojenaz (LDH) ölçümü yapıldı ve deney sonrasında kalplerde hacim ve ağırlık olarak nekroz alanı yüzdesi tayin edildi. Madde uygulanan gruplarda (Grup 3, 4 ve 5) ölçülen parametreler açısından kontrol grubuna göre anlamlı bir değişiklikler saptanmıştır (p>0.05). 3-AB+CsA gruptan elde edilen hemodinamik parametreler ve LDH değerleri ve ağırlık ve hacim metoduyla ölçülen nekroz alanı değerleri açısından grup 3 ve 4'ten elde edilen değerlerle karılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Bu verilerden yola çıkarak her iki mekanizmanın eş zamanlı olarak inhibisyonunun hem hemodinamik parametreler açısından hemde nekroz alanı azaltmada anlamlı bir fark yaratmadığını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Langendorff, İskemi Reperfüzyon Hasarı, Siklosporin A,3-Aminobenzamid, Poli(ADP-Riboz) Polimeraz enzimi

Amino benzoatMiyokardial reperfüzyonReperfüzyon+5
Zülfiye Gül
Dicle University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

İn vivo sıçan kalbinde oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarında rosuvastatin'in koruyucu etkisinin iskemik önkoşullama ile karşılaştırılması

İskemi sonrası reperfüzyonun yol açtığı ağır oksidatif stres ciddi işlevsel ve yapısal hasara yol açamaktadır. Bu hasardan başlıca serbest oksijen radikalleri sorumlu tutulmaktadır. Son yıllarada farklı organlarda yapılan çalışmalarda reperfüzyon kaynaklı hasara karşı iskemik önkoşullama gibi yöntemlerin yanı sıra birçok antioksidan maddenin koruyucu etkileri gösterilmiştir.Statin bileşikleri arasında yer alan rosuvastatinin pleiotropik etkileri ile reperfüzyon döneminde izlenen oksidatif strese karşı antioksidan ve antienflamatuar etkinliğiyle kardiyak hasarı azaltmada yararlı bulunmuştur.Bu çalışmada sol koroner arter ligasyonu ile miyokard iskemisi oluşturulan kalplerde, rosuvastatin ile gerçekleştirilen farmakolojik önkoşullamanın koruyucu etkisi, iskemik önkoşulama ile karşılaştırıldı. Bu amaçla, kullanılan erkek wistar albino sıçanlar; Sham opere grubu, İskemi Reperfüzyon (İR) grubu (30 dk iskemi, 120 dk reperfüzyon), İskemik Önkoşullama (İÖK) grubu (3 siklus halinde 5 dk. iskemiyi takiben 5 dk. Reperfüzyon) ve Farmakolojik Önkoşullama (FÖK) grubu (10 mg/kg rosuvastatin, iv infüzyon şeklinde) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplarda stabilizasyonun 10. dakikasında, iskeminin sonunda, reperfüzyonun 60. ve 120. dakikalarında kreatin kinaz-miyokard bandı (CK-MB) düzeyleri ölçümü için kan örneği alındı ve alınan miktar kadar vücut sıcaklığına getirilmiş serum fizyolojik verildi. Tüm protokol boyunca ratlarda stabilizasyonun 10. dakikasında, iskeminin sonunda, Reperfüzyonun 60. ve 120. dakikalarında 3 er tekrar şeklinde arteriyel tansiyon ve nabız ölçümü yapıldı. Deney protokolünün sonunda nekroz alanı tayini için kalplere evans mavisi ve 2,3,5-Trifeniltetrazolyum klorür (TTC) boyası ile muamele edildi.Deneyler sonucuında, iskemi reperfüzyon grubuna göre CK-MB düzeylerinde iskemi sonunda, reperfüzyonun 60. ve 120. dakikalarında anlamlı şekilde düşüş izlendi (p<0.05). Ayrıca, iskemi sonunda farmakolojik önkoşullama grubundaki CK-MB düzeyindeki azalmanın iskemik önkoşullama grubuna göre anlamlı şekilde farklı olduğu gözlendi (p<0.05). Nekroz alanlarındaki değişimler açısından yapılan karşılaştırmada, iskemik önkoşullama grubunda, gerek ağırlık ve gerekse hacim açısından iskemi reperfüzyon grubuna göre düşük değerler izlenirken (p<0.01), farmakolojik önkoşullama grubunda nekroz alanı boyutlarının en düşük değerleri aldığı gözlendi (p<0.01).Sonuç olarak, rosuvastatin ile yapılan farmakolojik önkoşullamanın, iskemi reperfüzyon hasarına karşı, iskemik önkoşullamadan daha etkili ve koruyucu olduğu görüldü.

AntioksidanlarKalp hastalıklarıMiyokardial reperfüzyon+5
Emre Uyar
Dicle University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

İzole perfüze rat böbreğinde sisplatin nefrotoksisitesi üzerine necrostatin-1 'in koruyucu etkilerinin araştırılması

Sisplatin kanser kemoterapisinde solid tümörlere karşı oldukça etkin ve geniş kullanıma sahip olan bir antineoplastik ajandır. Nefrotoksisite, sisplatinin kullanımını kısıtlayan en önemli yan etkisidir. Böbrekte nekroz sonucu oluşan ve renal hemodinamide değişikliklerle karekterize sisplatin nefrotoksisitesinde başlıca oksidatif stres olmak üzere, bir çok mekanizmanın rol oynadığı bilinmektedir. Son yıllarda antioksidan özelliği olan ilaçlarla yapılan birçok çalışmada sisplatin nefrotoksisitesi üzerine farklı mekanizmalar ile koruyucu etkilerin oluştuğu bildirilmiştir. Bu çalışmada programlı nekrotik hücre ölümü olan nekroptozisi RIPK-1'i inhibe ederek önleyen Necrostatin-1 ' in sisplatin ile oluşan nefrotoksisite üzerine koruyucu etkileri araştırıldı. Bu amaçla kullanılan erkek Spraque-Dawley ratlar dört gruba ayrıldı. 1. Grup = Kontrol grubu 2. Grup = Tek doz sisplatin (5mg/kg.ip) 3. Grup = Tek doz sisplatin +Necrostatin-1 (5mg/kg. ip + 1,65 mg/kg/gün. i.p , 5 gün) 4. Grup = Necrostatin-1 (1,65mg/kg/gün,i.p,5 gün) Bütün gruplarda sisplatin ile oluşturulan deneysel nefrotoksisite sonrası, anestezi altında, böbrekler izole edildi. İzole edilen böbreklerden biri renal arterden kanüle edilerek perfüzyon sistemine takıldı ve peristaltik pompa yardımı ile 37 oC de ısıtılan, karbojen (%5 CO2 ve %95 O2 karışımı) ile havalandırılan Krebs-Henseleit solüsyonu ile perfüze edildi. Böbrek perfüzyon basınçları, serum üre, kreatinin ve doku MDA düzeyleri, histopatolojik değişiklikler, gruplar arasında karşılaştırıldı. Tek doz sisplatin (5mg/kg, i.p) verilen grupta, perfüzyon basınçlarında, doku MDA, serum üre ve kreatinin düzeylerinde kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde artış olduğu görüldü(p<0.01). Sisplatin grubunda meydana gelen bu artışın, sisplatin ile beraber necrostatin-1 verilen grupta anlamlı olarak azaldığı gözlendi (p<0.05, p<0.01). Histopatolojik olarak da sisplatin verilen grupta glomerüler hasar ve tübülüslerde dilatasyon geliştiği gözlendi. Buna karşılık, sisplatin ile birlikte Necrostatin-1 verilen grupta tübüler dilatasyon ve glomerüler hasarın, yalnız sisplatin verilen gruba göre anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi. Sonuç olarak Necrostatin-1'in Sisplatin nefrotoksisitesi üzerine koruyucu etkisinin olduğu kanaatine varıldı.

DemirKatalazMalondialdehit+1
Meryem Aslantaş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Organoklor intetisidlerle akut ve kronik zehirlenmelerin deneysel olarak incelenmesi ve insektisidlerin likidkromatografi yöntemi ile çeşitli dokularda saptanmaları

M. İpek Cingi
Dicle University
1979
00
DoctorateOpen AccessTR

Difenilhidontoin´in izole kalp üzerindeki etkileri

Güner Ulak
Dicle University
1983
00
DoctorateOpen AccessTR

Rat Böbreğinde iskemi reperfüzyon hasarına karşı allopurinol l-arginin L -name diliazem ve prednizolonun koruyucu etkileri

M. Ensari Güneli
Dicle University · Institute of Health Sciences
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Elektriksel olarak stimüle edilmiş sıçan mide fundus ve ileumunda histamin ve nitrik oksidin etkileri

ÖZET Histamin gastrointestinal sistemde histamin Hi, H2 ve H3 reseptörleri yolu ile çeşitli etkiler oluşturur. Bu çalışmada elektriksel alan stimülasyonu ile uyarılmış sıçan mide fundus ve ileum şeritlerinin oluşturduğu kasılma yanıtlarını histaminin ne şekilde etkilediği ve bu etkilerin oluşumu esnasında nitrik oksidin herhangi bir rolünün bulunup bulunmadığı araştın İdi. Sıçan mide fundus ve ileum şeritlerinde H| ve H2 reseptörlerin sırasıyla pirilamin ve famotidin ile bloke edilmesinin elektriksel alan stimülasyonu ile oluşturulan kasılmaları azalttığı; bu koşullarda histamin H3 reseptörlerinin R-(a)-metilhistamin ile stimülasyonunun kontraktil yanıtlar üzerinde ilave bir inhibisyon oluşturduğu, H3 reseptörlerin tiyoperamid ile bloke edilmesinin ise kontraktil yanıtları artırdığı saptandı. Çalışma süresince sıçan mide fundus ve ileum şeritlerine uygulanan histamin H| reseptör blokörü pirilamin ve H2 reseptör blokörü famotidinin elektriksel alan stimülasyonu sonucu oluşan kasılma yanıtlarını azalttıkları saptandığı halde yine histamin H2 reseptör blokörü bir bileşik olan ranitidin varlığında elektriksel alan stimülasyonu sonucu oluşan kasılma yanıtlarında artma kaydedildiği belirlendi. Ranitidin gibi bir H2 reseptör blokörü olan famotidinin sıçan mide fundusu ve ileumunda elektriksel alan stimülasyonuna verilen kontraktil yanıtlan artırmayıp azalttığı saptandığından bu durumun ranitidine özgül olduğu H2 reseptör blokasyonuna bağlı olmadığı kanısına varıldı. Pirilamin famotidin ile kombine edildiğinde elektriksel alan stimülasyonuyla elde edilen kontraktil yanıtlardaki inhibisyon devam ederken kombinasyona famotidin yerine ranitidin eklendiğinde ne pirilaminin inhibitor etkisi ne de ranitidinin fasilitatör etkisi gözlenebildi. Bu nedenle pirilamin ve ranitidinin birbirlerinin sıçan mide fundus ve ileum şeritlerinin elektriksel stimülasyona verdikleri kontraktil yanıtlar üzerindeki etkilerini antagonize ettikleri kanısına varıldı. Çalışmanın sonraki aşamalarında gerek H| reseptör blokörü pirilamin gerek H2 "eseptör blokörü famotidin gerekse bunların kombinasyonu varlığında histamin H3 reseptör Mokörü bir madde olan tiyoperamidin sıçan mide fundusu ve ileum preparatlarının elektriksel ilan stimülasyonuna verdikleri kontraktil yanıtları artırdığı saptandı. Ancak histamin H2.eseptör blokörü ranitidin varlığında zaten artmış olan elektriksel alan stimülasyonuna verilen contraktil yanıtları istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde değiştirmediği görüldü. 59Pirilamin+famotidin kombinasyonunda görüldüğü gibi pirilamin+ranitidin kombinasyonunda da tiyopcramidin elektriksel alan stimülasyonuna verilen kasılma yanıtlarını artırdığı saptandı. Her bir histamin reseptör blokörünün varlığında sıçan mide fundusu ve ileum şeritlerinin elektriksel alan stimülasyonuna verdikleri yanıtlar üzerine H3 agonisti bir madde olan R-(a)-metilhistaminin 10"8, 10"7, 10"6, 10" 5 derişimleri kümülatif olarak ilave edilerek yanıtlan ne şekilde etkilediği incelendi. Histamin Hı blokörü pirilamin varlığında R-(a)-metilhistamin kontraktil yanıtlarda derişime bağlı aşamalı bir inhibisyon oluşturdu. Histamin H2 reseptör blokörleri famotidin veya ranitidin varlığında da R-(ct)- metilhistamin elektriksel alan stimülasyonuna verilen kontraktil yanıtlarda yine derişime bağlı aşamalı bir inhibisyon oluşturdu. Pirilamin+famotidin veya pirilamin +ranitidin varlığında elektriksel alan stimülasyonu sonucu oluşan kasılma yanıtlarında da durumun değişmediği; R-(a)-metilhistaminin bu gruplarda da derişime bağlı kademeli bir inhibisyon oluşmasına aracılık ettiği; gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı belirlendi. R-(a)-metilhistamin ile oluşturulan inhibitor etkide nitrik oksidin herhangi bir katkısının bulunup bulunmadığını araştırmak amacı ile ortamda pirilamin ve famotidin varken banyo solüsyonuna nitrik oksit sentaz inhibitörü L-NAME, nitrik oksit prekürsörü L-Arginin veya bunların kombinasyonu ilave edilerek R-(a)-metilhistaminin inhibitor etkisinin değişip değişmeyeceğine bakıldı. Grupların tümünde R-(a)-metilhistaminin elektriksel alan stimülasyonu sonucu oluşmuş kasılma yanıtlarını derişime bağımlı bir şekilde kademeli olarak azalttığı ancak R-(a)-metilhistaminin IC50 değerleri açısından kıyaslandıklarında gruplar arasında fark bulunmadığı belirlendi. Sonuç olarak sıçan mide fundus ve ileumunda elektriksel alan stimülasyonuna verilen ağırlıklı olarak kolinerjik karakter taşıyan kontraktil yanıtlar üzerinde gözlenen H3 reseptör aracılı inhibisyona nitrik oksidin herhangi bir katkısının bulunmadığına karar verildi. 60

Aşkın Hekimoğlu
Dicle University · Institute of Health Sciences
2001
00
DoctorateOpen AccessTR

Melatonin'in sıçanlarda oluşturulan intestinal iskemi-reperfüzyon hasarında izole ileum düz kas fonksiyonel yanıtları

ÖZET MELATONİNİN SIÇANLARDA OLUŞTURULAN INTESTINAL İSKEMİ-REPERFÜZYON HASARINDA İZOLE İLEUM DÜZ KAS FONKSİYONEL YANITLARI ÜZERİNE ETKİSİ Zerrin ÖZCELIK. Amaç: Bu çalışmanın amacı iyi bir antioksidan olarak bilinen melatoninin sıçanlarda oluşturulan intestinal iskemi-reperfüzyon hasarında izole ileum segmentlerinde düz kas fonksiyonel yanıtlarına etkisini araştırmaktır. Materyal ve Metod: Toplam 48 Sprague-Dawley rat 6 eşit gruba ayrıldı: Grup 1 kontrol, Grup 2 sham-opere, Grup 3 iskemi, Grup 4 iskemi-reperfüzyon, Grup 5 iskemi + melatonin, Grup 6 iskemi-reperfüzyon + melatonin. Melatonin intraperitoneal olarak 10 mg/kg dozunda verildi. Barsaklarda 30 dakika iskemi, 90 dakika reperfüzyon sağlandı. Ratlar ileum segmenti alındıktan sonra sakrifiye edildiler. Alman ileum segmenti izole organ banyosunda asıldı ve asetilkoline karşı kasılma, adrenaline karşı gevşeme yanıtlan kaydedildi. Ayrıca ileum segmentleri histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Asetilkolin kasılma yanıtları açısından, Grup 2, grup 3 ve grup 4 ile karşılaştırıldığı zaman istatistiki olarak anlamlı bulundu (p<0.05, p< 0.01). Grup 3, Grup 5 ile karşılaştırıldığı zaman anlamlı bulundu (p< 0.01). Grup 4 ile Grup 6 karşılaştırıldığı zaman istatistiki olarak anlamlı bulundu (pO.01). Adrenalin gevşeme yanıtları açısından, Grup 2, Grup 3 ve Grup 4 ile karşılaştırıldığı zaman istatistiki olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p<0.05, p< 0.01). Grup 3, Grup 5 ile anlamlı sonuç verdi (p<0.05, pO.01). Grup 4 ile Grup 6 run karşılaştırılması istatistiki olarak anlamlıydı (p<0.05). Histopatolojik sonuçlar kasılma ve gevşeme yamtlarıyla uyumluydu. Sonuçlar: Bu çalışmada iskemi-reperfüzyona maruz kalan ratlann barsak dokusunun kasılma ve gevşeme yanıtları, kontrol ve sham öpere grubu kasılma ve gevşeme yanıtlarına göre daha düşük bulundu. İskemi-reperfüzyondan önce melatoninle tedavi ileal segmentlerin düz kas yanıtlarında bir düzelme sağladı. Anahtar sözcük: iskemi-reperfüzyon, melatonin,izole ileum, rat

Zerrin Özçelik
Dicle University · Institute of Health Sciences
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan akciğerinde oluşturulan iskemik önkoşullamanın kalpteki iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkileri

ÖZET Tek veya tekrarlayan kısa süreli iskemi-reperfüzyon periyotlarının daha uzun süreli iskemik periyotlarda gelişebilecek organ, doku veya hücre hasarına karşı belirgin bir direnç oluşturması ile gerçekleşen koruyucu mekanizmaya iskemik önkoşullama denir. İskemik önkoşullama korumasının oluşumunda adenozin, bradikinin, opioid reseptörler, serbest radikaller ve nitrik oksit gibi endojen maddeler tetikleyici olarak rol alırlar. Tetikleyici maddeler başlattıkları bir dizi reaksiyon ile aktive ettikleri protein kinaz C aracılığıyla sarkolemmal ve mitokondriyal K+ATP kanallarının açılmasına neden olurlar. İskemik önkoşullamanın uç efektörü olarak tanımlanan K+ATP kanalları, hücre içi Ca4"1" düzeylerine ve aksiyon potansiyel süresine olan etkisiyle korumanın oluşumunda kritik bir rol oynar. Bir organ veya dokunun iskemi ve reperfüzyonu ile oluşturulan önkoşullama, başka bir arterin beslediği organ veya dokuyu da önkoşullayarak koruyucu etki gösterebilir. Bu durum uzak iskemik önkoşullama olarak adlandırılır. Bugüne kadar kalpteki iskemi-reperflizyon hasan üzerine renal, mezenterik, infrarenal aorta ve ekstremite arterleri üzerinde oluşturulan önkoşullamanın etkileri incelenmiş olup, sonuç olarak uzak iskemik önkoşullamanın klasik önkoşullamaya benzer mekanizmalarla oluştuğu öne sürülmüştür. Biz de bu çalışmamızda sıçan akciğerinde oluşturduğumuz önkoşullamanın kalpteki iskemi ve iskemi-reperfüzyon hasan üzerindeki etkilerini incelemeyi hedefledik. Çalışmamızda toplam 24 adet (n=6) Sprague-Dawley sıçan kullandık. Sıçanlan 120 mg/kg dozunda intraperitoneal tiyopental sodyum ile anestetizeye ettik. Deney süresince hayvanların vücut ısısının 37 ± l °C, tidal volümün l mi/100 gr, solunum sayışırım dakikada 60 olmasını sağladık. Tüm cerrahi işlemler süresince belirgin aritmi oluşan, ortalama arteriyel kan basınç değerleri kalıcı bir şekilde 60 mmHg' nin altına düşen ve çalışma sonunda alınan arteriyel kan örneklerinde pH değeri 7.35- 7.45, parsiyel karbondioksit değeri 32-48 mmHg aralığı dışında olan sıçanları çalışma dışı bıraktık. Sıçanlara intravenöz yolla 200 İU/kg heparin uygulamasından sonra sol parasternal torakotomi ile göğüs kafesini açtık. Kalpteki uygulamalarımız için sol koroner arteri ve akciğerdeki uygulamalar için ise sol pulmoner arteri kullandık. Akciğeri, önkoşullama oluşturmak için, 3 siklüs halinde, her seferinde 5 dakika iskemi +10 dakika reperfuzyona maruz bıraktık. Grupları şu şekilde oluşturduk; Grup l: Kalpte iskemi (30 dk), Grup 2: Kalpte iskemi (30 dk) + reperfuzyon (60 dk), Grup 3:Akciğerde iskemik önkoşullama sonrası kalpte iskemi (30 dk), Grup 4: Akciğerde iskemik önkoşullama sonrası kalpte iskemi (30 dk) + reperfuzyon (60 dk). Deney sonrası aldığımız sol kalp doku örneklerinde histopatolojik incelemeyle birlikte yüksek performanslı likit kromatografi kullanarak kalp dokusundaki malondialdehit ile pürin nükleotid düzeylerini analiz ettik. Grup 3 ve 4' teki malondialdehit değerlerini (0,26 ± 0,02 ve 0,24 ± 0,02 umol/L), grup ive 2'ye (0,42 ± 0,04 ve 0,35 ± 0,01 umol/L) göre anlamlı olarak düşük bulduk (n=6, p < 0.01). İskemik önkoşullama gruplarıyla önkoşullamasız gruplar arasında yaptığımız karşılaştırmada önkoşullama yapılan gruplarda kalp dokusundaki adenozin düzeylerini anlamlı olarak düşük (grupl: 1,43 ± 0,13, grup 2: 1,11 ± 0,06, grup 3: 0,97 ± 0,08, grup 4: 0,81 ± 0,08 ugr/ml), adenozin trifosfat düzeylerini ise (grupl: 3,20 ± 0,10, grup 2: 3,34 + 0,12, grup 3: 4,24 ± 0,20, grup 4: 5,95 ± 0,25 ugr/ml) anlamlı olarak yüksek bulduk (n=6, p < 0.01). Sonuç olarak akciğerde oluşturulan iskemik önkoşullamanın kalpteki iskemi ve iskemi-reperfüzyon hasan üzerinde koruyucu etkisinin olduğunu ve bu etkinin miyokardiyal adenozin düzeyleri ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Sıçan, kalp, akciğer, uzak iskemik önkoşullama, adenozin.

Hasan Akkoç
Dicle University
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Mirabegron'un pulmoner hipertansiyon üzerine etkisinin araştırılması

Bu çalışmada güncel olarak aşırı aktif mesanede kullanılan selektif beta-3 adrenerjik reseptör agonisti olan Mirabegron'un deneysel pulmoner arterial hipertansiyon (PAH) rat modelinde hastalığın seyrini değiştirip değiştirmediğini araştırdık. Araştırmada, Mirabegron'un pumoner arterial hipertansiyonlu deneklerde kalbin sağ ventrikül büyümesini, pulmoner arter kalınlaşmasını ve basıncını azaltıcı etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. 230-470 gr arasındaki Sprague Dawley cinsi sıçanlar kullanılmıştır. Çalışma grupları Grup1: kontrol n=7; Grup 2: Monokrotalin (MCT) 14 gün n=10; Grup 3: Monokrotalin (MCT) 28 gün n=10; Grup 4: MCT 14 + Miragebron 14 gün n=10; Grup 5 MCT 28 + Mirabegron 14 gün n=10. Kontrol grubuna herhangi bir tedavi verilmeyip sağ ventrikül basıncı, karotis arter basıncı ölçülüp daha sonra kalp ve akciğer çıkartılarak kalbin sağ ventrikül / (sol ventrikül + septum) ağırlıkları (Fulton İndeksi) ölçülmüştür. Sol akciğer lobundan alınan örneklerde ise pulmoner arter kalınlaşması ve oklüzyon yüzdesine bakılmıştır. Grup 2'de tek doz Monokrotalin uygulanıp 14 gün sonra, Grup 3'de ise Monokrotalin uygulandıktan 28 gün sonra incelenecek parametrelere bakılmıştır. Grup 4'e Monokrotalin uygulamasından 14 gün sonra 14 gün boyunca Mirabegron ile tedavi edilerek, Grup 5'e ise Monokrotalin uygulamasından 28 gün sonra 14 gün boyunca Mirabegron tedavisi uygulanarak incelenecek parametrelere bakılmıştır. Grupların sırasıyla sağ ventrikül basınçları sırasıyla 6.67±2.12, 6.13±0.83, 14.95±5.23, 6.23±1.86 ve 12.66±4.88 olup p<0.05 ile grup 3, grup 1'e göre anlamlı olarak daha yüksek, diğerlerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Grupların pulmoner arter damar kalınlaşması sırasıyla; 4.22±0.82, 9.85±0.90, 14.59±0.56, 11.81±0.56 ve 11.49±0.73 olup grup 5'de grup 4'e göre anlamlı olarak (p<0.05) daha az damar kalınlaşması bulunmuştur. Mirabegron'un PAH semptomlarını düzeltmeye yönelik pozitif bir etkisinin olduğu sonucu çıkartılabilir fakat daha geniş parametrelerin bakılacağı hem hayvan hem de insan deneylerine ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Adrenerjik beta agonistleriHipertansiyon-pulmonerHipertrofi+4
Turgay Arslan
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda intraserebroventriküler plazmid ve preformed fibril enjeksiyonu ile oluşturulan alfasinükleinopati parkinson hastalığı modelinde brimonidinin olası nöroprotektif etkisinin incelenmesi

Sıçanlarda santral alfa-sinüklein pre-formed fibril uygulamasının 6 ay sonra alfa-sinükleinopati oluşturduğu bildirilmiş ve sıçan Parkinson hastalığı modeli olarak önerilmiştir. Bu tez çalışmasında, sıçanlarda intraserebroventriküler alfa-sinüklein pre-formed fibril uygulamasından 4 hafta önce, aynı yoldan alfa-sinüklein proteinini kodlayan mRNA'yı içeren plazmid uygulaması ile alfa-sinükleinopati oluşma sürecinin kısalacağı hipotezi test edilmiştir. Süreç bir sıçan Parkinson hastalığı modelinden beklenen kognitif, motor ve motor-dışı belirtileri değerlendirmeye yönelik çeşitli nöropsikofarmakolojik yöntemlerle incelendi. Ayrıca ikincil amaç olarak bu model üzerinde, daha önce retinal ganglion hücrelerde nöroprotektif etkisi gösterilmiş olan α2 adrenerjik reseptör agonisti brimonidin'in olası etkisi değerlendirildi. Bu tez çalışmasında her iki cinsiyetten, Sprague Dawley ırkı sıçanlar (250-300 g, 4 aylık, n=30) kullanıldı. Sıçanlar, cinsiyet dağılımı eşit olacak şekilde, 5 homojen gruba rasgele olarak dağıtıldı (n=6). Bu gruplar control, sham, alfa-sinüklein, alfa-sinüklein + brimonidine ve brimonidine grupları şeklinde oluşturuldu. Etkilerin zamana bağımlılığını değerlendirmek için davranış testleri enjeksiyonların bitiminden 2 ve 4 ay sonra yapıldı. Sıçanlarda anksiyete durumu açık alan (AA) ve yükseltilmiş artı labirent (YAL) testleri ile, öğrenme-bellek performansı yeni nesne tanıma (YNT) ve Morris su labirenti (MSL) testleri ile değerlendirildi. Motor koordinasyonun değerlendirilmesi için dikey tele tutunma (DDT) testi, yatay merdiven testi (YM) ve rot-a-rod testi kullanıldı. Motor-dışı otonomik disfonksiyonun değerlendirilmesi için hot plate testi kullanıldı. Alfa-sinüklein grubunda 2. ayda açık alan testi ile değerlendirilen anksiyete daha fazla olduğu halde YAL testi ile gruplar arasında anlamlı bir fark göstermedi. Alfa-sinüklein grubunda her iki zaman noktasında da YNT ve MSL ile değerlendirilen bellek performansının bozulduğu saptandı. DTT ve YM testleri alfa-sinüklein grubunda motor kooardinasyonun her iki zaman noktasında da kötüleştiğini gösterirken, rot-a-rod testi motor diskoordinasyonun özellikle 4. ayda kötüleştiğini kanıtladı. Ağrılı uyarana verilen tepki süresindeki gecikmeye dayanan hot plate testi bulguları yine alfa-sinüklein grubunda otonomik disfonksiyon geliştiğini belirledi. Bu tez çalışmasında olası nöroprotektif etkisi değerlendirilen brimonidin otonomik disfonksiyon dışında alfa-sinüklein uygulamasına bağlı hiçbir kötüleşmeyi anlamlı olarak geri çevirmedi. Bu tez çalışması ile intraserebroventriküler plasmid ön-uygulamasının alfa-sinüklein ile oluşturulan olası alfasinükleinopatiye bağlı sıçan Parkinson hastalığı modelinin motor ve motor-dışı bulgular ile değerlendirilen oluşma sürecini kısalttığı sonucuna varıldı.

Alfa sinükleinBrimonidinHayvan deneyleri+3
Gökçe Çalışkan
Baskent University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda anosmi ile bilişsel işlev bozulması arasındaki ilişkinin ve mekanizmalarının araştırılması

Anosmi ile nörodejeneratif hastalıklar arasındaki ilişkinin mekanizması ve yönü henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında sıçanlarda iki farmakolojik ajan, ZnSO4 ve metimazol uygulanarak olfaktör epitel hasarı ile nöronal hasar aracılı anosmi/hiposmi modelleri oluşturulmuş ve çeşitli davranış testleri ile değerlendirilen bilişsel süreç ile koku duyusu kaybı arasındaki olası ilişki incelenmiştir. Bu çalışmada 6 haftalık, Wistar albino ırkı erkek sıçan (n=18; 217±18 g) üzerinde in vivo ve in vitro deneyler gerçekleştirilmiştir. İntranazal ZnSO4 uygulaması ile mukozal hasar ve HVCN1 kanal blokajı ile akut anosmi modeli, metimazol (75-300 mg/kg, i.p.) enjeksiyonu ile de olfaktör nöronların apoptoz ile harabiyeti sağlanarak kronik anosmi modeli oluşturulması hedeflenmiştir. Sıçanlarda oluşturulan deneysel modellerin anosmi gelişmesine neden olup olmadığının validasyonu Yem Bulma Testi (YBT) ile değerlendirilmiştir. Sonrasında olası nörokognitif değişikliklerin değerlendirilmesi için çeşitli davranış testleri ve LTP'de olası değişikliğin değerlendirilmesi için elektrofizyolojik deneyler gerçekleştirilmiştir. Bazal YBT seansında gömülü yemi bulma bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmazken (Kontrol: 7,7±1,78 dk, Metimazol: 9,3±1,89 dk, Çinko sülfat: 6.1±1,99 dk), anosmi modelleri oluşturulduktan 1 ay ve 2 ay sonraki YBT seanslarında anosmi modelinin geçerliliği doğrulandı (1. ay- Kontrol: 8,5±2,39 dk, her iki anosmi grubu 15±0 dk; p<0.005 vs Kontrol; 2. ay- Kontrol: 8,0±0,92 dk, Metimazol: 15±0 dk; Çinko sülfat: 14,75±0,49; p<0,001 vs Kontrol). Koku duyusunun kaybı vücut ağırlığında kontrol grubuna göre anlamlı azalmaya neden oldu (Kontrol %86,2±9,4 (181gr) vs Metimazol % 70,3±5,86 (146,5 g) ve Çinko Sülfat % 61,6±3,18 (127,6 g)). Hipokampal öğrenme-bellek performansının değerlendirildiği Morris Su Labirenti (MSL) testinde bütün grupların anlamlı öğrenme performansı gösterdiği ve kaçış platformunu bulma sürelerinin anlamlı şekilde azaldığı gözlendi, ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Özellikle prefrontal öğrenme-bellek performansının değerlendirildiği Yeni Nesne Tanıma (YNT) testinde ise Kontrol ve Metimazol grupları arasında anlamlı fark saptandı (Kontrol= %83,8; Metimazol=%37,8; p<0,05). Limbik sistem ile ilişkili korku-güdümlü öğrenme-bellek performansının değerlendirildiği Pasif sakınma (PS) testi bulguları da anosmik gruplarda öğrnemenin bozulduğunu gösterdi (Kontrol: 50,3±97 sn vs Metimazol: 11,5±9.7 sn , Çinlo sülfat: 2,1±0,4 sn ,).; p<0,05 Metimazol vs Kontrol ve p<0,01 Çinko sülfat vs Kontrol). Anksiyetenin değerlendirildiği Yükseltilmiş Artı Labirent (YAL) ve Açık Alan testleri ile dışkılama sayıları değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Depresyon-benzeri davranışın değerlendirildiği Zorlu Yüzdürme Testi (ZYT) bulguları da gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığını gösterdi. Dentat gyrus üzerinde gerçekleştirilen elektrofizyolojik deneylerde değerlendirilen LTP kayıtlarında bütün hayvanlarda öğrenme/potentiasyon olduğu ve anosminin dentat gyrus ile ilişkili öğrenme fonksiyonlarını bozmadığı görüldü. Bulgularımız ışığında anosminin hipokampal öğrenme ve bellek üzerinde olumsuz bir etkisinin olmadığı ancak prefrontal korteks ve amigdala üzerinde olumsuz etki gösterdiği sonucuna varıldı. Bu bölgeler üzerinde yapılacak ileri elektrofizyolojik çalışmalar ve mekanizmanın aydınlatılmasına yönelik hücresel çalışmalar önerilir.

AnosmiBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+5
Karl Mıchael Lux
Baskent University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Astragalozit IV'ün bilateral kavernöz sinir hasarı sonrası gelişen erektil disfonksiyon üzerine etkileri

Prostat kanseri yetişkin erkeklerde en sık görülen neoplazilerdendir. Tümöral dokunun rezeksiyonu amacıyla uygulanan radikal prostatektomi (RP) sırasında kavernöz sinir (KS)'lerin hasarlanması sıklıkla erektil disfonksiyon (ED) ile sonuçlanmaktadır. RP ile ilişkili ED, travmaya bağlı KS dejenerasyonu sonrası kavernozal düz kas kaybı ve fibrozis gibi morfolojik değişikliklerle karakterize iyatrojenik bir komplikasyondur. TGF-β1/Smad sinyal yolağı kavernozal fibrozisi indükleyen ana mekanizmalardan biridir. Çalışmanın amacı birçok dokuda TGF-β1/Smad sinyal inhibisyonu aracılı antifibrotik özellikleri gösterilen astragalozit IV (AS-IV)'ün RP ile ilişkili ED üzerindeki olası terapötik etkilerini bilateral kavernöz sinir hasar (BKSH) modeli kullanarak incelemektir. Çalışmada 72 adet Sprague-Dawley erkek sıçan (8-10 haftalık) kullanıldı. Sham ve BKSH modeli sonrasında, deney gruplarına (n=6) 7 ve 14 günlük protokoller boyunca 1 mg/kg/gün AS-IV, 5 mg/kg/gün AS-IV veya taşıyıcı intraperitoneal (i.p.) uygulandı. Protokolleri takiben eş zamanlı intrakavernozal basınç (İKB) ve ortalama arteriyel basınç (OAB) ölçüldü; maksimum-İKB/OAB (m-İKB/OAB) ve total-İKB/OAB (t-İKB/OAB) oranları erektil fonksiyon (EF) ölçütü olarak değerlendirildi. Kavernozal doku histopatolojisi Masson Trikrom yöntemiyle incelenirken; TGF-β1, fibronektin, pSmad2, Smad2, Smad3 ve Smad7 protein ekspresyonlarındaki değişiklikler Western Blot yöntemiyle değerlendirildi. Her iki protokolde de BKSH gruplarındaki m-İKB/OAB ve t-İKB/OAB kontrol gruplarına göre anlamlı azaldı. EF'deki düşüş 14 günlük 1 mg/kg ve 5 mg/kg AS-IV tedavileriyle anlamlı önlendi. BKSH gruplarında TGF-β1, fibronektin, pSmad2 ekspresyonları ve pSmad2/Smad2 oranı kontrol gruplarına göre anlamlı artarken, Smad7 seviyeleri anlamlı azaldı. AS-IV tedavisi TGF-β1, fibronektin ekspresyonlarındaki artışı ve azalan Smad7 ekspresyonunu her iki protokolde de doz bağımlı şekilde anlamlı önlerken, pSmad2/Smad2 oranı sadece 5 mg/kg dozunda kontrole yakın anlamlı bulundu. BKSH ile indüklenen kavernozal fibrozis ise sadece 14 günlük 5 mg/kg AS-IV tedavisiyle anlamlı önlendi. Sonuç olarak; AS-IV'ün BKSH ile indüklenen ED üzerindeki koruyucu etkisi, TGF-β1/Smad sinyal transdüksiyonunu engelleyerek gösterdiği antifibrotik özellikleriyle ilişkilendirilmektedir. Anahtar Sözcükler: Erektil disfonksiyon, Fibrozis, Kavernöz sinir hasarı, TGF-β1/Smad

Astragalozit IVEreksiyonErektil disfonksiyon+6
Serhat Sevgi
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyabetik sıçanlarda gelişen erektil disfonksiyonda ursodeoksikolik asidin etkileri

Diyabetik Sıçanlarda Gelişen Erektil Disfonksiyonda Ursodeoksikolik Asidin Etkileri Diyabetin en yaygın komplikasyonlarından biri olan erektil disfonksiyon (ED), diyabetli erkeklerin yaklaşık %75'ini etkileyen küresel bir sağlık sorunudur. Ereksiyon fizyolojisinin önemli bir parçası olan NO/cGMP sisteminde meydana gelen disfonksiyon, peniste azalmış düz kas ve endotel hücre içeriği ile birlikte meydana gelen korporal doku fibrozisi diyabetik ED patofizyolojisinde kritik rol oynayan süreçlerdir. Birçok sitokin ve büyüme faktörünün erektil dokudaki fibrojenik sürece katkıda bulunduğu bildirilmiştir. Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGF-β1) ve TGF-β1 ile aktive edilen bağ dokusu büyüme faktörü (CTGF) fibrozisin indüklenmesinde ana moleküller olarak kabul edilir. TGF-β1/Smad/CTGF sinyal yolağı, diyabetik ED patogenezinde önemli bir fibrojenik yolaktır. Çalışmanın amacı, farklı dokularda TGF-β1/Smad sinyal yolağı aracılı antifibrotik etkisi gösterilmiş olan Ursodeoksikolik asit (UDKA)'in diyabetik penil fibrozis ve ED üzerindeki olası etkilerini fonksiyonel ve moleküler düzeyde incelemektir. Araştırmada Spraque Dawley türü 48 adet erkek sıçan (8-10 haftalık) kullanıldı. Streptozotosin (STZ) ile oluşturulan diyabet sonrasında sıçanlara 20 ve 80 mg/kg olmak üzere iki farklı dozda gavaj yolu ile UDKA veya taşıyıcı (salin) uygulandı. Ardından intrakavernozal basınç (İKB) ile eş zamanlı ortalama arteriyel basınç (OAB) ölçüldü. Maksimum-İKB/OAB (m-İKB/OAB) ve total-İKB/OAB (t-İKB/OAB) oranları erektil fonksiyon ölçütü olarak değerlendirildi. Erektil dokuda histopatolojik analizler Masson Trikrom yöntemiyle yapılırken; TGF-β1, fibronektin, pSmad2, Smad2/3, Smad7 ve CTGF protein ekspresyonlarındaki değişiklikler Western Blot yöntemiyle değerlendirildi. Diyabetik grupta m-İKB/OAB ve t-İKB/OAB kontrol grubuna göre anlamlı azaldı. Diyabet nedeniyle azalan erektil fonksiyon 20 ve 80 mg/kg UDKA tedavisi ile anlamlı önlendi. Diyabetik grupta TGF-β1, fibronektin, pSmad2, pSmad2/Smad2 ve CTGF ekspresyonları kontrol grubuna göre anlamlı artarken, Smad7 seviyeleri anlamlı azaldı. UDKA tedavisi protein ekspresyonlarındaki artışı doz bağımlı şekilde önlerken; Smad7 ekspresyonunu dozdan bağımsız olarak anlamlı artırmıştır. UDKA tedavisi STZ ile indüklenen kavernozal fibrozisi de dozdan bağımsız şekilde anlamlı önledi. Sonuç olarak; UDKA, STZ ile indüklenen penil fibrozis ve ED üzerinde TGF-β1/Smad/CTGF sinyalizasyon inhibisyonu aracılığıyla koruyucu etki göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Fibrozis, Korpus kavernozum, Smad

Corpus cavernosumDiabet komplikasyonlarıDiabetes mellitus+7
İrem Çavuşoğlu Nalbantoğlu
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Oksitosin reseptör desensitizasyonu oluşturulmuş gebe ve gebe olmayan sıçan uterus dokusunda TRPV4 kanallarının etkisi

Oksitosin doğum olayındaki en önemli hormondur. Uterus kontraksiyonlarının düzenlenmesinden sorumludur. Oksitosine devamlı yüksek miktarda maruziyet oksitosin reseptör desensitizasyonuna neden olur. Oksitosin reseptör desensitizasyonu uterus düz kaslarının doğum sonrası kasılamamasına (uterus atonisi) sebep olarak post partum hemoraji (PPH) yani doğum sonrası kanamaya yol açar. Bu çalışmada Oksitosin kullanımındaki sınırlamalar göz önünde bulundurularak uterus kasılmalarının düzenlenmesinde yeni bir tedavi hedefi bulunması amaçlanmıştır. "Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları" kalsiyum (Ca+²) geçirgen katyonik bir kanal ailesidir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda bu ailenin bir üyesi olan Transient reseptör potansiyeli vaniloid 4 (TRPV4) kanallarının uterus miyometrial dokularında var oldukları, gebelikle beraber hem m-RNA hem de protein düzeyinde arttıkları tespit edilmiştir. TRPV4 kanal antagonistlerinin uterus kasılmalarının azaltılmasında ve erken doğumun önlenmesinde kullanılabilecekleri yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. TRPV4 kanal agonisti GSK1016790A'nın sıçanlarda uterus kasılmalarını artırdığı gösterilmiştir. Ancak oksitosin desensitizasyonunda bu kanalların rolleri ile ilgili herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada izole organ banyosu ortamında oksitosin desensitizasyonu geliştirilen gebe ve gebe olmayan sıçanların uterus stripleri TRPV4 agonist ve antagonistine maruz bırakılarak uterus kasılmaları kaydedildi. Söz konusu kanalların oksitosin desensitizasyonunda uterus dokusu üzerindeki etkileri araştırıldı. Gebe ve gebe olmayan sıçanlarda oksitosin desensitizasyonu gerçekleşmiş dokularda GSK1016790A'nın oksitosin kadar kontraksiyonları artırdığı banyo ortamında GSK1016790A'nın varlığında kümülatif oksitosin uygulanmasının tek başına oksitosin uygulanmasından daha etkili olduğu tespit edildi. Bu etkinin farklı mekanizmalarla hücre içi Ca+² düzeyini artırıyor olmalarından kaynaklandığı düşünülmektedir.

GebelikHemorajilerOksitosin+3
Merve Kılıç
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan mesanesinde farklı mekanizmalarla kontraktil etki oluşturan ajanlar üzerine sertralinin etkilerinin değerlendirilmesi

6. ÖZET Sertralin, selektif serotonin re-uptake inhibitory (SSRİ) ilaçlardan birisidir. Klinikte antidepresan tedavide yaygın olarak kullanılan sertralinin yan etkileri arasında mesane gibi periferik organlara ait olanlar da yer almaktadır. Bu çalışmada, sıçan mesanesinde sertralinin doğrudan ve farklı mekanizmalarla kasılma oluşturan kasıcı ajanlar üzerine etkileri incelenmiş ve santral mekanizmalarla etki gösteren bir ilacın yan etkilerinin olası mekanizmaları arasında periferik kaynaklı olanların da yer alabileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Preparatlar eterle anesteziye edilmiş sıçanların (200-300g) mesanelerinden trigon kısımları atıldıktan sonra hazırlandı. Hazırlanan preparatlar Tyrode solüsyonu içinde klasik farmakolojik yöntemlerle organ banyolarına yerleştirildi ve 1 g istirahat gerilimi uygulanarak 60 dakika süreyle dengelenmeye bırakıldı. Dengelenme sağlandıktan sonra asetilkolin (10® - 10"3 M), potasyum klorür (KCI, 20, 40, 60, 80, 100 ve 120 mM) ve serotonin (5-HT, 10"10 - 10"4 M) kümülatif konsantrasyon yanıtları; ortamda sertralin (10"6 M, 10"5 M, 3 x 10~5 M) varken ve yokken değerlendirildi. Elektriksel alan stimülasyonu (EAS) frekans (1, 3, 6, 12, 24, 48 ve 96 Hz) yanıtları değerlendirildi ve aynı işlem sertralin banyo ortamında varken yapıldı. Kayıtlar FDT 10-A transdüser aracılığıyla bilgisayar ortamında MAY Polwin 97 programında kaydedildi. Elde edilen verilerin analizi Mann Whitney-U testi ile yapıldı ve yanılma olasılığı 0.05 olarak kabul edildi. Sertralin, sıçan mesane düz kasında asetilkolin, KCI, serotonin ve EAS tarafından oluşturulan kasılmaları doza bağımlı olarak inhibe etmiştir. Sonuç olarak sertralin, vas deferenste olduğu gibi mesane düz kası kontraksiyonları üzerine de inhibitor etkisini muhtemelen kalsiyum kanallarını bloke ederek göstermiştir.

Yılmaz Sezgin
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2001
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçan izole torasik aorta preparatlarında asitretinin damar gevşetici etki mekanizmasının araştırılması

Vitamin A türevi retinoidlerin bir üyesi olan asitretin, epidermal hücrelerde proliferasyonu ve farklılaşmayı sağlar. Ayrıca immün sistemi düzenleyici, anti-inflamatuvar etkilere de sahiptir. Bu etkileri sayesinde klinikte psoriyazis tedavisinde kullanılır. Etkilerini esas olarak nükleer yerleşim gösteren retinoik asit reseptörü (RAR) ve retinoid X reseptörü (RXR) üzerinden gösterir. Asitretin kullananlarda gözlenen ereksiyon problemlerine ait vaka raporlarından yola çıkarak asitretinin düz kas üzerine olası etkilerini (sıçan korpus kavernozum, torasik aorta, mide fundus, ileum preparatları) araştırmak için gerçekleştirdiğimiz ön çalışmada sadece aorta preparatlarında gevşetici etki tespit edildi. Ön çalışma sonuçlarımız ışığında asitretinin damar düz kas dokusu üzerindeki gevşetici etkisini ve bu etkinin mekanizmasını ortaya koymak amacıyla planlanan tez çalışmamızda alfa-1 adrenoseptörler, RAR ve RXR, nitrik oksit (NO), adenilat / guanilat siklaz enzimleri ve potasyum kanallarının rolleri incelendi. Erkek Sprague Dawley sıçanlardan izole edilen ve Krebs Henseleit fizyolojik solüsyonu içeren organ banyolarına asılan endoteli uzaklaştırılmış torasik aorta halka preparatlarında fenilefrin ön-kasılmasını takiben artan konsantrasyonlarda uygulanan asitretin gevşeme yanıtı meydana getirdi. Bu etkinin çözücüsü olan DMSO'dan bağımsız olduğu saptandı. Asitretin ile elde edilen damar düz kası gevşeme yanıtları üzerinde alfa-1 adrenoseptörlerinin ve RAR antagonisti (AGN193109, 10-5 M, 2 saat) ile inkübasyonun bir etkisi olmadığı görüldü. RXR antagonisti (HX531, 10-5 M, 2 saat) ile inkübasyon endotel (-) preparatlarda asitretinin gevşetici etkisini artırdı. Nitrik oksit sentaz inhibitörü (L-NAME, 10-4 M, 30 dakika), adenilat siklaz inhibitörü (SQ2253, 10-5 M, 30 dakika), guanilat siklaz inhibitörü (ODQ, 10-6 M, 30 dakika) ve non-spesifik K+ kanal blokörü (Tetraetilamonyum - TEA, 10-2 M, 30 dakika) ile inkübasyon ise asitretin ile elde edilen gevşeme yanıtlarını ortadan kaldırdı. Tüm bu bulgular ışığında, asitretinin endotel (-) sıçan torasik aorta preparatlarında meydana getirdiği gevşeme yanıtlarında nitrik oksit, siklik adenozin monofosfat (cAMP) ve siklik guanozin monofosfat (cGMP)-bağımlı kinazlar ve potasyum kanallarının rolü olabileceği sonucuna varıldı.

AortAort-torasikAsitretin+5
Oğuzhan Ekin Efe
Baskent University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İn-vivo sıçan zehirlenme modelinde sitalopramın oluşturduğu kardiyovasküler toksik etkilerin geri döndürülmesinde adenozin reseptör antagonistlerinin etkisi

Amaç: Sitaloprama bağlı kardiyovasküler toksisitenin geri döndürülmesinde selektif adenozin reseptör antagonistlerinin etkisinin araştırılmasıdır.Yöntem: Sıçanlara 20 mg/kg intravenöz sodyum kromoglikatın (A3 reseptör antagonisti) ardından 4 mg/kg/dk sitalopram infüze edildi. Sitalopram infüzyonundan sonra sıçanlara %5 dekstroz veya DPCPX (8-Cyclopentyl-1,3-Dipropylxanthine; selektif A1 reseptör antagonisti, 20 ? g/kg/dk) veya CSC [8-(3-chlorostyryl) caffeine; selective adenosine A2a receptor antagonist, 24 ?g/kg/min] (n=7 her grup için) 60 dk. infüzyonla verildi. Ortalama arteriyel basınç (OAB), kalp atım hızı (KAH), QRS ve QT süreleri kaydedildi. İstatistiksel analizde ANOVA'yı takiben Tukey-Kramer testi kullanıldı.Bulgular: Sitalopram tüm gruplarda OAB ve KAH'ında azalma (p<0.001), QT uzaması (sırasıyla p<0.001, p<0.01 ve p<0.001) oluşturdu. %5 dekstroz OAB'da 10, 20., 30., 40., 50. ve 60. dakikalarda (sırasıyla p<0.05, p<0.01, p<0.05, p<0.01, p<0.05 ve p<0.05), KAH'da tüm dakikalarda artma (p<0.001) oluşturdu. DPCPX; OAB ve KAH'da 10. dakikadan itibaren artma (OAB için p<0.01, p<0.001, p<0.001, p<0.01, p<0.01 ve p<0.01 ve KAH için p<0.01, p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.001 ve p<0.001 sırasıyla 10., 20., 30., 40., 50. ve 60. dakikalar) oluşturdu, QT'yi 30, 40, 50 ve 60. dakikalarda kısalttı (sırasıyla, p<0.05, p<0.05, p<0.05 ve p<0.001). CSC; QT'yi yalnızca 60. dakikada kısalttı (p<0.05). DPCPX %5 dekstroz'a göre, QT uzamasını 40. (p<0.01), 50.(p<0.01) ve 60. (p<0.001) dakikalarda kısalttı. CSC %5 dekstroz'a göre, QT uzamasını 60. dakikada (p<0.05) kısalttı.Sonuç: Selektif adenozin A1 reseptör antagonisti DPCPX, sıçanlarda sitaloprama bağlı ortalama arteriyel basınç ve kalp atım hızındaki azalmayı ve QT uzamasını geri çevirdi. Dekstroz grubu ile karşılaştırıldığında DPCPX, QT uzamasını geri çevirdi. DPCPX'in etkileri fizyolojik veya farmakolojik antagonizma ile açıklanabilir.Anahtar Kelimeler: Adenozin reseptör antagonistleri, sitalopram zehirlenmesi, kardiyovasküler toksisite.

AdenozinAntagonistlerAntipsikotik ilaçlar+7
Müjgan (büyükdeligöz) Çubuk
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole kobay ileumunun longitudinal kasında gaba A-reseptör aracılı kontraksiyonlara substans p, anjıotensin dönüştürü enzim ve enkefalinaz inhibitörlerinin etkisi

Şükrü Aynacıoğlu
Akdeniz University
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansiyon, diabet, hipertansiyon ve diabet oluşturan sıçanlarda izole göğüs aortunun bazı kasıcı ve gevşetici maddelere yanıtları. Kaptopril`in bu yanıtlarda oluşturduğu değişiklikler

Osman Gökalp
Akdeniz University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik sıçanlarda Mü opioid reseptör aracılı periferik antinosisepsiyonda L-arginin-NO-sGMP yolağının olası rolü

Arda Taşatargil
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fosfodiesteraz V inhibitörü sildenafil ve koroner arter hastalığının tedavisinde kullanılan bazı ilaçların insan interal mamarian arter preperatına etkileri

Cahit Nacitarhan
Akdeniz University
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) rtfs'ye (rainbow trout fry syndrome) neden olan flavobacterium psychrophilum etkeninin izolasyonu ve antibakteriyel sağaltım seçeneğinin belirlenmesi

Murat Boyacıoğlu
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel intestinal iskemi reperfüzyon hasarında dekspantenolün etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda superior mezenterik arter iskemi reperfüzyonu sonrası, barsakta oluşan iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine dekspantenolün etkilerini araştırmaktır.Yöntem: 56 adet genç sağlıklı dişi Wistar-Albino cinsi sıçan (200-250 gr), randomize olarak (n=8) yedi gruba ayrıldı; kontrol (grup I), sham (Grup II), iskemi-reperfüzyon (grup III, İ/R), iskeminin 30. dakikasında 250 mg/kg dekspantenol verilen grup (grup IV, Pre 250), iskeminin 30. dakikasında 500 mg/kg dekspantenol verilen grup (Grup V, Pre 500), reperfüzyonu hemen takiben 250 mg/kg dekspantenol verilen grup (Grup VI, Post 250) ve reperfüzyonu hemen takiben 500 mg/kg dekspantenol verilen grup (Grup VII, Post 500). Sıçanlara, intraperitoneal yolla üretan (1,2 g/kg) anestezisi uygulandı. Sıçanlara, karın derileri tıraş edilerek antiseptik solüsyonla temizlendikten sonra, orta hat laparotomisi uygulandı. İnce barsaklar geçici olarak dışarı alındı ve superior mezenterik arter dikkatlice disseke edildikten sonra atravmatik mikrovasküler klemp kullanılarak 45 dakikalığına kapatıldı. Daha sonra klemp kaldırıldı. 120 dakikalık reperfüzyon sağlandı. Reperfüzyon sonrası tüm sıçanlar sakrifiye edildi, ince barsakları alındı. İnce barsak örneklerinde, doku malonildialdehit (MDA) düzeyleri, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), nitrik oksit (NO), myeloperoksidaz (MPO), redükte glutatyon (GSH), glutatyon redüktaz (GR) ve glutatyon peroksidaz (GSHPx) aktiviteleri ölçüldü.Bulgular: İ/R grubunda katalaz aktivite değeri, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). GSH değerleri; pre 500, post 250 ve post 500 gruplarında, İ/R grubuna göre anlamlı olarak artış göstermiştir (p< 0.05). GSH-Px aktivite değeri, İ/R, Pre 250, Post 250, Post 500 gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı artış göstermiştir (p<0,05). Pre 250 grubunda, sham grubu ve Pre 500 grubuna göre anlamlı artış göstermiştir (p< 0,05). Post 500 grubunda, Pre 500 grubuna göre anlamlı artış göstermiştir (p<0,05). SOD aktivite değeri, Post 250 grubunda, İ/R grubuna göre anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Post 500 grubunda, pre 500 ve post 250 gruplarına göre anlamlı olarak azalmıştır (p<0,05). MDA düzeyinin Post 500 grubunda, İ/R grubuna göre anlamlı olarak azaldığı gözlenmiştir (p<0,05). Doku MPO aktivite değeri, Post 500 grubunda, İ/R grubu ve pre 250 grubuna göre anlamlı olarak azalma göstermiştir (p< 0,05). Doku NO aktivite düzeylerinin post 500 grubunda, İ/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdiği saptanmıştır (p< 0,05). Tüm grupların GR aktivite değerleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Dekspantenolün, reperfüzyondan hemen sonra intravenöz yolla verilen 500 mg/kg dozunda, deneysel modelimizde intestinal iskemi-reperfuzyon hasarının etkilerini engellemede etkili olduğu görülmüştür. İntestinal iskemi-reperfüzyon hasarında dekspantenolün ilk defa kullanılması ve ortaya çıkan sonuçların biyokimyasal parametrelerle desteklenmesi nedeniyle çalışmamızın bundan sonraki araştırmalara yol göstereceği inancındayız

Hakan Özkayran
Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde salvia officinalis'in etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda TNBS ile kolit oluşturulduktan sonra kolit hasarı üzerine Salvia officinalis'in etkilerini araştırmaktır.Yöntem: 110 adet sağlıklı genç erkek Wistar Albino cinsi sıçan randomize olarak 11 gruba ayrıldı. Kontrol grubu , Kolit grubu (Tedavi verilmeyen grup, üç günlük), Susam yağı grubu (üç günlük, SY-3), 0.5 mg/kg Salvia officinalis ekstresi grubu ( üç günlük, 0.5 SO-3), 5 mg /kg SO ekstresi grubu ( üç günlük, 5 SO-3), 50 mg/kg SO ekstresi grubu ( üç günlük, 50 SO-3), Kolit grubu (Tedavi verilmeyen grup, yedi günlük), Susam yağı grubu ( yedi günlük, SY-7), 0.5 mg/kg SO ekstresi grubu (yedi günlük, 0.5 SO-7), 5 mg/kg SO ekstresi grubu (yedi günlük, 5 SO-7), 50 mg/kg SO ekstresi grubu (yedi günlük, 50 SO-7). Hayvanlar kolit uygulanmasından yaklaşık 12 saat önce aç bırakıldılar. Çalışma günü barsakları boşaltılarak, Ketamin (50 mg/kg) ve Ksilazin (5 mg/kg) anestezisi altında, rektumdan kolona doğru (sekiz cm girilerek) polietilen kateter yerleştirildi. Kateter aracılığı ile % 37'lik etanol içinde çözünmüş 25 mg 2,4,6-trinitrobenzen sülfonik asit (TNBS) içeren solüsyondan 0.8 ml uygulanarak kolit oluşturuldu. Kolit oluşumundan sonra sıçanlar üç ve yedinci günlerde sakrifiye edilerek barsak dokusu örnekleri alındı.Kolon dokusunda malonildialdehit (MDA) düzeyleri, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), nitrik oksit (NO), myeloperoksidaz (MPO), glutatyon redüktaz (GR) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçüldü.Bulgular: Grupların yedinci gününde 0.5 mg/kg ve 50 mg/kg Salvia officinalis sıvı extresi alan tedavi gruplarında makroskopik iyileşme sağlanmıştır (p<0.05). Üçüncü günde 0.5 ve 5 mg/kg Salvia officinalis sıvı ekstresi alan grupların NO düzeyleri kolit kontrol gruplarına göre istatistiksel anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Üçüncü günde 50 mg/kg Salvia officinalis sıvı extresi alan grubun SOD düzeyi kolit kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05) .Sonuç: Çalışmamızda, Salvia officinalis ile tedavi edilen gruplarda kolitin anlamlı bir şekilde iyileştiği görüldü. Salvia officinalis, Ülseratif Kolit ve Crohn Hastalığını içeren İBH sürecine olumlu bir etki yapmaktadır. Bu etkinin antiinflamatuar ve antioksidan mekanizmalar üzerinden olması muhtemeldir. Bu nedenle Salvia officinalisin kolit tedavisinde tamamlayıcı bir ajan olarak kullanılması yararlı olabilir.

AntioksidanlarCrohn hastalığıKolit-ülseratif+3
Filiz Gökalp
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hypericum perforatum (St. John' s wort)' un burkitt lenfoma hücre dizilerinde (Daudi ve Namalwa) sitotoksik, antiproliferatif ve apoptotik etkileri

Hypericum perforatum L. (St. John's wort) peptik ülser, cilt yanıkları, infeksiyonlar, respiratuar ve inflamatuar hastalıkların tedavisinde geleneksel tıpta yüzyıllardır yaygın olarak kullanılmaktadır. H. perforatum naftodiantronlar; hiperisin ve psödohiperisin, flavonoidler ve floroglusinoller; hiperforin ve adhiperforin olmak üzere çok sayıda biyolojik aktiviteleri saptanmış bileşik içermektedir. Yapılan son çalışmalarda, H. perforatum' un farklı insan kanser hücre dizilerinde antitümöral etkileri kanıtlanmıştır. Bu çalışmada, H. perforatum ekstraktının Burkitt Lenfoma hücreleri (Namalwa ve Daudi) üzerine antiproliferatif, sitotoksik ve apoptotik etkileri araştırılması planlanmıştır.Bu amaçla, H. perforatum ektraktının altı farklı dozu (0,01-0,025-0,05-0,1-0,25-0,5 mg/ml) 24, 48 ve 72 saat süresince hücrelere uygulandı. Tripan mavisi boyama yöntemi ile viabilite, canlı hücreler tarafından tetrazolium tuzunun parçalanmasına dayanan WST-1 testi ile metabolik aktivite değerlendirildi. LDH (laktat dehidrogenaz) salınım testi ile sitotoksisite ve BrdU testi ile hücre proliferasyonu değerlendirildi. Erken apoptozis Annexin V testi ve geç apoptozis Tunel (terminal deoxynucleotidyl transferase-mediated dUDP nick-end labeling) testi ile flouresan mikroskopta incelendi.Tripan mavisi boyama yöntemine göre elde edilen viabilite değerlerinin H. perforatum ekstraktının 0,5 mg/ml konsantrasyonunda, 72 saat inkübasyon sonrası Namalwa hücrelerinde % 32 ve Daudi hücrelerinde % 5' e indiği, bu gruplar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Sonra H. perforatum ekstresinin hücrelerdeki metabolik aktivite üzerine etkisi araştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre metabolik aktivitenin 0,5 mg/ml konsantrasyonda, 72 saat inkübasyon sonrası Namalwa hücrelerinde % 5 ve Daudi hücrelerinde % 1' e düştüğü saptanmıştır. Metabolik aktiviteye paralel olarak her iki hücrede LDH aktivitesi de ölçülmüştür. En yüksek LDH aktivitesi Namalwa hücrelerinde 72. saatte H. perforatum ekstraktının 0,01 mg/ml konsantrasyonunda ve Daudi hücrelerinde ise 72. saatte H. perforatum ekstraktının 0,25 mg/ml konsantrasyonunda saptanmıştır. Hücre proliferasyonu metabolik aktivite sonuçlarına benzer şekilde doz ve zamana bağımlı olarak azalmıştır. Erken apoptozis Annexin V testi ile 24 saat inkübasyon süresinin sonunda ve geç apoptozis Tunel testiyle 48. saatte H. perforatum ekstraktının 0,5 mg/ml konsantrasyonunda fluoresan mikroskopta apoptotik hücreler gözlenerek saptanmıştır.Sonuç olarak H. perforatum ekstraktının Namalwa ve Daudi hücrelerinin her ikisinde de doz ve zamana bağımlı olarak antiproliferatif ve sitotoksik etkilerinin olduğu ortaya çıkarılmıştır. H. perforatum ekstraktının 0,028 mg/ml IC50 dozunda Namalwa ve Daudi hücrelerinin çoğalmasını inhibe ettiği saptanmıştır. H. perforatum ekstraktının en yüksek konsantrasyonunda (0,5 mg/ml) Burkit Lenfoma hücrelerinde 24 ve 48. saatlerde olmak üzere erken ve geç apoptozisi uyardığı bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Hypericum perforatum, Burkitt Lenfoma, apoptozis

ApoptozisHypericum perforatumHücre dizisi+2
Özlem Öz
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Teratojenite Bilgi Servisi'ne başvuran gebelerde ilaç ve radyasyon ile karşılaşmanın gebelik sonuçlarına etkisinin değerlendirilmesi

AmaçÇalışmamızın amacı, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Teratojenite Bilgi Servisi'ne (TBS) gebelikleri sırasında ilaç ve radyasyona maruz kalım nedeniyle danışmanlık için başvuran gebelerde gebelik sonuçlarının değerlendirilmesidir. Ayrıca teratojenik etki riskinin değerlendirmesinde kullanılan FDA (Food and Drug Administration), TERIS (Teratogen Information System) ve ADEC (Australian Drug Evaluation Committee's) gebelik risk sınıflandırmalarının birbirleriyle tutarlılıkları araştırıldı.YöntemKesitsel araştırmamıza TBS'mize 01.01.2005-30.06.2007 arasında başvuran, ilaç ve radyasyona maruz kalan gebelerin verileri alındı. Gebelere ait demografik veriler ile maruz kalınan ilaç ve radyasyon bilgileri standart bir forma kayıt edildi. Yaş, gebelik sayısı, önceki gebelikte ölü doğum, düşük varlığı, sigara alışkanlığı, Çalışma durumu, gebenin ve eşinin eğitim düzeyi bağımsız, düşük, ölü doğum ya da gebelik tahliyesi bağımlı değişkenlerdi. Veriler Student t test, ki-kare ve lojistik regresyon analizleri ile, gebelik risk sınıflandırmalarına göre ilaçların tutarlılığı kappa tutarlılık testi ile değerlendirildi (SPSS 11.0).BulgularAraştırmaya alınan 220 gebenin % 67.4'ü, 20-34 yaşları arasındaydı. Yaş ortalaması 29.1±5.5 (15?43 yaş), başvuru sırasında ortalama gebelik haftası 8.2±4.4 idi (3?28 hafta). Gebelerin %5.4'ü (n=12) ilaç ve radyasyona maruz kalmıştı. Gebelerin %29.1'inde (n=64) maruz kalınan etken FDA gebelik risk sınıflandırmasına göre yüksek riskli grupta idi. Gebeliklerin %74.1'i (n=163) doğumla, %17.3'ü (n=38) isteğe bağlı ya da tıbbi gebelik tahliyesi ile sonuçlandı. FDA Risk Sınıflandırmasına göre yüksek riskli ilaç kullanan gebelerde isteğe bağlı ya da tıbbi gebelik tahliyesi, düşük riskli ilaç kullananlara göre anlamlı düzeyde daha fazlaydı (OR:2.32, GA:1.13?4.77, p=0.032). En sık maruz kalınan ilaçlar, infeksiyon tedavisinde kullanılan ilaçlar ve merkezi sinir sistemi (MSS) ilaçlarıydı (sırasıyla % 24.6 ve % 24.1). FDA-ADEC, TERIS- ADEC ve TERIS-FDA gebelik risk sınıflandırmalarının birbirleriyle tutarlılıkları; sırasıyla 0.379, 0.454 ve 0.221 idi.Sonuçİlaç ve radyasyona maruz kalan gebelerde FDA gebelik risk sınıflandırmasına göre riskli grupta olmak, gebeliğin tıbbi ya da isteğe bağlı olarak sonlandırılma oranını artırmaktadır. Gebelik risk kategorilerinin birbirleriyle tutarlılıklarının düşük olması nedeniyle gebelik tahliyesi kararını verirken ilgili ilacın gebelikte kullanımı ile ilgili bilimsel araştırma sonuçları da göz önünde bulundurulmalıdır.Anahtar kelimelerTeratojenite, Teratojenite Bilgi Servisi (TBS), gebelik, ilaç, radyasyon, FDA, TERIS, ADEC

Ömer Demir
Dokuz Eylül University
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde dahili ve cerrahi bilimlerde tıpta uzmanlık öğrencilerinin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi ve görüşlerinin araştırılması

Amaç: Bu araştırmanın amacı bir üniversite hastanesinde dahili ve cerrahi bilimlerde görevli tıpta uzmanlık öğrencilerinin klinik araştırmalar hakkındaki bilgi ve tutumları ile bunlara etki eden etmenlerin incelenmesidir. Yöntem: Kesitsel bir araştırma olan çalışmanın örneklemini, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Dahili (197) ve Cerrahi (64) Tıp Bilimleri'nde çalışan toplam 261 tıpta uzmanlık öğrencisi oluşturmuştur. Veriler, Mart-Nisan 2017 tarihleri arasında araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu aracılığı ile toplanmıştır. Her doğru/olumlu yanıt için 1 puan, yanlış/olumsuz ve fikrim yok yanıtları için ise 0 puan verilerek hesaplamalar gerçekleştirilmiştir. Veriler tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t–testi ve tek yönlü varyans analizi (one-way ANOVA) ile değerlendirilmiştir, 0.05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 261 tıpta uzmanlık öğrencisinin yaş ortalaması 28 ± 3 olup, %47.9'u kadın, %52.1'i erkektir. Uzmanlık öğrencilerinin %26.4'ünün klinik araştırmalar ile ilgili eğitim aldığı, %24.1'inin klinik araştırmalarda çeşitli görevlerde bulunduğu belirlenmiştir. Görev alınan toplam 136 klinik araştırmadan %20.6'sının uluslararası, %79.4'ünün ulusal, %13.2'sinin endüstri merkezli, %86.8'inin araştırıcının başlattığı, %83.1'inin tek merkezli, %16.9'unun çok merkezli olduğu belirtilmiştir. Klinik ilaç araştırmalarında dikkate alınan yasal ve etik düzenlemeler ile ilgili soruda tıpta uzmanlık öğrencilerinin çoğunluğunun (%61.3) Helsinki Deklarasyonu'nu doğru bildiği ancak yalnızca %7.7'sinin tüm seçenekleri doğru işaretlediği bulunmuştur. Klinik ilaç araştırması yapmak için izin alınması gereken birimler sorulduğunda ise tıpta uzmanlık öğrencilerinin %80.1'i Klinik Araştırmaları Etik Kurulu, %31.8'i ise Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu cevabını verirken, yalnızca %14.6'sı tüm seçenekleri doğru işaretlemiştir. Tıpta uzmanlık öğrencilerinin klinik araştırmalara ilişkin genel ifadelerin yer aldığı 21 soruyu doğru yanıtlama oranları 13.4 ± 4.2 (%63.8, min. 0, maks. 20)'dır. Katılımcılara klinik araştırmalarda görev almak ile ilgili düşünceleri sorulduğunda %66.3'ü katılmak istediğini, %23.4'ü katılmak istemediğini %10.3'ü ise fikri olmadığını belirtmiştir. Klinik araştırmalar ile ilgili eğitim almış olan katılımcıların klinik araştırmalara ilişkin bilgi düzeylerinin eğitim almamış olanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Klinik araştırma eğitimi almış olan ve/veya klinik araştırma protokolü yazmış olan öğrencilerin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi düzeyi ortalamaları daha yüksek bulundu. Klinik araştırmaların yürütülmesi ve etik yönü ile ilgili olarak temel eğitim programlarının açılması ve tıpta uzmanlık öğrencilerinin bu programlara katılımlarının teşvik edilmesi, ülkemizde yürütülen nitelikli klinik araştırmaların sayısının artmasında rol oynayacaktır.

Beceri ve bilgi değerlendirme anketiKlinik araştırmalarTıpta uzmanlık eğitimi
Büşra İnal
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperkolesterolemik tavşan düz kası üzerine resveratrolün etkisi

ÖZETHİPERKOLESTEROLEMİK TAVŞAN DÜZ KASI ÜZERİNE RESVERATROLÜNETKİSİDr. Burak Cem Soner. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji AD.35340 Balçova-İzmir. cem.soner@deu.edu.trAMAÇ VE HİPOTEZErektil disfonksiyon (ED) risk faktörleri ile kardiyovasküler hastalıklar (KVH) içinbelirlenen risk faktörleri oldukça benzerdir. Çalışmamızda amaçlananhiperkolesterolemik ortamda oral resveratrolün korpus kavernozum (KK) dokusunda,torakal aorta (TA), mezenterik arter (MA) ve renal arter (RA)'de endotel disfonksiyonuönleyici etkisini karşılaştırmalı olarak araştırmaktır.YÖNTEMGruplar 6 hafta süre ile normal yem, %2 a/a'lik kolesterol diyeti ve %2 a/akolesterol diyeti+4mg/kg/gün resveratrol ile beslenmiştir. Bu süre sonunda plazmakolesterol düzeyleri değerlendirilmiştir. RA, TA, MA ve KK dokuları alınarak izoleorgan banyosunda kümülatif dozlarda asetilkolin (ACh) ve sodyum nitroprussit (SNP)ile sırası ile endotel bağımlı ve endotel bağımsız yanıtları değerlendirilmiştir.BULGULARPlazma total kolesterol düzeyleri hiperkolesterolemik grup ve resveratrol grubuarasında anlamlı farklılık göstermezken; her 2 grup da kontrol grubu ile anlamlıfarklılık göstermiştir. Resveratrol+kolesterol grubunda ACh'e bağlı gevşeme yanıtlarıhiperkolesterolemik grup ve kontrol grubu ile anlamlı farklılık göstermiştir. Gruplararasında endotel bağımsız gevşeme yanıtlarında herhangi bir farklılıkgözlenmemiştir. %2 a/a 6 hafta süre ile hiperkolesterolemik diyet sonucu oluşanendotel bağımlı gevşeme yanıtları en fazla sırası ile MA>KK>TA>RA'de bozulmagöstermektedir. Tavşanların 6 hafta süre ile %2 kolesterol ile beraber 4mg/kg/gün5resveratrol ile beslenmeleri ACh yanıtlarında düzelmeye neden olmuştur. Budüzelme değerlendirildiğinde ise sırası ile en fazla MA>RA>KK>TA' da olmaktadır.SONUÇ4mg/kg/gün resveratrol ile beraber %2 kolesterol diyeti RA, TA, MA ve KKdokularını hiperkolesteroleminin endotel disfonksiyon oluşturucu etkilerindenkorumuştur. Hiperkolesterolemik ve resveratrol gruplarının plazma kolesteroldüzeyleri arasında herhangi bir anlamlı farklılık oluşmaması resveratrolün bukoruyucu etkisini plazma kolesterol düzeyinde bağımsız bir mekanizma ile yaptığınıgöstermektedir. İleriki çalışmalarımız ile bu etki mekanizmasını değerlendirmeyiplanlamaktayız.ANAHTAR SÖZCÜKLERResveratrol, endotelyal disfonksiyon, hiperkolesterolemi, korpus kavernozum6

Burak Cem Soner
Dokuz Eylül University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda tekrarlayan düşük doz organofosfotionatlı pestisid maruziyetinin digoksin farmakokinetiği üzerine etkisi: p-glikoprotein üzerinden olası bir etkileşim

Yusuf Cem Kaplan
Dokuz Eylül University
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

İzole sıçan kalp modelinde yüksek doz amitriptilin ile oluşturulan kardiyotoksik etkinin mekanizmasında adenozin reseptörlerinin rolü

Amaç Çalısmamızda, izole sıçan kalp modelinde, amitriptilin ile olusturulan kardiyotoksik etkilerin geri döndürülmesinde adenozin reseptör antagonistlerinin etkililiği arastırılmıstır. Yöntem Çalısmamızda QRS süresini % 150'den daha fazla (10-4 M) ve % 50-75 (5.5x10-5 M) oranında uzatan iki farklı amitriptilin konsantrasyonu kullanıldı. ?lk protokolde, selektif adenozin A1 reseptör antagonisti, DPCPX (8-cyclopentyl-1,3-Dipropylxanthine, 10-4 -10-6 M) ya da adenozin A2a reseptör antagonisti CSC (8-3-chlorostyryl -caffeine,10-4 ve 10-5 M)'nin 20 dakikalık infüzyonunu sonrasında 10-4 M amitriptilin 60 dakika boyunca infüzyonla verildi. ?kinci protokolde, DPCPX (10-4 M) ya da CSC (10-5 M) ile 20 dakikalık infüzyon sonrasında 5.5x10-5 M amitriptilin 60 dakika boyunca infüzyonla verildi. Sol Ventrikül Basıncı (SVB), sol ventrikül basıncının maksimuma ulasma kriteri (dp/dtmax), QRS süresi ve Kalp Atım Hızı (KAH) değerlendirildi. Bulgular Birinci protokolde, 10-4 M DPCPX ile infüzyon uygulanan gruplarda, QRS süresi 50. dakikada, kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde kısaldı (p<0.05). ?kinci protokolde, 10-4 M DPCPX infüzyonu uygulanan kalplerde 40., 50. ve 60. dakikalarda QRS süresi kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde kısalırken (p<0.05, p<0.01, p<0.05; sırasıyla), 10-5 M CSC infüzyonu uygulanan kalplerde, QRS süresi 20, 30 ve 60. dakikalarda (p<0.05) anlamlı oranda uzadı. DPCPX veya CSC infüzyonu, her iki protokolde de; amitriptilin infüzyonuna bağlı olarak değisen SVB, dp/dtmax ve KAH değerlerinde kontrol grubuna göre anlamlı değisiklik olusturmadı (p>0.05). Sonuç 10-4 M DPCPX infüzyonu, 5.5x10-5 M amitriptilin infüzyonu sonucu olusan QRS süresindeki uzamayı kısaltırken, 10-5 M CSC infüzyonu, QRS süresini kontrole göre uzattı. DPCPX, beta adrenerjik reseptörleri aktive ederek amitriptilin ile olusturulan QRS süresindeki uzamayı kısaltmıs olabilir.

AdenozinAmitriptilin
Mualla Aylin Arıcı
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut demir zehirlenmesinde dekontaminasyon yöntemi olarak polietilen glikol elektrolit lavaj solüsyonu ve magnezyum sulfatın karşılaştırılması

Çalışmamızda akut demir zehirlenmesinde dekontaminasyon yöntemleri olarak PEG-ELS ve katartiklerden MgSCU'm etkinliğinin tavşan hayvan modelinde karşılaştırıldı. Bu amaçla 8 tanesi ön çalışmada kullanılmak üzere her iki cinsten 28 adet Yeni Zelanda tavşanı çalışmaya alındı. Tavşanlar Kontrol(n=8), PEG-ELS ( n=7 ) ve MgS04(n=5) olmak üzere üç gruba ayrıldılar. Her üç gruptaki tavşanlara 200mg/kg elementel demir üzerinden hesaplanan dozda demir sülfat (FeSO-a) mide sondası aracılığıyla verilerek akut demir zehirlenmesi oluşturuldu. PEG-ELS grubuna demir verildikten 1/2 saat sonra PEG-ELS 20ml/kg/saat olacak şekilde 3 saat içinde mide sondası aracılığıyla uygulandı. MgSÛ4 grubuna da aynı şekilde demir verildikten 1/2 saat sonra 3g MgSCU %10 luk solüsyon halinde mide sondasıyla uygulandı. Demir verilmeden önce(O.saat) ve verildikten sonra 1., 3-, 5., 7. ve 24. saatlerde tavşan kulak veninden venöz kan alınarak spektrofotometrede kolorimetrik yöntemle serum demir düzeyleri ölçüldü. Demir verilmeden önce(0. saat), verildikten sonra 7. ve 24. saatlerde arter iye 1 kan gazları, HCO3-, BE, hematokrit, Na"1- ve K* kulak arterinden alman arteriyel kanda; Cl~, glukoz, SGOT ve SGPT venöz kanda ölçülerek oluşan hemodinamik değişiklikler değerlendirildi. Veriler istatistiksel olarak "student t" testi ile değerlendirildi. Sonuç olarak tavşanların hepsinde demir zehirlenmesine54 bağlı olarak metabolik asidoz gelişti. PEG-ELS tavşanlarda ishal oluşturmadığı için serum demir düzeylerini kontrol grubuna göre azaltmadı. MgSO-4 ise tavşanlarda verildikten sonra 2 saat içinde ishal oluşturdu ve serum demir düzeylerini Kontrol ve PEG-ELS grubuna göre anlamlı olarak düşürdü ancak metabolik asidozu ağırlaştırdı. Bu bulgulara dayanılarak PEG-ELS' in tavşanlarda ishal oluşturmadığı için etkili bir dekontaminasyon yöntemi olmadığı, MgSCU'm ise ishal oluşturarak demir emil imini engellediği ancak sıvı kaybına neden olarak metabolik asidozu ağırlaştırdığından dikkatle kullanılması gerektiği sonucuna varıldı.

ArındırmaDemirMagnezyum sülfat+2
Yeşim Tunçok
Dokuz Eylül University
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan proksimal kolonunda serotonin reseptörlerinin sınıflandırılması

Serotonin; kolonik motilitede rol oynayan nörotrarismiterlerden biridir ve gastrointestinal kanal üzerindeki etkileri oldukça karmaşıktır. Etkilerine aracılık eden dört tip reseptörünün (5-HTı, 5-HT2l 5-HT3, 5-HT4) ve multipl subgruplarının varlığı günümüzde kabul edilen görüştür (3,4). Serotoninin kolondaki karmaşık olan etkilerine açıklık getirebilmek amacıyla planlanan bu çalışmada; izole sıçan proksimal kolonu üzerine serotoninin etkisi ve bu etkiye aracılık eden reseptör tipleri araştırıldı. Çalışmada, aynı laboratuvar koşullarında yetişmiş, 180-200 gr ağırlığında, erkek Wistar sıçanları kullanıldı. 18 saat önceden aç bırakılan sıçanlar, servikal dislokasyon ile öldürüldü. Batın açıldıktan sonra çıkarılan proksimal kolon, Tyrode Solüsyonu içeren petr kutusuna alındı; mezenterik hat boyunca açılarak, mukoza tabakası sıyrıldı. Longitudinal düz kas liflerine paralel olarak kesilip, hazırlanan kas şeritleri (1.5x0.3 cm) ; 37 derecede, %95 02 + %5 C02 ile gazlandırılmış olan Tyrode Solüsyonu içeren 20 ml'lik organ banyosuna asıldı. 1 gr istirahat gerilimi uygulandıktan sonra 60 dakika dinlenmeye bırakıldı. Dokunun verdiği cevaplar Grass 7F Poligrafa bağlı Grass 7PT 03E force-displacement transduser aracılığı ile yazdırıldı. Sonuç olarak; sıçan proksimal kolonunda serotoninin oluşturduğu kasıcı cevabın TTX ve atropin varlığında değişmemesi, serotoninin düz kasta bulunan reseptörleri aracılığı ile etki meydana getirdiğini göstermektedir. 5-HT 1 reseptör antagonist! metiotepin ve 5-HT3 reseptör antagonisti tropisetron ile serotonine ait cevap inhibe olurken, 5-HT2 antagonisti ketanserin ve 5-HT4 antagonisti DAU 6285 HCI varlığında değişmedi. 5-HTi reseptör agonisti 5-CT kasıcı cevap oluşturdu, 5-HT3 reseptör agonisti fenilbiguanid ise herhangi bir etki oluşturmadı. Bu sonuçlar cevabın 5-HTı ve 5-HT3 reseptörleri aracılığı ile meydana geldiğini ve sıçan kolonundaki reseptörlerinfenilbiguanide duyarsız olabileceği ya da 5-HT3 reseptörlerinin subtipleri bulunabileceği düşüncesini ortaya çıkarmaktadır.

Kolon hastalıklarıReseptörler-serotoninSerotonin+1
Ayşe Gelal
Dokuz Eylül University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole sıçan atriyumunda adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop etkide nitrik oksidin rolü

Adenozin; çeşitli fizyolojik olayların düzenlenmesinde rolü olan endojen bir nükleotidtir. Adenozinin farmakolojik etkilerini Pi pürinerjik reseptörlerden Aı, A2, A3 reseptörler üzerinden gösterdiği kanıtlanmıştır (1,2). Adenozin kardiyovasküler sistemde negatif inotrop, negatif kronotrop ve negatif dromotrop etkiye neden olan kardiyodepresan bir ajandır (24). NO; bazal durumda damar endotelinden sürekli olarak salınan, damar direncinin fizyolojik düzenlenmesine katkıda bulunan ve kalp üzerinde negatif kronotrop, negatif inotrop etkisi olduğu bildirilen endojen bir otakoidtir (43, 10, 11). Çalışmada, spontan izole sıçan atriyumunda adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop cevapta NO (nitrik oksid)' in rolü araştırıldı. Çalışmada, aynı laboratuvar koşullarında yetiştirilmiş 250-300 gr ağırlığında, erkek Wistar sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar herhangi bir anestezik madde kullanılmadan servikal dislokasyonla öldürüldü. Göğüs kafesi açılarak çıkarılan kalp, Modifiye Hukovich Krebs' Solüsyonu içeren petri kutusuna alındı. Sağ ve sol atriyum birlikte zedelenmeden hızlı bir şekilde kalp dokusundan temizlendi. Hazırlanan spontan atan izole atriyum preparatı 37° C de % 95 02 + % 5 C02 ile gazlandırılmış olan Modifiye Hukovich Krebs' Solüsyonu içeren 30 mi' lik organ banyosuna asıldı. Her bir preparata 0.4 gr gerilim uygulandıktan sonra 45 dk. dinlenmeye bırakıldı. Dokunun verdiği cevaplar Grass 7 F Poligraf'a bağlı bir izometrik gerilim transduseri (Grass 7 PT-03E force-diplacement transduser) aracılığı ile yazdırıldı (54). Çalışmadan elde ettiğimiz bulgulara göre; adenozin spontan atan izole sıçan atriyumunda konsantrasyona bağımlı olarak atım hızını azaltıp, negatif kronotrop cevap oluşturdu. Buna karşın L-NAME varlığında, adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop cevap azaldı ve L-NAME varlığında adenozinin oluşturduğu konsantrasyon-cevap eğrisi ile 52kontrol adenozin konsantrasyon-cevap eğrisi arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulundu. Bu bulgulara dayanarak; spontan atan izole sıçan atriyumunda adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop cevapta NO (nitrik oksid) salınımının da rolü olabileceği sonucuna varıldı. 53

AdenozinKalp atriumlarıNitrik oksit
Şule Kalkan
Dokuz Eylül University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptozotosin ile indüklenmiş diabetik rat mesanesinde elektriksel alan stimülasyonuna artmış kasılma yanıtında serotonin ve serotonin agonistlerinin etkisi

Deneysel diabetes mellitustaki ürodinamik değişiklikler, diabetik hastalardakine oldukça benzerdir. Diabetik nöropatiye bağlı mesane disfonksiyonun tedavisinde serotonin agonist ve antagonistlerinin yer alabilmesi için, serotoninin bu sistem üzerindeki fonksiyonlarının ayrıntılı olarak bilinmesi gerekmektedir. Serotonin, mesanedeki farmakolojik etkilerine ışık tutabilmesi düşüncesinden yola çıkarak planlanan bu çalışmada, izole sıçan mesanesinde serotoninin etkisi, etkisine aracılık eden reseptörlerin tanımlanması ve diabet gibi mesane disfonksiyonuna neden bir durumda serotonin etkisinde meydana gelebilecek değişikliklerin araştırılması için, çalışmada 65 mg/kg streptozotosin i.p. tek doz uygulanarak diabetes mellitus oluşturulan sıçanların izole mesane şeritlerine EAS uygulandı. EAS yanıtları üzerine kontrol ve diabetik grupta 5-HT ve agonistlerinin etkisi araştırıldı. Sonuçlarımıza göre, 5-HT düşük konsantrasyonlarda hem kontrol hem diabetik grupta 5-HT3 reseptörleri aracılığı ile EAS ile oluşturulan kasıcı yanıtları potansiyalize ederken, yüksek konsantrasyonlarda kontrol grubunda 5-HT2 reseptörleri, diabetik grupta ise 5-HT1A reseptörleri aracılığı ile inhibisyona neden olmaktadır. 65

Diabetes mellitus-deneyselMesaneSerotonin+1
Mukaddes Gümüştekin
Dokuz Eylül University
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Elektriksel alan stimülasyonu ile oluşturulan izole sıçan ileum, mesane, vas deferens ve sol atrium kasılmaları üzerinde 1,4-sineol, 1,8-sineol ve karvakrol'ün etkileri

1,4-Sineol, 1,8-sineol ile karvakrol halk arasında kullanılan, çeşitli doğal karışımların içinde bulunan ve aynı zamanda sentez ile elde edilen monoterpenlerdir. Bu maddelerin çeşitli dokularda etkili oldukları gösterilmiş fakat elektriksel alan stimulasyonu ile herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda 1,4-sineol, 1,8-sineol ile karvakrol'ün elektriksel alan stimülasyonu ile uyarılan izole sıçan ileum, mesane, epididymal vas deferens, prostatik vas deferens ve sol atrium üzerindeki farmakolojik etkileri incelenmiştir. Testlerde nalokson ve NoARG kullanılarak, opioiderjik ve nitrerjik sistemlerle olası etkileşimleri araştırılmıştır.Karvakrol (10??-10?? M) ileum ve mesanede daha fazla olmak üzere tüm organlarda inhibisyona neden olmuştur. Nalokson varlığında karvakrol'ün ileum üzerindeki inhibitör etkisinin artmış olması, karvakrol'ün etki mekanizmasında opioid reseptörlerin etkisi bulunduğunu göstermiştir.1,8-Sineol (10??-10?³ M) tek bir dozda (10?³ M) ve sadece ileumu inhibe etmiştir. 1,8-Sineol'ün ileumdaki etkisinin nalokson varlığında artması ve 5x10?? M dozunda inhibisyon olması, opioid yolakla etkileştiğini göstermiştir. N-nitro-L-arjinin varlığında 1,8-sineol'ün sol atriumda inhibisyona yol açması, etki mekanizmasında nitrerjik yolağın önemli rol oynadığını göstermiştir.1,4-Sineol'ün (10??-10?³ M) ileum, mesane ve erkek sol atrium üzerinde inhibisyona neden olmuştur. Epididymal vas deferens ve dişi sol atrium dokularında tek başına anlamlı etki göstermemiş, nalokson varlığında ise inhibisyona neden olmuştur. Karvakrol ve 1,8-sineol gibi, 1,4-sineol de nalokson ile etkileşerek etki mekanizmasında opioiderjik sistemi kullandığı gözlenmiştir.Test maddelerinden en fazla karvakrol'ün etkili olduğu, 1,8-sineol'ün ise en düşük etkili olduğu bulunmuştur. 1,4-Sineol etki derecesi bakımından iki madde arasında bulunmaktadır. Organlar arasında, test edilen maddelere en fazla duyarlılık ileumda, en düşük duyarlılık prostatik vas deferensde bulunmuştur.Dolayısıyla bu tür maddelerin test edilmesinde prostatik vas deferensin kullanılmaması gerektiği sonucuna varılmıştır. Yapısal özellikler dikkate alındığında izopropil grubunun farmakofor özelliği taşıdığı anlaşılmıştır. Hidroksil grubunun varlığı farmakolojik etkide artışa neden olduğu, molekül yapısının planar özelliğinin kaybolması ise farmakolojik etkide önemli bir azalmaya neden olmaktadır. Bu test maddelerin moleküler yapıları ile farmakolojik etki arasındaki ilişkileri ilk kez bu çalışmada gösterilmiştir.

Karvakrol
Yaşar Çakmakçı
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Camellia sinensis (çay) ekstrelerinin in vitro antioksidan, yara iyileştirici ve U2OS osteosarkom hücrelerinde antikanser aktivitelerinin araştırılması

Camellia sinensis (L.) Kuntze (Theaceae) (çay), polifenollerce zengin bir bitki olup, özellikle de flavan-3-ol (kateşin) ve flavonol glikozidleri içerir. C. sinensis'den elde edilen yeşil çayın, içerdiği polifenoller sebebiyle güçlü antioksidan, antienflamatuar, antimutajenik, antikanserojenik, antianjiyojenik, apoptotik, hipolipidemik, antiarteriosklerotik, antidiyabetik, antibakteriyel, antiviral ve yaşlanmayı geciktirici etkilere sahip olduğu açıklanmıştır. Bu çalışmada, Trabzon Sürmene'den toplanan Camellia sinensis yaprakları ile satın aldığımız (ticari) yeşil çay'dan hazırladığımız infüzyon ve metanol ekstrelerinin antioksidan, yara iyileştirici ve antikanser aktiviteleri in vitro olarak araştırılmıştır. Toplam fenolik madde miktarları Folin-Ciocaltaeu Metodu ile, antioksidan aktivite tayini ise DPPH (2.2-difenil-1-pikrilhidrazil) ve ß-Karoten-Linoleik Asit üzerinden tayin edilmiştir.0.5, 1, 2.5, 5, 10 ?g/ml konsantrasyonları hazırlanan C. sinensis ekstrelerinin 24 ve 48 saatlik yara iyileştirici etkileri NIH 3T3 hücrelerinde Masson's Trichrome Tekniği kullanılarak araştırılmıştır. 5, 10, 20, 40, 60 ?g/ml ekstre konsantrasyonlarının 24 ve 48 saatlik antikanser aktiviteleri de U2OS osteosarkom hücrelerinde MTT (sitotoksik etki) ve akım sitometri (apoptotik etki) yöntemler kullanılarak değerlendirilmiştir.C. sinensis metanol ekstrelerinin, infüzyon gruplarına göre total fenolik madde miktarı ve antioksidan aktiviteleri daha yüksek bulunmuştur. Bu bulgulara paralel olarak metanol ekstreleri kontrolle karşılaştırıldığında, hem yara iyileştirici hem de antikanser aktivitelerinin yine infüzyon gruplarına göre daha anlamlı olduğu belirlenmiştir. Yara iyileştirici etkide özellikle İYÇ-Me (işlenmiş yeşil çay-metanol), YÇ-Me (işlenmemiş yeşil çay-metanol) ve SYÇ-Me (satın alınmış yeşil çay-metanol)'nin düşük konsantrasyonlarında, total hücre sayısındaki artışa paralel olarak mitoza giden hücre sayılarında da anlamlı artışlar belirlenmiştir. Yine metanol ekstrelerinin 0.5 ?g/ml konsantrasyonlarında poligonal hücre sayılarındaki artışlar kontrole göre önemli derecede anlamlı bulunmuştur. Granül sayısı bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlılık belirlenmemiştir. Sitotoksik etki bakımından tüm ekstre gruplarında konsantrasyon ve inkübasyon zamanı arttıkça sitotoksik etkinin arttığı ve hücre proliferasyonun azaldığı görülmüştür. Apoptotik etkinin de metanol ekstrelerinde infüzyon gruplarına göre daha fazla olduğu belirlenmiştir. Özellikle apoptotik hücre oranı 60 ?g/ml İYÇ-Me, YÇ-Me, SYÇ-Me konsantrasyonlarında sırasıyla % 26.3, % 18.9 , % 14.7 olarak bulunmuştur.Sonuç olarak, bu çalışmada in vitro antioksidan, yara iyileştirici ve antikanser aktivitede yüksek toplam fenolik madde içeren Camellia sinensis metanol ekstrelerinin daha etkili olduğunu belirlenmiştir.

Antineoplastik ajanlarAntioksidanlarBitki özütü+4
Sinem Er
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2010
10
Master'sOpen AccessTR

Crataegus orientalis etanol ekstresinin antinosiseptif, antiinflamatuvar, antitrombotik ve antioksidan etkileri

Crataegus (alıç) bitkisinin türlerinin farklı kısımlarından hazırlanan ekstrelerinin ilaç olarakkullanımı çok eski zamanlara dayanmaktadır. Alıcın kalp ve damar hastalıkları için kullanımıçok yaygındır ve bu yararlı terapötik etkilerinin antioksidan içeriğinden kaynaklandığı ilerisürülmektedir.Bu çalışmada Crataegus orientalis yapraklarının etanol ekstresinin in vitro antioksidanaktivitesinin belirlenmesi ve olası antinosiseptif, antiinflamatuvar ve antitrombotik etkilerininaraştırılması amaçlanmıştır. Ekstrenin nosisepsiyon üzerindeki etkilerinin fareler üzerindedeğerlendirilmesi için hot-plate, tail-immersion ve asetik asit ile indüklenen kıvranma testleriuygulanmıştır. Anti-inflamatuvar ve antitrombotik etkileri ise karragenin ile indüklenen pençeödem testi ve kuyruk tromboz testi kullanılarak belirlenmiştir. Ekstrenin antioksidan aktivitesi2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) ve ß-karoten-linoleik asit sistemi kullanılarak tayinedilmiştir.Antinosiseptif ve antiinflamatuvar etkilerin belirlenmesi için uygulanan testlerde ekstrenin 50,100 ve 200 mg/kg olarak hazırlanan dozları intraperitoneal olarak 30 dakika öncesindenverilmiştir. Hot-plate testinde 50 mg/kg dozunda kontrolle karşılaştırıldığında anlamlı bir etkigörülmezken, 100 ve 200 mg/kg dozlarında antinosiseptif etkide anlamlılık gözlenmiştir. Tailimmersiontestinde tüm dozlarda görülen antinosiseptif etki kontrole göre anlamlılıkgöstermiştir. Asetik-asit ile indüklenen kıvranma testinde ise doz arttıkça kıvranmasayılarında önemli bir düşüş görülmüştür. Antiinflamatuvar testinden elde edilen sonuçlardoza bağımlı bir etkinlik göstermiştir ve 200 mg/kg dozda inflammasyonun inhibisyon aralığı%68,02 ve %96,8'dir. Antitrombotik aktivite testinde kuyruklarda tromboz oluşumununönemli derecede baskılandığı gözlenmiştir. DPPH-radikal süpürücü aktivite testinde ve ß-karoten-linoleik asit sisteminde ekstrenin antioksidan aktiviteye sahip olduğu görülmüştür.Deneylerden elde edilen bulgulara göre, Crataegus orientalis etanol ekstresinin antinosiseptif,antiinflamatuvar, antitrombotik ve antioksidan aktivitelerinin dikkate değer olduğu sonucunavarılmıştır.Anahtar kelimeler: Crataegus orientalis, alıç, antinosiseptif, antiinflamatuvar,antitrombotik, antioksidan

AlıçAntiinflamatuar ajanlarAntioksidanlar+5
Zeynep Bor
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Hypericum origanifolium Willd. hidroalkolik ekstresinin farelerin santral sinir sistemi üzerine etkilerinin araştırılması

Bu tez çalışmasında, Guttiferae familyasına ait Hypericum origanifolium Willd' den hazırlanan hidroalkolik ekstrenin, farelerin çeşitli davranışsal parametreleri ve ağrı algıları üzerine olası etkileri araştırılmıştır. Ekstrenin antidepresan etkinliği modifiye zorlu yüzme testi, anksiyolitik etkinliği delikli platform testi, spontan lokomotor aktivite ve motor koordinasyon parametreleri üzerine etkileri ise sırasıyla aktivite kafesi deneyleri ve dönen mil testleri ile araştırılmıştır. Antinosiseptif etkiyi değerlendirmek için de sıcak plaka, kuyruk sıkıştırma ve formalin testleri uygulanmıştır.Gerçekleştirilen psikofarmakolojik deneyler, ekstrenin akut ve subakut uygulamalarının farelerde antidepresan, anksiyolitik ve analjezik etkilere neden olduğunu göstermiştir. Ekstrenin anksiyolitik etkisinin flumazenil ön uygulaması ile ortadan kalkmış olması söz konusu anksiyolik etkinin GABA(A)-benzodiazepin reseptör kompleksinin aktivasyonu ile ilişkili olduğuna işaret etmiştir. Diğer yandan, ekstrenin santral ve periferik düzeylerdeki antinosiseptif etkilerinin non-selektif opioid reseptör antagonisti bir ajan olan nalokson ile antagonize edilmesi de antinosiseptif etkinin opioid mekanizmalar ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Hypericum origanifolium'dan hazırlanan hidroalkolik ekstrenin fitokimyasal analizi sonucu rutin (2108,79 ppm) ve klorojenik asit (2317,12 ppm)'in ekstrede bulunan ana fenolik bileşikler olduğu saptanmıştır. Hidroalkolik ekstrenin ana bileşenleri olan rutin ve klorojenik asit'in bu çalışmada ortaya konulan psikofarmakolojik etkiler ile olası ilişkileri tartışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Hypericum origanifolium, analjezi, depresyon, anksiyete, motor koordinasyon, spontan lokomotor aktivite, rutin, klorojenik asit

AnaljeziAnksiyeteAğrı+4
Şahin Nuri Yaşar
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Mianserin'in streptozotosin ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda gelişen nöropatik ağrı üzerine etkisinin araştırılması

Bu tez çalışmasında, mianserin'in subakut uygulamasının, streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda, 4. haftada nöropati gelişimine bağlı olarak ortaya çıkan hiperaljezi ve allodini üzerine etkileri çeşitli deneysel ağrı metotları ile araştırılmıştır. Mianserin uygulamalarının sıçanların kan glukoz seviyeleri üzerine etkileri, açlık kan glukozu ölçümleri ve oral glukoz tolerans testi uygulamaları ile değerlendirilmiştir. Yem ve su tüketimi, idrar ve dışkı atılımı gibi metabolik parametrelerin değişimi ise metabolik kafes düzenekleri ile izlenmiştir.Mianserin'in 30 ve 45 mg.kg-1 dozlarda 7 ve 14 gün süre uygulamasının diyabetik sıçanlardaki yüksek kan glukoz seviyelerini ve söz konusu hiperglisemiye bağlı olarak gelişen polidipsiyi, poliüriyi ve polifajiyi istatistiksel olarak anlamlı biçimde düzelttiği belirlenmiştir. Antihiperglisemik etki açısından mianserin'in 30 mg.kg-1 dozu referans ilaç metformin (1 g.kg-1) kadar etkili bulunmuştur.Diğer yandan, mianserin'in antihiperglisemik etki gösterdiği dozlarda hem opioid aracılıklı akut antinosiseptif etki gösterdiği hem de diyabetik nöropatiye bağlı olarak gelişen mekanik ve termal hiperaljeziyi etkili biçimde düzelttiği belirlenmiştir. Mianserin'in söz konusu antihiperaljezik etkisinin yanı sıra diyabete bağlı mekanik ve termal allodiniyi de azalttığı saptanmıştır.Bu tez çalışması ile atipik bir antidepresan olan mianserin'in deneysel diyabet modelinde metformin ile kıyaslanabilir ölçüde antihiperglisemik ve pregabalin (10 mg.kg-1) ile kıyaslanabilir ölçüde antihiperaljezik ve antiallodinik etkinlik gösterdiği ilk kez ortaya konulmuştur. Bununla birlikte, mianserin'in antihiperglisemik, antihiperaljezik ve antiallodinik etkilerinin altında yatan farmakolojik mekanizmalar aydınlatılmayı beklemektedir.Bu tez çalışmasının en önemli sonucu, diyabetik hastalarda insidansı yüksek olan nöropatik ağrının tedavisinde uygun ilaç seçimine yönelik yeni yaklaşımlara preklinik bir temel sağlayacak olmasıdır. Diğer yandan, mianserin'in diyabetik nöropati tedavisinde etkin bir alternatif ilaç olarak kabul edilebilmesi için, bu pre-klinik çalışma ile elde edilen bulguların klinik çalışmalar ile doğrulanmasının gerekliliği açıktır.

AğrıDiabetes mellitusHiperestezi+6
Umut İrfan Üçel
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hücre hattında (A549) yeni bir tirozin kinaz inhibitörü olan pazopanibin (GW786034) antianjiyojenik etkilerinin araştırılması

Akciğer kanseri, yirminci yüzyılın başlarında ender olmasına karşın, günümüzde görülme sıklığı artan, önemli bir sağlık problemidir. Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri (KHDAK) akciğer kanserinin agresif bir türüdür. Günümüzde yeni ve daha etkili ajanların kullanılmasıyla, kanser tedavisinde yeni çalışmalar yapılmaktadır. Anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin dengesinin bilinmesi gelecekte akciğer kanseri gibi tümörlerde yeni bir tedavi seçeneği gündeme getirecektir. Kanser gelişmesinde; hücre çoğalması, tümör yayılımı, metastazı gibi süreçler aktive olmuş tirozin kinaz reseptörünün tetiklediği sinyal yolakları tarafından yönetilir. Pazopanib (GW786034), VEGFR-1,-2,-3, PDGFR ve c-Kit reseptörlerine karşı aktivite gösteren çok hedefli bir tirozin kinaz inhibitörüdür. Son zamanlarda ilerlemiş renal hücreli karsinom (RCC) tedavisi için FDA tarafından pazopanibin klinik kulanımı onaylanmıştır. Bu tez çalışmasında, bir tirozin kinaz inhibitörü olan pazopanibin, antianjiyojenik etkileri insan akciğer kanseri (A549) ve insan umbilikal ven endotel hücre (HUVEC) hattında in vitro yöntemler ile araştırılmıştır. Pazopanib konsantrasyonlarının (2.5, 25, 50, 100, 200 µM) sitotoksik etkileri, mitokondriyal aktivite düzeylerinde MTT (3-(4,5-Dimethylthiazol-2-yl)-2,5-diphenyltetrazolium bromide) yöntemi ile belirlenmiştir. Antiproliferatif etkiler, Gerçek Zamanlı Hücre Analiz (RTCA DP) Sistemi kullanılarak hücre indeks değerlerindeki değişikliklere göre değerlendirilmiştir. Vasküler endotel büyüme faktörü (VEGF) miktarları ELİZA ve VEGF mRNA ekspresyonlarıda real-time PCR yöntemi ile araştırılmıştır. Çalışmanın sonucunda, zamana ve konsantrasyona bağlı olarak pazopanib, A549 ve HUVEC hücrelerinde hücre proliferasyonunda, invazyon ve migrasyonu ile VEGF miktarlarında önemli düzeyde azalma yapmıştır. RTCA DP Sisteminde A549 hücreleri üzerinde pazopanibin IC50 değeri 24. saatte 51.6 µM olarak analiz edilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda, pazopanibin A549 hücreleri üzerinde önemli antiproliferatif ve antianjiyojenik etkilere sahip olduğunu HUVEC hücreleri ile karşılaştırmalı olarak belirledik. Bir tirozin kinaz inhibitörü olan pazopanibin akciğer kanser kemoterapisi için potansiyel bir ajan olabileceği düşünülmektedir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAnjiyogenez inhibitörleri+4
Buket Demirtaş
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Lösemi ve kolon kanseri hücrelerinde yeni bir proteozom inhibitörü olan MLN9708'in antineoplastik etkilerinin araştırılması

Proteazom inhibisyonu etkili bir antikanser tedavi yöntemi olarak son yıllarda giderek önem kazanmaktadır. Bortezomib, birçok kanser hücre hattına karşı yüksek etki gücüne sahiptir. Özellikle multiple myeloma da spesifik etkinlik göstermesiyle birlikte, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri, mantle hücreli lenfoma ve pankreas kanserinde de etkili bulunmuştur. MLN9708, seçiciliği ve etkisi bakımından Bortezomib benzeri olup, yeni geliştirilen ikinci jenerasyon bir proteazom inhibitörüdür ve faz 1 çalışmaları halen devam etmektedir. MLN9708?in etkileri, solid tümörler ve hematolojik malignansiler de, preklinik olarak araştırılmaya başlanmıştır. Çalışmalarda, MLN9708?in sulu çözeltilerde ya da plazmada hızlı hidrolize olarak biyolojik aktif formu olan MLN2238?e dönüştüğü gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında; MLN2238 ve Bortezomib?in antineoplastik etkileri, K562 insan kronik myeloid lösemi ve Caco¬2 insan kolorektal adenokarsinom hücre hatlarında araştırılmıştır. MLN2238 ve Bortezomib?in K562 ve Caco2 hücreleri üzerindeki antiproliferatif etkileri 24 ve 48. saatte WST-1 yöntemi ile belirlenmiştir. Apoptotik etkiler ise, Annexin V-PI, kaspaz-3 aktivasyonu ve mitokondrial membran depolarizasyon (JC-1) yöntemleri ile akış sitometri cihazında analiz edilmiştir. Proteozom inhibitörlerinin etki yolağı üzerinde hücre inhibisyonunda ve apoptozunda önemli rol oynayan; NF-kB ve c-myc mRNA ekspresyon düzeyleri ise Real Time-PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda, zamana ve konsantrasyona bağımlı olarak MLN2238 ve Bortezomib?in, K562 ve Caco2 hücreleri üzerinde önemli derecede antiproliferatif etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. MLN2238 ve Bortezomib?in AnnexinV-PI yöntemi ile analiz edilen apoptotik etkileri K562 ve Caco2 hücrelerinde özellikle 24. saatte etkili bulunmuştur. MLN2238 ve Bortezomib?in Kaspaz-3 aktivasyonunu ve mitokondrial depolarizasyonunu arttırarak her iki hücre tipini de apoptoza götürdüğü belirlenmiştir. NF-kB mRNA ekspresyonu K562 ve Caco2 hücrelerinde, MLN2238 ve Bortezomib konsantrasyonlarında 24. saatte azalmıştır. C-myc mRNA ekspresyonu K562 hücrelerinde her iki inkübasyon zamanında azalırken, Caco2 hücrelerinde ise sadece 24. saatte azalma göstermiştir. Bu çalışmada MLN2238?in, hem K652 hemde Caco2 hücrelerinde önemli apoptotik etkisinin bulunması, lösemi ve kolon kanser kemoterapisinde önemli antikanserojenik potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir.

Antineoplastik ajanlarApoptozisBortezomib+4
Selin Engür
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Melatonin ve melatonin reseptörlerinin aorta ve HUVEC üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi

Zamanla insanlarda pineal bezden salgısı azalan melatonin, serebral ve periferik etkiler gösterdiği gibi vasküler etkiler de göstermektedir. Bu çalışmada melatoninin etkisi melatonin reseptör antagonistleri ile kıyaslanarak ortaya çıkan vasküler cevaplar ve hücre içi yanıtlar sıçan aortu ve Human umbilical vein endothelial cell (HUVEC) hücre dizisi üzerinde değerlendirilmiştir. Bu amaçla sağlıklı erkek albino Wistar sıçanlardan (350-400g), endoteli sağlam torakal aortalar çıkarıldı ve aorta halkaları inkübasyon materyaline göre dört gruba ayrıldı. Birinci grup olan, kontrol grubu aortalara hiçbir inkübasyon yapılmadı. İkinci grup non-selektif MT reseptör agonisti (10-5 M) melatonin (MLT), üçüncü grup nonselektif MT reseptör antagonisti (10-5 M) luzindol (LZL), dördüncü grup (10-5 M) MLT ve (10-5 M) LZL kombinasyonu ile inkübe edildi. İnkübasyon periodunun ardından kümülatif KCl (10-50mM) veya Phe (3x10-9-10-6M) ile elde edilen vazokonstriktif cevaplar, ayrıca Ach (10-10-10-5 M) veya SNP (3x10-9-10-6 M) ile elde edilen vazorelaksan cevaplar kıyaslandı. Veriler iki yönlü varyans analizi ve ardından Bonferroni testi (n:5) (Graph Pad) uygulanarak değerlendirildi. Endotel hücresi deneyleri için ise HUVEC hücre dizisi F12 medyumunda kültüre alındı ve inkübasyon materyaline göre 5 gruba ayrıldı. Birinci grup hiçbir inkübasyon yapılmayan kontrol hücrelerden oluşmaktadır. İkinci grup (10-10-7 M) MLT ile, üçüncü grup (10-10-7 M) MLT ve (10-5, 10-6 M) LZL ile, dördüncü grup (10-10-7 M) MLT ve (10-5, 10-6 M) 4P-PDOT ile, beşinci grup (10-10-7 M) MLT ve (10-5, 10-6 M) GR135531 ile 24 saat inkübe edilmiştir. Bu gruplara daha sonra MTT, kalsiyum miktar tayini ve total nitrat/nitrit miktar tayini yapılmıştır. Sonuçlar kontrole göre yüzde olarak verilmiş, iki yönlü varyans analizi ve ardından Bonferroni testi (n:3) yapılarak değerlendirilmiştir (Graph Pad). (10-5M) MLT inkübasyonu (3x10-7-10-5 M) Phe ve (20mM) KCl ile elde edilen vazokonstrüktif yanıtları anlamlı olarak arttırdı ve bu artış (10-5 M) LZL veya (10-5 M) MLT ve LZL kombinasyonunda görülmedi. Ayrıca 10-5 M MLT, Phe ve KCl eğrilerinden elde edilen EC50 değerlerini belirgin olarak arttırdı, bu sonuçlara uygun olarak 10-5 M LZL ve 10-5 M MLT ve LZL kombinasyonunda bu artış görülmedi. Fakat hiçbir grupta Ach ile elde edilen vazorelaksan cevaplarda belirgin bir değişiklik olmadı. 10-5 M MLT ile inkübasyon (3x10-7 and 10-7 M) SNP ile elde edilen vazorelaksan cevapları artırdı, bu sonuçlara uygun olarak 10-5 M LZL veya 10-5 M MLT ve LZL kombinasyonunda bu artmış cevaplar kontrol seviyelerine kadar azaldı. Melatoninin MT reseptörleri aracılığıyla ortaya çıkan sitotoksik etkileri olup olmadığını anlamak için HUVEC hücre dizisi kullanarak MTT testi gerçekleştirildi. 10-10-3 M MLT hücre canlılığını yüzde olarak belirgin biçimde düşürdü (sırasıyla % 60±4, 66±2, 55±1, 65±1, 64±4). fakat 10-4-10-7 M konsantrasyonlarda ise MLT hücre canlılığını kontrole göre hafif bir şekilde artırdı. 10-2 ve 10-3 M MLT?e 10-5 M LZL or 10-5 M 4P-PDOT eklenmesi hücre canlılığını belirgin olarak artırdı ve kontrol seviyelerine ulaştırdı. Benzer sonuçlar 10-1-10-3 M MLT'e 10-6 M LZL veya 10-6 M 4P-PDOT eklenerek de elde edilmiştir. Buna rağmen MLT (10-10-7 M) ile 10-5 veya 10-6 M GR135531 inkübasyonu, MLT (10-10-7 M)?e göre sitotoksisite üzerinde hiçbir fark ortaya çıkarmamıştır. MLT (10-1-10-7 M) inkübasyonu hücre içi kalsiyum miktarı yüzdesini ise artırdı ve MLT ile 10-5 veya 10-6 M LZL ve 10-5 M veya 10-6 M 4P-PDOT kombinasyonu intraselüler kalsiyum seviyesini belirgin olarak azalttı fakat MT3 reseptör agonisti GR135531 kombinasyonu ise MLT ile kıyaslandığında hücre içi kalsiyum miktarı bakımından hiçbir değişiklik göstermedi. HUVEC hücreleri ile melatonin ve melatonin reseptörlerinin NO üzerindeki etkisini anlamak amacıyla NO miktarının bir göstergesi olan total nitrit/nitrat miktar tayini yapılmıştır. 10-4 mM MLT ile azalan total nitrit/nitrat miktarı, 10-5 M 4P-PDOT veya 10-5 M GR135531 ile birlikte inkübasyon yapıldığında anlamlı artış göstermiştir. 10-5 mM MLT ile 10-5 M luzindol kombine olarak inkübe edildiğinde total nitrit nitrat miktarının 10-5 M MLT?ye göre anlamlı olarak azaldığı görülmektedir. MT reseptörlerinin vasküler etkilerinin değerlendirildiği çalışmaların çoğu ya sıçan kaudal arteri yada sıçan serebral arteri kullanılarak yapılmıştır. Kaudal arter (kuyruk arteri) sıçanda önemli görevler ifa ederken insanda kaudal ater hem çok kısa hem de etkisi çok sınırlıdır, serebral arter ise genel vasküler basıncın bir göstergesi olarak kabul edilmekten uzaktır. Dolayısıyla serebral arter veya kaudal arterde görülen etkilerin, aorta gibi özel fonksiyonları olan damarlarda dahil olmak üzere, bütün damar yataklarında aynı şekilde olması gerekir gibi bir genelleme yapmak doğru olmayabilir. Bu sebepten aortada melatonin ve melatonin reseptörlerinin etkileri ayrıca incelenmelidir. Sıçan torakal aortasında protein ve mRNA seviyesinde yanlız MT1 reseptörü bulunması; bu reseptörlerin de endotelde (Tunica adventitia) yoğunlaşması sebebiyle, bu çalışmada 10-5 M MLT, KCl veya Phe ile elde edilen vazokonstriktör cevaplar ve SNP ile elde edilen vazorelaksan cevaplar, endoteli sağlam aortada MT1 reseptörü aracılığıyla ortaya çıkmaktadır. HUVEC kullanarak elde ettiğimiz sonuçlar ise 10-10-3 M MLT'in daha çok MT2 reseptörleri aracılığıyla olmak üzere MT1/MT2 reseptörleri üstünden sitotoksik etkiler ortaya çıkardıkları sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca MLT hücre içi Ca2+ seviyelerini MT1/MT2 reseptörleri aracılığıyla artırmaktadır, MT3 reseptörü ise hücre içi Ca2+ miktarına etki etmemektedir. Total nitrit nitrat miktarı ölçülerek yapılan deneylerden elde edilen sonuçlara dayanarak MLT?nin HUVEC hücrelerinde NO miktarını baskıladığı ve bu etkiyi başlıca MT2 reseptörleri aracılığıyla yaptığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Melatonin, melatonin reseptörleri, HUVEC, aorta, vazoreaktivite, nitrik oksit, kalsiyum, sitotoksisite.

AortKalsiyumMelatonin+3
Şafak Ulusoylar Yıldırım
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Oksijenli monoterpenlerin analjezik ve antienflamatuvar etkilerinin karşılaştırmalı olarak araştırılması

Monoterpenler doğal olarak bulunan ve sentezle elde edilebilen moleküllerdir. Bu çalışmada karvakrol, timol, (+)-terpinen-4-ol, (+)-alfa-terpineol, 1,8-sineol, 1,4-sineol test maddeleri olarak seçilmiştir. Analjezik ve antienflamatuvar etkilerin karşılaştırmalı olarak çalışılması ve etki mekanizmalarında yaklaşım sağlaması açısından o-krezol ve m-krezol de çalışmaya dahil edilmiş ve krezollerin etkisiz olacakları hipotezi kurulmuştur. Analjezi testleri için kuyruk kıstırma ve kuyruk daldırma (tail-clip ve tail-immersion), antienflamatuvar etki için ise formalinle oluşturulan pençe ödem testi kullanılmıştır. Başlangıçta ayçiçek yağı ile test maddeleri üç farklı dozda olmak üzere (10, 50 ve 100 mg/kg i.p) çözülmüş fakat alınan ilk deneysel sonuçların özellikleri nedeniyle deneyler boyunca sadece DMSO çözücü olarak kullanılmıştır. Sağlıklı ve enflame izole fare distal kolon preparatlarında asetilkolin ile oluşturulan kasılmalara karşı karvakrolün etkisi çalışılmıştır. Nalokson ve rutenyum kırmızısı olası opioid ve TRP mekanizmalarının araştırılması için antagonist olarak kullanılmıştır. Karvakrol, timol, 1,8-sineol ve (+)-alfa-terpineol farklı derecelerde olmak üzere analjezik etki göstermiş en fazla etki karvakrolde gözlenmiştir. Analjezik etkiler rutenyum kırmızısı varlığında antagonize olmuş, (+)-alfa-terpineol?un etkilerinin naloksona duyarlı olduğu bulunmuştur. Asetilkolin ile oluşturulan kasılmalar sağlıklı kolonda karvakrol ile inhibe olmuş fakat enflame dokularda bu etki gözlenmemiştir. (+)-Terpinen-4-ol?ün analjezi testlerinde etkisiz, antienflamatuvar testlerde ise etkili olduğu gözlenmiştir. Başlangıçta kurulan hipotezin aksine o-krezol antienflamatuvar testlerde aktivite göstermiş fakat analjezik etki göstermemiştir. Sonuçlar birlikte değerlendirildiginde karvakrol, timol, 1,8-sineol, (+)-alfa-terpineol (+)-terpinen-4-ol ile birlikte o-krezol de TRP kanalları ile etkileşerek antienflamatuvar etki göstermiştir. Sonuç olarak test maddelerinin kimyasal özellikleri dikkate alınacak olursa gözlenen etkilerden hidroksil grubunun pozisyonunun ve izopropil grubunun varlığı ve yokluğunun önemli rol oynadığı düşünülmektedir.

AnaljeziklerAntiinflamatuar ajanlarAğrı+4
Ayça Çakmak
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Ferulik asitin ve ferulik asit yüklü taşıyıcı sistemin anksiyete üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Anksiyete hastalığının toplumda yaygın görülen psikiyatrik bozukluklardan biri olduğu bildirilmiştir. Anksiyete rahatsızlığının çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. Günümüzde birkaç geleneksel anksiyolitik ilaç kullanılmaktadır, ancak bu ilaçların ciddi birçok yan etkiye neden olduğu bildirilmektedir. Bu nedenle, doğal kaynaklardan hedefine uygun, daha etkili ve güvenli ilaç kaynakları bulmak için çalışmalar araştırmacılar tarafından büyük bir hızla yürütülmektedir. Bu kapsamda, köklü anksiyolitik aktiviteleri ve yapı-aktivite ilişkileri ile nöropsikofarmakolojik yönleri olan fitokimyasal bileşikleri kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmektedir. Sonuçlar fenolik fitokimyasalların güvenli anksiyolitik etkilere sahip olduğunu bildirmiştir. Ferulik asitin düşük toksisiteye sahip bir fenolik bir bileşik olduğu çalışmalarda görülmüştür. Ferulik asitin, anksiyolitik etkisi de dâhil olmak üzere birçok fizyolojik fonksiyona sahip olduğu bildirilmektedir. Bu proje kapsamında ferulik asidin yüklü ilaç taşıyıcı sisteme yüklenerek akut ve subkronik uygulamada biyoyararlanımının arttırılması ve bu yönde gözlenen etkinin anksiyolitik tedavideki değeri değerlendirilecektir.

Mevcude Çam
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2024
11