
61
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Devlet inşasında kalpleri ve zihinleri kazanmak: NATO-Afganistan örneği
Devlet inşası müdahaleleri çoğunlukla batılı devletlerce yürütülmektedir. Müdahalede bulunan gruplar, bildikleri batılı demokratik kurumları tanımadıkları toplumlara kabul ettirmeye çalışmaktadır. Ancak her devlet demokratik yönetimi kabul etmemektedir. Tarihten gelen yönetim anlayışlarına körü körüne bağlı toplumlar da bulunmaktadır. Hatta ulus devlet olamamış toplumlarda da devlet inşasına ihtiyaç duyulduğu durumlar yaşanmaktadır. Bazı toplumlar devletin otoritesinden bağımsız bir şekilde bölgesel, kabilesel ya da feodal yapılar şeklinde yönetilmektedir. Bu nedenle, devlet inşası çalışmalarında toplumun ortak beklentilerinin belirlenerek tüm toplumun beklentilerini karşılayacak bir yöntem uygulamak önemlidir. Kısacası topluma ulaşılarak kalplerinin ve zihinlerinin kazanılması kilit bir rol oynamaktadır. Burada belirtilen "kalpler", müdahaleye karşı oluşabilecek isyanlara karşı çıkmanın toplumun faydasına olduğunu; "zihinler" ise müdahil güçlerin toplumu korumayı amaçladığını açıklamaktadır. Toplum tarafından bu iki olgu yeterince kabullenildiğinde, müdahaleye karşı direniş yerine destek verme eğilimi oluşmaktadır. 11 Eylül saldırılarının ardından NATO, Taliban ve El Kaideyle mücadelenin yanında yeni kurulan yönetimin desteklenmesi ve tüm ülkede otoritesinin tesis edilmesine, ülkedeki sosyal reformların tesisine, kalkındırma faaliyetlerinin yürütülmesine ve Afgan güvenlik güçlerinin yetiştirilmesine öncülük etmeye başlamıştır. Ancak tüm bu çabalara rağmen NATO güçlerinin ülkeden ayrılmasının ardından Afganistan devlet yönetiminden eğitime, insan haklarından ekonomiye ulaşılan seviyesini koruyamamış ve tekrar başarısız bir devlet konumuna düşmüştür. Bu durumun bir nedeni de NATO'nun Afganistan'da sorumluluğunu üstlendiği devlet inşası faaliyetlerinin Afgan toplumu tarafından tam olarak kabul görmemesi ve Taliban'ın bu durumdan faydalanması olmuştur.
Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerini iklim ve Avrupa Yeşil Mutabakatı üzerinden okumak
İklim krizi 1990'lı yıllardan itibaren küresel bir sorun haline gelerek Avrupa Birliği'nin (AB) de gündeminde önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Bu çerçevede AB, iklim kriziyle mücadelede öncü bir rol oynayarak, AB ekonomisinin çevresel olarak sürdürülebilir olmasını sağlayacak kapsamlı bir politika paketi olan Avrupa Yeşil Mutabakatı'nı 11 Aralık 2019'da kabul etmiştir. Türkiye-AB ilişkileri başlangıçtan itibaren inişli çıkışlı bir yapı göstermektedir ve ikili arasındaki köklü ilişkiler nedeniyle Türkiye iklim krizi ve Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi gelişmelerden de doğrudan etkilenmektedir. Her ne kadar Türkiye-AB ilişkileri son yıllarda durma noktasında olsa da taraflar 2012'den beri pozitif gündem çerçevesinde ikili ilişkilerin güçlenmesine çalışmaktadır. Bu kapsamda, vize serbestisi, göç, enerji gibi konular pozitif gündem başlığı altında değerlendirilmiş fakat hiçbiri Türkiye-AB ilişkilerinde pozitif gündem yaratmada uzun ömürlü bir etkiye sahip olamamıştır. Literatürde, Avrupa Yeşil Mutabakatı ve iklim krizinin uzun bir aradan sonra Türkiye-AB ilişkileri üzerindeki olumlu etkisine odaklanan çalışmalar görebilmek mümkündür. Bu yüksek lisans tezi de Türkiye-AB ilişkilerini iklim krizi ve Avrupa Yeşil Mutabakatı çerçevesinde değerlendirmeyi ve söz konusu gündemlerin ikili arasındaki ilişkilerin iyileşmesine bir etkiye sahip olup olmadığını araştırmayı hedeflemektedir.
Birleşmiş Milletler barış gücü operasyonlarında bölgesel örgütlerin hak ihlalleri: Afrika Birliği operasyonları
Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası sistemin polisi olarak adlandırılan Birleşmiş Milletler'in uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak amacıyla gerçekleştirdiği barış gücü operasyonları uluslararası sistemin revizyon etkileriyle beraber dönüşüme uğramış ve kapsamı genişlemiştir. Soğuk savaş dönemi ve öncesinde daha çok yumuşak diplomasi faaliyeti olan arabuluculuk kapsamında gerçekleştirilen operasyonlar bu dönemden sonra gerekli görülen durumlarda zorlayıcı eylemleri de içermeye başlamıştır. Bu değişim ve dönüşümde etkili olan temel unsurların başında özellikle Afrika gibi sömürge devletlerini bünyesinde barındıran kıtalarda yaşanan iç savaş ve çatışmalar gelmektedir. Hiç kuşkusuz yaşanan iç savaş ve çatışmaların en büyük etkisi birey üzerinde olmaktadır. Bölgesel düzeyde başlayan şiddetin ulus aşan bir hal alması uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasında en büyük engeldir. Bu engelin kaldırılması, dünya barışının sağlanması ve insan haklarının korunması misyonlarına sahip olan Birleşmiş Milletler, Afrika bölgesinde Afrika Birliği ile işbirliği yaparak bölgede aktif rol olmaktadır. BM- AfB iş birliğinde gerçekleşen ve BM bünyesinde "mavi bereliler" olarak adlandırılan barış gücü askerlerinin sığınma kamplarındaki kadın ve kız çocuklarına cinsel şiddet ve sömürü uygulaması uluslararası sistemin üzerinde ciddiyetle durması gereken bir konudur. İç savaş ve çatışmaların yoğun olarak yaşandığı ve bünyesinde birçok insan hak ihlalini barından Somali, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti' nde çok ciddi cinsel şiddet ve istismar vakaları yer almaktadır. Birleşmiş Milletler ordusunun olmayışı ve dolayısıyla Afrika Birliği ve Afrika Birliği üye devletlerinin askerlerinden yararlanan Birleşmiş Milletler hakkındaki bu iddialar BM'ye zarar vermekte ve uluslararası sistemdeki imajını zedelemektedir.
Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinde lobicilik faaliyetlerinin rolü
Decision-making in democratic systems is an open process. It is a process in which before decisions are made, public authorities learn the opinions and views of relevant parties and find a way to compromise. The parties affected by the decisions will try to influence the authorities in line with their interests. These activities, called lobbying, have become an important part of the political culture in modern democratic countries. The aim is to influence the political mechanism in decision-making processes. These structural features in democratic systems are also reflected in the structure of the European Union (EU). Turkey is a unique example for one of the longest membership processes a country has had to the EU and the role of lobbying is valuable in terms of introducing Turkey throughout this process. Lobbying is based on an ethical framework in the EU and transparency is essential. Contrary to this, in Turkey, lobbying activities have not been placed in an official framework nor a legal basis and it is an informal field. Examining the role of lobbying and how it is socially constructed in this relationship accordingly with interests and as a result of interactions, will help to better understand some of the EU's criticisms of Turkey and Turkey's deficiencies in this area. It would not be correct to attribute the current point of Turkey-EU relations entirely to lobbying, but despite this long-standing relationship with ups and downs, both sides do not give up on each other and examining the role of lobbying will bring a different perspective to their relations.
Türkiye-AB ortak eylem planı ekseninde Suriyeli sığınmacı krizinin sivil toplum alanında yönetişim boyutu ve Türkiye incelemesi
2011 yılında Suriye'de başlayan 2014 yılında en yüksek noktaya ulaşan sığınmacı krizinin en önemli yanı sınır komşusu olan Türkiye'yi etkilemiş olmasıdır. Bu etkilerle birlikte ulusal ve uluslararası aktörlerin yanı sıra sivil toplum kuruluşları (STK) Türkiye'de göç yönetişimi alanında önemli insani yardım çalışmalarına imza atmıştır. Özellikle Türkiye-AB arasında imzalanan Ortak Eylem Planı, yönetişim modelinin önemli bir adımı olmuştur. Bu Eylem Planı Suriye'deki krizin yol açtığı duruma koordineli çabalarla geçici koruma altındaki Suriyelilerin desteklenmesi ve küresel göç yönetişimi konusunda işbirliğinin arttırılması yönünde Türkiye ve AB arasındaki önemli bir mutabakatı yansıtmaktadır. Bu mutabakat ekseninde krizin insani yardım kuruluşları aracılığıyla ivedi ve ilkeli bir şekilde yönetilmesi ön görülmüştür. Küresel göç yönetişiminde kapsamlı, bütünsel, hem yapıyı hem de kurumları bir araya getirebilen, sosyo-mekansal analizler yapabilen, dinamik ve göç deneyimlerine sahip gereklilikler önem taşımaktadır. Bu nedenle bu çalışmada Avrupa Birliği Sivil Koruma ve İnsani Yardım Operasyonu (European Civil Protection and Humanitarian Aid Operations - ECHO) fonu kapsamında sosyal uyum çalışmaları yürüten Türk Kızılayının, koruma programı yürüten Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin (United Nations High Commissioner for Refugees - UNCHR) ve geçim kaynakları programını yürüten Birleşmiş Milletler Göç Kuruluşunun (United Nations International Organization for Migration - IOM) küresel göç yönetişim boyutu Neoliberal Kurumsalcılık perspektifiyle ele alınmıştır. Neoliberal Kurumsalcılık Nye ve Keohane'nin temsil ettiği uluslararası iş birliğine odaklanan devleti tek başına ana aktör değil, sadece toplumsal grupların çıkarlarının üretilmesinde bir araç olarak konumlandırmıştır. Bu tez çalışmasında yer alan tüm insani kuruluşlar göç konusunda büyük deneyimler elde etmiştir. Uygulanan yönetişim modeli sığınmacı krizinin azalmasında ve sosyal uyumun oluşturulmasında kilit rol oynamıştır. Bu çalışmada cevabı aranan temel soru 'Türkiye-AB Ortak Eylem Planı' ekseninde, Türkiye'deki Suriyeli sığınmacı krizinin küresel göç yönetişimi boyutunun ve insani yardım çalışmalarının Neoliberal Kurumsalcılık perspektifiyle nasıl değerlendirildiği?'dir. Bu çalışmaya katkı sağlayacak önemli nokta Türkiye-AB Ortak Eylem Planıyla birlikte temeli atılan insani yardım programlarının incelenmesidir. Bu programlar, sığınmacı krizi boyunca kritik önem taşıyan koruma, sosyal uyum ve geçim kaynakları gibi önemli yönetişim çalışmalarıdır.
The Polar Silk Road and its impacts on economic security of China
In January 2018, People's Republic of China (hereinafter referred to as "China") State Council Information Office released a White Paper titled, "China's Arctic Policy" (See Appendix 1). In the Arctic White Paper, China formally announced itself as a 'Near-Arctic State' and explained its aims in the Arctic. The Arctic White Paper introduced the 'Polar Silk Road' concept, which refers to China's ambitious plans to develop shipping lanes through the Arctic that would reduce shipping times and costs for trade between Asia and Europe. This would likely positively affect China's economic security by providing a faster and more reliable trade route, potentially reducing their dependence on the more congested and politically unstable shipping lanes through the South China Sea and the Suez Canal. The Arctic White Paper also indicated that China is not only aiming to leverage the shorter passage to Europe by the Polar Silk Road but also to do scientific research, explore natural resources, and implement governance in the Arctic region. This thesis concludes that although leveraging the Polar Silk Road will have significant positive effects on Chinese economic security; it will also present some serious risks such as governance issues in the Arctic, and international power conflict which may lead to political backlash and economic sanctions. Each of the advantages and risks has been examined and evaluated from the Copenhagen School perspective with an aim to predict how leveraging the 'Polar Silk Road' will impact the economic security of China. Keywords: Polar Silk Road, Economic Security, Copenhagen School, Arctic.
Küresel adaletsizlikler ve toplum sözleşmesi: Beş Adalet İlkesi ile Birleşmiş Milletler analizi
Bu tez çalışması günümüzde küresel olarak artan adaletsizliklerin nedenlerini araştırmaktadır. Adalet siyasi tarih boyunca talep edilen bir olgu olsa da adaletsizliklerin radikal bir biçimde arttığı dönemlerde daha fazla aranılan bir kavram olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle adalet arayışımız her ne kadar siyasi tarih kadar uzun bir geçmişe dayansa da her dönemin adalet arayışının kendine özgü nitelikleri; kavramın her dönemde yeniden düşünülmesini ve kümülatif/eklenik bir kuramsal yaklaşımla değerlendirilmesini gerektirmektedir. Çünkü siyasi tarih göstermektedir ki adalet çözülmesi ya da mutlak anlamda tanımlanması gereken bir kavramdan öte, her dönemde yaşanan adaletsizlikleri tanımlayabilen, bu bağlamda siyasi tarihten adalete dair norm ve ilkelerin analizlerine dayanarak sürekli geliştirilebilen kuramsal bir yaklaşımla kümülatif ve dinamik bir süreci ifade etmektedir. Bu ihtiyaç doğrultusunda bu tez çalışması günümüzde yaşanan bazı küresel adaletsizlikleri tanımlayarak, uzun bir adaletsizlik deneyimine sahip siyasi tarihten toplum sözleşmesi kuramı özelinde örneklerle adalete dair norm ve ilkeleri analiz ederek kuramsal bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu kuramsal yaklaşım adalete dair mutlak tanımlardan öte, siyasi tarihin günümüzün adaletsizlikleriyle ilişkilendirilebilecek adaletsizlik deneyimlerini analiz ederek ulaştığı norm ve ilkelerin adaletin sağlanmasına dair kümülatif ve dinamik süreçte nasıl konumlanabileceğine dayanmaktadır. Buna göre bu tez çalışması günümüzde yaşanan kimi adaletsizlik sorunlarını siyasi tarihte yaşanan adaletsizlik deneyimleriyle ilişkilendirerek her bölüm sonunda adalete dair ulaştığı normların / ilkelerin birbiri ile olan nedensellik ilişkisini açıklayarak bütüncül bir kuramsal yaklaşım geliştirilmiştir. Sonuç olarak geliştirilen bu kuramsal modelle günümüzde küresel olarak barış ve adaleti sağlaması beklenen Birleşmiş Milletler (BM) analiz edilerek; günümüzde artmaya devam eden adaletsizliklerin ve küresel olarak sağlanamayan adaletin nedenleri açıklanmaktadır.
Türkiye'de göçmen kadın emeği ile ilgili yazılmış lisansüstü tezler ve prekarya kavramsallaştırması
Türkiye'de göçmenler, neoliberal kapitalizm ile beraber esnek ve güvencesiz çalışma koşullarından toplumda en çok etkilenen kesimdir. Neoliberal politikaların sonucunda esnek istihdam biçimlerinde güvencesiz bir şekilde çalışan insanlar prekarya olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası emek göçü bağlamında, göçmenlerin gittikleri ülkelerde ucuz iş gücü kaynağı olarak, genelde kayıt dışı işlerde ve düzensiz statülerde çalıştıkları görülmektedir. Göçmen kadınlar bu koşullardan daha olumsuz etkilenmekte ve gerek emek piyasasında gerek sosyal yaşamda toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri deneyimlemektedir. Bu araştırmada, Türkiye'deki sosyal bilimler alanında 2013-2023 yılları arasında "kadın göçmen" ile ilgili yayınlanmış yüksek lisans ve doktora tezlerinde kadın göçmen emeğinin nasıl incelendiği, kavramsal ve teorik çerçevede nasıl ele alındığı incelenmektedir ve bu anlamda daha özelde Türkiye'de çalışan göçmen kadınlar, prekaryanın çeşitli tanımlamaları doğrultusunda değerlendirilmiştir.
Tunus'ta en-Nahda Hareketi'nin mobilizasyonu (1981-2010)
The research question of this dissertation is how best to explain the nonviolent mobilization of the al-Nahda in Tunisia during a three-decade state repression between 1981 and 2010. This study examines why and how the al-Nahda emerged; founded a political party, created distinct goals different from contemporary Islamist movements in Tunisia, and showed remarkable moderation, pragmatism and flexibility in its preferences of alliance, strategies and policies, involving alliance with the secular groups facing regime repression. This dissertation analyzes the al-Nahda in accordance with the Social Movement Theory, and in this context, applies the Political Process Model (PPM) advanced mainly by Sidney George Tarrow, Doug McAdam and Charles Tilly. The answer to the research question hence lies in uncovering the changing and transforming factors, which are political opportunity structures, organizational dynamics and framing processes, at both international and national levels of the political domain as well as the movement. Process tracing method is also essential to underline these factors at different periods of the movement, which form the strategy of its political engagement. This dissertation contributes to literature by examining mobilization of an Islamist movement in a non-Western semi-authoritarian political setting by applying the PPM. Drawing on the al-Nahda case, this dissertation argues that an Islamist movement can survive and mobilize its base through moderation despite a heavy state repression. Keywords: al-Nahda Movement (Harakat al-Nahda), Tunisia, Social Movement Theory, Political Process Model, Islamist Movements, State Repression, Resilience of Movement
Neoklasik realist perspektiften Türkiye'nin Kuzey Irak politikası (2002-2017)
Bu doktora tezi "Neden 2002'den beri iktidar olan AK Parti Hükümeti 2008-2017 arası Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler kurma yönünde Türkiye'nin dış politikasını tanımlamıştır?" sorusunu Neoklasik Realizmin tip III varyasyonu bağlamında açıklamaktadır. Tez, uluslararası sistem ve bölgesel güç dengeleri politikalarından ziyade Türkiye'nin Kuzey Irak politikasının iç siyasi faktörlere göre şekillendiğini ileri sürmektedir. Neoklasik Realizm iç siyasi faktörleri ara değişkenler (lider algısı, stratejik kültür, devlet-toplum ilişkileri ve iç siyasi kurumlar) olarak tanımlamakta ve dış politika inşasında bu unsurların daha belirleyici olabildiklerini ileri sürmektedir. Türkiye'nin 2008-2017 arası Kuzey Irak politikası başta lider algısı ve buna bağlı olarak yeniden tanımlanan stratejik kültür, devlet-toplum ilişkileri ve iç siyasi kurumlar bağlamında askeri güç kullanımı yerine karşılıklı ekonomik bağımlılığa dayalı ilişkiler şeklinde tanımlanmıştır. Bu esnada, AK Parti Hükümeti 2009-2015 arasında Türkiye'de "Demokratik Açılım" politikasını uygulamıştır. PKK terör örgütünün 2015'te tekrar silahlı mücadeleye başlamasıyla "Demokratik Açılım Süreci" sona ererken; 2017'de IKBY'nin bağımsız Kürt devleti kurmak için referandum yapması Türkiye'nin Kuzey Irak'a dair stratejik kültürünün tekrardan askeri güç odaklı olarak tanımlanmasına sebep olmuştur.