
29
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Türkiye'de radikal demokrasi pratiği üzerine: Kadın hareketi karşı-hegemonya kurabilir mi
Bu çalışma, Türkiye'de bir karşı hegemonyanın olabilirliği sorusundan hareket etmekte ve bu bağlamda Türkiye'de farklı toplumsal talepler arasında agonistik eklemlenmenin kurulmasıyla ilgilenmektedir. Daha özel olarak ise Türkiye'deki kadın hareketinin böyle bir (potansiyel) eklemlenmeye bakış açısını ve böyle bir eklemlenmede kendine biçtiği rolü anlamaya çalışmaktadır. Araştırma "bugün bulunduğu konumda güçlü bir tepki mekanizması oluşturabilen kadın hareketi karşı hegemonyanın kurucu aktörü olabilir mi?" sorusu temelinde tartışılmıştır. Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau'nun radikal demokrasi perspektifinden Türkiye'de kadın hareketinin bugün bulunduğu noktaya ve gelişimine bakarak gelecekteki konumuna dair değerlendirmelerle birlikte, mevcut hegemonyayı oluşturan iktidar ilişkileri ve kadın hareketinin bu ilişkiler ağı içerisindeki konumu ve onları kavramsallaştırma biçimi/biçimleri incelenmiştir.
Nuclear will of North Korea: An exceptional case of deterrence strategy
As being state who gained the most attention from all over the world, North Korea has been one of the unique countries which international system has ever seen. With her sole and unparalleled Juche regime which emphasizes on government's self-reliance policy and unpredictable leaders, North Korea has not ceased her dedication to develop nuclear weapons. Since her establishment in 1950 with Korea War and also with 38th Parallel, Democratic People's Republic of Korea have been trying to enhance her military, economy, industry and also mass weapons of destruction programme. With Union of Soviet Socialist Republics assistance, North Korea was able to start her Nuclear Weapon programme by saying that it was for peaceful uses in 1980. However, her abrupt development and receiving aid from the Soviet Union disturbed USA and European countries. Therefore, North Korea signed Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons in 1993 but she said that she withdrew from the agreement which led first North Korea Nuclear crisis to break out. Although USSR(Union of Soviet Socialist Republics) was collapsed in 1991, North Korea has not left her devotion to nuclear weapons. With her new leader, Kim Jong Un who took power from his father's abrupt death in 2011, have been aggressive for developing and testing mass weapons of destruction. Since 2009, North Korea made her first missile test in 2012 which was done successfully. Thus, North Korea has become a serious threat which could cause a major effect with her missiles in the international area. North Korea's possession of nuclear weapons gives concern to her neighbours and also USA who she designated as her archenemy. With President Donald Trump's inauguration and his words of " bring Fire and Fury" to Northern part of Korean peninsula, made two state's relationship to be conflicted. However, relations of USA and North Korea have been strained ever since. DPRK(Democratic People's Republic of Korea) knows that USSR possessed mass weapons of destruction and used them as deterrent strategy. And she challenged the USA with those weapons. Thus, North Korea, with her nuclear power, she is able to maintain her unique Juche regime as well as her politics both inside and outside without any state especially USA to interfere. Therefore, by using nuclear weapons programme as a deterrence strategy, North Korea have been advancing in her programme and continuing to challenge USA and other states with her mass weapons of destruction. Under the question of why North Korea is willing to develop and possess nuclear weapons and in order to answer and defend thesis question, case study approach is used which approaches a problem with different angles. As the thesis qualitative one, two results were reached. The first result for North Korea's and the second result for other state's. For the first result, it is indicated that North Korea is aware of her unique and unparalleled regime and therefore, in order to avoid USA and also other states to interfere her politics and destroy her regime, she uses nuclear weapons a deterrence tool. Accordingly, North Korea needs mass weapons of destruction in order to support her regime, economy and future of her country. For the second result, all of the states have their reasons for North Korea in terms of mass weapons of destruction. However, they all compromise on one thing: They do not want North Korea to be threat to whole world. In addition, they are against proliferation of nuclear weapons. Because in the past, Second World War set an example of a nuclear war which could only bring chaos, millions of casualties. Therefore, states are against North Korea's ambition to develop mass weapons of destruction. Although they are trying to stop her with sanctions by the United Nations, North Korea does not seem to give up her nuclear weapons yet.
Understanding and investigating İran's nuclear ambitions:What causes states to pursue nuclear weapons?
This thesis focuses on three questions: First, what type of propositions provides a helpful framework to investigate a state's nuclear ambition? Secondly, what are the driving forces behind Iran's nuclear program. Thirdly, is Iran a threat to international security? Thus, this thesis is not concerned about the type of Iranian nuclear program be it military or civilian program but looks at the reasons of pursuing a nuclear program in the first place. In addition, the researcher outlines international relations security frameworks, before extracting a hypothesis and applying it to the case of Iran. It is also important to apply theoretical frameworks in analyzing Iran`s nuclear intentions. For this purpose, three theories will be utilized and these are realism, constructivism and Copenhagen approach. Furthermore, this thesis provides a summary of technical issues and the current status of Iran's nuclear program and the military aspect of Iran focusing on its missile program in relation to interpretation of realism, constructivism and Copenhagen approach. A narrow assessment of history shows the political development of the case until September 2015. In the literature, it is widespread to comment that Iran might pose an immediate threat for the USA and European security and interests. In the same vein, Iran's situation does offer a chunk of notable reasons which becomes a matter of concern, particularly when it concerns nuclear non-proliferation and the balance of regional security. It is also necessary to investigate the causes of nuclear proliferation on a comparative level. Thus the case of India, Pakistan and Israel will be highlighted although this will not be the focus of the study.
Ulus-üstü bütünleşmeden ulusal parçalanmaya Avrupa Birliği'ndeki ayrılıkçı hareketler: İskoç ve Katalan örnekleri
Avrupa Birliği, ortak bir siyaset, kimlik ve benzeri unsurlar üzerinden Avrupa için bir bütünleşme ideali öne sürerken, Birleşik Krallık, İspanya, Fransa, İtalya ve Belçika, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel temelli ayrılıkçı hareketler ile karşı karşıya kalmıştır. Bu hareketler Avrupa bütünleşmesi açısından bir ikilem yaratmıştır. Diğer taraftan, İskoç ve Katalan ayrılıkçı örnekleri, Avrupa ülkelerindeki diğer ayrılıkçı hareketlerden farklı bir konuma yerleşmiştir. Bu iki örnek, ulus olarak tanınabilmenin gerektirdiği niteliklere sahip olmuş ve ayrılma yönünde kuvvetli bir toplumsal mutabakat sergilemiştir. Ayrılma sonrası için de, kendi ayakları üzerinde durabilmeleri yönünde ekonomik bir potansiyele sahip olduklarını hissettirmişlerdir. Avrupa bütünleşmesinin bölgeselleşme bağlamında ayrılıkçı hareketler üzerinde etkisinin olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, ayrılma taleplerinin arkasında, Avrupa'nın bölgeselleşme politikalarının dışında başka faktörler de yer almıştır. İskoç ve Katalanların, ayrılma için temel gerekçelerini, tarihlerinde ve bugünkü ekonomik kaynakların paylaşımında ortaya çıkan ihtilaflarda aramak gerekmektedir. Bu tezde, İskoç ve Katalanların ayrılma talepleri, kavramsal, kuramsal, tarihsel ve ekonomik çerçevede incelenmeye çalışılarak, bu taleplerin Avrupa Birliği'nin bölgeselleşme politikalarıyla etkileşimi ortaya koyulacaktır. Haklı Neden Kuramları ile İskoç ve Katalanların talepleri, İngiliz Okulu Kuramı ile de, ayrılıkçı hareketlere karşı olan Birleşik Krallık, İspanya ve Avrupa Birliği'nin mevcut konumları anlamlandırılmaya çalışılacaktır. Kuramsal temellendirme ile birlikte, İskoç ve Katalanların kendi tarihsel süreçleri ve ekonomileri ele alınacak ve Birliğin bölgeselleşme politikalarının etkisi detaylı olarak irdelenecektir. Bu sayede de Avrupa Birliği'nde ve üye ülkelerde, bütünleşme ilerletilmeye ve derinleştirilmeye çalışılırken niçin ayrılıkçı hareketlerin güçlenme eğilimi taşıdığı sorusuna cevap aranmış olunacaktır. ANAHTAR KELİMELER: İskoç Ayrılıkçılığı, Katalan Ayrılıkçılığı, Milliyetçilik, Haklı Neden Kuramları, İngiliz Okulu
Ukrayna'nın ulus ve devlet inşa süreci ve küresel güçlerin bu sürece etkisi
Bu çalışma bağımsızlık sonrası Ukrayna'nın ulus devlet ve inşa sürecini ve küresel güçlerin bu sürece etkisini jeopolitik kuramlar çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Soğuk Savaş sona erdikten sonra ABD Soğuk Savaşın galibi olarak görülmüş, Rusya uluslararası sistemdeki güçlü konumunu kaybetmiştir. Soğuk Savaş sonrası başlayan yeni dönemde ABD'nin hedefi, elde ettiği hegemonyayı devam ettirmek iken, Rusya'nın hedefi ise yeniden uluslararası sistemde süper güç olarak yer olmak olmuştur. Dünya üzerindeki jeopolitik dengelerin değiştiği bu dönemde, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşan Ukrayna son derece önemli bir jeopolitik konuma sahiptir. Çalışmada, Ukrayna'nın henüz ulus ve devlet inşa sürecinde engelleri olan bir devlet olduğu görüşünden yola çıkılmış, bu sürecin devam etmesinden dolayı küresel güçlerin etkisine güçlü ve modern yapılı ulus devletlere kıyasla daha açık olduğu, bu nedenle de ulus ve devlet inşa sürecinin küresel güçlerin mücadelelerinden etkilendiği ileri sürülmüştür. Ukrayna'nın ulus devlet inşa sürecinin beklendiğinden yavaş ilerlemesine bağlı olarak ulus ve devlet inşa sürecinde, etnik, tarihî, dinsel unsurlar ve kültürel miras kadar uluslararası sistemin ve küresel güçlerin de belirleyici olduğu iddia edilmiştir. Çalışma kapsamında gerçekleştirilen analizler sonucunda Ukrayna'nın ulus ve devlet inşa sürecinin yavaş ilerlediği, bu nedenle söz konusu güçlerin (Batı ve Rusya'nın) etkisine daha fazla maruz kaldığı ve küresel güçlerin ulus ve devlet inşa sürecini etkiledikleri doğrulanmıştır. Ukrayna, bağımsızlığı sonrasında, Rusya ile olan ilişkilerin devam ettirilmesinin kaçınılmaz oluşu, etnik heterojen yapısı ve ulusal birliği bozan Rus kültürü ve etkisinin devam ediyor olması gibi nedenlerle ulus inşasını gerçekleştirmekte zorlandığı, Ukrayna'da Rusya'nın etkisinin bağımsızlık sonrası dönemde de devam etmesi nedeniyle ulus inşasının güçleştiği ortaya konmuştur. 2014 yılında Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesi ve hemen ardından Ukrayna'nın doğusunda bulunan Donbas bölgesinde işgaller gerçekleştirmesi, uluslararası toplumda Ukrayna'da bir 'iç savaş' ve çatışma ortamı olduğu izlenimini vermiştir. Halbuki, Rusya'nın Ukrayna topraklarındaki müdahaleleri Ukrayna toplumunda 'biz' bilincinin oluşmasına; ulusal dayanışma, birlik, vatanseverlik gibi değerlerin güçlenmesine ve Rusya'nın 'öteki' olarak görülmesine sebep olmuştur. Rusya'nın Batı ile olan güç mücadelesi Ukrayna üzerinden gerçekleşmiş, Ukrayna bağımsızlığı sonrasında 23 yıl boyunca Rusya'nın etkisi nedeniyle ulus devlet inşa sürecini gerçekleştirmekte zorlanmış, ancak 2014 yılında Rusya'nın topraklarını işgal etmesi sonrasında ulus inşasında hızlı bir ilerleme kaydetmiştir.
Türkiye'de değiştirilen çalışma yaşamı: Ulusal istihdam stratejisi
Ulusal İstihdam Stratejisi, Türkiye'deki çalışma yaşamında köklü değişiklikler meydana getirmeyi amaçlayan ve uluslararası kuruluşlar ile sermayenin talepleri doğrultusunda hazırlanan kapsamlı bir pakettir. Paket, çalışanların en önemli güvencelerinden kıdem tazminatından, çalışma saatlerine, sosyal güvenlik haklarından, kadının işgücüne katılımına varana kadar pek çok değişikliği içeren bir yapıya sahiptir. Çalışmada, Düzenleme Kuramı kullanılarak, 2000'li yılların sonundan itibaren çalışma yaşamında yapılan değişiklikler ve bu değişikliklerin hangi yöntemlerle hazırlandığı, neleri etkileyeceği incelenmeye çalışılmıştır. Kurama göre, devlet artık tek başına, her şeyi yöneten aktör değil, içinde barındırdığı toplumsal katmanlarla bir bütündür. Devlet, sermaye ve ücretli kesim gibi sınıflandırılan bu katmanlar arasında bahsedilen istikrarın sürmesinin en önemli yöntemi, sistemde sorun çıkarması olası kısımların dağıtılarak yeniden yapılandırılmasıdır. Bu bağlamda Türkiye'nin de Post-Fordist dönemde ekonomik istikrarını devam ettirmek için seçtiği yöntem Ulusal İstihdam Stratejisi başlığı altındaki geçici işçilik, esnek çalışma ve kıdem tazminatı konusunda yapılan ve yapılması planlanan değişikliklerdir. Sonuç olarak, bu çalışmada küreselleşme kavramının ortaya çıkışından başlanarak, ekonomik küreselleşme ve Düzenleme Kuramı'nın tanımı yapılmış ve farklı birikim modelleri tarihsel karşılaştırmalarla kuramsal olarak analiz edilmiştir. Sistemin genelinde ortaya çıkan değişiklik ve Türkiye'nin bu süreçte nerede durduğu tartışıldıktan sonra ise kuram yardımıyla Türkiye'deki çalışma yaşamının değişimleri ele alınmıştır. Elde edilen bilgiler ışığında Ulusal İstihdam Stratejisi'nin, sistemdeki ülkelerin yaptığı değişikliklerin Türkiye versiyonu olduğu tespit edilmiş, düzenlemenin gelişmiş ülkeler tarafından oluşturulmuş yapılar aracılığıyla Türkiye'ye tavsiye edildiği ve sermaye kesiminin de çıkarları gereği bu değişiklikleri savunduğu tespit edilmiştir. Neoliberal yaklaşımların iddialarının aksine, yapılan değişikliklerin ücretli kesimin yaşamında olumsuz yönde büyük değişiklikler yaratacağı ve güvencesiz, düşük ücretli köleleşmiş bir sınıfın ortaya çıkacağı sonucuna varılmıştır.
Türkiye doğal gaz piyasasının liberalizasyon hedefi özelinde Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri
Doğal gaz günümüz dünyasında önemli bir enerji emtiası olarak hayatımızın her alanında kullanılan bir ürün haline gelmiştir. Halihazırda, küresel birincil enerji talebinin %22'si doğal gazdan karşılanmaktadır. Bu nedenle, doğal gazın tüm dünyada, makul fiyatlardan tüketicilerin kullanımına sunulması son derece önem arz etmektedir. Türkiye'nin genel enerji dengesine bakıldığında, doğal gazın ülkemiz birincil enerji talebi içerisindeki payının dünya ortalamasının 10 puan üzerinde, %32 olduğu görülmektedir. 2000 yılında 15 milyar metreküp/yıl (bcma) gaz tüketen ülkemizin talebi, 2018 yılında 50,3 bcma seviyesine ulaşarak 3 kattan fazla artış göstermiştir. Bir çok parametrenin baz alınarak oluşturulan farklı senaryolar da dahi, önümüzdeki süreçte de ülkemizin doğal gaz talebinin artış eğilimini koruyarak 2030'da 65 ila 75 bcma arasında gerçekleşeceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu durum, doğal gazın gelecekte de ülkemiz için en önemli enerji kaynaklarından birisi olacağını ortaya koymaktadır. Küresel trendler göz önünde bulundurulduğunda, orta gelir tuzağından kurtulmak başta olmak üzere, ülke ekonomimizin sürdürülebilir kalkınma prensipleri açısından gelişimini temin edebilmek adına doğal gazın uygun fiyatlarla sürekli olarak arz edilmesinin temini ekonomi ve enerji güvenliğimiz açısından olmazsa olmaz bir husus olarak ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde bir doğal gaz ticaret merkezinin (trading hub) kurulması yönünde gerçekleştirilecek çalışmalar ve atılacak adımlar bu bağlamda son derece önemlidir.
Yeni muhafazakarlar, Irak savaşı ve İslamofobi
ABD'deki Yeni Muhafazakarlara göre; Birleşik Devletler Soğuk Savaştan sonra gücünü korumak için yeni bir düşman yaratmak zorundaydı. İhtiyaç duyulan düşman ise diktatör rejimlerin güvenlikçi dış politika algısıyla tehdit olarak görülmesiyle doldurulmuştur. Francis Fukuyama'nın 1989 ve 1992 tarihlerinde ürettiği 'Tarihin Sonu' tezi ilk etapta artık düşmanın kalmadığına işaret ederken, demokrasi vurgulu bu yönelim, liberal demokrasiye sahip olan devletler ile diğerleri arasında karşıtlık oluşturmuştur. Fukuyama'nın ürettiği bu çalışma otoriter rejimlerin Yeni Muhafazakarlar tarafından düşmanlaştırılmasına yol açabilecek zemini hazırlamıştır. Samuel Huntington 1993 ve 1996 yıllarında yayımlanan eserlerinde Dünya'yı Batı, Konfüçyüs, Japon, İslam, Hint, Latin Amerika ve Afrika olmak üzere yedi farklı medeniyet temelinde ele almıştır. Huntington, savaşların kültürler arasında gerçekleşeceğini öne sürmüş ve aynı zamanda Hristiyanlık ve İslam arasındaki savaşın hali hazırda başlamış olduğundan bahsetmiştir. Sonraki süreçte Yeni Muhafazakarlar, 11 Eylül öncesinde Çin ve İslam Coğrafyasını Batı'nın karşılaşabileceği en büyük tehlike olarak adlandırmış, 11 Eylül 2001 terör saldırıları sonrasında oryantalist ve güvenlikçi bir dille Müslüman Ortadoğu coğrafyasına odaklanmıştır. Bu zeminde "Radikal İslam" ve "İslami/İslamcı" söylemlerinin yükselmesi, Batı toplumu üzerinde korku etkisi yaratmıştır. Bu çalışma; Yeni Muhafazakarların 11 Eylül 2001 terör saldırılarından 10 yıl öncesine ve 10 yıl sonrasına odaklanarak "söylem", "karşıtlık oluşturma" ve "şarkiyatçı" kavramlarının bir iktidar pratiği olarak düşman yaratma üzerindeki etkilerini anlaşılır kılmakta ve Yeni Muhafazakarların dış politikadaki güvenlikçi yaklaşımlarını ele almaktadır.
Avrupa kimliği inşa süreci ve Türkiye-AB ilişkileri
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, 1959 yılında Türkiye'nin gerçekleştirmiş olduğu ortaklık başvurusu ile Soğuk Savaş dönemi içerisinde başlamıştır. "Güvenlik kaygısının" hakim olduğu bu dönemde taraflar arasındaki ilişkilerin olumlu bir çerçevede ilerlediği görülmektedir. Ancak, Soğuk Savaş dönemi tehditlerinin ortadan kalkması ve bütünleşme hareketi içerisinde "Avrupa kimliği" inşasının başlaması ile tarafların birbirini tekrar tanımladığı ilişkilerin ilk dönemindeki olumlu atmosferin ortadan kalktığı görülmektedir. Ortaya çıkan bu yeni bağlamda, Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyeliği hususunda "kimlik" temelli tartışmalar gündeme gelmeye başlamıştır. Soğuk Savaş sonrası uluslararası ortamda değişen güvenlik anlayışı ve 11 Eylül ile oluşan "İslami terör" algısı Avrupa'da Müslümanları ötekileştirmiştir. Sonuç olarak "kimlik" temelli tartışmalar artmış ve bu da Türkiye ve AB arasındaki ilişkileri etkilemiştir. Buradan yola çıkarak, bu tez çalışmasında AB içerisinde Avrupa kimliği inşası ile birlikte ortaya çıkan "kimlik" temelli tartışmaların Türkiye - AB ilişkilerine yansımaları incelenmiştir. "Kimlik" temelli tartışmalar Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinin önünde bir engel teşkil etse de söz konusu bu engellerin, ilişkilerin karşılıklı olarak tekrar inşa edilmesi ile birlikte aşılabileceği vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Avrupa Birliği, Avrupa Kimliği, Kimlik İnşası, Sosyal İnşaacılık
Soğuk savaş döneminde İran ve Türkiye'nin dış politikasında ittifak tercihleri: Benzerlikler, farklılıklar
İnsanlık tarihinin en yıkıcı savaşı olan İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistem iki kutuplu bir özellik göstermiştir.Soğuk Savaş olarak isimlendirilen ve 1945-1990 yıllarını kapsayan bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri'nin liderliğinde kapitalist-liberal Batı bloğu ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin liderlik yaptığı sosyalist-Doğu bloğu olarak şekillenen politik ve ideolojik dünya sistemi başlamıştır. Tarih boyunca ülkeler arasında ittifak örneklerinin görülmüş olmasına karşın ittifak teorilerinin ortaya atılması ve ilgi görmesi İkinci Dünya Savaşı sonrasına rastlar.İttifaklar kısaca gerçek veya algılanan tehdit karşısında başta güvenlik endişesi olmak üzere devletlerin başka devlet veya devletlerle yapmış olduğu resmi birliktelikler olarak tanımlanır. İran ve Türkiye Soğuk Savaş'tan Ortadoğu coğrafyasında en çok etkilenen iki ülke olmuşlardır. İran ve Türkiye Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ni tehdit olarak algılamışlardır.Bu dış tehditin yanı sıra her iki ülke bazı yurtiçi faktörlerinde etkisiyle Batı bloğu ile ittifak yapmışlardır. Soğuk Savaş'ın ilerleyen yıllarında bloklar arası yumuşamanın yol açtığı ortam ve İran ile Türkiey'nin üye oldukları blok içinde yaşadığı olayların ışığında Batı bloğunda yer almak yönünde verilen kararın her iki ülke bakımından iç ve dış nedenleri,Soğuk Savaş'ın ileri yıllarındaki değişimlerin nedenleri, bütünüyle Soğuk Savaş döneminin fayda ve zararlarının başta neorealist teori olmak üzere diğer teroilerinde katkısıyla değerlendirilmesi yapılmıştır.