Bezmialem Vakıf University
Discipline

Forensic Medicine

Bezmialem Vakıf University

273

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İki bin yirmi bir yılında Gaziantep adli toksikoloji laboratuvarı'na gönderilen narkotik olgularda yeni psikoaktif maddelerin analizi

Yeni Psikoaktif maddeler (NPS) Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi tarafından "saf halde veya preparat formunda suistimal edilen, Uyuşturucu İlaçlara ait Sözleşme (1961) veya Psikotrop Maddeler Sözleşmesi (1971) tarafından kontrol edilmeyen, fakat halk sağlığı açısından tehdit oluşturan maddeler" olarak tanımlamıştır. "Yeni" terimi maddenin yeni sentezlenmiş olması gerekliliğini değil, yıllar önce sentezlenmiş olsa da, maddenin piyasaya yakın zamanda sürülmüş olmasını ifade eder. NPS olarak sınıflandırılan çok sayıda madde olması, bu maddelerin uyuşturucu piyasasına giriş ve çıkışının hızlı olması, kullanıcıların maddelerin içeriği konusunda yanlış bilgi sahibi olması veya maddenin içeriği konusunda hiç bilgisinin olmaması, değişken ve sıklıkla bilinmeyen potense sahip olmaları gibi etkileri ve riskleri göz önüne alındığında büyük bir tehlike arz etmektedirler. Çalışmamızda uyuşturucu/uyarıcı madde tetkiki için savcılık veya mahkemelerce kolluk kuvvetleri aracılığıyla Gaziantep Üniversitesi Adli Toksikoloji laboratuvarımıza gönderilen 250 katılımcının idrar ve kan örneklerinden sıvı kromotografi ardışık kütle spektrometrisi (LC/MS/MS) cihazında yapılacak kantitatif analizle NPS olarak kabul edilen 5F-EMB PICA, MDMB-4-en PINACA, İsotonitazen, 3-Floroamfetamin, 2-Metilamfetamin, Flualprazolam maddelerinin 2021 yılında toplam 3 aylık süredeki kullanım sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu analiz dışında kullanıcılara uyuşturucu kullanım alışkanlıklarıyla ilgili sorular içeren bir anket uygulanmıştır. Çalışmaya katılan gönüllülerin % 94'ünün erkek, yaş ortalamasının 28,2 ± 6,37, madde kullanımına başlama yaşlarının ortalamasının 19,51 ± 7,25, yıl bazında madde kullanım sürelerinin 6,34 ± 5,77 olduğu tespit edilmiştir. 250 gönüllünün % 18,4'ünde MDMB-4-en PINACA maddesi tespit edilmiş, çalışma kapsamındaki diğer NPS grubu maddelere rastlanmamıştır. Tüm idrar örneklerinin % 18, kan örneklerinin % 12,4'ünde MDMB-4-en PINACA tespit edilmiştir. Literatürde hakkında fazla bilgi bulunmayan MDMB-4-en PINACA maddesinin kısa bir zaman diliminde de olsa bölgemizdeki kullanım sıklığını belirlemesi açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz. Bu maddenin, toksikolojik inceleme yapan laboratuvarların sistematiklerine eklenmesi gerektiğine inanmaktayız.

Adli toksikolojiGaziantepKromatografi-sıvı+5
Mustafa Uğur Şaştım
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kafatası kaide kırıklarının adli tıp açısından retrospektif olarak değerlendirilmesi

Adli literatürde kafatası kaide kırığı hakkında çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Amacımız kafatası kaide kırığının prevalansını, paternini ve bu kırığın ölüm ve intrakraniyal yaralanma ile ilişkisini araştırmaktır. Bu çalışma 01.01.2010-30.11.2019 tarihleri arasındaki 10 yıllık süreçte izole kafa travması nedeniyle yaralanmış olan toplam 1260 olguyu içermektedir. Olgularımız fatal kafa travmalı (n=783) ve non-fatal kafa travmalı (n=477) olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. Tüm bu olgular yaş, cinsiyet, orijin, travma nedeni, kafatası kaide kırığı, kafatası kubbe kırığı, yüz kemiği kırığı, kafa içi yaralanması, skalp yaralanması ve saçlı deri altı yaralanması gibi hususlar açısından retrospektif olarak incelenmiştir. Fatal kafa travmalı olguların %87,5'inde, non-fatal kafa travmalı olguların %32,3'ünde kaide kırığı gözlendi. Kaide kırığı oranı, fatal grupta non-fatal gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,001). İzole ön fossa, izole orta fossa ve izole arka fossa kırık oranı non-fatal grupta fatal gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunurken; ön ve orta fossanın birlikte kırığı oranı ile ön, orta ve arka fossanın birlikte kırığı oranı fatal grupta non-fatal gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,05). Orta fossa iki grupta da ön ve arka fossaya göre daha çok kırıldı. Kafatası kaide kırığı ölüm ile güçlü ilişkili bulundu (OR:15,253). Kafa içi yaralanma oranı, kaide kırığı olanlarda olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,001). Sonuç olarak çalışmamızda kafatası kaide kırığının özellikle fatal kafa travmalarına oldukça sık eşlik ettiği ve bu kırığın ölüm ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğu görülmüştür. Kafa travması nedeniyle yaralanmış olguların antemortem ve postmortem muayenesinde kafatası kaide kırığı olup olmadığı yüksek dikkatle araştırılmalıdır. Kırık saptanan olgularda kırığın boyutu, tipi ve kırıkla ilişkili olabilecek kafa içi lezyonlar açısından da ayrıntılı bir inceleme yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kafatası kaide kırığı, fatal, non-fatal, adli tıp

Adli tıpKafa yaralanmalarıKafatası+2
Emir Bayram Malcı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2021 yılında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvuran geçici koruma kapsamındaki Suriyeli mülteci olguların retrospektif analizi

Göç, tarih boyunca her topluluğun yaşadığı, savaş, açlık, refah ve kötü koşullardan uzaklaşma ihtiyaçları insanları yaşadığı yerleri değiştirmesine yol açan durumdur. Ülkemiz sınır komşusu Suriye'de 2011 yılında başlayan iç savaş sonrası milyonlarca insan ülkesini terk etmek zorunda kalmış, bu göç dalgasından en fazla etkilenen ülke ise Türkiye olmuştur. Çalışmamızda 2021 yılı içerisinde Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalına ve Adli Toksikoloji laboratuvarına gönderilmiş tüm Suriyeli mülteci adli olguların geriye yönelik incelemesi yapılmış, düzenlenen adli raporlar incelenmiştir. Çalışma kapsamında değerlendirilen adli olguların %74,6'sının erkek olduğu, en sık başvuru nedenleri incelendiğinde; uyuşturucu madde kullanımı nedenli başvuruların tüm başvurular içerisinde %60,2 ile en sık neden olduğu, 2. En sık başvuru nedeninin ise yaş tespiti olduğu tespit edilmiştir. Erkeklerin en sık uyuşturucu madde kullanımı, kadınların ise yaş tespiti için başvurduğu bulunmuştur. Uyuşturucu madde kullanan bireylerin yaş dağılımı değerlendirildiğinde 20-40 yaş arası genç ve genç erişkin nüfusun ön plana çıktığı, uyuşturucu madde kullandığı tespit edilen olgularda en sık saptanan madde %68'lik oranıyla amfetamin grupları olduğu tespit edilmiştir. Yaş tespiti için başvuran olguların Anabilim Dalımıza gönderilme nedenleri incelendiğinde %95,4 ile en sık erken evlenme nedeni ile gönderildiği bulunmuştur. Mültecilerin uyuşturucu madde kullanımı nedenli başvurularının yüksekliği, madde tespit edilen olgulardaki amfetamin ve türevlerinin çokluğu ülkemizde mültecilerin yoğun yaşadığı yerlerde çeşitli riskleri beraberinde getirmekte, mültecilerin uyuşturucu temin ettikleri yerlerin tespit edilerek engelleyici çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca erken evlenme nedenli yaş tespiti başvuruları; savaşın üzerinden 10 yıldan fazla süre geçmesine rağmen ülkemiz kanunlarında suç olan çocuk yaşta evliliklerin mülteciler tarafından devam ettirildiğini ortaya çıkarmıştır. Mültecilerin ülkemizde barındıkları süre boyunca kanunlara uymaları konusunda daha fazla eğitici ve caydırıcı yöntemlerin kullanılması gerekmektedir

Adli tıpGaziantepMülteciler+2
Ferit Çot
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adli makamlarca 2020-2022 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalımıza uyuşturucu madde kullanımı şüphesi nedeniyle yönlendirilen Türk vatandaşı olgularına ait adli toksikoloji raporlarının retrospektif değerlendirilmesi

Uyuşturucu madde kullanımı ülkemizde ve dünyada her geçen gün artış gösteren, morbidite ve mortalite yaratan ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Çalışmamızda 2020-2022 yılları arasında uyuşturucu madde kullandığı iddiasıyla Anabilim Dalımız Adli Toksikoloji Laboratuvarına gönderilen olgulara yönelik düzenlenen raporlar geriye dönük olarak incelenmiş, Türk vatandaşı olguların sosyodemografik özellikleri ve madde kullanım alışkanlıkları ile ilgili epidemiyolojik verilerin ortaya konması amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında değerlendirilen 7734 raporun %85,6'sında madde kullanımı tespit edildiği, madde kullanan olguların %96,1'inin erkek olduğu, madde kullanımının en yaygın 19-29 (%52,1) yaş aralığında dağılım gösterdiği, olguların %89,4'ünün tek bir sınıf uyuşturucu madde kullanımı olduğu, tek bir sınıf uyuşturucu madde kullanan olguların %94,5'inin amfetamin tipi stimülan maddeleri kullandığı, birden fazla uyuşturucu madde sınıfını birlikte kullanan olguların %96'sının iki farklı sınıfı kombine kullandığı, ikili eş zamanlı kullanımlarda en sık (%45,3) Amfetamin tipi stimülanlar ile opioid grubu uyuşturucu madde birlikteliği saptanmıştır. Gaziantep ilinin amfetamin tipi stimülanların üretim merkezlerinin bulunduğu belirtilen Lübnan ve Suriye'ye yakınlığı ve bu maddelerin kaçakçılığında sık kullanılan uyuşturucu rotaları üzerinde bulunması nedeniyle il genelinde amfetamin tipi stimülan maddelere erişimin kolaylaştığı, uyuşturucu ile mücadele kapsamında yürütülecek çalışmalarda amfetamin tipi stimülan maddelere ağırlık verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bu alanda yapılacak benzer çalışmalar ile kullanım açısından riskli gruplar saptanarak madde kullanım sorununun tüm yönleriyle ortaya konulması, çözüm yollarının tespitine ve alınacak önlemlere katkı sağlayacaktır.

Adli kollukAdli raporlarAdli toksikoloji+4
Burak Ak
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep doğumlu 15-18 yaşlarındaki Türk çocuklarında el ve el bileği grafilerinden Gök, Greulich-Pyle ve Gilsanz Ratib atlaslarına göre yaş tespitindeki korelasyonun değerlendirilmesi

Bireylerin kimliklerinin belirlenmesinde önemli bir unsur olan yaş tespiti Adli Tıp ve hukukun en önemli konularından biridir. Nüfus kayıtlarının düzenli tutulmamasına bağlı olarak adli, hukuki ve sosyal gerekçelerle yaş tespiti yapılmaktadır. Yaş tespitinde sıklıkla radyolojik, morfolojik ve histolojik yöntemler kullanılmaktadır. Toplumların coğrafi, genetik, ırksal, ekonomik ve sosyodemografik farklılıkları kullanılan yöntemlerin topluma özgü olmasını gerektirmektedir. Kullanımı yaygın olan Greulich-Pyle Atlası, Gök Atlası ve Gilsanz-Ratib Atlası arasındaki korelasyon 15-18 yaşları arasındaki 200 kız ve 200 erkekten oluşan toplam 400 Türk bireyin el ve bilek grafileri üzerinden değerlendirildi. Gök Atlası'nın kızlarda -0,38/+1,02 yıl, erkeklerde -0,87/+0,35 yıl; Greulich-Pyle Atlası'nın kızlarda -0,67/+0,70 yıl erkeklerde -0,28/+0,80 yıl, Gilsanz-Ratib Atlasının kızlarda -0,39/+0,88 yıl, erkeklerde -0,25/+0,38 yıl arasında değişen farklarla sonuç verdiği bulundu. Atlaslar arasındaki kemik yaşı dağılımının kronolojik yaşa göre ileride yoğunlaşması neticesinde coğrafik, ırksal, genetik, sosyokültürel özellikleri ile birlikte toplumumuza özgü bir yaş tespiti atlası oluşturulması gerektiği sonucuna varıldı.

Adli tıpBilekBilek eklemi+4
Mücahit Koçulu
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

T.C. Yargıtay Başkanlığı'nda 2016-2022 yılları arasında karara bağlanan tıbbi uygulama hatası (Tıbbi malpraktis) davalarının irdelenmesi

Amaç: Hatalı tıbbi uygulama iddiaları, dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de önemli bir artış göstermektedir. Sağlık çalışanları, cezai yaptırımlarla birlikte yüksek tazminat ödemleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Çalışmamızda bu tür davalarda nihai karar merci olan Yargıtay'ın kararlarının incelenmesi, kusur olarak değerlendirilen durumların ortaya konması, hekimlerin ve hastaların zarar görmemesi adına mesleki riskli durumlar hakkında bilgi sağlanması, tanı, tedavi ve takip konularında rehberlik yapılması, sağlık çalışanlarının maruz kaldığı iddiaların anlaşılması ve uygulamalardaki sorunların giderilmesine katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda; T.C. Yargıtay Başkanlığı'nın resmi karar arama sitesi ve Sinerji içtihat programı üzerinden arama yapılarak, karar yılı 2016 ile 2022 yılları arasında tıbbi uygulama hatası iddiası olan 532 Yargıtay temyiz kararı incelenmiştir. Bulgular: Hatalı tıbbi uygulama iddiası nedeniyle şikayet edilen hekim ve diğer sağlık meslek mensuplarının %91,8'inin hekim olduğu, hekimler arasında cerrahi branşlarda en sık kadın hastalıkları ve doğum, dahili branşlarda ise pediatri branşının yer aldığı, şikayetlerin en çok tedavide ihmal, eksiklik veya gecikme nedeniyle olduğu saptandı. Olguların %56,8'inde morbidite, %32,9'unda ise mortalite meydana geldiği, %43,6'sının acil koşullarda hastanelere başvurduğu, uygulanan tıbbi işlemin en çok cerrahi girişim olduğu görüldü. İlk derece mahkemeler tarafından ceza davalarının %69,1'inde, hukuk (tazminat) davalarının ise %76,2'sinde, hekim ve diğer sağlık meslek mensupları lehine karar verildiği, hukuk mahkemesi kararlarının ise %92,2'sinin Yargıtay tarafından bozulduğu ve bozma nedeni olarak çoğunlukla bilirkişi raporunun eksik veya yetersiz olduğu tespit edildi. Sonuç: Tıbbi uygulama hatalarıyla ilgili iddiaların içinde, aydınlatılmış onam ile ilgili sorunları en aza indirmek için hekimlerin mesleki bilgi ve tecrübelerini artırmaları ve hastalarla etkili iletişim kurmalıdır. Otopsiler dava süreçlerinin sonlanmasına olumlu etki sağlamaktadır. Bilirkişi raporlarındaki yetersizliklere bağlı olarak yapılan bozma nedenleri, mahkemelerin taraf şikayetleri üzerine bilirkişilere daha net ve anlaşılır sorular sormasıyla aşılabilir. Anahtar Kelimeler: Yargıtay Kararları, tıbbi uygulama hataları

Tıbbi hatalarTıbbi uygulama hatasıYargıtay+1
Mustafa Kaan Kaya
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türk toplumunda fasiyal doku kalınlığının bilgisayarlı tomografi yöntemi ile değerlendirilmesi

Giriş: Adli bilimlerde yeniden yüzlendirme, yüzün tanınmasının imkânsız hale gelecek kadar zarar gördüğü ve klasik kimliklendirme yöntemleri ile kimliklendirilemeyen cesetlerde ya da uzun süredir kayıp kişilerin olası güncel yüz yapılarının oluşturulmasında kullanılmaktadır. Üç boyutlu yeniden yüzlendirmede amaç cinsiyet, yaş ve ırk gibi etkenler dikkate alınarak belirli anatomik alanlardaki fasiyal yumuşak doku kalınlık farklılıklarına göre yüz topografisinin oluşturulmasıdır. Yeniden yüzlendirmede, gerçek yüz görüntüsüne en yakın sonucun sunulabilmesi için fasiyal doku kalınlıklarının en uygun şekilde belirlenmiş olması beklenmektedir. Üstelik yapılan çalışmalarda, fasiyal doku kalınlıklarının ırklar arasında anlamlı derecede farklılıklar gösterdiği ortaya konulmuştur. Ancak bu yöntem çerçevesinde sonuç güvenilirliğini artıracak standart bir fasiyal doku kalınlığı cetveli bulunmamakta; dahası ülkemizde ve dünyada kullanılmakta olan yumuşak doku kalınlığı ölçüm noktaları tabloları çeşitli kısıtlılıklar taşımaktadır. Fasiyal doku kalınlığının ölçülmesinde günümüzde sefalogram, ultrasonografi, manyetik rezonans, bilgisayarlı tomografi teknikleri ile ölçüm yöntemleri daha yaygın hale gelmiştir. Bilgisayarlı tomografi ile fasiyal yumuşak doku kalınlığı ölçümü, ultrasonografi kadar kesin sonuçlar vermesi ve yüz görünümünün film üstüne aktarılabilmesi sonucu tekrar ölçümlerin mümkün olması nedeniyle güvenli bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, Türk toplumunun fasiyal yumuşak doku kalınlıkları açısından yüzdeki 20 anatomik referans noktasında bilgisayarlı tomografi yöntemi ile yumuşak doku kalınlığı ölçümleri ve birey özelliklerine göre analizler yapılarak ülkemizde yeniden yüzlendirme çalışmaları için sayısal veri havuzu ve cetvel oluşturulmasına katkı sağlamak amaçlanmıştır. Yöntem: 12/09/2017 tarih 16/231 sayılı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayının alınmış olmasının yanı sıra; bu çalışmanın retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen tüm prosedürlerinde, devamındaki geliştirici versiyonları ile birlikte 1964 Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygun hareket edildi. Örneklem grubu, 01/06/2017 ve 31/12/2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Radyoloji Anabilim Dalında alt çeneyi de kapsayacak şekilde baş ve boyun bölgesi bilgisayarlı tomografisi çekilen hastalarla oluşturuldu. İlk aşamada, 401 olgu seçilerek bireysel özelliklerini detaylandırmak üzere telefon görüşmeleri yapıldı. 18 yaşından küçük 70 yaşından büyük, vücut kitle indeksi 20-25 aralığının dışında ve yüz dokusunda yapısal farklılığa neden olabilecek kronik hastalığı, travma-operasyon öyküsü olanlar örneklem grubundan çıkarıldı. Yaş gruplarının 18-29 arası, 30-39 arası, 40-49 arası, 50-59 arası ve 60-69 arası olacak şekilde eşit dağılımına dikkat edildi. Memleket kavramı net bir tanım olmadığından ve ırksal kökene dair tam bir sınıflama sağlamadığından, olguların sadece telefonla alınan bilgiler ışığında yedi coğrafi bölge baz alınarak sınıflaması yapıldı. Belirlenen dahil olma kriterlerine uyan 210 olguda (97 kadın, 113 erkek) 20 referans noktası (Supraglabella, Glabella, Nasion, Rhinion, Mid-philtrum, Supradentale, İnfradentale, Supramentale, Pogonion, Menton, Eminentia Frontalis, Margo Supraobitalis, Margo infraorbitalis, Orbitofrontalis lateralis, Arcus zygomaticus, Tuberculum supraglenoidale, Gonion, Supra M2, Curvatura occlusalis, Supra M2) esas alınarak, bilgisayarlı tomografi filmlerinin retrospektif olarak Synapse sistemi kullanımı ile fasiyal yumuşak doku kalınlığı ölçümleri yapıldı. Ölçümlerden elde edilen veriler 2013 Microsoft Office Excel programına kaydedildi. Kaydedilen değerlerin IBM SPSS 20.0 (Statistical Package for the Social Sciences, USA) programı kullanılarak analizleri yapıldı. Veri analizlerinde, tanımlayıcı istatistik uygulamaların yanı sıra Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis, Post-hoc testlerinden Dunn, non-parametrik korelasyon testleri ve Z testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Cinsiyet değişkenine göre yapılan ölçümlerin karşılaştırılmasında 20 referans noktasının 17'si istatistiksel olarak anlamlı olmak üzere 18 noktada erkeklerdeki fasiyal yumuşak doku kalınlıklarının kadınlardan yüksek çıktığı, kalan iki noktada (Orbitofrontalis lateralis, Arcus zygomaticus) ise kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir yükseklik olduğu görüldü. Yaş değişkenine göre yapılan değerlendirmede yaşla birlikte fasiyal doku kalınlıklarının kadınlarda sekiz, erkeklerde beş ölçüm noktasında birlikte arttığı, erkeklerde bir noktada yaşla birlikte azaldığı, bir noktada ise (Mid-philtrum) kadınlarda 18-29 ve 30-39 yaş grubu ile 60-69 yaş grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yaşlanmayla birlikte azaldığı görüldü. Ayrıca, vücut kitle indeksi ile tüm referans nokta kalınlık değerlerinin pozitif korelasyon gösterdiği, en az korelasyon gösteren noktanın Mid-philtrum olduğu; memleket değişkenine göre gruplar arasında anlamlı farklılıkların olmadığı; bu çalışmada elde edilen ölçüm değerlerinin Türkiye'de yapılan diğer çalışmalarla, belirli referans noktalarında anlamlı farklar oluşmuş olsa da genel anlamda örtüştüğü; Brezilya, Tayvan ve beyaz Amerika toplumu ölçümleri ile yapılan karşılaştırmada, referans noktaların yarısından fazlasında anlamlı farklılıklar olduğu tespit edildi. Sonuç; Bu çalışmada, erkeklerde fasiyal yumuşak doku kalınlıklarının kadınlardan yüksek olduğu; yaşla birlikte fasiyal yumuşak doku kalınlığının topografik dağılımında değişiklikler oluştuğu, ortak artış gösteren referans nokta kalınlıklarının azlığı ve zayıf bir istatistik ilişki söz konusu olsa da, toplam ortalamanın yaşla birlikte doku kalınlıklarının artışı yönünde yorumlanabileceği; vücut kitle indeksi ile fasiyal yumuşak doku kalınlıklarının pozitif korelasyon içinde olduğu; ırkların fasiyal yumuşak doku kalınlığında farklılıklara neden olabileceği, istatistiksel olarak gösterilememiş olsa da coğrafi bölge farklılıklarının fasiyal yumuşak doku kalınlığını etkileyebileceği görülmüştür.

FasyaTomografi-x ışınlı-bilgisayarlıTürk toplumu+3
Zeynalabidin Orhan
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rastgele seçilmiş adli otopsi olgularında aterosklerozis zemininde Chlamydia Pneumonia'nın histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle araştırılması

ÖZET Ani-beklenmedik şüpheli ölümlerin önemli bir kısmım kardiovasküler sistem hastalıklarının oluşturduğu, bunların gelişiminde ise aterosklerotik değişikliklerin belirgin bir yerinin olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ateroskleroz etyopatogenezinden Chlamydia pneumonia 'yi sorumlu tutan çok sayıda yayın bulunmaktadır. Ani-beklenmedik şüpheli ölümler içerisinde ateroskleroz ve komplikasyonlarının yer alması nedeniyle ateroskleroz geUşiminde Chlamydia pneumonia 'nın rolünün araştırılması amacıyla bu çalışma planlandı. Bu çalışmaya 10-30 yaş arası 25 adli otopsi olgusu ölüm nedenlerine ve cinsiyetlerine bakılmaksızın alındı. Olguların otopsilerinde 4 ayrı arterden alman örneklere, histokimyasal boyalar ve Chlamydia pneumonia 'ya spesifik monoklonal antikorlarla immünoenzimatik boyama uygulandı. Olguların hiç birinde makroskobik aterosklerotik değişiklik olmamasına rağmen 25 olgunun 21'inde mikroskobik olarak köpük hücrelerinin varlığı saptandı. Bu olguların 7'sinde subendotelial alanda değişik şiddetlerde pozitivite gösteren Chlamydia pneumonia 'ya ait immünoenzimatik boyanma görüldü. Genç erişkinlere ait mikroskobik düzeyde aterosklerotik değişikler bulunan arterlerde Chlamydia pneumonia 'ya spesifik monoklonal antikorlarla pozitif immünoenzimatik boyanma izlenmektedir. Saptadığımız bulgular ateroskleroz ile Chlamydia pneumonia'mn ilişkisini düşündürmekle birlikte kesin yorum yapabilmek için yeterli değildir. Bulgularımızın otopsinin hastalıkların etyopatogenezinin araştınlmasmdaki önemi göstermesinin yanısıra, ülkemizde bu konudaki ilk veri tabam oluşturması nedeniyle de önemli olduğu düşüncesindeyiz. Bu çalışmaların geniş klinik ve otopsi serilerinde, değişik arterlerde çok sayıda örnekte çalışılması gerektiği kanısındayız Anahtar Sözcükler: Adli Tıp,Otopsi, Patoloji, Aterosklerozis, Chlamydia pneumonia.

Adli tıpAterosklerozKlamidofila pnomoni+1
Ahmet Hilal
Çukurova University
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Çukurova yöresinde haptoglobin gen frekanslarının saptanması

ÖZET Çukurova Yöresinde Haptoglobin Gen Frekanslarının Saptanması Adli Seroloji, biyolojik kökenli doku ve sıvılar ile bunlara ait leke ve artıkların tanımlanmasında ve kimliklendirilmesinde uygulama alanı bulmuştur. Günümüzde bu amaçlarla eritrosit antijenleri, eritrositlerin ve serumun genetik kontrollü polimorfik enzim ve proteinleri, lökosit antijenleri (HLA) ve DNA analizleri kullanılmaktadır. Bir serum glikoproteini olan haptoglobin a ve p polipeptid zincirinden oluşan tetramerik bir proteindir, a ve p zincirlerinin genetik kontrolü 16. kromozomda (16q22) lokalize olmuştur. Karaciğerde sentez edilmekte ve plazmadaki serbest hemoglobini bağlamaktadır. Popülasyonda genetik kontrollü, Hp1-1, Hp2-1, Hp2-2 olarak saptanan üç fenotipi saptanmıştır. Haptoglobin akut faz proteinlerindendir. Bu nedenle serumdaki seviyesi malignitelerde, enfeksiyonlar ve travmalarda artış göstermektedir. Haptoglobin polimorfizm göstermesi, fenotiplerinin kolaylıkla ayırt edilebilmesi ve kan lekelerinde çok stabil olması nedeniyle adli bilimlerde önemli olan bir markırdır. Adli amaçlı analizlerde, paternite testlerinde ve popülasyon çalışmalarında oldukça sık kullanılmaktadır. Bu çalışmada Çukurova Yöresinde yaşayan 100 sağlıklı vericiden alınan kan örneklerinde Hp fenotiplerini saptamak amacıyla nişasta jel elektroforezi kullanıldı. Elde edilen sonuçlar ile Hp gen frekansları hesaplanmıştır. Çalışmamızda haptoglobin fenotipleri 11 kişide Hp1-1, 36 kişide Hp2- 1, 53 kişide Hp2-2 olarak saptandı. Gen frekanstan ise Hp*1: 0.29, Hp*2: 0.71 olarak bulunmuştur. Elde ettiğimiz sonuçlar Hardy-Weinberg Eşitliği ile uyumlu bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Adli Seroloji, Haptoglobin, Nişasta Jel Elektroforezi. viii

Adli tıpHaptoglobinlerSeroloji
Hüsniye Dağ
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Çukurova yöresinde HumvWa lokusu allel frekans dağılımı

ÖZET Çukurova Yöresinde HumvWA Lokusu Allel Frekans Dağılımı Short tandem repeat (STR) lokusları, insan genomunda 2-6 baz çifti uzunluğundaki DNA dizilerinin birbirlerine baş-kuyruk olacak şekilde ardarda tekrar ettiği bölgelerdir. Bu bölgeler tekrar ünite sayılarındaki varyasyonlara bağlı olarak uzunluk polimorfizmi oluşturmaktadır. STR lokuslarının polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ve poliakrilamid jel elektroforezi (PAGE) ile analizi biyolojik vücut sıvı ve lekelerinin adli identifikasyonunda tercih edilmektedir, insan genomunda çok fazla miktarda STR lokusu bulunması, adli amaçlı kullanımda seçme şansını artırmaktadır. Amplifikasyon esnasında enzim kayması sonucu oluşan artık ürünlerin daha az olması nedeniyle, genellikle tetramerik STR lokusları kullanılmaktadır. Bu çalışmada Çukurova yöresinde yaşayan bireylerden alınan kan örneklerinde HumvWA lokusu allel frekans dağılımının saptanması ve veri tabanı oluşturulması amacıyla 110 kan örneği kullanıldı. Rastgele seçilen ve aralarında akrabalık bağı bulunmayan sağlıklı vericilerden alınan örneklerde; PCR, horizontal discontinuous PAGE ve gümüş boyama yöntemleri ile 8 (13-20) HumvWA alleli ile 23 farklı HumvWA fenotipi saptandı. Gözlenen fenotip frekans dağılımının Hardy-Weinberg Dengesine uyumu x2 testi ile değerlendirildiğinde, gözlenen fenotip frekans dağılımının Hardy-Weinberg Dengesi ile uyumlu olduğu saptandı (x2=8.9365, d.f=14, p>0.05). Ayrıca HumvWA lokusunun adli etkinlik değerleri (gözlenen heterozigotluk yüzdesi 0.7182, ortalama dışlama şansı 0.56822 ve ayırt etme gücü 0.92149) saptandı. İstatistiksel değerlendirmeler sonucunda, Çukurova yöresinde HumvWA lokusunun PCR'a dayalı allel frekans dağılımlarının kimliklendirme değerlendirmelerinde veri tabanı olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Adli etkinlik, Çukurova yöresi, HumvWA, PCR, populasyon genetiği. IX

Adli tıpDNADNA parmak izi+4
Ayşe Altun
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kimliklendirmede tiroid kartilaj ossifikasyon süreçlerinin bilgisayarlı tomografi yöntemi ile değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Yaş ile tiroid kıkırdağın ossifikasyon derecesi arasında bir ilişkinin varlığı konusunda farklı görüşler savunulmaktadır; bazı makaleler bu ilişkinin geçerli olduğunu savunurken, diğerleri yaşam tarzı, beslenme ve genetiğin tiroid kıkırdağın kemikleşme süreçleri üzerindeki etkisinin daha önemli olduğunu savunmaktadır. Bu çerçevede, adli tıp uygulamalarında yaşın doğru tahmini için birkaç yöntemin kombinasyonunun gerekli olduğu değerlendirilmekte ise de, bütün yöntemler arasında, tiroid kartilaj ossifikasyonunun radyografik özellikler kullanılarak incelenmesinin de geçerli bir yöntem olarak uygulanıp uygulanamayacağının netleştirilmesi önemlidir. Bu çalışmada, Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyon değerlerinin temelde bilgisayarlı tomografi yöntemi ile ölçümü, elde edilen verilerin istatiksel analizi sonucu yaş ve cinsiyet ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve böylece kimliklendirmede kullanılabilecek Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyonu veri havuzuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Yöntem: 29/12/2020 tarih 22/438 sayılı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayının alınmış olmasının yanı sıra; bu çalışmanın retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen tüm prosedürlerinde, devamındaki geliştirici versiyonları ile birlikte 1964 Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygun hareket edildi. Örneklem grubu, 01/01/2015 ve 01/01/2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Radyoloji Anabilim Dalında tiroid kartilajı kapsayacak şekilde boyun bölgesi kontrastsız BT çekilen hastalarla oluşturuldu. Kontrastsız BT çekilen 11-29 yaş arası 540 olgu normal popülasyon dağılımını simüle edebilmek üzere kayıtlardan randomize şekilde tespit edildi. Ancak, randomize olarak seçilmiş bu olgular, anormal Ca-P değerleri veya BT çekilme zamanında geçmişe yönelik tespit edilebilen ve doğrudan Ca-P metabolizması ile ilişkili herhangi bir kronik hastalık varlığı nedeniyle bias potansiyeli taşıyıp taşımadıklarını görmek için klinik verilerine göre değerlendirildi. 11 olgunun BT grafisi öncesi neoplazi tanısının olduğu ancak bunlardan sadece birinde BT grafisinden bir yıl önce Ca düzeyinde 0,2-0,7 oranında düşüş olduğu ve BT grafi gününden önceki diğer Ca-P düzeylerinin hep normal değerler arasında olduğu görüldü. 11 neoplazi olgusundan diğer ikisinin de dosyasında Ca-P testleri bulunmadığı; toplam üç olgu dışında, kalan sekiz neoplazi olgusunun BT grafi gününden önce hep normal Ca-P değerlerine sahip olduğu görüldü. Geriye kalan 529 olgudan 373'ünün dosyasında Ca-P testlerinin bulunduğu, hepsinin normal sonuçlar ve ayrıca BT sevki için akut nedenler (284'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı; 164'ünün dosyasında Ca-P testi olmadığı ancak BT sevki için yine akut nedenler (154'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı tespit edildi. Bias potansiyeli taşıyan, yukarıda bahsedilmiş üç neoplazi olgusu ve daha düşük bias riski taşıyan geri kalan sekiz neoplazi olgusunun -zaten kesin olmayan- olası bias risklerinin ihmal edilmesine karar verildi. Olguların belirlenmesinde yaş gruplarının eşit dağılımına dikkat edilerek, yaşa göre olgular 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28 ve 29 olacak şekilde toplam 19 gruba ayrıldı. Olguların belirlenmesinde her iki cinsiyetin de 15 kadın ve 15 erkek olarak eşit dağılımına özen gösterildi. Bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak Synapse sistemi kullanımı PACS (Picture Archiving and Communication System, Synaps Fujifilm, Japan) sistemi kullanımı ile retrospektif olarak tarandı, çalışma olguları Syngo.via (software version syngo.via VB30A_HF06, Siemens, Germany) iş istasyonuna yüklendi. Tüm olgular iş istasyonunda açılarak her bir olgu için tiroid kartilajda sağda ve solda ossifikasyon mevcut olan alanların sayıları ile sağda ve solda ossifiye olmuş hacmi cm3 birimi ile hesaplandı. Ölçümlerden elde edilen veriler 2013 Microsoft Office Exel programına kaydedildi. Kaydedilen değerler IBM SPSS 22.0 (Statistical Package for the Social Sciences, Armonk, NY, USA) programına aktarılarak, ossifikasyon başlangıç yaşı, ossifikasyon başlama yeri, yaş gruplarına göre ossifiye olmuş alan sayısı, ossifiye olmuş alan sayısının cinsiyete göre dağılımı ve ossifikasyon hacminin yaşlara göre dağılımı, tüm olgular total ossifikasyon hacminin cinsiyete göre dağılımı parametrelerinin analizleri yapıldı. Veri analizleri öncesi gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum testleri gerçekleştirildi; tanımlayıcı istatistik uygulamaların yanı sıra Ki kare, Mann Whitney U, Kruskal-Wallis, Post-hoc testlerinden Dunn ve non-parametrik korelasyon testleri kullanıldı. Gözlemciler arası değerlendirmeler için Sınıf İçi Korelasyon Katsayısı kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Ossifikasyonun en erken görüldüğü yaş kadınlarda 13, erkeklerde ise 15 olarak tespit edildi. Ossifikasyon başlangıcının en sık olarak kadınlarda tiroid kartilaj sağ tarafta arka üçgen ile inferior boynuz üst yarısında, sol tarafta ise arka üçgen ile posterior lamina orta kısmında; erkeklerde sağ tarafta inferior boynuz üst yarısı, alt yarısı, arka üçgende, sol tarafta ise arka üçgen, alt boynuz üst yarısı, posterior lamina orta kısımda olduğu görüldü. Buna göre kadınlardaki ossifikasyon başlangıç odağının erkeklerden daha üst seviyede meydana geldiği, simetri durumu değerlendirildiğinde ise her iki cinsiyet için sol tarafta sağa göre daha üst seviyede oluştuğu değerlendirildi. Beklenmedik bir bulgu olarak her iki cinsiyette de, kadınlarda daha belirgin olmak üzere, 21 ve 28 yaş gruplarında, ve sadece kadınlarda 24 ve 26 yaş gruplarında görülen daha düşük ossifiye olmuş bölge sayısı değerleri dışında, genel anlamda yaş ile ossifiye olmuş bölge sayısının artış gösterdiği; ayrıca ossifiye olmuş bölge sayısı artış hızının 17 yaş civarına kadar kadınlarda fazlayken bu yaştan sonra ve ilerleyen yaşlarda daha da artmak üzere erkeklerde daha fazla olduğu belirlendi. Toplam ossifikasyon bölge sayılarının 19 yaşında eşitlendiği, sonrasında ise artış hızı ile doğru orantılı olarak erkeklerde daha da arttığı görüldü. Tiroid kartilaj laminasının ön orta hattının üst yarısında ilk ossifikasyonun kadınlarda 16, erkelerde 19 yaşında, alt yarısında ise kadınlarda 25, erkeklerde ise 17 yaşında olduğu tespit edildi. 29 yaş öncesi ve bir yaş farklarla gruplar değerlendirildiğinden ossifikasyon bölge sayısına göre ilerleme paterni ile ilgili radyolusen pencere ve tam ossifikasyona varma gibi parametreler ve dosyalarda verisine ulaşılamayan gebelik ve doğum parametreleri değerlendirilmedi. Tiroid kartilaj her iki tarafta, cinsiyetten bağımsız olarak artan yaş ile ölçülen ossifikasyon hacmi arasında anlamlı pozitif ve orta derecede korelasyon gösteren bir ilişki olduğu görüldü (p˂0,001, r=0,622(sağda), r=0,589(solda)); yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azaldığı tespit edildi, bu durumun istatistik analizi yapılmadı. Ayrıca, toplam ossifikasyon hacminin her iki tarafta anlamlı şekilde, erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p˂0,001(sağda), p˂0,001(solda)) Sonuç: Bu çalışmada, ulaşılabilen literatürde bulunan ağırlıklı bilgisinin aksine ossifikasyonun kadınlarda 13 erkeklerde 15 yaş gibi erken bir yaşta başladığı tespit edilmiştir. Ossifiye olan bölge artış hızının 17 yaşına kadar kadınlarda, sonrasında ise erkeklerde daha fazla olması; toplam süreçte de erkeklerde ossifikasyon hacminin daha fazla olması ve yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azalmakta olması dikkat çekici bulgulardır. Daha da önemlisi, cinsiyetten bağımsız şekilde yaş artışı ile artan ossifiye hacim arasında bulunan anlamlı pozitif ve orta dereceli korelasyon içeren ilişki, normalde ossifikasyon hacmini ölçmenin yaş tespiti için kimliklendirmede bir kullanım sağlayabileceğini düşündürmekte olsa da, grupların tek tek iç ve dış dağılım farkları incelendiğinde, bireyler arası değişkenliğin, yaş ile doğrudan ve kuvvetli bir korelasyonun desteklenemeyeceği kadar büyük olduğu görülmüştür. Bu nedenle, zaten istatistik anlamda yüksek değil orta dereceli bir korelasyona ulaşılmış olduğundan, tiroid kartilaj ossifikasyonunun, yaş tayininde bugün için yardımcı ek bir yöntem olma yerinin bu çalışmanın sonuçlarına göre de korunduğu söylenebilir. Üç boyutlu tetkikler, elektriksel doku direnci ölçümü ve biyoinformatik gücü yüksek meta-analizler gibi ileri incelemelerle tiroid kartilaj ossifikasyonu için yeni yorumlar mümkün olacaktır.

Kemik ve kemiklerKimliklendirmeTiroid bezi+2
Tellı Ismaılova
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ani beklenmedik ölüm olgularında kardiyak ileti sistemi patolojisinin değerlendirilmesi

ÖZET Ani-Beklenmedik ölüm Olgularında Kardiyak İleti Sistemi Patolojisinin Değerlendirilmesi Dış muayene ve adli tahkikat sonucunda ölüm nedenini saptayacak herhangi bir bulguya rastlanmayan ve bu aşamada ölüm nedeni anlaşılamayan ölümler "ani- beklenmedik şüpheli ölüm" şeklinde tanımlamaktadır. Adli Tıp çalışmalarında, ani- beklenmedik ölümler önemli bir yer tutmaktadır. Bu tür ölümler, Adli Tıp günlük uğraşılarında karşımıza bir sorun olarak çıkmaktadırlar. Ani-beklenmedik ölümlerde, otopsi ve laboratuvar araştırmaları sonucunda, doğal ve doğal olmayan ölüm nedenleri saptanabilmektedir. Bir de çalışmalara rağmen ölüm nedeni açıklanamayan olgu grubu bulunmaktadır. Bu olgularda ölüm nedeni ve mekanizmasını saptamak için çalışmalar yapılmaktadır. Kardiyak ileti sistemi patolojilerinin bu tür ölümlere neden olabileceği belirtilmektedir. Ani-beklenmedik ölüm olgularında kardiyak ileti sistemi çalışmaları sonucunda; fibroadipö değişiklikler, nod arterlerinde daralmalar başta olmak üzere değişik bulgular saptandığı belirtilmektedir. Bu değişikliklerin ölümde rol oynayabileceği ifade edilmektedir. Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı Morg ihtisas Dairesi'nde otopsileri yapılan, yaşlan 14-78 arasında değişen 27 ani-beklenmedik ölüm olgusu ile ölüm nedeni bilinen 4 olgu kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Toplam 31 olgudan SA ve AV nod bölgelerini içeren örnekler alındı, örneklere rutin Hematoksilen-Eoşin (H+E) ve özel histokimyasal boyama yöntemleri (Masson Trikrom, Elastik Van Gieson ve Kristal Violet) uygulandı. Kesitler ışık mikroskobunda incelendi. Kardiyak ileti sistemi incelenen 27 ani-beklenmedik ölüm olgusunun 10'unda S A nod veya AV nodda patolojik bulgular saptandı. 7 olguda SA nodda, 7 olguda AV nodda patolojik fibrozis, 8 olguda SA nodda, 7 olguda AV nodda patolojik yağlı değişiklik saptandı. Tüm olguların 3 'ünde (%11.1), ileti sistemi anomalilerinin ölüme neden olabileceği düşünüldü. Ani-beklenmedik ölümlerde kardiyak ileti sistemi patolojilerinin etkisini araştırmak, bulguları ve yöresel özelliklerini ortaya koymak için bu çalışma planlandı. Anahtar sözcükler: Ani-Beklenmedik Ölüm, Histopatoloji, Kardiyak İleti Sistemi, Otopsi vııı

Ramazan Karanfil
Çukurova University
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Postmortem kan-vitröz sıvı etanol düzeylerinin saptanması ve adli tıpta önemi

Etanolun vücut sıvılarında doğru ve hassas olarak tayini, klinik toksikoloji ve adli tıp açısından önemlidir. Vücut sıvılarında etanol seviyesi ölçümü, adli toksikoloji laboratuvarlannda en sık yapılan çalışmalardandır. Bu çalışmalarda, kan en sık kullanılan örnektir. Literatürde; yanmış, ciddi travmaya uğramış ve ileri derecede çürümüş cesetlerde kanda etanol konsantrasyonun endojen alkol oluşumu ve kontaminasyondan etkileneceği, buna bağlı olarak doğru ve güvenilir sonuç alınamayacağı, bu durumda göz içi sıvısı olarak bilinen vitröz sıvının kullanılabileceği bildirilmektedir. Bu işlemin, özellikle uçak kazası, endüstriyel kaza, travma ve yangınlarda ölen kişilerde kullanılabileceği belirtilmekle birlikte; vitröz sıvının kimyasal olarak kararlı, anatomik olarak izole ve ölümden sonra bekleyen cesetlerde (ileri derecede çürümüş) etanol seviyesini en doğru veren örnek olması bakımından, tüm otopsilerde rutin olarak uygulanması gerekliliği vurgulanmaktadır. Yapılan birçok çalışmada, elde edilen vitröz sıvı alkol konsantrasyon değerleri ile kan alkol konsantrasyonu değerleri arasında kapalı bir korelasyon olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı, Morg İhtisas Dairesinde Ocak 2003-Haziran 2004 tarihleri arasında yapılan otopsilerden (alkol alınmış olması kuvvetle muhtemel, intihar ve cinayet orjinli vakalardan) elde edilen 87 tane kan (femoral ven) örneğinde gaz kromatografi/headspace cihazı kullanılarak (alev iyonizasyon dedektör, FID) etanol düzeyleri saptanmıştır. Kan alkol konsantrasyonu pozitif olan olgulara aynı yöntem ile vitröz sıvı alkol analizi yapılmıştır. Kan ve vitröz sıvı alkol konsantrasyonu aynı anda pozitif ölçülen 31 olgu değerlendirilmiştir. Buna bağlı olarak da aralanndaki konsantrasyon dönüşüm faktörü hesaplanmıştır. Olgularımız yaş (%51'i 21-40 yaş, %39'u 41 yaş ve üzeri, %10'u 15-20 yaş), olgu orjini (%35'i cinayet, %23'ü intihar, %42'si kaza) ve cinsiyet (%16'sı kadın, %84'ü erkek) yönünden de sınıflandırılmış ve sonuçlan yorumlanmıştır. Çalışma koşullanmızda, pozitif postmortem kan alkol ve vitröz sıvı alkol değerlerine biyoistatiksel analiz uygulanarak (lineer regresyon) ortalama dönüşüm faktörü 0.803 olarak bulunmuştur. Bu sonuca göre, "Kan Alkol Kons. (KAK) = 0.803 * Vitröz sıvı Alkol Konsantrasyonu (VAK)", (r =0.776) şeklinde bir eşitlik elde edilmiştir. Böylece çalışmamız sonucunda vitröz sıvı alkol konsantrasyonu ve kan alkol konsantrasyonu arasında literatürle uyumlu korelasyon olduğu gösterilmiştir.Anahtar Sözcükler: Adli Toksikoloji, Etanol, Vitröz sıvı, Gaz Kromatografi, Postmortem kan.

Dilek Battal
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Akut organofosfatlı pestisit entoksikasyonlarının sıçanlarda deneysel olarak gösterilmesi

ÖZET Akut Organofosfatlı Pestisit Entoksikasyonlarının Sıçanlarda Deneysel Olarak Gösterilmesi Geniş tarım alanları olan Çukurova Bölgesinde yaygın pestisit kullanımına bağlı akut zehirlenmeler ve ölüm olayları oluşmaktadır. Bu nedenle yöremiz açısından büyük önem taşıyan akut ve kronik pestisit entoksikasyonlarının aydınlığa kavuşabilmesi ve ölüm nedeninin saptanması Adli Toksikoloji Laboratuvarında yapılacak analizlerle belirlenecektir. Adli Tıp Kurumu, zehir danışma merkezleri ve laboratuvarımıza gelen organofosfatlı pestisit zehirlenmesi olgularında diklorvos en sık rastlanılan pestisit olduğu için deneysel hayvan çalışmasında bu pestisitle meydana gelen akut zehirlenmeler değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, 40 adet wistar albino cinsi erkek sıçana diklorvos farklı miktarlarda gavaj yöntemi ile verilmiş ve alınan postmortem kan örneklerinin Gaz Kromatografi (NPD) cihazı ile analizleri yapılmıştır. Analizler sonucunda kandaki diklorvos miktarları, sıçanlara 225 mg/kg diklorvos verildiğinde en yüksek değer 4.97, en düşük değer 2.15 ve ortalama değer 2.97mg/L, 110 mg/kg diklorvos verildiğinde en yüksek değer 1.71, en düşük değer 1.50 ve ortalama değer 1.62 mg/L, 55 mg/kg diklorvos verildiğinde en yüksek değer 0.3425, en düşük değer 0.1043 ve ortalama değer 0.2006 mg/L, 20 mg/kg diklorvos verildiğinde en yüksek değer 0.0437, en düşük değer 0.0163 ve ortalama değer 0.0310 mg/L olarak bulunmuştur. Bu çalışmada kullanılan yöntem ve elde edilen değerler günlük uygulamalarda bir parametre olarak kullanılacaktır. Akut organofosfatlı pestisit entoksikasyonlarının aydınlatılmasında bu çalışmanın önemli bir yer tutacağı kanısındayız. Bu çalışma bir ön deneysel araştırma raporu şeklinde olup, sıçan kan, doku ve organlarının geniş serilerde çalışılması ile günlük adli toksikoloji uygulamalarında anlamlı yerini alacaktır. Anahtar Sözcükler: Adli Toksikoloji, Diklorvos, GC/NPD, Sıçan, Çukurova Bölgesi. ıx

Nebile Dağlıoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Medikolegal otopsilerde erken miyokart enfarktüsünün triphenyl tetrazolium chloride, immünohistokimya ve histokimya yöntemleri ile değerlendirilmesi

ÖZET Adli tahkikat ve dış muayenede ölüm nedeni hakkında fikir verecek bulgu saptanamayan ve ölüm nedeninin bu aşamada anlaşılamadığı ölümler "Ani Beklenmedik Şüpheli Ölüm" olarak tanımlanmaktadır. Ani ölüm genellikle kardiyak kaynaklı akut bir olaym başlamasından saniyeler, dakikalar veya saatler sonra ortaya çıkan bir ölümdür. Akut miyokart enfarktüsü; koroner kan akımında azalma ya da tamamen kesilmeye bağlı olarak miyositlerde meydana gelen nekroz olarak tanımlanmaktadır. Nekrozu tanımaya yarayan morfolojik yöntemlerin gerçekleşmesi için bireyin yaşaması gerekmektedir. Doku preparatlannın optimal düzeyde sağlandığı çalışmalarda bu sürenin 4-6 saat olduğu belirtilmektedir. Miyokart enfarktüsünün postmortem tanımlanabilmesi için ile histokimyasal, immünoenzimatik ve makroskobik olarak enfarktüs alanının gösterilebilmesi amacı ile TTC, NBT gibi solüsyonların kullanıldığı bildirilmektedir. Bu çalışmada, Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde otopsileri yapılan, makroskobik olarak eski veya yeni enfarktüs alanı saptanan veya şüphelenilen 30 olgudan örnekler alındı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Patoloji laboratuarında erken miyokart enfarktüsünün; TTC morfolojik tanı yöntemi, histokimyasal ve immünoenzimatik yöntemler kullanarak postmortem tanısı araştırıldı. Sonuç olarak TTC morfolojik tanı yöntemi ile yeni olarak şüphelenip örneklediğimiz 23 olgunun 16'sında ve yeni enfarktüs görmediğimiz 7 olgunun 3'ünde toplam 19 olguda, yapılan H+E, histokimyasal ve immünoenzimatik boyalar ile TTC sonuçlarının paralellik gösterdiğim saptadık. Bu çalışmanın amacı; Adli Tıp günlük uğraşısında sorun oluşturan "Ani Beklenmedik Şüpheli Ölümlerde" erken miyokart enfarktüsü'nün tanımlanması ve böylece ölüm nedenin belirlenmesini sağlayarak, adli olgulara açıklık getirmek, erken miyokart enfarktüsü mekanizması hakkında bilgi edinmek ve halk sağlığına yönelik veri tabanı oluşturmaktır. Anahtar sözcükler: Ani Ölüm, Miyokart Enfarktüsü, İmmünohistokimya, Otopsi, TTC. vn

Adli tıpMiyokard enfarktüsüOtopsi+2
Nursel Bilgin
Çukurova University
2000
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de adli psikolojinin konum ve sorunlarının irdelenmesi

Türkiye'de Adli Psikolojinin Konum ve Sorunlarının İrdelenmesi Hukuk toplum içinde bireyler ve bireyler ile devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların bütünüdür. Hukuk mekanizması, sorumluluğundaki olaylar karşısında doğru kararları almak durumundadır. Bu kararların alınmasında, davaların içeriklerindeki etmenler, çoğu zaman, çeşitli mesleklerin uzmanlık alanlarının sınırları içerisine dahil olmaktadır. Böyle bir hizmet doğrultusunda, çeşitli mesleklerin, Adli Bilimler (Forensic Sciences) çatısı altında toplandıkları bilinmektedir. Adli Bilimler bünyesinde yer alan bazı bilim dallarının günümüzde yeni gelişmekte olduğu görülmektedir ve Adli Psikoloji bu dallardan biridir. Adli psikolojinin ülkemizde henüz hak ettiği noktada olmadığı kabul edilmektedir. Buna neden olan başlıca etmenler yasalarımızın adli psikologların görev ve sorumluluklarına bakış açısı ve ülkemizde varolan adli psikoloji lisansüstü eğitim programlarıdır. Bu çalışmada söz konusu etmenler incelenerek, ülkemizde adli psikolojinin gelişimini etkileme durumları belirlenmeye çalışılmıştır. Geniş bir kaynak taraması ile birlikte, adli psikoloji lisansüstü eğitimi veren merkezler ziyaret edilerek, bu merkezlerde sunulan eğitim programları, bitirilen tezler ve mezunlar ile ilgili bilgi toplanmıştır. Ulaşılabilen 5 mezuna açık uçlu sorulardan oluşan bilgi formları iletilerek, elde edilen veriler içerik analizi yöntemiyle incelenmiş ve yorumlanmıştır. Ayrıca lisansüstü eğitim veren bir merkezin eğitim programı, 3 uzmanın görüşleri doğrultusunda içerik bakımından program değerlendirmesine tabi tutulmuştur. İki anketten elde edilen veriler Üçgenleme Yöntemi ile değerlendirilmiştir. Bulgularımız, belirli birtakım gelişmelerle birlikte, yasalarımızın adli psikologların görev ve sorumluluklarına yaklaşımlarının ve adli psikoloji dalında ülkemizde verilen lisansüstü eğitim programlarının henüz gereken noktada olmadığı yönündedir. Ancak, psikologların, ilgili meslek örgütlerinin ve devlet kademelerinin girişimleri sonucunda adli psikolojinin ülkemizde kısa sürede gelişeceğine inanmaktayız.Anahtar Sözcükler: Adli Psikoloji, Adli Bilimler, Lisansüstü Eğitim, Yasalar.

Ayşe Dolunay Sarıca
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikroplate yöntemi ile kan gruplarının saptanması

49 ÖZET Vücut sıvıları ve lekelerinin kimliklendirilmesi ve paternite araştırmaları Adli Bilimlerin popüler konularındandır. Bu amaçlarla eritrosit antijenlerinin ayırd edilmesi geleneksel yöntemlerdendir. Adli Bilimlerde kan gruplarının ayırd edilmesi ve kullanımı ile ilgili çok sayıda kaynak vardır. Kan gruplarının tayininde en çok ve yaygın olarak eritrosit agglutinasyonuna dayanan yöntemler kullanılmaktadır. Bu alanda mikroyöntemler gibi yeni yaklaşımlar, agglutinasyon teknolojisinde yeni umutlar vaadetmektedir. Bu çalışma mikroyöntemlerden biri olan ve basitliği-güvenirliği nedeniyle tavsiye edilen microplate yönteminin Anabilim Dalımıza oturtularak uygulanması amacı ile planlanmıştır. Bu amaçla kaynaklarda önerilen yöntem evreleri ve planlanan deneyler 220 sağlıklı gönüllüden alınan kanda çalışılmıştır. Yöntemin spesifıkliği, zaman ve ayıraç yönünden ekonomikliliğini geliştirmek için 450 farklı deney yapılmıştır. Yapılan deneylerde; yıkanmış eritrositlerin 1/10'luk bromelin solüsyonu ile hazırlanan %2'lik süspansiyonlarının en uygun olduğu, an ti serumların bovin albumin ile 1/4'lük konsantrasyonlarda en iyi okunan sonuçlan verdikleri, 30 microlitre eritrosit süspansiyonu ve 40 microlitre dilüe antiserumun güvenilir sonuç almak için yeterli olduğu, hücre süspansiyonu ve antiserum karışımının 15 dakikalık enkübasy ondan soma 1000 rpm'de 30 saniye santrifüjünün sonuçların çıplak gözle okunabilmesi ve fotoğraflanabilmesi için yeterli olduğu gözlenmiştir.

AglütinasyonKan grubu belirlenmesi ve çaprazlanmasıKan grupları
Necmi Çekin
Çukurova University
1994
00
Master'sOpen AccessTR

Adli amaçlarla Lewis, Kell, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenlerinin microtyping (mikro tiplendirme) yöntemlerle fenotiplendirilmesi

Adli Serolojide eritrosit antijenlerinden biyolojik sıvılar ile bunlara ait leke ve artıkların kimliklendirilmesinde ve paternite saptanmasında yararlanılmaktadır. Bu amaçla eritrosit antijenleri lam, tüp gibi klasik yöntemlerin yanı sıra mikroplate ve jel test yöntemleri gibi yeni yöntemlerle gösterilmektedir. Klasik yöntemlerle bazı eritrosit antijenlerinin gösterilmesi güç olmaktadır. Bu nedenle yeni yöntemlerin klasik yöntemlere göre bir takım avantajları bulunmaktadır. Bu yöntemlerin spesifik, hassas, görüntülenebilir özellikte olmalarının yanında; zayıf antijenik özellikte olan bazı eritrosit antijenlerini gösterebilmesi gibi üstünlükleri bildirilmektedir. Bu çalışmada taze kanda Lewis, Keli, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenleri mikroplate ve jel test yöntemleri ile fenotiplendirilerek, bu yöntemlerin Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalının kuruluş aşamasında olan Adli Seroloji Laboratuvannda çalışılabilirliği araştırılmıştır. Bu çalışmada 74 kişiden alınan taze kan örneği kullanılarak, Lewis, Keli, Kidd, Duffy ve Lutheran eritrosit antijenleri mikroplate ve jel test yöntemi ile fenotiplendirilmiştir. Yapılan tüp antiserumu sulandırması ile ilgili deney sonuçlan tartışılmıştır. Bu çalışmada ayrıca, 74 kan örneğinde elde edilen Lewis, Keli, Kidd, Duffy, Lutheran fenotiplerine rastlanma sıklığı kaynaklarda belirtilen rastlanma sıklıkları ile karşılaştırılarak tartışılmıştır. 48

AntijenlerEritrosit membranıEritrositler+1
Ayşe Altun
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1995
00
DoctorateOpen AccessTR

Medikolegal otopsilerde sağ ventrikül yağlanmasının histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle değerlendirilmesi

öz Adli Tıpda, Ani-Beklenmedik-Şüpheli ölümler önemli bir yer tutmakta ve bu ölümlerin yaklaşık yansı doğal nedenlerle oluşmaktadır. Kalp patolojileri bu tür ölümlerde ön sıralarda yer almaktadır. Son yıllarda kalp hastalıkları arasında Aritmojenik Sağ Ventriküler Displazi veya Arimojenik Sağ Ventriküler Kardiyomyopati de yer almakta ve ani genç ölümlerinden sorumlu tutulabilmektedir. Hastalığın morfolojik tanısı ile ilgili karşıt görüşler ileri sürülmektedir. Patognomonik olduğu ileri sürülen morfolojik bulgulara, günlük çalışmalar sırasında sıkça rastlanabilmesi ve sağ kalp morfolojisinin ortaya konulabilmesi amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Bu çalışmada rastgele seçilen 30 yaş altı, 32 adli otopsi olgusunda sağ kalp myokardmdan alınan örnekler, Hematoksilen&Eosin, PAS, Van Gieson, Trikrom ve Lieb'in kristal violet histokimyasal boya yöntemleri yanısıra, S-100, Desmin, Myosin ve Actin antikorlarının Avidin-Biotin immunoenzimatik tekniği ile ışık mikroskopik olarak değerlendirilmiştir. Bu örneklerde adipö doku miktarı, GradeO'dan lll'e kadar derecelendirilmiştir. Hiç bir olguda myokardda özel madde birikimi saptanmamıştır. Hafif şiddette, normal dokunun içeriği olabilecek, fibröz doku bantları izlenmiş, Actin ile belirgin damar endotel boyanışı dışında, diğer immunoenzimatik yöntemler negatif boyanış özelliği göstermişlerdir. Aritmojenik Sağ Ventriküler Displazi morfolojisi, rastgele seçilen otopsi olgularında da izlenebilmektedir. Bu morfoloji anatomik varyant olabilir. Yalnızca morfolojiye dayanarak Aritmojenik Sağ Ventriküler Displazi tanısına ulaşılması güçtür. Morfolojinin geniş serilerde sağ kalp myokardının değerlendirilmesi ile tanımlanabileceği kanaatindeyiz. VIIIANAHTAR SÖZCÜK Aritmojenik Sağ Ventrikül Displazisi, Otopsi, Adli Patoloji, Histokimya, İmmunohistokimya. * Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Araştırma Fonu tarafından desteklenmiştir. IX

Adipoz dokuVentriküler fonksiyon-sağ
Mete Korkut Gülmen
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1997
00
Master'sOpen AccessTR

Hekimlerin mesleki hatalarından kaynaklı hukuksal ve cezai sorumlulukları

ÖZETHekimlerin Mesleki Hatalarından Kaynaklı Hukuksal ve Cezai SorumluluklarıHekimlerin karşılaşabilecekleri hukuksal sorunlar sözkonusu olduğunda var olanaz sayıdaki ve dar kapsamlı kaynaklar yetersiz kaldığından bu çalışmayı yapmayıuygun gördük.Bu alandaki yasal düzenlemeleri ve değişiklikleri araştırarak, yapılmış diğerçalışmaları gözden geçirdik ve dava konusu olmuş olguları derledik. Eski olguları vekararları, 5237 Sayılı (Yeni) Türk Ceza Yasası kapsamında yeniden değerlendirdik.Çalışmalarından beklenilen özenin yüksek düzeyde olması nedeniyle riskli veyatekel niteliğinde olan ve üst düzeyde uzmanlığı gerektiren hekimlik, avukatlık venoterlik gibi meslekler belli koşullara sahip kişilerin tekeline bırakılmış ve uzmanlıklarıdevletin verdiği ruhsat ve diploma gibi belgelerle tescil edilerek yurttaşların güvenduymaları sağlanmıştır.Meslek sahibi, mesleğini yapabilmek için zorunlu olan bilgilere sahip olmak vebunları somut olay ve durumlarda uygulamakla yükümlüdür. Hasta - hekim ilişkisinde,hekimin, sadakat/içten bağlılık borcu (ki bu borç ?sır saklama yükümlülüğü?nü dekapsar), özen borcu, tedavinin yürütülmesi borcu ve bilgi belgeleri kayda geçirmeborcu vardır. Tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunu belirleyen temel koşulhastanın sözkonusu müdahaleye göstereceği rızadır.Bilgisizlik ya da bilgiyi uygulamada gösterilecek özensizlik ?kusur?u doğurur.Çağdaş hukuk, meslek adamının sorumluluğu için özel kurallar öngörmemekte,kusura dayalı genel sorumluluk kurallarını uygulamaktadır. Hekimin cezaisorumluluğu geniş anlamda hekimin tıp mesleğini icra ederken bu mesleğin icrasıdolayısı ile işlemiş olabileceği suçlardan dolayı olan sorumluluğunu ifade ederkenhekimin özel hukuk açısından sorumlu tutulabilmesi için de kusurlu olması temelşarttır.ANAHTAR SÖZCÜKLER : tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğu, hasta-hekimilişkisinde hekimin borçları, kusur, hekimin hukuksal sorumluluğu, hekimin cezaisorumluluğu

Ebru Atıcı Sevindik
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

2001-2005 yılları arasında Adana ilindeki adli olguların aydınlatılmasında ses ve görüntü kayıtlarının yeri ve önemi

ÖZET 2001-2005 Yılları Arasında Adana ilindeki Adli Olguların Aydınlatılmasında Ses ve Görüntü Kayıtlarının Yeri ve Önemi Yaşadığımız dönem teknoloji çağıdır ve bilim her geçen gün göz kamaştıran bir şekilde ilerlemektedir. Çağımızın teknolojik gelişmeleri karşısında, suç analizinin yürütülmesinde ve delillendirmede 'aklınıza gelen her şey delildir' mantığı, şüphesiz ses ve görüntü kayıtlan için de geçerli olmaktadır. Adli bilimler içersinde yer alan ses ve görüntü kayıtlarının kriminal olaylarda kullanılması konusu 18. yüzyılın ortalarından itibaren çeşitli ülke mahkemelerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ses ve görüntü kasetleri içersinde bulunan kayıtlar ile bilgiyi elektronik olarak tutabilen cihazlar, olayın ortaya çıkarılmasında eldeki tek delil olabilir, şüpheli veya şüpheliler ortaya çıkarılarak işlenen suçun faillerinin bulunmasında adli kolluğa ve adli birimlere kolaylık sağlayabilmektedir. Bu tez çalışmada, öncelikle ses ve görüntü kaydedilebilir gereçlerin neler olduğu, hangi kaynaklardan elde edildiği, ses ve görüntü analizlerinin nasıl yapıldığı ve adli mekanizma içersinde geçirdiği evreler, ses ve görüntü kayıtlarının delil olarak değerlendirilmesinin hukukumuzdaki yeri hakkında genel bilgiler verilmiştir. Ayrıca 2001-2005 yıllan arasında il Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğüne intikal eden olgular incelenmiş ve elde edilen bulgular tartışılarak delillerin korunması, inceleyecek birimlerin ve personellerin özellikleriyle ilgili standartlar önerilmiştir. Anahtar Sözcükler: Adli Bilimler, Bilirkişi, Kaset, Montaj, Ses ve Görüntü Kayıtları vı

Fatih Çetin
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Üç boyutlu ayakkabı izlerinin olay yerinden elde edilmesinde ve incelenmesinde kullanılan teknik ve yöntemler

ÖZETÜç Boyutlu Ayakkabı zlerinin Olay Yerinden Elde Edilmesinde ve ncelenmesinde KullanılanTeknik ve Yöntemler.21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız bu dönemde bilimsel düşünmek ve buna görehareket etmenin insan hakları ve özgürlükleri açısından ne derece önemli olduğu ortadadır.Ayrıca bu dönemin en önemli özelliklerinden birisi de Avrupa Birliğine giriş sürecindeolmamızdır.Ülkemizde, suç sonrası olay yerlerinden elde edilen delilleri bilimsel teknik ve yöntemlerleinceleyip sonuçlandırmakla görevli kurumlar: Adli Tıp Kurumu, Üniversitelerin ilgili ana bilimdalları, Kriminal Polis Laboratuarları ve Jandarma Kriminal Laboratuarlarıdır. Delildensanığa ulaşma prensibini ilke edinmiş bu kurumlar hukuk devletinin olmazsaolmazlarındandır.Suçlarla mücadele ve suçluların yakalanıp adalete teslim edilmesi kapsamında, olay yeriincelemesi esnasında ayakkabı izlerinin, gerek yetişmiş personel eksikliğinden gerekse deekipman ve teçhizat yetersizliğinden dolayı çoğunlukla ihmal edildiği bilinmektedir.Bu çalışmada, üç boyutlu ayakkabı izlerinin olay yerinden elde edilmesinde veincelenmesinde kullanılan teknik ve yöntemlerin uluslararası arenada kendini kabul ettirmişkurumlar tarafından nasıl yapıldığı araştırılarak kendi çalışma alanımızda uygulanmasınaçalışılmıştır.Tez içerisinde, Adana Kriminal Polis Laboratuarı Müdürlüğünün sorumluluk bölgesindebulunan illerden, Adana Kriminal Polis Laboratuarı Müdürlüğü z nceleme Şubesine 2001-2005 yılları içerisinde, incelenme talebiyle gelen 44 adet ayakkabı izi delili çalışma kapsamınaalınarak irdelenmiştir. ncelenen 44 adet ayakkabı izi delilinden % 23'üne irtibat verilmiş, %11'ine irtibat verilememiş, % 58'inin klasik özelliklerinin aynı olduğu belirlenmiş, ancak irtibatverebilecek ölçüde karakteristik özelliklere rastlanılamamış, % 8'inin teşhis niteliğibulunmadığı tespit edilmiştir. nceleme talebinde bulunan makamlar değerlendirildiğinde polismakamları % 79 ile ilk sırada yer almakta, bunu % 14'lük oranla jandarma makamları, %7'lik oranla Cumhuriyet Başsavcılıkları izlemektedir. nceleme taleplerinin bölgedeki illeregöre dağılımında ise Adana % 51'lik oranla birinci sırada yer almakta, Adana'yı % 18'likoranla Gaziantep ve % 14'lük oranla Mersin illeri izlemektedir.Bilim ve teknolojideki gelişmelere paralel olarak suçluların kullandıkları teknik veyöntemlerde de gelişmeler olmaktadır. Dolayısıyla bütün Adli Bilim uzmanları gibi Ayakkabızi nceleme uzmanları da dünyadaki yenilikleri takip ederek kendilerini sürekli geliştirmekzorundadırlar.Anahtar Sözcükler: Olay Yeri, Delil, Üç Boyutlu Ayakkabı zleri, Fotoğraflama, Kalıplama.

Bedri Kuncan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde adli ölüm olgularında vücut kütle indeksi (vki)ile kardiyak patoloji ilişkisinin araştırılması ve değerlendirilmesi

Amaç: Obezite vücuttaki yağ miktarının artmasıdır. Obezite kardiyovasküler sistem hastalıkları için önemli bir risk faktörüdür. Obezite tanısında kullanılan yöntemlerden biri de vücut kütle indeksidir. Dünya Sağlık Örgütü, vücut kütle indeksinin 25 kg/m2 `nin üstünde olmasını obezite olarak kabul etmektedir. Obezite, aterosklerozis etyolojisinde de yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı; yöresel otopsi olgularında vücut kütle indeksi ile kardiyak patoloji ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 18-81 yaş arasındaki 50 adli otopsi olgusu rastgele alındı. Olgulara otopsi öncesinde gerekli antropometrik ölçümler yapıldı. Olgulardan histopatolojik incelemeler için koroner arter örnekleri, kalp, karaciğer ve böbrek dokusu alındı. Örneklere rutin Hematoksilen Eosin boyası uygulandı. Kesitler ışık mikroskobunda değerlendirildi. Olgulardan elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 11.5 paket programında değerlendirildi. Bulgular: Olguların 7 (% 14)'ü kadın, 43 (% 86)'sı erkek idi. 20 (% 40) olguda ölüm doğal orijinli iken 30 (% 60) olguda doğal olmayan ölüm nedenleri vardı. Çalışmaya alınan erkek olguların ortalama vücut kütle indeksi 25,44(±3,5); kadınların 27,04(±5,76) olarak bulundu. Toplam 7 olgu Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı sınıflamaya göre obez kapsamında değerlendirildi. Olguların toplam 7 (% 14) tanesinde kalpte grade 5, 3 (% 6) olguda grade 0 değişiklikler izlendi. En çok daralmanın görüldüğü koroner arterin, sol ön inen koroner arter olduğu belirlendi. Sonuç: Yaşla birlikte olguların vücut kütle indekslerinin arttığı görüldü. Vücut kütle indeksi ile en aykından ilişkili parametre abdomen yağ doku kalınlığı idi. Bel kalça oranı ile vücut kütle indeksi, yaş, abdomen yağ doku kalınlığı arasında anlamlı bir ilişki vardı(p<0,01, r>0,05). Kardiyak patolojilerin en çok koroner arter skoru ile ilişkili olduğu (p<0,001, r=0,736), ikinci sıklıkta yaşla ilişkili olduğu görüldü. Bel kalça oranı, vücut kütle indeksine göre kardiyak patoloji ile daha ilişkili idi. Çalışmamızda elde edilen verilerin bu konuda yapılmış diğer çalışmalarla uyum gösterdiği görüldü. Ülkemizde otopsi olgularında yapılmış benzer çalışma olmaması nedeniyle yol gösterici olacağı kanaatindeyiz.

AterosklerozObeziteOtopsi+1
Demet Meral
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pestisit uygulanan tavşanlarda postmortem kan ve kemik iliğinde pestisit düzeylerinin araştırılması

Zehirlenmeye bağlı ölüm olgularında, toksikolojik analizlerde geleneksel olarakkan, vücut sıvıları ve bazı organlar incelenmektedir. Ancak gömülen cesetlerin tekrarincelenmesinin gerektiği olgularda, kontaminasyon ve çürüme nedeniyle analiz içinyeterli doku örnekleri elde edilememektedir. Bu durumlarda ilaçlar için potansiyel birdepo olan kemik iliği alternatif bir örnek olarak incelenmelidir. Bu çalışmada, akutpestisit zehirlenmesi oluşturulmuş tavşanlarda; ölümden hemen sonra ve çürüme sonrasıkemik iliğinde pestisit saptanabilirliğinin ortaya konması ve kemik iliğinin toksikolojikanalizinin çürümüş cesetlerdeki tanısal değerinin gösterilmesi amaçlandı.Onüç tavşandan altısına 110 mg/kg endosulfan, diğer altısına 2500 mg/kgdiazinon gavajla mideye verildi. Bir tavşan ise kontrol grubu olarak kullanıldı.Tavşanlar öldükten veya dekapite edildikten hemen sonra venöz kan, karaciğer, akciğer,böbrek, beyin ve kemik iliği örnekleri alındı ve tavşanlar toprağa gömüldü. Tavşancesetleri gömülmeden bir ay sonra çıkarılarak çürümüş visseral yapı ve kemik iliğiörnekleri alındı. Serum ve doku örnekleri katı faz ekstraksiyon yöntemi ile ekstrakteedildikten sonra GC-MS cihazı ile analiz edildi. Dokuların ayrıca ışık mikroskobikincelemeleri yapıldı.Diazinon düzey ortalamalarının; ölümden hemen sonra alınan karaciğerörneklerinde 85,14 mg/L, kemik iliğinde 71,08 mg/L, böbrekte 23,05 mg/L, akciğerde20,95 mg/L, beyinde 19 mg/L ve serumda 0,40 mg/L olup, mezardan çıkarılma sonrasıalınan çürümüş dokularda 3327,26 mg/L, kemik iliğinde 1783,26 mg/L şeklindesıralandığı görüldü. Endosulfan izomer ve metabolitlerinin ortalamalarına bakıldığında;ölümden hemen sonraki ortalamaların, endosulfan sulfat 0,461 mg/L, endosulfanizomerleri (alfa ve beta) 0,315 mg/L, endosulfan ether 0,14 mg/L iken, çürümüşörneklerdeki ortalamaların, endosulfan sulfat 0,26 mg/L, endosulfan izomerleri (alfa vebeta) 0,242 mg/L, endosulfan ether 0,10 mg/L şeklinde idi. Endosulfan ve diazinonundokularda karakteristik histopatolojik lezyon oluşturmadığı görüldü.Sonuç olarak, otopsi yapılmadan gömülen veya mezardan çıkarılarak tekrarincelenmesi gerekliliğinin ortaya çıktığı akut pestisit zehirlenme olgularında hemçürümüş yapılardan hem de kemik iliğinden elde edilen örneklerin toksikolojik analiziile ölüm nedeninin saptanabileceği görülmektedir.

Ramazan Akçan
Çukurova University
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Muş E tipi kapalı ceza infaz kurumu'nda kasten adam öldürmek suçundan gelen hükümlü erkeklerde öfke ve öfke ifade tarzları ile saldırganlık ilişkisinin incelenmesi

Bu araştırmada, Muş E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda kasten adam öldürmek suçundan gelen hükümlü erkeklerde öfke ve öfke ifade tarzları ile saldırganlık ilişkisinin incelenmesi ve suçlu profillerinin çıkarılması amaçlanmıştır.Çalışmaya, Muş E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda yaşları 18 ile 68 arasında değişen, kasten adam öldürmek suçundan hükümlü rasgele seçilmiş 100 erkek alınmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu araştırmacı tarafından hükümlülerle yüz yüze görüşme yapılarak doldurulmuştur. Daha sonra hükümlüler Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzları Ölçeği ve Saldırganlık Ölçeğini doldurmuşlardır. Çalışmanın veri analizinde T testi (t) ve Pearson Korelasyon Katsayısı (r) kullanılmıştır.Hükümlülerin sürekli öfke ve öfke alt ölçek puanları arasında anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<.001). Hükümlülerde, saldırganlık ölçeğinin sözel saldırganlık ve öfke alt ölçekleri ile sürekli öfke, içte tutulan, dışa vurulan ve kontrol altına alınmış öfke puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur (p<.001). Saldırganlık ölçeğinin düşmanlık ve dolaylı saldırganlık alt boyutları ile sürekli öfke, içte tutulan ve dışa vurulan öfke puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür (p<.001) .Anahtar sözcükler: Hükümlü, kasten adam öldürmek, öfke, saldırganlık

Esin Özdemir
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Adana ilinde mala ve şahsa karşı suç işleyen çocukların sosyodemografik özelliklerinin ortaya konulması

Çocuklar bir ülkenin geleceği olup, yapılan yatırımların en önemlisi çocuklar üzerine olanıdır. Çocuk ya da çocukluk dönemi, doğum ile başlayan hayat sürecinin, insan gelişiminde ilk basamağı olarak değerlendirilebilir. Suçlar ise toplumların sosyal, ekonomik ve manevi şartlarına göre şekillenmiştir. Çocuk suçluluğu, bir çocuktaki anti sosyal eğilimlerin yasa müdahalesi gerektirecek bir duruma dönüşmesidir.Çocuklar bulundukları zihinsel ve pedagojik durumdan dolayı hangi kurallara neden uyacaklarını yeterince anlayamazlar. Toplumsallaşma yeterince tamamlanamamıştır. Gelişim süreci ile birlikte çocukların büyük bir bölümü toplumsallaşma sürecini tamamlar. Suça itilmiş çocuklar ile ilgili literatürler, çocuğun suçla ilişkilenmesine neden olan etkenlerin aynı zamanda çocuğun toplumsallaşmasını belirleyen sosyolojik gruplar olduğunu ortaya koymuştur. Bunlar genel olarak aile, okul, akran grubu, toplumsal ve sosyoekonomik etkenler ile biyolojik ve psikolojik vs. etkenlerdir.Bu çalışmada, çocuk ve ergenlerin suç davranışına yönelim nedenlerini ortaya konulması ve çözüm önerileri sunulması amacıyla, Çocuk Şube Müdürlüğüne gelen mala ve şahsa karşı suç işlemiş çocukların sosyodemografik özellikleri tespit edilmeye çalışılmıştır. 470 çocuğa sözlü görüşme yöntemi ile anket doldurulmuştur. Çalışma sonucunda, suç işlediği iddia edilen çocukların bir profili çıkarılacak olursa, olguların %77,7'sinin 16?17 yaşlarında, %96,4'ünün erkek çocuğu, %70,7'sinin herhangi bir maddeyi kullandığı, %8,7'sinin hiç okula gitmediği, okula gidenlerden %58,5'inin okulunu terk ettiği, %64,9'unun düşük gelire sahip olduğu, %53,8'inin göçle gelen ailelerin çocukları olduğu ve bu çocukların %69,7'sinin mala karşı suçlardan geldiği görülmüştür.Çocuk suçluluğu, tüm kurum ve kuruluşlarla birlikte sivil toplum kuruluşlarının da katılımı ile çözülebilecek bir sorundur. Bunun yanında çocuk suçlular için rehabilitasyon ve ıslah çalışmaları ile çocuk mahkemelerinin yaygınlaştırılması ve denetimli serbestlik mekanizmasının daha aktif hale getirilmesi gerekmektedir.Anahtar Sözcükler: Çocuk Suçluluğu, Çocuk Suçluluğunda Etmenler, Sosyodemografik Özellikler, Adana'daki Çocuk Suçluluğu

Sosyodemografik özellikler
M. Burak Gönültaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan cilt altı yağ dokusunda organoklorlu pestisitlerin kalınti düzeylerinin tesbiti

Çukurova Bölgesi Türkiye'nin en önemli tarım bölgelerindendir ve zirai kimyasalların yaklaşık %32'ü burada tüketilir. Bu çalışmada orgonoklorlu pestisitlere maruz kalımın biyolojik olarak izlenmesi amaçlanmıştır. Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde otopsisi yapılan 82 olguda cilt altı yağ dokusunda organoklorlu pestisit kalıntı düzeyleri GC (ECD) kullanılarak araştırılmıştır. Olguların 14 `ü kadın, 68 `i erkek olup, yaş ortalaması 40.51'dir.Sonuçlar ekstrakte edilen yağ miktarı üzerinden hesaplanarak kadınlarda ortalama (±S.S.) HCB 5.47 ± 6.21, ?-BHC 11.27±9.89, ß-BHC 3.99±5.36, ?-BHC 12.13±10.19, p,p-DDE 106.68±90.31, o,p-DDT 1.09±0.0, p,p-DDT 8.49±10.54, ?-DDT 113.43 ±94.99 ppb iken, erkeklerde HCB 5.32±5.57, ?-BHC 6.96±5.86, ß-BHC 1.22±0.94, ?-BHC 4.65±5.67, o,p-DDT 1.41±0.59, p,p-DDE 41.07±38.45, o,p-DDT 2.34±0.15, p,p-DDT 3.31±3.33, ?-DDT 44.02 ±40.33 ppb bulunmuştur.Ayrıca olguların yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksleri de hesaplanarak, saptanan organoklorlu pestisit kalıntı miktarları üzerindeki etkileri araştırılmıştırElde edilen sonuçlar, organoklorlu pestisitlerin kullanımı yasaklanan ve izin verilen ülkeler ve bizim ülkemizde yapılan benzer çalışmaların sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Bölgemizde daha önce böyle bir çalışma olmadığı için karşılaştırma yapılamamıştır. Yaptığımız bu çalışma bölgemizde kronik maruz kalımı göstermesi bakımından önemlidirElde ettiğimiz sonuçların, Çukurova Bölgesinde ileride yapılacak çalışmalarda hem veri tabanı olarak kullanılabilmesi hem de ülkemizde halk sağlığına dikkat çekmesi açısından önemi değerlendirilecektir.

Nebile Dağlıoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
10
DoctorateOpen AccessTR

Postmortem rat serum ve dokularında parasetamol dağılımı ve stabilitesinin araştırılması

Parasetamol, analjezik etkili ilaçlar arasında yaygın kullanımı ve reçetesiz kolaylıkla elde edilebilmesi nedeni ile kaza ve intihar amaçlı ölümlere sıklıkla neden olur. Adli olgularda ölüme neden olan akut zehirlenmelerin uygun biyolojik örneklerde gösterilmesi ve postmortem toksikolojik analizi yapılan bu örneklerin yasa ile belirlenen süre saklanması zorunludur. Bu saklama süresi boyunca örnek içindeki madde miktarı çeşitli nedenlerden dolayı (saklama koşulları, koruyucu konulmaması v.b) değişebilir. Yapılan çalışmada, Wistar Albino cinsi ratlardan akut parasetamol zehirlenmesi sonucu elde edilen postmortem serum ve karaciğer örneklerinin değişik saklama koşullarında (serum örnekleri, +40C ve -200C'de, karaciğer örnekleri -200C'de, katı faz ekstraksiyon ve GC/MS cihazı kullanılarak) parasetamol stabilitesinin araştırılmasının yanı sıra postmortem serum, böbrek, beyin ve karaciğer dokularında dağılımının gösterilmesi amaçlanmıştır.Çukurova Üniversitesi Tıbbi ve Deneysel Araştırmalar Merkezinden elde edilen 42 adet Wistar Albino cinsi rat gavaj yöntemi kullanılarak akut parasetamol zehirlenmesine uğratılmıştır. Serum örnekleri +40C ve -200C'de 30 gün bekletilerek parasetamol stabilitesi değerlendirilmiştir (başlangıç,1., 2., 3., 10., 14., 21. ve 30. günlerde yapılan ölçümlerle). Serum parasetamol konsantrasyonlarının, günlere bağlı olarak değişim gösterdiği gözlenmiştir. Buna göre 30. gün değişim değerlerinin diğer günlerdeki değişimden istatistiksel olarak farklı olduğu bulunmuştur. (p<0.001).Serum örneklerinin saklanma koşulları çalışma sonucunda sadece 30. gün ölçümünde anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.05). 30. gün değerleri için saklama koşullarına göre yüzde değişimi -20oC'de %33.78, +4oC'de %66.30 olarak belirlenmiştir. -20oC'de saklanan karaciğerdeki parasetamol stabilitesi de 30 gün için değerlendirilmiştir. 1. gün karaciğer örneğinde parasetamol konsantrasyonu değişimi % 30.26, 30. gün karaciğer örneğinde parasetamol konsantrasyonu değişimi %94.97 olarak belirlenmiştir. Yapılan çalışmada parasetamolün organ dağılımı; karaciğer örneklerinde 2.68 mg/g, böbrekte 1.11 mg/g ve beyinde 0.68 mg/g olarak ölçüldü.Sonuç olarak, akut parasetamol zehirlenmelerinde serum ve karaciğer örneklerindeki parasetamol miktarı, 30. güne kadar ölçüldüğünde başlangıç değerine göre anlamlı farklılık göstermemiştir. Serum ve karaciğer örneklerinin, 30 günden fazla saklanması konusunda ileri çalışmalar yapılmalıdır.

Adli tıpAsetaminofenKromatografi-gaz+3
Dilek Battal
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Semen lekelerinde Y kromozomu short tandem repeat'lerin farklı ortam koşullarında zamana bağlı olarak saptanabilirliğinin araştırılması

Amaç: Cinsel saldırı olgularında mağdurun elbiselerinde veya ortamda saptanan delil niteliğindeki semen lekelerinin kimliklendirilmesiyle suçluya ulaşmak mümkündür. Y kromozomuna özgü short tandem repeat'ler (ardışık kısa tekrarlar) günümüzde cinsel saldırı olgularında, olay yerinde bulunan kadın-erkek karışımı biyolojik materyalden yola çıkarak erkek saldırganın ayrımında, babanın bulunamadığı soy davalarında başarıyla kullanılmaktadır. Olay yerinde saptanan semen lekeleri sıklıkla kötü ortam koşullarında beklemiştir ve olaydan uzun zaman geçmiştir. Bu lekelerin parçalanmış DNA örnekleri içermesi ve az miktarda olması nedeniyle bir defada DNA profili yapılabilmesi gereklidir. Bu çalışmada farklı ortam koşullarında beklemiş semen lekelerinde Y kromozomu short tandem repeat'lerin saptanabilirliği araştırılacaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 5 gönüllüden alınan semen sıvısından hazırlanan lekeler kullanıldı. Gazlı beze oluşturulan lekeler oda ısısında kurutuldu. Kurutulan bu lekeler etüv (37 °C), buzdolabı (4 °C) ve oda ısısı(25 °C)'nda 6 aya kadar bekletilerek zamanı gelen örneklerden DNA ekstraksiyonu yapıldı. Elde edilen DNA, Polimeraz zincir Reaksiyonu ile çoğaltılarak kapiller elektroforezde yürütüldü. Çalışmanın 3. ve 6. ayına ait lekelerde DNA kantitasyonu çalışıldı.Bulgular: Altı aya kadar bekletilen tüm lekelerden Y kromozomuna özgü short tandem repeat profili elde edildi. DNA kantitasyon çalışmasında 6 aylık örneklerdeki DNA yıkımının 3 aylık örneklerden daha fazla olduğu görüldü. Buzdolabında tutulan örneklerde DNA yıkımının en az olduğu, bunu oda ısısı ve etüvün izlediği görüldü.Sonuç: Farklı ortam koşullarında 6 aya kadar beklemiş eski semen lekelerinde adli Y kromozomuna özgü short tandem repeat tiplendirmesinin yapılabileceği görülmektedir. Literatür bulgularıyla uyumlu olarak DNA yıkımının zamana bağlı olarak arttığı ve sıcaklığın yıkımı olumsuz etkilediği görüldü.

Cinsel suçlarCinsel suçlarDNA+3
Ali Eren
Çukurova University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Silika metodu ile kemikten DNA ekstraksiyonu

Adli uygulamalarda ölüm olaylarının incelenmesinde en önemli aşamalardan birisi kişinin kimliğinin tespitidir. Kimliklendirme için çeşitli biyolojik delillerden DNA'ya ulaşmak mümkündür. Cesetlerin maruz kaldığı farklı fiziksel ve kimyasal faktörler sonrası DNA'nın en iyi korunabildiği ve kontaminasyondan en az etkilenen doku kemik dokusudur.Bu çalışmada kemik dokudan silika esaslı DNA ekstraksiyon metodu ile DNA elde edilebilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada Adana Adli Tıp Kurumunda otopsisi yapılan olgulardan alınan 15 adet kosta kemiği kullanılmıştır. 6 ay oda sıcaklığında bekletilen kemik örneklerinde silika temelli ticari kit olan Qiagen DNA Mini Kit ile 16 STR (D8S1179, D21S11, D7S820, CSFIPO, D3S1358, THO1, D13S317, D16S539, D2S1338, D19S433, VWA, TPOX, D18S51, AMEL, D5S818 ve FGA) sisteminin tanımlanabilmesi için yeterli kalite ve kantitede DNA elde edilebilmiştir. Çalışmada kullanılan 15 taze kemik örneğinden DNA eldesinde dekalsifikasyona gerek olmadığı görülmüştür.Çalışmada kullanılan üç eski kemik örneğinin ikisinde dekalsifikasyonlu ve dekalsifikasyonsuz başarılı DNA ekstraksiyonu yapılamamıştır. Birinde ekstraksiyonda tanımlanabilir miktarda DNA bulunmamasına karşın 16 STR sisteminin çalışıldığı multiplex reaksiyonda relatif floresans ünitesi 50'nin altında olmakla birlikte D3S1358, THO1, D19S433, TPOX, AMEL ve D5S818 STR sistemleri tanımlanabilmiştir. Bu durum eski örneklerin toz haline getirilme aşamasında soğutma sistemli bir düzeneğin olmamasına bağlandı.Elde edilen sonuçlar kemik dokudan silika temelli DNA ekstraksiyonunun Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Adli Seroloji ve Genetik Laboratuvarında rutin hizmette kullanılabilirliğini gösterilmiştir.

Adli bilimlerAdli tıpDNA+4
Leman Damla Kotan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Sanık konumundaki çocukların genel özellilerinin değerlendirilmesi ve çocuk suçluluğunda çözüm önerileri

Bütün toplumlarda olduğu gibi toplumumuzda da çocuk önemli bir varlıktır. Çocukluk kavramı üzerinde çeşitli görüşler vardır. Hukuki manada belli yaşın altındakiler çocuk olarak kabul edilir.Suç evrensel, genel bir olay ve her zaman var olmaya devam edecektir. Suç kişinin kendisini mensup saydığı gurupta, varlığı toplum dayanışması ile çelişkili fiillerdir.Çocuk suçluluğunun nedenleri bedensel ve ruhsal değişimler, kalıtımsal nedenler, zekâ, yanlış eğitim, yetersiz sevgi ve şefkattir. Bu sebeplere daha pek çok sebep eklenebilir. Sonuç olarak çok çeşitli suçlar çocuklar tarafından işlenir.Bu çalışmamızda çocukların ilerleyen yaşlarda daha çok suç işlediği tespit edilmiştir. Katılımcıların çoğunun göç ettiği ve buna ilaveten çevrelerinde çok fazla sayında suçlu bireylerin olduğu görülmüştür. Bununla beraber deneklerin hem kendileri hem de ailelerinin eğitim seviyeleri düşük olduğu tespit edilmiştir.Toplumumuzun görevi çocukların eğitimine önem vermek ve suça sebep olan etmenlerin ortadan kalkmasına sağlamaya çalışmaktır. Böylece sağlıklı bir toplum olabiliriz.Anahtar Sözcükler: Çocuk, Suç ve Çocuk Suçluluğu

SanıkSuçSuçlu çocuklar+1
Bilal Yılmaz
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

1 Haziran 2005 tarihinden sonra mevzuatımızda yapılan düzenlemelerin olay yeri inceleme çalışmalarına getirdiği değişiklikler

Adli bilimlere göre mükemmel suç yoktur. Her suç olayının arkasında, soruşturmacıları maddi gerçeğe ulaştırabilecek birtakım izler ve deliller kalabilmektedir. Suç soruşturmalarının vazgeçilmez bir hükmü olan delilden sanığa gidilerek maddi gerçeğin ortaya çıkarılması olgusunun temelini, adli olayın delillerinin saptanması oluşturmaktadır.Suç soruşturmaları yapılırken, kolluk kuvvetlerini maddi gerçeğe ulaştırabilecek en önemli materyaller, olay yeri inceleme çalışmaları esnasında elde edilen maddi delillerdir. Suç mahallinde elde edilen delillerin meşruluk kazanabilmesi için hukuka uygun olması ve yürürlükteki mevzuat içerisinde elde edilmesi gerekmektedir. Ülkemizde, 1 Haziran 2005 tarihine kadar, olay yeri inceleme çalışmaları, bağlantılı olarak biyolojik incelemeler ve fiziki kimliğin tespiti çalışmalarının konumu ile ilgili olarak, kolluğu genel anlamda sınırlayıcı düzenlemeler bulunmamaktaydı. Kolluk kuvvetleri olay yeri inceleme çalışmalarını doğrudan başlatıp yürütebilmekteydiler. Elde edilen biyolojik delillerin incelenmesi hususunda, kendi inisiyatifleri çerçevesinde hareket edebilmekteydiler. Fiziki kimliğin tespiti ile ilgili olarak, şüphelilerin parmak izleri, Polis Vazife Salahiyet Kanunu çerçevesinde, alınabilmekteydi. Mevzuatımızda, Avrupa Birliğine uyum süreci içerisinde, yukarıda bahsedilen konuları da kapsayan kanuni düzenlemeler yapılmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu ve beraberindeki yönetmelikler ile genel olarak olay yeri inceleme faaliyetleri, hukukumuzda yerini almıştır. Yapılan kanuni düzenlemelerle, kolluğun adli yetkileri devam etmesine rağmen, artık bu yetkilerini kullanabilmesi için adli mercilerden izin alınması gerekmektedir.Suç soruşturmalarının ilk en önemli evresi olan olay yeri inceleme çalışmalarının, mevzuat içerisinde düzenlenmesi, özellikle kişi hak ve özgürlükleri açısından önemlidir. Fakat yapılan bu düzenlemeler, adalet anlayışı içerisinde, maddi gerçeğe ulaşmak için yapılan adli çalışmaları aksatmamalıdır.Anahtar kelimeler: olay yeri inceleme, soruşturma, maddi delil, mevzuat

Adli tıpDelilMevzuat+3
Ümit Fatih Kaygısız
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Bilişim suçları ve Adana ilinde 2006-2009 yılları arasında meydana gelen bilişim suçlarının değerlendirilmesi

Bilişim Suçları ve Adana İlinde 2006-2009 Yılları Arasında Meydana Gelen Bilişim Suçlarının DeğerlendirilmesiTeknolojinin gelişmesiyle birlikte hayatımızın her alanına giren bilgisayar ve bilgisayar sistemleri, bu yolla oluşabilecek suçları da beraberinde getirmiş ve karşımıza ulaşılması ve takibi zor olan bilişim suçlarını çıkarmıştır.Bu çalışmada bilişim suçlarının nasıl işlendiği ve soruşturmada kullanılan teknik cihazlar araştırılmıştır.Çalışmada Adana İl Emniyet Müdürlüğü kayıtlarına yansıyan 648 olay ve 1872 şüpheli incelenmiştir. İnternet üzerinden işlenen suçların ilk sırasında dolandırıcılık olduğu, suç işlemede en çok zararlı yazılım yönteminin kullanıldığı, şüphelilerin %89'unun erkek ve 21-30 yaş aralığında olduğu saptanmıştır.Bilim ve teknolojideki gelişmeler aynı zamanda suçluların kullandıkları teknik ve yöntemlerin de gelişmesine neden olmaktadır. Bu yüzden tüm Adli Bilim uzmanları gibi Bilişim Suçu uzmanları da kendi alanlarındaki yenilikleri takip ederek gelişmelere uyum sağlamak zorundadırlar.

AdanaAdli bilimlerBilgisayar suçları+4
Kezban Atalıç Taş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Kokain ve ana metaboliti benzoilekgoninin tavşan kılında ve kanında GC/MS ile belirlenmesi

Günümüzde gençler ve yetişkinler tarafından kullanımı gittikçe artan uyutucu/uyuşturucu maddelerin kişi ve toplumlar üzerindeki olumsuz etkileri ekonomik ve sosyal bir sorun oluşturmaktadır. Uyutucu/uyuşturucu madde kullanımının önlenmesi açısından bu maddeleri kullanan kişilerin belirlenmesi önem kazanmaktadır. Son zamanlarda kan ve idrar gibi biyolojik örneklerin yanı sıra kıl toksikolojik analizlerde rutin olarak kullanılmaktadır. Kılın kolay elde edilmesi, invaziv bir yöntem olmaması, saklama ve nakil kolaylığı ve kişinin madde kullanımı ile ilgili geriye dönük bilgi vermesi kıl analizlerine avantaj sağlamaktadır.Bu çalışmada Yeni Zelanda cinsi tavşanlara intraperitonal olarak tek doz kokain uygulanmıştır. Bunu takiben 12 gün boyunca kıl örnekleri toplanmıştır. Uygulamadan sonraki ilk beş gün kokain gözlemlenirken benzoilekgonin üç günden sonra tespit edilememiştir. Benzoilekgoninin bulunma sıklığı kokainden daha düşüktür. Dedeksiyon ve tespit limiti kokain ve benzoilekgonin için hesaplanmıştır. Gruplar arasında herhangi bir farka rastlanmamıştır.Elde edilen sonuçlar kokain ve ana metaboliti benzoilekgoninin kılda GC/MS cihazı ile Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Adli Toksikoloji Laboratuvarında rutin hizmette kullanılabilirliğini gösterilmiştir.

Adli tıpKokainKokain+4
Pınar Efeoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Ülkemizde adli yönden oto lastik izlerinin değerlendirilmesi ve önemi

Suç soruşturmalarının insan haklarına saygılı kural ve kaidelere göre yapılması, demokratik hukuk devletinin temel prensiplerinden birisidir. Günümüzde, herkesçe kabul edilen ideal suç soruşturmaları, soruşturmanın şüpheli veya sanık merkezli olmasından ziyade, suçun maddi delillerine dayandırılmış suç soruşturulmalarıdır. Bu prensipten hareketle yapılan suç soruşturmaları, sadece gerçek suçlunun yakalanmasını sağlamaz; aynı zamanda zan altında kalması nedeniyle zarar gören masum insanların aklanmasında da önemli katkılar sağlar.Bugünün toplumlarında, araçlar ve otomobiller yaşamın en önemli ihtiyaçlarından biri haline gelmiştir. Bu sebeple, suçlular da olay yerine giderken ve olay yerini terk ederken çoğunlukla araç kullanırlar. Elverişli olan birçok durumda bu araçlar, geçtikleri zemin üzerinde bir ya da daha çok lastik izi bırakırlar. Bırakılan lastik izlerinin bilimsel ve teknik yöntemler kullanılarak toplanması ve incelenmesi sonucu elde edilen bilgiler, soruşturmanın seyrine ve soruşturmacılara ışık tutmaktadır. Maalesef, ülkemizde olay yerini incelemek ve delilleri değerlendirmekle görevli güvenlik birimlerinde bu delil türü ile ilgili bilgi eksiklerinin mevcut olduğu ve pek çok olay yerinde, oto lastik izlerinin göz ardı edildiği görülmektedir. Bunun sebeplerinin ise, oto lastik izi delillerinin öneminin bilinmemesi, bu delil türü ile ilgili yetişmiş personel eksikliği ile ekipman ve teçhizat yetersizliğinin olduğu söylenmektedir.Bu tez çalışmasında; olay yerinde bulunan oto lastik izlerinin tespiti, elde edilmesi ve laboratuar ortamında incelenmesi aşamalarının bilimsel ve teknik yöntemlerle nasıl yapıldığı araştırılarak uygulanmasına çalışılmıştır.Tez içerisinde, Adana Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün sorumluluk bölgesinde bulunan illerden Adana Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü İz İnceleme Şube Müdürlüğüne 2006?2010 yılları arasında inceleme talebiyle gelen 40 adet oto lastik izi delili çalışma kapsamına alınarak incelenmiştir. İncelenen 40 adet oto lastik izi delilinden %18'ine irtibat verilmiş, %30'una irtibat verilememiş, %34'ünün klasik özellikler bakımından aralarında benzerlikler bulunduğu, ancak karakteristik özellikler yönünden bir irtibatlandırma yapmanın mümkün olmadığı, %18'inin üzerlerinde teşhise elverişli izlerin bulunmadığı, tespit edilmiştir.Mahkemelerde davaların uzaması ve çözümsüz bir sürece girmesinin sebeplerinden birisinin de olay yerlerindeki delillerin bulunamaması olduğu söylenmektedir. Sıklıkla tanık olduğumuz ?delil yetersizliğinden beraatına, tahliyesine, bir sonraki duruşmaya vb.? sözlere meydan vermeden adaletin tecelli etmesine yeterli deliller elde ederek katkıda bulunmak kolluğun temel görevi olmalıdır.Anahtar Sözcükler: İki ve Üç boyutlu Oto Lastik İzleri, Kalıplama, Fotoğraflama, Kaldırma, Olay yeri,

Adli tıpFotoğrafLastik+2
İmdat Güdül
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Etanol metaboliti etil glukuronitin saçta belirlenmesi

Alkol ülkemizde kullanımı gittikçe yaygınlaşan maddelerden biridir. Alkolün; trafik kazaları, yaralama-yaralanma, doğal ölümler ve diğer adli olgularda kolaylaştırıcı bir faktör olduğu bilinen bir gerçektir. Alkolizm olarak adlandırılan alkol bağımlılığı, en sık karşılaşılan bağımlılık türlerinden biridir. Alkol bağımlılığının olumsuz etkileri kişi ve toplumlar üzerinde ekonomik ve sosyal problemler oluşturmaktadır. Alkol alındıktan uzun bir süre sonra kullanımının belirlenmesi klinik ve adli uygulamalarda önem kazanmaktadır. Son zamanlarda kan ve idrar gibi biyolojik örneklerin yanı sıra saç toksikolojik analizlerde rutin olarak kullanılmaktadır. Saçın kolay elde edilmesi, invaziv bir yöntem olmaması, saklama ve nakil kolaylığı ve kişinin madde kullanımı ile ilgili geriye dönük bilgi vermesi kıl analizlerine avantaj sağlamaktadır.Bu çalışmada saç örneklerinde EtG'in belirlenebilmesi için sıvı kromatografi - tandem kütle spektrometresi cihazı kullanılarak yeni bir metot geliştirilmiştir. Ayrıca polar maddelerin analizi için HILIC (Hydrophilic Interaction Liquid Chromatography) kolon kullanılmış ve böylece saç örneklerinin hepsinde EtG yüksek duyarlılıkla belirlenmiştir. Belirleme ve miktarlandırma limit değerleri sırasıyla 0.05 pg/mg ve 0.18 pg/mg olarak bulunmuştur.Elde edilen sonuç ile saçta belirlenen EtG konsantrasyonunun kişilerin günlük alkol tüketimi hakkında bilgi verebileceği gösterilmiştir.

AlkolizmEtanolGlükuronatlar+2
Fadile Yaldız
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında 2006-2011 yılları arasında muayene edilen, kanunla ihtilafa düşen çocukların değerlendirilmesi

Amaç: Uluslararası anlaşmalarla göre 18 yaşını bitirmemiş her birey çocuk sayılmaktadır. Çocuk; fiziksel ve ruhsal olarak gelişimi devam etmekte olan, bu gelişim esnasında da her türlü dış etkileşimden fazlasıyla etkilenen, bakıma ve eğitime muhtaç bir varlıktır. Bu araştırmanın amacı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetine çeşitli nedenlerle başvuran suça sürüklendiği iddia edilen çocuk olguların ve ailelerinin ayrıntılı demografik özelliklerini, iddia edilen suçun özelliklerini ve sonuçlarını sosyokültürel açıdan değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: 2006 ile 2011 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetine çeşitli nedenlerle başvuran 141 olgunun dosyaları retrospektif olarak incelendi.Bulgular: Çalışmamızdaki 141 olgudan 134'ünün (% 95,0) erkek, 7'sinin (% 5,0) kız çocuğu olduğu, yaş ortalamasının kız çocuklarında 13,6+1 yaş, erkek çocuklarında 13,1+1,1 yaş, genelde ise 13,1+1,1 yaş olduğu görüldü. 76 olgunun (% 53,9) eğitimine devam ettiği, 65 olgunun (% 41,1) eğitimine devam etmediği, 5 olgunun (% 3,5) ise hiçbir eğitim kurumuna gitmediği, 8 olgunun ise eğitimini özel eğitim kurumları ile birlikte devam ettirdiği görülmüştür. 56 (% 39,7) olgu annesinin hiç eğitim almadığı, 56 (% 39,7) olgunun annesinin ilkokul mezunu olduğu, 20 (% 14,2) olgunun babasının hiç eğitim almadığı, 71 (%50,4) olgununm babasının ilkokul mezunu olduğu görüldü. Olguların kardeş sayısı ortalamasının 4,2+2,6 olduğu, en fazla 13 kardeşli olguya rastlandığı görülmüştür. İddia edilen suçlar incelendiğinde 50 olgu (% 35,5) ile en fazla suçun hırsızlık olduğu, 25 olgu (% 17,7) ile cinsel istismarın ise 2. Suç olduğu saptanmıştır.Sonuç: Ülkemizde çocuk suçluluğu ile ilgili veriler bulunmakla birlikte yeterliliği ve güvenilirliği tartışmalıdır. Bu nedenle ülkemizde çocuk suçluluğunun şuan ki durumunun tespit edilmesine ve kapsamlı araştırmalar yapılmasına gerek duyulmaktadır. Çocuk suçluluğunun önlenmesi, suça karışan çocukların rehabilite edilmesinden daha kolaydır ve toplum sağlığı açısından da çok daha faydalıdır. Toplum bilincinin ve duyarlılığının arttırılmasına yönelik eğitim programlarının planlanması ve uygulanması gerekmektedir.

Cinsel kimlikSuçTürk Ceza Kanunu+2
Kemal Çağdaş Yıldırım
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İş kazası nedeniyle acil servise başvuran olguların adli tıp açısından değerlendirilmesi

Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'ne 2013 ve 2014 yılları boyunca iş kazaları nedeniyle başvuran 567 olgunun tamamı incelendi. Verilerin analizinde frekans, yüzde ve ki-kare testleri kullanıldı. Olguların 553'ü (%97,5) erkek, 14'ü (%2,5) kadındır. Kazaların sıklıkla 25-34 yaş grubunda olduğu belirlendi (%36,2). Acil servise başvuruların % 61,9'u 08:00–15:59 saatleri arasında gerçekleştiği saptandı. Kazaların cuma günü (%18,9) ve pazartesi günü (%15,9) sıklığının arttığı tespit edildi. Olguların %62,6'sına geçici adli rapor düzenlendiği saptandı. Vakaların hayati tehlike içeriğine bakıldığında, vakaların %6,3'ünün hayati tehlike içerdiği, %57,5'inin ise basit tıbbi müdahale ile giderilemez olduğu görüldü. En yaygın görülen yaralanma mekanizması kesici-delici cisimle yaralanmadır (%25) ve bunu yüksekten ya da aynı seviyeden düşme (%20) takip etmektedir. Olguların %36'sında kemik kırığı %13,4'ünde amputasyon mevcuttur. En fazla yaralanan bölgenin tekil üst ekstremiteler (%48,2) olduğu belirlendi. Olguların 393'ünün (%68,1 ) acil serviste tedavilerinin ardından taburcu olduğu saptandı. İş kazası sonucu hayatını kaybedenlerin oranı %1,2'dir. Ölen vakaların büyük çoğunluğunu (%71,4) yüksekten düşme nedeniyle gelen olguların oluşturduğu tespit edildi. Çalışmamızdaki bulguların detaylı incelenmesiyle iş kazalarının gerçek sebeplerinin tespit edilmesi ve önlenmesinin mümkün olabileceği düşünüldü.

Acil servis-hastaneAcil tedaviAdli tıp+2
Mustafa Kenan Asıldağ
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özkıyım sonrası acil servise başvuran olguların serotonin reseptör gen (rs6313 ve rs6314) polimorfizmi açısından değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç; İntihar önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışmada; intihar girişimi olgularından kan örneği alınarak serotonin reseptör gen polimorfizmi (rs6313-rs6314) olup olmadığının araştırılması ve çıkacak sonuç ile intihar vakalarında nedensellik bağının aydınlatılmasına katkı sunup sunamayacağının tespiti amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem; Çalışmamız için gerekli izinlerin alınmasının ardından 14.12.2015-31.07.2016 tarihleri arasında acil servislere başvuran 178 intihar girişimi vakası ve 174 kişiden oluşan kontrol grubu çalışmamıza dahil edildi. Topladığımız numuneler analiz edilerek rs6313 ve rs6314 polimorfizmleri çalışıldı. Bulgular; İntihar girişiminde bulunan vakaların 116'sı (%65.2) kadın, 62'si (%35.8) erkekti. En sık kullanılan intihar yöntemi (%86-153 kişi) aşırı dozda ilaç alımıydı. Rs6313 için vaka grubunda 40 AA, 99 AG ve 39 GG, kontrol grubunda ise 38 AA, 91 AG ve 45 GG genotipi saptandı. Rs6314 için vaka grubunda 176 AG ve 2 GG, kontrol grubunda ise 171 AG ve 3 GG genotipi tespit edildi. Sonuç; Çalışmamızda intihar girişimi vakalarının sosyodemografik profili ve intihar için risk faktörleri kısmen ortaya konmuştur. Çalışmamız kapsamında incelenen rs6313 ve rs6314 polimorfizmleri ile intihar girişimi davranışı arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır.

Acil servis-hastaneAcil tıpAdli tıp+4
Yusuf Atan
Gaziantep University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Adana İlinde denetimli serbestliğe tabi olan çocukların aile değerlendirmesi

Bu çalışmanın amacı hakkında denetimli serbestlik tedbiri bulunan çocuklarının demografik ve aile özelliklerini incelemektir. Çalışmanın örneklemini Adana Denetimli Serbestlik Müdürlüğünce takibi yapılan 14-18 yaş aralığındaki 60 çocuk oluşturturmuş olup; örnekleme Bireysel Bilgi Formu ve Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) uygulanmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 16,80'dir. Veriler SPSS-WINDOWS 20.0 paket programıyla çözümlenmiştir. Değişkenlerin analizinde parametrik olmayan Man Whitney U testi, çapraz tablolar ve ki-kare testi kullanılmıştır. Sonuçların yorumlanmasında p<0.05 anlamlılık düzeyi kabul edilmiştir. Çalışmada problem çözme ve genel fonksiyonlar alt ölçek puanları sağlıklı gidişat ile; roller, iletişim, duygusal tepki verebilme ve gereken ilgiyi gösterme puanları ise sağlıksız gidişat ile uyumlu bulunmuştur. İlimizde denetimli serbestliğe tabi çocukların özellikleri ve aile değerlendirmesi daha önce çalışılmamış bir konu olup, bulgularımız önleyici hizmetlerin, yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi için çıkış noktaları sunarken, daha sonra yapılacak olan bilimsel araştırmalara ışık tutacaktır.

AdanaAdli tıpAile+4
Derya Keniş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Vücut sıvılarının tanımlanmasında spesifik MRNA belirteçlerinin kullanılabilirliğinin araştırılması

MRNA ekspresyonu hücre tipleri arasında farklıdır; bu özelliği ile adli örneklerde vücut sıvılarının identifikasyonu amacıyla mRNA'ların kullanılabileceği ileri sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı kan, menstruel kan, semen ve vajinal sekresyon için seçilen bir seri mRNA belirtecinin vücut sıvılarının identifikasyonunda kullanılabilirliğini araştırmaktır. Bu amaçla kan için hemoglobin beta (HBB), glikoforin A (GYPA), semen için kallikrein 3 (KLK3), semenogelin 1 (SEM1), menstruel kan için matrix metalloproteinase 10 (MMP10) ve vajinal sekresyon için Lactobacillus gasseri (Lgas), Lactobacillus crispatus (Lcris) ve Lactobacillus jensenii (Ljen) bakteri RNA'ları seçilmiştir. Transkripsiyon elongasyon faktör SII (TEF) ve E2 ubiquitin konjugasyon enzimi UbcH5b (UCE) endojen kontrol genleri olarak kullanılmıştır. Deneysel olarak hazırlanan kan, menstruel kan, semen ve vajinal sekresyon lekelerinde RNA izolasyonu (RNA/DNA/miRNA izolasyon kiti), cDNA sentezi (superscript vilo cDNA sentez kiti), single- ve multiplex-PCR yöntemlerinin uygulanması sonrasında, PCR ürünleri otomatik kapiler elektroforezde yürütülmüştür. Çalışmada kullanılan tüm mRNA belirteçleri hedef vücut sıvılarında bulunmuştur. Bunun yanında, kan belirteçleri HBB ve GYPA doğası gereği tüm menstruel kan örneklerinde bulunurken, menstruel kan belirteci MMP10 tam kan örneklerinde tanımlanmamıştır. Vajinal sekresyonda bulunması beklenen Lgas belirteci de menstruel kanda tanımlanmıştır. Semen ve menstruel kan belirteçleri ise ilgili vücut sıvısı için spesifik bulunmuştur. Seçilen kan, menstruel kan, semen ve vajinal sekresyon belirteçleri deneysel olarak hazırlanan ve farklı ortam koşullarında bekletilen 6 aylık lekelerde gösterilebilmiştir. Ayrıca 5 yıl farklı ortam koşullarında bekletilen kan lekelerinde HBB, semen lekelerinde SEM mRNA belirteçlerinin stabilitesinin oldukça yüksek olduğu gözlenmiştir. Tüm belirteçlerin aynı anda analiz edilebilmesi amacıyla yapılan deneysel çalışmalar sonunda tüm belirteçler multiplex sisteme dahil edilmiş ve 10'lu multiplex assay üretilebilmiştir. Elde edilen bulgular ile kan, menstruel kan, semen ve vajinal sekresyon için seçilen belirteçlerin hedef vücut sıvılarının tanımlanmasında kullanılabileceği, ayrıca bu belirteçlerin multiplex amplifikasyonu ile lekelerin hedef vücut sıvılarına ait olup olamayacağı konusuna bir defada cevap verebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: mRNA, vücut sıvılarının identifikasyonu, mRNA belirteçleri, adli.

Adli tıpBiyobelirteçlerMikro RNA+2
Vügar Huseynov
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

İlaç uygulanan domuzların postmortem organ ve kemiklerinde ilaç dağılımının belirlenmesi

Adli toksikolojik analizler, ölümün nedenini ve mekanizmasını belirlemede kullanılan en önemli araçlardan bir tanesidir. Zehirlenmelere bağlı ölüm olgularında geleneksel olarak kan ve idrar gibi vücut sıvıları incelenmektedir. Fakat ölümden belirli bir süre geçtikten sonra otoliz/putrefikasyon nedeniyle çürüyen ve iskeletleşmiş cesetlerde, bu örnekler analiz için uygun değildir. Böyle durumlarda, yapısal bütünlüğünü korumuş olmak kaydıyla, visseral doku ve kemik örnekleri, toksik madde ve ilaç zehirlenmesi olgularının toksikolojik analizinde alternatif birer örnek olarak kullanılabilir. Bu çalışmada, farklı sınıflardan oluşturulan ilaç gruplarının domuzlara uygulanarak, domuzlardan çürümüş-kokuşmuş halde örneklendirilen visseral dokularda ve gömülü halde örneklendirilen kemiklerde miktarsal tayin yapılması ve çürüme ve gömülmenin, elde edilen organ ve kemiklerde biriken ilaç düzeyi üzerindeki etkisinin saptanması amaçlanmıştır. Biri kontrol olmak üzere (n=4+1) her bir domuza farklı sınıflardan oluşturulan ilaç grupları; katılar gastrointestinal ve sıvılar intravenöz yolla olmak üzere toksik dozda uygulandı. Domuzlar, propofol verilerek sakrifiye edildi ve hemen taze periferal kan, organ ve kemik örnekleri alındı. Çürümenin 24., 48., 72. ve 96. saatlerinde organ örnekleri alındıktan sonra toprak altınagömülen cesetten, gömülmenin onuncu ayına kadar belirli aralıklarla feth-i kabir işlemi yapılarak kemik örnekleri alındı. Örnekler, uygun yöntemlerle analize hazır hale getirildikten sonra LC-MS/MS cihazı ile analiz edildi. Elde edilen bulgular gösterdi ki, postmortem redistribüsyon gibi henüz tam olarak açıklanamayan ve toprak altında cesedin maruz kaldığı bilinmeyen mekanizmalar nedeniyle dekompoze ve gömülü cesetlerden farklı zaman aralıklarında toplanan organ ve kemik dokularındaki ilaç düzeyleri değişkenlik arz etmektedir ve kanın uygun olmadığı koşullarda toplanan bu örnekler kandaki ilaç konsantrasyonlarını öngörmek için kullanışlı değildir.

Adli tıpDomuzKemik ve kemikler+5
İsmail Ethem Gören
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabet oluşturulmuş tavşan modellerinde postmortem vitröz sıvı ve kan düzeylerinin karşılaştırılması

Amaç: Adli Tıp uygulamalarında ölümler doğal ve doğal olmayan ölümler olmak üzere ikiye ayrılır. Doğal ölümlerin önemli bir kısmını ani beklenmedik ölümler oluşturmaktadır. Ani beklenmedik ölümlerin sebepleri arasında sistemik bir hastalığın komplikasyonları da yer alır. Diyabet dünyada ve ülkemizde sık görülen sistemik bir hastalıktır. Diyabetin akut komplikasyonları ani beklenmedik ölümlere neden olabilmektedir. Ani beklenmedik ölümlerde ölüm nedeninin anlaşılabilmesi için otopside tüm incelemelerin yapılmasına rağmen bazen ölüm nedeni ortaya çıkarılamayabilir. Ölüm nedeninin ortaya konabilmesi için postmortem biyokimya çalışmalarının yapılması gerekmektedir. Otopsi sonrası yapılacak biyokimyasal incelemeler de kana göre daha korunaklı, bakteri kontaminasyonuna daha az uğrayan vitröz sıvıda yapılması daha doğru sonuçlar verecektir. Bu sebeple diyabete bağlı ölüm olgularında postmortem kan ve vitröz sıvı glukoz düzeyleri karşılaştırılarak diyabetin akut komplikasyonlarının tanısının konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi'nden alınan 17 adet Yeni zelanda türü tavşan çalışmamız yapıldı. Tavşanlar 8 hiperglsemi, 8 hipoglisemi ve 1 kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Tavşanlar deneysel diayebet oluşturulup 5 gün takip edilmiş, daha sonra ketamin ile öldürülerek ölüm anında kan ve vitröz sıvıları alınmış, tavşanların cesedleri kendi yaşam alanlarına bırakılıp postmortem 1.gün tekrar kan ve vitröz sıvı örenkleri alınmış, alına örnekler santrifüj edilerek -20 derecede dolaba konulmuştur. Toplanan kan ve vitröz sıvılar Çukurova Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalında glukoz oksidaz kiti ile çalışılmıştır. Çıkan veriler verilerin istatistiksel analizi, Studnt t testi kullanılarak yapılmış, p<0.05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: 17 adet tavşan 8 hipergisemi, 8 hiperglisemi, 1 kontrol grubu olarak ayrıldı. Hiperglisemi ve hipoglisemi grubunun 5 günlük glukoz takibi sırasında kan glukoz düzey ortalamaları diyabetik düzeyde idi ve günler arasında anlamlı fark yoktu. Hiperglisemik tavşanların kan glukoz düzeyi ölüm anında 512±52,1 mg/dl olarak ölçüldü. Ölüm anında vitröz glukoz düzeyi ise 518,3±76,8 mg/dl olarak ölçüldü. Tavşanlar 1 gün ölü olarak bekletildikten sonra kan ve vitröz glukoz düzeyleri sırasıyla 433,9±59,3 mg/dl ve 329,8±86,6 mg/dl olarak ölçüldü. Hipoglisemik tavşanların kan glukoz düzeyi ölüm anında 39±3,8 mg/dl olarak ölçüldü. Ölüm anında vitröz glukoz düzeyi ise 53,4±13,9 mg/dl olarak ölçüldü. Tavşanlar 1 gün ölü olarak bekletildikten sonra kan ve vitröz glukoz düzeyleri sırasıyla 36±4,2 mg/dl ve 1,6±0,6 mg/dl olarak ölçüldü. Hipoglisemi grubunda vitröz sıvı 0. ve 1. gün değerleri değerlendirildiğinde iki değer arasında istatistiksel bir fark olduğu görüldü (p=0.0036). Sonuç: Diyabet hastalığı ülkemizde sık görülen hastalıklardandır. Diyabet hastalığının akut komplikasyonlarına bağlı ani beklenmedik ölümler ortaya çıkmaktadır. Ani beklenmedik ölüm nedeni ile getirilen adli vaka etiketi olan tüm olgularda biyokimyasal analizlerin yapılması, mutlaka vitröz sıvı örneklerinin alınmasının gerekli olduğu bunun tanı koymayı kolaylaştıracağı görülmektedir. Bu da ölüm nedeninin saptanmasına ve adaletin oluşmasına katkı sağlayacaktır.

Adli tıpDiabetes mellitusDiabetes mellitus-deneysel+5
Ebubekir Burak Çelik
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Moleküler otopsi: Ani beklenmedik ölüm olgularının postmortem KCNQ1 genetik varyasyonu açısından değerlendirilmesi

Amaç: Bilinen bir hastalığı olmayan kişinin ölü bulunması veya kısa bir süre içinde nedeni anlaşılamadan ölmesi, bilinen bir hastalığı olan ancak bu hastalığı ölüme neden olacak bir klinik göstermeyen kişinin ölmesi genellikle yakınları tarafından beklenmedik ölüm olarak değerlendirilir. Bu tarz olgularda ölüm sebebinin anlaşılabilmesi için otopsi yapılması gereklidir. Otopside tüm incelemelerin yapılmasına rağmen bazı olgularda ölüm nedeni ortaya çıkarılamaz ve bu durumlar negatif otopsi olarak adlandırılır. Bu grup gelecek adli tıbbının çözüm bekleyen sorunlarının başında gelmektedir. Yapılacak moleküler otopsi uygulamaları da negatif otopsi oranlarını düşürmek adına yapılması gereken çalışmaların başında gelmektedir. Bu sebeple ani beklenmedik ölüm olgularında postmortem KCNQ1 genetik varyasyonu açısından değerlendirme yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: T.C.Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde otopsileri yapılan ve ölüm nedenleri ileri çalışmalara rağmen saptanamayan, ani beklenmedik ölüm kapsamındaki 0 – 50 yaş arası olgular çalışmamız kapsamına alınmıştır. Olgulardan alınan örneklerin patolojik incelemeleri yapılarak, tüm tıbbi ve adli geçmişi incelenmiş ve ayrıca EDTA'lı tüplere alınan kan örneklerinde Anabilim Dalı'mızda ''KCNQ1'' genetik varyasyonu açısından değerlendirme yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 42 ani-beklenmedik ölüm olgusu ve 5 kontrol grubu olmak üzere toplam 47 olgu dahil edildi. Ani-beklenmedik ölüm olgularından 0-50 yaş grubu olan olgular çalışmaya alındı. 42 olgudan 15'inin (% 35,7) 40 – 50 yaş aralığında olduğu ve olgu sayısının yaşla birlikte arttığı gözlendi. Olguların 29'u (% 69) erkek, 13'ü (% 31) kadın idi. Olguların Vücut-Kitle İndeksine göre değerlendirmeleri Dünya Sağlık Örgütü Vücut-Kitle İndeksi Sınıflamasına göre yapıldı. En fazla 21 olgu (% 50) ile normal kilolu olguya rastlandı. Olgularımızın tüm olgular içerisinden rastgele seçilmiş olmaması sebebiyle obezite-risk değerlendirilmesi yapılamadı. Olguların ölüm yerlerine göre dağılımları yapıldı. 17 olgunun (% 45,9) evde öldüğü görüldü. 5 olgunun ise ölüm yeri kayıtlarına ulaşılamadı. Tüm olguların patolojik değerlendirmeleri yapıldı. (Myokard-koroner arter ve kardiyak ileti sistemi) Patolojik çalışmalar sırasında Hematoksilen-Eosin boyama yöntemi kullanıldı. Özellikle ileti sistemine ait çalışmalarda SA nodda 9 olguda (% 21,4), AV nodda 13 olguda (% 30,9) fibrozis ve yağlı değişikliğe ait görünüm izlendi. Olgulara ait KCNQ1 genetik analizlerimiz sonucunda; ekzon 13 1638. nükleotitidinde ve ekzon 16 1986. nükleotid pozisyonunda sekans varyasyonları tespit edildi. Çalışmamızda tespit edilen sekans varyasyonları birçok çalışmada mutasyon olarak yorumlanmıştır. Ancak mutasyon hakkında gerçekçi yorum yapılabilmesi için daha geniş serilerde çalışılması ve daha zengin primerlerin kullanılması gerektiği kanısındayız. Sonuç: Özellikle ileti sistemi patolojisi tespit edilen ve KCNQ1 genetik analizi sonucunda sekans varyasyonları tespit edilen olgular, bize negatif otopsi oranlarını düşürmek için bu uygulamaların rutin uygulamalar arasına girmesi gerektiğini göstermektedir. Genetik analizler yapılmadan otopsinin sonlandırılmaması gerektiği Avrupa Kardiyovasküler Patoloji Birliği tarafından da önerilmektedir. Bu şekilde ölüm nedeni saptanamayan olguların azalacağı ve adaletin daha hızlı işlemesine katkıda bulunacağına ve genetik analizler doğrultusunda kişinin ailesinde gelişebilecek muhtemel bir ölüme karşı önlemler alınabileceğine inanılmaktadır.

Adli tıpDNA mutasyon analiziGen analizi+4
Kenan Kaya
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntihar girişiminde bulunmuş vakalarla SKA 2 (rs7208505) ve SAT1 (rs6526342) gen polimorfizmleri arasındaki ilişkinin araştırılması

Giriş ve Amaç; İntihar önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışma ile SKA2 (rs7208505) ve SAT1 (rs6526342) gen polimorfizmlerinin intihar girişimi ile ilişkileri ortaya konularak, intihar davranışının genetik altyapısının anlaşılmasına katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem; Çalışma planlanırken, gerekli izinlerin alınmasının ardından Gaziantep il merkezinde bulunan hastanelerin acil servislere başvuran intihar girişiminde bulunmuş vakalardan ve sağlıklı kontrol grubundan kan örnekleri toplandı. SKA2 (rs7208505) ve SAT1 (rs6526342) gen polimorfizmlerini belirlemek üzere öncelikle örneklerde qPCR yöntemi ile polimorfizm çalışılarak floresans ışıma alınan olgular değerlendirmeye alındı. rs7208505 polimorfizmi için hasta grubundan 141, kontrol grubundan 137 kadın ve erkek olgu, rs6526342 polimorfizmi için vaka grubundan 90, kontrol grubundan ise 100 kadın olgu çalışmaya dahil edildi. Aynı zamanda vaka ve kontrol gruplarında istatistiksel olarak sosyodemografik veri karşılaştırması yapıldı. Bulgular; Çalışmamızda SKA 2 gen polimorfizmi (rs7208505) için vaka grubunda 55 AA, 51 AG ve 35 GG genotipi, kontrol grubunda ise 45 AA, 71 AG ve 21 GG genotipi tespit edilmiştir. SAT1 gen polimorfizmi (rs6526342) için ise vaka grubunda 14 AA, 66 AC ve 10 CC, kontrol grubunda ise 8 AA, 79 AC ve 13 CC genotipi tespit edilmiştir. Sosyodemografik verilere bakıldığında intihar girişiminde bulunan kadın/erkek oranı 1.8, en fazla intihar girişiminde bulunulan yaş grubunun 15-29 yaş arası, en sık kullanılan yöntemin ise ilaç kullanımı olduğu gösterilmiştir. Ayrıca intihar girişiminde bulunan olguların eğitim ve gelir düzeylerinin kontrol grubuna göre düşük, psikiyatrik hastalık görülme ve zararlı madde kullanım oranlarının yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç; Çalışmamızda vaka ve kontrol grupları rs7208505 genotipi açısından karşılaştırıldığında gen polimorfizmi ile intihar girişimi arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. rs6526342 polimorfizmi ile intihar girişimi arasında ise istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir. Bu bulguların, farklı örneklem gruplarında aynı polimorfizmler ile yapılacak yeni çalışmalarla birlikte litaratüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Adli bilimlerAdli genetikAdli tıp+3
Zekeriya Tataroğlu
Gaziantep University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

10 STR lokusunun multipleks analizi ve Çukurova popülasyonunda allel frekanslarının saptanması

Kısa ardışık tekrarlar (Short Tandem Repeats = STRs) insan genomunda 2-6 baz çifti uzunluğunda baz bloklarının, birbirlerine baş-kuyruk olacak şekilde ardışık tekrarından oluşan DNA dizileridir. Ardışık tekrar sayılarının kişiden kişiye değişiklik göstermesi, PCR ile çoğaltılabilmeleri ve degrade DNA örneklerinde analiz edilebilmeleri, onları adli amaçlı kimliklendirme ve soy bağını tespitte ideal belirteçler yapmaktadır. STR lokuslarının kimliklendirme ve akrabalık ilişkileri tayininde kullanılabilmesi için öncelikle popülasyon çalışması yapılarak, ilgili popülasyonda allel frekans dağılım oranlarının belirlenmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı 10 STR lokusunun (D10S1248, D1S1656, D2S1338, D22S1045, D19S433, TH01, D2S441, D6S1043, D12S391 ve AMEL) multipleks analizi ve bu lokusların Çukurova popülasyonunda allel frekanslarının araştırılması ve popülasyon verisinin ortaya çıkarılmasıdır. Çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Adli Genetik Laboratuvarı'nda bir başka popülasyon çalışması kapsamında alınan örneklerden hazırlanan genomik DNA'lar kullanıldı. Bu kişiler, aralarında akrabalık bağı bulunmayan ve rastgele seçilen 100 gönüllü vericiden oluşmaktaydı. İzole örneklerin analizinde 10 STR lokusunu multipleks çoğaltmaya olanak tanıyan Verifiler Kit kullanıldı. PCR reaksiyonu sonrasında PCR ürünleri kapiller elektroforezde yürütüldü. Çalışmada, 8 D10S1248 alleli (11-18), 16 D1S1656 alleli (8-21), 11 D2S1338 alleli (14-25), 9 D22S1045 alleli (10-18) , 11 D19S433 alleli (12-17.2), 6 TH01 alleli (6-10), 8 D2S441 alleli (10-16), 12 D6S1043 alleli (9-21) ve 14 D12S391 alleli (15-25) tanımlandı. Çalışılan 9 sistemin allel frekans dağılımları Hardy-Weinberg dengesi ile uyumlu bulundu. Lokusların heterozigotluk oranı 0.50 ve 0.90 arasında olup, kombine eşleşme olasılığı 1.7x10-11, kombine ayrım gücü 0.999999 ve kombine dışlama gücü 0.9998 olarak hesaplandı. Çukurova yöresi için hesaplanan yüksek ayrım gücü nedeniyle, 9 STR sisteminin birlikte bu yörenin adli amaçlı analizlerinde kullanılabilecek geçerli genetik işaretler olabileceği düşünülmektedir.

Adli bilimlerAdli tıpAlleller+7
Ayça Ulubay
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vajinal sıvının saptanmasında kullanılan lactobacillus türlerinin varlığını etkileyen faktörlerin araştırılması

Amaç: Vücut sıvılarının tanımlanması adli araştırmalarda olay yerinin yeniden canlandırılması ve olayın nasıl olduğunun belirlenmesinde gereklidir. Vücut sıvılarının ve lekelerinin identifikasyonunda serolojik testlere ek olarak insan RNA analizine dayalı metotlar geliştirilmiştir. Vücut sıvılarının identifikasyonunda bakterilerin kullanımı da araştırılmış ve çalışmalar vajinal spesifik bakterilerin vücut sıvılarının identifikasyonunda kullanılabilecek umut vaat eden bir yol olabileceğini göstermiştir.Bu çalışmada, vajinal enfeksiyonlu kadınlar ile postmenoz dönemdeki kadınlardan alınan vajinal sürüntü örneklerinde Lactobacillus gasseri, Lactobacillus crispatus ve Lactobacillus jensenii'nin dahil edildiği çeşitli Lactobacillus tiplerinin varlığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma için Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kadın Doğum ve Hastalıkları Polikliniğine 04.04.2016-20.06.2016 tarihleri arasında gelen, yazılı ve sözlü onamı alınan 91 gönüllüden alınan vajinal sürüntü örnekleri dahil edilmiştir. Alınan örnekler 30 kontrol grubu, 31 enfeksiyon grubu, 30 post menopozal yaş grubu olarak sınıflara ayrılmıştır. Aradığımız Lactobacillus türlerine ait 16S-23S rRNA intergenic spacer bölgesinin, sırasıyla RNA izolasyonu, cDNA sentezi ve PCR'ı yapılmıştır. PCR sonrası ürünler kapiller elektroforezde yürütülmüştür. Bulgular: Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare test istatistiği kullanıldı. Kontrol grubunda yer alan 30 olgunun 28'inde Lactobacillusgasseri olduğu, enfeksiyon grubunda yer alan 31 olgunun 21'inde, post menopozal dönemdeki olguların 15'inde Lactobacillusgasseri olduğu görüldü. Yapılan istatistiksel analiz sonucu hem enfeksiyon grubunda hemde post menopozal grupta aradığımız Lactobacillusgasserinin saptanma oranında anlamlı bir azalma olduğu görüldü(p<0,001). Kontrol grubunda yer alan 30 olgunun 29'unda Lactobacilluscrispatus olduğu, enfeksiyon grubunda yer alan 31 olgunun 26'sında, postmenopozal dönemdeki olguların 16'sında Lactobacilluscrispatus olduğu görüldü. Yapılan istatistiksel analiz sonucu kontrol ve enfeksiyon grubuna göre postmenopozal grupta aradığımız bakteri türünün saptanma oranında anlamlı bir azalma olduğu görüldü(p<0,001). Kontrol grubundaki 30 olgudan ancak 15'inde Lactobacillusjenseninin olduğu, enfeksiyon grubunda 31 olgunun 14'ünde, postmenopozal dönemdeki 30 olgudan sadece 2'sinde Lactobacillusjenseni'nin olduğu, istatistiksel analiz sonucu kontrol ve enfeksiyon grubuna göre postmenopozal grupta aradığımız bakteri türünün saptanma oranında anlamlı bir azalma olduğu görüldü(p<0,001). Sonuç: Enfeksiyon tanısı alan örneklerin %12.9'unda, postmenopozal dönemdeki olguların %46.6'sında hiçbir Lactobacilllus türünün tanımlanmamış olması, vajinal sıvının veya lekenin tanımlanmasında alınan negatif sonuçların vajinal sekresyonun dışlanmasında kullanılamayacağını, ancak pozitif sonuçların özellikle şu ana kadar vajinal sekresyonun tanımlanmasında hiç serolojik yöntem bulunmaması sebebi ile oldukça önemli olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Cinsel saldırı, Lactobacillus,RNA, Vajinal sekresyon, Vücut sıvılarının identifikasyonu

Adli tıpCinsel suçlarLactobacillus+5
Eren Akgündüz
Çukurova University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda organ ve doku ticareti suçu

Ülkeler yasal olmayan yollardan yapılan hukuka aykırı organ nakillerini önlemek için iç hukuklarında çeşitli önlemler almışlardır. Alınan bu önlemlerin temelinde var olan nedenlerden birisi yasa dışı yollardan yapılan organ nakillerinin neden olduğu insan hakları ihlallerini önlemek iken bir diğer neden ise, dünya genelinde önemli bir problem olan organ kıtlığı ve bu kıtlığın neden olduğu organ ticareti suçu ile etkili bir şekilde mücadele edebilmektir. Bu nedenle, pek çok ülke, hukuk dışı yollardan yapılan özellikle de vericiden ona belirli bir maddi bir çıkar sağlamak suretiyle organ temin edilmesini suç olarak kabul edip ceza hukukunda yaptırıma bağlamıştır. Bu ülkelerden birisi de Türkiye olup vericiden maddi bir çıkar karşılığında organ veya doku temin edilmesi Türk Ceza Kanununda organ veya doku ticareti suçu olarak yaptırıma bağlanmıştır. Bu tez çalışmasında; hangi durumlarda yaşayan kişilerden ya da ölülerden organ temininin hukuka uygun olarak kabul edileceği irdelendikten sonra organ veya doku ticareti suçunun sebepleri ve organ veya doku ticareti suçuna ilişkin Türk Ceza Kanununda yer alan hükümler ayrıntılı olarak değerlendirilmeye çalışılacaktır. Çalışmanın tartışma ve sonuç kısmında ise yaşayan kişilerden hukuka aykırı yollardan maddi bir çıkar karşılığında organ veya doku temin edilmesi olarak adlandırılan organ veya doku ticareti suçunun canlı vericiler açısından neden olabileceği insan hakları ihlalleri tartışıldıktan sonra, söz konusu suçla mücadelede etkili olabilecek hukuksal ve toplumsal temelli çeşitli önerileri sunulmaya çalışılacaktır.

Adli tıpBeyin ölümüDoku nakli+7
Yiğit İltaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Yasadışı maddelerin kurutulmuş kan damlalarında LC-MS/MS yöntemi kullanılarak analiz edilmesi

Damar yolu açılarak alınan venöz kan, yasadışı maddelerin analizi için altın standart olarak kabul edilmektedir. Ancak, bu uygulama, yüksek taşıma ve saklama maliyeti, girişimsel olması, örnek almak için sağlık profesyoneli ihtiyacı ve kan yolu ile bulaşan hastalıkların yayılabilmesi gibi beraberinde birçok sınırlılık ve/veya zorluk getirmektedir. Bu noktada, klasik kan alma yönteminin getirdiği zorlukların üstesinden gelmek adına Kurutulmuş Kan Damlası (KKD) iyi bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma ile venöz damardan alınarak kurutulan kan damlalarının, yasadışı maddelerin tespit edilmesi açısından, tam kan sonuçlarını temsil edebilme kapasitesi araştırılacaktır. Elde edilen bilgiler ile KKD'nin adli uygulamalarda ne kadar kullanışlı olduğunun ve uygulamalarda getireceği avantajların/dezavantajların belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada, ilk olarak, yöntem validasyonu yapılmıştır. Bu kapsamda, bilinen miktardaki yasadışı madde metabolitlerinin temiz kana eklenmesiyle hazırlanan KKD'lerdeki geri kazanım oranları ölçülmüştür. Bu oranlar tespit edildikten sonra, gerçek olgular üzerindeki kullanışlılığını ölçmek maksadıyla, Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Adli Toksikoloji Laboratuvarı'na başvuran gönüllü kişilerden damar yolu ile alınan venöz kan kullanılmıştır. Herhangi bir madde kullanmadığı tespit edilen kişilere ait örnekler çalışmaya dahil edilmemiş ve kıyaslama yalnızca venöz kanı pozitif çıkan denekler üzerinden yapılmıştır. Örnek alma süreci, toplam pozitif örnek sayısı 100'e ulaşana kadar sürdürülmüştür. Çalışmaya dahil edilen ondört maddeden dört tanesi için KKD kartlarından yeterli geri kazanıma ulaşılamamıştır. Geriye kalan on maddeden bir tanesi için ise elde edilen veriler anlamlı olsa da tespit ve teşhis limitleri yüksek olduğu için rutin analize yatkın olmadıkları değerlendirilmiştir. Geriye kalan dokuz maddeye yönelik tam kan ile KKD analizlerinin kıyaslanması sonucunda ortaya çıkan istatistiksel veriler anlamlıdır. Geliştirien KKD yöntemi gerçek örnekler üzerinde de uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlar, yöntemin henüz rutin uygulamaya geçirilmeye hazır olmadığını ve biraz daha geliştirilmeye ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Bu bakımdan üzerinde biraz daha çalışmak suretiyle, adli uygulamalarda tam kan yerine KKD yöntemi kullanılabileceği ve KKD'nin getireceği avantajlardan faydalanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Böylece, hem uygulama açısından birçok kolaylık sağlanacak hem de yasadışı madde analizlerinin uygulama, saklama ve taşıma maliyetleri ciddi oranda düşecektir. Ayrıca, bu çalışmadan elde edilen veriler ve bu konu üzerinde yapılacak kapsamlı çalışmalar, laboratuvar dışındaki uygulama sahalarında ve olay yerinde pratik, hızlı ve güvenilir örnek elde edilmesinin önünü açacaktır. Anahtar Sözcükler: Adli Toksikoloji, Kurutulmuş Kan Damlası, Narkotik, Yasa Dışı Madde, Venöz Kan.

Adli tıpKanKan sayımı+3
Çağdaş Ufuk Kacargil
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ülkemizde cinsel istismar ile ilgili ceza yasalarının gelişmiş ülkelerin yasaları ile karşılaştırılması

Ülkemizde Cinsel İstismar İle İlgili Ceza Yasalarının Gelişmiş Ülkelerin Yasaları İle Karşılaştırılması Türk Ceza Kanunu'nda cinsel istismar tanımlanmıştır. Buna göre cinsel istismar denilince "On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar" anlaşılır. Ülkemizde ve dünyada çocukların cinsel istismara uğrama oranları oldukça yüksektir. Ancak unutulmamalıdır ki ortaya çıkabilen cinsel istismar olguları buzdağının yalnızca görülen kısmıdır. Yasalarımızda sanık konumundaki kişiler için özel düzenleme getirilmediği, istismarcı olarak nitelenen kişilerin tek bir potada eritildiği, flört ilişkilerinin dahi bu kapsamda ele alındığı görülmektedir. Cinsel istismar olgularında temel yaklaşımın cezalandırmak olduğu, sonraki süreçte mağdur ya da sanığa yönelik koruma-engelleme tedbirlerinin uygulamada pek karşılık bulmadığı da göze çarpmaktadır. Bu çalışma ile cinsel istismar mağdurlarının tedavisinde, sanıklara verilen cezalarda uluslararası uygulamalar karşılaştırılmış ve incelenmiştir. Türk Ceza Kanunu içinde yer alan cinsel istismar suçunda, mağdur ve sanıklar ile ilgili düzenlemeler İtalyan, Alman ve İsveç Ceza Kanunlarında yer alan düzenlemeleri ile karşılaştırılmıştır. Bunun sonucunda kanun içerikleri birbirinden ayıran bir takım farklılıklar olsa da genel itibariyle ülkelerin birbirine benzeyen yasalara sahip oldukları belirlenmiştir. Ayrıca Türk Ceza Kanunu'nun diğer ülkelere kıyasla cezalandırma açısından İtalyan Ceza Yasası ile benzerlik göstererek, diğer iki ülkeye kıyasla daha yüksek cezalar barındırdığı görülmüştür. Alman Ceza Kanun'unda cezaların daha çok hapis ya da para cezası olarak seçimlik halde, İsveç Ceza Kanunu'nda yine aynı şekilde seçimlik olmasa da hapis cezaların düşük seviyede olduğu göze çarpmıştır. Ayrıca, İtalyan Ceza Kanunu dışındaki ülkelerde, faili cezalandırmak dışında, mağdurun korunması ya da rehabilite edilmesi açısından hükümlerin olmadığı görülmüştür. Bu durum Türkiye'de her ne kadar 29782 sayılı "Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlardan Hükümlü Olanlara Karşı Uygulanacak Tedavi ve Diğer Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik" ile giderilmeye çalışılsa da uygulamada çok fazla yer almadığı görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Ceza, cinsel istismar, çocuk, istismarcı, yasa

CezaCinsel saldırı suçuCinsel suçlar+5
Ayten Püren Doğanay
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00