
10
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
OKB hastalarında içgörünün silik nörolojik belirtiler ve minör fiziksel anomaliler ile ilişkisi
Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), obsesyon ve/veya kompulsiyonların bulunduğu, kişinin işlevselliğini ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen süreğen bir ruhsal bozukluktur. OKB'de hastalık seyrini ve tedavi yanıtını etkileyen en önemli faktö rlerden biri; hastanın içgö rü sü dü r. DSM-5'te OKB tanılı hastalarda içgörü düzeyi üç kategoride sınıflandırılmaktadır: iyi, kötü ve yok (sanrısal). İçgörüsü kötü ve içgörüsü yok olan OKB hastalarının psikotik spektrumda yer alıp almadığı konusu hala tartışılmaktadır. İçgörüsü zayıf olan OKB hastaları, psikotik spektrumla daha yakından ilişkilendirilirken, bu hastaların nöropatolojik bakımdan OKB'nin farklı bir alt kategorisi olabileceği belirtilmiştir. Çalışmamızda amacımız, içgörüsü kötü ve içgörüsü olmayan OKB hastaları ile içgörüsü iyi olan OKB hastalarını silik nörolojik belirtiler (SNB) ve minör fiziksel anomaliler (MFA) açısından karşılaştırmak, içgörünün bu belirtilerle ilişkisini incelemek ve OKB'nin nörogelişimsel temellerine yönelik yeni bilgiler sunmaktır. Psikiyatri polikliniğine başvuran ve klinik değerlendirme ile OKB tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Özellikler Veri Formu, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOCS), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği, Waldrop Minör Fiziksel Anomaliler Ölçeği, Silik Nörolojik Belirtiler Ölçeği uygulanmıştır. Gruplar, Brown İnançların Sabitliği Ölçeği Puanına göre belirlenmiştir. 0-12 puan aralığında olanlar Yüksek İçgörü Grubu, 12-24 puan aralığında olanlar Düşük İçgörü Grubu olarak sınıflandırılmıştır. Gruplar arasında yaş, sosyoekonomik düzey, eğitim seviyesi, toplam hastalık süresi, çalışma durumu, medeni hal, ailede OKB öyküsü gibi sosyodemografik veriler açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Y-BOCS toplam puanı, düşük içgörüye sahip grupta istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. İçgörü ölçekleri arasında (Brown İçgörü Değerlendirme Ölçeği ile Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği'nin 11. Maddesi, İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği ) anlamlı düzeyde korelasyon tespit edilmiştir. Düşük içgörüye sahip hastalarda hastalık daha erken yaşlarda başlamıştır. Çalışmamızda gruplar MFA Waldrop Toplam Puan açısından değerlendirildiğinde düşük içgörüye sahip hastaların MFA Waldrop toplam puanı, yüksek içgörüye sahip hastalardan yüksek saptanmıştır. İçgörü düzeyi düşük OKB hastaları, içgörü düzeyi yüksek OKB hastaları ile karşılaştırıldığında Kraniyo-Fasial toplam MFA puan, Periferik toplam MFA puan, MFA-Göz, MFA-Kulak toplam puan, Düşük Kulak, Yumuşak ve Bükülebilir kulak, Yüksek damak MFA oranları anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Gruplar incelendiğinde, düşük içgörü grubunda, yüksek içgörü grubuna göre silik nörolojik belirtiler toplam puanı, duyusal entegrasyon, motor koordinasyon, karmaşık motor hareketler, diğer belirtiler puanları istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız içgörü düzeyi düşük OKB hastalarında minör fiziksel anomalileri değerlendiren literatürdeki ilk çalışmadır. Çalışmamızda hipotezimizi destekleyecek şekilde içgörü düzeyi düşük OKB hastalarında, içgörü düzeyi yüksek OKB hastalarına göre minör fiziksel anomali ve silik nörolojik belirtiler oranı daha yüksek oranda tespit edilmiştir. Düşük içgörüye sahip OKB hastalarının, erken yaşta başlayan OKB'in nörogelişimsel modeli ile açıklanan başka bir alt türü olduğu görüşü çalışmamızla desteklenmiştir. Bulgularımız, bu anomalilerin daha önce birçok nörogelişimsel bozukluk ve durumda arttığını gösteren literatürü genişletmektedir. Çalışmamız literatürdeki OKB hastalarında minör fiziksel anomaliler ve silik nörolojik belirtilerin birlikte değerlendirildiği ilk çalışmadır. Minör fiziksel anomaliler, deri ve ekleri ile ilgili gelişimi, silik nörolojik belirtiler ise motor belirtilere işaret eden beyin gelişimini temsil eder. Aynı ektodermden gelişen bu iki değişkenin İçgörü düzeyi düşük OKB hastalarında yüksek oranda tespit edilmesi İçgörü düzeyi düşük OKB'nin nörogelişimsel modelini destekleyerek psikotik spektrumdaki yerine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: İçgörü, Minör fiziksel anomaliler, silik nörolojik belirtiler, nörogelişimsel hipotez.
Erişkin tip dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu'nun kronotip özellikleri ve eşlik eden ek psikiyatrik tanıların araştırılması
Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu çocukluk çağında başlayan, ergenlik ve erişkin yaşamı boyunca da devam edebilen nörogelişimsel bir bozukluktur. İnsanlar biyolojik ve davranışsal açıdan sabahçılık ve akşamcılık şeklinde farklı kronotiplere sahiptirler. Psikiyatrik bozuklukların kronotip farklılıklarıyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu' nun kronotip özellikleri ve eşlik eden ek psikiyatrik tanıların araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi' nde yürütülmüş kesitsel bir çalışmadır. DEHB tanılı 33 olgu üzerinde yürütülmüştür. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu belirtilerini taramak ve klinik görüşmeye alınacak olguları belirlemek amacıyla Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği ve Erişkin DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri kullanılmıştır. Klinik görüşmeye alınan olgulara Erişkinlerde DEHB için Tanısal Görüşme, Sabahçılık Akşamcılık Anketi, DSM-IV Eksen 1-2 Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme uygulanmıştır. Bütün olgularda DSM-5 tanı kriterlerine göre değerlendirme yapılmıştır. Bulgular: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu' nun psikiyatri polikliniğine ilk kez başvuran olgularda görülme sıklığı % 18,3 bulunmuştur. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanılı olgularda akşamcılık görülme oranı klinik popülasyona ve kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanılı olgulara yüksek oranda komorbid psikiyatrik tanının eşlik ettiği saptanmıştır. Sonuç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, erişkin psikiyatri polikliniklerinde genel popülasyona göre daha sık görülmektedir. Bu bozukluğa sahip bireylerin biyolojik ve davranışsal ritimlerdeki farklılıklar ve eşlik eden komorbid psikiyatrik tanılar açısından da sorgulanması gerekmektedir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu'nun kronobiyolojik yönü ile ilgili daha fazla sayıda çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: erişkin, dikkatsizlik, hiperaktivite, dürtüsellik, kronotip
Panik bozukluğu hastalarında serum miRNA ekspresyon profilinin değerlendirilmesi
Giriş: miRNA'lar son yıllarda psikiyatri alanında araştırılmaya başlanmış olsa bile anksiyete bozukluklarında çalışmaları kısıtlıdır. Araştırmamız panik bozukluğunda psikotrop kullanımının ve ek psikiyatrik hastalığın dışlandığı ilk miRNA ekspresyon çalışması olmuştur. Amaç: Panik bozukluğunda miRNA'ların serum düzeylerinin biyobelirteç olarak kullanılabilirliğinin ve ekspresyonu değişen miRNA'ların ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada 35 panik bozukluğu hastası ve 35 sağlıklı kontrole sosyodemografik ve klinik bilgi formu, SCID-I, PBŞÖ uygulanmıştır. Her iki gruptan genetik değerlendirme için 2 tüp periferik venöz kan alınmıştır. Alınan kanlarda RT-PCR yöntemi ile miRNA ekspresyon analizi yapılmıştır. Bulgular ve Tartışma: Panik bozukluğu grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre 8 adet miRNA ekspresyon düzeyinin farklı olduğu bunlardan 5 tanesinin upregüle, 3 tanesinin de downregule olduğu saptanmıştır. PBŞÖ alt maddeleri ve toplam puanı ile miRNA ekspresyon seviyeleri arasında korelasyon saptanmamıştır. İki grup arasında miR-1297 ve miR-4465 ekspresyon seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Her iki miRNA'nın da GABAA reseptör alt tiplerini etkileyen gen bölgelerini düzenlediği bilinmektedir. Sonuç: Panik bozukluğunun etyolojisinde rol oynadığı düşünülen GABAA genlerini düzenleyen miR-1297 ve miR-4465 ekspresyon düzeyleri panik bozukluğu grubunda sağlıklı kontrollere göre upregüle bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: panik bozukluğu, miR-1297, miR-4465, GABA
Şizofreni hastalarında iskemi modifiye albümin (İMA), albümin, total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve interlökin-18 seviyelerinin incelenmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı tedavi almayan ve en az 1 yıldır düzenli tedavi alan şizofreni hastalarında plazma İskemi Modifiye Albümin (İMA), Total Antioksidan Seviye (TAS), Total Oksidan Seviye (TOS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ), Albümin ve İnterlökin-18 (İL-18) düzeylerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve hastalık şiddeti ve işlevsellikleri ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 01.04.2022-01.04.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran 18-65 yaşları arasında DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı almış; hiç tedavi almamış ya da en az 1 aydır tedavi almayan 41 hasta, en az 1 yıldır düzenli tedavi alıp remisyonda olan 50 hasta ve 50 sağlıklı gönüllü katılımcı dahil edilmiştir. Toplam üç grup oluşturuldu. Grup 1: Hiç tedavi almamış ya da en az 1 aydır tedavi almayan 41 şizofreni hastası, Grup 2: En az 1 yıldır düzenli tedavi alıp remisyonda olan 50 şizofreni hastası, Grup 3: Yaş, cinsiyet ve eğitim seviyesi açısından eşleştirilmiş 50 sağlıklı gönüllü katılımcı (kontrol grubu) çalışmaya dahil edildi. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu; hasta grubundaki bireylere ise Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI) ve Sheehan Yeti Yitimi Ölçeği (SYÖ) uygulandı. Katılımcılardan en az 12 saat açlık sonrası venöz kan örnekleri toplandı. İMA, TOS, TAS EREL yöntemi kullanılarak Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalına ait laboratuvarda otoanalizörde ticari kit kullanılarak çalışıldı. Albümin ve İL-18 düzeyleri Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalına ait laboratuvarda ELİSA yöntemi ile ticari kit kullanılarak çalışıldı. Verilerimizin istatistiksel değerlendirmesinde IBM SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 21.0 for windows istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızın ana bulgusu; oksidatif stres parametrelerinden biri olan İMA'nın tedavi almayan grupta tedavi alan gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olmasıdır. Bir diğer önemli bulgu ise IL-18'in tedavi almayan grupta kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük olmasıdır. Sonuçlar: Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler; şizofreni hastalarında oksidatif stresin arttığını ve oksidatif stres parametrelerinden biri olan İMA'nın şizofreni patogenezinde yeri olabileceğini kanıtlamaktadır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Şizofreni, Oksidatif Stres, İMA, TOS, TAS, OSİ, İL-18
Travma sonrası stres bozukluğu hastalarında BDNF, CREB ve CRP seviyeleri çalışması
Amaç: Travma sonrası stres bozukluğu savaş (TSSB), fiziksel şiddet, çocukluk çağı ihmalleri, cinsel istismar, araba kazaları, deprem ve öteki doğal afetler gibi yaşamı tehdit eden durumlar sonucu ortaya çıkan kompleks bir sendromdur. TSSB etiyopatogenezindeki mekanizmaların çoğu hala belirsizliğini korumaktadır. Çalışmamızda TSSB hastalarında Brain Derived Neurotrophic Factor (BDNF), cAMP Response Element-Binding Protein (CREB) ve C-Reaktif Protein (CRP) düzeylerini, TSSB etyolojisindeki yerini ve bunun sosyodemografik, klinik özellikler ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve Psikiyatri uzmanları tarafından DSM-V tanı kriterlerine göre TSSB tanısı almış 18-65 yaş arasında 50 hasta ve yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi eşleştirilmiş 40 sağlıklı kontrol grubu alındı. TSSB tanısı almış hastalardan ve kontrol grubundan bir kez kan örneği alındı ve ELİZA kitleri kullanılarak plazma BDNF, CREB ve CRP düzeyleri ölçülerek karşılaştırıldı. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Dissosiatif Yaşantılar Ölçeği (DES) uygulandı, ayrıca hasta gruba Klinisyen Tarafından Uygulanan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Ölçeği (CAPS) uygulandı. Bulgular: TSSB grubunun BDNF ve CREB düzeyleri kontrol grubuna oranla anlamlı olarak daha düşük düzeyde, CRP düzeyleri ise anlamlı olarak yüksek saptandı . BDNF, CREB ve CRP düzeylerinin birbiri ile güçlü bir ilişkilerinin olduğunu tespit ettik. Sonuç: Çalışmamızda BDNF ve CREB düzeylerinin hastalarda kontrollere göre düşük, CRP düzeylerinin yüksek olduğunu tesbit ettik. BDNF ve CREB düzeylerinin hastalarda kontrollere göre daha düşük seviyelerde, CRP düzeylerinin ise yüksek seviyelerde olması, nöroplastisitede azalma ve bozulmuş inflamatuar yanıtın TSSB patofizyolojisinde rol alabileceğini göstermektedir.
Bipolar bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk, bipolar bozukluk ve obsesif kompulsif bozukluk eştanılı hastalar: Klinik özellikler, kişilik ve mizaç özelliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu araştırmanın amacı Bipolar Bozukluk (BPB), Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), Bipolar Bozukluk ve Obsesif Kompulsif Bozukluk (BPB-OKB) eştanılı hastalarda sosyodemografik özellikler, hastalık özellikleri ve klinik gidişin belirlenmesi, eş tanının hastalık belirti şiddetine etkisinin ölçeklerle incelenmesi, hem ayrı ayrı hem de eş tanı durumunda hastalık ile kişilik ve mizaç özelliklerinin ve dürtüselliğin bir bağlantısı olup olmadığının incelenmesidir. Yöntem: Araştırmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran DSM-IV tanı ölçütlerine göre BPB, OKB (Majör Depresyon eşlik eden ve etmeyen), BPB-OKB eştanısı alan 18-65 yaş arası 200 hasta dahil edilmiştir. Olgulardaki güncel OK belirtilerin şiddetini ve içeriğini belirlemek için bütün örnekleme Yale Brown Obsesyon Kompülsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ) uygulanmıştır. BPB tanılı hastalarda manik durumun şiddetini ölçmek amacıyla Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) uygulanmış, YMDÖ'nde 12 ve üstü puan alan olgular çalışmaya dahil edilmemiştir. Bütün olgulara depresyon şiddetini belirlemek için Beck Depresyon Envanteri (BDE), öznel ve bedensel anksiyete şiddetini ölçmek için Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), dürtüsellik şiddetini ölçmek için de Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 (BIS-11) uygulanmıştır. Ayrıca tüm olgulara Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ) ve Sheehan Yeti Yitimi Ölçeği (SYYÖ) uygulanmıştır. Ortalama mizaç puan hesaplaması amacıyla TEMPS-A Mizaç Ölçeği (Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris ve San Diego–Autoquestionnaire) ve kişilik özelliklerinin değerlendirilmesi amacıyla Gözden Geçirilmiş/Kısaltılmış Eysenck Kişilik Anketi Formu (EKA-GGK) uygulanmıştır. Hastalar ötimi (BDE<17 ve YMDÖ<12) ve MD (BDE≥17) olarak tanımlanmıştır. OKB hastalarında YBOKÖ'ne göre OK belirtilerin şiddeti (0-7: subklinik; 8-15: hafif; 16-23: orta; 24-31: ciddi; 32-40: aşırı) tanımlanmıştır. OKB tipi belirlemede hastalarda işlev kaybına yol açan, OK belirtilerin sürecin büyük çoğunluğunda bulunduğu durum kronik tip olarak adlandırılırken aralarda en az 3 aylık iyileşme dönemleri olan remisyon ve relaps dönemlerinin olduğu durum epizodik tip olarak adlandırılmıştır. Hastalar SCID-I uygulanarak tanı netleştirmesinden sonra 4 gruba ayrılmıştır. Böylece BPB grubu (s=75), BPB-OKB grubu (s=40), OKB grubu (s=40) ve OKB-MD grubundaki (s=45) hastalar çeşitli sosyodemografik, klinik, dürtüsellik, kişilik ve mizaç özellikleri açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: BPB'ye OKB eklenmesi durumunda BPB şikayetlerinin başlangıç yaşı daha erken (p=0.036); BPB alt tiplerinden BPB 2 ve BPB NOS oranı daha fazladır (p<0.001). Psikiyatrik yatış sayısı hem BPB grubunda (p<0.001) hem de BPB-OKB grubunda (p<0.001) OKB grubuna kıyasla daha yüksektir; OKB'ye BPB eklendiğinde MD'ye kıyasla (p=0.032) daha yüksektir. İntihar girişimi öyküsü de aynı şekilde hem BPB grubunda (p=0.047) hem de BPB-OKB grubunda (p=0.004) OKB grubuna kıyasla daha yüksektir; OKB ve BPB eş tanısında OKB ve MD eş tanısına kıyasla (p=0.009) daha yüksektir. İntihar girişimi sayısı BPB-OKB grubunda hem OKB grubuna (p<0.001) kıyasla hem de OKB-MD grubuna (p=0.018) kıyasla daha fazladır. Travma öyküsü OKB'ye MD eklendiğinde (p=0.016) artarken, cinsel travma öyküsü hem BPB eklendiğinde (p=0.039) hem de MD eklendiğinde (p=0.009) artmıştır. Umutsuzluk skorları OKB tanısına hem BPB eklendiğinde (p=0.003) hem de MD eklendiğinde (p<0.001) daha yüksektir; depresyon eşlik etmesinin BPB eklenmesine kıyasla (p=0.005) daha fazla arttırdığı saptanmıştır. Depresif belirtilerin BPB'ye OKB eklendiğinde (p=0.032) BPB'ye kıyasla; hem de OKB'a BPB eklendiğinde (p=0.001) OKB'ye kıyasla arttığı; diğer yandan OKB-MD grubunda hem OKB grubuna (p<0.001) kıyasla hem de BPB-OKB grubuna (p<0.001) kıyasla arttığı saptanmıştır. Anksiyetenin da aynı şekilde hem BPB'ye OKB eklendiğinde (p=0.010) BPB'ye kıyasla; hem de OKB'a BPB eklendiğinde (p<0.001) OKB'ye kıyasla arttığı; diğer yandan OKB-MD grubunda hem OKB grubuna (p<0.001) kıyasla, hem de BPB-OKB grubuna (p=0.006) kıyasla anksiyetenin arttığı saptanmıştır. İntihar düşünceleri açısından bakıldığında, BPB-OKB grubunda hem BPB grubuna (p=0.004) hem de OKB grubuna (p<0.001) kıyasla BİDÖ skorlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. OK belirtilerin şiddetinin OKB'ye BPB eklendiğinde (p<0.001) daha hafif MD eklendiğinde (p=0.013) ise daha ağır seyrettiği saptanmış diğer yandan BPB-OKB grubunda OK belirtiler OKB-MD grubuna kıyasla (p<0.001) daha hafif seyretmektedir. OKB'ye MD eşlik ettiğinde kronik tip OKB daha fazla oranda görülürken, BPB eşlik ettiğinde epizodik tip OKB (p=0.017) görülme oranı artmıştır. Dini obsesyon ve törensel kompülsiyonlar OKB grubuna kıyasla hem BPB-OKB'de (p=0.002, p=0.011) hem de OKB-MD'da (p<0.001, p=0.002) daha yüksek oranda görülmektedir. Dürtüsellik açısından bakıldığında plan yapamamada hem BPB grubu (p=0.012) hem BPB-OKB (p=0.027) grubu hem de OKB-MD (p=0.040) grubu OKB grubundan fazla saptanmıştır. Motor dürtüsellik skorlarının BPB (p=0.007), BPB-OKB (p=0.005) ve OKB-MD (p=0.016) gruplarında OKB grubundan daha yüksektir. Dikkat skorları BPB-OKB (p=0.016) ve OKB-MD (p=0.001) gruplarında OKB grubundan daha yüksektir. Toplam dürtüsellik skorları BPB (p=0.006), BPB-OKB (p=0.003) ve OKB-MD (p=0.004) gruplarında OKB grubundan daha yüksektir. Kişilik skorları açısından kendini iyi gösterme/yalan alanında BPB (p=0.035) ve OKB gruplarında (p=0.014), BPB-OKB grubuna göre daha yüksektir; psikotisizm skorları BPB (p=0.017) ve BPB-OKB gruplarında (p=0.017) OKB grubundan; BPB-OKB grubunda OKB-MD grubundan (p=0.013) daha yüksektir; nörotisizm skorları OKB-MD grubunda OKB (p<0.001) ve BPB-OKB gruplarından (p=0.003) daha yüksektir. Mizaç özellikleri açısından depresif mizaç, BPB-OKB (p=0.039) ve OKB-MD gruplarında (p<0.001) OKB grubundan daha fazladır; diğer yandan OKB-MD grubunda BPB-OKB grubundan (p=0.035) daha fazladır. Siklotimik mizaç da BPB-OKB (p=0.009) ve OKB-MD gruplarında (p<0.001) OKB grubundan daha fazladır. İrritabl mizaç BPB-OKB grubunda OKB (p=0.006) ve BPB (p=0.034) gruplarından daha fazladır; diğer yandan OKB-MD grubunda OKB grubundan (p<0.001) daha fazladır. Anksiyöz mizaç BPB-OKB (p=0.016) ve OKB-MD gruplarında p<0.001) OKB grubundan daha fazladır; diğer yandan OKB-MD grubunda BPB-OKB grubundan (p=0.005) daha fazladır. Sonuç: BPB ve BPB-OKB grubu karşılaştırıldığında BPB şikâyetlerinin eş tanı durumunda daha erken başlangıç gösterdiği saptanmıştır. BPB tipi açısından karşılaştırıldığında BPB II ve BPB NOS eş tanı durumunda daha fazla iken BPB I'in BPB grubunda belirgin derecede yüksek olduğu saptanmıştır. BPB'a OKB eklenmesinin intihar düşüncesini arttırdığı, irritabl mizaç puanlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Kişilik yapılanması BPB grubunun BPB-OKB grubuna kıyasla kendini daha çok iyi gösterme eğiliminde olabileceği saptanmıştır. Psikiyatrik yatış sayısının, intihar girişiminin, kişilik yapılanması açısından psikotisizmin ve dürtüsellik açısından motor dürtüsellik, plan yapamama ve genel olarak dürtüselliğin BPB grubunda OKB grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. OKB ve BPB-OKB grubu karşılaştırıldığında obsesif belirtilerin, kompülsif belirtilerin ve toplam OK belirtilerinin OKB tek tanısında BPB eş tanısına kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır. OKB şiddetinin de eş tanı durumunda daha hafif seyrettiği, tek tanı durumunda daha ağır seyrettiği saptanmıştır. Obsesyon ve kompülsiyon tipleri açısından karşılaştırıldığında dini obsesyonlar ve törensel kompülsiyonların, intihar düşüncelerinin, toplam dürtüselliğin ve dikkat, motor dürtüsellik, plan yapamamanın da BPB eklenmesi durumunda daha fazla olduğu saptanmıştır. Psikotisizmin BPB-OKB tanısında, kendini iyi göstermenin ise OKB tek tanısında daha yüksek oranda gözlendiği saptanmıştır. Depresif mizaç, siklotimik mizaç, irritabl mizaç ve anksiyöz mizacın da BPB eklendiğinde daha fazla görüldüğü gözlenmiştir. BPB-OKB ve OKB-MD grupları karşılaştırıldığında psikiyatrik yatış sayısı, intihar girişimi öyküsü ve sayısı BPB eşlik ettiğinde daha yüksek saptanmıştır. Obsesif belirtilerin, kompülsif belirtilerin ve toplam OK belirtilerinin MD eş tanısında BPB eş tanısında kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır. OKB'ye MD eşlik ettiğinde kronik tip OKB daha fazla oranda görülürken BPB eşlik ettiğinde epizodik tip OKB görülme oranı artmıştır. OKB-BPB eş tanısında OKB şiddeti hafif seyrederken OKB-MD eş tanısında daha ağır şiddette olduğu gözlenmiştir. Nörotisizmin OKB-MD grubunda fazla görüldüğü, psikotisizmin ise BPB-OKB grubunda fazla görüldüğü saptanmıştır. Depresif ve anksiyöz mizacın da OKB tanısına MD eklenmesi durumunda BPB eklenmesi durumuna kıyasla daha fazla görüldüğü saptanmıştır. OKB ve OKB-MD grupları karşılaştırıldığında obsesif belirtilerin, kompülsif belirtilerin ve toplam OK belirtilerinin, obsesyon ve kompülsiyon sayılarının OKB-MD eş tanısında OKB tek tanısına kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır. OKB-MD eş tanısında OKB şiddetinin daha ağır düzeyde olduğu gözlenirken OKB tek tanısında daha hafif seyrettiği gözlenmiştir. Obsesyon ve kompülsiyon tipleri açısından karşılaştırıldığında OKB ve BPB-OKB grubunda olduğu gibi dini obsesyon ve törensel kompülsiyonlar OKB-MD eş tanı durumunda OKB tek tanısına kıyasla daha yüksek oranda saptanmıştır. Dürtüsellik açısından bakıldığında, dikkat, motor dürtüsellik ve plan yapamama ile genel dürtüselliğin, kişilik yapılanması nörotisizmin ve hipertimik mizaç dışında diğer tüm mizaç türlerinin OKB'ye MD eklenmesi durumunda daha yüksek oranda görüldüğü saptanmıştır. Anahtar Kelime: OKB, BPB, MD, eş tanı, dürtüsellik, kişilik, mizaç
Biyolojik ritim farklılıkları ile silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişki
İnsanlar sirkadiyen ritimler yönüyle, uyku-uyanıklık döngüleri, yaşam tarzları ve melatonin, kortizol ve vücut sıcaklığını da içeren biyolojik zamanlamalar açısından sabah tipi, akşam tipi ve ara tip olmak üzere 3 farklı tipte değerlendirilebilir. Kronotip adı verilen bu bireysel biyolojik ve davranışsal farklılıklar basitçe sabahlık-akşamlık ölçeği (SAÖ) ile test edilebilir. Bu ölçek bireylerin sirkadiyen ritimlerini ve kişilerarası biyolojik ritim değişikliklerini değerlendirmek için geliştirilmiştir. Silik nörolojik belirtiler (SNB) ise özgül beyin bölgesindeki bozuklukla ilişkili olmayan veya iyi tanımlanmış herhangi bir nörolojik sendromun bir parçası olmadığına inanılan, lokalize edilemeyen nörolojik anormallikler olarak tanımlanır. Bu çalışmada biyolojik ritim farklılıklarının SNB ile ilişkisinin ortaya koyulması amaçlanmıştır. Çalışmaya herhangi bir nörolojik ya da psikiyatrik bozukluğu olmayan, fiziksel ve nörolojik durumu etkileyen herhangi bir ilaç kullanmayan sağlıklı bireyler Afyon Kocatepe Üniversitesi öğrencileri arasından rastgele biçimde alınmış; bireylerin yaş, cinsiyet, eğitim gibi demografik verileri sosyodemografik veri formu ile belirlenmiştir. Çalışma için 50 sabah tipi ve 50 akşam tipi bireyin istatistiksel açıdan anlamlılık sağlamak amacıyla alınması hedeflenmiştir. Çalışmaya katılan gönüllü bireylere biyolojik ritimlerini belirlemek amacıyla SAÖ verilmiştir. Ardından psikopatoloji değerlendirebilmek amacıyla Psikiyatrik Semptom Tarama Ölçeği (SCL-90) uygulanmıştır. Sağlıklı bireylere bir psikiyatri araştırma görevlisi tarafından SNB'yi değerlendirmek amacıyla kısa bir muayene yapılmış ve bu muayene bulguları not edilerek hesaplama yapılmıştır. Değerlendirme sonucunda; SNB'nin akşam tipi ve sabah tipi olan gruplarda karşılaştırılmasında; duyu algılarının birleştirilmesi, motor koordinasyon, motor hareketlerin ardışık düzene sokulması, diğer testler alt grupları ve toplam SNB puanında sabah ve akşam tipleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Yalnız sağlıklı bireylerde yapılan bir çalışma olması göz önünde bulundurulduğunda bu sonuç beklenen bir sonuç olmuştur. SCL-90 bakılan iki grupta, akşam tipi olan grupta öfke ve somatizasyon alt gruplarında farklılık olduğu görülmüştür. Bu sonuç literatürdeki benzer çalışmalarla uyumlu bulunmuştur. Bununla birlikte SCL-90 alt gruplarından somatizasyon, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ve kişiler arası duyarlılık (KAD) alt ölçek puanlarının ortalamaları ile SNB alt ölçeklerinden yalnızca motor belirtiler arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Bu ilişkinin açıklanabilmesi için yalnız sağlıklı bireylerde yapılan yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Bipolar bozuklukta retinal tabakaların ve fundus mikrovasküler yapılarının kantitatif araştırılması
Giriş: Retinal vasküler ve nöral yapılarla beyin arasında anatomik, fizyolojik ve patolojik birçok benzerlikler olması nedeniyle retinal yapılar serebral ve serebrovasküler sistem hakkında güvenilir bilgi verebilir. Yakın tarihlerde major depresif bozuklukta ve şizofrenide yapılmış çalışmalarda retinal vasküler sistemde arteriollerdes daralma, venüllerde genişlemeler tespit edilmiştir. Ancak literatür taramalarımızda bipolar bozuklukta retinal yapılarla ilgili sadece bir çalışmaya rastlanmıştır. Nörotrofinler proliferatif ve mitojenik etkileriyle dokuların gelişme ve canlılığı sürdürme gibi işlevlerine katkıda bulunurlar. Retinal vasküler ve nöronal yapılar nörotrofinlerin bu etkilerine duyarlıdır ve nörotrofin düzeyleriyle retina yapıları arasında ilişki olduğu farklı klinik popülasyonlarda gözlenmiştir. Bipolar bozukluğun farklı dönemlerinde nörotrofin düzeylerinde değişkenlikler görülebilmektedir. Beyin kaynaklı büyüme faktörü (BDNF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF) ve epidermal büyüme faktörü (EGF) önemli büyüme faktörleridir. Bu çalışmada bipolar bozukluğun farklı dönemlerinde nörotrofin düzeyleri, nöral ve vasküler yapılar ve nörotrofin düzeyleriyle retinal yapılarda olası değişikliklerle aralarında bir ilişki olup olmadığı incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya DSM-IV tanı ölçütlerine göre 13 manik dönemde olan, 14 depresif dönemde olan ve 14 remisyonda olan toplam 41 bipolar bozukluk hastası ve 31 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm katılımcalara sosyodemografik veri formu uygulandı. Katılımcılar Hamilton Depresyon Derecelendirme ölçeği (HDDÖ) ve Young Mani Derecelendirme ölçekleri (YMDÖ) ile değerlendirildiler. Sonrasında katılımcılar Heidelberg Optik koherens Tomografi (OKT) Spectralis (Heidelberg, Almanya) marka cihaz ile orbital tomografi ve TRC-50DX (Topcon, Japan) cihazıyla retina görüntülemesi işlemine alındılar. Retina fundus fotoğrafı çekilmeden önce bireylerin her gözüne birer damla %1 Siklopentolat HCl 5 ml damlatılarak midriyatik etki için ortalama 30 dakika bekletildi. Daha sonrasında katılımcılardan antekübital venden bir biyokimya tüpüne kan örneği alındı. Bulgular: Bipolar bozukluk grubu ve sağlıklı kontrol grubu arasında, bipolar bozukluk grubunda da manik, depresif, remisyon dönem grupları arasında fundus retina damar ölçümleri bakımından anlamlı fark bulunmadı. Büyüme faktörlerinin kan düzeyleri de gruplar arasında ve bipolar bozukluk grubunda dönem grupları arasında fark göstermedi. Bipolar bozukluk ve sağlıklı kontrol grubu arasında OKT ölçümleri bakımından karşılaştırıldığında Bipolar bozukluk grubunda sağlıklı kontrollere kıyasla R-GCL1 ve R-GCL3 kalınlıklarında azalma bulundu. Bipolar bozuklukta manik, depresif ve remisyon dönem grupları arasında R-RNFL4 kalınlığı remisyon grubunda maniye, mani grubunda da depresyon grubuna kıyasla azalma bulundu. Sağlıklı kontrol grubunda VEGF değeri ile CRVE ve MVD arasında pozitif korelasyon ve R-Retina2, R-Retina3, R-Retina5, L-Retina2, L-Retina3, L-Retina5 ile FGF arasında, R-RNFL3 ve L-RNFL2 ile EGF arasında negatif korelasyon bulunmuştur. Bipolar bozukluk grubunda yaşla CRAE, MAD arasında, hastaneye yatış sayısı ile CRAE, MAD, CRVE, MVD arasında pozitif korelasyon, hastalık başlangıç yaşı ile CRVE, MVD arasında negatif korelasyon bulunmuştur. CRAE / CRVE oranının bağımlı, büyüme faktörlerinin bağımsız değişken oldukları modelde bipolar bozukluk grubunda anlamlılık sınırında bir sonuç tespit edilmiştir. Modele göre VEGF bipolar bozukluk grubunda CRAE / CRVE oranının belirleyicisi olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Bipolar bozuklukta retinal yapılarda metabolik stres faktörlerinin olmadığı durumlarda bir bozukluk görülmediği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, optik koherans tomografi, retinal fundus fotoğrafı, retinal yapılar
Majör depresif bozuklukta sestrin-2 (SESN2), hipoksi ile indüklenebilir faktör-1 alfa (HIF-1α), nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2) düzeyinin incelenmesi
Majör Depresif Bozukluk(MDB) tüm dünyada yaygın olarak görülen önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olan nöropsikiyatrik bir bozukluktur. Çalışmamızda MDB'de Sestrin-2(SESN2), Hipoksi ile İndüklenebilir Faktör-1 Alfa(HIF-1α), Nükleer Faktör Eritroid 2 ile İlişkili Faktör 2(NRF2) düzeylerini ve hastalıkla ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Araştırmamıza DSM-5 tanı ölçütlerine göre MDB tanısı alan 153 hasta,77 sağlıklı kontrol dahil edildi. Katılımcıların serum SESN2, HIF-1α ve NRF2 değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Gruplar SESN2 ve HIF-1α değerleri bakımından karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark saptandı(p<0.05). Hasta ve kontrol grubunun NRF2 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı(p>0.05). Yapılan korelasyon analizinde hastaların SESN2 ile HIF-1α düzeyleri arasında pozitif yönde zayıf şiddette bir ilişki bulundu (r=0,361; p=0,000). Çok değişkenli lineer regresyon analizinde HIF-1α ve SESN2 ile Beck-D ve KGI-S skorları arasında nedensel ilişki saptandı. Çalışmamız bildiğimiz kadarıyla MDB'de SESN2 ve HIF-1α düzeyinin değerlendirildiği ilk çalışmadır. SESN2 ve HIF-1α'nın MDB etiyolojisini, patofizyolojisini anlamada ayrıca bozukluk şiddetinin nesnel olarak değerlendirilmesinde önemli olacağını düşünmekteyiz.
COVID-19'a bağlı olarak yakınını kaybeden bireylerde travma sonrası stres bozukluğu ve depresyon ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, COVID-19'a bağlı olarak yakınlarını kaybeden bireylerin depresyon ile travma sonrası stres bozukluğu düzeylerinin bazı değişkenler bakımından nasıl bir farklılaşma gösterdiğini ve depresyon ile travma sonrası stres bozukluğu düzeylerinin birbiri ile olan ilişkisini incelemektir. Araştırmanın örneklemini Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne COVID-19' a bağlı olarak yakın kaybı nedenli ruhsal yakınmalar ile veya daha önceden takipli hastalardan COVID-19' a bağlı olarak yakın kaybı nedeni ile semptomlarında bir artış veya değişkenlik gösteren hastalardan toplam 92 kişi oluşturmaktadır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri hakkında bilgi alabilmek için Demografik Bilgi Formu, depresyon düzeylerinin belirlenmesi için Beck Depresyon Envanteri ve travma sonrası stres bozukluğu düzeylerinin belirlenebilmesi için de Travmatik Stres Belirti Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın sonuçları, medeni durum, eğitim durumu, gelir düzeyi, maneviyat düzeyi, kaybedilen kişi ile ilişki niteliği, taziyeye gelen kişi sayısı, alkol tüketiminde artış gibi değişkenlerin yüksek depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu belirtilerini açıklamada anlamlı bir etkisi bulunmadığını ancak; cinsiyet, kaybedilen kişinin ölüm yaşı, kaybedilen kişinin ölüm şekli, kaybedilen kişi ile yakınlık derecesi, cenaze töreninin gerçekleştirilebilmesi, cenaze törenine katılım, yas süresinin uzunluğu, sosyal destek sağlayan yakınlar ile görüşme fırsatı, sigara tüketiminde artış, sahip olunan hayatı sonlandırma fikri ve dini inançlarda gerçekleşen değişim gibi değişkenlerin ise yüksek depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu belirtilerini açıklamada anlamlı bir etkisinin bulunduğunu göstermektedir. Ayrıca, COVID-19'a bağlı olarak yakın kaybı deneyimleme durumu ile yüksek düzeyde depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu belirtileri arasında pozitif yönlü bir ilişki ve yüksek düzey depresyon ile travma sonrası stres bozukluğu belirtileri arasında ise pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Yas, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Depresyon.