
7
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
The histological examination of vena saphena magna as a graft in coronary artery bypass surgery
Coronary artery bypass surgery (CABG) is one of the most frequently performed surgical procedures worldwide, owing to the increasing incidence of coronary artery disease (CAD), which remains a leading cause of death globally. The World Health Organization (WHO) data indicate that the number of deaths due to CAD is rising daily. It is therefore of utmost importance to evaluate the significance of coronary heart disease, which is a major health burden in terms of morbidity, mortality, and economic impact. Following CABG, the resulting in an increased risk of recurrent ischemic events and repeat revascularization. In the early and late postoperative period, the use of healthy grafts with intact endothelium is critical to reduce mortality and morbidity rates. In this study, the histopathological findings of Vena saphena magna grafts in patients who underwent CABG were evaluated to identify any preoperative degenerative changes in the grafts. The Vena saphena magna is the most common vein used for CABG procedures, and it is important to assess its histological condition before using it as a graft to avoid unsuitable grafts and reduce the incidence of complications. The findings of the study showed that preoperative morphological degeneration was minimal in most grafts. However, in one sample, intimal fibrosis narrowed the lumen, while another sample exhibited mild medial sclerosis. In contrast, all other samples showed minimal or negative degeneration. Therefore, the early and long-term durability of the Vena saphena magna graft depends on the extent of preoperative degeneration.
Sıçan retinal ven oklüzyonu modelinde resveratrolün nöroprotektif etkisi
Amaç: Retinal ven oklüzyonu ile ilişkili retina hasarında nörodejenerasyonun rol oynadığı gösterilmiştir. Resveratrol nöroprotektif etkileri dokümente edilmiş olan bir polifenoldur. Bu çalışmada sıçan retinal ven oklüzyonu modelinde resveratrolün nöroprotektif etkisinin araştırılması planlanmıştır. Metod: Çalışmada Wistar albino sıçanların gözleri kullanıldı. Sıçanların sağ gözlerinde lazer (532nm yeşil lazer, Iridex IQ532, Iridex corp., Mountain View, CA, USA) ile retinal ven oklüzyonu oluşturuldu. Lazerden önce 20mg/kg fotosensitizan Rose-Bengal boyası intraperitoneal uygulandı. Sol gözlere lazer yapılmadı ve lazer uygulanan sağ gözlerin kontrol grubu olarak kullanıldı. Sıçanların yarısına nöroprotektif ajan olarak 14 gün boyunca %3 etanol içinde çözündürülerek 40mg/kg resveratrol gavaj ile verildi. Sıçanların gözleri 4 gruba ayrılarak değerlendirildi: Resveratrol verilen grupta sağ gözler lazer+resveratrol grubunu, lazer uygulanmamış sol gözleri resveratrol grubunu oluşturdu. Resveratrol verilmeyen grupta sağ gözler lazer grubunu, sol gözler kontrol grubunu meydana getirdi. On dört gün sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek retina izolasyonu yapıldı. Retina örneklerinde gangliyon hücre sağkalımının değerlendirilmesi için Brn3a mRNA seviyesi gerçek-zamanlı PCR ile ölçüldü. Brn3a ekspresyonunun protein düzeyinde gösterilmesi için Western-Blot analizi yapıldı. Bulgular: Kontrol, resveratrol, lazer ve lazer+resveratrol gruplarına ait retina doku örneklerinde Brn3a ekspresyon düzeyleri sırasıyla 1.062968647±0.355429593, 0.683676202±0.238218336, 1.098342833±0.322410268 ve 0.954085±0.431687 saptandı. Kontrol ile lazer, kontrol ile lazer+resveratrol ve lazer ile lazer+resveratrol gruplarında p değerleri sırası ile p=0.46, p=0.26 ve p=0.37 olarak bulundu. Western-Blot analizlerinde internal kontrol olarak kullanılan - aktin proteinine ait bant gözlendi ancak Brn3a proteinine ait bant izlenmedi. Sonuç: Çalışmada gruplar arasında Brn3a mRNA ekspresyon düzeyinde anlamlı farklılık görülmedi. Resveratrol verilen grupta lazer yapılmayan gözlerde Brn3a mRNA ekspresyon düzeyinde kontrol grubuna göre anlamlı olmayan bir düşüş izlendi. Retina örneklerinde Western-Blot analizi ile Brn3a ekspresyonu saptanamadı.
Erişkin epilepside beyin yapıları ve duyusal profillerin tedaviye direnç üzerindeki etkisi
Çalışmamız, erişkin epilepsi hastalarında bireylerin duyusal işlemleme profillerinin, ilaç tedavisine yanıt durumları ile ilişkisini incelemeyi amaçlamıştır. Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Bölümü'ne başvuran 18–65 yaş arası erişkin bireyler alınmıştır. Katılımcılar, antinöbet ilaç (ANİ) tedavisine dirençli epilepsi (İDE), ANİ tedavisine yanıt veren epilepsi (İYE) ve sağlıklı kontrol (SK) grubu olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Katılımcıların demografik verileri, epilepsi öyküleri ve beyin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları kaydedilmiştir. Duyusal işlemleme profilleri Adolesan/Yetişkin Dunn Duyu Profili (AYDP) ile, yaşam kalitesi ise Epilepside Yaşam Kalitesi Ölçeği (QOLIE-31) ile ölçülmüştür. Elde edilen veriler, SPSS 27 programı aracılığıyla istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Katılımcı sayısı İDE grubunda 30, İYE'de 28 ve SK'de 28'di. Yaş ortalamaları İDE'de 34,40±11,55, İYE'de 34,28±8,79 ve SK'de 33,85±8,39 yıldı. Epilepsi tanı süresi İDE grubunda ortalama 14,46±9,67 yıl (1-40 yıl), İYE grubunda ise 14,96±10,94 (2-48) yıldı. Katılımcıların duyusal profillerinde "Duyusal Kaçınma" ve "Duyusal Kayıt" alt boyutlarında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0,05). Duyusal Kaçınma boyutunda, epilepsi grubunda atipik düzeyde duyusal kaçınma gösteren birey sayısı 46 (%79,3) iken, sağlıklı grupta birey sayısı yalnızca 10 (35,7)'dur. Duyusal kayıt boyutunda epilepsililerin %50'si atipik profilde yer alırken, sağlıklı bireylerin yalnızca %17,9'u atipik düzeydedir. Duyusal Kaçınma'da, İdiopatik Jeneralize Epilepsi (İJE) grubunda %78,6, Fokal Epilepsi (FE) grubunda %80,0 oranında atipik profil görülürken, sağlıklı grupta bu oran %35,7 olarak saptandı. Katılımcıların yaşam kaliteleri, İDE ve İYE gruplar arasında bilişsel fonksiyon, sosyal işlevsellik, toplam skor ve sağlık durumu alt boyutlarında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0,05). Nöbet endişesi (p=,028), ilaç etkileri (p=,003) ve toplam skor (p=,018) açısından epilepsi türleri arasında anlamlı farklılık saptandı(p<0,05). Fokal Epilepsi tanılı bireyler, İJE tanılı bireylere kıyasla bu alt boyutlarda daha düşük yaşam kalitesi puanlarına sahipti. Bu çalışma, erişkin epilepsinin hem yaşam kalitesi hem de duyusal işlemleme profilleri üzerinde anlamlı etkiler yarattığını ortaya koymuştur. Epilepsi hastalarda 'duyusal kaçınma' ve 'duyusal kayıt'da atipik profillerin daha yaygın olduğu, bunlarla beraber bilişsel fonksiyonlar, sosyal katılım ve genel sağlık durumu algısınsa kayıplar saptanmıştır. Özellikle fokal epilepsili bireylerin nöbet endişesi ve ilaç etkisine bağlı olarak yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu görülmüştür. Epilepsili bireylerin değerlendirilmesinde yalnızca nöbet kontrolünün değil, duyusal bütünleme ve nöropsikolojik işlevlerin de dikkate alınması gerektiğini göstermekte; tedavi süreçlerine multidisipliner bir yaklaşımın entegre edilmesinin yaşam kalitesini artırmada önemli katkılar sağlayabileceğini ortaya koymaktadır.
Resolvin D1'in lipopolisakkarit kaynakli kan-beyin bariyeri hasarina etkisi
The blood-brain barrier (BBB), composed of brain capillary endothelial cells, is crucial for maintaining brain homeostasis. Sepsis is a life-threatening condition that complicates severe infection, and the resultant systemic inflammatory response of the body leads to damage in multiple organs including the brain. Resolvin D1 (RvD1), a lipid mediator derived from docosahexaenoic acid, has strong anti-inflammatory and antioxidant properties. This study aimed to investigate whether RvD1 alleviates BBB disruption caused by lipopolysaccharide (LPS)-induced inflammatory condition in an in vitro model of BBB. The bEnd.3 cell monolayers were treated with LPS (500 ng/mL) and/or RvD1 (80 ng/mL) for 24 hours. The BBB integrity was assessed by transendothelial electrical resistance (TEER) measurements and sodium fluorescein (NaFl) permeability assay. Immunofluorescence staining and western blot analyses were conducted to assess the alterations in the expression of BBB-associated proteins, claudin- 5, caveolin-1, and major facilitator superfamily domain containing 2a (Mfsd2a), and inflammatory mediators, nuclear factor-κB (NF-κB), and interleukin 1 beta (IL-1β). RvD1 significantly improved BBB integrity, as evidenced by increased TEER values and decreased permeability of NaFl tracer (p < 0.0001). RvD1 administration reversed LPS- induced upregulation of caveolin-1 and downregulation of claudin-5 and Mfsd2a expression (p < 0.01). Moreover, RvD1 treatment led to decreases in the LPS-induced elevated expression levels of NF-κB and IL-1β, with the differences reaching statistical significance for the latter inflammatory mediator (p < 0.05). In conclusion, RvD1 improves BBB disruption induced by LPS via preserving tight junction integrity, regulating endothelial transcytosis, and attenuating inflammatory signaling. These findings suggest that RvD1 may prove to be a potentially promising therapeutic option for protecting BBB homeostasis under inflammatory conditions such as sepsis.
Subjektif bellek yakınması olan majör depresif bozukluk hastalarının nöropsikolojik değerlendirilmesi
Amaç: Araştırmanın amacı, öznel olarak unutkanlık tarifleyen ve tariflemeyen major depresyon hastalarında bellek, dikkat ve kognisyonun araştırılmasıdır. Unutkanlık günümüzde, majör depresyon hastalarının hayatlarını en çok zorlaştıran semptomlardan birisidir. Çalışmamız, bu konu hakkında bilgi sağlamak ve bilimsel literatüre katkı yapmayı hedeflemektedir. Materyal ve Metot: Çalışmamızda, majör depresyon tanısı almış 42 hasta incelendi. Bu hastalar depresif semptom şiddeti (Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği) ve nöropsikolojik testler ile (Alzheimer Hastalığı Değerlendirme Skalası Kognitif Değerlendirme Alt Testi – ADAS- Cog , Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği – MOCA / MOBID, Standardize Mini Mental Test - SMMT, Stroop Test TBAG Form) olarak değerlendirildi. Unutkanlık tarifleyen ve tariflemeyen olarak iki grup olarak incelendi. Gruplar arası ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Çalışmanın sonuçlarını incelediğimiz zaman öznel olarak unutkanlık tarifleyen grubun unutkanlığı, nesnel olarak da diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak yüksek çıkmıştır. Standardize Mini Mental Test, Alzheimer Hastalığı Değerlendirme Skalası Kognitif Değerlendirme Alt Testi, Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği ve Stroop Testi TBAG Formu I., III., IV. ve V. kartı tamamlama sürelerinde, öznel olarak unutkanlık tarifleyen grubun, unutkanlık tariflemeyen depresyon ve kontrol gruplarına kıyasla daha unutkan olduğu gözlemlenmiştir. Bu fark aynı zamanda Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeğinin "soyutlama, sayı dizisi, geri çağırma, küp kopyalama, hayvan adlandırma ve cümle tekrarı" alt testlerinde; Alzheimer Hastalığı Değerlendirme Skalası Kognitif Değerlendirme Alt Testinin "kelime hatırlama, komutlar, konstrüksiyonel praksi, ideasyonel praksi ve kelime tanımlama" alt testlerinde de gözlemlenmiştir. Ayrıca öznel olarak unutkanlık tarifleyen majör depresyon hastaları grubunun Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeğine göre, depresyon düzeyleri de unutkanlık tariflemeyen depresyon grubuna göre daha şiddetli olarak ölçülmüştür. Sonuç: Bu çalışmanın sonucuna göre, öznel olarak unutkanlık tarifleyen majör depresyon hastaları, majör depresyon tanısından itibaren unutkanlık tariflemeyen gruba göre nesnel olarak da daha unutkan ve depresyon düzeyleri de daha şiddetli olarak ölçülmüştür. Bu çalışmaya göre çıkan sonuçlar ise depresyon şiddetinin mi unutkanlığa yol açtığı yoksa şiddetli depresyon sonucu unutkanlık geliştiği ileri çalışmalarda araştırılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Majör Depresif Bozukluk, Kognisyon, Nöropsikoloji, Subjektif Bellek Yakınması, Unutkanlık
Psikoza olan genetik yatkınlığın ve psikoza eğilimin dikkat çekerlik ağındaki fonksiyonel bağlantısallık üzerine etkileri
The effect of psychosis proneness, a psychometrically defined index of subclinical psychosis, has limited research on its effect on brain connectivity in healthy populations. In addition, functional connectivity research in psychosis proneness mainly focuses on brain networks such as the default-mode network (DMN) and the central executive network (CEN) but not on the salience network (SN). On a similar note, research on genetic susceptibility to psychosis in healthy populations and the combinatory analysis between brain connectivity and genetic liability have not been explored thoroughly. This thesis assessed the relationship between psychosis proneness and genetic liability to psychosis to functional connectivity of the salience network. Seventy-two pairs of twins, siblings, and triplets were included in the analysis for genetic liability and functional connectivity. Participants' psychosis proneness was assessed via the Community Assessment of Psychic Experience (CAPE-42) questionnaire, and genetic liability scores (PRS-SZ) were calculated through PLINK and PRSIce-2 software. Global patterns of connectivity, seed-based connectivity, and network topology of the salience network were examined. The findings have revealed that the connectivity levels within the salience network differed in individuals with high psychosis proneness compared to individuals with low psychosis proneness. Further analysis has shown that PRS-SZ did not show a significant difference between high and low psychosis proneness groups. The results show that connectivity levels in the salience network differ in individuals with psychometrically defined psychosis proneness. These results were not explained by differences in genetic loading among the participants.
Multipl skleroz hastalarının antropometrik ölçümlerle klinik ve demografik özellikler arasındaki ilişki
Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin (MSS) otoimmün, kronik, inflamatuar, ilerleyici, aksonal ve demiyelinizasyon nörolojik hastalığıdır. Multipl Skleroz ile beslenme arasındaki ilişki son 50 yıldır araştırılmaya devam edilmektedir. Vücut kompozisyonu, MS' in ilerlemesi ile ilişkilidir. Fazla kilo/obezite, nöroinflamasyonu ve hastalık ilerleme ve nüks riskini artırmaktadır. Bu araştırmada 15 Ekim 2019-15 Ekim 2022 tarihleri arasında Nöroloji kliniğine başvurmuş, 18-65 yaş aralığında, MS tanısı almış çalışmaya alınma kriterlerine uyan 356 kişinin retrospektif olarak Tanita BC 418 cihazı ile ölçüme alınmış değerleri, BKİ değeri metabolizma hızı, vücuttaki toplam ve segmental yağ ve kas oranı ve biyokimyasal kan bulguları, MRG bulguları değerlendirilmiştir. Yapılan analiz neticesinde bazı kan değerleri ile hastaların toplam yağ, kas kütle ve yüzdeleri, FFM ve TBV değerleri arasında hem negatif yönde hem de pozitif yönde, hem düşük hem orta hem de büyük düzeyde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir, p≤.050. Obez olmayanların (BKİ<25) MS süresi ortalaması (X̄=6.95, SS=5.30) ile obez olanların (BKİ=25+) MS süresi ortalaması (X̄=9.23, SS=6.39) arasında anlamlı bir fark tespit edilmiştir, t(263)=3.09, p=.002. Obez olanların MS süresi olmayanlara göre daha fazladır. Yine yapılmış analiz sonucuna göre obez olmayanların (BKİ<25) metabolizma hızı ortalaması (X̄=1406.65, SS=220.69) ile obez olanların (BKİ=25+) metabolizma hızı ortalaması (X̄=1595.32, SS=280.16) arasında anlamlı bir fark tespit edilmiştir, t(354)=6.96, p<.001. Obez olanların metabolizma hızı obez olmayanlara göre daha fazladır. Toplam yağ dışı kütle (FFM) açısından MS ilaç tipleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmiştir, F(5, 232)=2.83, p=.017. Hangi ilaç tipleri arasında anlamlı fark olduğunu tespit etmek üzere yapılan bonferroni post hoc analizi neticesinde ise Interferon beta 1 (X̄=45.77, SS=9.39) ile teriflunomid (X̄=53.06, SS=12.15) arasında anlamlı bir fark olduğu, Interferon beta-1 kullananların yağ dışı kütle ve TBV değerinin teriflunomid'den daha az olduğu tespit edilmiştir. MS hastalığı genç yetişkinlerde engelliliğin başlıca nedenlerindendir ve insidansı yıldan yıla artmaktadır. MS hastalığı, bireylerin hem fiziksel hem de mental olarak yaşam kalitesini önemli düzeyde etkilemektedir. Bu nedenle hastalığın ilerleyişinde ve hastaların yaşam kalitesi üzerinde etkili olan faktörlerin araştırılması ve bilinmesi gerekmektedir.