
İstanbul Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi
Bezmialem Vakıf University6
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Sıçan overinde iskemi reperfüzyon hasarında diazoksidin koruyucu etkisinin incelenmesi
Sıçan Overinde İskemi Reperfüzyon Hasarında Diazoksidin Koruyucu Etkisinin İncelenmesi Amaç: Deneysel olarak over torsiyonu modeli oluşturduğumuz sıçanlarda, diazoksidin iskemi /reperfüzyon doku hasarını önlemedeki etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Bu randomize kontrollü deneysel çalışmada, 35 adet reprodüktif dönemde, dişi Wistar Albino cinsi sıçan kullanıldı. Her grupta 5 adet olacak şekilde rasgele 7 eşit gruba ayrıldı. Grup 1 (S): sham grubu, sadece laparatomi yapılan grup. Grup 2 (İ): 3 saat iskemi yapılan grup. Grup 3 (İ/R3): 3 saat iskemi sonrası 3 saat reperfüze edilen grup. Grup 4 (İ/R3+D): 3 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verilen grup. Grup 5 (İ/R24): 3 saat iskemi sonrası 24 saat reperfüze edilen grup. Grup 6 (İ/R24+D): 24 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verilen grup. Grup 7 (DMSO): Standardizasyonu sağlamak için, diğer gruplarda diazoksid dimetil sülfoksid (DMSO) ile çözündüğünden, sadece DMSO verilen grup. Bütün gruplardan işlem sonrası kan alındı ve bilateral ooferektomi yapıldı. Comet assay yöntemi ile DNA hasarı değerlendirildi. Oksidatif stres parametrelerinden doku TAS, TOS, OSI, katalaz, plazma TAS, TOS ve OSI çalışıldı. Ayrıca, western blot yöntemi ile apoptozis değerlendirildi. Bulgular: İskemi grubuna göre, 3 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verdiğimiz grupta DNA hasarının anlamlı derecede azaldığını gözlemledik (p=0,04). Oksidatif stres parametrelerine baktığımızda, doku TOS'un 3 saat reperfüzyon sonrası ilaç verdiğimiz grupta ve 24 saat reperfüzyon sonrası ilaç verdiğimiz grupta, iskemi grubuna göre istatiksel olarak anlamlı olarak azalmış olduğunu değerlendirdik (p=0,04, p=0,04). Doku OSİ'yi, diazoksidin çözünmesi için DMSO verdiğimiz kontrol grubunda 3 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verdiğimiz gruba göre anlamlı olarak yüksek bulduk (p=0,05). Plazma TOS ve plazma OSİ'yi, kontrol grubunda, 3 saat iskemi reperfüzyon grubuna ve 24 saat iskemi reperfüzyon grubuna göre anlamlı derecede düşük bulurken (p=0,01; p=0,03), kontrol grubu ile 3 saat reperfüzyon sonrası ilaç grubu arasında da istatiksel olarak anlamlı fark saptadık (p=0,00). Ayrıca; 3 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verdiğimiz grupta, 3 saat reperfüzyon grubuna göre anlamlı olarak azalmış olarak değerlendirdik (p=0,01). 3 saat reperfüzyon grubu ile diazoksidin çözünmesi için DMSO verdiğimiz kontrol grubu arasında da istatiksel olarak anlamlı fark bulduk (p=0,03). 3 saat iskemi sonrası diazoksid verdiğimiz grupta, 24 saat reperfüzyon grubuna (p=0,00)ve 24 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verdiğimiz gruba göre anlamlı derecede düşük saptadık (p=0,03). Aynı zamanda plazma TOS ve OSİ'nin, ilaçsız 24 saat reperfüzyon grubunda, DMSO grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğunu gözlemledik (p=0,01). Plazma TAS, doku TAS, doku katalaz açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulamadık. Ayrıca, western blot yöntemi ile ölçülen bax, bcl-2 ve kaspaz 3 gen ekspresyonlarında, gruplar arasında anlamlı fark bulamadık. Sonuç: Bulgularımız diazoksidin, over iskemi reperfüzyon hasarında, süre ile bağlantılı olarak, kısmen oksidatif stresi azalttığını göstermektedir. Diazoksidin etkisinin, reperfüzyon süresi ile ters orantılı olarak daha iyi olduğu söylenebilir. Klinik olarak, over torsiyonunda etkin tedavinin cerrahi girişimle torsiyonun düzeltilmesi olmasına rağmen, cerrahi müdaheleye ek olarak bu safhada uygulanacak olan diazoksid gibi antioksidan maddelerle detorsiyonla oluşabilecek hasar azaltılabilir.
Rektum kanserli hastalarda fast track cerrahi uygulaması
Günümüzde rektum kanseri, kansere bağlı ölümlerin ve sağlık harcamalarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Nüfus artışı, sağlık kaynaklarına daha kolay erişim ve sosyal bilinç oluşumu sonucunda, erken yaşlarda artan sayıda hasta teşhis edilmektedir. Dolayısıyla, ekonomik kaynaklar ve sınırlı hastane kapasitesi açısından zorluklar ortaya çıkmaktadır. Birçok merkez, rektum kanseri tedavisinde hala geleneksel prosedürleri tercih etmektedir. Fast track cerrahi fikri, son 10 yılda ameliyatla ilişkili mortalite ve morbidite oranlarını artırmadan hastaların daha hızlı ve ekonomik olarak nasıl tedavi edileceği arayışı sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde 2006 yılından bu yana rektum kanserli hastaların Fast track cerrahi yönteminin sonuçlarını tartışmaktır. Kliniğimizde 2006 yılı Ocak ve Aralık 2009 tarihleri arasında toplam 46 rektum kanserli hasta fast track cerrahi yöntemle tedavi edildi (grup 2). Ocak 2004 ile Aralık 2009 arasında 26 hastaya konvansiyonel yöntemler tercih edildi (grup 1). Bu iki hasta grubu postoperatif morbidite, mortalite ve hastanede kalış açısından karşılaştırıldı. Morbidite oranları grup 1'de% 42,3 ve grup 2'de% 32,6, grup 1'de mortalite oranı% 10,3 idi ve grup 2'de mortalite kaydedilmedi, ancak orantılı olarak daha düşük mortalite ve morbidite olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı(p = 0,45 ve p = 0,054). Ortalama hastanede yatış süresi grup 1'de 10,5 gün ve grup 2'de 7,3 gün olarak saptandı. Bu iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı (p = 0,009). Sonuç olarak, rektal kanser cerrahisinde kliniğimizde yapılan fast track cerrahi prosedürünün mortalite ve morbidite oranlarını artırmadan hastanede yatış süresini azalttığını söyleyebiliriz. Çalışmamızın en önemli kısıtlılığı açık cerrahi yapmaktı; rektal kanser cerrahisinde rutin laparoskopik cerrahi uygulamasına girdikten sonra çok uygun oranlar elde edilebilir.
4 ay- 14 yaş arası çocuklarda görülen üst solunum yolu enfeksiyonlarının üriner sistem enfeksiyonu ile birlikteliği
Lomber disk hernisi hastalarında ameliyat öncesi ve sonrası lumbosakral açıların değerlendirilmesi ve hasta kliniği üzerine etkileri
Bel ağrısı, sosyal aktivite ve iş gücü kaybı yönünden ilk sırayı alan hastalıklar içindedir (1, 2, 3). Tüm dünya nüfusunun %80'inin, hayatlarının bir döneminde, bel ağrısından yakındıkları tespit edilmiştir (4). Tüm ağrılı bel sendromlarının %2-3'ü lomber disk hernisi sebebiyledir (11). Omurganın frontal, transvers ve sagittal plandaki duruş ve açı değişikliklerinin de bel ağrısına ve disk dejenerasyonuna neden olabileceği düşünülmüştür. Ancak lomber lordoz azalmasının veya artışının etkileri hala tam olarak bilinmemektedir. Lomber lordoz kaybının olumsuz etkileri olduğu ve fizyolojik duruşun korunmasının önemi vurgulanmıştır (14). Dejenere disk artmış ya da erken yaşlanma bulgularıyla birlikte yapısal hasar gösteren disktir. Dejeneratif disk hastalığı durumunda bu tanımlamaya ağrı da eklenir. Radyal fissür, disk prolapsusu, son plak hasarı, anulusun kollapsı ve disk daralması gibi yapısal bozukluklara hücre kaynaklı yanıt eklenmesi dejenere disk hastalığına giden son ortak yolu oluşturur (113). Disk dejenerasyon süreci ilerleyici bir yapısal bozukluğa hücre kaynaklı aberran bir yanıt olara tanımlanabilir. Dejenere disk ve erken dejeneratif değişiklikler tanımları da yapısal bozukluk içerirse de, dejenere disk hastalığında buna ağrılı durum eklenir. Disk dejenerasyonunun altta yatan nedenleri arasında kalıtım, yaşlanma, beslenme özellikleri ve devamlı yüklenme öyküsü vardır. Başlatıcı etken ise travma ya da yorgunluk bozukluğudur. Sağlıklı bir kişide her türlü fonksiyonunu yerine getiren omurganın normal sagittal konturunun sınırlarının bilinmesi önemlidir. Omurga bu fizyolojik konturla başı ve gövdeyi destekler; yeterli ve ağrısız hareketi sağlar.(116) Omurga sagittal konturunun doğal gelişimi tam olarak bilinmemektedir. Lomber lordozun primer olarak mı yoksa torakal kifoza sekonder olarak mı geliştiği hala tartışma konusu olmaya devam etmektedir.(12,116) Bu çalışmada Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde Aralık 2005-Ocak 2007 tarihleri arasında lomber disk hernisi tanısıyla yatırılıp ameliyat edilen 139 hasta retrospektif olarak ele alındı. Hastalar Oswestry skalası, Vizüel Analog skala, Narkotik Skoru ve Ağrı Skoru, Hasta Memnuniyeti Değerlendirilmesi, lomber biyomekanik açıların ölçülmesi, hastanın yaşı, mesleği, cinsiyeti, hangi mesafede herniasyonun olduğu, lomber MRG'de diskin tipi parametreleri kullanılarak değerlendirilmeye tabii tutuldu. Lomber disk hernisi teşhisi ile ameliyat edilip özgeçmişinde infeksiyöz, inflamatuar, tümöral, fraktür nedeniyle spinal cerrahi geçirmiş olanlar, spondilolistezis, spondilolizis gibi instabilite sorunu olanlar, nüks disk hernisi olanlar ve gebeler çalışmaya alınmadı. Çalışmaya alınan hastalara yaş sınırı getirilmedi. Çalışmamızda lomber lordoz açısının artması durumunda sakral inklinasyon açısının da arttığı, sakrumun daha eğik konuma geldiğini göstermektedir. Ayrıca lomber lordoz açısındaki değişikliğe paralel olarak sakral inklinasyon açısınında aynı yönde değiştiğini gördük. Lomber lordoz açısının azalması istenilmeyen bir durum olup, hastanın postoperatif dönemdeki omurga biyomekanik kuvvetlerini olumsuz yönde etkileyecek ve daha önce de belirttiğimiz gibi özellikle komşu üst disk mesafesinde hareketliliğin artmasına neden olabilecektir. Bu da ilerleyen dönemde dejeneratif süreçleri hızlandırabilir, komşu segment hastalığının ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu sonuçların 1. ve 6. ay arası takip sonuçları olduğu göz önüne alınıp, uzun dönem takiplerde daha farklı sonuçlarla karşılaşılabileceği de akılda tutulmalıdır. Bizim yaptığımız çalışmada da lordoz açılarındaki değişimin girişim sonrası 1. ayda istatistiksel olarak anlamlı olmadığı; ancak postop 6. ayda istatistiksel olarak lordoz açılarında artışın (dolayısıyla lordozda düzleşmenin azalışının) belirgin derecede arttığı gösterilmiştir. Ayrıca biomekanik açılardaki bu artışın hastanın kliniği üzerine olumlu etki yaptığı çalışmamızda istatistiksel olarak ta kanıtlanmıştır. Buradan hareketle ameliyat sonrası hastalara (tabi ki komplikasyon olmadığı durumlarda) şikayetlerinin sinir ve kas rejenerasyonu ,lomber biomekaniksel açılar göz önünde bulundurularak aylarla tarif edilebilen zaman dilimi içinde azalacağı söylenebilir. Lomber disk hernili hastaların biyomekanik açılarının hasta kliniği üzerine etkiler açıktır. Bu açıdan bakıldığında ameliyat öncesi tedavide ,ameliyat sonrası yapılacak tedavi ve kontrollerde biyomekaniksel parametrelerin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Ameliyat kararı verirken hastanın lordoz açıları, disk yükseklikleri, diskin dejenerasyon seviyesi, komşu mesafelerdeki diskin yapısı, sakrum ile olan ilişkisi mutlak suretle değerlendirilmelidir. Ameliyat sonrası 1. aydaki biyomekanik açıların istatistiksel olarak bir anlamı olmadığı 6. ayda ise belirgin anlam ifade ettiğinden bu hastaların belirli aralıklarla kontrole çağrılıp tetkiklerinin yaptırılması, biyomekanik açılarının ölçülmesi önerilmektedir.
Hipotonik duodenografi
Hipotonik Duodenografi tekniği tüplü ve tüpsüz olarak tatbik edilebilen basit ve emniyetli bir radyolojik muayenedir. Tüplü muayene zor olmakla birlikte gerekli görüldüğünde yapılabilir ve iyi netice alınabilir. Tüplü muayenenin muhtelif şekilleri tezimizde takdim edilmektedir. Tüpsüz veya entübasyonsuz çift kontrast hipotonik duodenografi ise tüplü hipotonik duodenografiye kıyasla daha seri olarak tatbik edilebilen ve aşağı yukarı tüplü muayene ayarında duodenogram elde edilebilen bir muayene metodudur. Yoğun çalışan bir radyoloji kliniği için ve bilhassa stadart mide duodenum muayenesinden hemen sonra tatbik edilebilir pratik ve hasta için de kolay bir metottur. Duodenografi için muhtelif antispazmodik veya antikolinerjik ajanlar kullanılabilir. Literatürde Probantin ve Glukagon en çok kullanılan hipotonik ajanlardır. Almanlar Buscopanı tercih etmektedirler. Biz de ucuz oluşu, kolay bulunması bakımından Buscopanı tercih ve tavsiye etmekteyiz. Buscopan aynı zamanda demonstre edilen filmlerde görüldğü gibi iyi bir hipotoni temin etmektedir. Yan etki nisbeti oldukça düşüktür. Duodenografi pankretikoduodenal bölgenin patolojisini aydınlatan ve bilhassa pankreas başı tümörlerinde kesin teşhise vardıran faydalı bir metottur. Ayrıca duodenum divertiküllerinde lezyonu demonstre etmekte hayli başarılıdır. Tezimizde bu dikkati çekmektedir. Bunun yanında duoden al deformasyonlar, periduodenal iltisaklar, tümörler spazm çözüldükten ve peristaltik aktivite ortadan kalktıktan sonra daha net olarak görümekte ve kesin tanıya daha kolay varılmaktadır. Bulbus ülserlerinde mide duodenum tetkiklerine kıyasla daha başarılı değildir.Duodenografi gereğinde lüzumsuz cerrahi müdahaleden de alıkoymaktadır. Hipotonik duodenogramların mide doudenum tetkikleri ile birlikte değerlendirilmesi daha faydalı olmaktadır. Teknik; glokom, idrar retansiyonu, prostat hipertrofisi ağır serebral skleroz , megakolon, taşiaritmi ve ileri pilos stenozunda kontrendikedir. Ayrıca glukagon kullanılmasının feokromotisom ve insulinomada kontrendike olduğu unutulmamalıdır. Hipotonik Duodenografinin rutin olarak gastrointestinal radyolojide tatbik edilmesini tavsiye ediyoruz.
Modifiye lich-gregoir üreteroneosistostomi tekniği, unilateral ve bilateral veziko-üreteral reflü tedavisinde ayaktan tedavi olarak yapılabilir mi?
Amaç: Yeni oluşturulmuş submukozal tünelin bütünlüğünün korunarak detrüsöre sabitlenmesi ile yapılan Lich-Gregoir reimplantation (LGR) techniğinin günübirlik reflüyü önleme prosedürü olarak uygulanabilirliğini bildiriyoruz. Metotlar: Primer vezikoüreteral reflüsü (VUR) olan 45 çocuğa (Ort yaş:8.2) 2004-2009 yılları arasında LGR operasyonu yapıldı. Bilateral VUR'lu 10, üreteral duplikasyonlu 2, megaüreterli 3 ve daha önce subüretral enjeksiyon yapılmış 10 hasta vardı. Pfannenstiel kesi ile aynı taraf üreter, üreterotrigonal bütünlük bozulmadan yukarıya doğru mobilize edildi. Üreterovezikal bileşkeden göbeğe doğru 3-5 cm detrusorotomi yapıldı, üreter mukoza üzerine yatırıldı ve 3/4-0 poliglaktin sütür ile detrüsörün bir tarafından, 1-2 mm ısırık alacak şekilde üreter adventisyasından ve karşı taraf detrüsörden geçilerek detrüsörafi yapıldı. Postoperative 1. ayda ultrasonografi ve 3. ayda voiding sistografi (VCUG) çekildi. Çocuklar yıllık ultrasonografiler ile üriner sistem enfeksiyonları belirtileri takip edildi. Bulgular: Ortalama ameliyat süresi 58 dakika idi. Çocukalrın %81'i günübirlik olarak tedavi edildi. Bilateral prosedür uygulanan 2 çocukta geçici işeme zorluğu oluştu. Elliüç (%96) üreterde 30 aylık (6-60) ortalama takipte reflü tedavi edildi. Aynı tarafta tıkanıklık ultrason izleminde belirgin değildi. Sonuçlar: LGR yüksek başarı oranı ve düşük morbiditeli günübirlik bir prosedürdür. Yeni olşuşturulan submukozal tünelin bütünlüğü uzun dönem başarı için önemlidir.