Bingol University
Discipline

Biophysics

Bingol University

102

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusundaki dna hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerinin araştırılması

Cep Telefonlarından Yayınlanan Farklı Frekanslı Radyo Frekans Radyasyonun Ratların Beyin Dokusundaki DNA Hasarı, Bazı Oksidan ve Antioksidan Enzimler Üzerindeki Etkilerinin Araştırılması (ALKIŞ M.E. Doktora Tezi, Sayfa: 110, Diyarbakır 2017) Haberleşme teknolojisindeki gelişmeyle birlikte modern yaşamın vazgeçilmezi haline gelen mobil telefonların kullanıcı sayısı ve kullanım süreleri gün geçtikçe artmaktadır. En son 4.5G yeni nesil cep telefonlarının kesintisiz, hızlı ve kaliteli internet hizmeti sunmalarıyla günlük hayatta daha fazla radyo frekans radyasyonuna maruz kalma söz konusu olmaktadır. Mobil telefondan kaynaklanan radyasyona en çok maruz kalan dokuların başında beyin gelmektedir. Yapılan in vitro ve in vivo çalışmalarda, radyo frekans radyasyonunun (RFR) dokularda DNA hasarına neden olabileceği iddia edilmektedir. Bu çalışmamızın amacı cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı (900MHz, 1800MHz ve 2100MHz) radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusunda DNA hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda 28 adet Sprague dawley erkek sıçan rastgele 4 eşit gruba (n:7) ayrıldı. Gruplar; 1.grup: sham- kontrol, 2.grup: 900MHz, 3.grup: 1800MHz ve 4.grup: 2100MHz şeklinde belirlenmiştir. Deney grubu ratlara 6 ay boyunca her gün ve günde 2 saat RF jeneratörlerinden elde edilen RF radyasyonu uygulandı. Sham-kontrol grubu ratlara ise RF uygulamasının dışında aynı deney prosedürü uygulandı. Pleksiglas kafesler içinde ortalama±standart sapma güç yoğunluğu ve elektrik alan değerleri sırasıyla; 900MHz frekansında 0.1841±0.078 mW/cm2, 26.42±6V/m 1800MHz frekansında 0.2392 ± 0.046 mW/cm2, 30.04±2.88 V/m ve 2100MHz frekansında 0.1160±0.046 mW/cm2, 20.95±4.97V/m olarak ölçülmüştür. Çalışma sonunda ratların beyin dokusundan elde edilen kesitlere Komet assay tekniği uygulanarak deoksiribonükleik asit (DNA) hasarı saptanmaya çalışıldı. Ayrıca beyin dokusu örneklerinden malondialdehit (MDA), 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG), total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stress indeksi (OSİ) düzeyleri ve serum nitrik oksit (NO) seviyeleri analiz edilerek oksidatif stres, lipid peroksidasyon ve oksidatif DNA hasar durumu değerlendirildi. Çalışmamızın biyokimyasal bulgularında, tüm deney gruplarının sham grubuna oranla TAS seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma, TOS, OSI, MDA ve 8-OHdG değerlerinde ise anlamlı artış meydana geldiği ve gruplar arasında da anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p<0.01). Çalışmamızın NO değerlendirilmesinde, deney gruplarının sham-kontrol grubuyla karşılaştırılmasında üç deney grubunda da nitrik oksit seviyesinde artış gözlenmiştir. 900 MHz uygulama grubu ile sham-konrol grubu arasındaki artış istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05), 1800 MHz ve 2100 MHz gruplarının sham-kontrol grubu arasındaki artışın ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Komet Assay bulgularında ise, deney gruplarının sham grubuna oranla tail moment ve tail intensity değerlerinde artma meydana geldiği fakat yapılan istatistiksel analizler sonucunda gruplar arasındaki tail moment parametresindeki artışın istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05) olduğu, tail intensity parametresindeki artışın ise, sadece 2100MHz grubu ile diğer gruplar arasında anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.01). Uygulanan frekans artıkça analiz edilen tüm parametre değerlerinde de artış olduğu tespit edildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde, cep telefonundan kaynaklanan 900, 1800 ve 2100 MHz RF radyasyon maruziyetinin rat beyin dokusunda oksidatif hasara neden olabileceği, lipid peroksidasyonun artışını indükliyebileceğini, oksidatif DNA hasarının oluşumunu artırabileceğini ve ayrıca 2100 MHz RF radyasyon uygulamasının DNA tek zincir kırıklarını oluşturabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Radyofrekans radyasyon, Komet assay, Beyin, Oksidatif stres, Oksidan-antioksidan seviye, Lipit Peroksidasyon, DNA hasarı, Nitrik oksit.

Mehmet Eşref Alkış
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı sürelerde cep telefonları ile konuşanların kulak kıllarında dna hasarının tesbiti

Radyofrekanslar; (RF) iletişim, haberleşme, güvenlik, sterilizasyon vetedavi gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Günlük yaşamımızı kolaylaştıran RF'ların sağlık üzerine olumsuz etkiler oluşturduğu da bir gerçektir. Bilimsel kanıtlara dayanan bu veriler, kamuoyunda endişelere neden olmaktadır. Radyofrekans radyasyonların (RFR)'ların maruziyetin süresine bağlı olarak insanlarda; uykusuzluk, dikkat eksikliği, çınlama, nörovegetatif problemler vekanser gibi, hayatı tehdit eden sorunlaraneden olduğu öne sürülmektedir. Bu etkilerin oluşumunda; maruziyet süresi, kaynağa olan uzaklık ve soğurma gibi etkenlerin önemli rolleri olduğu da, bilinen bir gerçektir. Sözlü, yazılı ve görsel iletişimin günlük yaşamın vazgeçilmezleri arasına girmesi nedeniyle, cep telefonu kullanıcı sayısı ve maruziyet süresi her geçen gün, büyük bir hızla artmaktadır.Cep telefonu kaynaklı radyofrekanslara birebir maruz kalan organların kulak ve beyin olduğu da, unutulmamalıdır. Son yıllarda yapılan in vitro ve in vivo çalışmalarda, radyo frekans radyasyonların (RFR) canlı dokularda DNA hasarına neden olabileceği belirtilmektedir. Buna karşın, insan doku örnekleriyle yapılmış çalışma sayısı ise oldukça sınırlıdır. İnsana zarar vermeyen, etik açıdan sorun oluşturmayan, kolay elde edilebilen en iyi biyolojik insan materyallerinden biri de, kulak kıllarıdır. Cep telefonu kullanımı sırasında, radyofrekanslara en çok maruz kalan organın kulak olduğu düşünülürse, cep telefonu kaynaklı radyofrekansların, herhangi bir DNA hasarına neden olup olmadığının ortaya konması için, kulak kılları iyi bir biyolojik örnektir. Bu nedenle bu çalışmanın amacı, cep telefonu kaynaklı RFR'ların, "Canlı insan kulak kıl folikülü hücre DNA'larını" etkileyip, etkilemediğini ortaya koymaktır. Bu nedenle; cep telefonu kullanımından kaynaklanan RFR'larincanlı insan kulak kıl folikülü hücrelerindeki DNA üzerine etkileri Comet Assay metodu ile araştırmak olmuştur. Bu çalışma toplam dört gruptan oluşmaktadır (n:120). Kontrol grubunda yer alan denekler(n=30), hiç cep telefonu kullanmayanlardan oluşmaktadır. 2. Grupta(n=30) yer alanlar günde 30 dakika, üçüncü grupta(n=30) olanlar günde 30-60 dakika arası, 4. grupta(n=30) yer alanlar ise, günde bir saatten fazla cep telefonu kullananlardan oluşturuldu. Ancak her grupta 114 kulak kıl folikül hücresi izole edilebildi. Dolayısıyla bu çalışmada toplam 456 adet hücre izole edilmiş oldu. Bu araştırmada DNA' nın baş uzunluğu, kuyruk uzunluğu, comet uzunluğu, baştaki DNAoranı, kuyruktaki DNA oranı, kuyruk momenti ve Olive kuyruk momentleri değerlendirildi. Elde edilen veriler, cep telefonu kaynaklı RF radyasyonların, kulak kıllarındaki DNA yapılarını değiştirebilecek bir potansiyele sahip olduğunu gösterdi. Gruplar arası yapılan karşılaştırmalar da, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<.01). Sonuç olarak, cep telefonu kaynaklı RF radyasyonların, kulak kıl folikül hücre DNA'larında, tek zincir kırıklarına neden olduğu ortaya konuldu. AnahtarKelimeler:Cep telefonu, radyo frekanslar, kulak kıl folikül hücresi, DNA, Comet assay

Cep telefonuComet tekniğiDNA+4
Mehmet Akdağ
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Radyofrekans radyasyonlara maruz kalan hamilelerin plasenta ve kordon kanlarında protein oksidasyonu, oksidatif stres parametreleri ve oksidatif dna hasarının araştırılması

Radyofrekans radyasyonlara maruz kalan hamilelerin plasenta ve kordon kanlarında protein oksidasyonu, oksidatif stres parametreleri ve oksidatif DNA hasarının araştırılması Elektromanyetik kirlilik, özellikle son on yılda dünya genelinde önemli bir çevre sorunu olmaya başlamıştır. Cep telefonları ve diğer kablosuz iletişim kaynakları, günümüz dünyasında, elektromanyetik kirliliği hızla arttıran önemli etkenlerdir. Günlük yaşamın vazgeçilmez araçlarından biri olan, cep telefonlarının yaydığı radyofrekans radyasyonların (RFR), sağlık üzerine etkilerine ilişkin araştırma sonuçları, kamuoyunu her geçen gün daha da endişelendirmektedir. Cep telefonu kaynaklı RF maruziyetlerinin biyolojik etkilerine ilişkin yapılan araştırmalar, Dünya Sağlık Örgütünün bu radyasyonları, "Muhtemel kanserojen yani 2B grubuna" almasıyla sonuçlanmıştır. Başta beyin tümörleri olmak üzere, çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilen RFR ların etkilemesi muhtemel en önemli gruplardan biri de, hamileler ve doğacak bebekleridir. Yapılan araştırmalar, ana rahmindeki bebeklerin, RFR lara duyarlı canlılar olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmanın amacı, gebe kadınların, cep telefonlarından yayılan RFR lara maruz kalmalarının, kendileri ve bebekleri açısından, bir risk oluşturup oluşturmadığını ortaya koymaktır. Gebelik dönemindeki, RFR maruziyeti konusunda, bugüne kadar yapılan çalışmaların neredeyse tümü, hayvan çalışmalarına dayanmaktadır. Söz konusu araştırma sonuçlarının çoğu, hamilelerin ve dolayısıyla fetüsün, RFR lardan olumsuz etkilenebileceğini öne sürmektedir. Bunun aksini ileri süren araştırmaların da var oluşu konuyu tartışmalı hale getirmektedir. Konuya ilişkin insan çalışmalarının bulunmayışı, bu tartışmaların sürmesine ve dolayısıyla hem zaman hem de ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Hayvan araştırmalardan elde edilene benzer olumsuz sonuçlar elde edilmesi durumunda, hamilelik süresince uyulması gereken kurallar geliştirilecektir. Bu da hem anne hem de bebek sağlığı açısından son derece önemlidir. Ayrıca, konunun aydınlatılması, dünya bilimine ve sağlık ekonomisine önemli katkılar sunacaktır. Bu çalışmada, cep telefonu kaynaklı, RFR ların etkileri, 149 hamile kadın ve bebeklerinde araştırıldı. Gebeler, günlük cep telefonu kullanım sürelerine göre, 2-15 dakika (n: 39), 15-60 dakika (n: 37), 60 dakikadan fazla kullananlar (n: 36), cep telefonu kullanmayan kontrol grubu (n: 37) olmak üzere, dört gruba ayrıldı. Farklı sürelerde cep telefonu ile konuşan gebe kadınların plasenta ve bebeklerinin kordon kanlarında, oksidatif stres parametreleri olan, protein karbonil (PCO), malondialdehit (MDA), toplam oksidan düzeyi (TOS), toplam antioksidan düzeyi (TAS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ), 8-Hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdG) değerlerine bakıldı. Bunlara ek olarak kordon kanından elde edilen serum örneklerinde, Comet analizi ile DNA lardaki hasar durumu değerlendirildi. Ayrıca annelere uygulanan anket ve bebeklerin yeni doğan muayenelerinden elde edilen verilerin, istatistiki değerlendirmeleri ile, RFR ların etkileri belirlenmeye çalışıldı. Comet analiz sonuçları, kuyruk yoğunluğu ve kuyruk momentleri ile konuşma süresi arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösterdi. Yapılan istatistiksel analizler, hem kuyruk yoğunluğu hem de kuyruk momenti değerlerinin, 60 dakikadan fazla cep telefonu ile konuşan kadınlarda (4. grup), kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu (p<0,001). Kordon kanlarında ve plasenta doku örneklerinde bakılan, 8-OHdG, MDA, PCO, TOS, OSİ (oksidatif stres bulguları) değerleri ile cep telefonu konuşma süreleri arasında doğru, TAS değerlerinde ise ters bir orantı olduğu gözlendi. 60 dakikadan fazla konuşan kadınların, göbek kordon kanlarında, tüm oksidatif stres bulguları, kontrol ve ikinci gruba (2-15 dak konuşanlar) göre daha yüksek bulundu (p<0,001). 3. (15-60 dak) ve 4. (60 dakikadan fazla) grupların, plasentaya ilişkin oksidatif stres parametreleri de, kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p<0,001). Kordon kanı Comet analiz bulguları, 900 MHz ve 1800 MHz arasında istatistiki açıdan bir fark olmadığını gösterdi (p>0.05). İstatistiki anlamlılık olmamasına rağmen, kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu, 1800 MHz grubunda, daha düşük bulundu. Kan ve plasenta oksidatif stres bulgularında, frekansa bağlı bir değişim gözlenmedi (p>0.05). Anket ve yeni doğan muayeneleri, 4. gruptaki kadınların, çocuk sayısının düşük olduğunu gösterdi. Bebeklerin doğum ağırlıkları ile konuşma süresi arasında bir ilişki gözlendi (p=0,044). 4. gruptakilerin doğum ağırlıklarının, kontrol ve 2. gruba göre düşük olduğu tespit edildi. Konuşma süresi ile doğum haftası arasında bir bağ olduğu gözlendi (p=0,014). 4. grupta zamanında doğum oranı %50 iken, diğer gruplarda %70.3 (kontrol), %84.6 (2. grup), %75.7 (3. grup) olarak bulundu. 4. gruptaki gebelerde, preeklampsi oranı ilginç bir şekilde daha düşük bulundu (p=0,030). Konuşma süresi ile düşük sayısı arasında bir ilişki olduğu gözlendi (p=0,026). Örneğin, 4. gruptaki düşük sayısı, kontrole göre istatistiki olarak daha yüksek bulundu. Ayrıca, 4. grupta, gebelik süresince, ÜSYE (üst solunum yolu enfeksiyonu) geçirme oranının, diğer gruplara göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,014). Konuşma süresinin artmasıyla, konuşma sıklığının arttığı tespit edildi (p<0,001). Örneğin, günde 4 ve daha fazla sıklıkta konuşanların oranı 3. ve 4. gruplarda daha yüksektir. Anket ve yeni doğan muayenelerinden elde edilen diğer bulgular (anne yaşı, baba yaşı, gebelik boyunca annenin aldığı kilo, gebelik süresince gittiği doktor kontrolü sayısı, baş çevresi, boyu, telefonun SAR değeri, akrabalık, anne ve baba mesleği, anne ve baba eğitimi, bebeğin gebelik haftasına göre ağırlığının sınıflandırılması, bebeğin cinsiyeti, doğum şekli, fetal distres, mekonyum varlığı, toksoplazma, rubella, sitomegalovirüs, herpes simpleks ve HIV varlığı, plasental hastalık, sistemik hastalıklar, amniyon sıvısının durumu, çoğul gebelik, ölü doğum, gebenin vitamin kullanımı, demir, D vitamini, folik asit, radyasyon maruziyeti, idrar yolu enfeksiyonu, vajinit, karyoamniyonit, sigara ve alkol kullanımı, günlük içilen sigara miktarı, baz istasyonu varlığı, baş dönmesi, huzursuzluk, konsantrasyon kaybı, hafıza kaybı, uyuşukluk, baş ağrısı, kulak ağrısı, yüzde yanma, yüzde hassasiyet oluşumu), gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark olmadığını gösterdi. Elde edilen veriler tümüyle değerlendirildiğinde, cep telefonlarından yayılan RFR ların, anne ve fetüste, TAS düzeyinde düşüşe ve TOS düzeyinde artışa yol açtığını, dolayısıyla oksidatif stresi arttırdığını gösterdi. Ayrıca, RFR ların, 8-OHdG, MDA, PCO gibi oksidatif hasar göstergelerinin oluşumunu tetiklediği tespit edildi. 8-OHdG düzeyindeki artışın, DNA daki oksidatif hasarı göstermesine ek olarak, Comet bulguları da, RFR ların, DNA tek zincir kırıklarına neden olduğunu gösterdi. Sonuç olarak, RFR maruziyet süresi ile, oluşan oksidatif ve DNA hasarı, düşük doğum ağırlığı, erken doğum, gebeliğin düşük ile sonlanması, gebelikte bağışıklık sisteminin zayıflaması arasında bir ilişki olduğu ortaya kondu. İlk olduğunu düşündüğümüz, bu moleküler insan çalışması, konuya ilişkin tartışmaların netlik kazanmasına, önemli katkılar sunmaktadır. Buna rağmen daha fazla insan çalışmalarına gereksinim vardır.

Anne-bebek etkileşimiAntioksidanlarDNA hasarı+7
Hava Bektaş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Kemik mineral yoğunluğunun yapay sinir ağlarıyla saptanması

ÖZETKemik Mineral Yoğunluğunun Yapay Sinir Ağları ile SaptanmasıAraş. Gör. Dr. Veysi AKPOLATOsteoporoz toplumun giderek yaşlanması sonucu ciddi ve pahalı bir halk sağlığı sorunuolarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda sedanter yaşamın yaygınlaşması, yanlış beslenmealışkanlıkları, obezite, diyabet, kemiklerde mekanik stres etkisi yaratacak aktif yürüyüşegzersizlerinin ihmal edilmesi gibi nedenlerle, osteoporoz gelişme hızı ve oranı da paralelolarak artmıştır. Osteoporozun en önemli sonucu kemik kırıklarıdır ve oluşan komplikasyonmorbiditeyi ve mortaliteyi büyük ölçüde etkilemektedir.Osteoporozun belirlenmesinde kemik mineral yoğunluk ölçümleri ve Dünya SağlıkÖrgütünün (WHO) tanı kriterleri kullanılmaktadır. Özellikle ileri yaşlardaki bayanları dahaçok etkileyen osteoporozun gelişiminde, birçok risk faktörü rol oynamaktadır. Bu hastalığınerken tanınmasında epidemiyolojik taramalar önemlidir. Ancak, osteoporoz' un teşhisi vetedavisi oldukça maliyetlidir. Bu nedenle, ekonomik ve pratik olarak kemik kaybı riski olankişilerin saptanması oldukça önemlidir.Bu tez çalışmasında, ekonomik ve pratik olarak riskli olabilecek bayanların saptanmasındakemik kaybı riski olan kişilerin YSA (Yapay Sinir Ağları) yöntemi ile teşhisi amaçedinilmiştir.Çalışmada, osteoporoz ile ilişkili olduğu düşünülen parametreler değerlendirilmeyealınmıştır. Değerlendirilmeye alınan parametreler: Kilo, boy, yaş, toplam gebelik sayısı,menapoz yaşı, vücut yağ oranı ve bazal metebolizma hızı bilgileridir.Tez kapsamında, iki farklı veri grubu olduğundan, değerlendirmeler iki farklı bölümdeyapılmıştır. Birinci bölümde 765 bayandan alınan veriler (Kilo, boy, yaş, menapoz yaşı)değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan bireylerin kilo ortalaması 70.34 kg, boy ortalaması 1.57m, yaş ortalaması 54.94 yıl ve ortalama menapoz yaşı 35.06 yıl olarak belirlenmiştir.İkinci bölümde 442 bayandan alınan veriler (Kilo, boy, yaş, toplam gebelik sayısı, menapozyaşı, vücut yağ oranı ve bazal metebolik hız) değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan bireylerinkilo ortalaması 70.7014 kg, boy ortalaması 1.57 m, yaş ortalaması 54.56 yıl, ortalamatoplam gebelik sayısı 6.73, ortalama menapoz yaşı 35.62 yıl, ortalama vücut yağ oranı 35.25ve ortalama bazal metebolizma hızı 35.62 kal., kemik mineral yoğunluğu 0.908 g/cm olarakbelirlenmiştir.Birinci bölümde yapılan YSA analizi sonucunda, %85.96 toplam doğruluk oranı eldeedilmiştir. İkinci bölümde ise, %70 toplam doğruluk oranı elde edilmiştir.Hastalardan alınan ve DXA ile ölçülen veri bilgilerine dayalı oluşturulan veri kümesininanalizinde YSA öğrenme ve saptama mekanizması olarak kullanılmıştır. Yapılan çalışmadaağın eğitiminde kullanılan eğitim örüntülerinin artmasıyla, öğrenmenin ilerlediği vebaşarının arttığı görülmüştür. Örüntü saptama başarısının artması, doğru ilişkilendirmeyapıldığı şeklinde yorumlanabilir. Kullanılan saptama yöntemi belirsizlik içeren modelsorununa çare olarak görülebilir.Anahtar Kelimeler: Kemik yoğunluğu, Saptama, Yapay Sinir Ağları

Veysi Akpolat
Dicle University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı fitoterapik bitkilerin, farklı dozlarda gama radyasyonlarına maruz bırakılan E.coli spp üzerindeki etkileri

Son yıllarda, serbest radikallerin temizlenmesinde antioksidan etki gösteren bitki ekstrelerinin rolü ile ilgili çalışmalar sürdürülmektedir.Serbest radikaller, hücre metabolizması sırasında, dış kaynaklı bazı kimyasal maddelerin ve radyasyonların etkileri sonrasında oluşur. Serbest radikallerin, hücrenin yapısında ve DNA'sında önemli derecede harabiyete yol açtığı bilinmektedir. Özellikle iyonize radyasyonların serbest radikallerin oluşumunda büyük etken olduğu araştırmalarla gösterilmiştir.Bu çalışmada, agar ve agar + bitki ekstrelerinin (83 µl) bulunduğu ortamlardaki E.coli spp artan dozlarda (100, 200, 500, 1000, 3000 ve 6000 cGy) gama radyasyonlarıyla iradiye edildiler. İrradyasyona tabi tutulan bu iki ortamdaki E.coli spp karşılaştırılarak bitkilerin etanolik ekstrelerinin antioksidan etkileri ve gama radyasyonun E.coli spp üzerindeki etkisi araştırıldı. Çalışmada halk arasında tüketilen 6 adet (Keçiboynuzu, Fesleğen, Zencefil, Biberiye, Civan perçemi ve Kimyon) bitkinin fitoterapötik etkisi araştırıldı.Bu çalışmada, gama radyasyonun doz artışına bağlı olarak E.coli spp' nin koloni sayısında azalma gözlemlendi. Çalışmada kullandığımız, Biberiye (Rosmarinus officinalis L)., Civan Perçemi (Achillea millefolium L.), Fesleğen (Ocimum basilicum L.), Keçi Boynuzu (Ceratonia siliqua L.), Zencefil (Zingiber officinale) ve Kimyon (Cuminum cyminum L.)' un etilalkol ekstrelerinin olduğu agarlı besiyerinde bulunan E.coli spp' nin koloni sayıları tam olarak sayılmamakla beraber, petrinin yüzeyine dağıldığı ve kümeleştiği, kullandığımız bitki ekstratlarının antioksidan etkileri gözlendi.Anahtar kelimeler: Bitki ekstresi, gama radyasyon, antioksidan, E.coli spp

AntioksidanlarBitki özütüBiyofizik+7
Mehmet Cihan Yavaş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Akut tüketici egzersizin farklı bilişsel test skorları üzerine etkisi

Amaç: Fiziksel egzersizin bilişsel işlevlerde iyileştirme etkileri olduğu belirtilmektedir. Kullanılan egzersiz protokolleri ve bilişsel testlerin farklılığı nedeniyle bildirilen sonuçlar birbirine uymamaktadır. Farklı egzersiz protokollerinin bilişsel test performansları üzerine etkilerini araştıran çalışmalar bulunmasına rağmen, aynı egzersiz protokolünün farklı bilişsel testlerdeki sonuçlarını araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu yüzden egzersizin hangi bilişsel işlevlere etkisinin olduğu ve bu etkiyi hangi testlerin daha iyi gösterdiği konusunda net bilgiler yoktur. Bu çalışmanın amacı; aynı egzersiz protokolünün farklı bilişsel testlerin performansı üzerinde oluşturduğu etkiyi, bireylerin tepki süreleri ve doğru/yanlış sayıları değişimi aracılığıyla ortaya koymaktır. Yöntem: Bu çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyofizik Anabilim Dalı Beyin ve Egzersiz Araştırmaları Laboratuvarı'nda gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 20 sağlıklı gönüllü (Yaş: 21.85±2.03 yıl; 11 kadın) katılmıştır. Kısa süreli tüketici egzersiz için supramaksimal bir egzersiz tipi olan Wingate Anaerobik Güç Testi (WAnT), bisiklet ergometresinde uygulanmıştır. Katılımcılara egzersizin beş dakika öncesi ve beş dakika sonrasında olmak üzere, üç farklı bilişsel test (2-Geri Testi, Flanker Testi ve Simon Testi) uygulanmıştır. Bilişsel test performansını değerlendirmek üzere tepki süreleri ve doğru/yanlış yanıt sayıları kaydedilmiştir. İstatistiksel analizleri SPSS 22.0 programında gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Egzersiz öncesi ve sonrasında uygulanan bilişsel test skorları karşılaştırılmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel olarak analizine göre; Flanker Testinin egzersiz sonrası Doğru Yanıt Oranı (DYO) değerlerinde egzersiz öncesine göre anlamlı olarak bir azalma (P<0.05), egzersiz sonrası Doğru Yanıt Tepki Süresi (DYTS) ve Toplam Tepki Süresi (TTS) değerlerinde de egzersiz öncesine göre anlamlı olarak bir kısalma (P<0.05) gözlenmiştir. 2-Geri ve Simon Testi skorları ortalamalarında anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Sonuç: Akut kısa süreli tüketici egzersiz; bilişsel işlevlerden kısa süreli hafıza (çalışma belleği) performansını ölçen 2-Geri Testi ve bozucu etkiye karşı koyabilme yeteneği performansını ölçen Simon Testi skorlarını etkilememiş, seçici dikkat performansını ölçen Flanker Testi doğru yanıt skorlarını ise olumsuz yönde etkilemiştir. Tepki sürelerindeki kısalmanın testi tekrarlamaktan kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Supramaksimal egzersiz, bilişsel işlev, seçici dikkat, çalışma belleği, bozucu etkiye karşı koyabilme

BellekBilişEgzersiz+3
Hilmi Öğüt
Bingol University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Elektron spin rezonans spektroskopi yöntemi ile, normal ve gama ışınları ile ışınlanmış fare karaciğerinden ve kanserli insan dokularından elde edilen serbest radikal sinyalleri üzerine bir araştırma

Ali Yılmaz
Dicle University
1974
00
DoctorateOpen AccessTR

Polielektrolitik sol ve jellerin düşük frekans öz iletkenliklerinin ve yüksek frekans öz iletkenliklerinin ve yüksek frekans (0.5- 2.0 Mhz) bağıl mağnetik kayıp faktörlerinin etüdü

Zülküf Gülsün
Dicle University
1974
00
DoctorateOpen AccessTR

Anne sütünün NMR 1/T1 oranının zaman bağlılığının saptanması ve rölaksasyon mekanizmasının açıklanması

BÖLÜM 6 : ÖZET Bu çalışmada anne sütünün Tj_ rölaksasyon mekanizmasının zamanla nasıl değiştiğini açıklamak için, doğum öncesi ve sonrası dönemlere ait anne sütünün 1/Tı oranlarının laktasyon peryotlarına bağlılığı incelenmiştir. Ölçümler 60 MHz de çalışan FT-NMR spektrometresi kullanılarak Inversion Recoveri ve Null metoduyla yapılmıştır. l/Ti oranının kolostrumdan olgun süte doğru laktasyon dönemleri süresince azaldığı gözlenmiştir. tyTı deki bu azalma, sütteki total protein ve paramanyetik iyonun (özellikle Fe+°) konsantrasyonunun azalmasına paralel olduğu düşünülmektedir. Ayrıca olgun anne sütüne çeşitli konsantrasyonlarda karıştırılan paramanyetik iyonların ( Cu+2, Zn+2, Fe+2, Fe+^ ) sütün l/Tj oran mm etkileri iyon konsantrasyonuna bağlı olarak incelenmiştir, olgun anne sütünün 1/Tı oranının paramanyetik iyonların eklenmesinden önceki ve sonraki değerlerinden proton rölaksivitesi hesaplanmıştır. Proton rölaksivitesi Fe+^ iyonu için anlamlıca, diğer iyonlar için çok küçük bulunmuştur. Bundan dolayı sütün 1/T^ oranına iyon katkısının yalnızca Fe+3 iyonundan gelebileceği sonucuna varılmıştır. Fe+° iyonu varlığında bu işlemler yapılırken fizyolojik pH da (pH*3? civarı) 1/T^ oranının küçük olduğu pH=2'ye indirilirken bu oranın oldukça büyüdüğü gözlenmiştir. 59

Anne sütüManyetik rezonans spektroskopiRelaksasyon
Hatice Budak
Dicle University · Institute of Health Sciences
1993
00
Master'sOpen AccessTR

Lenfomalılarda total kan, eritrosit ve plazma volümlerinin tayini

Lenfomalılarda Total Kan, Eritrosit ve Plazma Volümlerinin TayiniBu araştırmanın amacı lenfomalı hastalarda toplam eritrosit, plazma ve kan hacminin değişip değişmediğini saptamaktır. Bu amaçla 15 lenfomalı hastada CR51 yöntemi kullanılarak yukarıda belirtilen parametreler belirlendi. Sağlıklı bireyler ile lenfomalılar arasında istatistiksel açıdan bir fark gözlenmedi (p>0,05)

AkromionBiyofizikKan+2
Süleyman Daşdağ
Dicle University · Institute of Health Sciences
2000
00
Master'sOpen AccessTR

Cep telefonlarının yaydığı radyasyonun testis üzerine etkilerinin elektron mikroskobik olarak değerlendirilmesi

ÖZET Cep Telefonlarının Yaydığı Radyasyonunun Testis Üzerine Etkilerinin Elektromikroskobik Olarak Değerlendirilmesi Abdullah TOPRAK Bu çalışmada cep telefonlarından yayınlanan mikrodalga radyasyonunun farelerin testis dokusu üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. 36 Wistar albino rat dört gruba bölündü. Bunlar, sham uygulaması yapılan kontrol grubu erkek (n=6) ve dişi (n=12) ile deney grubu erkek (n=6) ve dişi (n=12) şeklindeydi. Fareler uygulama boyunca plexiglas kafeslere konuldu ve cep telefonları kafeslerin 0,5 cm altına yerleştirildi. Tüm deney gruplarında cep telefonları, iki saatlik uygulama periyodu süresince her biri birer dakikalık üç kez konuşma moduna getirildi. Erkek farelerde radyofrekans radyasyonu (RFR) ve sham uygulamaları bir ay devam etti.. Sham (Kontrol) grubundaki hayvanlar radyofrekans uygulamaları dışında aynı deney şartlarına maruz bırakıldılar (cep telefonları kapatıldı). Bu araştırmada yer alan ve uygulamaya tabi tutulan dişi farelerin erkek yavrularının testislerinde bir değişimin sözkonusu olup olmadığını tespit edilebilmesi amacıyla yavru deney ve kontrol grupları oluşturuldu. Son uygulamadan hemen sonra tüm fareler intraperitonal yolla letal öldürücü dozdaki pentobarbital ile öldürüldü. Tüm erkek erişkin ve yavru ratların testis dokuları histopatolojik olarak ışık ve elektron mikroskobu ile incelendi. Yapılan inceleme sonunda, deney ve kontrol grubu arasında histopatolojik olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. Deney ve sham (kontrol) grubu farelerin rektal sıcaklıkları arasında anlamlı farklılık bulunmadı (P>0,05). Deney grubu farelerda spesifik absorblanma oranı (SAR) değeri 0,155 W/kg olarak bulundu. Anahtar Kelimeler : 1- Cep Telefonu 2- Mikrodalga Radyasyonu 3- Testis 4- Radyo Frekans

Abdullah Toprak
Dicle University · Institute of Health Sciences
2002
00
Master'sOpen AccessTR

Cep telefonlarının yaydığı radyasyonunun testis üzerine etkilerinin elektron mikroskobik olarak değerlendirilmesi

Abdullah Toprak
Dicle University · Institute of Health Sciences
2002
00
DoctorateOpen AccessTR

Anestezide bilinç düzeyi değişikliklerinin beyin biyofiziği yöntemleri ile irdelenmesi

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı genel anestezi uygulamasında oluşan bilinç değişikliği düzeylerinin beyin dalgası dinamikleri üzerine etkilerini, kognitif beyin biyofiziği yöntemleriyle tanımlamaktır.Yöntem: Etik kurul izni ve aydınlatılmış onamları alınan 14 kişinin verisi değerlendirmeye alındı. Hastalara, rutin anestezi ve Bispektral İndeks (BIS) monitörizasyonu yapıldı. Elektroensefalografi (EEG) bonesi giydirildi ve işitsel uyarılma potansiyel (İUP) kayıtları için 40 kanallı dijital EEG cihazı ve uyaran ünitesi (EMISU) kullanıldı. İşitsel uyaranlar (1500-1600Hz, 85dB SPL) gürültü azaltıcı özelliği olan kulaklıkla uygulandı. Operasyon odasında hastanın başlangıç durumunda ilaçsız olarak (0µg/mL), bazal EEG aktivitesi ve İUP kayıtları alındı. Propofol Marsh ve arkadaşları tarafından geliştirilen farmakokinetik model temel alınarak, hedef kontrollü infüzyon cihazı ile propofol beyin konsantrasyonu (0,4, 0,8, 1,2, 1,6 ?g/mL) olacak şekilde infüze edildi. Bu infüzyon sırasında EEG aktivitesi ve İUP kayıtları alındı. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde tek yönlü ANOVA kullanıldı.Bulgular: İUP (N1P2) genliği ilaç uygulanmayan oturumda 13,9 µV olarak bulundu. 0,4 ?g/mL doz seviyesinde 11,33 µV, 0.8 ?g/mL doz seviyesinde 6,00 µV, 1.2 ?g/mL dozunda 3,58 µV ve 1,6 ?g/mL dozunda 2,77 µV olarak bulundu. İlaçsız durumdaki N1P2 genliği 0,8 ?g/mL doz seviyesine göre (p<0.01) ve ayrıca 1,2-1,6 ?g/mL dozlarına göre (p<0,001) anlamlı olarak yüksekti. Benzer yönelim BIS değerlerinde de mevcuttu. İlaçsız doz ortalama BIS değeri 94 iken, 0,4 ?g/mL dozunda 92,68, 0,8 ?g/mL dozunda 87,71, 1,2 ?g/mL'de 79,32 ve 1,6 ?g/mL doz seviyesinde 75,61 olarak bulundu. İlaçsız doz BIS değeri diğer doz seviyelerinden anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). Çalışmada uygulanan 1,2 ?g/mL propofol dozunda tüm katılımcıların bilincini kaybettikleri gözlendi.Tartışma ve Sonuç: İUP kullanılan birçok çalışmada erken ve orta latanslı yanıtlar incelenmiştir. Çalışmamızda, BIS monitorizasyonuna paralel olarak propofolün geç latanslı İUP yanıtları üzerindeki suprese edici etkisi gösterilmiştir. Bu yöntem ile İUP yanıtları ve BIS skorlarında birbirleriyle korele olarak doğrusal azalma saptanmıştır. Çalışmamızda gösterilen BIS ve İUP korelasyonunun, bilinç ve bilinç dışı durumlarının fonksiyonel özellikleriyle beraber değerlendirilmesi için uygun bir analiz platformu sağlayacağı kanısına varılmıştır.

AnesteziBeyinElektroensefalografi+2
Ali Necati Gökmen
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Beynin yapısal özelliklerinin elektrofizyolojisi ile ortak değerlendirilmesi

Amaç: Tezin amacı beynin veya alt bölümlerinin yapısal özellikleri ile işlevleri arasında bir bağlantı olduğunun gösterilmesidir. İkincil amaç ise, şizofreni (SCH) hastalarında, beynin ve alt yapılarının volüm değişikliği ile elektrofizyolojik özelliklerinin nasıl bir değişim gösterdiğini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışma 25 sağlıklı birey ve DSM-IV ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış 28 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. Volümetrik değerlendirmede prefrontal korteksin (PFC) ve Heschl girusunun (HG) volümü ölçülmüş, elektrofizyolojik değerlendirmede işitsel uyarılma potansiyel paradigması ile elde edilen elektroensefalografi (EEG) verisinde N1P2 ve P400 bileşeninin genliği ve latansı ile global field power (GFP) genliği ölçülmüştür. EEG verileri, Curry programı üzerinde MRG görüntüleri üzerine çakıştırılarak EEG sinyalinin projeksiyonu gerçekleştirilmiştir.Bulgular: Volümetrik ölçümler, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında şizofreni hastalarındaki en belirgin değişikliğin HG volümündeki azalma olduğunu göstermiştir. Sol HG hem kontrol hem de hasta grubunda sağdan daha büyük olarak bulunmuştur. PFC' nin volümetrik değerlendirmesi bu alanda volüm kaybının olduğunu ortaya koymuştur. Elektrofizyolojik analizler, şizofreni grubunda N1P2 ve P400 bileşenlerine ve GFP' ye ait genliğin ve latansın azalmış olduğunu göstermiştir. Volüm ve elektrofizyolojik korelasyon, hasta popülasyonunu tümüyle ayırt edecek şekilde ve doğrusal olarak ilişkili bulunmuştur.Sonuç: Şizofreni hasta modelinde, yapısal ve işlevsel sonuçların hastalık süreci ile değiştiği bulunmuştur. GFP değerlerindeki azalma, volüm kaybına eşlik eden azalmış elektriksel aktivite olduğunu göstermiştir. MR görüntülerinin elektrofizyoloji verileri ile çakıştırılması bu ilişkiyi daha net olarak ortaya koymuştur.

Beyin haritalanmasıElektroensefalografiElektrofizyoloji+3
Nuri Karabay
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Uyku sürecinde ağrısız dokunsal uyaranlara karşı beyinde oluşan yanıtlar

Amaç: Uykuda uyarılmış potansiyeller altında ağrısız dokunsal uyaranlara karşı beyinde oluşan elektrofizyolojik yanıtları incelemektir.Yöntem: Çalışmada 11 gönüllü bireyin ( 21-24 yaş arası, ort: 22,55 ± 1,21; 6 erkek) ilk gece uyku kayıtları incelendi. Ağrısız tek tip basınç uyaranı pnömatik stimulatör aracılığı ile sağ ve sol elin iki parmağına (işaret ve orta) uygulandı. Gece boyunca 40 kanaldan elektroensefalografi kaydı alındı. Uyku skorlama sistemine göre uyku evreleri belirlendi ve her bir uyku evresine ait dokunsal uyarılma potansiyelleri ile dokunsal olay ilişkili potansiyeller incelendi.Bulgular: Uyku derinleştikçe N300, N_geç negatif bileşenleri ile P450 pozitif bileşeninin genliğinde büyüme olduğu görülmüştür. P900 geç pozitif bileşeninin latansı ile yüzeyel uykuda derin uykuya göre daha geç olarak bulunmuştur. Frontal bölgelerde meydana gelen yanıtların genlik değerlerinin oksipital ve pariyetal bölgelere göre daha büyük olduğu görülmüştür.Sonuç: Dokunsal uyarılma ve dokunsal olay ilişkili potansiyel uyaranlarına tüm beyinde yaygın bir şekilde yanıt gözlenmiştir. Ayrıca ağrısız dokunsal uyaranların kullanıldığı çalışmamızda farklı uyku dönemlerinde dokunsal uyarılma potansiyellerinin genlik ve latanslarında farklılıklar görülmüştür.Anahtar Sözcükler: Uyku, Elektrofizyoloji, Dokunsal Uyarılma Potansiyelleri, Olay İlişkili Potansiyel

BeyinBiyofizikElektrofizyoloji+2
Gonca İnanç
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Uyarlanmış bellek bataryasının uyku süreçlerinde uygulanması

ÖZETAmaç: Farklı bilinç durumlarında, bellek ve öğrenme süreçleri merak uyandıran ve tartışmaya açık konulardır. Bu tür çalışmaların bir ayağı olarak yapılan bu tez çalışmasında uykuda ve uyanıklıkta uygulanan uyarlanmış testler bütünü ile açık ve örtük belleğin, dolayısıyla öğrenmenin ölçülmesi hedeflenmiştir.Yöntem: Üç koşula ait yeni çok bloklu bellek değerlendirme deseni oluşturulmuştur.Uyku öncesi ve uyku sonrasında uyarlanmış İşitsel Sözel Öğrenme Testi ve Kelime Tanıma Testleri sırasıyla uygulanmıştır. Açık ve Örtük belleğe yönelik Kelime Kökü Tamamlama Testi uyarlanarak uygulanmıştır. Çalışmanın özgünlüğü; bireylere uykuda dinletilen anlamlı kelimelerin yanı sıra anlamsız (Mogolca) kelimeler kullanılamasıdır. Uykuya dalışı ve derinliği Bispektral indeks (BİS) değerleri ile izlenmiştir. Uyku sırasında kulaklıkla uyaranlar dinletilmiştir.Bulgular: Deney grubuna ve kontrol grubuna uygulanan testler doğrultusunda açık bellek, örtük bellek ve öğrenme için yapılan ölçüm sonuçlarında iki grup arasında açık bellek açısından bir fark yok iken örtük bellekte farklılıklar gösterilmiştir. Deney grubunun örtük belleği ölçmeyi hedefleyen test puanlarına bakıldığında uyku sırasında dinletilen kelimeleri kontrol grubuna göre daha fazla oranda hatırladıkları bulunmuştur. Bu sonuç istatistiksel olarak da anlamlıdır. Ayrıca örtük bellek ölçümünde bireylere dinletilen anlamsız kelimelerin tamamlanmasında da farklılık istatistiksel olarak gösterilmiştir.Sonuç: Bu bulgular doğrultusunda uyku sırasında öğrenme olduğu sonucuna varılmaktadır. Açık bellek için herhangi anlamlı bir fark elde edilmemiş ve uykunun açık bellek üstünde olumlu veya olumsuz herhangi bir etkisinin olmadığı sonucuna varılmıştır. Yeni geliştirilen Çok Bloklu Bellek Deseni açık ve örtük bellek değerlendirilmesine olanak sağlamıştır. Bu test bataryasının uyku dışında çeşitli bilişsel durumlarda da kullanılabilirliği olanaklıdır.Anahtar Kelimeler: Uyku, Örtük Bellek, Açık Bellek, Öğrenme, MMBD, KKTT

BellekTestlerUyku+1
Özlem Tuğçe Bezircioğlu
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Beyin işlevsel yakın kızılötesi ölçümünü etkileyen etmenlerin değerlendirilmesi

Amaç ve Hipotez: Bu tezin amacı vücut pozisyon değişimlerinde fNIRS yöntemi kullanılarak hemodinamik sınırlarının saptanmasıdır. Aynı zamanda dinamik kararlılığın vücut pozisyon değişimlerindeki etkisinin incelenmesidir. Elde edilen sonuçlar çerçevesinde vücut pozisyon değişimlerinin uyku, anestezi ve çeşitlik mesleksel uygulama alanlarına uyarlanması hedeflenmiştir.Yöntem: Bu tez çalışması ile yapılan iki deneysel çalışmaya toplam 28 kişi gönüllü olarak katılmıştır (deneysel çalışma I = 11; deneysel çalışma II = 17). Deneysel çalışma I'de uyaran parametrelerini incelediğimizde katılımcılar beş vücut pozisyon değişimine (sırtüstü, sağ yan, sol yan, yüzüstü, oturma) ve dört oturuma (ışık var, ışık yok, kısa nefes, uzun nefes) maruz bırakılmıştır. Deneysel çalışma II'de uyaran parametrelerini incelediğimizde katılımcılar üç vücut pozisyonu değişimine (00, 450, 900) ve iki dinamik vücut pozisyon değişimine (900-00-900, 900-00) maruz bırakılmıştır. Deneysel çalışma II'de fNIRS yönteminin yanında tansiyon, nabız ve oksijen satürasyonu ölçümü de yapılmıştır. Elde edilen veriler COBI Studio programı ile ham veri olarak alınmanın ardından MATLAB programı yardımıyla Butterworth filtresi ile temizlenmiştir ve istatistiksel analiz yapılmıştır.Bulgular: Elde edilen sonuçlara göre, vücut pozisyon değişimleri ön beyin bölgesinde hemoglobin konsantrasyonları açısından farklılaşma yaratmaktadır. Vücut pozisyon değişimlerinin hemoglobin konsantrasyonları üzerinde anlamlı açıdan hareket/ivmeye bağlı farklılaşma yarattığı sonucu elde edilmiştir.Sonuçlar: fNIRS ile yapılan bu çalışma, vücut pozisyon değişimlerinde çok kanallı işlevsel görüntüleme yöntemiyle görüntülenmesine yönelik yapılan öncü çalışma özelliği taşımaktadır. Bulgular, vücut pozisyon değişimlerinde fNIRS'ın uyku ve anesteziye uygulanabilirliğinin yararlı olabileceğini göstermiştir. Benzer şekilde kafa/vücut hareket değişimleri açısal dönüşüm içeren mesleksel etkinliklerde (pilotlar vb) fNIRS'ın uygulanabilirliğini de göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Hemoglobin Konsantrasyonları, Vücut Pozisyon Değişimleri, Eğik Masa Testi, Prefrontal Oksijenizasyon

BeyinDuruşFrontal korteks+4
Merve Tetik
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

3G cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun görsel uyarılma potansiyellerine etkileri

Son on yılda gelişen teknoloji ve haberleşme gereksiniminden dolayı meydana gelen cep telefonu kullanımındaki artış, bu telefonların yaymış oldukları elektromanyetik radyasyon (EMR)'un insan sağlığı ve özellikle de başa yakın kullanıldıklarından dolayı beyin üzerine olumsuz etkilerinin olabileceği kaygısını gündeme getirmiştir. Bu konuda yapılan çalışmalarda birçok doku ve plazmada, uygulanan süre ve şiddete bağlı olarak lipid peroksidasyonun ve antioksidan enzim aktivitelerinin arttığı, azaldığı veya değişmediği gibi çelişkili sonuçların olduğu dikkati çekmektedir. Bunların yanı sıra EMR'nin beyin üzerindeki etkilerini elektrofizyolojik olarak inceleyen pek az yayın bulunmaktadır. Ayrıca, 2100 MHz EMR'nin sıçanlardan elde edilen görsel uyarılma potansiyelleri (VEP) üzerine de ne gibi etkileri olduğunu araştıran herhangi bir çalışmaya da rastlanmamıştır. Bu bilgilerin ışığı altında, hazırlanan projemizde EMR'nin sıçanlardan kaydedilecek VEP'leri nasıl etkilediğini araştırmanın yanı sıra, ortaya çıkan değişikliklerin oksidan hasar ile ilişkisi ve bunda nitrik oksit (NO)'in rolünün olup olmadığının aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 80 adet 2 aylık erkek Wistar albino sıçan kullanılarak, 1 haftalık sham grubu (S1), 1 haftalık EMR grubu (E1), 10 haftalık sham grubu (S10) ve 10 haftalık EMR grubu (E10) olmak üzere 4 grup oluşturulmuştur. EMR grupları belirtilen süreler boyunca pleksiglas tüpler içerisinde günde 2 saat 2100 MHz radyasyona maruz bırakılmışken, sham grupları aynı ortam koşullarında pleksiglas tüpler içerisinde radyasyon verilmeden bekletilmişlerdir. Deney süresinin sonunda sıçanların VEP'leri ketamin/ksilazin (Ket. 50 mg/kg, Xyl. 10 mg/kg) anestezisi altında iğne elektrotları ile kaydedilmiştir. Kayıtların ardından, biyokimyasal ve histolojik analizler için beyin dokuları çıkarılmıştır. S1 grubu ile karşılaştırıldığında E1 grubunda tiyobarbitürik asit reaktif türleri (TBARS) ve 4-hidroksi-2-nonenal (4-HNE) değerlerinin azaldığı, ancak protein karbonil (PC) değerlerinin arttığı gözlenmiştir. Öte yandan TBARS, 4-HNE ve PC değerlerinin E10 grubunda S10'a göre arttığı ancak sadece TBARS ve 4-HNE değerlerindeki artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlenmiştir. Kontrolleri ile karşılaştırıldıklarında E1 grubunda SOD aktivitesinin azaldığı izlenirken, CAT, GSH-Px, GSH ve NO seviyelerinin arttığı, E10 grubunda ise SOD aktivitesinin arttığı, CAT, GSH-Px, GSH ve NO düzeylerinin azaldığı gözlenmiştir. E1 ve E10 grupları kontrolleri ile karşılaştırıldığında, E1 grubunda tüm VEP bileşenlerinin latenslerinin kısaldığı, E10 grubunda ise P1 bileşeni hariç diğer tüm bileşenlerin latenslerinin uzadığı gözlenmiştir. Yapılan bağıntı analizleri sonucunda, VEP latensleri ile beyin TBARS ve 4-HNE seviyeleri arasında yüksek derecede pozitif bir korelasyonun olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda, EMR'nin süreye bağlı olarak farklı etkiler gösterebileceğini ve kısa süreli uygulanması durumunda lipid peroksidasyonu azalttığı ve VEP bileşenlerinin latenslerini kısalttığı, uzun süreli uygulanmasında ise tam tersi bir etki oluşturarak lipid peroksidasyonu arttırdığı ve VEP bileşenlerinin latenslerini uzattığı tespit edilmiştir. Öte yandan, bulgularımız EMR'nin kısa süreli maruziyette VEP'ler üzeinde olumlu etkilerinin, uzun süreli maruziyette ise olumsuz etkilere sahip olduğunu göstermiştir.

AntioksidanlarCep telefonuElektromanyetik alanlar+5
Enis Hidişoğlu
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Sinir iletim hızı dağılımı tahmini tekniklerinin karşılaştırmalı analizi

Sinir iletim hızı nörolojik hastalıkların teşhisi ve takibi için klinikte kullanılan en önemli parametrelerden birisidir. İletim hızı dağılımı (İHD) bu hastalıkların teşhisi ve takibi için daha fazla bilgi sağlayabilme potansiyeline sahiptir. İHD tahmini için literatürde birçok teknik bulunmaktadır. Ancak, bu tekniklerin bazıları deri yüzeyinden alınan sinyaller için hatasız modeller ortaya koyamamaktadırlar. Hatta bu tekniklerden bazılarının İHD tahmini için kullanılacak uyarılmış sinir lifi potansiyelinin oluşturulmasında karşılaştığı zorluklar bulunmaktadır. Bu çalışmada sinir demetleri için üç farklı İHD tahmini tekniği ele alınmıştır. Bu tahmin teknikleri hacim iletkeni teorisini temel alarak oluşturulmuştur. İHD tahmin teknikleri için farklı hızlara sahip sinirlerin ortak aktivitesi ile oluşturulan bileşik aksiyon potansiyelleri (BAP) kullanılmaktadır. Tekniklerden ikisinin (Cummins ve Barker) zaman alanında ve iteratif çözümü vardır. Cummins tekniğinde çözüm yapmak için matematiksel olarak oluşturulmuş tek lif aksiyon potansiyeli (TLAP) dalga formuna ihtiyaç vardır. Ancak, Barker tekniğinde TLAP dalga formu olarak yakın mesafeden ölçülen BAP dalga formu kullanılmaktadır. Üçüncü İDH tekniği (Hirose) frekans alanında dekonvolüsyon çözümü yapmaktadır. Ayrıca Hirose çözümü İHD tahmini için önceden bilinen bir TLAP dalga formu gerektirmemektedir. Bu çalışmanın amacı farklı İHD tahmini tekniklerinin performanslarını değerlendirmektir. Bu teknikleri karşılaştırmak için sıçan kuyruğunda sonucu bilinen fizyolojik değişim modelleri oluşturulmuştur. Yavaş ileten miyelinli sinirleri etkilemek için iskemi uygulaması, hızlı ileten miyelinli sinir liflerini etkilemek için ise soğuk uygulaması yapılmıştır. Cummins çözümü iletim hızı dağılımındaki yavaş ve hızlı ileten miyelinli sinir liflerine duyarlı, ancak TLAP için kararlı ve doğru bir matematiksel formüle ihtiyaç duymaktadır. Barker çözümünün sadece hızlı ileten miyelinli sinirlere duyarlı olduğu, ama yavaş ileten miyelinli sinirlere duyarlı olmadığı sonucuna varılmıştır. Bunun sebebi, İHD çözümü yapılırken yakından alınan BAP dalga formunun TLAP dalga formu olarak kullanılması ve farklı hız grupları için dalga süresinin değişmemesinden kaynaklandığı düşünülebilir. Hirose çözümünün hem hızlı hem de yavaş ileten miyelinli sinir liflerindeki sayısal değişmelere duyarlı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, bu teknikle TLAP tahmini yapılabilmektedir. Azalan sıcaklıkla elde edilen TLAP dalga formlarının genliklerinde ve sürelerinde artma gözlenmektedir. Artan iskemi süresiyle TLAP genliğinde artma gözlenirken süresi değişmemektedir. Hirose tekniği üzerine yapılacak çalışmalarla sinir aksiyon potansiyeli dinamikleri hakkında daha ayrıntılı bilgi elde edile bilinir.

Aksiyon potansiyelleriPeriferik sinir sistemi hastalıklarıPeriferik sinirler+5
Kamil Savaş
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Difüz optik tomografide iki farklı geri-çatım tekniğiyle görüntü oluşturma ve elde edilen görüntüleri karşılaştırma

Günümüzde meme kanserini teşhis amaçlı kullanılan yöntemler mevcuttur. Bunlar X-ray tomografi, ultrason ve MRI gibi cihazlardır. Bu cihazların vücuda zararlı ışınlar göndermesi, maliyetinin fazla olması, çözünürlüğünün az olması ve taşınabilirliğinin güç olması nedeniyle meme kanseri teşhisinde yeni yöntemler aranmaktadır. Bu yöntemlerden biri de Difüz Optik Tomografi (DOT)'dir. Difüz optik tomografi meme tümörlerini belirlemek amacı ile geliştirilen bir sistemdir. Bu çalışmada kullanılan DOT sisteminde dokuya penetrasyonu yüksek olan 808 nm dalga boyunda lazer kullanılmaktadır. DOT sisteminin probu 49 kaynak ve 49 detektör fiberden oluşmaktadır. Kaynak ve detektör fiberler 10x10 luk bir matris üzerine sırası ile yerleştirilmiştir. Tek bir kaynaktan ortama ışık gönderilirken difüzyon ile geri dönen ışık 49 detektör fiber tarafından toplanmakta ve fotodiyotlara gönderilmektedir. Bir ölçüm sonunda 49x49 = 2401 tane veri alınmaktadır. Yapılan deneylerde meme benzeri ortam (meme fantomu) olarak %1 konsantrasyonu olan intralipid kullanıldı. Intralipid'in 808 nm de absorpsiyonu çok düşüktür. Intralipid'in içine meme dokusuna benzemesi için absorpsiyon katsayısını 0.04 cm-1 olacak şekilde Indocyanine green (ICG) konuldu. Tümör yapıyı temsil etmek için saydam baloncukların içine intalipid ve absorpsiyon katsayısı 0.16 cm-1 olacak şekilde ICG konuldu. Bunun nedeni de tümör olan bölgedeki yoğun kanlanmadan dolayı absorpsiyonun normal dokuya göre daha yüksek olmasıdır. Bu çalışmada meme fantomunun ve tümör benzeri yapının (absorber) ışığı saçma katsayıları (µs) aynı olup sadece absorpsiyon katsayıları (µa) farklıdır. Bundan dolayı geri çatım (reconstruction) algoritmaları ile oluşturulan görüntüler absorpsiyon konsantrasyonu farkına bağlıdır. Çalışmada 0.3cm ile 1.5cm derinliklerinde inklüzyon olan meme fantomları üzerinde ölçümler alındı. DOT sistemi ile alınan ölçümlerin, Algebraic Reconstruction Teknik (ART) ve Truncated Conjugate Gradient (TCG) yöntemleri kullanılarak 3 boyutlu görüntüleri oluşturuldu. Probun altında kalan hacim x-y-z ekseninde sırasıyla 15x15x10 voksele bölündü ve böylelikle sistemde toplam voksel sayısı 2250 olmuş oldu. Farklı geri çatım algoritmaları ile oluşturulan görüntüler konum (derinlik) ve gerçek şekle benzeme (inklüzyon şekline) parametreleri göz önünde bulundurularak karşılaştırıldı. TCG algoritması ile elde edilen sonuçlar ART algoritmasına göre gerçeğe daha yakın, daha gürültüsüz ve absorberın boyutlarına en yakın olanıdır. Algoritmalar için kullandığımız sistem 2401 ölçüm 2250 vokselden oluştuğundan dolayı böyle sistemlere over-determined sistemler denilmektedir. Over-determined sistemlerde TCG algoritmasının daha iyi çalışmış olduğunu sonuçlarımızdan çıkarmaktayız.

Görüntü işleme algoritmalarıMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+2
Tanju Mercan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel Alzheimer modelinde olaya ilişkin potansiyeller ve oksidan stres değişikliklerine rosmarinik asidin etkileri ve mekanizması

Alzheimer hastalığı bilişsel fonksiyonlarda ve davranışlarda ilerleyici bozukluk ile karakterize edilen yaygın bir demans türüdür. Alzheimer hastalığında beyin dokusunda artarak biriken ve polimerize olarak fibriller şeklinde kümelenen amiloid beta (Aβ) peptidinin patofizyolojik süreçlerde rol aldığı bilinmektedir. Çalışmamızda antioksidan özellikleri olan rosmarinik asidin Aβ 42 peptidinin indüklediği komplikasyonlara etkisi elektrofizyolojik parametreler, histolojik ve biyokimyasal analizler yardımıyla incelenmiştir. Çalışmamızda 100 adet 2 aylık Wistar erkek sıçan, her grupta 25 hayvan olacak şekilde rastgele bölünerek sham(S), sham+rosmarinik asit (SR), Aβ42 peptidi (AH) ve Aβ42 peptidi+rosmarinik asit (AHR) grupları oluşturulmuştur. Alzheimer modeli oluşturulacak sıçanlara (AH ve AHR) Aβ 42 peptidi (2,2 nmol/10µl) intraserebroventriküler olarak uygulanmıştır. İki haftalık deney süresi boyunca SR ve AHR gruplarına gavaj yoluyla 50 mg/kg/gün rosmarinik asit verilmiştir. Deney süresinin sonunda işitsel olaya ilişkin potansiyeller kaydedildikten sonra sıçanların beyin dokularında biyokimyasal ve histolojik analizler gerçekleştirilmiştir. Alzheimer grubunda TBARS ve 4-HNE değerlerinin S ve SR gruplarına göre anlamlı düzeyde arttığı ve AHR grubunda rosmarinik asitin lipid peroksidasyonu azaltarak kontrol seviyesine getirdiği görülmüştür. Ayrıca, antioksidan enzim aktivitelerinin (SOD, CAT, GSH-Px) AH grubunda anlamlı şekilde azaldığı, tedavi uygulanan AHR grubunda ise bu azalışın önlendiği izlenmiştir. Alzheimer grubunda S ve SR grubuna göre azalan GSH düzeyinin AHR grubunda arttığı ancak kontrol düzeyine dönmediği saptanmıştır. Amiloid β42'nın AH grubunda ACh miktarını ve AChE aktivitesini düşürerek kolinerjik sistemi zayıflattığı, rosmarinik asitin ise AHR grubunda bu etkiyi tersine çevirdiği belirlenmiştir. Ultrayapısal incelemeler sonucu AH grubunda hücrelerde yapısal bozukluklar gözlenirken, immünboyamalar ile Aβ birikimleri ve astroglial aktivasyon saptanmıştır. Tedavi uygulanan AHR grubunda ise hücre yapılarının normale döndüğü ve Aβ birikimleri ile astrosit aktivasyonunun azaldığı tespit edilmiştir. Elektrofizyolojik incelemeler AH grubunda işitsel ayrım ve ekoik hafızayla ilişkili süreçlerin etkilendiğine işaret ederken, rosmarinik asit uygulamasının bu fonksiyonlar üzerinde iyileştirici etkisi olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak çalışmamızda, Aβ42 peptidinin oksidan-antioksidan dengeyi, kolinerjik belirteçleri ve işitsel süreçlerle ilişkili nöral ağ dinamiklerini etkilediği saptanmış, rosmarinik asitin bu parametrelerde düzelme sağladığı ortaya konmuştur.

Alzheimer hastalığıAmiloid beta proteinAntioksidanlar+6
Deniz Kantar Gök
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Hipertrofik kalp yetmezliğindeki elektriksel modellemenin Rho/ROCK yolağı ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: RhoA/ROCK sinyal yolağının miyokardiyal enfraktüs, kalp yetmezliği ve kardiyak hipertrofi gibi çeşitli kardiyovasküler hastalıklar ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Bu bağlamda çalışmamızda basınç yüklemesine bağlı kardiyak hipertrofi modelinde ROCK inhibisyonunun potasyum (K+) akımları ve aksiyon potansiyeli (AP) üzerindeki etkisi incelenmiştir. Yöntem: Sıçan kalplerinde basınç yüklemesi modeli transvers aort konstriksiyonu (TAK) ile sağlanmıştır. SHAM grubu bağlama işlemi yapılmadan ameliyat edilmiştir. SHAM, TAK ve 10 hafta boyunca fasudil (5mg/kg) uygulanan TAK (T+F) gruplarından elektrofizyolojik ve protein ekspresyon analizi yöntemleri ile veri alınmıştır. İçeri doğrultucu K+ akımı (IK1) kaydı için -70 mV düzeyinde kenetlenmiş hücrelere -120 mV ile 10mV arasında, geçici dışarı doğru K+ akımı (Ito) için ise -50mV ile 70mV arasında 10 mV'luk adımlarla artan voltaj pulsları uygulanmıştır. Bulgular: TAK grubunun 1 Hz frekansında kaydedilen AP sürelerinde anlamlı uzama görülürken, bu uzamanın T+F grubunda düzeldiği gözlemlenmiştir. Her iki K+ akımının yoğunluğu da anlamlı şekilde azalmış, fakat fasudil bu seviyeleri kontrole çekmiştir. Protein analizlerine göre Kv4.2 ekpresyonu, TAK grubunda yükselmesine rağmen T+F grubunda düzelmemiştir. RhoA ekspresyonu TAK grubunda artarken, ROCK1&2 ve Kir2.1 anlamlı şekilde azalmış, 10 haftalık fasudil uygulamasının ardından bu proteinlerin seviyelerinde önemli bir düzelme gözlenmiştir. Sonuç: Özetle, fasudil uzamış AP süresini kısaltıp, IK1 ve Ito gibi potasyum akımlarını ve RhoA/ROCK yolağı elemanlarının protein ekspresyonunu da düzeltmiştir. Sonuç olarak, RhoA/ROCK yolağı kalbin elektriksel yeniden modellemesinde rol sahibi olabilir ve bu yolağın inhibisyonun gelecekte terapötik amaçlar için kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Rho, ROCK, fasudil, K+ akımları, aksiyon potansiyeli

FasudilKalp hastalıklarıKalp yetmezliği+4
Murat Cenk Çelen
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Difüz optik tomografide kullanılan geri çatım tekniğinde görüntü kalitesini arttıracak düzenlemeler yaparak görüntü oluşturma ve elde edilen görüntüleri karşılaştırma

Amaç: Meme kanserinin erken teşhisinde birçok yöntem kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin dezavantajları göz önünde bulundurularak bu cihazlara destek bir yöntem olarak Difüz Optik Tomografi (DOT) sistemi geliştirilmektedir. Bu çalışmada DOT sisteminde kullanılan geri çatım algoritmamızın eksikliklerinin giderilerek geliştirilip, iterasyon sayısının otomatik olarak belirlenebilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Deneylerde meme benzeri ortam oluşturabilmek için intralipid ve Indocyanine green (ICG) kullanıldı. İntralipid ortamının içine konulacak tümör benzeri yapıyı (inklüzyonu) temsil etmek için saydam baloncukların içine intralipid ve absorbsiyon katsayısı 0.016 cm-1 olacak şekilde ICG konuldu. Bu çalışmada meme fantomunun ve inklüzyonun ışığı saçma katsayıları (µs) aynı fakat absorbsiyon katsayıları (µa) farklı olduğu için absorbsiyon konsantrasyon farkına bağlı olarak görüntü oluşturulur. DOT sistemlerinde tasarlanan sisteme göre en uygun geri çatım algoritmasının kullanılması gerekmektedir. Bu çalışmadaki sistemimiz 2401 ölçüm 2250 vokselden oluşmaktadır. Böyle sistemlere over-determined sistemler denilmektedir. Bu yüzden mevcut yayınlarda kullanılan geri çatım tekniklerinden yararlanılarak en uygun tekniğin Truncated Conjugated Gradient (TCG) olduğuna karar verilmiştir. Fakat bu tekniğinde kendine özgü dezavantajları bulunmaktadır. Bunların üstesinden gelebilmek için Transpose Free Quasi Minimal Residual (TFQMR) algoritması kullandık. Fakat bu algoritma da oldukça yavaş çalıştığı için TCG algoritması ile yeni algoritma bu çalışmada birleştirildi. Görüntü oluşturma aşamasında iterasyon sayılarını gözlemsel olarak belirlemek yerine kendi sistemimize uygun iterasyon sayısı belirleme algoritması geliştirildi. Bu algoritma temelde Kontrast Gürültü Oranı (CNR) mantığıyla çalışıyor ve uygun iterasyon sayısını belirleyebiliyor. Bulgular: Algoritmayı denemek için iki farklı deney aşaması belirlendi. İlk olarak MATLAB'ta simülasyon oluşturularak yeni algoritma ile simülasyon verilerinin görüntüleri oluşturuldu. Sonra meme dokusu ve tümör benzeri yapılar oluşturup, ölçümleri alınarak görüntüleri oluşturuldu. Alınan ölçümlerin, TCG ve TCG-TFQMR yöntemleri kullanılarak 3 boyutlu görüntüleri oluşturuldu. Geri çatım algoritmaları ile oluşturulan görüntüler derinlik, mesafe ve gerçek şekle benzeme parametreleri göz önünde bulundurularak karşılaştırıldı. Sonuç: TCG-TFQMR algoritması ile elde edilen sonuçlar TCG algoritmasına göre yaklaşık olarak 11-12 mm den daha derinde olan inklüzyonları gerçeğe daha yakın, daha gürültüsüz bir şekilde oluşturdu. TCG algoritmasının yetersiz kaldığı yerde TCG-TFQMR daha iyi çalıştığı elde ettiğimiz sonuçlarda görüldü.

AlgoritmalarDifüzyonGörüntünün yeniden oluşumu+2
Gençay Sevim
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Optik tomografi sistemi için elektronik donanım ve yazılımın tasarımı ve yapımı

Bu çalışmada optik tomografi sisteminin veri toplama kısmı için gerekli olan elektronik donanım ve yazılım tasarlanmıştır. Elektronik donanım 2 kısımdan oluşmaktadır. Bunlar fotodiyotların üzerinde bulunduğu fotodiyot elektronik kartı ve mikrodenetleyicinin üzerinde bulunduğu ana elektronik kartıdır. Bu kartların dışında sistemde optik anahtarlama devresi ve anahtarlama sistemi bulunmaktadır. Yazılım olarak mikrodenetleyicinin içerisinde C dilinde yazılmış ve derlenmiş gömülü hex kod bulunmaktadır. Sistemi kontrol etmek amacı ile kullanıcı ara yüzey programı Delphi kullanıldı.Anahtar Kelimeler : Optik tomografi sistemi, elektronik donanım ve yazılım.

Hüseyin Özgür Kazancı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel alzheimer modelinde oluşan komplikasyonlara rosmarinik asidin etkisi

Alzheimer hastalığı bilişsel fonksiyonlarda ve davranışlarda ilerleyici bozukluk ile karakterize edilen yaygın bir demans türüdür. Çalışmamızda antioksidan ve anti-inflammatuar özellikleri olan rosmarinik asidin Alzheimer hastalığında oluşan komplikasyonlara etkisi öğrenme parametreleri, histolojik ve biyokimyasal analizler yardımıyla araştırılmıştır. Deneysel Alzheimer modeli, ovaryektomi yapılmış dişi sıçanlara uzun süreli D-galaktoz uygulamasıyla oksidatif stresin ve östrojen azalmasının sinerjik çalışması sağlanarak kurulmuştur.Çalışmamızda 100 adet 2 aylık Wistar dişi sıçan, her grupta 20 hayvan olacak şekilde rastgele bölünerek kontrol(K), sham(Sh), ovaryektomi+galaktoz(OD), ovaryektomi+Rosmarinik(R) ve ovaryektomi+galaktoz+rosmarinik(ODR) grupları oluşturulmuştur. Altmış günlük deney süresi boyunca OD ve ODR gruplarına ovaryektomi ardından enjeksiyon yoluyla 80 mg/kg/gün D-galaktoz, ODR ve R gruplarına gavaj yoluyla 50 mg/kg/gün rosmarinik asit verilmiştir. Deney süresinin sonunda Y labirent ve lokomotor aktivite testleri uygulandıktan sonra, sıçanların beyin dokuları çıkarılarak lipit peroksidasyon için TBARS, PGE2 düzeylerini değerlendirmek için ELİSA testleri yapılmıştır.Alzheimer grubunda TBARS değerlerinin K, S, ODR ve R gruplarına göre anlamlı düzeyde arttığı ve ODR grubunda RA'nın lipid peroksidasyonu azaltarak bilişsel fonksiyonlarda düzelme sağladığı görülmüştür. Ayrıca, inflamasyonun göstergesi olan PGE2 düzeyinin OD grubunda anlamlı şekilde arttığı, tedavi uygulanan ODR grubunda ise bu artışın önlendiği izlenmiştir. Histolojik incelemeler sonucu OD grubundan alınan hücrelerde yapısal bozukluklar gözlenirken, immunboyamalar ile hipokampusta Aß birikimleri saptanmıştır.Tedavi uygulanan ODR grubunda hücre yapılarının normale döndüğü ve Aß birikimlerinin azaldığı tespit edilmiştir.Sonuç olarak çalışmamızda, AH grubunda lipid peroksidasyonun, inflamasyonun ve hafıza bozukluğunun arttığı, rosmarinik asitin bu parametrelerde düzelme sağladığı saptanırken, kurulan AH modelinin hastalıkla ilgili başka çalışmalarda kullanılabileceği ortaya konmuştur.

Deniz Kantar
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Beyinde, sülfitin apoptozise etkisi ve elektrofizyolojik parametrelerle ilişkisi

İnsanlar bazı aminoasitlerin metabolizmasıyla oluşan endojen sülfite, gıda, ilaç tüketimi ve kirli havanın solunmasıyla eksojen sülfite maruz kalırlar. Alınan sülfit miktarının fazla olması veya vücutta okside edilememesi sonucunda oluşan sülfit radikallerinin biyomoleküllere olumsuz etkisinin olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle, çalışmamızda sülfitin apoptozise olan etkisi ve bu etkinin elektrofizyolojik parametrelerle ilişkisi incelenmiştir.Çalışmamızda 40 adet wistar sıçan dört gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu (K), sülfit (Na2S2O5) verilen grup(S), fosfolipaz A2 inhibitörü (Quinacrine) verilen grup (Q) Quinacrine-Sülfit verilen grup (QS). 100 mg/kg/gün sülfit gavajla, 10 mg/kg/gün Quinacrine intraperitoneal enjeksiyonla otuz beş günlük deney süresi boyunca verilmiştir. Deney süresinin bitiminde sıçanların somatosensoriyel uyarılma potansiyelleri (SEPs) kaydedilmiş, biyokimyasal analizler için beyin dokuları çıkartılmış, kanları alınmıştır.Sülfite maruz kalmanın bir göstergesi olarak kabul edilen plazma-S-sülfonat düzeylerinin S ve QS gruplarında arttığı saptanmıştır.Çalışmamızda lipid peroksidasyonu değerlendirmek için, tiyobarbitürik asit reaktif ürünleri (TBARS) oluşumuna bakılmıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, diğer grupların TBARS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Diğer yandan, S grubu ile karşılaştırıldığında QS grubunda TBARS değerlerinin azaldığı fakat bu azalmanın anlamlı olmadığı tespit edilmiştir.Kontrol ve deney gruplarının beyin dokularında gerçekleştirilen Western Blot ve dansitometrik analizlerin de, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında S, Q ve QS gruplarının sPLA2 miktarında anlamlı bir artışın olduğu bulunmuştur. S grubu ile karşılaştırıldığında, QS grubunda quinacrine tedavisinin sPLA2 miktarındaki artış üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir.Kontrolle karşılaştırıldığında Q grubunda SEP latenslerinin değişmediği, S grubunda ise tüm dalga formlarında istatistiksel olarak anlamlı uzama olduğu, QS grubunda ise P1 ve N1 bileşenlerinin latenslerinin uzadığı gözlenmiştir. S grubu latenslerine göre QS grubunun SEP latenslerinin N1, P2, N2 bileşenlerinin kısaldığı, Q grubu ile karşılaştırıldığında QS grubu P1 ve N1 bileşenlerinin latenslerinin istatistiksel olarak uzadığı gözlenmiştir.Kaspaz-3 enziminin düzeyi K grubuyla karşılaştırıldığında S grubunda artmış, Q ve QS gruplarında ise değişmemiştir. Apoptozise girmiş hücreleri belirleyebilmek için yapılan Tunel analizi verilerimiz kaspaz 3 bulgularımızla uyumludur. Sülfit gruplarında somatosensoryel alanda Tunel pozitif hücreler saptanırken K, Q ve QS gruplarına ait somatosensoryel alandan Tunel pozitif hücrelere rastlanmamıştır.Sonuç olarak çalışmamızda, günlük normal diyetle alınan sülfit dozunun lipid peroksidasyonu arttırdığı, SEP latenslerini uzattığı ve apoptozisi indüklediği tespit edilmiştir. Sülfitin bu etkisinde sPLA2 enziminin etkili olabileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Sülfit, Somatosensoriyel uyarılma potansiyelleri (SEP), Lipidperoksidasyonu, Sektretuar fosfolipaz A2 (sPLA2)

ApoptozisBeyinElektrofizyoloji+4
Ceren Kencebay
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Uyku dinamiğinin çoklu ses uyaranları ile incelenmesi

Amaç: Uykuda beyin yanıtlılığının, klasik uyku evreleme ve BİS sistemine göre farklı dönemlerde, işitsel uyaranlar aracılığıyla ve ?Uyarılma Potansiyelleri? yöntemi ile incelenmesi.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 18 gönüllü bireyin uyku kayıtları incelendi (18-32 yaş, ort: 24.4 ± 3.6; 5 kadın). Uyku kayıtları sırasında basit işitsel uyaranlar (1500 Hz, 80 dB, 500 ms) kulak içine (etimotik) uygulandı. Klasik uyku skorlama ve BİS sistemine göre uyku dönemleri belirlendi ve her bir uyku döneminde işitsel uyarılma potansiyelleri (İUP) incelendi. N100, P200, N300, P450, N550 ve P900 yanıtlarının uyku dönemleri arasındaki değişimi araştırıldı.Bulgular: BİS sistemi ve klasik NREM uyku evreleri arasında, yüksek korelasyon olduğu saptandı. BİS sistemi ile uyku, klasik skorlama sistemlerine göre daha fazla sayıda dönemlerine ayrıldı ve İUP bileşenlerindeki değişim, daha fazla kademede incelendi. Özellikle, N100 bileşen genliğinde uyku derinleştikçe küçülme, N300 ve P900 bileşen genliklerinde ise büyüme görüldü. BİS ve NREM uyku evrelerinde elde edilen İUP arasında, yüksek korelasyon bulundu. Uykunun ilk ve ikinci yarısı arasında, İUP açısından farklılıklar olduğu gösterildi. İkinci yarı uykuda, yüzeyel uyku döneminde N100 genliğinin, derin uyku dönemlerinde ise P200 ve P900 genliklerinin küçüldüğü görüldü.Sonuç: Bu çalışma, BİS sistemi ile uykuda IUP'nin birlikte incelendiği ilk çalışma olma özelliğini göstermektedir. Bulgular, BİS sisteminin uyku dinamiğinin çalışılmasında, yararlı olabileceğini göstermiştir. Ayrıca uyku, BİS sistemi ile daha fazla alt dönemde incelenebildiği için İUP altında yatan süreçler, daha detaylı çalışılabilmiştir. Bu çalışmada BİS sistemi, klasik uyku evreleme sistemleri yerine değil, beraberinde kullanılmak üzere önerilmektedir.Uyku İUP bileşenlerinin altında yatan süreçleri anlayabilmek için daha çok kapsamlı çalışmaya ihtiyaç vardır. Dinamik İUP yöntemi ile BİS sisteminin birlikte kullanıldığı yeni çalışmalar, farklı uyku bozukluklarının altındaki patolojik süreçlerin aydınlatılmasında da fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Uyku, Elektrofizyoloji, İşitsel Uyarılma Potansiyelleri, N100, P200, N300, P450, N550, P900

ElektrofizyolojiUyarılmış potansiyeller-işitselUyku+2
Sibel Kocaaslan Atlı
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel beyin iskemi reperfüzyon modelinde öğrenme ve hafıza değişikliklerine ghrelinin etkisi ve mekanizmaları

Serebral iskemi dünya genelinde üçüncü ölüm ve birinci morbidite sebebidir. Serebral iskemi/reperfüzyona (İ/R) her yıl yüz binlerce insan maruz kalmakta ve bu hastaların %45'i özel tıbbi destek almadan iyileşememektedir. Serebral İ/R, ağır öğrenme ve hafıza bozukluğuna sebep olduğu için çalışmamızda hipokampal hasar üzerindeki etkisi incelenmiştir. Antioksidan ve hafıza geliştirici özellikleri sebebiyle açlık hormonu olarak adlandırılan ghrelin tedavi edici ajan olarak seçilmiştir.Çalışmamızda 80 adet 3 aylık Wistar erkek sıçan, her grupta 20 hayvan olacak şekilde rastgele bölünerek sham (SHAM), ghrelin (GHR), iskemi/reperfüzyon (İ/R) ve iskemi/reperfüzyon+ghrelin (İ/R+GHR) grupları oluşturulmuştur. Deney süresi boyunca SHAM grubuna ameliyat sonrasında 3 gün boyunca serum fizyolojik, GHR grubuna ameliyat yapılıp 3 gün boyunca ghrelin, İ/R grubuna İ/R uygulanıp 3 gün boyunca serum fizyolojik ve İ/R+GHR grubuna İ/R uygulanıp 3 gün boyunca ghrelin intraperitoneal olarak verilmiştir. Ameliyat sonrası 24. ve 48. saatlerde Y labirent ve açık alan testleri uygulanmış, 72. saatte ise sıçanlardan kan örnekleri alınıp beyin dokuları çıkartılmıştır. İskemi/reperfüzyon hasarını göstermek amacıyla hematoksilen eozin boyaması yapılmış, plazmada açile ghrelin ve deaçile ghrelin düzeyleri ile hipokampusta total oksidan kapasite (TOK), total antioksidan kapasite (TAK), nitrit+nitrat, iNOS ve nNOS seviyelerine, bakılmıştır.İ/R grubunun davranış testleri sonucunda öğrenme ve hafızada bozulma oluştuğu ve buna paralel olarak İ/R grubunun hipokampal TOK değerlerinin S ve GHR gruplarına göre arttığı görülmüştür. İ/R+GHR grubunun TOK değerleri ile SHAM ve GHR grupları arasında anlamlı bir fark bulunamamış, öğrenme ve hafıza bozulmasının I/R grubuna göre belirgin biçimde düzeldiği tespit edilmiştir. Grupların TAK değerleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Plazma ghrelin düzeyleri incelendiğinde GHR grubu plazma açile ghrelin düzeyinin SHAM gruba göre arttığı, İ/R+GHR grubu değerlerinin ise GHR ve İ/R grubuna göre azaldığı görülmüştür. SHAM, GHR ve İ/R gruplarının plazma deaçile ghrelin seviyeleri arasında fark bulunmazken, İ/R+GHR grubunun değerlerinin SHAM ve İ/R grubuna göre anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır. Hematoksilen eozin boyaması sonucunda İ/R grubunda hipokampal nöron hasarı oluştuğu, İ/R+GHR grubunda hasarın azaldığı gözlenmiştir. GHR, İ/R ve İ/R+GHR gruplarının hipokampal nitrit+nitrat seviyeleri arasında fark görülmezken, tüm grupların değerleri SHAM gruba göre artmıştır. İ/R grubunda hipokampustaki iNOS ekspresyonu diğer gruplara göre belirgin biçimde artmıştır. Hipokampal nNOS ekspresyonunun GHR, İ/R ve İ/R+GHR gruplarında SHAM gruba göre arttığı gözlenmiştir.Sonuç olarak çalışmamızda, global serebral İ/R'nin total oksidan kapasiteyi arttırmakla beraber öğrenme ve hafıza bozukluğuna yol açtığı, ghrelinin serebral İ/R hasarını tedavisinde fayda sağlayabileceği ortaya konmuştur.

BellekBeyinBeyin iskemisi+5
Göksun Başaranlar Öncel
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Doku benzeri bir ortamda kromofor moleküllerin konsantrasyonunun spektroskopik yöntemle tayininin analitik olarak modellenmesi

Bu tezde dokuda alınan geri yansıma spektrumlarını kullanarak endojen veya ekzojen kromoforların konsantrasyonunu hesaplamak için yeni bir metod geliştirildi. Bu metodun dokunun biyokimyasal yapısındaki değişimden doku patolojisini teşhis etme ve fotodinamik tedavide photosensitizer konsantrayonunu belirleme potansiyeli bulunmaktadır.Bu çalışmada doku fantomları intralipid ve iki farklı kromofor kullanılarak hazırlandı. Doku fantom deneylerinin birinci setinde metilen mavisi-intalipid su karışımı, ikinci setinde indosiyanin yeşili (ICG)-intralipid su karışımı kullanıldı. Doku fantomlarında intralipid ve kromofor konsantrasyonlarının değişimi indirgenmiş saçılma ve absorpsiyon katsayısını belirledi. Doku fantomların indirgenmiş saçılma ve absorpsiyon katsayıları biyolojik dokuların aralığı içindedir. Doku fantomlarda spektroskopik ölçümler almak için kullanılan deney düzeneği; küçük bir spektrometre, altı kaynak ve bir fiber dedektörden oluşan optik prob, tungsten-halojen ışık kaynağı ve bir dizüstü bilgisayardan oluşmaktadır. Bütün yansıma spektrumları fiber optik probun doku fantomları içine 1mm daldırılmasıyla alındı. Deneylerin Monte Carlo simülasyonları yapıldı ve toplanan fotonların toplam optik yolları hesaplandı. Doku fantomlarının kromofor konsantrasyonları tahmininde deney ve Monte Carlo sonuçları birlikte kullanıldı.Çalışmanın sonucunda geri yansıma spektrumu ve Monte Carlo simülasyonu kullanılarak absorpsiyon ve indirgenmiş saçılma katsayıları tahmin edildi. Çalışmada indirgenmiş saçılma katsayısı 0.25-1.1mm-1 ve absorpsiyon katsayısı 0.05-0.2mm-1 olarak seçildi. İndirgenmiş saçılma katsayıları % 6.3 hata ile absorpsiyon katsayıları % 11.4 hata ile ölçüldü.

Absorpsiyometri-fotonAbsorpsiyonIşık+4
Aslınur Sırcan Küçüksayan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Pre ve/veya postnatal dönemde uygulanan elektrik alanın elektrofizyolojik ve biyokimyasal parametrelere etkisi

Çalışmamızda, 50 Hz elektrik alanların sıçanlardan kaydedilen uyumsuzluk negativitesi (MMN) üzerinde oluşturduğu etkilerle birlikte, beyinde apoptozis ve oksidan hasarın olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamızda Wistar albino sıçanlar kullanılarak, Kontrol grubu (K), 3 haftalık prenatal (Pr), 3 aylık postnatal (Po) ve Prenatal + postnatal (Pr+Po) dönemlerinde elektrik alana maruz bırakılan erkek yavruların oluşturduğu gruplar olmak üzere 4 grup oluşturulmuştur. Pr grubunu oluşturan erkek yavrular sadece prenatal dönemde, Po grubunu oluşturan erkek yavrular sadece postnatal dönemde, Pr+Po grubunu oluşturan erkek yavrular hem pre hem de postnatal dönemde 50 Hz frekanslı 12 kV/m şiddetindeki elektrik alana günde 1 saat süreyle maruz bırakılmışlardır. Deneysel sürenin sonunda erkek sıçanlar üretanla (1.2 g/kg) anestezi edildikten MMN kayıtları alınmıştır. Sıçanların MMN kayıtları alındıktan sonra beyin dokuları çıkarılarak apoptotik hücre, 4-hidroksinonenal (4-HNE) ve protein karbonil tayinleri yapılmıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında 4- HNE ve protein karbonil değerlerinin Pr grubunda değişmediği, Pr+Po grubunda azaldığı, Po grubunda ise 4-HNE düzeyinin arttığı fakat benzer artışın protein karbonil düzeylerinde görülmediği tespit edilmiştir. Beyin dokusundan alınan kesitler Tunel metodu ile yapılan incelemede kontrol ve deney gruplarında apoptotik hücrelere rastlanılmamıştır. Bununla birlikte, kaydedilen potansiyeller karşılaştırıldığında bütün gruplarda P2N2 genliğinin nadir uyarı durumunda standart uyarıya göre önemli derecede arttığı bulunmuştur. Ayrıca, fark eğrilerinin gruplar arası karşılaştırmasında, kontrol grubuna göre elektrik alana maruz kalan bütün deney gruplarında MMN aktivitesini temsil eden P2N2 genliklerinin istatistiksel yönden anlamlı olarak azaldığı gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda, elektrik alanın MMN genliğini azalttığı izlenirken, lipid peroksidasyonu artırabileceği ve protein oksidasyonuna neden olabileceği tespit edilmiştir.

ApoptozisBiyokimyaElektrik alanları+4
Deniz Akpınar
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Duyusal engelli bireylerde davranışsal koku verilerinin incelenmesi

Amaç: Duyusal engelli bireyler (görme engelli, işitme engelli) ile sağlıklı bireyler arasında koku duyusu açısından farklılık olup olmadığının incelenmesidir.Yöntem: Tez verilerini oluşturmak üzere 41 işitme engelli (22 kadın), 40 görme engelli (17 kadın) ve 52 sağlıklı (24 kadın) birey çalışmaya katıldı. Katılımcıların koku performansları koku eşiği belirleme, koku tanımlama ve koku ayırt etme olmak üzere üç alt testten oluşan Koku Çubukları (Sniffin' Sticks) Test Bataryası kullanılarak ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 11.0.1 aracılığıyla tek yönlü ANOVA testi ile değerlendirildi.Bulgular: Koku eşiği belirleme testi sonuçlarında üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (işitme engelliler: 7.40±3.47, görme engelliler: 8.45±3.35, sağlıklı kişiler: 8.00±2.73). Koku ayırt etme testinde sağlıklı bireyler (12.32±1.81), işitme engelli bireylerden (10.87±2.29) daha başarılı performans sergilediler (F=5.66, p=.004). Koku tanımlama bölümünde, görme engelli (11.45±1.99) ve sağlıklı bireyler (11.96±1.48), işitme engelli bireylerden daha yüksek puanlar aldılar (9.87±2.01) (F=15.73, p=.000). Ancak görme engelli bireyler ile sağlıklı bireyler arasında koku tanımlama performansları açısından farklılık görülmedi. Genel koku performansları sonuçları incelendiğinde, koku tanımlama bölümüyle benzer sonuçlar olduğu görüldü (görme engelliler: 31.65±5.09, işitme engelliler: 28.15±5.56, sağlıklı kişiler: 32.30±3.86, F=9.33, p=.000).Sonuç: Duyusal engelli bireyler ile yapılan bu çalışma, alandaki araştırmalar için davranışsal planlama ve ölçümlerde nesnel bir model olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca çalışma, duyusal engelli bireylerin beyin kapasite kullanımının incelenmesinde koku duyusunun bir modalite oluşturabileceğini göstermektedir.

DuyularEngelli kişilerKoku duyusu+2
İpek Erdoğan
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Şizofrenide elektrofizyolojik değişimler ve COMT Val158Met polimorfizmi ile ilişkileri

Amaç: Bu tezin amacı beynin bazı elektrofizyolojik yanıtlarının şizofreni hastalığında görülen değişimlerini ve bu değişimlerin COMT geninde görülen Val158Met polimorfizmiyle ilişkilerini incelemektir.Hipotezler: Şizofreni hastalarına ait işitsel uyarılmış potansiyellerin kontrol grubundan farklılık göstermemesi; işitsel olay ilişkili potansiyellerin ve uyumsuzluk negatifliğinin hasta grubunda azalmış genliklere sahip olması beklenmektedir. Val/Val genotipini taşıyan hastaların sinyal/gürültü oranlarının Met/Met genotipli hastalardan düşük olması beklenmektedir.Yöntem: 17 şizofreni hastası ve 17 sağlıklı katılımcıya işitsel uyaranlar dinletilirken EEG kaydı alınmıştır. Elde edilen uyarılmış ve olay ilişkili potansiyeller ile uyumsuzluk negatifliği yanıtlarının 6 elektrotta (F3, F4, FCz, P3, P4, CPz) genlik ve latans ölçümleri yapılmıştır. 14 hastadan alınan kanlardan elde edilen DNA ile hastaların COMT Val158Met genotipi incelenmiştir. Bu hastalar genotiplerine göre gruplandırılarak olay ilişkili potansiyellerde sinyal/gürültü oranları incelenmiştir.Bulgular: Uyarılmış potansiyellerin P60 bileşenlerinin latansı hasta grubunda kısalmış görünmektedir (FCz, P4) . İşitsel olay ilişkili potansiyellere ait P300 bileşenlerinde gruplar arası anlamlı fark yokken hastalarda geç negatif yanıtın genliğinin artmış (FCz, P3, CPz), FCz'de N100 bileşeninin genliğinin azalmış olduğu görülmektedir (p<.05). Farklı ses sapma tiplerinin farklı seviyelerinde şizofreni hastalarının düşük genlikli uyumsuzluk negatifliğine sahip oldukları görülmektedir (p<.05). COMT Val/Val(158) genotipli hastaların olay ilişkili potansiyellerinin sinyal/gürültü oranlarının Met/Met genotipli hastalardan yüksek olduğu gözlenmiştir (istatistiksel anlamlılık incelenmemiştir).Sonuç: Hasta ve kontrol grupları arasında işitsel uyarılmış potansiyellerde görece az sayıda bileşende fark varken işitsel olay ilişkili potansiyel ve uyumsuzluk negatifliğinde daha fazla bileşende ve elektrotta gruplar arası fark gözlenmiştir. Düşük aktiviteli COMT enzimi üreten Met allelinin şizofreni hastalarında sinyal/gürültü oranını düşürdüğü gözlenmektedir.Anahtar Sözcükler: Şizofreni, İUP, İOİP, MMN, COMT, sinyal/gürültü oranı.

ElektrofizyolojiEnzimlerGenler+5
Serhat Taşlıca
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetik sıçan ventrikül miyositlerinin uyarılma-kasılma çiftlenimindeki değişiklere sodyum tungstate tedavisinin etkisi

Son yıllarda yapılan araştırmalarda perfüze edilen diyabetik sıçan kalplerinde sodyum tungstat'ın kardiyak performansı geliştirdiği belirtilmiştir. Bu çerçevede çalışmamızda sodyum tungstat'ın bu yararlı etkisinin altında yatan hücresel ve moleküler mekanizmalar araştırılmıştır.Sodyum tungstat 6 hafta boyunca gavajla diyabet ve kontrol grubu sıçanlara günde 100 mg/kg olarak verilmiştir. Bu süre sonunda diyabetik sıçanlarda glikoz düzeyi dramatik biçimde artmıştır. Diğer taraftan plazma insülin düzeyi, vücut ve kalp ağırlığı azalmış, diğer parametrelerde ise dikkate değer bir değişim gözlenmemiştir.Fura-2 AM yüklenmiş izole ventrikül miyositlerinde sarkomer boyundaki değişim ve hücre içi Ca2+ [Ca2+]i tranzientleri ölçüldü. Sodyum tungstat tedavisi diyabetik kardiyomiyositlerde azalmış olan Ca+2 transientlerinin ve fraksiyonel kısalma eğrilerinin genliğini arttırmıştır. Ayrıca, diyabetle baskılanan Iss ve Ito K akımlarını düzeltmiş, ancak L-tipi Ca+2 akımları üzerinde herhangi bir değişiklik yaratmamıştır. Biyokimyasal paratmetreler açısından diyabetle birlikte kalpte dikkat çekici biçimde artan TBARS ve protein karbonil içeriği sodyum tungstat uygulamasıyla birlikte anlamlı biçimde azalmıştır. Bununla birlikte tungstat tedavisi ksantin oksidaz/ksantin dehidrogenaz aktivitesini belirgin bir şekilde düşürmesine rağmen, gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür.Sonuç olarak, sodyum tungstat uygulaması değişen iyonik akımları ve bozulan Ca+2 regülasyonunu iyileştirerek diyabet indüklü kontraktil abnormaliteleri gidermiştir. Bu veriler, sodyum tugstate'ın bu yararlı etkisini glisemi normalizasyonundan daha ziyade antioksidan etkisi ile gerçekleştirdiğini düşündürmektedir.

Diabetes mellitus-tip 1KalpKalsiyum+5
Mustafa Aydemir
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Ellagik asidin sıçan kardiyomiyositlerinin kontraktilitesi ve kalsiyum akımları üzerine etkileri

Son yıllarda yapılan çalışmalarda fenolik yapıların birçok biyolojik etkisinin olduğu gösterilmiştir. Bu fenolik bileşiklerden biri olan ellagik asidin (EA) kardiyoprotektif etkisi olduğu ileri sürülmektedir. Bu çerçevede çalışmamızda EA?nın ventrikül miyositlerinin Ca2+ akımlarına etkisi ve bu etkinin altında yatan mekanizmaların araştırılması amaçlanmıştır. Deneyler sıçan kalbinden izole edilen ventrikül miyositlerinde gerçekleştirilmiştir. Akut EA uygulamasının L-tipi Ca2+ akımlarını anlamlı olarak azalttığı, ancak aktivasyon ve inaktivasyon kinetiklerine ait parametreleri etkilemediği görülmüştür. Ellagik asidin Ca2+ akımlarını baskılayıcı etkisinin doz bağımlı olduğu tespit edilmiş ve EC50 değeri 23 nM olarak hesaplanmıştır. Adenilil siklaz inhibitörü (SQ 22536, 10 µM) ve antioksidan (probucol, 5 µM) varlığına rağmen EA?nın Ca2+ akımlarını azaltıcı etkisi devam etmiştir. Ancak Nitrik oksit sentaz (NOS) inhibitörü (L-NAME,500 µM) ve guanilil siklaz (GS) inhibitörü (ODQ, 1 µM) varlığında ise ilginç bir şekilde EA?nın azaltıcı etkisinin ortadan kalktığı görülmüştür. Ayrıca, EA konsantrasyonla orantılı bir şekilde fraksiyonel kısalmayı azaltmış, aksiyon potansiyelinin repolarizasyon süresini ise anlamlı olarak uzatmıştır. Sonuç olarak, EA nanomolar konsantrasyonlarda bile kardiyomiyositlerin iyonik ve mekanik özelliklerini etkilemektedir. Bu veriler EA?nın Ca2+ akımlarına olan azaltıcı etkisinin NOS-GS-cGMP aracılığıyla gerçekleştiğini göstermektedir. EA?nın fraksiyonel kısalmayı azaltması negatif inotropik etkisinin olduğunu göstermekte, aksiyon potansiyeli repolarizasyon süresini uzatması ise potasyum akımları üzerinde de etkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Ellagik Asit, Ca2+ Akımları, Fraksiyonel Kısalma, Aksiyon Potansiyeli.

Ellajik asitFenollerKalsiyum+2
Yusuf Olğar
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Parkinson hastalığında kemoduysal uyaranlara karşı beyin yanıtlılığı

Parkinson hastalığı ile koku bozukluğu arasındaki ilişki psikofiziksel ve elektrofizyolojik değerlendirmeler ile incelenmektedir. Koku fonksiyonuna odaklanan elektrofizyolojik çalışmaların artan sayısına rağmen, kemoduysal uyarılma/olay ilişkili potansiyellerin gözlenmesinde halen bazı sınırlılıklar bulunmaktadır. Özellikle düşük sinyal gürültü oranı nedeniyle saf koku ve trigeminal uyarımlara karşı oluşan yanıtlar zorlukla görülebilmektedir. Son dönemdeki çalışmalar kemoduysal potansiyellerin ve beyin yanıtlılığının hassasiyetini arttırmaya odaklanmıştır. Bu tez kapsamında kemoduysal uyaranlara karşı beyin yanıtlılığını entropy analizleri gibi ileri analiz teknikleri kullanarak göstermek amaçlanmıştır. Öte yandan Parkinson hastalarının koku performansları sağlıklı kontroller ile hem psikofiziksel hem de elektrofizyolojik olarak karşılaştırılmıştır. Bu amaçla 12 yeni tanı almış Parkinson hastası ve 12 sağlıklı kontrol çaışmaya dahil edilmiştir. Koku eşik, koku tanımlama ve toplam koku performanslarının Parkinson hastaları için daha kötü olduğu gösterilmiştir. Elektrofizyolojik değerlendirmeler ise kontrol grubunda hem gül kokusu hem de karbondioksit kokusu için entropide anlamlı farklılıklar olduğunu göstermektedir. Ancak Parkinson hastalarında bu fark gösterilememiştir. Entropi analizleri sonucunda kemoduysal uyarım sonrasında kontrol grubunda beynin daha düzenli bir şekilde çalıştığı ancak hasta grubunda kaotik süreçlerin devam ettiği gözlenmiştir. Bu süreçler Parkinson hastalarında kemoduysal uyarıma karşı sistemin işlevselliğinin bozulduğunu gösterir niteliktedir. Bu sürecin Parkinson hastaları için bir biyo-işaret olarak kullanımı konusunda ileri dönem araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

ElektrofizyolojiElektrofizyolojiEntropi+5
Çağdaş Güdücü
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

İzoproterenol ile oluşturulan kardiyak hasara kükürt dioksitin etkisinin elektrofizyolojik parametrelerle incelenmesi

Uzun yıllardır toksik etkileri bilinen ve bu doğrultuda araştırılan karbon monoksit (CO), nitrik oksit (NO), hidrojen sülfür (H2S) ve kükürt dioksit (SO2) moleküllerinin, son yıllarda insan vücudu tarafından da üretildiği ve fizyolojik süreçlerde görevli moleküller olduğu anlaşılmıştır. Aynı zamanda bu moleküllerin fizyolojik koşulların dışında, patofizyolojik koşullarda da etkili oldukları fark edilmiştir. Bu çalışmamızda sıçanlarda oluşturulan hipertrofik patolojinin etiyolojisi üzerine SO2 molekülünün rolünün elektrofizyolojik yöntemlerle incelenmesi ve işlevinin anlaşılmasına yönelik bilgilerin ortaya konması amaçlanmıştır. Bu amaçla bir haftalık isoproterenol uygulaması sonucunda kardiyak hasar oluşturularak SO2 donorü etkileri kardiomyosit düzeyinde gözlemlenmiştir. Bununla birlikte antioksidan karışım uygulamasıyla da, SO2 molekülünün olası etkilerinin antioksidan mekanizmayla ilişkisi açıklığa kavuşturulmuştur. Öncelikle kalp ağırlığı/tibia uzunluğu oranı incelenerek, izoproterenol uygulaması sonucunda hipertrofinin oluştuğu ve uygulanan moleküllerin bu süreci durdurmadığı tespit edilmiştir. Bu hastalık modelinin aksiyon potansiyeli depolarizasyon süresinde bir uzamaya neden olduğu ve SO2 uygulamasının bu uzamayı geri döndürdüğü tespit edilmiştir. Ayrıca bu uzamaya antioksidan karışımın paralel bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Bu uzamanın nedeninin başka çalışmalarda gösterildiği üzere geç sodyum akımlarından (INaL) dolayı gerçekleştiği söylenebilir. Bununla birlikte izoproterenolün Ca2+ akımlarını azalttığı ancak SO2 uygulamasıyla birlikte Ca2+ akımlarının kontrol seviyelerine geri döndüğü görülmüştür. Antioksidan karışımın ise hipertrofik modelde gözlenen Ca2+ akımlarının azalışına her hangi bir etkisinin olmadığı fark edilmiştir. Bu bilgilerin dışında SO2'nin elektriksel parametrelerde düzelmelere sebep olsa da mekanik parametrelerde olumsuz değişikliklere neden olduğu fark edilmiştir. Bunun nedeninin ise yapılan diğer çalışmaların da gösterdiği üzere Ca2+ duyarlılığında gözlenen artışa bağlı olarak diyastolik fonksiyon bozukluklarının gerçekleşmesidir. SO2 molekülünün bu etkisinin antioksidan sistemle her hangi bir ilişkisinin bulunup bulunmadığını anlayabilmek için biyokimyasal parametreler de incelenmiştir. Bu incelemenin sonucunda kardiyak hasarın protein oksidasyonu ve lipit peroksidasyonuna neden olmadığı saptanmış ve SO2 molekülünün etkilerinin bu sistem üzerinden olamayacağı sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte tek başına SO2 uygulamasının protein karbonil değerlerini arttırarak oksidatif hasara neden olduğu belirlenmiştir. Bu çerçevede SO2 molekülünün fizyolojik koşullarda oksidatif bir etki yaratırken, koşulların değişmesine bağlı olarak sistem üzerinde farklı etkilerin olabileceği yorumu yapılmıştır. Sonuç olarak SO2 molekülünün patolojik durumlarda kardiyovasküler sistem üzerine olumlu etkilerinin olduğu konusunda verilere ulaşılmıştır. Bu etki mekanizmasının net bir şekilde anlaşılabilmesi amacıyla daha detaylı çalışmaların yapılması gerekmektedir.

AntioksidanlarElektrofizyolojiKalp+4
Uğur Dalaman
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel hipertansiyonun kalpte oluşturduğu elektrofizyolojik değişiklikler üzerine magnezyum tedavisinin etkisi

Hipertansiyon kardiyak hipertrofi ve kalp yetmezliği gelişiminde majör risk faktörlerinden birisidir ve bu süreçlerin gelişiminde Mg2+'un önemli olduğu iddia edilmektedir. Bu çalışmada L-NAME kullanılarak oluşturulan hipertansiyon modelinde kardiyak miyositlerde meydana gelen elektrofizyolojik değişiklikler belirlenerek, hücre içi serbest Mg2+seviyelerinin bu değişikliklerle olan ilişkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Hipertansiyon ve MgO tedavisi uygulanan hipertansiyon gruplarına 40 mg/kg dozunda L-NAME 6 hafta boyunca içme suyu ile verilirken, Mg2+ tedavisi alan gruplar aynı zaman periyodunda 1 g/kg dozunda MgO içeren yem ile beslenmiştir. L-NAME uygulaması ile yükselen kan basıncı değerleri MgO tedavisi ile kontrol seviyelerine dönmüştür ve hipertansiyona sekonder olarak gelişen hipertrofi önlenmiştir. Hipertansif sıçan ventrikül miyositlerinde azalan hücre içi serbest Mg2+ seviyeleri, 6 haftalık MgO tedavisi ile normal seviyelere dönmüştür. Hipertansiyonun kardiyomiyositlerde fraksiyonel kısalma miktarını anlamlı seviyede azalttığı, kasılma kinetiklerinde yavaşlamaya sebep olduğu, Ca2+ transientlerinin genliklerinde anlamlı bir değişiklik oluşturmamasına karşılık, zaman sabitinin uzamasına neden olduğu görülmüştür. Altı haftalık MgO tedavisi hipertansiyona bağlı olarak meydana gelen kasılma bozukluğunu düzeltmiştir. Aksiyon potansiyelinin repolarizasyon süresinin ventrikül miyositlerinde hipertansiyona bağlı olarak uzadığı, buna karşılık MgO uygulamasının bu değerleri kontrol seviyesine yaklaştırdığı görülmüştür. Hipertansiyon, Ito ve Iss akımlarını baskılarken MgO tedavisi, Ito akımlarını kontrol seviyelerine getirmiş, ancak Iss akımlarında anlamlı bir değişiklik oluşturmamıştır. Hipertansiyonda meydana gelen intrasellüler serbest Mg2+ seviyesindeki azalma L-tipi Ca2+ akımları, SR Ca2+ içeriği ve NCX aktivitesi üzerinde önemli bir değişikliğe sebep olmamıştır. Ayrıca hipertansif sıçan kalplerinde görülen oksidatif stres ve protein oksidasyonu artışının MgO tevisi ile düzeldiği belirlenmiştir. Özetle, Mg2+'un hipertansiyona bağlı olarak sıçan ventriküler miyositlerinin elektriksel ve mekanik aktivitesinde meydana gelen değişikliklerde etkili olduğu gözlenmiştir. Bu sonuçlar hipertansif sıçanlardaki Mg2+ eksikliğinin oksidatif stres artışına ve kardiyak fonksiyon bozukluklarına neden olduğunu, MgO tedavisinin ise antioksidan yolakları aktive ederek hipertansiyona bağlı değişiklikleri düzelttiğini göstermektedir. Sonuç olarak, çalışmamızda Mg2+ dengesindeki değişimlerin kronik kalp hastalıklarının patofizyolojisine katkıda bulunan önemli faktörlerden biri olduğu görülmüştür.

HipertansiyonKalpKalp fonksiyon testleri+4
Nihal Öztürk
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Elastik ışık saçılma spektroskopisi sistemini (eısss) kullanarak prostat tümör dokusu pozitif cerrahi sınırların belirlenmesi

Tekli optik fiber probtan oluşan Elastik Işık Saçılım Spektroskopisi (EISS) sistemi kullanarak prostat dokusu pozitif cerrahi sınırları Temel Bileşenler Analizi (TBA) ve Doğrusal Ayırım Analizi (DAA) ile tespit edildi. Toplam 27 hastadan alınan 299 adet doku üzerinde alınan EISS spektrumları 450-750 nm dalga boyu aralığında değerlendirildi. EISS spektral datası altın standart olan histopatoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Data analizi Temel Bileşenler Analizi (TBA) ve ardından Doğrusal Ayırım Analizi (DAA) ile yapıldı. Teşhis performansı için Receiver Operating Characteristic (ROC) eğimi hesaplandı. Diskriminant skoruna bağlı olarak elde edilen sınıflandırma sonucunda prostat dokusu cerrahi sınırlarında malign dokuyu benign dokudan ayırt etmedeki duyarlılık 100%, seçicilik 95.2% ve ROC eğrisi altında kalan alan 0.98 olarak bulundu. EISS sisteminin prostat dokusu cerrahi sınırlarında malign dokuyu benign dokudan yüksek duyarlılık ve seçicilik ile ayırt ettiği gösterildi. Bu çalışmadaki teşhis doğruluğu in-vivo fiber optik doku ayırımı uygulanabilirliğini gösterdi.

CerrahiCerrahi tedaviFiber optik+4
Tuba Denkçeken
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetik nöropatide curcumin tedavisinin olası nöroprotektif etkisi

Curcumin genellikle kanser araştırmalarında kullanılmış, diyabetik nöropatide de farklı çözücülerle tedavi etkinliği çalışılmış bir ajandır. Bu çalışmada ise, T1DM sıçan modelinde yağda çözülmüş curcuminin diyabetik nöropati gelişimini önlemedeki koruyucu rolü araştırılmıştır. Deneklerde 50 mg/kg STZ enjeksiyonu ile diyabet oluşturulmasını takiben periferal nöropati gelişmesi beklenmeden gliklazid (10 mg/kg), düşük doz curcumin (60 mg/kg) ve yüksek doz curcumin (200 mg/kg) uygulamaları gerçekleştirilmiş ve olası koruyucu etkiler, siyatik sinirde sinir ileti hızı ölçümleriyle; sinir uçlarında aksonal dejenerasyonun sebep olduğu ağrı eşiğinin yükselmesi ve his kaybının tespiti nosiseptif testler ile (hot plate ve tail flick testleri) ölçülmüş, ayrıca deneklerin kilo alımı, kan şekeri ve serum insülin seviyeleri incelenmiştir. Çalışmada elde edilen sonuçlara göre diyabet, siyatik sinir ileti hızında azalmaya neden olurken, gliklazid ve curcumin uygulanan gruplarda sinir ileti hızlarının kontrol seviyesine yakın olduğu gözlenmiştir. Ancak nosiseptif testlerde gruplar arasında anlamlı bir fark görülememiştir. Biyokimyasal incelemeler sonucunda ise kan glikozu seviyeleri diyabet oluşturulan hiçbir grupta düşmezken, serum insülin seviyeleri curcumin uygulanan diyabetik gruplarda kontrole yaklaşmıştır. Sonuçlara bakıldığında curcuminin düşük dozda (60 mg/kg) diyabetik nöropatinin gelişimini önlemede koruyucu bir rolü olduğu tespit edilip diyabetin komplikasyonlarını önlemede umut vaat eden doğal bir ajan olduğu söylenebilir.

Diabetes mellitusDiabetik nöropatilerGliklazid+4
Nagihan Erten
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel spinal kord yaralanmasında levetirasetam ve manyetik alanın tedavi edici etkilerinin incelenmesi

Spinal kord yaralanması meydana gelen nörolojik defisit nedeniyle bireye bakmakla yükümlü ailelerin ve bireylerin yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Tedavide pek çok yaklaşım önerilmiş olmasına rağmen klinikte sadece metilprednizolon kullanılmaktadır. Yakın zamanda antiepileptikler ve manyetik alanın nörorejeneratif özelliklere sahip olduğu ileri sürülmüştür. Bu çalışmada deneysel spinal kord hasarında kombine manyetik alan ve yeni nesil bir antiepileptik olan levetirasetam tedavisinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Yetişkin Wistar sıçanları laminektomi, travma, metilprednizolon, levetirasetam (LEV), manyetik alan (MA) ve kombine levetirasetam ve manyetik alan (LEVMA) tedavi grupları olmak üzere altı gruba ayrıldı. Spinal kord travması T10 düzeyinde oluşturularak metilprednizolon 30 mg/kg dozunda i.p. olarak, levetirasetam 100 mg/kg dozunda gavajla verildi. 50 Hz 1 mT düşük frekanslı manyetik alan selenoidde 30 dakika boyunca uygulandı. Sıçanların fonksiyonel davranışları BBB skorları kullanılarak değerlendirildi. Tedavilerin uygulandığı 21 gün sonunda çıkarılan spinal kordlardan 12 μm kalınlıkta kesitler soğutmalı mikrotom ile alınarak Fourier Transform Infrared (FTIR) görüntüleme yapıldı. BBB skorları LEV, MA ve kombine LEVMA tedavilerinin sıçanların davranışsal işlevlerinde düzelmeye yol açtığını, ancak düzelmenin metilprednizolon tedavisi kadar etkin olmadığını göstermiştir. FTIR görüntüleme sonuçları, spinal kord yaralanmasının lipit yıkımında artıma, ester içeren lipitlerde bir azalmayla birlikte fosfat içeren lipit miktarında bir artışa neden olduğunu ortaya koymuştur. Metilprednizolon tedavisi ve kombine LEVMA tedavisi ise lipit içeriğindeki bu değişimi engellemiştir. Spinal kord yaralanması, daha kısa lipit açil zincir içeriğine neden olurken, metilprednizon ve kombine LEVMA tedavisi, laminektomi grubunda olduğu gibi daha uzun lipit asil zincir içeriğine neden olmuştur. Benzer şekilde spinal kord yaralanması, lipitlerde etil grubunun miktarında bir azalmaya neden olurken metilprednizolon ve kombine LEVMA tedavisi etil grubu miktarında artışa neden olmuştur. Laminektomi grubuna kıyasla, tüm diğer gruplarda lipit/protein oranı yüksek olmakla birlikte en belirgin artışın LEV grubunda olduğu gözlenmiştir. Laminektomi harici gruplarda, özellikle tek başına uygulanan MA ve LEV tedavi gruplarında doymamış lipit içeriğinin azaldığı, fakat kombine LEVMA tedavisinin lipit peroksidasyonunun önleyerek doymamış lipit içeriğinde daha küçük bir azalmaya neden olduğu görülmüştür. Çalışma sonuçları kombine LEVMA tedavisinin spinal kord travmasında lipit yapısındaki hasar kaynaklı değişiklikleri düzeltmede, oksidatif stresi engellemede, lipit kompozisyonunu düzenlemede yani ikincil hasarı önlemede etkili olabileceğini ve ileriki araştırmalarla umut vaat eden bir tedavi alternatifi olabileceğini göstermiştir.

LevetirasetamManyetik alan tedavisiManyetik alanlar+5
Mehmet Melih Pınarbaşı
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kolon ve mide kanserinde 5-aminolevünelik asit aracılı fotodinamik tanı

Günümüzde kolon ve mide kanserleri tüm kanser türleri içerisinde sık rastlanan kanserlerdendir. Bu kanserlerin erken tanısı için kullanılan yöntemler gerektiği kadar yeterli bilgi vermemektedir. Bu amaçla son zamanlarda fotodinamik tanı yöntemi kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada; in-vitro olarak kolon kanseri (HCT116) ve mide kanseri (AGS ve HCT116) hücre hatlarında 5-ALA ile uyarılmış PpIX'ın oluşturduğu flüoresansın teşhisi ile gerçekleştirilen fotodinamik tanının en etkin şekilde yapılması için gerektiği koşulların belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu tezde farklı dozlarda 5-ALA (0, 100, 200, 300 μg/ml) uygulanmış HCT116, AGS ve MKN28 hücre hatlarında 0, 1, 2, 3 ve 5 saat inkübasyon süresini takiben hücre canlılığı, flüoresans yoğunluk analizi, hücre göçü ve hareketliliği analizi, kaspaz 3/7 ile erken hücre ölümü analizi, mikroskop ile elde edilen flüoresans görüntülerde görüntü işleme gerçekleştirilmiştir. 200 μg/ml 5-ALA ile uyarılan ve 3 saat inkübe edilen hücrelerde uyarılmadan 3 saat sonra hücre canlılığı açısından karşılaştırıldığında AGS hücre hattının MKN28 ve HCT116 hücre hattına nazaran daha fazla hücre canlılığında azalma olduğu gözlenmiştir. MKN28, HCT116 ve AGS hücre hatlarının farklı inkübe sürelerinde ve 5-ALA konsantrasyonlarında hücreler de farklı flüoresans yoğunlukları gösterilmiştir. En belirgin flüoresans yoğunluğu MKN28 hücre hattında gözlenmiştir. En yüksek hücre hareketinin MKN-28 hücre hattında, en düşük hücre hareketinin ise HCT116 hücre hattında olduğu belirlenmiştir. 300 μg/ml 5-ALA ile uyarılmış HCT116 hücre hattında erken apoptoz bulguları diğer hücre hatları ile karşılaştırıldığında daha belirgin olarak gözlenmiştir. Sonuç olarak, 200 μg/ml 5-ALA ile uyarılan hücrelerde 3 saat sonra gözlenen flüoresansın mide ve kolon kanserlerinin fotodinamik tanı amacıyla kullanılabilecek en uygun tanı dozu olduğu saptanmıştır. İleride yapılacak insan çalışmalarında etkinliği ve duyarlılığı gösterilecek olan fotodinamik tanı, klinikte mide ve kolon kanserleri erken tanısında umut vaat eden bir yöntem olarak uygulanabilecektir. Anahtar Kelimeler: 5-Aminolevünelik Asit, Fotodinamik Tanı, Kolon kanseri, Mide kanseri

FloresanHücre dizisiKolon neoplazmları+4
Simge Ünay
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlılığın oluşturduğu değişikliklerde Nitrik Oksid'in rolünün elektrofizyolojik parametrelerle incelenmesi

ÖZET Yaşlanmanın oluşturduğu komplikasyonlarda serbest radikallerin önemli rolü olduğu birçok çalışmada ortaya konmuştur. Ancak, görsel sistemde bol miktarda bulunan ve görme fizyolojisinde önemli bir rolü olan nitrik oksidin, yaşlanmanın görsel sistemde oluşturduğu değişikliklerdeki rolü bilinmemektedir. Bu etkiyi ortaya çıkarmayı amaçlayan çalışmamızda 80 adet sıçan kullanılmıştır. Bu hayvanlar; genç kontrol (GK), orta-yaşlı kontrol (OK), genç L-arginin (GA), orta-yaşlı L-arginin (OA), genç L-NAME (GN), orta- yaşlı L-NAME (ON), genç vitamin E (GE) ve orta-yaşlı vitamin E (OE) olmak üzere 8 eşit gruba bölünmüştür. Kontrol gruplarına serum fizyolojik verilirken, diğer gruplara; 160 mg/kg/gün L-arginin, 10 mg/kg/gün L-NAME ve 30 mg/kg/gün vitamin E 8 hafta boyunca uygulanmıştır. Deneysel sürenin sonunda, sıçanların görsel uyarılma potansiyelleri (VEPs) kaydedildikten sonra, biyokimyasal parametrelerin ölçümü için beyin dokuları alınmıştır. TBARS ve nitrit düzeylerinin orta-yaşlı grupta genç gruba göre anlamlı olarak arttığı saptanmıştır. GN ve ON gruplarında kontrollerine göre beyin TBARS düzeylerinin arttığı ve bu artışın anlamlı olduğu gözlenmiştir. Diğer yandan GA, OA, GE ve O E gruplarında TBARS seviyelerinin kontrol gruplarına göre azaldığı fakat bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulunmuştur. Kontrollerine göre OA grubunda beyin nitrit seviyesinin arttığı, ON grubunda ise beyin nitrit seviyesinin anlamlı düzeyde azaldığı tespit edilmiştir. Vit E'nin GE ve OE gruplarında kontrollerine göre beyin nitrit seviyesini anlamlı ölçüde düşürdüğü gözlenmiştir. VEP sonuçlan incelendiğinde; OK grubunun P3 bileşeninin latensinde GK'ya göre anlamlı bir uzama tespit edilmiştir. GN grubunda Pı, ON grubunda Pı, P2, N2 bileşenlerinin tepe latenslerinin kontrollerine göre anlamlı ölçüde uzadığı saptanmıştır. Ancak diğer gruplar arasında önemli bir farklılığın olmadığı görülmüştür. Tepeden-tepeye genlik değerleri incelendiğinde; P2N2 ve N2P3 genliklerinin, ON ve OE gruplarında OK'ya göre önemli ölçüde azaldığı görülmüştür. Diğer gruplarda ise genliklerde herhangi bir değişiklik gözlenmemiştir. IVABSTRACT It has been reported in many studies that free radicals have a crucial role in the complications occured in aging. However nitric oxide (NO) is found to be located all over the visual system and play a critical role in vision, its effects on changes occured during aging stayed to be unknown. Thus, in this experiment the possible effect of NO on visual system of individuals with various ages was investigated. 80 rats were divided into 8 groups as; young control (YC), middle-age control (MK), young+L-arginine (YA), middle-age+L- arginine (MA), young+L-NAME (YN), middle-age+L-NAME (MN), young+ vitamin E (YE) and middle-age+vitamin E (ME). While physiologic solution were administered the control groups, 160 mg/kg/day L-arginine, 10 mg/kg/day L-NAME and 30 mg/kg/day vitamin E. were administered to the experimental groups. At the end of experimental period (8 weeks), visual evoked potentials (VEPs) were recorded from animals. Subsequently, brain tissue of the animals were taken for the measurement of biochemical parameters. Brain TBARS and nitrite levels were increased significantly with age. There were also a significant increments in the brain TBARS levels of YN and MN groups with respect to their controls. Although, brain TBARS levels in YA, MA, YE and ME groups were found to be increased compared with their corresponding controls, they didn't reach statistically significance level. Brain nitrite level was found to be significantly decreased in MN group, whereas increased in MA group compared with the MC group. However, vit E caused a significant decrement in brain nitrite levels of YE and ME groups with respect to their control groups. P3 latency of the MC group was increased compared with the young group. Pi in the YN group prolonged while Pi, P2 and N2 components in the MN group were delayed with respect to their corresponding controls. But, there was no significant changes between other groups. Results obtained from amplitudes was shown that, P2N2 and N2P3 amplitudes were decreased significantly with respect to MC group. However, there was no important changes in amplitudes of other groups.

Nitrik oksitSerbest radikallerUyarılmış potansiyeller-görsel+1
Semir Özdemir
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2000
00
Master'sOpen AccessTR

Değişik deneysel stres modellerinin görsel uyarılma potansiyelleri üzerine etkileri ve mekanizmaları

ÖZET Strese maruz kalan bireylerde fizyolojik ve davranışsal bir takım değişikliklerle birlikte, NO 'nun ve lipid peroksidasyonunun arttığı da bilinmektedir. Ancak, streste oluşabilecek görsel sistem değişikliklerinde NO 'nun ve lipid peroksidasyonunun nasıl bir rolü olduğu henüz bilinmemektedir. Bu amaçla hazırlanan çalışmamızda, 120 adet albino sıçan her birinde 10 'ar adet olmak üzere bölünerek şu gruplar oluşturulmuştur; kontrol grubu (K), L-NAME alan kontrol grubu (KL), Vitamin E alan kontrol grubu(KE), soğuk strese maruz bırakılan grup (S), hareketsizlik stresine maruz bırakılan grup (H), hareketsizlik ve soğuk stresine maruz bırakılan grup (HS), L-NAME alan stres grupları (SL, HL, HSL), Vitamin E alan stres grupları (SE, HE, HSE). 15 günlük deney süresince, L-NAME 10 mg/kg/gün olarak intraperitonal, vitamin E ise 30 mg/kg/gün olarak intramusküler verilmiştir. Aynı sürede kontrol gruplarına serum fizyolojik injekte edilmiştir. Deneysel sürenin sonunda sıçanların görsel uyarılma potansiyelleri (VEP) kaydedildikten sonra, biyokimyasal analizler için kanlan ile birlikte retina ve beyin dokuları alınmıştır. Plazma kortikosteron düzeylerinin bütün deney gruplarında kontrole göre arttığı görülmüştür. Stres grupları kontrolleri ile karşılaştırıldığında, L-NAME'in sadece SL grubunda kortikosteron düzeyini önemli ölçüde yükseltirken, Vitamin E'nin bütün stres gruplarında kortikosteron düzeylerini anlamlı olarak azalttığı saptanmıştır. Beyin ve retina TBARS değerlerinin bütün stres gruplarında K grubuna göre önemli olarak arttığı gözlenmiştir. L-NAME'in kontrolleri ile karşılaştırıldığında, stres gruplarında lipid peroksidasyonu azalttığı, ancak KL grubunda yükselttiği dikkati çekmiştir. Vit E'nin ise, bütün stres gruplarında kontrollerine göre TBARS değerlerini anlamlı olarak düşürdüğü izlenmiştir. Kontrolle karşılaştırıldığında, beyin nitrit seviyelerinin bütün stres gruplarında, retina nitrit seviyelerinin ise sadece H grubunda önemli ölçüde arttığı tespit edilmiştir. Kontrolleri ile karşılaştırıldığında, L-NAME ve Vit E'nin bütün stres gruplarında nitrit değerlerini fark edilir düzeyde düşürdüğü görülmüştür. İstatistiksel değerlendirme sonucunda, beyin ve retina GSH-Px aktivitelerinin stresten etkilendiği, L-NAME'in etkisinin ise stres modeline göre değiştiği saptanmıştır. Stres grupları kontrol grupları ile karşılaştırıldığında, her üç stres grubunda da VEPlerin tüm bileşenlerinin latenslerinin uzadığı tespit edilmiştir. L-NAME'in, K ile mukayese edildiğinde KL grubunda tüm VEP latenslerini anlamlı biçimde uzattığı gözlenmiştir. Ancak, L- NAME'in ve vitamin E'nin kontrolleri ile karşılaştırıldığında, tüm stres gruplarında VEP bileşenlerinin latenslerini anlamlı olarak kısalttığı göze çarpmıştır. VEPlerin tepeden-tepeye genlik değerleri içerisinde, sadece P2N2 genliğinin KL ve tüm stres gruplarında kontrol grubunun genlik değerine göre düştüğü bulunmuştur. IV

Nitrik oksitStresUyarılmış potansiyeller-görsel
Nazmi Yaraş
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2000
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel siyatik sinir hasarında melatonin etkisinin elektrofizyolojik ve teorik olarak incelenmesi

Periferik sinir yaralanmaları ve sinir iyileşmesi hakkında bilgi edinebilmek için elektrofizyolojik, histolojik, biyokimyasal alanda çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmada periferik sinir hasarında melatoninin elektrofizyolojik ve teorik olarak etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada yetişkin erkek Wistar sıçanlar rastgele olarak dört gruba ayrıldı (n=32). Sol siyatik sinirlerde ezme hasarı oluşturuldu. Tedavi gruplarına 21 gün süreyle 5mg/kg ve 20 mg/kg dozlarında melatonin tedavisi i.p. yapılırken kontrol grubuna etanol ve %0,9'luk NaCl, hasar oluşturulmayan sham grubuna ise %0,9'luk NaCl uygulandı. Fonksiyonel sinir iyileşmesi deney süresince haftalık olarak ölçülen siyatik fonksiyonel indeks (SFİ) ile değerlendirildi. Hasardan önce, hasardan bir hafta sonra ve tedavi sonunda EMG ölçümü yapıldı. Tedavi sonunda in vivo ve in vitro elektrofizyolojik ölçümler alındı. Elektrofizyolojik veriler dalgacık analiziyle analiz edildi.Melatonin tedavisinin hasarlı siyatik sinirlerde SFİ değerini arttırdığı gözlemlendi. EMG ölçümlerinde, sol siyatik sinirlerde latans değerlerinde azalma gözlenirken azalan genlik ve tepeden tepeye genlik değerlerinde artış belirlendi. In vivo elektrofizyolojik ölçümler melatoninin iletim hızlarını arttırdığını gösterdi. In vitro elektrofizyolojik ölçümlerde melatonin uygulamasının bileşik aksiyon potansiyelinin (BAP) genlik ve tepeden tepeye genlik değerlerini arttırdığı belirlendi. Dalgacık analizinde BAP'in yüksek frekans bileşenlerinin yoğunluğunun azaldığı görüldü.Bu sonuçlar periferik sinir yaralanmalarının tedavilerinde melatonin uygulamasının ümit verici bir strateji olduğunu göstermektedir.

Dalgacık analiziElektromiyografiMelatonin
Şerife Gökçe Zencirci
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı sürelerde uygulanacak olan cuprizonun wistar-albino türü sıçanlarda sinirsel demiyelinizasyon üzerine etkisinin elektrofizyolojik olarak incelenmesi

Multipl Sclerosis (MS), merkezi sinir sisteminde miyelin yıkımını içeren, periferik sinir sistemini de etkileyebilen bir bozukluktur. Demiyelizasyon bozuklukları sonradan edinilen bir rahatsızlıktır ve aksonları nispeten koruyan miyelinlerin dejenerasyonuyla ortaya çıkmaktadır. Cuprizon modeli toksik demiyelinizan modelidir ve deney hayvanlarının cuprizon ile beslenmelerine dayanmaktadır. Bu çalışmanın amacı cuprizon modelinin wistar-albino türü sıçanlarda denenmesi ve sinir iletim hızındaki değişimlerin elektrofizyolojik olarak incelenmesidir.Sıçanlar kendi aralarında 6 gruba ayrıldı. Cuprizon daha önce hazırlanmış olan %1 lik Karboksi-metil-seluloz (KMS) içerisinde karıştırıldıktan sonra ağızdan gavajla her gün, her gruba değişik sürelerde olacak şekilde uygulandı. Deney süresinin sonunda hayvanların medulla spinalisten EMG yardımıyla motor sinir ileti hızları ölçüldü. İğne elektrotlarıyla spinal kord uyarıldıktan sonra gastroknemius kası üzerinde EMG kayıt elektrotlarıyla elde edilen potansiyel olan Birleşik kas aksiyon potansiyellerinin (BKAP) analiziyle sinir ileti hızı hesaplandı. Hayvanlar sakrifiye edildikten sonra beyin ve beyincik dokularından histopatolojik inceleme yapıldı.Normal yemle beslenen sıçanların spinal kord motor sinir ileti hızı 76,54 ± 4,76 m/s (Hız±Standart Hata (SH))olarak hesaplandı. Bu değer KMS ile beslenenlerde 88,04 ± 9,11 m/s, 4 hafta cuprizon ile beslenenlerde 72,01 ± 6,90 m/s, 5 hafta cuprizon ile beslenenlerde 68,10 ± 13,53 m/s, 6 hafta cuprizon ile beslenlerde 46,35 ± 1,95 m/s ve 7 hafta cuprizon ile beslenenlerde 55,89 ± 6,11 m/s olarak hesaplandı.Cuprizon uygulanan sıçanlarda motor sinir ileti hızları 4. haftadan itibaren düşme eğilimine girdi. Bu düşüş 6. haftada maksimum olarak gözlendi. 7. Hafta da ise motor sinir ileti hızında artış görülmeye başlandı. Bu da bize Cuprizon modeli için wistar-albino türü sıçanlarda 6 hafta cuprizon uygulamasının MS için uygun olabileceğini gösterdi.

Harun Başoğlu
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Toxoplasma gondii üzerine darbeli ve sürekli elektromanyetik alanın etkilerinin incelenmesi

Toxoplasma gondii (T.gondii) bütün dünyada yaygın olarak bulunan ve bütün memelileri enfekte edebilen hücre içi bir parazittir. Parazit konak hücreye plazma membranında parazitik vakuol oluşturmak suretiyle saldırmaktadır. Virülant toxoplasma infeksiyonundan sorumlu etkenler ve mekanizmalar henüz tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışmada elektromanyetik alanın T.gondii'nin hem hücre içine girişine hem de virulansına olan olası etkileri incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca T.gondii model olarak kabul edilerek hücre içi organizmalara elektromanyetik alanın olası etkisinin belirlenmesi planlandı.T.gondii'ye elektromanyetik alanın etkisi in vitro ve in vivo deneyler ile incelenmiştir. Çalışmamızda erişkin erkek Balb/c fareler, her grupta rastgele olarak seçilen 10 fare olacak şekilde kullanıldı. In vivo deneylerde erişkin erkek Balb/c farelere 1 ml sinde 105 T.gondii bulunan solüsyon intraperitonal olarak enjekte edildi. Sonra 5 gün boyunca darbeli (1.3 msn aralıklarla, 75 Hz, 2.3 mT, 8 saat/gün) ve sürekli (50 Hz, alternatif akım, 2 mT, 8 saat/gün) elektromanyetik alan enfekte farelere uygulandı. Kontrol grubuna ise herhangi bir elektromanyetik alan uygulanmamıştır. In vitro deneylerde ise takizoitli periton sıvıları bir gün boyunca +4 º C'de eş zamanlı olarak sekiz saat süreyle sürekli veya darbeli elektromanyetik alana maruz bırakıldı. Kontrol grubundakilerde ise elektromanyetik alan uygulaması hariç bütün koşullar aynı tutuldu. Sonra, elektromanyetik alan uygulanan veya uygulanmayan takizoitli periton sıvıları, ml sinde 105 T.gondii olacak şekilde farelere enjekte edildi. Toplanan takizoitli periton sıvıları içindeki T.gondii miktarı elektromanyetik alanın etkisini göstermek için sayıldı. Alınan bütün örneklerde SDS-PAGE yöntemi ile T.gondii protein bantları incelendi.In vivo ve In vitro deneyler, darbeli ve sürekli elektromanyetik alana maruz bırakılan deney gruplarında T.gondii sayısında kontrol grubuna göre azalma saptandığını belirlenmiştir. Buna karşılık SDS-PAGE yöntemi ile incelenen T.gondii protein bantlarında anlamlı bir değişiklik bulunamamıştır. Bu sonuçlar elektromanyetik alanın T.gondii üzerine bazı etkilerinin bulunduğunu fakat bu etkilerin tam olarak anlaşılabilmesi için daha ileri tekniklerle incelenmesi gerektiği kanaaitine varılmıştır.

Serçin Özlem
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Protoporfirin yüklü manyetolipozomların biyofiziksel karakterizasyonu

Manyetolipozomlar, lipozom ve manyetik nanopartikül içeren, insan ve hayvanların terapötik uygulamalarında çeşitli biyoaktif moleküllerin dağıtılmasında yüksek potansiyeli olan yapılardır. Fotodinamik terapi çeşitli kanser tiplerinin tedavisinde fotosensitizar ve görünür ışık kullanımına dayanan bir metottur. Protoporfirin IX (PpIX) metal içermeyen porfirin yapıda bir fotosensitif ajandır ve nötral sulu ortamlarda agrage olması nedeniyle insan ve hayvan fizyolojisi çalışmalarında uygun olmamaktadır. Bu çalışmada amaç PpIX taşıyan manyetolipozomlar üretmek, karakterize etmek, ısı ve manyetik alana bağlı olarak yapının ilaç serbestlemesini, MCF7 hücre hattında toksisite ve fotodinamik etkinliğini incelemektir. PpIX'in fotodinamik terapide kullanılabilmesi için PpIX yüklü manyetolipozomlar üretilmiştir ve üretilen bu yapının biyofiziksel karakterizasyonu araştırılmıştır. Manyetolipozom üretmek için DPPC ve DSPE-PEG2000 lipidleri ve Fe3O4 nanopartikülleri kullanılmıştır. PpIX yüklü manyetolipozomların farklı konsantrasyonlarda toksisite ve in-vitro fotodinamik etkisi MCF7 hücre hattında araştırılmıştır. PpIX yüklü manyetolipozomların hidrodinamik çapları yaklaşık 220 nm olarak ölçülmüştür, fakat TEM ölçümleri PpIX yüklü manyetolipozomların büyüklüklerinin 166-720 nm arasında değiştiğini göstermektedir. Her iki durumda da PpIX yüklü manyetolipozomların intravenöz uygulamalar için yeterince küçük olduğu belirlenmiştir. Manyetolipozomadaki demir içeriği hücre canlılığını demir içermeyen lipozomlardan daha az etkilemektedir. PpIX yüklü manyetolipozomların konsantrasyonu 350 nM olduğunda hücre canlılığı %66'ya kadar düşmektedir, fakat 5 dakika beyaz ışık uygulandığında 250 nM ve üzeri konsantrasyonda PpIX içeren hücrelerin tamamının öldüğü gözlenmiştir. Bu çalışma PpIX yüklü manyetolipozomların in vitro fotodinamik terapi uygulamalarında oldukça etkili olduğunu göstermektedir.

BiyofizikDemir oksitFototerapi+4
Harun Başoğlu
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Ehrlich asit tümör hücreleri üzerinde kloraluminyum ftalosiyanin ve dosetakselin sonodinamik etkilerinin araştırılması

Sonodinamik terapi ultrasesin bir sonosensitizör veya kemoterapi ilacıyla birlikte kullanıldığı ve tümör hücrelerinde hücre ölümüne neden olan yeni ve umut vaadeden bir kanser terapisidir. Çalışmada AICIPc ve dosetaksel aracılı SDT'nin Ehrlich asit tümör hücrelerine etkileri araştırılmıştır. Bunun için tuzlu fosfat tamponuna alınan Ehrlich asit tümör hücreleri dosetaksel ve AICIPc'in varlığında 1MHz ultrasese 60 saniye boyunca maruz bırakılmıştır. Hücre canlılığı tripan mavisi boyama testiyle değerlendirilmiştir. Hem AICIPc hem de dosetaksel aracılı SDTnin hücre ölümünü arttırdığı görülmüştür. Apoptoz değerlendirilmesi için HO/PI boyama yapılmış ve hücreler floresan mikroskobunda incelenmiştir. SDT uygulamasından iki saat sonra yapılan HO/PI boyama sonucunda SDT uygulanan hücreler apoptotik özellik göstermesine rağmen tek başına AICIPc veya dosetakselin böyle bir etkisi saptanmamıştır. Bunlara ek olarak kaspaz-3 düzeyini değerlendirmek için Western blotlama yapılmış. SDT uygulanan hücrelerde kaspaz-3 aktivitesinin arttığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak SDT uygulaması EAT hücreleri üzerinde hücre ölümünü tetiklediği gözlemlenmiştir. Ayrıca SDT uygulamasının kaspaz-3 miktarını arttırdığı görülmüş ve EAT hücrelerinde apoptoza neden olduğu tespit edilmiştir. Fakat AICIPc'nin ve dosetakselin SDT uygulamalarında tümör hücreleri üzerine etki mekanizmalarının daha ayrıntılı açıklanabilmesi için farklı hücre hatları üzerinde ve in vivo çalışmalara ihtiyaç olduğu görüşüne varılmıştır.

Antineoplastik ajanlarApoptozisDosetaksel+4
Ergün Cem Köken
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan deneysel diyabet modelinde 20 (S) ginsenozit RG3'ün olası nöroprotektif etkisi

Ginseng antidiyabetik, anti-inflamatuvar, antioksidan ve antiapoptotik etkilere sahip bir bitkisel ajandır. Ginseng saponin'in aktif bileşeni olan 20(S)-ginsenozit Rg3'ün (20(S)-Rg3), pankreas beta hücrelerinden insulin salgılanmasını arttırdığı ve diyabetik böbrek hasarında koruyucu etkiye sahip olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı deneysel diyabetik nöropatide ginsenozit 20(S)-Rg3'ün nöroprotektif etkilerini değerlendirmektir. Yetişkin erkek Wistar sıçanlar (n=18) rastgele olarak kontrol, tedavi edilmemiş diyabetik ve 20(S)-Rg3 ile tedavi edilen diyabetik olarak gruplara ayrılmıştır. Diyabet intraperitonal tek doz streptozotosin (STZ) enjeksiyonuyla (50 mg/kg) oluşturulmuştur ve STZ enjeksiyonundan 3 gün sonra hiperglisemi (>250 mg/dl) olanlar diyabet olarak belirlenmiştir. 20(S)-Rg3 ile tedavi edilen sıçanlara oral gavajla 5 hafta boyunca 5mg/kg/gün 20(S)-Rg3 verilmiştir. Deney gruplarındaki sıçanların vücut ağırlığı günlük takip edilmiştir. Nosiseptif değişiklikleri belirlemek için tedavinin üçüncü ve dördüncü haftalarında tail flick ve hot plate testleri yapılmıştır. Her iki siyatik sinirden sinir iletim hızı ve distal latans ölçülmüştür. STZ ile oluşturulan diyabet vücut ağırlığında azalmalara neden olurken 20(S)-Rg3 tedavisinin bu azalmaları düzelttiği belirlenmiştir. Benzer şekilde ginsenozid tedavisi anlamlı olarak kan glukoz düzeyini tedavi öncesine göre azaltmıştır (p<0.05). Ayrıca 20(S)-Rg3 uygulamasının diyabetik sıçanlarda hem tail flick hem de hot plate latanslarını anlamlı olarak azaltması ajanın nosiseptif davranışa karşı koruyuculuğunu göstermiştir. Diyabetik sıçanlar kontrol grubuna göre hem distal latansda hem de sinir iletim hızında anlamlı bir azalma göstermektedirler (p<0.001). Bununla birlikte 20(S)-Rg3 tedavisiyle distal latans ve sinir iletim hızı değerleri kontrol grubundaki değerlere yaklaşmıştır. Bu bulgular 20(S)-Rg3 tedavisinin diyabetik nöropatide olası nöroprotektif etkisi olduğunu belirtmektedir.

Ağrı ölçümüDiabetes mellitusDiabetes mellitus-deneysel+5
Serap Oktay
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Fotodinamik tedavinin leishmania tropica üzerine olan in vitro etkisi

Phelebotomus türü sineklerle bulaştırılan ve "Şark Çıbanı" olarak adlandırılan kutanöz leishmaniasisin (KL), ülkemizde etkeni sıklıkla Leishmania tropica'dır. Fotodinamik tedavi (FDT) fotosensitif ajan ve görünür dalga boylarında ışığın birlikte kullanarak, moleküler oksijen varlığında başlıca singlet oksijen oluşturmasıyla hedef hücrelerde nekroz ve/veya apoptozise yol açan bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada KL enfeksiyonlarının etkeni olan L.tropica promastigotlarında metilen mavisi (MB), toluidin mavisi (TB), kloralimünyum fitalosiyanin (AlClPc) ve feoforbid a (Pa) kullanarak FDT'nin etkinliğinin in vitro olarak araştırılması amaçlanmıştır. Parazitler bir saat boyunca artan konsantrasyonlarda MB, TB, AlClPc ve Pa ile inkübe edildi. Ajanlar besiyerinden uzaklaştırılıp PBS ile yıkandı ve PBS eklenen parazitlere 30 dakika boyunca beyaz diyot ışık uygulandı. Metilen mavisi, toludin mavisi, alüminyum ftalosiyanin ve feoforbid a konsantrasyonlarının fonksiyonlarının L.tropica promastigotları üzerine etkisi 26°C'de 18 saat inkübasyondan sonra; hücre canlılığı, morfolojik değişiklikler ve apoptotik deneyler ile değerlendirilmiştir. FDT etkinliği kontrol grubu, ışık + ajan veya yalnız ajan uygulaması ile yapılan tüm deneyler için değerlendirildi. Metilen mavisi, toluidin mavisi ve feoforbid a + FDT uygulanan gruplarda canlı L.tropica promastigot sayısı sadece ajan uygulanan gruplar ile karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak sadece ajan uygulanan gruplara göre anlamlı olarak farklı bulunmuştur (p<0,001 p<0,05 p<0,0001). Kloralüminyum ftalosiyonin + FDT uygulaması ise sadece AlClPc'ye maruz kalan deney grubundaki hücre canlılığının istatistiksel olarak anlamlı (p=0,07) olmadığı tespit edilmiştir Ayrıca tüm fotosensitif ajanlar + FDT uygulamasının kontrol grubuna göre canlı parazit sayısında dikkat çekici azalma gözlenmiştir. Hücresel olarak apoptozun belirlenmesinde kullanılan DAPI boyama sonuçlarına göre MB, AlClPc, PA + FDT uygulamasının L.tropica promastgotları üzerinde etkili oldukları gözlenmiştir. Aynı zamanda MB, AlClPc, Pa + FDT'ye maruz kalan gruplarda apoptozun belirteci olan apoptotik DNA merdiveni görüntüsüne rastlanır iken kontrol, MB, AlClPc, tek başına TB ve TB+FDT ile beraber uygulandığı gruplarda bu görüntüye rastlanmamıştır. Bu çalışmada gösterilen sonuçlar bize parazitin sadece promastigot formunu kullanarak Leishmaniasis üzerine fotodinamik tedavinin etkileri hakkında fikir vermiş ve parazite karşı alternatif bir tedavi için yeni yaklaşım olabileceğini göstermiştir. L.tropica promastigotlarına metilen mavisi, kloralümunyum falosiyanin ve feoforbid a + FDT uygulandığında meydana gelen hücre ölümünün apoptoz ile destekler bulgular olduğu düşünülmüştür.

Antineoplastik ajanlarFeofitinFototerapi+5
Serçin Özlem Çalışkan
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00