
136
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Dosetaksel, glutamin ve selenyum kombinasyonunun prostat kanseri hücre hatlarında kemoprevantif etkinliğinin araştırılması
Prostat kanseri gelişen ülkelerde yüksek insidansıyla önemli bir kanser türünü temsil etmektedir. Dosetaksel oldukça toksik bir antineoplastik ajandır. Bu çalışmada androjen reseptörü negatif prostat kanseri hücre hatları olan DU-145 ve PC-3 üzerinde glutamin ve selenyumun dosetakselle kombine kullanımında antikanser etkisi incelendi. Bu amaçla dosetaksel, selenyum ve glutaminin PC-3 ve DU-145 hücre hatları üzerinde prevantif etkilerini belirlemek ve etkin dozunu saptamak amacıyla sitotoksisite deneyi yapıldı. Belirlenen etkin konsantrasyonlar, farklı ilaç kombinasyonlarında hücrelere uygulanarak akım sitometrik yöntemle hücre döngüsü ve apoptoz analizleri yapıldı.Bulgularımız, glutamin ve selenyumun prostat kanseri hücre hatlarının apoptozisini arttırdığını, dosetaksel rejimine bu kombinasyonun eklenmesiyle ise nekrotik hücre ölüm oranını azalttığını göstermiştir. Ayrıca PC-3 hücre hattında dosetaksel rejimine selenyum ve glutaminin eklenmesinin dosetaksel ajanının hücre döngüsüne olan etkisini değiştirmediği, DU-145 hücre hattında ise dosetakselin hücresel düzeyde hasar vermiş olduğu hücre oranının azaldığı ve bu hücrelerin G0/G1 ve G2+M tutulduğu belirlendi.Hormonoterapiye dirençli, metastatik prostat kanseri hücrelerinde, klasik dosetaksel tedavisine glutamin ve selenyumun eklenmesinin anti-kanser etkinliği arttırdığı ve dosetakselin sitotoksik etkilerini azalttığı belirlendi. Bu bulgular, prostat kanseri standart dosetaksel tedavisine katkıda glutamin ve selenyumun önemli bir rolü olduğunu göstermektedir.
Selenyumun insan glioblastoma multiforme hücre hatlarında in vitroetkilerinin araştırılması
Beyin tümörleri 100.000 kişiden üç ila beş kişide görülmekte ve kansere bağlı ölümlerin %2,7'si beyin tümörlerinden kaynaklanmaktadır. Primer beyin tümörleri, malign hastalıkların yaklaşık %2'sini oluşturur. Glioblastoma multiforme (GBM), santral sinir sisteminin glial hücrelerinden köken alan ve en sık (% 50-60) rastlanan primer beyin tümörüdür. Daha çok erişkin yaşta (45-70) ortaya çıkmakta ve yüksek invaziv fenotipe sahip olup çok hızlı progresyon göstermektedir. Bu çalışmadaki amaç selenyumun glioblastoma hücreleri üzerindeki olası in vitro etkilerinin değerlendirilmesidir.Bu çalışmada, GMS-10 ve DBTRG-05MG insan glioblastoma multiforme hücre hatlarında selenometiyonin (SeMet) uygulanan ve uygulanmayan gruplarda selenyumun hücre içine alınım düzeyleri, hücre proliferasyonu, sitotoksisite, ve hücre proliferasyon göstergesi olarak Ki-67 protein ekspresyon değişimi incelendi. Selenyumun organik formu olan selenometiyoninin hücre proliferasyonu üzerine etkisi WST-1 testi ile, sitotoksite laktat dehidrogenaz testi (LDH) ile değerlendirildi. Ki-67 protein düzeyi western blot yöntemi ile saptandı ve hücre süpernatantlarındaki ve lizatlarındaki selenyum düzeyi ölçümü grafit fırın atomik absorpsiyon spektrofotometresi kullanılarak yapıldı.GMS-10 ve DBTRG-05MG hücreleri üzerine SeMet'in etkisi bu çalışma ile ilk defa incelenmiştir. Araştırmamızın bulgularına göre her iki hücre hattı için, doza ve zamana bağlı olarak LDH testi ile hücre ölüm artışı belirlendi. WST-1 testi sonuçlarına bakıldığında zamana bağlı olarak çalışmamız için düşük olarak kabul ettiğimiz 50 ve 100 µM dozlarda hücre proliferasyonunda 24 saat inkübasyon sonucu artış gözlendi. Atomik absorpsiyon spektrofotometresi (AAS) bulguları incelendiğinde canlılık ve sitotoksisite testleri ile uyumlu olarak hücrelerin selenometiyonin düzeyleri belirlenmiş oldu.Sonuç olarak bu çalışmada, gerek DBTRG-05MG hücrelerinde, gerekse GMS-10 hücrelerinde SeMet'in, in vitro ortam koşullarında, doza ve inkübasyon süresine bağımlı olarak proliferasyonu azalttığı ve sitotoksisite gösterdiği, bu olayların da hücre içine alınan SeMet ile büyük ölçüde korele olduğu bulunmuştur.Bu araştırmada ortaya çıkan bulgular ve daha önceki bilgilerin ışığında bulgularımızın apoptoz denemeleri, ELIZA gibi yöntemler ile desteklenmesi gerekmektedir. Selenyumun organik formu kullanılarak yapılan bu çalışmamızın glioblastoma multiforme çalışan diğer araştırmacılara yön göstereceğini umut ediyoruz.
Selektif RXR ligandı Beksaroten'in Tiroid kanser hücre hatları üzerine etkinliğinin incelenmesi
Tiroid kanseri, dünyada tüm kanser tiplerinin yaklaşık olarak %1'ini oluşturmakla birlikte endokrin sistemin en sık görülen malignitesidir. Son dekatlarda görülme sıklığı en hızlı artan kanserlerden birisidir ve etkili tedavi yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Vitamin A'nin biyolojik türevleri olan retinoidler, hücre çoğalması, farklılaşması ve apoptoz gibi hücre davranışlarını düzenleyici rol oynamaktadırlar. Etkilerini, retinoik asit reseptörleri (RAR) ve retinoid X reseptörleri (RXR) olarak adlandırılan hücre içi reseptörlere bağlanarak gösterirler. Selektif RXR ligandı Beksaroten (LGD1069) 'in, Kutanöz T-hücre lenfoma (CTCL)'da tedaviye tepkisiz hastaların yanıtını, minimal toksisite ile %50 artırdığı ve solid tümörlerde migrasyon, invazivite ve anjiogenezi azalttığı saptanmış ve FDA tarafından CTCL tedavisinde 2000 yılında onaylanmıştır. Çalışmamızda; beksarotenin diferansiye ve andiferansiye özellikli olan BCPAP (insan papiller tiroid karsinomu), CGTH-W-1 (insan foliküler tiroid karsinomu sternal metastaz), 8505C (insan andiferansiye-anaplastik tiroid karsinomu) ve CAL-62 (insan anaplastik tiroid karsinomu) hücre hatlarında, hücre canlılığı, hücre döngüsü, apoptoz ve nekroz üzerine olası etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Hücre hatları uygun koşullarda kültüre edildi ve hücre canlılık testi CCK-8 kullanılarak her hücrenin beksaroten ajanı ile hücre canlılığının %50'sini inhibe eden doz (IC50) belirlendi. IC50 dozları, BCPAP hücre hattında 34 µM, CGTH-W-1 hücre hattında 50 µM, 8505C hücre hattında 48 µM ve CAL-62 hücre hattında 46 µM olarak saptandı. Hücrelerin canlılığının %50'sini inhibe eden doz en düşük olarak papiller tiroid kanseri hücre hattı olan BCPAP hücrelerinde, en yüksek olarak ise metastatik foliküler tiroid kanseri hücre hattı CGTH-W-1 hücrelerinde saptandı.Belirlenen IC50 dozları ile hücrelerde akım sitometrik olarak apoptoz ve hücre döngüsü analizleri gerçekleştirildi. 48 saatlik beksaroten uygulamasından sonra elde edilen bulgular, beksarotenin 8505C hücrelerini hücre döngüsünün sentez fazında tutulumunu istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalttığını, 8505C ve CAL-62 hücrelerinin Sub-G1 fazında tutulumunu anlamlı olarak artırdığını göstermiştir (p<0,05). Apoptoz analizleri, beksaroten bileşiğinin, çalışmada ele alınan hücre hatlarında canlılık oranını istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalttığını, apoptotik ve nekrotik hücre ölümü oranlarını artırdığını göstermektedir (p<0,05). Sonuç olarak in vitro çalışmamızda, beksaroten ajanının diferansiye ve andiferansiye tiroid kanseri hücre hatları olan BCPAP, CGTH-W-1, 8505C ve CAL-62 hücreleri üzerine hücre canlılığını azaltıcı, hücre döngüsünü durdurucu, apoptotik ve nekrotik hücre ölümünü artırıcı yönde etkinliği gösterilmiştir. Bulgularımız eşliğinde in vitro çalışmamız ileri in vivo çalışmalara ışık tutacaktır. Anahtar sözcükler: Apoptoz, Beksaroten, Hücre Döngüsü, Kemoprevansiyon, Reksinoid, Tiroid Kanseri Hücre Hattı
Indiferansiye insan anaplastik tiroit karsinoma hücre hattında kalsitriolün NDRG2 (N-Myc downstream regulated gene-2) ve NIS (sodyum iyot simporter) gen ekspresyonları üzerindeki olası etkisi
Giriş: Anaplastik tiroid kanseri en agresif neoplazilerden biridir. Sodyum-iyod simporter ve TSH-reseptöründeki ekspresyon kayıpları, tiroidektomi ya da radyoaktif iyodür tedavisi gibi konvensiyonel tedavilerin sonuçsuz kalmasına neden olmaktadır. Ameliyat, radyoterapi ve agresif kemoterapi ajanlarının birlikte kullanıldığı multimodel tedavilere rağmen, sağ kalım oldukça düşüktür. Bu nedenle anaplastik tiroid kanserinin tedavisinde tümör büyümesini inhibe edici ve diferansiyasyonu tetikleyici, kemoterapötikler ile kullanımında düşük sitotoksisite gösteren ajanların geliştirilmesi önemlidir. Amaç: Bu çalışmanın amacı Nthy-ori-3-1 hücreleri ile 8505C hücrelerinde N-Myc Dowstream Regulated Gene-2 (NDRG2) ve Sodyum-İyot Simporter (NIS) gen ekspresyonlarındaki olası farkın karşılaştırılması ve 1,25-dihidroksivitamin D3'ün (kalsitriol) farklı sürelerde inübasyonunun 8505C hücrelerinde hücre canlılığı ile NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları üzerindeki meydana getirebileceği olası değişimlerin incelenmesidir. Materyal ve Yöntemler: Çalışma, Nthy-ori-3-1 normal insan tiroid folliküler epitelyal hücreleri ile 8505C indiferansiye insan anaplastik tiroid kanseri hücreleri üzerinde gerçekleştirildi. Her iki hücre hattındaki başlangıç NDRG2 ve NIS gen ekspresyon düzeyleri Real-Time Polimerase Chain Reaction (RT-PCR) ile incelendi. Kalsitriolün 8505C hücre hattında, hücre canlılığı üzerindeki etkisi WST-1 testi ile değerlendirildi. Kalsitriolün 8505C hücrelerinde NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları üzerinde meydana getirdiği olası değişimler de RT-PCR ile değerlendirildi. Bulgular: Nthy-ori-3-1 hücrelerinde NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları, 8505C hücrelerine göre anlamlı ölçüde yüksek bulundu. WST-1 bulgularına göre 8505C hücrelerinin 60 nM kalsitriol ile 24,48 ve 72 saat inkübasyonları sonucu, kalsitriolün hücre canlılığı üzerinde sırasıyla %62, %63 ve %56 düzeyinde azalma meydana getirdiği gözlendi. 60 nM kalsitriol ile 24 ve 48 saat inkübe edilen 8505C hücreleri ile kalsitriol uygulanmayan kontrol grubu arasında NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları bakımından anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Nthy-ori-3-1 hücrelerinde NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları 8505C hücrelerine göre anlamlı ölçüde yüksek bulundu. Ancak kalsitriolün 8505C hücrelerinde NDRG2 ve NIS gen ekspresyonları üzerinde anlamlı bir fark yaratmadığı saptandı. Anahtar Kelimeler: Anaplastik tiroid kanseri, 1,25-dihidroksivitamin D3, N-myc Donwstream Regulated Gene-2, Sodyum-İyot Simporter
Bipolar bozukluk olgularında GDNF (Glia Kökenli nörotrofik faktör)geninin SNP ler yönünden incelenmesi
Bipolar bozukluk (BB) manik ve depresif epizotlarla ilerleyen ciddi bir psikiyatrik bozukluktur. Bipolar Bozukluk genellikle, psikoz, madde kullanımı, psikososyal uyumsuzluk ve intihar gibi kötü sonuçlara neden olur. Beyaz ırkta hastalığın görülme sıklığı %1,5-3,9 gibi yüksek değerlerdedir. Hastalığın %20?si intiharla sonuçlanmakla birlikte, tedavi edilmemiş bedensel sorunlardan dolayı da hastaların ömrü %30 oranında kısalmaktadır. Ayrıca bu kronik hastalık bireye ailesine ve topluma önemli sosyoekonomik yük getirmektedir. Multigenik, multifaktoryal olması nedeniyle genetik yönden kesin verilere ulaşılamamasına rağmen kalıtımsal geçiş olasılığı %60-80?nın üzerindedir. Gerek bağlantı analizleri ile kromozomal lokasyon gerekse, çeşitli moleküler genetik yöntemlerle aday genlerin tek nükleotid mutasyon/polimorfismlerinin belirlenmesi yönünde yoğun araştırma yapılmıştır. Ancak, manik-depresif hastalığın çok sayıda genin birleşik etkisiyle ve çevre koşullarına bağlı olarak ortaya çıktığı görüşü kuvvetlenmiştir. Genetik mekanizmaların iyi anlaşılması hastalığın erken belirlenmesi ve yeni tedavi yaklaşımları geliştirmek için bir yol göstererek hastalıktan dolayı ölümlerin azalmasının yanı sıra bireysel ve toplumsal hasarların da önüne geçilebilir. Çalışmamız, beyin yapılanmasında ve korunmasında önemli rolü olduğu bilinen GDNF (Glial Kökenli Nörotrofik Faktör) ve kalsiyum hemostazını denetleyerek sinir hücrelerinin ölüm ve sağ kalımında önemli görev aldığı bilinen MICU1 (Mitokondri kalsiyum Alımı 1) moleküllerinin bipolar bozuklukla ilişkisinin olabileceği hipotezi üzerine kuruldu. Bu amaçla GDNF yapımının denetiminde önemli olabilecek dizi farklıklarını araştırmayı öngördük. Bipolar bozukluk ile ilişkili olabileceğini düşündüğümüz GDNF geninin 5?yukarısı ve 3?UTR bölgeleri ile MICU1 geninin kalsiyum bağlanma bölgelerinin mutasyon/polimorfizm yönünden araştırılması ve eğer varsa, hastalıkla ilişkilerinin yorumlanmasını amaçladık. Dokuz Eylül Üniversitesi psikiyatri bölümüne gelen DSM IV (Diagnostic and Statistical Manual Disordes-IV) tanı kriterlerine uygun altmışaltı gönüllü hasta, yirmi yedi birinci derece akraba ve elli altı sağlıklı gönüllüden DNA elde etmek için kan alınmış ve DNA elde edildikten sonra PCR (Polimeraz zincir reaksiyon) ile ilgili bölgeler çoğaltılmış ve DNA dizi analizi ile tarandıktan sonra saptanan SNP?ler ile hastalığın ilişkisi yorumlanmış. Sonuç olarak GDNF geninde on SNP saptanmıştır. SNP?lerin üç`tanesi ilk defa bu çalışmada saptanmıştır. GDNF genin 5?yukarısında saptanan rs2075680 C>A polimorfizmi hasta grubu ve sağlıklı gönüllü grubu arasında anlamlı olarak farklı görünmüştür. Bu fark erkek grupları arasında anlamlı fark göstermesine rağmen kadın gruplar arasında fark anlamlı değildir. Yapılan incelemede MICU1 geninde kalsiyum bağlanma bölgelerinde hiç bir mutasyon/SNP görülmemiştir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, GDNF, MICU1, SNP
Yeni sentezlenen fluoresans probların fibroblast hücrelerde oluşturulan OH radikallerinin belirtiminde kullanılması ve değerlendirilmesi
Vücutta sentezlenen ve pro-oksidan olan reaktif oksijen türleri (ROT, ROS Reactive Oxygen Species) yaşam için son derece gereklidirler ve birçok işlevleri vardır. Vücutta fazla miktarda üretildiklerinde ya da antioksidan seviyesi düştüğünde bu reaktif türler çok zararlı olabilirler ve oksidatif stresi artırırlar. ROT ?ların saptanması için en çok `Elektron Spin Rezonans?, `Fluoresans?, ve `Lüminesans? Spektroskopileri kullanılır. Floresans problar mükemmel sensörler olarak ROT ?ları daha spesifik ve duyarlı olarak saptarlar ve her reaktif tür için farklı problar dizayn edilmiştir. OH? radikali, reaktif oksijen türlerinden bir serbest radikal olup hücrede yağlara, proteinlere ve DNA?lara bağlanarak dönüşümsüz hasarlar oluşturabilir. Patolojik etkilerinden en önemlisi, doğrudan nükleik asit ve proteinlere bağlanmasıdır. Bu radikal çok reaktif olup yarılanma ömrü çok kısadır bu nedenle hücre içinde saptanması çok zordur. Bu çalışmanın amacı; OH? radikalinin saptanmasında kullanılan fluoresans problardan kumarin-3-karboksilik asit (3-CCA, coumarin-3-carboxylic acid) ve 2-[6-(4V-Hidroksi)fenoksi-3H-ksanten-3-on-9-yl] benzoik asit (HPF, 2-[6-(4V-Hydroxy)phenoxy-3H-xanthen-3-on-9-yl] benzoic acid )?in karşılaştırılmaları ve OH? radikali için en uygun olan probun belirlenmesidir. Çalışmamızda insan dermal fibroblast hücre hattı kullanılmıştır. Hücreler, normal koşullarda %10 FBS (fetal bovin serum) içeren DMEM (Dulbecco's Modified Eagle's Medium) ortamında kültüre edilmiş ve hücre ortamında OH? radikallerinin oluşturulması Fenton reaksiyonu ile gerçekleştirilmiştir. H2O2 (hidrojen peroksit), DMSO (dimethyl sulfoxide), askorbik asit ve demir varlığında OH? radikali oluşturulan bu ortama yeni sentezlenen kumarin ve HPF probları eklendikten sonra seçilen fluoresan problara özgü dalga boylarında spektrofluorometrik olarak ölçümler yapılmıştır. HPF için 32.72 ± 7.22 F.I (n=40) şiddetinde bir ışıma, kumarin için ise 52.1±4.22 F.I (n=40) ışıma şiddeti değerleri elde edilmiştir. Student t testi uygulanarak yapılan istatistiksel analizde kumarin için elde edilen sonuçların, HPF probuna kıyasla anlamlı olarak (p< 0.05) daha yüksek olduğu saptanmıştır. Araştırma deneysel niteliktedir ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalında, 2012-2013 yılında yapılmıştır. Anahtar Sözcükler: 2-[6-(4V-Hydroxy)phenoxy-3H-xanthen-3-on-9-yl] benzoic acid (HPF), kumarin-3-karboksilik asit (kumarin, 3-CCA), fibroblast, fluoresan prob.
Türk Ankilozan Spondilitli hastalar için olası genetik faktörlerin ve rollerinin saptanması amacıyla biyolojik örnek havuzu oluşturulması
Ankilozan Spondilit (AS), çoğunlukla genç yaşlarda ortaya çıkan, esas olarak omurgayı ve omurganın son kısmı ile leğen kemikleri arasında yer alan sarkoilyak eklemleri etkileyen inflamatuvar bir romatizmal hastalıktır. Hastalık en sık 20-40 yaşlarında ortaya çıkmakta ve erkeklerde kadınlardan 2-3 kat daha fazla görülmektedir. AS'de hastalığın nedeni tam olarak bilinmemekle beraber genetik faktörlerin etkili olduğunu gösteren bulgular bulunmaktadır. HLA-B27 ile AS arasındaki güçlü ilişki ilk kez 1973 yılında tanımlanmıştır. Kuzey Avrupa ve ABD'de Ankilozan Spondilitli hastaların %90'ı HLA-B27 pozitiftir. Ülkemizde ise AS hastaların %70-80'inde HLA-B27 pozitif olarak saptanmıştır. HLA-B27 ve AS arasındaki ilişkinin ve hastalığın altında yatan moleküler mekanizmaların tanımlanması, kesin ve hızlı tanı konmasını ve daha etkin tedavilerin oluşturulmasını sağlayacaktır. Hasta örneklerinden oluşturulmuş bir biyobanka, etiyopatolojik mekanizmaların moleküler seviyede araştırılabilmesi için son derece önemlidir. Uygun koşullarda elde edilmiş ve doğru yöntemlerle işlemlenmiş çok sayıda biyolojik örnek gerekmektedir. Çalışmamızda AS'li hastalardan ve gönüllü sağlıklı kişilerden alınan EDTA'lı kandan elde edilen DNA örneklerinden oluşan bir biyobanka ve buna ek olarak örneklerin elde edildiği hastalara/sağlıklı gönüllülere ait cinsiyet, ırk, yaş, iş durumu,yerleşim yeri vb bilgiler, klinik bilgilerle ile birlikte yapılan analiz sonuçlarını barındıran geniş bir veritabanı oluşturduk. Oluşturduğumuz biyobanka AS hastalığının moleküler mekanizmasının anlaşılmasında yapılacak çalışmalara önemli bir kaynak oluşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan Spondilit, HLA-B27, Biyobanka, DNA
Dosetaksel ve deguelin'in akciğer kanseri hücre hatlarında kemoprevantif etkinliğinin araştırılması
DOSETAKSEL VE DEGUELİN'İN AKCİĞER KANSERİ HÜCRE HATLARINDA KEMOPREVANTİF ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI NİNA GHANİTABE, D.E.Ü Sağlık Bilimleri Enstitüsü Moleküler Tıp Anabilim Dalı, nnbg1030@gmail.com ÖZET Kanseri önlemek ve tedavi etmek için yoğun çalışmalara rağmen, kanser önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. Akciğer kanseri, tüm dünyada kansere bağlı ölümlerde hem kadın hem de erkeklerde ilk sırada yer almaktadır. En etkili kanser tedavi ajanları da normal dokular için toksiktir. Bu nedenle ya hiç ya da çok düşük bir toksisite ile yeni, önleyici ve tedavi edici ilaçlara ihtiyaç vardır. Bu çalışma, Deguelin'in akciğer kanseri hücre hatlarında etkin konsantrasyonda kanser hücrelerinin çoğalmasında inhibe edici etkiye sahip olması ve DEG+DTX kombinasyonunun akciğer kanseri hücrelerinin çoğalmasında, ilaçların tek kullanılmasına göre daha başarılı olması hipotezine dayanarak gerçekleştirildi. Bu çalışmada H1299 ve A549 akciğer kanseri hücre hatları üzerine Deguelin'in antikanser etkisi incelendi. Yapılan çalışmada A549 ve H1299 akciğer kanseri hücre hatlarında Dosetaksel ve Deguelin'in tek başlarına sitotoksik etkileri araştırıldı. IC50 dozları belirlendi. Belirlenen etkin konsantrasyonlar, Deguelin ile Dosetaksel kombinasyonları akciğer kanseri hücrelerine uygulandı. Hücre kültürürlerinde Flow Sitometrik Analizler (Apoptoz, hücre döngüsü), Migrasyon analizi ve Koloni Formasyon Testleri gerçekleştirildi. Araştırmamızda; DEG+DTX kombinasyonunun akciğer kanseri hücrelerinin çoğalmasında, ilaçların tek başlarına kullanılmalarına göre daha başarılı olduğu, Deguelin'in antikanser etkisinin, kanser hücrelerinin ölümüne yol açmaktan ziyade, hücrelerin yayılımını azaltarak olabileceği gözlendi. Anahtar Sözcükler: Akciğer kanseri hücre hatları, Deguelin, Dosetaksel, IC50, apoptoz, hücre döngüsü, koloni sayısı, hücre migrasyonu
Resveratrol ve Sirtuin1'in p53(+/+) ve p53(-/-) kolon kanser hücreleri üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Giriş: Kanser birden fazla kompleks moleküler değişikliklerden oluşan heterojen bir hastalıktır. Resveratrol, 70'ten fazla bitki türü tarafından sentezlenen doğal bir polifenoldür. Günümüzde resveratrolün anti-kanserojen etki gösterdiği ve çeşitli kanser hücreleri üzerinde anti-proliferatif ve apoptozu indükleyici etkilerinin olduğu bilinmektedir. Resveratrol ile ilgili yapılan son araştırmalar incelendiğinde; resveratrolün bir histon deasetilaz enzimi olan sirtuin1(SIRT1) aktivitesini arttırdığı belirlenmiştir. SIRT1'in tümör baskılayıcı molekül olan p53'ü deasetile ettiği de bilinmektedir. p53 mutasyonu kanser olgularının %50'sinden fazlasında görülmektedir; ancak teröpatik ajanların veya polifenollerin kanser hücrelerindeki etkileri çok farklı olabilmektedir. Bunun yanı sıra, kolon kanser hücrelerinde artmış SIRT1 ekspresyonu olduğu da bildirilmektedir. Resveratrolün SIRT1 ekspresyonu ve sinyal ileti yolakları üzerindeki etkileri düşünüldüğünde, kolon kanser hücrelerinin p53 mutasyonu taşıyıp taşımadığı önem kazanmaktadır. Yapılan literatür çalışmasında resveratrolün p53 varlığı ve yokluğunda kolon kanser hücrelerindeki sinyal ileti yolaklarına etkileri ve SIRT1 ilişkisine yönelik yeterli bilgi bulunamamıştır. Amaç: Bu çalışmada amacımız, p53(+/+) ve p53(-/-) kolon kanser hücrelerinde resveratrolün SIRT1 aktivasyonu ve inhibisyonu şartlarında hücre canlılığı, apoptotik hücre ölümü ve çeşitli sinyal ileti yolakları üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Materyal ve Yöntem: HCT116p53(+/+) ve HCT116p53(-/-) kolon kanser hücrelerinde resveratrolün ve SIRT1 inhibitörü olan sirtinolün hücre canlılığına etkisi ve IC50 dozları WST-1 analizi ile değerlendirildi. IC50 dozlarında resveratrol ve sirtinol ile 24 ve 48 saat inkübasyon süresinde gerçekleşen hücre ölüm tipi (apoptotik/nekrotik) akış sitometrik Annexin-V/PI yöntemi ile incelendi. SIRT1 enzim aktivitesi fluorometrik aktivite kiti kullanılarak değerlendirildi. Hücre hatlarında SIRT1 ve p53 protein ekspresyon düzeyleri Western Blot yöntemi ile belirlendi. TGFβ, WNT, p53, NFκB ve JAK/STAT yolaklarında bulunan 29 adet gen ekspresyon değişimi Gerçek Zamanlı PZR Yöntemi ile tüm deney gruplarında incelendi. Elde edilen veriler Student's t testi ile istatistiksel analizi yapılarak p<0.05 anlamlılık düzeyinde resveratrolün sinyal ileti yolaklarındaki gen ekspresyonları üzerindeki etkileri, SIRT1 aktivitesi ve p53 bağımlılığı değerlendirildi. Bulgular: HCT116p53(+/+) ve HCT116p53(-/-) kolon kanser hücrelerinde resveratrolün IC50 değeri 48 saat için 60 µM olarak belirlendi. HCT116p53(+/+) hücrelerinde belirlenen, IC50 dozundaki resveratrolün apoptotik hücre ölüm yüzdesi akış sitometrik analizde 24 saatte %34.9; 48 saatte %45.7 ve HCT116p53(-/-) hücrelerinde apoptotik hücre yüzdesi 24 saatte %27.4 oranında, 48 saatte %40 oranında saptandı. SIRT1 aktivite analizine göre, HCT116p53(+/+) hücrelerinde sirtinol uygulaması ile SIRT1 inhibisyon dozu ve süresi sırasıyla 80 µM ve 24 saat olarak belirlendi. HCT116p53(+/+) hücrelerinde yapılan hücre canlılık analizinde, 24 saat 60 µM resveratrol uygulaması ile %40.4 oranında, sirtinol ve resveratrolün ardışık 24'er saat uygulanması ile hücre canlılığında %57.3 oranında azalma belirlendi. Aynı şekilde, HCT116p53(-/-) hücrelerinde 24 saat resveratrol uygulaması ile %43.6 oranında, ardışık uygulama ile canlılıkta %59.6 oranında azalma belirlendi. HCT116p53(+/+) hücrelerinde resveratrol uygulaması ile %27.6, 24'er saat sirtinol ve resveratrolün ardışık uygulanması ile %33.4 oranında apoptotik hücre yüzdesi belirlendi. Aynı şekilde HCT116p53(-/-) hücrelerinde, resveratrol uygulaması ile %17.9, ardışık uygulama ile %18.2 oranında apoptotik hücre yüzdesi saptandı. Sirtinol ve resveratrolün ardışık olarak uygulandığı HCT116p53(+/+) hücrelerinde SIRT1 protein ekspresyon düzeyinin kontrole göre p<0.05 düzeyinde anlamlı olarak azaldığı belirlendi. HCT116p53(-/-) hücrelerinde ise anlamlı bir fark saptanmadı. Deney gruplarında yapılan gen ekspresyon analizleri sonucunda resveratrolün, kolon kanser hücrelerinin p53 mutasyonu ve SIRT1 aktivite düzeyine bağlı olarak proliferatif ve apoptotik etki gösterebilen birçok gen üzerinde istatistiksel olarak anlamlı değişim oluşturduğu saptandı. Sonuç: Yapılan bu araştırma ile resveratrolün (60 µM) HCT116p53(+/+) ve HCT116p53(-/-) kolon kanser hücrelerinde hücre canlılığını etkilediği ve apoptotik hücre ölümüne yol açtığı saptanmıştır. Bununla birlikte araştırmamızın verileri hücrelerin p53 mutasyonu ve SIRT1 aktivite düzeylerine göre değerlendirildiğinde; resveratrol (60 µM) uygulamasının hem apoptotik etki hem de gen ekspresyonu düzeyinde farklı değişimlere neden olduğu ilk kez belirlenmiş oldu. Kolon kanser hücrelerinde resveratrolün p53 ve SIRT1 aktivitesine göre proliferatif ve/veya apoptotik etki gösterebileceğini öngörmekteyiz. Sonuç olarak kolon kanser hastalarında bilinçsiz resveratrol kullanımının farklı etkiler yaratabileceğini öngörmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Kolon kanseri, Resveratrol, SIRT1, p53, Apoptoz, Sinyal ileti yolakları
Psoriasislilerde kanda FOXP3 geninde TSDR metilasyonu ve sitokin düzeylerinin belirlenmesi
Deride kırmızı ve sedefi renkte kabukların bulunmasıyla karakterize, immün sistem temelli kronik bir hastalık olan psoriasisin kesin tedavisinin bulunmaması nedeniyle hastaların yaşam kalitesi kötü etkilenmektedir. Efektör T hücrelerin etkinliklerini baskılamada görevli regülatör T (Treg) hücreler, yüksek düzeyde FOXP3 ekspresyonuyla karakterizedir. FOXP3 ekspresyonunun kararlılığı, CpG'ce zengin ve korunmuş intronik bölge olan TSDR metilasyonuyla ilişkilendirilmektedir. Treg hücrelerdeki metilasyonun, otoimmün hastalıkların ve psoriasisin patogenezinde rolü olduğu düşünülmektedir. Proinflamatuar özellikteki IL-17 ve IL-36 ile antiinflamatuar özellikteki IL-10 ve IL-35'in psoriasis patogeneziyle ilgili olduğu düşünülse de kesin bir sonuca varılamamıştır. Bu çalışmada, psoriasislilerde periferik kanda FOXP3 TSDR metilasyon düzeylerinin, FOXP3 mRNA ekspresyon düzeyi ve seçilmiş sitokinlerin düzeylerinin belirlenmesi ve bulguların hastalık şiddeti ve tedavi durumuyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bunun için psoriasisli hasta (n=38) ve sağlıklı kontrol grubundan (n=20) alınan kan örneklerinden HRM-PCR yöntemiyle FOXP3 TSDR metilasyon analizi, real-time PCR yöntemiyle FOXP3 mRNA ekspresyon analizi ve ELISA yöntemiyle plazma interlökin düzeylerinin analizi gerçekleştirilmiştir. Hasta ve kontrol grubunda FOXP3 TSDR metile durumda olup, iki grubun erime sıcaklık değerleri ve FOXP3 mRNA düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Sitokin düzeyleri incelendiğinde IL-10 hastalarda anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Hastalarda psoriasis alan şiddet indeksi (PAŞİ) skorlarıyla IL-35 pozitif; hastalık şiddeti düşük olan hastalarda PAŞİ skorlarıyla IL-17A pozitif, FOXP3 ekspresyonuyla IL-35 negatif; hastalık şiddeti orta-şiddetli olan hastalarda PAŞİ skorlarıyla IL-36G ve FOXP3 ekspresyonuyla IL-17A pozitif korelasyon göstermektedir. Sonuç olarak FOXP3 TSDR metilasyonunun psoriasisteki durumunun daha hassas yöntemlerle araştırılması gerektiği, incelenen sitokinlerin hastalık şiddetine yönelik önemli göstergeler olabileceği, bunun için çalışmanın daha fazla kişi ve hastalığa yönelik çeşitli gruplandırmalarla incelenmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir.
HEK293 hücre hattında aşırı ifade ettirilen FOXO3 geninin etkilerinin incelenmesi
Amaç: FOXO proteinleri hücre homeostazı, oksidatif stres yanıtı ve apoptoz gibi fonksiyonların regülasyonunda görev yapan önemli transkripsiyon faktörleridir. Ayrıca FOXO proteinleri tümör baskılayıcılar olarak tanımlanmalarına rağmen, FOXO genlerinin yaptığı translokasyonların kanser oluşumunu desteklediği de gösterilmiştir. FOXO3 geninin MLL geni ile yaptığı translokasyon, ikincil akut lösemi ile ilişkilendirilmiştir. FOXO proteinlerinin kanser oluşumunda rol alması ve belirli hücre tiplerinde FOXO3'ün apoptoz sürecini başlatması nedeniyle bu genin HEK293 hücre hattında yapay olarak aşırı ifade ettirildiğinde, apoptoz mekanizması üzerine etkisi incelenecektir. Yöntem: Çalışmada FOXO3 geni mRNA kodlayıcı dizileri, yüksek gen ifadesi sağlayan aktif promotör barındıran pcDNA3.1 ekspresyon vektörüne PCR klonlama stratejileri kullanılarak takılmıştır. Elde edilen FOXO3/pcDNA3.1 vektörü ile HEK293 hücreleri geçici transfekte edilmiştir. Transfekte hücrelerden protein izolasyonu yapılarak western blot yöntemiyle FOXO3, beta-aktin ve PARP proteinlerine bakılmıştır. Bulgular: HEK293 hücre hattı ile gerçekleştirilen geçici transfeksiyon sonrasında, oluşturduğumuz pcDNA3.1/FOXO3 vektörü barındıran hücre hattının, kontrol hücre hattına göre 1.5 katlık bir FOXO3 ifade artışı gösterdiğini saptadık. Aynı transfeksiyon sonrasında hücre kültürüne herhangi bir apoptotik uyarı vermeden, kendiliğinden bir apoptotik uyarısı oluşturup oluşturmadığını test ettiğimizde ise FOXO3 ile transfekte hücrelerde apoptotik uyarının kontrol hücre hattına göre gerçekleştiğini PARP analizi ile saptadık. Sonuç: Gerçekleştirdiğimiz deneyler sonrasında FOXO3 geninin vektör yardımı ile aşırı ifade ettirilmesinin hücrede apoptozu uyardığını gösterdik.
Filamin proteinlerinin hücrelerdeki işlevlerinin araştırılması
Amaç: Filaminler, çok fazla miktarda eksprese edilen, aktin bağlayıcı büyük proteinlerdir ve F-aktin'in üç boyutlu yapısını sağlamca kuvvetlendirerek hücre zarına bağlanmasını sağlarlar. Filaminler içinde, filamin A (FLNA) en çok bulunan izoformdur ve yaygın olarak insan dokularında eksprese olmaktadır. Kalpain, FLNA'yı tercihen menteşe 1 ve 2 (H1, H2) bölgesinden keser ve karboksil terminal uç içeren FLNACT'yi üretir. Kalpeptin ise, FLNA'nın kesilmesinden sorumlu bir kalpain 1 ve 2 inhibitörüdür. Bu çalışmanın amacı, FLNA'nın kesilmesinin engellenmesiyle, hücrenin proliferasyon, migrasyon, invazyon ve koloni oluşturma yeteneklerini, azaltabileceğimiz yönündeki hipotezimizi test etmektir. Böylece kalpeptin'in kanser dokularının büyümesini ve yayılmasını engelleyerek tedavi edici bir rolünün olup olmadığının anlaşılması hedeflenmiştir. Ayrıca, FLNA'nın hücredeki işlevinin belirlenmesi ve kalpeptin gibi inhibitör moleküllerin tanımlanması, kanser tedavilerinde kullanılacak daha etkili ilaçların geliştirilmesine de çok büyük katkılar sağlayacaktır. Yöntem: Bu çalışmada A7 (İnsan Melanoma), PC3 (İnsan prostat kanser), T241 (Fare fibroblast, fibrosarkoma) ve MS1 (Fare endotel) hücre hatları kullanarak; hücre kültürü, western blot, proliferasyon, migrasyon, invazyon ve koloni oluşturma deneyleri yapıldı. Bulgular: Kalpeptin varlığında, hücrelerin proliferasyon, migrasyon, invazyon ve koloni oluşturma yeteneklerinde kontrol guruba kıyasla anlamlı olarak azalma gözlendi. Veriler ortalama ± SD değerleri olarak gösterildi ve n = 3 olarak alındı. Gruplar arası istatistik analizinde unpaired two-tailed Student t testi kullanıldı. Sonuç: Bu çalışmanın sonucu, kalpeptin'in, FLNA'yı eksprese eden kanser hücrelerinde kalpain'e bağlı olarak oluşan FLNACT üretimini azalttığını gösterdi. Öte yandan, azalmış FLNACT üretimine sahip hücreler, anlamlı olarak (p<0.05) daha az migrasyon, invazyon, proliferasyon ve koloni oluşturma yeteneği gösterdiler. Bu veriler ayrıca, FLNACT fragmanının, hücrelerin proliferasyon, migrasyon, invazyon ve koloni oluşturmalarında önemli düzenleyicilerden biri olduğunu da göstermiştir. Araştırma deneysel niteliktedir ve deneysel kısım Göteborg Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya ve Hücre Biyolojisi Anabilim Dalı Laboratuarlarında, 2014-2017 yılında yapılmıştır. Anahtar Sözcükler: Filamin, Filamin A, Kalpain, Kalpeptin, Proliferasyon, Migrasyon, İnvazyon, Koloni oluşturma, Kanser.
Farelerde bleomisin ile oluşturulmuş skleroderma modelinde epigallokateşin 3 gallat'ın fibrozis üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması
ÖZET FARELERDE BLEOMİSİN İLE OLUŞTURULMUŞ SKLERODERMA MODELİNDE EPİGALLOKATEŞİN 3 GALLAT'IN FİBROZİS ÜZERİNE OLASI KORUYUCU ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI Ayşe Koçak Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Moleküler Tıp Anabilim Dalı 35340, Balçova-İzmir kocak.ayse@gmail.com Amaç: Bu çalışmanın amacı, bleomisinle (BLM) oluşturulmuş skleroderma modelinde epigallokateşin-3-gallat'ın (EGCG) fibrozis üzerine olası koruyucu etkilerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; skleroderma deney hayvanı modelinde EGCG'nin fibrozise olası etkileri araştırıldı. Ortalama vücut ağırlığı 22 ± 5 g olan 32 adet sağlıklı dişi Balb-c fare kullanıldı. Fareler rastgele olarak; kontrol (n = 8), Bleomisin (n = 8), Bleomisin + EGCG (n = 8) ve EGCG (n = 8) olmak üzere dört gruba ayrıldı. p-SMAD 2/3, SMAD 2/3 ve matriks metalloproteinaz (MMP-1, MMP-8, MMP-13) proteinlerinin western blotting tayini için dermal doku örnekleri toplandı. TGF-β1 mRNA ekspresyonu qPCR ile belirlendi. Deri dokularında immünohistopatolojik ve histopatolojik incelemeler yapıldı. Bulgular: Masson Trikrom boyama sonuçlarına göre, EGCG uygulanan grupta fibrozisin azaldığı gözlendi. Hematoksilen-eozin boyama sonuçlarına göre, Bleomisin + EGCG grubu ile BLM grubu karşılaştırıldığında EGCG uygulanan grupta fibrozis anlamlı ölçüde azaldı. EGCG uygulanan grupta MMP-1, MMP-8 protein düzeylerinin arttığı ve p-SMAD 2/3 protein düzeyinin azaldığı western blot yöntemi ile belirlendi. BLM ve BLM + EGCG grupları karşılaştırıldığında TGF-β mRNA ekspresyonunun EGCG uygulanan grupta azaldığı RT-qPCR yöntemi ile gözlendi. Sonuç: Tüm bulgular birbirini destekleyici özellikte olup, araştırma koşullarında EGCG'nin sklerodermada fibrozis oluşumuna koruyucu etki gösterdiğine işaret etmektedir. Bu çalışmanın sonuçlarının sklerodermada fibrozis oluşumunun önlenmesinde kullanılabilecek yeni terapötik yaklaşımlara ışık tutabileceği düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: BLM ile oluşturulmuş skleroderma, EGCG, fibrozis, TGF-β, MMP'ler
Sapienik asidin melanoma hücrelerinde MAPK yolağına etkisinin araştırılması
Agresif bir cilt kanseri türü olan melanoma, morbidite ve mortalitenin önemli bir nedeni olup insidansı dünya çapında gittikçe artmaktadır. Kanser hücrelerindeki sinyal yolaklarının aydınlatılması uygulanacak tedavilerin olumlu ve olumsuz yönlerini anlamada oldukça yardımcı olmaktadır. Sinyal iletimi sürecinde membran lipidlerinin önemli katkıları olduğu kabul edilmiştir. Membrandaki yağ asitlerinin miktarı, akışkanlığı etkilediği gibi hücre içi yolaklarda rol alan membran proteinlerinin aktivasyonunu da değiştirebilmektedir. MAPK sinyal iletim yolları çeşitli çevresel sinyallere yanıt olarak proliferasyon, farklılaşma, apoptozis, hücre-hücre adezyonu, inflamasyon, metastaz ve invazyon gibi farklı hücresel fonksiyonları düzenleyen ve kanser araştırmalarında hedeflenen başlıca yolaklardandır. Yapılan çalışmalarda, cildin sebumunda doğal olarak üretilen sapienik asidin (SA) kanser hücrelerinin membran veziküllerindeki miktarının normal hücrelere göre arttığı belirtilmiştir. Cilt sebumunda doğal olarak bulunmasına rağmen, literatürde SA'nın cilt kanserinde yer alan yolaklar üzerindeki etkisine dair bir çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle SA'in eksojen olarak melanom hücre hattına verilmesi ile MAPK yolağına etkisini araştırmayı hedefledik. SA'nın MAPK yolağına etkilerini incelemek için malign melanom karakterli A375 hücre dizileri kullanıldı. SA'nın A375 hücre dizilerindeki sitotoksik etkisi MTT [3-(4,5-dimetiltiyazol-2-yl)-2,5-difenil tetrasodyum bromid] deneyi ile belirlendi. SA'nın değişen konsantrasyonları ile hücreler farklı zaman aralıklarında inkübe edilerek, sitotoksisite testi ile hücrelerin %50'sini öldüren konsantrasyonu (IC50 değeri) saptandı ve hücre üzerindeki etkilerini görebilmek için inverted mikroskopla hücrelerin fotoğrafları çekildi. MM olan A375 hücre dizilerinde 0 dk, 30 dk, 1, 2 ve 3 saatlik kısa inkübasyonların yanında 24 ve 48 saat inkübasyonlar yapıldıktan sonra total protein ölçümü Bradford yöntemi ile yapıldı. SA'in hücre membranındaki epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) etkisi ile MAPK yolağındaki bir dizi etkisi sonucunda proliferatif etkileri araştırıldı. EGFR ile MAPK yolağındaki spesifik protein bantları Western Blot analizi ile elde edildi. SA'nın lipid peroksidasyonu sonucu yan ürün olarak ortaya çıkan ve oksidatif stresin büyüklüğü yansıtan malondialdehit (MDA) düzeyinin ölçülmesi için TBARS kiti kullanıldı. Süperoksit Dismutaz (SOD) enzim aktiviteleri ise SOD kiti kullanılarak hesaplandı. Çalışmamızda, uzun süreli inkübasyonlar sonucu SA'nın A375 hücrelerine sitotoksik etkileri olduğu gözlenmiştir. Kısa ve uzun süreli inkübasyonlar sonucu ise SA'nın A375 hücrelerinde MAPK yolağını uyardığı belirlenmiştir. Biyoaktif lipidlerin kanser prognozunda MAPK yolağına zıt yönlü iki etkisinin barındırdığını kanıtlamaktadır. Sapienik asidin belirlenen doz ve zaman aralıklarında farklı etkilerinin olması sebebiyle kemoterapötik tedavilerin değerlendirmesi açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Sapienik Asit; Malign Melanoma; MAPK Yolağı; Oksidatif Stres; Lipid Peroksidasyonu
Glokom hastalarında sistemik vasküler regülasyonun akış aracılı dilatasyon yöntemi ile değerlendirilmesi
Amaç: Glokom dünya genelinde geri dönüşümü olmayan körlüğün en yaygın nedenlerinden biridir. Glokom insidansı yaş gibi faktörlere bağlı olarak artış göstermektedir. Günümüzde glokomun gelişmesinde vasküler nedenler olabileceğine dair önemli bulgular mevcut olup, glokom ile vasküler hastalıklar arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Vasküler hastalıkların tanısında fotopletismografi akış aracılı dilatasyon (PPG-FMD) yöntemi ile endotelyal fonksiyon ölçümü klinisyenlere faydalı bilgiler sağlamaktadır. Bu tez çalışmasının amacı uzman bir göz hekimi tarafından dahil/hariç olma kriterlerine uygun olarak psödoeksfoliasyon sendrom (PES), psödoeksfoliasyon glokom (PEG) ve primer açık açılı glokomu (PAAG) bulunan katılımcılar ile sağlıklı katılımcılar arasındaki endotelyal fonksiyonların fotopletismografi akış aracılı dilatasyon (PPG-FMD) yöntemi ile ölçülmesi ve sonuçların karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Tüm katılımcıların PPG-FMD yöntemi ile endotelyal fonksiyon ölçümü yapıldı. Ayrıca ön ve arka segment biyomikroskopisi, göz içi basınç ölçümü, santral kornea kalınlığı, gangliyon hücre kompleksi, peripapiller sinir lifi kalınlığı ölçümlerini içeren ayrıntılı oftalmolojik muayene ölçümleri yapıldı. Veriler istatistiksel analiz için elektronik ortamda kaydedildi ve istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılım kriterlerini sağlayan ve gönüllü olan toplam 55 birey dahil edilmiştir. PES grubundan 16 (yaş ortalaması 66,4 ± 8,2), PEG grubundan 14 (yaş ortalaması 69,5 ± 5,5), PAAG grubundan (yaş ortalaması 63,7 ± 7,7) ve sağlıklı benzer demografik özelliklere sahip 13 (yaş ortalaması 62 ± 8,4) katılımcı ile çalışma gerçekleştirildi. Gruplar arasında demografik ölçümler, antropometrik, vital ve kategorik ölçümler arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Yapılan çalışmada endotelyal fonksiyon ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı fark olduğu belirlenmiştir. Endotelyal fonksiyon ölçüm sonuçları kontrol grubunda %124,5 ± 10,1, PES grubunda %118,6 ± 8,6, PAAG grubunda %85,4 ± 6 ve PEG grubu için %82,5 ± 4,3 olarak bulundu (p<0.001). Endotelyal fonksiyon değerlerinin kontrol grubundan anlamlı derecede daha düşük olduğu bulundu. Ayrıca endotelyal fonksiyon değerlerinin göz içi basınç ölçümü, gangliyon hücre kompleksi, peripapiller sinir lifi kalınlığı ile korelasyon gösterdiği belirlendi. Sonuç: Glokom ve psödoeksfoliasyon sendromlu hastalarda PPG-FMD yöntemiyle endotelyal fonksiyon ölçümünün yapıldığına dair bir çalışma bulunmamaktadır. Daha ileri çalışmalar sonucunda, PPG-FMD ile endotelyal fonksiyon ölçümünün klinikte tanı için önemli bir yöntem olarak kullanılma potansiyeli bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: endotelyal fonksiyon, akış aracılı dilatasyon, glokom, nitrik oksit, vazodilatasyon
Obez bireylerde HIF-1 alfa ve VEGF düzeyleri ile beden kitle indeksi arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızda, obez bireylerde plazma HIF-1α ve VEGF düzeylerinin obezite patogenezindeki önemini ve bu moleküller ile beden kitle indeksi, vücut yağ yüzdesi ve bel/kalça oranları arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza, 45 obez birey ile normal kilolu 28 sağlıklı kontrol dahil edildi. Kırk beş obez bireyin 19'unda eşlik eden en az bir metabolik hastalık mevcuttu. Çalışmaya katılan bireylerden 12 saatlik açlık sonrası, biyoelektrik impedans analiz cihazı ile BKİ, yağ dokusu yüzdesi ve bel/kalça oranı ölçümleri gerçekleştirildi. Plasma HIF-1α ve VEGF düzeylerinin ölçümü için mikroelisa yöntemi uygulandı. Bulgular: HIF-1α plazma düzeyleri obez bireylerde 2.78 ± 0.46 ng/mL, kontrol grubunda ise 1.37 ± 0.045 ng/mL olarak saptanmış olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.0192), VEGF plazma düzeyleri de obez bireylerde (1396 ± 250 ng/L), kontrol grubuna (594.90 ± 15.65 ng/L) göre anlamlı yüksek bulundu (p=0.0141). Obez bireylerde BKİ, vücut yağ yüzdesi ve bel/kalça oranı kontrol grubuna göre oldukça yüksekti (p<0.05). Obez bireylerde HIF-1α ve VEGF düzeyleri arasında kuvvetli pozitif korelasyon belirlendi (r=0.966, p=0.0001). Yine, obez bireylerde vücut yağ yüzdesi ile BKİ arasında ve vücut yağ yüzdesi ile bel/kalça oranı arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı (sırasıyla r=0.383, p=0.009 ve r=0.617, p=0.0001). Obez bireyler, obeziteye eşlik eden en az bir metabolik hastalığı bulunanlar ile herhangi bir hastalığı olmayanlar şeklinde iki gruba ayrılıp gruplar arasında istatistiksel karşılaştırma yapıldığında, metabolik hastalığı olanlarda, olmayanlara göre hasta yaşı (yıl) ve vücut yağ yüzdesinde anlamlı bir artış gözlendi (sırasıyla p=0.0006 ve p=0.0083), diğer parametrelerde ise herhangi bir fark saptanamadı (p>0.05). Tartışma: Çalışmamızda, plazma HIF-1α ve VEGF düzeylerinin yüksek bulunması obezite gelişiminde hipoksinin rolünü ve HIF-1α ve VEGF'in obezite patogenezindeki önemini gösterebilir. Obez bireylerde plasma HIF-1α ve VEGF düzeyleri arasında güçlü korelasyon gözlenmesi, hipoksiye yanıt olarak adipoz dokuda eksprese edilen HIF-1α transkripsiyon faktörünün VEGF promotörünü uyararak VEGF ekspresyonunu sağladığı ve adipoz dokuda üretilen bu proteinlerin dolaşıma geçerek kandaki düzeylerinin de yükseldiğini düşündürmektedir. Literatürde VEGF ve/veya HIF-1α seviyeleri ile BKİ ilişkisine dair konsensus bulunmamaktadır. Çalışmamızda, obez bireylerde plazma VEGF seviyeleri ile BKİ arasında ilişkiye rastlanamamıştır. Elde ettiğimiz sonuçlar ve literatür bulguları incelendiğinde, çalışmalara dahil edilen birey sayılarının yetersiz olması, HIF-1α ve VEGF ile BKİ arasındaki ilişkiyi belirlemeye yönelik çalışmaların daha geniş bir popülasyonda yapılması gerektiğini göstermektedir. Çalışmamızda ayrıca, metabolik hastalığı bulunan obez bireylerde, hastalığı bulunmayan obez bireylere göre yaş (yıl) ve vücut yağ yüzdelerinin yüksek bulunması, yaş ve vücut yağ yüzdesindeki artışın obezitede metabolik hastalık riskini artırabileceğini göstermektedir. Buna karşın, eşlik eden en az bir metabolik hastalığı bulunan obez bireyler ile hastalığı olmayan obez bireyler arasında plazma HIF-1α veya VEGF düzeylerinin farksız bulunması, yüksek HIF-1α ve VEGF seviyelerinin obez bireylerde metabolik hastalıkların gelişimi için risk faktörleri olmadığını yansıtabilir. Anahtar kelimeler: Obezite, Hipoksi, HIF-1α, VEGF, Beden kitle indeksi
Sisplatin uygulanan pankreas ve mide kanseri hücrelerinde melatoninin TRPV1 kanalları aracılı rolü
Mide ve pankreas kanserleri toplumda sıkça görülen ve mortalite oranları yüksek kanser çeşitleridir. Sisplatin, DNA hasarına neden olan ve birçok kanser türünün tedavisinde tercih edilen neoplastik bir ajandır. Mevcut tez çalışması ile sisplatin ve melatoninin birlikte kullanımının mide ve pankreas kanseri hücreleri üzerindeki TRPV1 kanalları aracılı olası etkileri araştırıldı. Bunun için mide ve pankreas hücreleri; kontrol, sisplatin, sisplatin+kapsazepin, sisplatin+melatonin, sisplatin+melatonin+kapsazepin, melatonin ve melatonin+kapsazepin olmak üzere 7 gruba ayrıldı. TRPV1 kanal aktivasyonu için de kapsaisin kullanıldı. Hücrelerde hücre içi kalsiyum iyonu düzeyi, reaktif oksijen radikalleri, mitokondriyal depolarizasyon, kaspaz 3 ve kaspaz 9 enzim aktivasyonu ve apoptozis düzeyleri ölçüldü. Mide ve pankreas kanseri hücrelerinde kalsiyum sinyali analizi sonuçları incelendiğinde, kontrol grubuna kıyasla sisplatin, sisplatin+melatonin ve melatonin grupları daha yüksek bulunmuştur (p˂0.001). Sisplatin grubu ile sisplatin+melatonin grupları kıyaslandığında sisplatin+melatonin grubundaki sitozolik serbest kalsiyum düzeyi daha yüksektir (p˂0.001). Yine mide ve pankreas kanser hücrelerinde apoptozis, reaktif oksijen türleri, mitokondrial depolarizasyon düzeyleri ile kaspaz 3 ve kaspaz 9 enzim aktivasyonları incelendiğinde, kontrol grubuna kıyasla sisplatin, sisplatin+melatonin ve melatonin gruplarının daha yüksek olduğu (p˂0.001), sisplatin grubu ile sisplatin+melatonin grubu kıyaslandığında ise genel olarak sisplatin+melatonin grubunun daha yüksek (p˂0.05 ve p˂0.001) olduğu görüldü. İlgili analizlerde, TRPV1 kanal blokırı kapsazepin kullanılan sisplatin ve melatoninin ayrı veya birlikte kullanıldığı gruplarda, kapsazepin kullanılmayan benzer gruplara kıyasla değerlerin daha düşük (p˂0.05 ve p˂0.001) olduğu görüldü. Sonuç olarak; sisplatin grubuna kıyasla sisplatin+melatoninin birlikte kullanımının kanser hücrelerinde daha fazla apoptotik etki oluşturduğu ve oluşan bu etkinliğe TRPV1 kanallarının da aracılık ettiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Pankreas Kanseri, Mide Kanseri, Apoptozis, Oksidatif Stres, TRPV1
Alerjik rinitli olgularda HIF1A geni polimorfizmlerinin araştırılması
Alerjik Rinit (AR) burun mukozasına, alerjenin girdiği andan itibaren immünoglobulin E aracılığı ile oluşan; burunda tıkanıklık, burun akıntısı, kaşınma gibi semptomlar ile karakterize bir hastalıktır. Gündelik hayatı olumsuz etkilemekte, zamanla astım ile beraber görülmektedir. Hipoksi ile indüklenebilir faktör 1α (HIF1A), hücrede hipoksik koşullarda, hücre sağkalımı, proliferasyonu ve anjiyogenezde rol alan genlerin trankripsiyonunda önemli bir regülatör protein olarak görev almaktadır. HIF1A, IL-8, IL-10, IL-22, TNF-α gibi birçok sitokinin üretimine ve enflamatuar yanıt oluşumuna da etki etmektedir. Bu veriler ışığında çalışmamızda, HIF1A geninde bulunan C1772T ve C111A polimorfizmlerinin AR hastalığı ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza, yetişkin 100 AR tanılı hasta ve 100 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bireylerin periferik kan örneklerinden genomik DNA elde edilerek ilgili polimorfizmlerin bulunduğu gen bölgeleri PCR yöntemi ile amplifiye edildi. HIF1A genindeki ilgili tek nükleotit polimorfizmlerin (SNP) genotiplemesi için restriksiyon fragment uzunluk polimorfizmi analizi (RFLP) yapılmıştır. HIF1A C1772T polimorfizmi için hasta grubunda CC, CT ve TT genotip dağılımları sırasıyla %68, %27 ve %5, kontrol grubunda %68, %29 ve %3 olarak saptanmıştır. HIF1A C111A polimorfizminin analizi sonucu hasta ve kontrol grubunun tamamında CC genotipi belirlenmiştir. Sonuç olarak, HIF1A C1772T ve C111A polimorfizmleri ile AR arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. HIF1A geninin AR gelişimindeki rolünü aydınlatmak için daha geniş hasta ve kontrol serilerinde diğer SNP'lerin de araştırıldığı ileri çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Tavuk invivo koryoallantoik membran modelinde yüksek fruktozlu mısır şurubunun oksidan sisteme etkileri ve selenyumun muhtemel koruyucu rolü
Günümüzde işlenmiş gıdalarla birlikte yüksek fruktoz alımı, kronik hastalıkların oluşmasında önemli bir sağlık tehdidi olarak kabul edilmektedir. Fruktoz halk arasında meyve şekeri olarak bilinmektedir. Fruktoz öncelikle ince bağırsakta emilir, karaciğerde metabolize edilir. Glikoz ile aynı enerji yüküne sahiptir. Ancak glikoz gibi tokluk ve tokluk hissi yaratmaz. Yüksek fruktoz içeren hazır yiyecek ve içecekler tokluk hissi yaratmadığı için daha fazla tüketilmektedir. Selenyum (Se), güçlü antioksidan (AO) ve hücre koruyucu özelliklere sahip olduğu bilinen, canlı organizmalar için gerekli bir eser elementtir. Se'un gerekliliği ve insan sağlığındaki faydalı rolü birkaç yıldır bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, Se muhtemel koruyucu rolü ve yüksek fruktozlu mısır şurubu üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Çalışma da döllenmiş spesifik patojen içermeyen yumurta kullanıldı. İnkübasyon sürecinin 5. Gününde yumurtalar eşit şekilde 4 gruba ayrıldı. Her gruba canlı embriyo içeren 10 yumurta tahsis edildi. Bu gruplar; deney öncesi kontrol (Pre-Process Control),deney sonrası kontrol (Post-Process Control), yüksek fruktozlu mısır şurubu (HFCS-55), yüksek fruktozlu mısır şurubu ve selenyum (HFCS-55+ Se 10-6) gruplarıdır. Her bir yumurtanın koryoallantoik membranına (CAM) bir adet olmak üzere kontrol grubuna etken madde içermeyen pellet, diğer gruplara etken madde içeren (HFCS-55, HFCS-55+ Se 10-6) pelletler özenle yerleştirildi. Bu çalışmada, HFCS-55'in oksidatif stres üzerine etkisini ve Se'un koruyucu rolünü CAM modelini kullanarak inceledik. HFCS-55 ve HFCS-55+ Se 10-6 içeren ve herhangi bir madde içermeyen kontrol grubu yumurta akındaki oksidatif stres durumu,toplam oksidatif stres (TOS) ve toplam AO kapasite (TAS) yöntemleriyle ortaya konulmuştur. Çalışmamızda da HFCS verilen yumurta gruplarında diğer gruplara göre TOS seviyesinde anlamlı bir artış ve TAS seviyelerinde de anlamlı bir düşüş gözlemlenmiştir. Çalışmamızda HFCS+Se verilen grubun HFCS grubuna oranla, OSI değeri karşılaştırılmasında 2 kat daha düşük olduğu gözlemlenmiştir. Sonuç olarak HFCS'nin oksidatif stresi arttırdığını bu çalışmamızla teyit etmiş olduk. Verilerimiz doğrultusunda AO bir element olan Se oksidatif strese karşı koruyucu bir rol üstlendiği gözlemledik.
GT1-7 hücre hattında muskarinik reseptörlerin uyarımı ve blokajının GnRH ile nöronal faktörlerin ekspresyonuna etkisi
Gonadotropin salgılatıcı hormon, hipotalamusta GnRH nöronlarından sentezlenen ve salınan tropik bir peptit olup ön hipofizden folikül uyarıcı hormon ve lüteinizan hormonun salınmasından sorumlu olan bir hormondur. GnRH salınımından sorumlu hücrelerin kolinerjik reseptörleri ifade ettiğini gösteren çok az sayıda çalışma vardır. Reseptörlerin uyarılması veya bloke edilmesi sonucu nöranal faktörlerin mRNA ekspresyonlarının seviyeleri ile GnRH salınımın nasıl etkilendiği üzerine çalışmalar yetersizdir. Ayrıca literatürde kolinerjik reseptör aktivatörü asetilkolin ve kolinerjik reseptör blokörü atropin etkisindeki hücrelere MTT testi ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada GT1-7 hücre hattından elde edilen hücrelerde, kolinerjik reseptör aktivatörü asetilkolin ve kolinerjik reseptör blokörü atropin etkisindeki farklılaşmada oluşan ekspresyon değişikliklerini saptamak için gruplar oluşturularak çalışmalar yapıldı. Çalışmanın başında öncelikle aktivatör ve blokör dozlarının belirlenmesi ve proliferasyon etkisinin ölçülmesi amacıyla 2.pasaj sonunda elde edilen hücrelerle MTT testi analizi yapıldı. Daha sonra hücrelerden RNA ekstraksiyonu ve cDNA sentezi yapıldı. Atropin ve asetilkolin etkisindeki hücrelere, NGF, Nestin, B-3 tübilin, GDNF B-Actin nöronal faktör primerleri eklenerek mRNA ekspresyonları RT-qPCR ile gösterildi. ACh'nin artan konsantrasyonlarda nöranal faktörlerin mRNA ekspresyonlarının artışına ve bununla beraber GnRH artışına neden olduğu göstermektedir. Elde ettiğimiz sonuçlar GnRH salınımının özellikle kolinerjik reseptörlerin uyarımıyla artış yaptığını fakat bununla beraber bu artışın nöronal faktörlerin artışına da bağlı olduğu göstermektedir. Nöronal faktörlerin ekspresyonlarında da kolinerjik reseptörlerin uyarılmasının etkisi mevcuttur. Aksine blokaj etkisi ne nöronal faktörler ne de GnRH salınımı üzerine belirgin bir etkiye sahip değildi. Bu durum kolinerjik reseptör uyarımı dışında başka faktörlerin de birlikte hareket ettiğini işaret etmektedir.
Sodyum benzoat'ın koryoallantoik membran (CAM) modelinde anjiyogenez ve oksidatif stres üzerine etkileri
Sağlıklı besin elde etmek üzere gıdaların işlenme aşamasında birçok ilave unsur kullanılmaktadır. Gıdanın üretimi ve taşınması aşamalarında eklenen maddelere gıda katkı maddesi adı verilmektedir. Gıdalarda, katkı maddelerine başvurulma nedeni besinin farklı kaynaklar veya etmenlerden kirlenmesinin önüne geçilmesidir. Gıda katkı maddeleri koruyucular, besin katkı maddeleri, renklendirici maddeler, tatlandırıcı maddeler, tekstüre edici maddeler ve çeşitli maddeler şeklinde sınıflandırılmaktadır. Gıda katkı maddelerinden olan Sodyum Benzoat (SB) genel olarak alkollü içeceklerde, meyve ve sebze sularında, gazlı meşrubatlarda, alkollü-alkolsüz içeceklerde, konservelerde, çeşitli soslarda ve kozmetik ürünlerinde küf, maya, bakteri oluşumunu inhibe etmek maksadıyla kullanılan benzoik asidin sodyum tuzu olarak tanımlanmaktadır. Her maddenin fazla tüketilmesi toksik etki göstermektedir. İşlenmiş gıdalara eklenen kimyasal maddelerin bazıları etik açıdan sorunlu kabul edilmektedir. SB'nin gıda katkı maddesi olarak kullanımıyla ilgili pek çok endişe bulunmaktadır. Bu çalışma tavuk embriyosunda koryoallantoik membran (CAM) modeli kullanılarak anjiyogenez ve oksidan-antioksidan aktivitelerin test edilip taranması suretiyle gıda katkı maddelerinden, SB'nin olası yan etkileri ve sebep olabileceği sonuçları gözlemlemek amacıyla tasarlanmıştır.
Kadmiyum verilen sıçanların damar yapılarında oluşan hasara karşı ankaferd blood stoper'n etkisi
Amaç: Çalışmamızda sıçanlarda kadmiyum (Cd) toksititesinin damarlarda oluşturduğu hasara karşı Ankaferd Blood Stoper (ABS)'ın etkisini göstermeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamızda kiloları 350-450 gr aralığında, toplam 32 tane Wistar Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her grupta 8 sıçan olacak şekilde (n=8) Kontrol, Cd, ABS, Cd+ABS grupları oluşturuldu.Kontrol grubuna 0,5 ml serum fizyolojik, Cd grubuna 0,5 ml CdCl2, ABS grubuna 0,5ml ABS, Cd+ABS grubuna 0,5 ml CdCl2+ABS intraperitonel (ip) yoldan uygulandı. 6 saat sonra sıçanlar anestezi altında sakrifiye edilerek histopatolojik çalışmalar için damar dokuları ve biyokimyasal analizler için kanları alındı.Histolojik doku takipleri yapılıp histokimyasal ve immunohistokimyasal boyamalar gerçekleştirildi. Bulgular:Çalışmamızın histopatolojik incelemeleri sonucunda kontrol grubuna aitsıçanların aort dokusunda herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanılmamıştır. Kontrol grubuna benzer şekilde ABS grubunda da histopatolojik bulgulara çok az rastlanmış ve sadece damar yapılarında hemoraji ve mononüklear hücre infiltrasyonu artışı gözlemlenmiştir. Cd verilen grubun aort dokularının incelenmesi neticesinde mononüklear hücre infiltrasyonu, endotel hücre hasarı, damarlarda konjesyon ve hemoraji, düz kaslarda ve elastik liflerde hasarlanma tespit edilmiş ve kontrol ve ABS grubuna göre anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,005). Cd+ABS verilen grubun preparatlarının incelenmesi sonucunda Cd grubuna kıyasla mononüklear hücre infiltrasyonu, endotel hücre hasarı, düz kaslarda ve elastik liflerde hasarlanma bulgularında anlamlı azalmalar gözlemlenmiştir. İmmunohistokimyasal incelemeler sonucunda kontrol ve ABS gruplarına ait boyamaların incelenmesi sonucunda eNOS, TNF-α ve E-kaderin boyamalarının negatif olduğu tespit edildi ve görüntülendi.Cd grubuna ait aort dokularının eNOS, TNF-α ve E-kaderin antikorlarıyla boyanması neticesinde kontrol ve ABS gruplarından istatistiksel açıdan farklı olduğu ve sentezlerinin yüksek olduğu tespit edildi (p<0,005). Özellikle eNOS ve TNF-α sentezlerinin oldukça arttığı gözlemlendi.Cd+ABS grubuna ait preparatların immünohistokimyasal boyamalarının değerlendirilmesi ve incelenmesi neticesinde Cd grubuna göre eNOS, TNF-α ve E-kaderin sentezlerinin azaldığı tespit edildi. eNOS ve TNF-α düzeylerinin istatiksel açıdan da anlamlı derecede azaldığı tespit edildi (p<0,005). Çalışmamızın biyokimyasal analiz kısmında oksidatif stres parametreleri çalışılmıştır.Cd grubundaki ratların kanlarındaki total tiyol (TT) ve native tiyol (NT) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldı (sırasıyla p=0,002 ve p=0,001). ABS ile tedavi edilen gruplarda TT ve NT değerleri Cd grubuna göre anlamlı olarak arttı (sırasıyla p=0.041 ve p=0.020).Sadece ABS uygulanan grupta TT ve NT değerleri diğer gruplara göre anlamlı olarak arttı (tümü için p≤0,001).Grupların karşılaştırılmasında disülfid bağ seviyelerinde önemli bir değişiklik olmadığı saptanmıştır. Sonuç:Sonuç olarak Cd'a bağlı toksisitenin sıçanların damar dokusunda hasarlar meydana getirdiği, ABS'nin dokuları bu hasardan koruduğunu gösterdik. Çalışmamızın Cd toksititesine maruz kalan bireylerin korunmasına katkı sağlayacağını umut ediyoruz. Anahtar kelimeler: Kadmiyum, Ankaferd Blood Stoper, Damar, Toksisite.
Lipopolisakkaritle indüklenmiş mononükleer hücrelerde timokinonun proinflamatuvar sitokin salınımına etkisi
Lipopolisaakrit (LPS)'ler, çeşitli infeksiyonlar aracılığıyla sistemik dolaşıma karışarak septik şok tablosuna yol açıp ölüme neden olabilir. Bu çalışmada Nigella sativa (çörek otu) tohumlarının ana bileşeni timokinonun LPS-ile indüklenen kan mononükleer hücreleri (MNH)'nde proinflamatuvar sitokin ekspresyonu üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Konsantrasyon-gradient santrifüj yöntemi ile 10 sağlıklı donörün kan örneklerinden MNH izole edildi. Hücreler, 3 saat boyunca LPS'ye maruz bırakıldı. 100 ng/ml LPS, 10-100 µM timokinon, 1 µM deksametazon ve bunların kombinasyonlarını içeren gruplar oluşturularak IL-1β, TNF-α, IFγ ve IL10 mRNA ekspresyonları RT-qPCR ve ELISA yöntemi kullanlarak analiz edildi. Timokinon tüm hücre gruplarında TNFα, IFγ ve IL-1β mRNA ekspresyonlarında ciddi azalmalara neden oldu. Antiinflamatuvar sitokin olan IL-10'un mRNA ekspresyonlarında ise LPS ile indüklenen gruplarda artış görüldü. Bunun aksine kısa süreli maruziyet sonrasında protein ekspresyonlarında değişiklikler anlamlı değildi. Bu çalışma, timokinonun proinflamatuvar sitokinlerin mRNA ekspresyonunu baskılayabileceğini ve IL-10 üzerinden antiinflamatuvar etkileri olabileceğini işaret etmektedir. Bununla beraber sitokin ekspresyonuna etkilerin uzun süreli maruziyet ve in vivo modellerde teyit edilmesi gerekmektedir. Çalışmamız sepsis ve olasılıkla proinflamatuvar sitokinlerin etkin olduğu diğer inflamasyon durumlarında timokinon antiinflamatuvar ajan olma potansiyeli göstermektedir.
LPS ile indüklenen Parkinson hastalığı modelinde oridoninin motor ve motor-olmayan bulgular üzerine etkilerinin incelenmesi
Parkinson hastalığı (PH), motor sistemin yanında gastrointestinal disfonksiyon, depresyon ve anksiyete gibi motor-olmayan bulgularla da karakterize edilen progresif bir nörodejeneratif hastalıktır. Nöroinflamasyon, PH patogenezinde kritik bir rol oynamakta olup, bu süreçte Toll-benzeri reseptör 4 (TLR4) gibi immün yanıt reseptörlerinin aktivasyonu ön plandadır. Oridonin, antiinflamatuar ve nöroprotektif etkileriyle bilinen doğal bir diterpenoidtir. Bu çalışmada, sistemik LPS (Lipopolisakkarit) ile indüklenen PH fare modelinde oridoninin motor ve motor olmayan bulgular üzerindeki etkilerinin araştırılması ve bu etkilerde TLR4/α-sinüklein ilişkili mekanizmaların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 72 adet erkek C57BL/6 fare, kontrol, LPS, oridonin düşük doz (5 mg/kg), oridonin yüksek doz (10 mg/kg) ve kombinasyon gruplarına (LPS+O1, LPS+O2) ayrıldı. Sistemik LPS (0.3 mg/kg, i.p.) ile nöroinflamatuar PH modeli oluşturuldu. Davranışsal analizlerde depresyon için zorunlu yüzme testi, anksiyete ve lokomotor aktivite için açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent, motor koordinasyon için pole testi ve gastrointestinal fonksiyonlar için kolon hareketliliği uygulandı. Beyin ve kolon dokularında α-sinüklein ve tirozin hidroksilaz (TH) düzeyleri immünohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. LPS uygulaması motor koordinasyonda bozulma, depresyon ve anksiyete benzeri davranışlar ile gastrointestinal motilitede azalma oluşturdu. Oridonin uygulaması ise bu parametrelerde doz bağımlı olarak iyileşmeler sağladı. TH immünoreaktivitesi LPS grubunda belirgin şekilde azalırken, oridonin gruplarında özellikle SNpc (substantia nigra pars kompakt), striatum ve DMV (dorsolateral motor vagus çekirdeği) bölgelerinde korunma sağlandı. Ayrıca, α-sinüklein birikimi oridonin uygulamasıyla baskılandı. Bu çalışma, oridoninin LPS ile indüklenen PH modelinde motor ve motor-olmayan belirtileri azaltıcı etkiler gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu etkilerin altında yatan olası mekanizmalar arasında nöroinflamasyonun baskılanması, α-sinüklein birikiminin azaltılması ve dopaminerjik nöronların korunması yer almaktadır. Bu yönleriyle oridonin, PH için hastalığı modifiye edici potansiyeli ile daha ileri çalışmalarda değerlendirilmesi gereken bir molekül olabilir.
Servikal kanser hücrelerinde timokinon ve karvakrolün kombine uygulamasının antikarsinojen etkilerinin araştırılması
Servikal kanser, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde önemli bir sağlık sorunudur. Konvansiyonel tedavilerin sınırlılıkları nedeniyle doğal bileşiklere yönelik alternatif yaklaşımlar önem kazanmaktadır. Bu çalışma, Nigella sativa kaynaklı timokinon ile kekik türlerinden elde edilen karvakrolün HeLa servikal kanser hücreleri üzerindeki bireysel ve kombine etkilerini incelemiştir. Kontrol hücre grubu olarak, insan embriyonik böbrek hücre hattı olan 293T hücreleri kullanılmıştır. Deney gruplarında hücre canlılığı analizi ve sitotoksik etkinin belirlenmesi MTT assay testiyle, hücre migrasyonu yara deneyi ile ve bu ajanların apoptotik etkileri immunositokimyasal yöntemle Bax/Bcl-2 analizi ile gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel analiz GraphPad Prism 8 programı kullanılarak yapılmıştır. 125 µM ve üstü konsantrasyonlarda timokinon HeLa ve 293T hücreleri üzerinde sitotoksik etki göstermiştir. Timokinonun yüksek dozlarda hücre migrasyonunu azalttığı belirlenmiştir. Karvakrolün fiziksel olarak muamele edilmediği ancak karvakrol eklenen hücrelere komşu kuyularda hücre canlılığının belirgin derecede azaldığı tespit edilmiştir. Yüksek karvakrol dozlarına komşuluk hücre canlılığını daha da azaltmıştır (p<0,05). Aynı etki timokinon ve karvakrolün kombine uygulamasında da belirlenmiştir. Karvakrolün buhar formu ve timokinon+karvakrolün kombine uygulamasının, HeLa hücrelerinde migrasyonu kontrollere göre azalttığı belirlenmiştir. İmmünositokimyasal boyama skorlamalarına göre karvakrolün buhar halinde HeLa hücrelerinde Bax/Bcl-2 oranını kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde arttırtığı gözlenmiştir (p<0,0001). Mevcut veriler gerek timokinon ve karvakrolün tek başlarına gerekse kombine uygulamalarının servikal kanserin tedavisi açısından umut vaadedici niteliktedir. Diğer taraftan çalışmamız sonucunda belirlenen karvakrolün buhar fazının antikarsinojenik etkileri ileri çalışmalar ile detaylı incelenmelidir.
Sapienik asidin kolon kanseri hücrelerinde epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) yolağına etkisinin araştırılması
Membran lipitlerinin yapısı ve düzgün konfigürasyonun değişimi, hücre yüzey reseptörleri ve ilişkili hücre içi yolaklarda rol alan proteinlerin aktivasyonunu etkileyebilir. Bu nedenle, bir doymamış yağ asidi ve aynı zamanda da bir omega 10 yağ asidi olan sapienik asidin membranda bulunan EGFR proteinine ve alt yolaklarına etkisini incelenmeyi amaçladık. Kolon kanseri hücre hattı olan HCT116 üzerinde sapienik asidin farklı konsantrasyonlarının sitotoksik etkisi MTT deneyi kullanılarak hücrelerin %50'sini öldüren konsantrasyonu (IC50 değeri) belirlendi. Sapienik asidin oluşturduğu oksidatif stresin büyüklüğü spektrofotometrik TAS ve TOS yöntemi kullanılarak araştırıldı. İnkübasyon süreleri sonrasında total protein ölçümü bradford yöntemiyle yapılarak EGFR aktivasyonun özgül protein bantlarının kantitatif sonuçları western blot analizi kullanılarak elde edildi. Ayrıca, sapienik asidin uzun süreli etkileri koloni formasyon deneyi ile analiz edildi. Çalışmamızda, HCT116 üzerinde sapienik asidin 50 µM'lık dozunun hücrelerdeki etkileri zamana bağlı incelendi. Western blot analizleri, SA'nın EGFR, AKT ve mTOR sinyal yolaklarında zamana bağlı çift fazlı bir yanıt oluşturarak, erken dönemde baskılayıcı, geç dönemde ise kısmi yeniden aktive edici etki gösterdi. Oksidatif stres analizlerinde ise, SA'nın erken dönemde belirgin fakat geçici, geç dönemde ise azalan bir oksidatif stres yanıtı gözlendi. Koloni formasyon analizleri ise SA'nın uzun dönem hücresel yaşama ve çoğalma kapasitesini anlamlı biçimde azalttığını ortaya koydu. Araştırmanın sonuçları, sapienik asidin kolon kanseri hücrelerinde proliferasyon dinamiklerini ve EGFR aracılı sinyal yollarını modüle edebildiğini; ayrıca antikanser özelliklere sahip potansiyel bir ajan olarak değerlendirilebileceğini düşündürmektedir.
Diyabetik nefropati modelinde taurinin ekstrasellüler matriks proteinleri üzerine etkisi ve ilişkili sinyal ileti yolaklarının incelenmesi
Son dönem böbrek hastalığının en önemli nedenlerinden biri olan diyabetik nefropati (DN), hücre dışı matriksin (ESM) birikmesi nedeniyle böbrekte morfolojik ve yapısal değişiklikler ile karakterizedir. Bu birikimin en önemli nedenlerinden biri oksidatif strestir. Yarı esansiyel bir amino asit olan taurin, antioksidan ve antifibrotik özelliklere sahiptir. Bu çalışmada, sıçanlarda diyabetik nefropati modelinde taurinin oksidatif ve fibrozise karşı, NADPH oksidaz (NOX4), TGF-β/Smad2/3 ve p38 MAPK sinyal ileti yolakları ile bu yolaklarla ilişkili MMP, TIMP ve EMMPRIN proteinleri üzerine olası koruyucu etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamızda 29 adet Wistar albino sıçan, kontrol (n=8), taurin (%1 içme suyu) (n=7), diyabet (45 mg/kg Streptozotosin) (n=7), diyabet+taurin (n=7) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. 12 hafta sonra, biyokimyasal ve histolojik çalışmalar için böbrek, idrar ve serum toplandı. Histolojik analizler, diyabet grubunun böbreğinde tübül dilatasyonu ve tübül fırça kenar kaybında önemli değişiklikler olduğunu gösterdi. Bu değişiklikler taurin ile anlamlı olarak azaldı. Fakat diyabet grubunda artan serum kreatinin ve BUN düzeylerindeki azalış anlamlı değildi. Taurin ile total oksidatif seviyelerinde ve malondialdehit (MDA) düzeylerinde anlamlı bir azalma olurken, diyabetli grupta azalmış SOD aktivite düzeyi taurin ile anlamlı olarak arttı. Ayrıca taurin, böbrekteki oksidatif stres için ana enzimatik kaynak olarak bilinen NOX4'ün protein ifadesini anlamlı olarak azalttı. Öte yandan, taurin, fibrozis süreci ile ilgili önemli bir hücre dışı matriks proteini olan fibronektinin hem mRNA'sında hem de protein ifadesinde anlamlı azalışlara neden oldu, Bu bulgular Masson Trichrome boyamasına paraleldi. Matriks metalloproteinazlar (MMP)-2 ve MMP-9 mRNA ifade seviyeleri ve aktiviteleri diyabette kontrole göre anlamlı olarak arttı ve bu artışlar taurin ile katlanarak daha yüksek seviyelere ulaştı. Ayrıca, taurin ile ekstraselüler matriks metalloproteinaz indükleyicisinin (EMMPRIN) diyabette azalmış mRNA ifadesi anlamlı olarak arttarken, diyabette artan TIMP-1 ve TIMP-2 ifadelereinin azalması istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bunlara ek olarak taurinin, diyabette indüklendiği bilinen p38 MAPK ve TGF-β/Smad2/3 sinyal yolaklarını anlamlı bir şekilde baskıladığı bulunmuştur. Tüm bu bulgular, taurinin renal diyabetik hasarı önlemek için geliştirilecek yeni tedavi stratejelerine aday olabileceğini göstermektedir.
Sistemik skleroz hastalarında vitamin d düzeyi ve moleküler yolağının oksidatif DNA hasarı ve klinik bulguları ile ilişkisi
Sistemik skleroz (skleroderma) deri ve iç organların progresif fibrozu ile karakterize nadir bir otoimmün hastalıktır. Sklerodermada, inflamasyon ve oksidatif stresin birbirini besleyen kısır döngüler olarak yer aldığı ve bunun sonucunda oksidatif makromolekül hasarının arttığı bildirilmiştir. Bu hasarlar arasında oksidatif DNA hasarı, mutajenik ve sitotoksik etkileri sebebiyle uzun vadede birçok probleme neden olabileceğinden önemli bir yere sahiptir. D vitamini eksikliği, sklerodermada yaygın bir problem olup, replasmanı tedaviye katkı sağlayan önemli uygulamalardan biridir. Son yıllarda, D vitamininin antioksidan potansiyelinin gösterilmesi ile birlikte, patogenezinde oksidatif hasarın önemli bir rol oynadığı sklerodermada, D vitamini ve oksidatif DNA hasarı arasındaki ilişkinin aydınlatılmasına ihtiyaç doğmuştur. Bu tez kapsamında, sklerodermada oksidatif DNA hasarı, idrarda üç stabil hasar ürününün (8-OH-dG, S-cdA ve R-cdA) sıvı kromatografi sıralı kütle spektrometri (LC-MS/MS) yöntemi kullanılarak ölçülmesiyle kapsamlı bir şekilde gösterilmiş; serum D vitamini düzeyleri ise ultra performanslı sıvı kromatografi yüksek çözünürlüklü kütle spektrometri (UPLC-HRMS) ile belirlenmiş ve vitamin D reseptör (VDR) gen ekspresyonu ile bu gende bulunan dört polimorfizm (rs2228570, rs1544410, rs7975232, rs731236) RT-PCR ile analiz edilerek sağlıklı bireyler ile karşılaştırılmıştır. Çalışmanın klinik prospektif bölümünde ise, D vitamini replasmanı alan hastaların, replasman sonrası DNA hasarı ve VDR gen ekspresyonu yeniden değerlendirilmiştir. Sklerodermada ölçülen üç DNA hasar ürünü de sağlıklı bireylere göre artmış olup; serum D vitamini düzeyi ve VDR gen ekspresyonu ise düşük tespit edilmiştir (p<0.05). D vitamini replasmanının ardından üç hasar ürünü de azalma yönünde eğilim göstermiştir. DNA hasarının altın belirteci olan 8-OH-dG'deki düşüş ve VDR ekspresyonundaki artış istatistiksel anlamlılığa ulaşmıştır (p<0.05). Akciğer, eklem ve gastrointestinal sistem tutulumu olan hastalarda replasman sonrası azalan 8-OH-dG düzeyi ile D vitamininin organ tutulumu olan skleroderma hastalarında oksidatif hasarı azaltma yönündeki etkinliği gösterilmiştir. Bu çalışma, sklerodermada DNA hasarının kapsamlıca incelendiği ve D vitamini replasmanın DNA hasarı üzerine etkilerinin klinik prospektif bir tasarım ile değerlendirildiği ilk araştırmadır.
Kolesterol taşıyıcı ABCG1'in insan makrofajlarındaki rolü
ABCG1, ters kolesterol transportu yolu ile hücredeki kolesterolün, HDL parçacıklarına akmasına aracılık eden bir taşıyıcı proteindir. Farelerde ABCG1 ekspresyonu baskılanmış tümörle ilişkili makrofajların, tümörü destekleyici M2 fenotipinden tümörle savaşan M1 fenotipine doğru içsel bir eğilim gösterdiği ve in-vivo'da mesane kanseri büyümesini baskıladığı gösterilmiştir. ABCG1 ekspresyonunun, makrofaj polarizasyonunun yönlendirilmesi üzerindeki etkisi, onu kanser tedavisinde cazip bir hedef molekül haline getirmektedir. Amacımız; ABCG1 ekspresyonunun baskılanmasının, insan makrofaj polarizasyonu üzerine etkilerini araştırmaktır. Tip 2 diyabet hastalarında, makrofajların ABCG1 ekspresyonunun düşük olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle diyabet hastalarından elde edilen makrofajları, ABCG1 ekspresyonunun doğal olarak susturulduğu modeller olarak ele aldık. İn-vitro'da makrofaj polarizasyonunda kullanılan stimülanların uygulama süresi, polarizasyon belirteçlerinin ekspresyonlarını dramatik bir şekilde değiştirmektedir, ancak literatürde bu konuda bir fikir birliğinin olmaması, çalışmaların sonuçlarını ve doğruluğunu olumsuz etkilemektedir. Çalışmamızda kullanacağımız uyarım süresinin belirlenmesi ve makrofaj polarizasyonunun doğrulanması için makrofajlar; stimülanlarla altı farklı zamanda uyarıldı ve M1/M2 polarizasyon belirteçlerinin ekspresyonundaki değişim RT-qPCR, akış sitometrisi ve ELISA ile belirlendi. Ardından siRNA kullanılarak ABCG1 ekpresyonu baskılanmış primer insan makrofajları, tip 2 diyabet hastalarından elde edilmiş ABCG1 ekspresyonu doğal olarak düşük olan makrofajlar ve tüm kontrol grupları dört saat süre ile polarize edildi. Polarizasyon belirteçlerinin gen ekspresyonundaki değişim RT-qPCR ile belirlendi. Çalışmamız makrofaj polarizasyonunda kullanılan belirteçler için uygun uyarım süresinin belirlenmesinde ve belirteç seçiminde, araştırmacılara yol gösterici niteliktedir ve literatürdeki büyük bir boşluğu doldurmaktadır. ABCG1 ekspresyonu siRNA ile baskılanmış, M1 makrofajlarda CXCL9, CXCL10, TNF ve IDO1 ekspresyonu artarken, M2 makrofajlarda MRC1 ve CCL22 ekspresyonu azalmaktadır. Diyabet hastalarından elde edilmiş ve M1 makrofajlarda CXCL10 ve IDO1 ekspresyonu artarken, M2 makrofajlarda MRC1, TGM2, CCL17, CCL22, IL-10 ve CD163 ekspresyonları azalmaktadır. Ayrıca, insan makrofajlarında ABCG1 ekspresyonu ile M1 belirteçlerinin ekspresyonu arasında negatif korelasyon bulunmuştur. Sonuçlarımız, ABCG1 eksikliğinin, insan makrofajlarında da M1 polarizasyonuna eğilim yarattığını göstermektedir. Bulgularımız ABCG1'ın, makrofajların önemli rol aldığı çeşitli hastalıkların tedavisi için makrofaj polarizasyonunu modüle etmede yeni bir hedef olabileceğini göstermektedir.
Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı direnç gelişiminde rol oynayan miRNA'ların araştırılması
Bu çalışma, kronik myeloid lösemi (KML) tedavisinde yaşanılan en büyük problemlerden tedavi direnci konusunda araştırma yapmak amacıyla gerçekleştirilmiş ve daha önceki çalışmalarımızda üretilen K562 dirençli alt kolon K562-Ir hücrelerinde elde ettiğimiz veriler ışığında sürdürülmüştür. Tezde de tartışılacağı gibi bu veriler göz önünde tutularak, kronik miyeloid lösemide gelişen tirozin kinaz inhibitör direncinde rol oynayabileceğini düşündüğümüz bazı miRNA'ların etkileri araştırılmıştır. mikroRNA'lar hücre proliferasyonundan ölümüne, farklılaşmadan, haberleşmeye kadar birçok süreçte yer almaktadır. Hücresel süreçlerde önemli yere sahip olan bu moleküller, organizmanın hayatını sağlıklı bir şekilde devam ettirmesi için son derece önemlidir. Bu sistemlerin başında bağışıklık sistemi gelmektedir. Buradan yola çıkarak çalışmamızda literatürden farklı olarak direnç konusunda mikroRNA (miRNA)'larla birlikte doğal öldürücü hücrelerin (NK) ilişkisi üzerinde durulmuştur. KML'de özellikle primer ilaç direncinin gelişiminde miRNA'nın etkisinin araştırılması ile literatüre katılabilecek her türlü bilgi ve gözlem, KML tedavisinde terapötik bir hedef olma potansiyelindedir. Araştırma projemiz, primer direnç gibi KML tedavisinin önemli bir sorununa ışık tutabilecek bulgulara ulaştığı gibi genel hücre biyolojisi alanına da katkıda bulunacaktır.
Romatoid artrit hastalarında oksidatif DNA hasarı ve lipit peroksidasyon düzeylerinin prospektif olarak incelenmesi
Romatoid artrit (RA), eklemlerde tutulum gösteren kronik ve inflamatuvar bir otoimmün hastalıktır. Patogenezi tam olarak bilinmeyen RA'da uygulanan tedaviler semptomları hafifletmeyi amaçlar. Endojen veya ekzojen yollar sonucu ortaya çıkan reaktif oksijen türleri; hücre yapısındaki makromolekülleri oksidatif hasara uğratarak birçok hastalık ile ilişkilendirilen hasarlı ürünlerin oluşumuna yol açmaktadır. Bu tez çalışmanın amacı; RA hastalarında ve sağlıklı kişilerde oksidatif DNA hasarı ve lipit peroksidasyonu düzeylerinin araştırılması, aynı zamanda RA hastalarının altı aylık rutin tedavileri sonucundaki değişimini oksidatif hasar parametreleri açısından prospektif olarak incelemektir. Ayrıca altı aylık tedavi süreci sonunda hastaların Hastalık Aktivite Skoru (DAS28 skoru), Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) skoru, C-Reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) düzeyleri ile oksidatif makromolekül hasarı düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. 69 RA hastası ve 31 sağlıklı kontrolün dahil edildiği çalışmada oksidatif DNA hasarının başlıca göstergeleri olan 8-hidroksi-deoksiguanozin (8-OH-dG), 8,5'-siklo-2'-deoksiadenozin'in R ve S formu (R-cdA, S-cdA) olan nükleozitler ve lipit peroksidasyonunun son ürünlerinden 8-izoprostan (8-iso-PGF2α) düzeyleri incelendi. Hasta ve kontrol gruplarında nükleozit hasarını belirlemek için sıvı kromatografi tandem kütle spektrometri (LC-MS/MS) yöntemi; lipit peroksidasyonu düzeyini belirlemek için ise enzim immünoassay (ELISA) yöntemi kullanıldı. Çalışma sonucunda RA tanısı alan hastaların 8-OH-dG, R-cdA ve 8-izoprostan düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (sırasıyla p=0,003; p=0,005; p<0,001). Hastaların altı aylık tedavi sonrası oksidatif hasar parametreleri incelendiğinde hastaların tedavi sonrası 8-OH-dG, R-cdA ve S-cdA seviyelerinde tanı aldıkları zamana göre anlamlı düzeyde azalma görülürken (sırasıyla p=0,001; p=0,040; p<0,001); 8-izoprostan seviyesinde ise anlamlı düzeyde yükselme gözlendi. (p=0,010). Tedavi sonrası hastaların DAS 28 skoru, HAQ skoru, CRP ve ESH düzeyleri tedavi öncesine göre anlamlı düzeyde düşük bulundu (sırasıyla p<0,001; p=0,002; p=0,017; p=0,001). Hastalar, altı aylık tedavi sonucunda hastalık şiddetindeki değişime göre (DAS 28 skoru) gruplandırıldığında, tanı aldığında alevli dönemde olup tedaviyle remisyona giren hastalarda DAS 28 skorundaki düşüşle beraber 8-OH-dG ve S-cdA seviyelerinde de tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı düzeyde azalma görüldü (sırasıyla p<0,001; p=0,003; p=0,005). Hastaların tanı aldıkları dönemde ölçülen ESH ve S-cdA düzeyleri dışında gözlenen ilişki haricinde (r=0,307; p=0,011) klinik parametreler ve oksidatif hasar düzeyleri arasında korelasyon bulunmadı. Yapılan çalışma, RA hastalarında aynı anda üç farklı DNA hasarı parametresi ve lipit peroksidasyon ürünü düzeylerinin, hem sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığı hem de hastalara uygulanan tedavi sonrası ölçümün yapıldığı ilk çalışmadır. RA hastalarında tanıyı takiben sağlıklı kontrollere göre artmış oksidatif makromolekül hasarı düzeyleri, hastalığın patagonezinde oksidatif stresin belirleyici rolü olduğunu göstermektedir. Ayrıca uygulanan tedavi sürecinin oksidatif DNA hasarını baskılarken lipit hasarını ise indüklediği gösterilmiştir. Bu açıdan çalışmamız oksidatif DNA ve lipit hasar oluşumunun RA tedavisi sürecine farklı mekanizmalarla ve birbirlerine göre zıt şekilde cevap verdiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamız kapsamında elde edilen bulguların RA'nın ayırıcı tanısına, klinik seyrine ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesine ışık tutacağı görüşündeyiz.
Fibro-proliferatif skar dokularında mir-29 ailesi varlığının, mir-29'un kollajen maturasyonuna etkisinin ve ekstrasellüler matriks sentezi ile ilişkili sinyal yolaklarındaki rolünün incelenmesi
Anormal yara iyileşmesi fibroproliferatif skar oluşumuna neden olabilir. Bunlar hipertrofik skar ve keloidlerdir. Hipertrofik skar, yarada büyümeye devam eden fibrotik bir patolojidir. Keloidler ise yara sınırlarını aşarak büyümeye devam eden fibröz iyi huylu tümörlerdir. Her iki patolojik durumun mekanizmaları halen tam olarak aydınlatılmamıştır. Artan kollajen birikimi ile karakterizedirler. Bu nedenle, kollajen sentezinin hedeflenmesi tedavi için doğru yaklaşım olabilir. miR29 ailesinin fibrotik hastalıklarda etkinliğine ilişkin kanıtlar ortaya çıkmaktadır ve hedef moleküller arasında hücre dışı matriks proteinleri baskındır. Bu çalışmada, miR29 ailesinin fibroproliferatif skarlardaki rolünü, HSP47 ve LOX'in kollajen olgunlaşması ve TGF-/ Smad yolu ile kollajen sentezindeki rolünü inceledik. Fibroproliferatif skar ve sağlıklı kontrol cilt dokularında miR29 ekspresyonlarını belirledikten sonra, fibroproliferatif skar ve cilt fibroblastlarında miR29'u inhibe ettik ve keloid fibroblastlarda baskılanma sonrası COL1A, hipertrofik skarlarda ise COL3A ve HSP47 protein seviyelerinde anlamlı bir artış bulduk. TGF-/ Smad sinyal yolağı da miR29'un bastırılmasıyla aktive edildi. Hipertrofik skarda TIMP-1 geni ve protein düzeyleri artarken, keloidde TIMP-1 gen ekspresyonu artarken protein düzeyi azaldı. Bu bulgular, miR29'un fibroproliferatif skar oluşumunda etkili olduğunu ve bu aktivitenin miR29 ekspresyon seviyesi ile ilgili olduğunu göstermektedir.
Hiperkortizoleminin dışlanması gereken hastalarda immunoassay ve tandem kütle spektrometri yöntemleri ile ölçülen tükürük kortizolünün tanısal değeri ve diürnal ritmi ortaya koymadaki başarısının değerlendirilmesi
Adrenal lezyonların %75-80'ini fonksiyon göstermeyen adrenal adenomlar ve diğer az görülen kitleler, %20-25'ini feokromositoma, androjen üreten tümör, primer hiperaldosteronizm, Cushing Sendromu (CS) veya Subklinik Cushing Sendrom (SCS)'una neden olan fonksiyonel adrenal kitleler oluşturur. CS ve SCS tanısında 1 mg deksametazon supresyon tarama testi kullanılmaktadır. Aynı bireyde dahi, değişik zamanlarda 1 mg deksametazon sonrası kortizol düzeyleri değişkenlik gösterebilmektedir. CS ve SCS tanısında gece yarısı ve gün içi belirli saatlerde alınan örneklerde tükürük kortizolünün tanısal değeri üzerine yapılan az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada LC-MS/MS ile tükürük kortizolü ölçümü için yöntem geliştirilmesi; ELISA ile sonuçların karşılaştırılması; bu testin tanısal değeri ve diürnal ritmi ortaya koymadaki başarısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. LC-MS/MS için kapsamlı metod validasyonu çalışmaları yapılıp, CS (n=20), SCS (n=52) ve fonksiyonel olmayan adenomu (NFA) (n=49) olan kişilerden 08.00, 16.00 ve 24.00 saatlerinde alınan tükürük örnekleri ile çalışıldı. 24.00'te alınan örneklerdeki kortizolün tanı koydurucu etkinliğinin CS ve SCS hastalarında yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip olduğu belirlendi. LC-MS/MS ile 16.00'da ölçülen kortizolün tanısal performansı SCS hastalarında ELISA'ya göre anlamlı yüksek bulundu. 16.00 ve 24.00'da alınan örneklerde LC-MS/MS ve ELISA ile ölçülen tükürük kortizolü düzeyi CS grubunda SCS ve NFA gruplarına göre anlamlı yüksek bulundu. SCS gruplarında kortizol düzeyi NFA grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Diürinal ritim, CS hastalarında yüksek, SCS hastalarında öğlen ve akşam saatlerinde ılımlı yüksek, kontrol grubu NFA'da ise sabah en yüksek, gece yarısı en düşük bulundu. LC-MS/MS yönteminin tükürük kortizolü ölçümünde hassas ve güvenilir olduğu ve ELISA yöntemi ile uyumlu olduğu gözlendi. LC-MS/MS ile hastalarda ölçülen tükürük kortizolünün diürnal ritmi yansıttığı gösterildi.
Rektal kanser tedavi etkinliğinin takibinde kullanılabilecek aday tümör belirteçlerin gen ifadelenmesinin araştırılması
Amaç: Neoadjuvan tedaviye direnç veya hastalık nüksü; hipoksi, apoptoz veya otofajiye uyum nedeniyle gelişmektedir. Apoptoz inhibitörü olarak survivin, otofajik yolda pozitif bir regülatör olan Beclin 1 ve tümör doku hipoksisi ile ilişkili hipoksi ile indüklenebilir faktör-lα (HIF-lα) ve karbonik anhidraz 9 (CA9) gen ürünleri etki ettikleri apoptoz, otofaji ve hipoksik yolaklar ile tedaviye direnç gelişmesine neden olabilirler. Bu çalışmada, lokal ileri evre rektal kanserde (RK), neoadjuvan tedaviye yanıtı izlemeye yardımcı olabilecek bu potansiyel tümör belirteçlerinin gen ifadelenmesindeki değişmeler izlenerek tedaviye direnç üzerindeki etkilerinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya neoadjuvan tedavi alan lokal ileri evre RK'li 25 hasta dahil edildi. Taze doku ve kan örneklerinde Beclin 1, survivin, HIF-lα ve CA9 gen ifadelenmesi ve protein seviyeleri analiz edildi. Hastaların tümör evrelemesi ve regresyon derecesi ile bu belirteçlerin ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Tümör regresyon derecesine göre neoadjuvan tedaviye yanıt veren grupta daha yüksek kan CA9 gen ifadelenme seviyeleri ve daha düşük kan HIF-lα protein seviyeleri bulundu. Hastalarda neoadjuvan tedavi sonrası, doku Beclin 1 ve kan survivin gen ifadeleri ve doku CA9, kan Beclin 1 ve kan HIF-lα protein seviyeleri önemli ölçüde azaldı. Sonuç: Beclin 1, survivin, hipoksi ile indüklenebilir faktör-1 alfa ve karbonik anhidraz 9'un uygulanan neoadjuvan tedavi yaklaşımının etkilerinin tahmininde fayda sağlayabilecek potansiyel belirteçler olarak belirlendi.
Deneysel akciğer kanseri modelinde standart tedaviye deguelin'in katkıları
Kanserin tedavisi yoğun çabalara rağmen zor olmakla birlikte önlenmesi de bir o kadar zor ve önemlidir. Mücadelenin bu kadar yoğun ve fazla olmasına bağlı olarak dünya genelinde kanser ölüm nedenlerinde ne yazık ki önde gelmektedir. Akciğer kanseri ise dünyada kansere bağlı ölümler arasında cinsiyet fark etmeksizin ilk sırada yer almaktadır. Kanserin tedavisinde kullanılan en etkili kemoterapötik ajanlar, normal dokular için toksik etki göstermektedir ve yan etki görülme sıklığı bu nedenle yüksektir. Bundan dolayı, toksisitesi olmayan yada en az olan tedavi edici veya prevantif etkisi olan yeni ilaçlara ve rejim metodlarına ihtiyaç vardır. Bu çalışma, Deguelin'in in vitro ve in vivo akciğer kanseri modelinde etkin konsantrasyonda kanser hücrelerinin proliferasyonuna inhibe edici etkiye sahip olması ve [DEG+DTX]/2 kombinasyonunun akciğer kanseri hücrelerini ve tümör volümünü azaltıcı etkisinin ilaçların ayrı ayrı kullanılmasına göre de başarılı olabileceği hipotezini test etmek amacıyla gerçekleştirildi. LAK hücre hatlarında Dosetaksel ve Deguelin'in tek başlarına sitotoksik etkileri araştırılarak IK50 dozları belirlendi. Belirlenen etkin konsantrasyonlar, Deguelin, Dosetaksel ve kombinasyonları LAK hücrelerine uygulandı. Hücre kültürüne bağlı akım sitometrik analizler (apoptoz, hücre döngüsü), migrasyon analizi ve 3B anjiyogenezis (tubular formasyon) metodları gerçekleştirildi. Bu çalışmanın önemli basamağı olan LAK hücre hattı ile C57BL/6 fareler üzerinde oluşturulan sinjeneik akciğer kanseri in vivo modelinde, DEG, DTX ve kombinasyonlarının anti-kanser, apoptotik ve anti-anjiyojenik etkileri incelendi. Araştırmamızda, DEG+DTX kombinasyonunun in vitro deney modelinde, ilaçların tekli kullanımlarına göre hücre proliferasyonunu baskılamada daha başarılı olduğu halde, in vivo deney modelinde ise tümör volümü, apoptozis belirteçleri ve anjiyogenezis gen ekspresyon düzeylerinde bu başarı tekli tedavi lehine dönmüştür. Bu durumda kombinasyon dozunun tekrar değerlendirilmesi yada tedavi rejiminde zaman diliminin kombinasyon dozu için farklı ayarlanması gerektiği sonucu çıkmaktadır. Deguelin'in antikanser etkisi, kanser hücrelerinin proliferasyonunu ve tümör yayılımını azaltıcı yönde olabileceğidir.
Çocukluk çağı medulloblastomlarında moleküler alt sınıflandırma
Medulloblastom özellikle çocuklarda olmakla beraber her yaşta görülebilen, santral sinir sisteminin en sık rastlanılan embriyonal tümörleri arasında yer alır. Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre Derece IV olarak kabul edilir ve genellikle prognozu oldukça kötüdür. Medulloblastomlar WNT-aktive, SHH-aktive, Grup 3 ve Grup 4 olmak üzere dört temel alt gruba ayrılmaktadır. Alt gruplar arasındaki epigenetik değişikliklerin önemi son yıllarda vurgulanmış olup özellikle anormal promotor hipermetilasyonlarının hastalığın kliniği ile ilişkisi önem kazanmıştır. Bu çalışmanın amacı, çocukluk çağı medulloblastom hastalarında moleküler alt sınıflandırmanın yapılması ve analiz edilen metilasyonel değişikliklerin yapılan sınıflandırma ile ilişkisinin ortaya koyulmasıdır. Bu amaçla, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji arşivlerinden çıkarılan 47 pediatrik medulloblastom olgusuna ait formalin fikse parafine gömülü doku ve hastalara ait demografik ve klinik veriler kullanıldı. Tüm olgular için histolojik tanıların konfirmasyonu yapıldı. İmmünohistokimya yöntemi kullanılarak nükleer beta-katenin lokalizasyonu gösteren tümörler WNT-aktive; sitoplazmik beta-katenin lokalizasyonu, GAB1 ve YAP1 ekspresyonu gösteren tümörler ise SHH-aktive medulloblastomlar olarak sınıflandırıldı. SHH-aktive medulloblastomlarda, p53 ekspresyon seviyelerine göre TP53 mutant olmayan ve TP53 mutant alt grupları tanımlandı. Beta-katenin ekspresyonu görülmeyen tümörler WNT/SHH-aktive olmayan (Grup 3 ve 4) medulloblastomlar olarak adlandırıldı. Dokulardan izole edilen DNA'lar kullanılarak bisülfit çevrimi sonrası CDKN2A, RASSF1A, HIC1, ZIC2, SPINT2, SFRP1, KLF4, PTCH1 ve EZH2 genlerinin metilasyon durumları pirosekanslama yöntemi ile incelendi. DNA metilasyon analizleri sonucunda KLF4, PTCH1 ve ZIC2 genlerindeki hipermetilasyonların SHH-aktive medulloblastomlarla ilişkili olduğu bulundu. SPINT2 geninin hipermetilasyonu ve RASSF1A geninin yüksek dereceli hipermetilasyonlarının metastaz ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olduğu belirlendi. CDKN2A, HIC1 ve SFRP1 genlerindeki metilasyon çalışmaları güvenli sonuçlar vermediğinden hastalıkla ilişkilendirilemedi. Hiçbir örnekte EZH2 geninin hipermetilasyonuna rastlanılmadı. Araştırmamız, medulloblastomlardaki epigenetik değişikliklerin klinik seyrin öngörülmesinde önemli bir araç olabileceğini ve özellikle KLF4, PTCH1, ZIC2, SPINT2 ve RASSF1A genlerinin bu hastalıktaki potansiyel onkolojik önemini ortaya koymuştur.
Parkinson hastalığıyla ilişkili olabilecek aday genlerin araştırılması
Parkinson Hastalığı (PH), beynin substantia nigra bölgesindeki dopaminerjik nöronların kaybıyla diğer nörodejeneratif bozukluklardan ayrılan ve Alzheimer Hastalığı'yla birlikte en sık görülen nörodejeneratif bir hastalıktır. Patolojik açıdan değerlendirildiğinde Lewy cisimciğinin bulunmasıyla karakterizedir. Tüm PH vakaları arasında tek başına genetik mutasyonlar sonucu PH görülme sıklığının çok düşük olduğu, hastalık gelişiminde çevresel etkilerin de önemli ölçüde katkı sağladığını günümüze kadar yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Hastalıklara bağlı moleküler mekanizmaların sürdürülebilmesi için gen ve protein ifadelerinin gerçekleştirilmesi epigenetik düzenlemeler yoluyla gerçekleştirilmektedir. Nörodejeneratif hastalıklarda, hastalık gelişimi ve patogenezinde epigenetik düzenlemelerin rolü hala net olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada, idiyopatik PH olgularında epigenetik süreçlerde rol alan genlerden H3C1, H3C12, HDAC4, HDAC5, ANKRD11, ANKRD12, ITM2B ve GABBR1'in ekspresyon düzeylerini inceledik. Çalışmaya idiyopatik PH tanısı alan 75 hasta ve 50 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol gruplarından alınan tam kandan PBMC elde edilip ardından total RNA izolasyonu yapılmıştır. Hasta ve kontrol grupları karşılaştırıldığında H3C1, H3C12, ITM2B'nin yüksek ekspresyonu; ANKRD11, HDAC4, HDAC5 ve GABBR1'in düşük ekspresyonu gözlenmiştir (p<0,05). Sonuçlar değerlendirildiğinde, hastalık durumunda epigenetik mekanizmalardan birisi olan histon regülasyonuyla PH arasında bir ilişki olduğu görülmektedir.
Diyabetik obez ve diyabetik olmayan obez kişilerde TRAIL mekanizmasının genetik olarak incelenmesi
Obezite, enerji alımının enerji harcamasının önüne geçmesi sonucunda adipoz dokuda görülen anormal artışın sebep olduğu önemli bir sağlık sorunu olup, dünya çapında yüksek bir prevalansa sahiptir. Adipoz dokunun fizyolojik işlevinde görülen bozukluklar, diyabetin gelişimine aracılık etmektedir. Tip-I (insüline bağımlı olan) ve Tip-II (insüline bağımlı olmayan) olmak üzere iki ana sınıfa ayrılan diyabet, yüksek kan glukoz seviyesi ile karakterize olup; insülin düzeyinde azalma ve/veya insülin etki mekanizmasındaki değişikliklerden kaynaklanan metabolik bir hastalıktır. Bununla birlikte adipoz dokuda insüline karşı cevabın azalması insülin direncinin gelişimine neden olmaktadır. Adipoz doku biyolojisinde önemli role sahip Tümör nekroz faktör (TNF) ailesinin bir üyesi olan Tümör nekroz faktör ile ilişkili apoptozu indükleyici ligand (TRAIL)'in, kanser hücrelerinde apoptozu indükleme özelliği nedeniyle pek çok araştırmada yer almaktadır ancak diyabete ve obeziyete karşı koruyucu rolüyle ilgili gen düzeyinde yapılan insan çalışmalarının sayısı yetersizdir. Çalışmamızda RNA izolasyonu, cDNA sentezi, gerçek zamanlı real-time PZR (RT-qPZR) ve Sanger dizileme yöntemleri kullanılmıştır. İnsanda TRAIL gen ekspresyonun ve dizilemesinin birlikte yapıldığı ilk çalışma niteliğini taşımaktadır. TRAIL gen ekspresyon düzeyinin analiz sonucunda kontrollerde, diyabetik obez ve diyabetik obez olmayan gruba göre daha yüksek düzeyde olduğu belirlenmiştir. TRAIL gen ekspresyonundaki bu değişikliğin, diyabet hastalığına karşı TRAIL'in koruyucu bir etken olabileceğini düşündürmektedir. Dizileme yöntemiyle belirlenen rs781673405, rs143353036, rs1244378045, rs201137623, rs767450259, rs759369504, rs750556128, rs369143448 mutasyonlarının varlığı ilk kez bizim çalışmamızda gösterilmiştir. Bu verilerimizin literatüre önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Türk toplumunda 5-40 yaş arası ani aritmojenik kardiyak ölümlerin aritmi ile ilişikili genler açısından araştırılması
Genç yaş ani kardiyak ölümlerin en sık nedenleri arasında gözlenen kalıtsal aritmojenik hastalıklar, kardiyak elektriksel iletimi oluşturan iyon kanallarını kodlayan genlerdeki ya da iyon kanallarının fonksiyonlarını düzenleyen proteinleri kodlayan genlerdeki mutasyonlardan kaynaklanır. Kardiyak kanalopatiler olarak da adlandırılan bu hastalıkların klinik tanısı, yapısal olarak herhangi bir patoloji saptanmayan kalpte meydana gelen elektriksel aksaklıkların tespit edilmesi ile konur. Bu hastalıkların klinik semptomları aritmi, felç, senkop ve ani ölüm gibi farklı klinik fenotipik özellikler gösterebilir. Araştırmalar, kardiyak kanalopatiler grubu içerisinde öncelikli olarak dört grup hastalığa odaklanmıştır. Bu hastalıklar, Uzun QT sendromu (UQT), Kısa QT Sendromu (KQT), Brugada Sendromu (BrS), Katekolaminerjik Polimorfik Ventriküler Taşikardi (KPVT) olarak sınıflandırılmaktadır. Bu tez çalışmasında, özellikle genç popülasyonda ani kardiyak ölümlere neden olduğu bilinen genetik geçişli Uzun QT Sendromu, Kısa QT Sendromu, Brugada ve Katekolaminerjik Polimorfik Ventriküler Taşikardi klinik tanısını almış kişilerde Türk toplumunda gözlenebilecek farklı mutasyonlar ile özellikle ailesinde ani ölüm olguları olan ve/veya kardiyak arrest ile kliniğe getirilen hastalardaki mutasyonlar saptanarak kardiyak ani ölümler ile ilişkilendirilebilecek mutasyonların saptanması amaçlanmıştır. Bu amaçla Uzun QT Sendromu, Kısa QT Sendromu, Brugada Sendromu ve Katekolaminerjik Polimorfik Ventriküler Taşikardi tanısı almış 81 hastadan ve kontrol grubu amacıyla sağlıklı 15 kişiden kan örneği alınarak SeqCap EZ Solution-Based Enrichment strategy Sudden Cardiac Death (Roche NimbleGen Madison, Wisconsin, USA) paneli ile yeni nesil dizileme çalışması yapılmıştır. Hastaların 5'i göğüs ağrısı, 22'si senkop, 23'ü çarpıntı, 12'si kardiyak arrest ile kliniğe başvurmuştu. Bu hastaların 16 hastada ise aile öykülerinde ani ölüm hikayesi mevcuttu. Hasta grubunda elde edilen varyantlar arasında daha önce kardiyak kanalopatiler ile ilişkilendirilen ve Clinvar sayfasında patojenik ya da olası patojenik olarak tanımlanmış, 30 farklı hastada bulunan 22 farklı varyant saptandı. Bu varyantların yanı sıra geriye kalan 51 hastada daha önce literatürde bildirilmemiş çok sayıda varyant saptanmıştır. Anahtar Kelimeler : Kardiyak Kanalopatiler, Genomik, Yeni Nesil Dizileme. Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 30819.
Diyet ile indüklenmiş deneysel obezite modelide otofaji ile ilişkili genlerin ekspresyon düzeylerinin incelenmesi
Son yıllarda dünya genelinde özellikle gelişmiş toplumların en önemli sağlık sorunlarından biri haline gelen ve şimdiye kadar en büyük sorun olarak görünen yetersiz beslenme ve enfeksiyon hastalıklarından daha büyük bir problem şeklinde karşımıza çıkan ve metabolik bir hastalık olan obezite, sağlıksız beslenme, spordan uzak yaşam tarzı, stresli iş ve genel hayat tarzı da eklenince tip 2 diabetes mellitus, hipertansiyon, koroner kalp hastalıkları, belirli kanser türleri, uyku solunum bozukluğu ve osteoarthritis gibi ilişkili olduğu hastalıkların da ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Obezite Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ile tanımlanmaktadır. Obezitenin özellikle modern toplumlarda küresel salgın halini almasının ana nedenleri olarak genetik duyarlılık, yüksek enerjili gıdalara kolay erişim, fiziksel aktivitede azalma olarak sıralanabilir. Obezitenin artık bireysel kozmetik yada görsel bir sıkıntı olmaktan öte küresel sağlığı tehtid eden bir salgın olarak nitelendirilmesi gerekmektedir. Otofaji, uzun ömürlü proteinlerin ve hasarlı veya fonksiyonel olarak gereksiz olan hücre içi yapıların düzeylerinden sorumludur. Hücresel homeostazın sürdürülmesi için gerekli olan işlemdir, açlık (ATP-üreten substratlar, örneğin amino asitler sağlamak için) ve diğer stres-indükleme koşulları ile aktive edilmektedir. Mekanizmadaki herhangi bir düzensizlik birçok bozukluğa yol açar ve yaşlanmada rol oynar. Hepatik otofajinin obezite ve diabette bozuk olduğu ve bunun düzenlenmesinin insülin duyarlılığını artırdığı bilinmektedir. Otofaji, sitoplazmik bileşenleri lizozoma ileten hücre içi bir degradasyon sistemidir. Sadeliğine rağmen, son gelişmeler, otofajinin bazen karmaşık olan çok çeşitli fizyolojik ve patofizyolojik roller oynadığını göstermiştir. Bu sebeplerden dolayı otofaji ile ilişkisi literatürler ve çalışmalar ile kanıtlanan ATG3, ATG5 ve ATG8 genleri çalışmamızda deney hayvan modeli örneklerinde çalışılmıştır. Çalışmamızda RNA izolasyonu, cDNA sentezi, gerçek zamanlı real-time PcR (RT-qPcR) yöntemleri kullanılmıştır. Oluşturulan 2 adet deney grubu ve kontrol grubunda (20'er hayvan) C57BL6J hayvan modelinin karaciğer ve yağ dokularından yapılan çalışma sonucu deney grupları ve kontrol grubu yağ ve karaciğer dokusu verileri arasında yapılan karşılaştırmalı istatistiksel analize göre deney grubu 1 (D1) yağ doku örneklerinde ATG5 (Kat Değişimi-1.13: p değeri-0.001: %95 güven aralığı-0,75-1,83) ve ATG8 (Kat Değişimi-0.23: p değeri-0.019: %95 güven aralığı-0,21-2,46) ekspresyon seviyelerinde artış ve anlamlılık olduğu görülmüştür. D1 grubu karaciğer doku örneklerinde ATG8 (Kat Değişimi-0.60: p değeri-0.001: %95 güven aralığı-1,47-3,73) ekspresyon seviyesinde artış görülmüştür. Kontrol grubu karaciğer doku örneklerinde ATG3 (Kat Değişimi-2.81: p değeri-0.031: %95 güven aralığı-0,19-3,83) ve ATG5 (Kat Değişimi-2.39: p değeri-0.016: %95 güven aralığı-0,36-3,25) ekspresyon seviyelerinde artış ve anlamlılık olduğu görülmüştür. Deney grubu 2 (D2) ve kontrol grubu yağ doku örnekleri verilerine göre yapılan analiz sonucu, D2 grubunda ATG5 (Kat Değişimi-1.65: p değeri-0.007: %95 güven aralığı-0,23-1,35) ve ATG8 (Kat Değişimi-0.19: p değeri-0.008: %95 güven aralığı-0,45-2,68) ekspresyon seviyelerinde artış ve anlamlılık olduğu görülmüştür. Deney grubu 2 (D2) ve kontrol grubu karaciğer doku örnekleri verilerine göre yapılan analiz sonucu karaciğer doku örneklerinde ATG8 (Kat Değişimi-0.61: p değeri-0.001: %95 güven aralığı-0,24-3,42) ve kontrol grubunda ATG5 (Kat Değişimi-2.01: p değeri-0.015: %95 güven aralığı-0,33-2,88) ekspresyon seviyelerinde artış ve anlamlılık olduğu görülmüştür. Çalışmamıza incelenen ATG3, ATG5 ve ATG8 otofaji gen bölgeleri ve uluslararası literatürlere göre yapılan çalışmalar bu araştırmanın devam etmesi gerektiğini göstermektedir. Bu konu ile ilgili örnek sayısını artırarak yapılacak araştırmalarla elde edilen verilerin metabolik bir hastalık olan obezitenin kanser ile ilişkisini daha sağlam temellere bağlayacağını ve bu genlerin tanıda (diagnostikte) birer potansiyel aday gen olabileceğini düşünmekteyiz.
Meme kanseri hücrelerinde karnosik asit ve oleuropeinden zengin bitki özütleri ve salisilik asitin sitotoksik ve apoptotik etkilerinin araştırılması
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser çeşididir. Üçlü negatif olarak adlandırılan agresif meme kanserinin standart tedavi seçenekleri reseptör kayıpları ve tümör homejenitesi sebebi ile çok etkin sonuçlar vermemekte veya kısa sürede direnç oluşmaktadır. Bitkilerin ikincil metabolitleri ve bitki özleri ile yapılan bazı çalışmalarda agresif kanser hücrelerinde hücre çoğalmasının azalması ve hücre ölümüne gidişin artması gözlemlenmiştir. Çalışmamızda üçlü negatif meme kanserini temsil eden MDA-MB-231 hücre hattı ve fibroblast benzeri MCF-10A kontrol hücre hatlarına Karnosik asit ve Oleuropeinden zengin bitki özütleri ve Salisilik asit bireysel ve kombin olarak uygulanmış ve sitotoksik etkileri değerlendirilmiştir. WST-1 analizi ile yapılan analizde sözkonusu maddelerin bireysel uygulamalarının sitotoksisite ile sonuçlandığı gözlenmiştir (p<0,0001). Tekli IC50 değerlerine göre oluşturulan 3'lü karışımın IC50 değeri ba zalınarak (%50) yapılan analizde kombin madde uygulanması da MDA-MB-231 hücrelerinde sitotoksisite ile sonuçlanmıştır. Annexin V deneyleri sitotoksik etkinin apoptoz kaynaklı olduğunu doğrulamıştır (p<0,005). Uygulanan 3'lü karışımın hücre apoptoz ve hücre döngüsü yolağında görev yapan APAF-1, BCL-2, BAX ve CDK2 ekspresyon değişimleri RT-PCR yöntemi ile belirlenmiştir. MDA-MB-231 hücrelerinde APAF-1de 17,5 kat olmak üzere BCL-2 12,2 kat, BAX 2,7 ve CDK2 2,1 kat olarak ekspresyonlarında artış gözlemlenmiştir. Karnosik asit, Oleuropeinden zengin bitki özütleri ve Salisilik asit'in bireysel ve kombin uygulamalarının agresif meme kanseri hücre hattında etkin sitotoksik potansiyelini gösteren bulgularımız sözkonusu doğal biyoaktif maddelerin kemoterapiye yardımcı ve preventif olarak kullanılabileceğini de vaat etmektedir. Anahtar Kelimeler: Agresif Meme Kanseri, Karnosik asit, Oleuropein, Salisilik asit, MDA-MB-231 Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 32461
Kolorektal kanserle ilişkili olabilecek FADS1, BDNF ve NPY gen polimorfizmlerinin incelenmesi
Kolorektal kanser, akciğer ve meme/prostat kanserlerinden sonra dünyada en yaygın görülen üçüncü kanser türüdür ayrıca kansere bağlı ölümlerde en çok görülenler arasında ikinci sıradadır. Hastalık süreci boyunca hem fizyolojik hem de morfolojik zorluklara maruz kalmalarından dolayı kolorektal kanserli hastaların % 50'sinin metastazdan öldüğü tahmin edilmektedir. Literatürde en çok karaciğer metastazı yaptığı bilinse de moleküler mekanizmaları hakkında hala tam olarak bir bilgi bulunmamaktadır. Kolorektal kansere yatkınlık ve bunun genetik ile ilişkisi araştırıldığında birçok genin sorumlu olduğu ortaya çıkmıştır. Çalışmamızda oluşturulan iki gruptan 84 örnek bulunduran kolorektal kanserli hasta grubu ve 81 örnek bulunduran sağlıklı kontrol grubu numunelerinde FADS1, BDNF ve NPY genlerinin polimorfizm açısından ilişkisinin incelenmesi hedeflenmiştir. Hasta ve kontrol gruplarındaki gen polimorfizmi, DNA izolasyonu ve PCR yöntemiyle yapılmış olup, sonuçlarımız SPSS ile değerlendirilmiştir. Araştırma sonucunda; BDNF geninin genotip dağılımı hasta grubunda %5,1 GG, %89,7 GA, %5,1 AA ve kontrol grubunda %3,9 GG, %93,5 GA, %2,6 AA bulunmuştur. Yapılan istatistik göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülememiştir. (p>0,05) NPY geninin genotip dağılımı hasta grubunda %3,8 AA, %93,8 AG, %2,5 GG ve kontrol grubunda %7,8 AA, %84,4 AG, %7,8 GG olarak saptanmıştır. Yapılan istatistiki analiz sonucuna göre gruplar arasında istatistiksel olarak bir anlam görülmemektedir. (p>0,05) FADS1 geninin genotip dağılımı ise hasta grubunda %7,8 TT, %90,6 GT, %1,6 GG ve kontrol grubunda %3,9 TT, %78,9 GT, %17,1 GG şeklinde belirlenmiştir. Hasta ve kontrol grubunun karşılaştırılması gerçekleştrildiğinde GG genotipi bakımından (p<0,003) anlamlı farklılık olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda incelenen FADS1, BDNF ve NPY genlerinin kolorektal kanser ile ilişkili literatürde polimorfizm çalışması bulunmadığından bu projenin verileri literatüre katkı sağlayan öncü veri olma özelliği göstermektedir. Çalışılan genlerden FADS1 geninin, varlığının koruyucu özellikte olabileceği ifade edilebilir. İstatistiksel olarak anlamlı olan bu genin ve ilgili genotipinin kolorektal kanser ile ilişkisi bulunmasına rağmen detaylı ve net sonuçlara ulaşabilmek için daha fazla sayıda örnekle detaylı çalışmaların yapılması önerilmektedir.
Pankreas adenokarsinom hücre hattında etken flavonoid bileşenlerin kemopreventif ve gemsitabin'e karşı gelişen direnç üzerindeki etkilerinin araştırılması
Pankreas kanserlerinin %85-95'ini oluşturan pankreatik duktal adenokarsinom (PDAC) hastalarının 5-yıllık sağkalım oranı %9'dur. Günümüzde genel sağlık durumu iyi olan hastalarda lokal yayılım gösteren veya metastatik PDAC tümörlerinin tedavisinde birden fazla kemoterapötiği içeren ajanlar kullanılmakla beraber genel performansı düşük olan hastalarda Gemsitabin monoterapisi altın standart olmaya devam etmektedir. Gemsitabin'e artımlı maruz bırakma ile direnç kazandırılan Panc-1/GEM ve Panc-1 hücre hatlarında, bitkilerin çeşitli kısımlarında bulunan flavonoidleri içeren fenolik karışımın tek başına ve Gemsitabin ile birlikte viyabilite üzerindeki etkileri CCK-8 testi ile, migrasyon üzerindeki etkileri yara-iyileştirme testi ile ölçüldü. Ayrıca, bir anti-metastatik gen olan NDRG1'in ve bir ilaç atım pompası geni olan MRP5'in ekspresyonları mRNA düzeyinde gerçek-zamanlı PZR ile ölçüldü. Yaklaşık 1 yıl süren direnç kazandırma işlemi teyit edildikten sonra, fenolik karışımın dirençli ve dirençsiz Panc-1 hücrelerinin viyabiliteleri üzerindeki etkilerinin istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde farklı olmadığı, dirençşi hücrelerde Gemsitabin ile az da olsa sinerjistik bir etkisi olduğu bulundu. Fenolik karışım hem dirençli hem de dirençsiz hücrelerin migrasyonunu, Gemsitabin anlamlı bir etkide bulunmazken, düşük dozlarda yavaşlattığı ve yüksek dozlarda durdurduğu ölçüldü. Dirençli hücrelerde NDRG1 ve MRP5 genlerinin ekspresyonları anlamlı ölçüde düşüktür. Direnç kazandırılmamış hücrelerde hem Gemsitabin hem de fenolik karışım NDRG1 ve MRP5 genlerinin ekspresyonlarını değiştirmezken, fenolik karışım dirençli hücrelerde NDRG1 ve MRP5 genlerinin ekspresyonlarını, 2 kattan daha fazla arttırırken, Gemsitabin sadece NDRG1 genininkini arttırmıştır. Fenolik karışımın Gemsitabin'e karşı direnç kazanmış pankreas kanser hücrelerinde kazanmamışlarla aynı sitotoksisiteyi göstermesi, migrasyonu durdurabilmesi, NDRG1 geninin ekspresyonunu dirençli hücrelerde arttırması bu karışımın özellikle lokal yayılım gösteren Gemsitabin'e karşı dirençli PDAC tümörlerinde migrasyonu engelleme ve proliferasyonu durdurma konularında etkili olabilme potansiyelini göstermektedir.
Diyabetik obez ve diyabetik obez olmayan hastalarda bazı gen polimorfizmleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Diabetes mellitus, pankreasın Langerhans adacıklarındaki hücrelerde insülin hormonunun tamamen veya kısmi olarak salgı eksikliği ya da insülin etkisinin yetersizliği ile oluşan, en tipik semptomu hiperglisemi olan, karbonhidrat, lipid ve protein metabolizma bozukluğu ile de karakterize bir endokrin ve metabolizma hastalığıdır. Diabetes mellitus hastalarında en tipik klinik semptomlar polidipsi, polifaji ve poliüri iken, kapiler membran değişiklikleri ve hızlanmış arteriosklerozis oluşumu gözlenmektedir. Hastalar, genellikle obez veya kiloludur (Beden kütle indeksi (BKİ)>25 kg/m2). Diyabet ve obeziteye yatkınlığın sebebinin genetik ilişkisi incelendiğinde sorumlu olduğu tespit edilen birçok gen bulunmuştur. Çalışmamızın amacı; hem diyabete hem de obeziteye etkisinin olduğu düşünülen genlerden FTO, FABP2 ve TCF7L2'nin söz konusu vaka grupları açısından gen polimorfizimleri arasındaki ilişkisini incelemektir. Araştırmamızda; diyabetik obez olan 82, diyabetik obez olmayan 82 hasta kullanılırken, kontrol grubuna da 70 obez ve diyabet olmayan gönüllü kişi dahil edilmiştir. Gruplarımızdaki gen polimorfizmi, DNA izolasyonu ve Real-Time PCR yöntemi ile yapılmış, sonuçlar ise SPSS ile değerlendirilmiştir. Araştırmamızın sonucunda; FTO-FABP2 genleri ve allelleri grup kıyaslamalarımızda istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlılık göstermiştir. Ayrıca bu genlerin ve allellerinin BKİ, yaş, glikoz ve HbA1C parametreleriyle kıyaslanmasında da istatistiksel olarak yüksek anlamlılıklar çıkmıştır. Bu genlerimizin, hem diyabet hem de obeziteyle ilişkisinin olduğu tespit edilmiştir. TCF7L2 genimiz için istatistiksel olarak yeterli netliğe ulaşılamamış, ancak diyabetle bağlantısının olduğu gösterilmiştir. İlgili gen açısından detaylı ve net sonuçlara ulaşmak adına daha çok sayıda örnekle farklı çalışmaların yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet ve Obezite, FTO, FABP2, TCF7L2, Gen Polimorfizmi Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 31646.
Meme kanseri hücre hattında taşıyıcı gümüş nanopartikül bağlı resveratrolün etkisinin incelenmesi
Doğal bir fitoaleksin olan resveratrolün toksik etkisi bulunmayan gümüş nanopartiküle bağlanması sonucu etkileri hücre hatları üzerinde XTT yöntemi ile IC50 değerleri hesaplanarak değerlendirildi. Kanser hücre hattı olarak Mda-Mb-231 ve Mcf-7 hatları kullanılır iken kontrol grubu olarak ise sağlıklı Mcf-10A hücre hattı kullanıldı. FTIR ve Uv-Vis analizi ile resveratrolün gümüş nanopartiküle bağlanması kontrol edildi. Zeta Sizer ölçümü ile yüzey potansiyelindeki farklılıklar ölçüldü. Resveratrol ve gümüş nanopartikülün bağlandığı ortaya kondu. IC50 değerleri sonucu Mda-Mb-231 hücre hattının duyarlı olduğu sonucuna varıldı ve bu hücre hatttı flow sitometri ile incelendi. Flow sitometri sonucu Mda-Mb-231 hücre hattında canlılık azalışı ve erken apoptotik, geç apoptotik ve nekroz değerlerinde artış gözlemlendi. Resveratrol tek başına hücre siklusunu G0/G1 evresinde durdurur iken gümüş nanopartikül ile birlikte kullanıldığında hücre siklusunu S evresinde durdurdu. Sonuç olarak, resveratrol ve gümüş nanopartikülün bağlanabildiği tespit edildi. Resveratrol ve gümüş nanopartikülün birlikte kullanımı sonucu kanser hücresi üzerinde sitotoksisite gösterdiği, hücre siklusunu durdurduğu ve apoptozu arttırması sebebiyle tedavide kullanılabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, resveratrol, gümüş nanopartikülü, Mda-Mb-231, Mcf-7
Mide kanserli olgularda TRAIL ve TRAIL-DR4 gen polimorfizmlerinin ve TRAIL serum düzeylerinin araştırılması
Mide kanseri yüksek mortalite ve morbidite ile seyreden bir kanser türüdür. Patologenezinde çevresel ve genetik faktörler önemli rol oynamaktadır. Bu amaçla yapılan analizlerden "kansere yatkınlık'' adayı genler tespit edilmekte, polimorfizm çalışmaları ile gen varyantlarının kansere patogenezindeki önemi araştırılmaktadır. Çalışmalarda hücre çoğalması, farklılaşması ve apoptotik süreçlere ait genler, metabolik enzimler, DNA onarımında yer alan proteinler ve inflamatuvar süreçlerde görev yapan mediatörlerdeki genetik varyasyonların hastalık yatkınlığında ve prognozunda önemli rol oynadığı tespit edilmiştir. Bu çalışmada, apoptotik süreçte rol oynayan TRAIL ve reseptörü TRAIL-DR4 gen varyantları ile hastalığın klinik karakteristikleri ve hastalık yatkınlığı arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışmamızda TRAIL 1595C/T ve TRAIL-DR4 C626G genotip frekansları incelenmiş olup, ''mide kanserli olgular'' ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Hasta grubunda CC genotip frekansı sıklığı (%60), en yüksek olarak bulunmuştur. TRAIL-DR4 C626G GG ve GC "genotip frekans sıklığı'' (%40) eşit olarak saptanmıştır. Genotip frekansları arasında klinik parametreler (tümör evresi, lenf nodu tutulumu, uzak metastaz, perinöral invazyon) açısından fark gözlenmemiştir. Hasta-kontrol grupları serum TRAIL düzeyleri arasında fark bulunmamıştır. Literatürde çalışma sonuçları arasında farklılıklar mevcuttur. Daha geniş hasta grubunda yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Diabetik hastalarda GHRL (RS4684677), FTO (rs8044769) ve PGC-1α (RS8192678) polimorfizmleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Diyabet, pankreasın Langerhans adacıklarındaki beta hücrelerinde multifaktöryel sebep-lere bağlı olarak insülin sentez defektleri sonucu gelişen genel olarak hiperglisemi ile kendini gösteren, kronik bir grup metabolik bozukluktur. Diyabet gelişiminde çevresel etkenlerin rolü olduğu kadar genetik yatkınlık da çok önemlidir. Diyabetik hastalarda yapılan polimorfizm çalışmaları sonucu birçok gen diyabet gelişimi ile ilişkili bulun-muştur. Biz de çalışmamızda genel olarak diyabet ve obezite ile ilişkilendirilen GHRL, FTO ve PGC-1α genlerinin belirli varyantlarının diyabet ile ilişkisini hasta ve kontrol grupları üzerinden karşılaştırarak göstermeyi amaçladık. Çalışmamıza 100 Tip2 DM hasta ve 94 sağlıklı gönüllüler dahil edilmiştir. GHRL (rs4684677), FTO (rs8044769) Ve PGC-1α (rs8192678) gen polimorfizm çalışmaları DNA izolasyonu sonrası Real-Time PCR yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Gruplar arasındaki istatistiksel farklıkları gösterebilmek için One-Way ANOVA testi, Post-Hoc ve Kruskal-Wallis testleri, SPSS kullanarak uygulandı. GHRL (rs4684677) için hasta ve kontrol grupları arasında fark bulunmazken, FTO (rs8044769) varyantı için TT allelini ve PGC-1α (rs8192678) var-yantı için GG allelini taşıyanlar, hasta grubunda daha sık olarak bulunmuştur. FTO (rs8044769) için hasta grubunda TT genotipi taşıyanlarda CT genotipi taşıyanlara göre LDL düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. PGC-1α (rs8192678) için. hasta grubunda, glukoz ve BMI düzeyleri GA genotipi taşıyanlarda GG genotipi taşıyanlara göre anlamlı olarak yüksek gözlemlenmiştir. GHRL (rs4684677) allellerinin biyokimyasal profillere göre dağılımında istatistiksel olarak bir farklılık saptanmamıştır. İlgili genlerin diyabet ile ilişkisi açıklama adına daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır
Larinks kanserinde ox40, ox40l gen varyantlarının ve sox40l düzeylerinin araştırılması
Tümör mikro çevresi, sürekli tümör oluşumunu, metastazı ve tümör yaşayabilitesini kolaylaştırmak için bazı moleküler süreçleri "yenileme, hızlandırma veya değiştirmeye yönelik evrimleşir". Bu süreci yöneten mekanizmaların başında immünmodülatörler gelmektedir. İmmünomodülatörler, "T hücre yanıtını arttıran aktivatör veya azaltan inhibitör moleküller" arasındaki iletişimle gerçekleşmektedir. Son yıllarda tümöre karşı immün yanıtın geliştirilmesi için inhibitör etkinin blokasyonu gibi aktivatör etkinin arttırılmasına yönelik çalışmalar da yapılmaktadır. Bu çalışmalar literatüre değerli bilgiler katmış ancak, immün sistemin aktivasyonuna bağlı olarak, tümörün gerilemesine dair elde edilen sonuçlarda tüm kanser hastalarında ne yazık ki aynı olumlu yanıt gözlenememiştir. İmmünoterapi duyarlılığının ve bu mekanizmayı etkileyen moleküllerin ekspresyonlarının kanser türleri arasındaki farklılaşmasının yanı sıra bireyler arasında da değiştiği bildirilmiştir. Bu değişikliğin altında yatan mekanizmaların anlaşılmasının ve aydınlatılmasının bu duruma bir çözüm olabileceği düşünülmektedir. Genlerin ekspresyon seviyelerini etkilediği bilinen mekanizmalardan biri olan tek nükleotit polmorfizmlerinin (SNPs) immün kontrol noktaları üzerindeki etkilerinin araştırılması, güvenilir immünoterapi biyobelirteçlerin tanımlanmasında kritik öneme sahiptir. Tüm bu bilgiler ışığında, çalışmamızda "larinks kanserli hastalarda T hücrelerinin aktifleşmesi, farklılaşması, çoğalmasında" rol oynayan ve bazı immün sistem regülasyonunda etkili olduğu bilinen sitokinlerin salınımını düzenleyen OX40 (rs17568) ve OX40L (rs3850641) genleri üzerindeki bazı polimorfizlerin araştırılmasını hedeflemekteyiz. Ayrıca ilgili SNP'lerin T hücrelerinin proliferatif tepkilerini arttırdığı bilinen çözünebilir OX40L düzeyine olan etkisi incelenecektir. Elde edilen tüm verilerin hastalığın risk ve progresyonunda önem taşıyan klinik bilgiler ile olası korelasyonlarının saptanması amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Larinks Kanseri, OX40, OX40L, T Hücrelerinin Aktivasyonu, SNP
Hazara Virüsün Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Virüsü için model organizma olarak araştırılması
Hazara virüsü (HAZV), Bunyavirales sınıfının Nairoviridae ailesinin Orthonairovirüs cinsinden olup Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Virüsü (KKKAV) ile aynı cinse mensuptur. KKKAV'nin neden olduğu Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı için herhangi bir koruyucu veya terapötik tedavi olmaması virüsü yüksek risk grubuna sokup biyogüvenlik seviyesi (BSL) 4'te çalışılmasını gerektirmektedir. Öte yandan, aynı serogrubun bir üyesi olan HAZV, insanlar için bir patojen olarak rapor edilmemiştir. Bu sebeple HAZV, KKKAV için model teşkil etmekte ve BSL-2'de çalışılmaya izin vermektedir. KKKAV ve HAZV S segmentlerinin kodladıkları NP'ler birbirlerine aminoasit düzeyinde %59 oranında benzerlik göstermektedir. KKKAV gibi pek çok bunyavirüste NP, yüksek immun cevap oluşturmakta ve virüse karşı oluşan antikorların tespitinde kullanılmaktadır. HAZV ve KKKAV arasındaki benzerlikleri karakterize etmek ve HAZV'yi KKKAV infeksiyonuna model olarak kullanabilmek için tüm virüsün ve HAZV NP'sinin çalışılması önem arz etmektedir. Bu çalışmada, iki virüsün insan, fare ve tavşanda oluşturduğu humoral immun yanıt benzerlikleri araştırılmıştır. Bu amaçla, virüslere ve NP proteinlerine karşı oluşan antikorlar enzim immunoassay (EIA) ve western blot yöntemleriyle karşılaştırılmıştır. Negatif kontrol olarak ise immünize edilmemiş fare ve tavşan serumları ya da sağlıklı insan serumları kullanılmıştır. Enzim immunoassay ve western blot testleri HAZV ve KKKAV'ye karşı oluşan antikor yanıtınde yüksek oranda bir çapraz tepkimenin varlığını ortaya konmuştur. Bu sonuçlar, HAZV ve KKKAV NP'lerinin ve tüm virüsün humoral immün yanıtta önemli benzerlikler paylaştığını ve HAZV'nin KKKAV için bir model olarak kullanılma olasılığının altını çizmektedir.
Kilo alımı ile ilişkili olabilecek BDNF ve dopamin D2 reseptörü gen varyasyonlarının incelenmesi
Nörotrofinler, nöronal plastisite süreçlerinde yer alır ve belirli nöron popülasyonlarının hayatta kalma, farklılaşma ve işlevlerini sürdürme konusunda görev üstlenir. Bir nörotrofin olan BDNF geninde alternatif splicing, en az biri olgun proteini üretmek için proteolitik olarak işlenmiş bir preproprotein kodlayan çoklu transkript varyantlarına yol açar. Bu proteinin reseptörüne bağlanması yetişkin beyninde nöronal sağkalımı arttırır. Bu gen stres yanıtının düzenlenmesinde ve duygudurum bozukluklarının biyolojisinde rol oynayabilir. Dopamin reseptörleri D1 benzeri ve D2 benzeri olarak ikiye ayrılır. İşlevlerine göre dopamin reseptörü alt tipleri olarak belirlenen D3 ve D4, D2 benzeri reseptörler olarak adlandırlırken D5, D1 benzeri resöptör olarak sınıflandırılmıştır. D1 benzeri reseptörlerin bir önemli hücre içi etkisi G-proteinleri aracılığıyla adenilat siklazı aktive etmeleridir, bu da hücre içersinde cAMP'nin artması ile sonuçlanır. D2 reseptör uyarılmasının adenilat siklaz aktivitesini azalttığı gözlenmiştir. D2 reseptörleri bir grup G proteiniyle etkileşmekte ve bu da, Ca2+ ve K+ kanal işlevlerinde düzenleme ve fosfoinozitid üretiminde değişiklik gibi çeşitli ikincil haberci etkileriyle sonuçlanmaktadır. DRD2 geni, dopamin reseptörlerinden D2 alt tipini kodlamakadır. Tez çalışmamızda, BDNF ve DRD2 genlerinin kilo alımı ile ilişkili olabilecek varyasyonlarını (rs6265 ve rs1800497) beden kitle indeksi 30 kg/m2 üzerindeki bireylerin DNAsında inceledik. Sonuç olarak BDNF geninindeki rs6265 polimorfizminin obezite ile ilişkisi tespit edilirken, DRD2 genindeki rs1800497 polimorfizmi ile obezite arasında bir bağlantı bulunamamıştır.