Burdur Mehmet Akif Ersoy University
Discipline

Doğum ve Jinekoloji Anabilim Dalı

Burdur Mehmet Akif Ersoy University

9

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

9 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Koyunlarda operasyon sezaryen öncesi uygulanan izoksuprin hidroklorürün anne ve yenidoğan üzerine klinik etkilerinin araştırılması

Sunulan tez çalışmasında, planlı ve acil sezaryen operasyonları öncesinde uygulanan izoksuprin hidroklorürün (IP) anne ve yavru üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Doppler ultrasonografiile maternal ve fetal dolaşım, oksidatif stres ve kan gazı analizleriyle de maternal etkiler; modifiye APGAR skoru ve kan gazı analizleri ile yenidoğan yaşama gücü incelenmiştir. Çalışma, 2 yaşında 40 gebe İvesi koyun üzerinde yürütülmüş olup, planlı sezaryen ve acil sezaryen olmak üzere 2 farklı operasyon grubu oluşturuldu. Bu gruplar üzerinden toplamda dört grup meydana getirildi. Grup I (n=10): Sezaryen operasyonundan 45 dakika önce kas içi 5 mL izotonik, Grup II (n=10): Sezaryen operasyonundan 45 dakika önce 0,6 mg/kg IP, Grup III (n=10): Sezaryen operasyonundan 24 saat önce 16 mg deksametazon, Grup IV (n=10) ise: Sezaryen operasyonundan 24 saat önce 16 mg deksametazon ve 45 dakika önce 0,6 mg/kg IP uygulanan koyunlardan oluşturuldu. Sezaryen öncesinde uterin arter, umbilikal arter, fetal aorta gibi damarlardan Doppler ölçümleri yapıldı; kan gazı ve oksidatif stres parametreleri preop ve postop olarak değerlendirildi. PI ve RI değerleri izoksuprin verilen gruplarda düşüş gösterirken, PSV, EDV ve A değerlerinde artış gözlendi (p<0.001). Kan gazı parametrelerinde IP uygulanan gruplarda pH, O2 ve HCO3 değerleri dahayüksek, pCO2 değerleri ise düşük bulundu. APGAR skorları da IP verilen gruplarda daha yüksek belirlendi. Bu kuzuların antioksidan kapasitelerinin (TAS) daha yüksek, oksidatif stres düzeylerinin (TOS, OSİ) ise daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.001). Sonuç olarak, IP uygulaması, maternal ve fetal dolaşımı iyileştirerek kan akımını artırmakta ve yavru prognozunu olumlu etkilemektedir. Bununla birlikte sezaryen öncesi izoksuprin kullanımının maternal ve fetal sağlığa olumlu etkilerini göstermekte, ancak farklı dozlar, uygulama süreleri ve alternatif tokolitik ajanlarla karşılaştırmalı ek araştırmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır.

Ömer Yaprakcı
Harran University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

İneklerde subklinik mastitisin teşhisinde termografi ve MSAA-3 konsantrasyonu ölçümünün karşılaştırılması

Mastitis, bakteriyel, viral, fungal ya da nonspesifik etkenlerin neden olduğu meme bezi yangısıdır. Mastitis; meme dokusunda ve sütte meydana getirdiği değişikliklere göre subklinik ve klinik mastitis olmak üzere ikiye ayrılır. Subklinik mastitis genellikle belirgin semptom göstermediğinden erken tanısı zordur. Bu çalışmada, ineklerde subklinik mastitisin teşhisinde kızılötesi termografi ile süt serum amiloid A-3 (MSAA-3) düzeylerinin ölçümünün etkinliği karşılaştırılmıştır. Termografi, cilt yüzeyindeki ısı dağılımını görüntüleyen noninvaziv bir tekniktir ve meme dokusundaki bölgesel inflamasyonları tespit edebilir. MSAA-3 ise meme epitel hücrelerinden sentezlenen, sütte bulunan ve inflamasyon sürecinde artış gösteren bir akut faz proteinidir. Klinik muayene ve California Mastitis Testi (CMT) sonrası, CMT pozitif loblardan somatik hücre sayımı (SHS) ve bakteriyolojik kültür için süt örnekleri toplanmıştır. Subklinik mastitisli loblar rastgele üç gruba ayrılmıştır: Grup I (Termografi, n=30), Grup II (Termografi + MSAA-3, n=30) ve Grup III (MSAA-3, n=30). Termografik görüntüleme sabit koşullarda gerçekleştirilmiş, MSAA-3 düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edilmiştir. CMT ile SHS arasında güçlü (r=0,826; p<0,01), CMT ile MSAA-3 (r=0,317; p<0,05) ve SHS ile MSAA-3 (r=0,368; p<0,05) arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon saptanmıştır. Bakteri üreyen örneklerde SHS, CMT, yüzey sıcaklığı ve MSAA-3 düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bulgular, termografinin subklinik mastitisin erken tanısında güvenilir ve pratik bir yöntem olduğunu, MSAA-3 ile birlikte kullanımının tanı doğruluğunu artırdığını göstermektedir.

Kenan Uyguner
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Siyah alaca sütçü düvelerde vitamin D3 uygulamalarının kan serumu anti-müllerin hormon seviyesi üzerine etkilerinin araştırılması

AMH düzeyini etkileyen çeşitli faktörler bulunmaktadır. Vitamin D, AMH düzeyini etkileyen faktörlerden sadece biridir. Başta insanlar olmak üzere yapılan çok sayıda in vivo ve in vitro çalışmada, Vitamin D'nin AMH düzeyini doğrudan veya dolaylı olarak etkilediği bildirilmektedir. Ancak düvelerde Vitamin D'nin serum AMH düzeyleri üzerine etkilerinin incelendiği bir araştırma bulunmamaktadır. Bu çalışmada tohumlanmamış 11-13 aylık sütçü düvelerde oral ve kas içi Vitamin D3 uygulamalarının AMH ve 25(OH)D düzeyleri üzerine etkileri araştırılmıştır. Çalışmada kullanılan hayvan materyali, oral (Grup1, n=20), kas içi (Grup2, n=20) ve kontrol grubu (Grup3, n=20) olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Oral gruba ve kas içi gruba tek seferde 5 milyon IU Vitamin D3 uygulaması yapılmış, kontrol grubuna ise Vitamin D3 uygulaması yapılmamıştır. Kan örnekleri uygulama öncesi (0. gün) ve uygulamayı izleyen 7, 14 ve 28. günlerde toplanmıştır. AMH konsantrasyonları kan serumunda elektrokemilüminesans yöntemiyle, 25(OH)D konsantrasyonları ise kemilüminesan immunolojik test yöntemiyle belirlenmiştir. Çalışma sonucunda oral ve kas içi vitamin D3 uygulamasının 25(OH)D konsantrasyonunu 7, 14 ve 28. günlerde uygulama öncesine göre önemli düzeyde artırdığı belirlenmiştir (p<0.05). Oral Vitamin D3 uygulaması sonrası 25(OH)D düzeyinin 7. günde pik seviyeye ulaştığı, 14 ve 28. günlerde ise azaldığı tespit edilmiştir (p<0.05). Kas içi uygulamada ise 25(OH)D düzeyinin, uygulama öncesine göre sürekli artış gösterdiği ve 28. günde pik düzeye ulaştığı belirlenmiştir (p<0.05). Oral ve kontrol grubunda uygulama öncesine göre 7, 14 ve 28. günlerdeki AMH düzeyi değişimlerinin istatistiki açıdan önemsiz olduğu tespit edilmiştir (p>0.05). Kas içi grupta ise AMH düzeyinin 7. ve 28. günlerde uygulama öncesine göre istatistiki açıdan daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Kontrol grubunda 0. güne kıyasla AMH düzeylerinde azalma gözlemlenmiştir. Elde edilen bulgulara dayanarak, Vitamin D3'ün veriliş yolunun 25(OH)D düzeyini etkilediği, oral grupta 7. günde pik düzeye ulaşırken, kas içi grupta sürekli bir artış sağladığı belirlenmiştir. Vitamin D3 uygulanan gruplarda AMH konsantrasyonunda artışlar gözlenmiş ve kontrol grubunda gözlenen AMH konsantrasyonlardaki dalgalanmalardan farklı olarak düzenli bir seyir izlediği tespit edilmiştir.

Antimüllerian hormonDüvelerKolekalsiferol+2
Davut Koca
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

İneklerde supramammar lenf yumrusunun ekotekstürü ile mastitis arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Ultrasonografi (USG) görüntülerinin dijital ortamda işlenmesiyle ekotekstür analizleri yapılmaktadır. Sunulan tez supramammar lenf yumrusunun ekotekstürüyle mastitis arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapıldı. Tez çalışmasında 252 inek materyal olarak kullanıldı. Çalışmada, California Mastitis Test (CMT) ve süt elektrik direnci (SED) ölçümleri yapılıp supramammar lenf yumrusunun USG görüntüleri alındı. Yapılan klinik muayene ve skorlamayla hayvanlar CMT (-) (n=84), CMT (+) (n=84) ve klinik mastitis (n=84) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Numunelerden somatik hücre sayısı (SHS), SED ve ticari ELISA kitiyle süt amiloit A (MAA) ölçümleri yapıldı. Ekotekstür analizleri için USG ile alınan lenf yumrusu görüntüleri elektronik ortama aktarılarak, Bitmap (BMP) görüntü formatına çevrildi. Image J programıyla BMP formatındaki lenf yumrusu görüntülerinin ilgili alanları (ROI) belirlenerek, ortalama gri değer (MGL), kontrast (CON), homojenite (HOM), enerji (ASM), entropi ve korelasyon parametreleri elde edilerek değerlendirildi. Analizler sonucunda SHS ve MAA düzeyleri, CMT (-) grubunda en düşük bulunurken klinik mastitis grubunda diğer iki gruba göre daha yüksek bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı ilişkileri tespit edildi (p<0,001). Süt elektrik direncinde klinik mastitis grubunun CMT (+) ve CMT (-) gruplarına göre istatistiksel olarak daha düşük seyrettiği görüldü (p<0.001). Diğer tanı yöntemlerinin ekotekstür parametreleriyle ilişkisi değerlendirildiğinde, CON'un SHS ve SED'le negatif, MAA ile pozitif yönde, ASM, SHS ve SED'le negatif, MAA ile pozitif yönde farklılıkları tespit edildi. HOM'un MAA ile farkı bulunmazken, SHS ile negatif, SED'le pozitif yönde farklılıkları bulundu. SHS ve MAA arasında korelasyon bulunmazken, SED'le pozitif yönde farkı bulundu. Ortalama gri değer ve entropinin, MAA ile anlamlı bir ilişkisi olmadığı, SHS ile pozitif, SED'le negatif yönlü ilişkisi olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak, meme ve supramammar lenf yumrususunun ultrasonografisiyle ekotekstür analizlerinde, daha çok örneklem sayısıyla değer aralıklarının belirlenmesi gerektiği ve bundan sonraki çalışmalara kaynak oluşturarak konuyla ilgili daha kapsamlı araştırmaların yapılması gerektiği görüşüne varıldı.

Lenf nodlarıMastitMeme hastalıkları+3
Burak Fatih Yüksel
Fırat University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Koyunlarda subkutan uygulanan melatonin kristalinin yağlı çözeltisinin östrus cevabı ve konsepsiyon oranlarına etkisi

Koyunlar mevsime bağlı poliöstrik hayvanlardır. Bu reprodüktif mekanizmada rol oynayan en önemli çevresel faktör fotoperiyoddur. Fotoperiyod aracılığıyla epifiz bezinden salgılanan melatonin koyunlarda östrus ve çiftleşme davranışlarını uyarmaktadır. Bu çalışmanın amacı anöstrus döneminde bulunan 2-3 yaşlı, sağlıklı, multipar koyunlara farklı dozlarda deri altı (SC) enjekte edilen melatonin kristalinin yağlı çözeltisinin serum melatonin ve prolaktin düzeylerine, östrus görülme, çiftleşme, konsepsiyon ve gebelik oranlarına etkisinin araştırılmasıdır. Çalışma grubu her grupta eşit sayıda koyun bulunan 280 baş koyundan oluşturuldu. Koyunlar MEL10 (10mg melatonin /n=70), MEL20 (20mg melatonin/n=70), MEL40 (40mg / n=70), plasebo (n=70) ve kontrol (n=70) grupları olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Melatonin gruplarına koç katımından 11 gün önce farklı dozlarda SC olarak melatonin kristalinin yağlı çözeltisi enjekte edilirken, plasebo grubunda sadece yağlı çözelti enjekte edildi. Kontrol grubuna ise herhangi bir uygulama yapılmadı. Melatonin enjeksiyonu öncesinde ve enjeksiyon sonrasındaki 11. günde tüm gruplardan kan örnekleri toplandı. Koç katımını takiben 1-15, 15-30 ve 30-60 günlük periyotlarda kızgınlık gözlemleri yapıldı. Reprodüktif parametrelerin kayıtları tutuldu. Bu verilere göre enjeksiyon uygulaması öncesi ve sonrasında toplanan kan örneklerinde melatonin seviyesinin MEL10 (P:0.045) ve MEL20 (P:0.0359) gruplarında artış gösterdiği, diğer gruplarda ise düşüş gösterdiği tespit edildi. Ayrıca tüm gruplarda ikinci toplanan kan örneklerinde prolaktin seviyesinin düştüğü gözlendi (P>0.05). MEL10, MEL20, MEL40, plasebo ve kontrol gruplarında sırasıyla östrus oranı %75.71 - %58.57 - %54.28 - %51.42 - %52.85; çiftleşme oranı %61.42 - %57.14 - %52.85 - %48.57 - %50; gebelik oranı %60 -%52.85 - %42.85 - %41.42 - %38.57; konsepsiyon oranı %97 - %92 - %81 - %85 - %77 olarak tespit edildi. Alınan veriler doğrultusunda MEL10 ve MEL20 grubunda daha etkili sonuçların elde edildiği gözlemlendi. Sonuç olarak; koyunlara uygun dozlarda melatoninin deri altına enjeksiyonu yoluyla dolaylı olarak üreme mevsimi taklit edilebilir, kızgınlıklar uyarılabilir ve çiftleşmelerin erkene çekilebilmesi sağlanabilir. Ayrıca gebelik ve konsepsiyon oranlarının arttırılması sağlanabilir. Bu yöntemin ilerleyen zamanlarda melatonin implantlarına veya farklı senkronizasyon yöntemlerine alternatif olabileceği düşünülmektedir.

GebelikKoyunlarMelatonin+2
Ozan Türkoğlu
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Koyunlarda embriyonal dönemde malondialdehit, süperoksit dismutaz ve glutatyon peroksidaz' ın uterus ekotekstürü üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Sunulan çalışma, koyunlarda embriyonal dönemde, oksidatif stresin embriyonik gelişim üzerine etkilerinin ve uterus ekotekstürü ile ilişkisinin araştırılması amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 32 Zom koyunu kullanıldı. Tohumlamalar sonrası 0., 8., 12., 16., 20., 24., 28. ve 32. günlerde serum progesteron (P4), malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GPx) seviyelerinin belirlenmesi amacıyla kan alındı. Aynı günlerde ekotekstür analizleri için uterusun ultrasonografik görüntüleri alındı. Hayvanlar Grup I (n=16): gebe ve Grup II (n=16): gebe değil olarak iki gruba ayrıldı. Bulgular: Gruplar arasında entropi (ENT) değerleri karşılaştırıldığında GI'de 28. ve 32. günlerdeki değerler GII'ye göre yüksek bulunmuştur (P<0,05). Homojenite (HOM), SOD ve GPx değerlerinin gruplar arasındaki değişimi incelendiğinde herhangi bir fark bulunmamıştır. Kontrast (CON) değerleri incelendiğinde tohumlama gününde GI'deki değerlerin GII'ye göre düşük olduğu belirlenmiştir (P<0,05). Ortalama gri değer (MGL) incelendiğinde, tohumlama günü ve embriyonik dönemin sonunda GI değerleri GII'ye göre yüksek bulunmuştur (P<0,05). GI'de, GPX ve MDA değerleri ekotekstür parametreleri ile güçlü korelasyonlar gösterirken, GII'de ise GPX, MDA ve SOD değerleri ile ekotekstür parametreleri arasında önemli bir korelasyon saptanmamıştır. Grup I'de CON ve GPX arasında negatif yönlü güçlü bir korelasyon (r=-0,750; P=0,032) saptanmıştır. Ekotekstür ve oksidatif stres parametreleri arasında en güçlü korelasyon, GI'de ENT ve MDA değerleri arasında tespit edilmiştir (r=-0,829; P=0,011). Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, gebe koyunlarda embriyonal dönemde MDA ve GPx'in ekotekstür parametreleri ile güçlü korelasyonlar gösterdiği ortaya çıkmıştır. Gebe koyunlarda ekotekstür analizleriyle oksidatif stresin tespit edilebileceği ve böylece embriyonal dönemin takibinde yardımcı bir yöntem olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.

EmbriyoEmbriyo gelişimiGebelik+7
Ali Ekber Tekdal
Dicle University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde ovaryumların farklı östrüs siklusu dönemlerinde doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmada, Doppler ultrasonografinin desteği ile ovaryum dokusunda mevcut vaskülarizasyonların belirlenmesi ve Doppler ultrasonografinin, köpeklerde östrüs siklus dönemlerinin tespit edilmesindeki etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmanın hayvan materyalini 2-8 yaş aralığında ve 10-40 kg canlı ağırlığa sahip 73 adet farklı ırklardan köpek oluşturdu. Ovaryumlarda mevcut vaskülarizasyonların değerlendirilmesi amacıyla önce Doppler ultrasonografi muayenesi yapıldı. Daha sonra vajinal sitoloji bulguları ve serum progesteron konsantrasyonlarına bakılarak köpekler siklus dönemlerine göre gruplandırıldı. Muayeneler sonrasında köpekler gaz anestezisi altında ovariohisterektomi operasyonuna alındı. Postoperatif olarak ovaryumlar incelendi. Vajinal sitolojik yoklamada anöstrüs döneminde olan sekiz adet köpek ile tüm muayeneler sonrası teratomadan şüphelenilen bir adet köpek çalışmaya dahil edilmedi. Muayenelerden elde edilen verilere göre, hayvanlar erken proöstrüs (n = 21), orta proöstrüs (n = 6), geç proöstrüs (n = 10), östrüs (n = 10), erken diöstrüs (n = 10) ve diöstrüs (n = 8) olacak şekilde sınıflandırıldı. Progesteron konsantrasyonlarının ölçülmesinde ELISA ve FIA yöntemleri kullanıldı. ELISA yöntemine göre ölçülen progesteron değerlerinde en düşük konsantrasyonun erken proöstrüs döneminde olduğu gözlenirken, en yüksek konsantrasyonun erken diöstrüs döneminde olduğu görüldü. Erken, orta ve geç proöstrüs dönemlerindeki serum progesteron düzeylerinin sırasıyla 1,42 ± 0,12 ng/mL, 1,60 ± 0,23 ng/mL ve 2,36 ± 0,12 ng/mL olduğu izlenirken, bu dönemler arasında istatistiksel olarak fark izlenmedi. Bununla birlikte, östrüs döneminde tespit edilen progesteron düzeyinin (4,58 ± 0,15 ng/mL) proöstrüsün tüm dönemlerine göre istatistiksel olarak farklılık oluşturucak şekilde yüksek olduğu belirlendi (p < 0,001). Erken diöstrüs (8,29 ± 0,96 ng/mL) ve diöstrüs (7,73 ± 0,71 ng/mL) dönemlerindeki serum progesteron düzeylerinin birbirleri arasında farklılık oluşturmadığı gözlenirken, diğer dönemlere göre istatistiksel olarak farklılık oluşturacak şekilde yüksek seyrettikleri belirlendi (p < 0,001). Benzer şekilde, FIA yöntemine göre ng/mL ve nmol/l düzeylerinde tespit edilen serum progesteron düzeylerinin proöstrüsün tüm dönemlerinde istatistiksel olarak farklılık oluşturmadığı izlendi. Diğer taraftan, istatistiksel olarak östrüs, erken diöstrüs ve diöstrüs dönemlerinde farklılık göstermeyen progesteron düzeylerinin, proöstrüs dönemlerinden yüksek olduğu tespit edildi (p < 0,001). Doppler ultrasonografi muayeneleri sonucunda yapılan skorlamalarda erken diöstrüs evresinde (1,75 ± 0,31) elde edilen bulguların diğer dönemlere göre düşük olarak skorlandırıldığı izlendi. Erken diöstrüs dönemine benzer şekilde diöstrüs döneminde (1,90 ± 0,23) izlenen skorlamanın istatistiksel olarak fark oluşturmadığı gözlendi. Proöstrüsün erken (2,14 ± 0,17), orta (2,16 ± 0,40) ve geç (2,40 ± 0,26) dönemlerinde diöstrüs dönemlerine göre yüksek skorlamalara ulaşılırken, dönemler arasındaki farklılıkların istatistiksel olarak önemli olmadığı gözlendi. Bununla birlikte, östrüs döneminde elde edilen (3,60 ± 0,16) skorun ise en yüksek değer olduğu ve diğer dönemlerin tümüne göre istatistiksel olarak farklılık oluşturduğu tespit edildi (p < 0,001). Östrüs döneminde izlenen yüksek düzeydeki vaskülarizasyonun siklusun tespitini sağlayabileceği ancak, ovulasyonun şekillenmiş olabileceğinin göz önünde bulundurulması gerektiği düşünülmektedir. Köpeklerde Doppler ultrasonografi ile seksüel siklus tespitinde tek bir muayene yapılacaksa, kan progesteron değerleriyle birlikte vajinal sitolojik muayene sonuçlarının değerlendirilmesi gerektiği, daha doğru sonuçlar almak için muayenelerin teşhis netleşinceye kadar günlük olarak devam ettirilmesinin önemli olduğu düşünülmektedir.

Aslıhan Özdil
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Repeat breeder gözlenen ineklerde farklı intrauterin tedavi yöntemlerinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Sunulan çalışmanın amacı, ineklerde önemli bir sorun olan ve ciddi ekonomik kayıplara yol açan repeat breeder olgularında, nedenlerden biri olarak tanımlanan subklinik genital kanal enfeksiyonlarının tedavisinde farklı intrauterin tedavi seçeneklerinin etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır. Çalışma materyalini en az bir kez doğum yapmış, yaşları 2-8 arasında değişen 75 adet Holstein-Fleckvieh ırkı inek oluşturmaktadır. Çalışmaya dahil edilen repeat breeder tanısı konulmuş inekler üç gruba ayrıldı: Grup 1 (n=25): Bu grupta bulunan hayvanlara 1 gün ara ile 3 kez intrauterin 10 ml sefkuinom sülfat + 5 ml deksametazon sodyum fosfat + 10 ml %30 dekstroz içeriği; Grup 2 (n=25): Bu grupta yer alan hayvanlara bir gün ara ile üç kez intrauterin 100 mg rifaksimin ihtiva eden (13,4 gram) sprey uygulandı; Grup 3 (n=25): Bu grupta bulunan hayvanlara herhangi bir tedavi uygulanmadan kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hayvanlara tedavi süreçleri bittikten sonra senkronizasyon programı uygulanarak uygun zamanda suni tohumlama işlemi yapıldı ve 35. günde gebelik muayeneleri gerçekleştirildi. Çalışma sonrasında yapılan ilk suni tohumlamaların gebelik oranları sırasıyla Grup I'de %32 (8/25), Grup II'de %20 (5/25) ve Grup III'de %20 (5/25) olarak belirlendi (P>0,05). Sunulan tez çalışmasından elde edilen bulgular değerlendirildiğinde, repeat breeder sorunu bulunan ineklerde 10 ml sefkuinom sülfat + 5 ml deksametazon sodyum fosfat + 10 ml %30 dekstroz kombinasyonunun intrauterin olarak uygulanmasının gebelik oranlarını sayısal olarak artırabileceği ve bu uygulamanın fertilite üzerine olumlu etkisi olacağı kanısına varıldı. Uterus enfeksiyonu bulunan ineklerde sıklıkla tercih edilen 100 mg rifaksimin ihtiva eden spreyin intaruterin uygulaması göreli etkinlik incelemesi ile karşılaştırıldığında, Grup I'e ait ineklerde kullanılan intrauterin ilaç kombinasyonunun daha etkili olduğu gözlendi. Sunulan çalışmada kullanılan intrauterin ilaç kombinasyonunun daha fazla sayıda hayvan materyali kullanılarak ve repeat breeder olgusuna etki eden farklı faktörler dikkate alınarak gerçekleştirilmesinin uygun olacağı kanısına varıldı.

Hayvan hastalıklarıRepeat breederTedavi+1
Muhammet Hikmet Ak
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Subklinik endometritisli ineklerde intrauterin arı sütü tedavisininaraştırılması

Sunulan tez çalışmasının amacı ineklerde subklinik endometritis (SKE) tedavisinde intrauterin arı sütü uygulanabilirliğinin araştırılmasıdır. Bu amaçla Holstein ırkı 120 baş 3-4 yaşlı inek postpartum 21-25. günlerde sitobraş yöntemiyle sayılan nötrofil (PMN) yüzdesine göre SKE ve SKE olmayan (normal) iki gruba ayrıldı. Bu gruplar kendi içinde rastgele üç alt gruba ayrılan eşit iki grup olacak şekilde toplam altı grup oluşturuldu. Grup SKE Arı Sütüne (Grup SKEAS) sitolojiden bir gün sonra intrauterin olarak 200mg /20 mL arı sütü/serum fizyolojik, Grup SKE plasebo (Grup SKEP)'ya 20 mL serum fizyolojik uygulaması yapılırken Grup SKE kontrol (Grup SEK)'e ise hiçbir uygulama yapılmadı. SKE olmayan Grup Normal Arı Sütü (Grup NAS), Grup Normal Plasebo (Grup NAP) ve Grup Normal Kontrol (Grup NAK) de SKE gruplardaki aynı alt gruplarla aynı uygulamalar yapıldı. Çalışmadaki tüm grublardan 40-44. günlerde tekrar sitoloji örnekleri alındı. Postpartum 21-25. günlerde en yüksek PMN yüzdesi (22,45±6,52) plasebo uygulanan subklinik endometritisli grupda olduğu görüldü. Grup SKEAS ve SKEP'da 40-44. günde PMN'nin düştüğü ve aralarında anlamlı fark olmadığı fakat kontrol grubu ile (P<0.05) anlamlı fark olduğu görüldü. Giemsa ile Papanicolau boyama yöntemleri ile sayılan PMN hücrelerin birbirleri ile güçlü (r=+0,983) korelasyonu dikkati çekti. Nötrofil sayısı ile serviks uteri çapı (r= +0,285), ilk suni tohumlama günü (r=+0,328), gebelik başına düşen suni tohumlama sayısı (r= +0,526) arasında anlamlı bir pozitif korelasyon ve ilk suni tohumlamadaki gebelik sayısı ile (r=- 0,468) negatif korelasyon ölçüldü. Sonuç olarak intrauterin arı sütü ve plasebo uygulanan subklinik endometritisli ineklerde kontrol grubuna göre nötrofil sayılarının düşüşü ile paralel bazı fertilite parametrelerinde olumlu yansıması olduğu kanaati oluşmuştur. Buna ek olarak 40-44. günde ölçülen en düşük PMN yüzdesinin (8,20±3,99) arı sütü uygulanan grubda ve bu değer diğer alt grublardaki düşüşe göre istatistiki olarak anlamlı görüldü. SKE pozitif gruplarda en yüksek ilk tohumlama gebelik oranı (% 45±0,21) arı sütü grubunda olduğu ve istatistiksel farkın anlamlı olmadığı görüldü. Bu verilere dayanarak arı sütü ile serum fizyolojik uygulamasının SKE tedavisinde alternatif olabileceğini ortaya koymuştur.

Ali Tekçe
Harran University · Institute of Health Sciences
2024
00