Burdur Mehmet Akif Ersoy University
Discipline

Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı

Burdur Mehmet Akif Ersoy University

22

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

22 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Greyfurt kabuk ekstraktının arı sağlığı ve nosema enfeksiyonu üzerine etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı greyfurt kabuk ekstraktının arı sağlığı üzerine etkileri ve anti-nosemal aktivitesinin araştırılmasıdır. Bu çalışmada kurutulmuş greyfurt kabukları yanıt yüzey yöntemi kullanılarak klasik ve mikrodalga destekli ekstraksiyon yöntemleri ile en yüksek verimle optimize edilmiştir. Her iki ekstraksiyon için optimum şartlar belirlenmiştir ve optimizasyon için Central Composite Design (Merkezi Kompozit tasarım) kullanılmıştır. Optimizasyon ile en yüksek oranda Toplam fenolik madde (TPC), Toplam Antiradikal aktivite (TAA-DPPH) ve Toplam flavanoid madde (TFC) içeriği elde edilmiştir. Klasik çözücü ekstraksiyonu için çözücü oranı %74,336, çözücü/katı oranı 20 ml/g, süre 20 saat ve sıcaklık 50 Cº'dir. Mikrodalga destekli ekstraksiyon için çözücü oranı %65, çözücü/katı oranı 30 ml/g, süre 5 dakika ve mikrodalga gücü 525 W olduğu belirlendi. Optimum ekstraktlarda Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografisi (HPLC) ile polifenolik madde içerikleri belirlendi. Optimum ekstraktların bal arıları üzerine etkileri akut ve kronik toksisite çalışmalarıyla belirlendi. Ekstraktların bağırsak sağlığı üzerine etkileri histopatolojik inceleme ile değerlendirildi. Optimal ekstraktların (%1) antinosemal aktivitesi değerlendirildi. Akut ve kronik toksisite çalışmalarıda ekstraktların şeker şurubuna eklenmesinin histopatolojik incelemelerde bağırsak sağlığı üzerine olumsuz etkiler olmadığı belirlendi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Kronik toksisite çalışmalarında optimize edilen ekstraktlarla 10 günlük beslemenin yaşam süreleri arasında anlamlı bir farklılık oluşturmadığı belirlendi. Yaşam Testi çalışmalarında ise her iki ekstrakt için yaşam süreleri anlamlı farklılık gösterdi. Klasik ekstraktın %1 oranında şeker şurubuna eklenerek beslenmesi sonu bal arıları kontrol grubuna göre daha uzun yaşam süresi gösterdi. Optimal ekstraktlar kontrol grubuna kıyasla nosema sporlarını azaltıcı aktivite gösterdi ancak bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak greyfurt kabuğu ekstraktlarının nosema enfeksiyonuna karşı kullabilmesi ileri çalışmalar yapılması gerekmektedir.

Muhammet Mükerrem Kaya
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Aloe vera jel'in genotoksik etkisinin araştırılması

Aloe vera Jel, Aloe vera bitkisinin ortasındaki musilajın alınması yoluyla elde edilmektedir. Aloe vera bitkisinin yaprağının dış kısmında bulunan usare ise, başta çeşitli antrakinonlar olmak üzere pek çok toksik bileşik içermektedir. Usarede bulunan bu toksik bileşiklerin üretim sırasında yanlışlıkla veya uygun olmayan tekniklerin kullanılması nedeniyle jele karışmasının, ciddi sağlık riski taşıyacağı belirtilmektedir. Aloe vera jel yurdumuzda üretici çeşitli firmaların oluşturduğu satış ağı ile tüketiciye kapıda ulaşma yoluyla pazarlanmaktadır. Bu pazarlama sırasında ürünün geniş bir yelpazede? pek çok hastalığa iyi geldiği ve pek çok hastalıktan bireyleri koruduğu? yönünde satış elemanlarınca pazarlaması yapılmaktadır. Bu ürünler eczanelerde satılmamaktadır. Dolayısıyla bu pazarlama yöntemi ile bilinçsiz kullanıcılar için olası sağlık risklerinin ortaya çıkması söz konusu olabilmektedir. Özellikle Aloe vera jele yönelik olarak yapılan toksisite çalışmalarında , ürün kullanımına yönelik olarak başta karsinojenik etki olmak üzere gelişebilecek genotoksisite çalışmalarının yeterli olmaması dikkati çekmektedir. Aloe vera jelin yaratabileceği genotoksisitenin değerlendirilmesine yönelik çalışmaların sonuçları bu ürünün güvenliği konusunda aydınlatıcı bilgilerin oluşmasına neden olacaktır.Sunulan çalışmada, piyasada satış elemanlarınca satılan Aloe vera jelin ticari preparatının muhtemel genotoksik etkilerinin farelerde Comet yöntemi ile araştırılması gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla yetişkin, 30-45 g ağırlığında, her iki cinsten sağlıklı Swiss Albino tür fareler kullanılmıştır. Comet tekniği memeli hücrelerindeki DNA hasarını ölçmek ve analiz etmek amacıyla kullanılan hızlı, basit ve duyarlı bir tekniktir. Bu amaçla sunulan çalışmada Aloe vera jel, tavsiye edilen toplam günlük insan dozunun ve bu dozun ½ ve 2 katı dozda doğrudan piyasadaki sıvı ürün üzerinden hazırlanarak deney hayvanlarına 14 gün boyunca intragastrik gavaj ile günde bir kez uygulanmıştır. Ayrıca bir kontrol grubu oluşturarak aynı hacimde yine oral yolla distile su verilmiştir. Çalışma sırasında farelerin kuyruk venlerinden 1, 7 ve 14. günlerde kan alınarak, Comet yöntemi ile genotoksisite parametreleri açısından değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, önerilen dozun yarısı uygulamasında 1.ve 14.günlerde p<0.01 düzeyinde, normal doz uygulamasında 1. ve 7. günlerin yanısıra 1. ve 14. günlerde p<0.01 düzeyinde, önerilen dozun iki katı uygulamasında 1.ve 7. günler arsında p<0.01 düzeyinde 1. ve 14. günler arasında p<0.05 düzeyinde % kuyruk yoğunlukları arasında artış yönünde anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Nitekim kontrol grubu ile sonuçların değerlendirilmesinde 1. gün sonuçları göz önünde tutulduğunda doz grupları ile kontrol grubu arasında bir farklılık yokken (p>0.05), kontrol grubunun 7. gün sonuçları ile uygulanan dozun 2 katı olan doz grubu arasında anlamlı bir artış (p<0.01) saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Aloe vera jel, genotoksisite, comet yöntemi

Aloe veraComet tekniğiFarmakognozi+5
Raşit Güler
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Deksmedetomidinin sedatif ve hemodinamik etkileri ile alfa 2a gen C-1291G polimorfizmi arasındaki ilişkinin araştırılması

Uzun yıllardır, kullanılan ilaçlara oluşan yanıtın bireysel farklılıklar gösterdiği bilinmektedir. İlk olarak ilaçları metabolize eden enzimlerin aktivitelerinin bireysel farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Ancak, günümüzde yalnızca enzimlerin değil, taşıyıcıların ve ilacın hedefi durumundaki reseptörlerin de bireylerarası farklılık gösterdiği bilinmektedir. Farmakogenetik bilim dalının gelişmesiyle ilacı metabolize eden enzimler, taşıyıcı proteinler ve reseptörleri kodlayan genlerdeki mutasyonlar açığa çıkarılmaya başlanmıştırPiyasada mevcut ilaçların üçte birinin adrenerjik sistem için agonist veya antagonist olduğu düşünülürse adrenerjik sistemin farmakogenetikteki önemi anlaşılabilir. Adrenerjik reseptör-ilaç ve reseptör-patolojik durum beraberliğini araştıran çok fazla çalışma mevcutturDeksmedetomidin; 1999 yılının sonlarında Amerika Gıda ve İlaç Teşkilatı (FDA) tarafından erişkin yoğun bakım hastalarında kısa süreli (<24 saat) infüzyon ile sedasyon amaçlı kullanımı onaylanmış bir sedatif ilaçtır. Deksmedetomidin ?2-AR lere klonidine göre sekiz kat fazla afinite gösterir. ?2 agonistik etkisi ?1 agonistik etkisine göre 1620 kat daha fazla potenttir. Bu ilacın, etkilerini ?2A-AR'ler aracılığıyla gösterdiği ispatlanmıştır. Bu ilaca yanıt ile ilacın hedefi durumundaki ?2A-AR kodlyan genin yapısı arasındaki bağlantıyı araştıran bir klinik çalışma mevcut değildirBu çalışmada, deksmedetomidinin etkilerinde aracılık eden ?2A-AR C-1291G gen polimorfizminin ilaç etkinliğine olan etkisi araştırılmıştır. Koroner arter bay-pas greft cerrahisi geçiren 110 hastadan polimorfizm tayini için kan örnekleri alınmış ve operasyon bitiminde BİS monitorizasyonu ve Ramsay sedasyon skalası ile uyanıklık durumları takip edilmiştir. Genotip sıklığı %43.6 (n=48) WT (CC), %45.5 (n=50) heterozigot (CG) ve %10.9 (n=12) mutant (GG) olarak bulunmuştur. Hiperlipidemi ile ?2A-AR C-1291G gen polimorfizmin arasındaki bağlantı bu çalışmada da ortaya konmuştur. G-1291G genotipine sahip mutant bireylerin tümünün hiperlipidemik olduğu ve diğer iki grupla karşılaştırıldığında anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Mutant bireylerin kan glukoz düzeyleri de diğer iki gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05Genotipe göre sedasyon ölçüm değerlerimiz olan BİS ve Ramsay sedasyon skorlarının zamana göre değişiminde mutant bireylerin daha yavaş uyuduğu gözlenmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı bulunmuştur. Genotipik yapıya göre sistolik arter basıncı, diastolik arter basıncı ve kalp atım hızının zamana göre değişiminde de gruplararası istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştırSonuç olarak; ?2A-AR C-1291G polimorfizminin deksmedetomidinin klinik etkileriyle bağlantısı bulunmamıştır. Ancak ileriki çalışmalarda hasta sayısının arttırılması veya farklı polimorfik bölgelerin çalışılmasının faydalı olabileceği görüşündeyiz

Adrenerjik agonistleri
Seyhan Yağar
Gazi University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde ivermektin ve doramektinin ağız ve deri altı yol ile uygulanmalarını takiben karşılaştırmalı farmakokinetikleri

48- OZET Köpeklerde İvermektin ve Doramektinin Ağız ve Derialtı Yol ile Uygulanmalarını Takiben Karşılaştırmalı Farmakokinetikleri Bu çalışmada köpeklerde ivermektin ve doramektinin 200 ug/kg dozunda, ağız ve derialtı uygulamalarını takiben 40 günlük süre boyunca farmakokinetik profillerini belirleyerek karşılaştırmak amaçlandı. Çalışmada deney hayvanı olarak canlı ağırlıkları 15-30 kg arasında değişen, 2-5 yaşlı, karışık ırk toplam 20 sağlıklı dişi köpek kullanıldı. Hayvanlar ortalama ağırlıkları birbirine yakın ve her grupta 5 hayvan olacak şekilde 4 gruba (Grup I, II, III, IV) ayrıldı. Gruplara ayrılan hayvanlardan grup I (İVM-OR) ve grup II (DRM- OR)'ye sırasıyla ivermektin (Ivomec®, 1%) ve doramektin (Dectomax®, 1% ) 200 (ig/kg dozda ağız yolu ile, grup III (İVM-SK) ve grup IV (DRM-SK)'e aynı dozda ilaç deri altı yol ile uygulandı. İlaç uygulamadan bir gün önce ve ilaç uygulamasını takiben 1, 2, 4, 8, 12, 16, 24, 32, 48, 72, 96 saatlerde ve 6, 9, 12, 15, 20, 25, 30, 35 ve 40. günlerde vena cephalica antebrachii (sephalik ven)'den kan örnekleri (5ml) heparinli tüplere alındı. Çalışma süresince ilaç uygulanan hayvanlarda herhangi bir yan etki gözlenmedi. İvermektinin derialtı uygulamasını takiben ilaç molekülü, ilk örnek olan 1. saat ile 30. günler arasında tesbit edilebiliyorken, doramektinin derialtı uygulaması ve her iki ilacın ağız yoluyla uygulamasını takiben 1. saat ile 25. günler arasında tespit edilebildi. Sonuç olarak, ivermektin ve doramektinin derialtı uygulamasını takiben farmakokinetik parametreleri arasında önemli bir fark görülmezken; her iki ilacın ağız yolu ile uygulamalarını takiben ivermektinin absorbsiyonunun doramektine göre daha yavaş (ivermektin için tdomk^ 0.23±0.09 gün, doramektin için Wuk: 0.12±0.05 gün), maksimum plazma yoğunluğunun daha yüksek (ivermektin için Ydon*: 116,80±10.79 ng/ml, doramektin için Ydon*: 86.47±19.80 ng/ml) ve eğri altı alanının (ivermektin için EAA: 236,79±41.45 ng.g/ml, doramektin için EAA: 183,48±13.17-49 ng.g/ml) ise daha geniş olduğu saptandı. Buna ilaveten ivermektin ve doramektinin derialtı ve ağız yolu ile uygulamaları karşılaştırıldığında maksimum plazma yoğunluğunun önemli oranda düşük (ivermektin ve doramektin SK Ydomk sırasıyla 66.80±9.67 ng/ml ve 54.78± 11.99 ng/ml, ivermektin ve doramektin OR Ydoruk sırasıyla 116.80±10.79 ng/ml ve 86.47±19.80 ng/ml), emiliminin yavaş (ivermektin ve doramektin SK tdoruk sırasıyla 1.50±1.00 gün ve 1.70±0.76 gün, ivermektin ve doramektin OR tdoruk sırasıyla 0.23±0.09 ve 0.12±0.05gün), eğri altı alanının ise daha büyük (ivermektin ve doramektin SK EAA sırasıyla 349.18±47.79 ng.g/ml ve 292.10±78.76 ng.g/ml, ivermektin ve doramektin OR EAA sırasıyla 236.79±41.45 ng.g/ml ve 183.48±13.17 ng.g/ml) olduğu tespit edilmiştir. Her iki molekülün ortalama kalış süresi (OKS) ve yanlanma ömründe (tı/2Xz) istatiksel bir fark gözlemlenmemiştir. Bu çalışmada ivermektin ve doramektinin köpeklerde paraziter enfeksiyonların kontrolünde ve tedavisinde oral ve derialtı yolla ile uygulanabileceği sonucuna varıldı.

Ümit Karademir
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Aydın ili ve çevresinde üretilen süt ve süt ürünlerinde aflatoksin varlığının araştırılması

ÖZETAydın ili ve çevresinde üretilen süt ve süt ürünlerinde aflatoksin varlı ının ara tırılmasıAflatoksinler, Aspergillus flavus, A. Parasiticus ve A. Nomius gibi mantarların gıda veyemlerdeki toksik metabolitleri olup, karsinojenik ve teratojenik etkiye sahip olmalarıbakımından oldukça önemlidirler. B1, B2, G1, G2 ile M1, M2 bu grubun en önemlitoksinleridir. Aflatoksin M1 (AFM1) toksisitesi en fazla olan aflatoksin B1 (AFB1)'in sütleatılan temel metabolik ürünüdür. AFB1 çok güçlü bir karaci er karsinojenidir. AFM1,laktasyondaki hayvanların AFB1 içeren yemlerle beslenmesinden sonra sütle atıldı ı için süt,peynir, yo urt, süt tozu ve tereya ı gibi süt ürünlerinde bulunabilmektedir. Süt ve ürünleri;özellikle bebekler, çocuklar, emziren anneler, ya lılar vb. bu ürünleri çokça tüketen ki ilerinbesin kayna ı oldu undan bu ürünlerdeki AFM1 miktarları önemlidir bu yüzden bir çokülkede ve Türkiye'de süt ve süt ürünlerinde bulunan AFM1'in düzeylerini saptamak ve riskien aza indirmek amacıyla çe itli ara tırmalar yapılmı tır.Avrupa ve di er geli mekte olan ülkelerde aflatoksinlerin süt ve süt ürünleri ileyemlerdeki varlı ı sistemik olarak kontrol edilirken, Türkiye' de süt ve süt ürünleri ileyemlerin AFB1 ve AFM1 ile kontaminasyonu önlemek için kontrol sistemleri yeterli de ildir.Dünya Sa lık Organizasyonu (WHO) ile Gıda ve Tarım Organizasyonu'nun (FAO)düzenledi i yönetmeli e göre AFB1'in sütteki düzeyi 0.05 µg/kg' dan daha azdır.Bu çalı mada Aydın ili ve ilçelerindeki mandıralarda, piyasada satılmak üzere üretilensüt ve süt ürünlerinden elde edilen örnekler HPLC (Yüksek Performanslı Likit Kromatografi)yöntemiyle incelenerek AFM1 düzeyleri incelenip, halk sa lı ı açısından risk olu turupolu turmadı ı ara tırıldı.Bu amaçla 26 mandıraya ait, süt (13), beyaz peynir (7), ka ar peyniri (6), tulum peyniri(6), lor peyniri (6) ve yo urt (9) olmak üzere toplam 47 adet numune AFM1 yönündenincelendi. Sonuçta, incelenen örneklerde ortanca düzeyi % 0,105 düzeyinde AFM1 belirlendi.AFM1 insidansı % 100 ve aralı ı 0,027-0,250 pbb arasında saptandı. ncelenen sütörneklerinin % 61,5'i, yo urt örneklerinin % 77,7' si ve peynirlerin % 4' ünün yasal olarakbelirlenen sınırları a tı ı saptandı.Aydın ili ve çevresinde üretilen süt ve süt ürünlerinin sa lık sorunlara nedenolabilece i bu ara tırma ile do rulanmaktadır. Süt ve süt ürünleri, AFM1 varlı ı yönünden birprogram kapsamında kontrol edilmelidir. Hayvanlara verilen yemlerde AFB1 olu umunusa layan artlar ve AFB1 varlı ı sürekli kontrol edilmelidir.

Zehra Kök
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Gökkuşağı alabalıklarında (oncorhynchus mykiss) sık görülen patojen mikroorganizmaların tespiti ve antibiyotik duyarlılık düzeylerinin belirlenmesi

Çalısma gökkusagı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) önemli ekonomik kayıplara sebep olan bazı önemli bakteriyel hastalık ve etkenlerinin tespit edilmesi, sagaltımda gereksiz ilaç kullanımına baglı kalıntı sorunlarının ve tedavi maliyetinin en aza indirilebilmesi için etkenlerin çesitli antibakteriyellere karsı duyarlılık derecelerinin belirlenmesi amaçlanmıstır. Bu amaçla çalısmada, alabalıklarda önemli bakteriyel hastalık etkenlerinin izolasyon, identifikasyon ve etkili antibakteriyel sagaltım seçeneklerinin belirlenmesi için aylık dönemler içinde 8'er adet olmak üzere 12 ay boyunca toplam 96 adet gökkusagı alabalık örneklerinin iç organları (karaciger, dalak, böbrek) ve solungaçlarından uygun besiyerlerine steril kosullarda ekimler yapılarak etkenlerin 22 ve 37 C'lik sıcaklıklarda inkübasyonu sonucunda izolasyonları gerçeklestirilmistir.identifikasyon amacıyla bakterilerin morfolojik ve biyokimyasal testlerini takiben balıklarda önemli bakteriyel enfeksiyonlara neden olan Aeromonas salmonicida, Lactococcus garvieae, Vibrio anguillarum ve Yersinia ruckeri izole edilmistir. Toplam 96 adet gökkusagı alabalık örneklerinden 37 adet (% 38,5) izolat elde edilmistir. Bu izolatların 6'sı (% 16,22) Aeromonas salmonicida, 13'ü (% 35,13) Lactococcus garvieae, 7'si (% 18,92) Vibrio anguillarum ve 11'i (% 29,73) Yersinia ruckeri'dir. zolatların çesitli antibakteriyellere karsı duyarlılıklarında Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemi kullanılmıstır. Yapılan antibiyogram testlerine göre Aeromonas salmonicida'nın enrofloksasin, florfenikol, fusidik asit, gentamisin, kloramfenikol, nalidiksik asit, novobiosin, oksitetrasiklin, siprofloksasin ve sulfametaksazol - trimetoprim'e duyarlı, eritromisin ve neomisin'e orta derecede duyarlı, Lactococcus garvieae'nın amoksisilin, basitrasin, eritromisin, florfenikol, kloramfenikol, novobiosin ve oksitetrasiklin'e duyarlı, enrofloksasin, sefoksitin ve siprofloksasin'e orta derecede duyarlı, Vibrio anguillarum'un enrofloksasin, florfenikol, gentamisin, kloramfenikol, nalidiksik asit, novobiosin, oksitetrasiklin, siprofloksasin, sulfametaksazol-trimetoprim'e duyarlı, eritromisin ve neomisin'e orta derecede duyarlı, Yersinia ruckeri'nin de enrofloksasin, florfenikol, gentamisin, nalidiksik asit ve siprofloksasin'e duyarlı iken bu etkenlerin diger antibakteriyellere dirençli oldukları tespit edilmistir. Sonuç olarak bu hastalık etkenlerinin tümünün enrofloksasin, florfenikol ve siprofloksasine duyarlı oldukları tespit edilmistir.

Dilek Akşit
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Ege bölgesinde tüketime sunulan ballarda sülfonamid kalıntılarının araştırılması

Avrupa Birliği düzenlemelerine göre antimikrobiyel ajanlar için `azami kalıntı seviyesi (AKS)' belirlenmemiş olup, bal üretimi yapılırken antibiyotik kullanılmasına müsaade edilmemektedir. Ülkemizde sülfonamid grubu antibiyotikler bal üreticileri tarafından illegal olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Ege Bölgesi'nde tüketime sunulan balların sülfonamid grubu antibiyotik kalıntıları yününden araştırılmasıdır. Bu amaçla, üretim miktarları göz önünde tutularak bölge illerinden toplam 103 adet bal örneği toplanmıştır. Bu örnekler, metot geliştirme ve validasyonu takiben sıvı-sıvı faz yöntemi ile özütleme sonrası Yüksek Basınçlı Sıvı Kromotografi (HPLC) cihazında, florasan detektör aracılığında, kolon sonrası türevlendirme metodu ile 7 sülfonamid türevi (sülfanilamid, sülfadiazin, sülfatiyazol, sülfamerazin, sülfametazin, sülfametoksazol ve sülfadimetoksin) yönünden analiz edilmişlerdir.Yöntemde, sülfanilamid, sülfadiazin, sülfatiyazol, sülfamerazin, sülfametazin, sülfametoksazol sülfadimetoksinin sırasıyla; ortalama % geri alımları; 62,37, 64,10, 62,57, 67,11, 66,94, 57,31, 53,99, % standart sapmaları (RSD); 8,01, 7,02, 6,83, 6,57, 7,57, 7,06, 7,88, değerlendirme seviyeleri; 6,83, 5,36, 5,51, 6,67, 7,34, 5,02, 6,73 ng/g olarak hesaplanmıştır. Ege bölgesinden toplanan 103 balın % 23'ünde sülfonamid kalıntısı tespit edilmiş olup, pozitif örneklerin % 68'inin sülfametazin, % 12'sinin sülfamerazin, ve % 20'sinin de sülfametoksazol ile kontamine olduğu belirlenmiştir.Sonuç olarak, toplanan bal örneklerinde yaygın olarak sülfonamid kalıntılarına rastlanmış olup Ege Bölgesi arı yetiştiricilerinin yasadışı olarak bu ilaçları kullandıkları anlaşılmaktadır. Bu sorunu önlemek için yetiştiricilerin eğitilmesi, denetimlerin artırılması ve caydırıcı cezai işlemlerin yürürlüğe sokulması fayda sağlayabileceği gibi toplum sağlığı korunacak ve ülke ekonomisine de katkıda bulunulacaktır.

BalKalıntı analiziKalıntılar+2
Ramazan Uludağ
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Antiepileptik ilaçların troid hormon düzeyleri ve serum biyokimyasına etkileri

Antiepileptik ilaçların hormon, lipit ve lipoprotein metabolizmasını etkiledikleri, serum vitamin B12 ve folat düzeylerini değiştirdikleri gösterilmiştir. Ancak bu yayınlar enzim inhibisyonu veya indüksiyonu yapan eski antiepileptiklerle yapılmış çalışmalardır. Yeni nesil antiepileptik ilaçlarla bu konularda yapılan çalışmalar sınırlı sayıdadır. Oysaki son yıllarda yan etkilerinin ve ilaç etkileşimlerinin daha az olması sebebiyle tercih edilen yeni nesil antiepileptikleri kullanan hasta sayısı giderek artmaktadır. Bu çalışmada eski (karbamazepin ve valproik asit) ve yeni nesil antiepileptiklerin (okskarbazepin, levetirasetam, topiramat) tiroid hormonları, vitamin B12, folat ve lipit profiline etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Parsiyal epilepsi tanısıyla izlenen, en az 1 yıldır tek tip antiepileptik ilaç (Karbamazepin (n=15), valproik asit(n=15), topiramat (n=9), Levetirasetam (n=9) ve okskarbazepin(n=15)) kullanan toplam 63 epileptik hasta çalışmaya alınmıştır. Ayrıca sağlıklı kontrol grubu (n=15) ve epileptik kontrol grubu (n=15) olmak üzere 2 farklı kontrol grubu oluşturuldu.Sağlıklı kontrol grubu ve epileptik kontrol grubu grupları karşılaştırıldığında epileptik kontrol grubunda trigliserit, VLDL yüksek (P<0,05), AST (P<0,05) ve folik asit değerlerinin düşük (P=0,001) olduğu tespit edilmiştir. Karbamazepin kullanan hastalar sağlıklı kontrol gubuyla karşılaştırıldığında total kolesterol değerlerinin yüksek (P<0,05), folik asit değerlerinin düşük (P<0,001), epileptik kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise HDL değerlerinin yüksek (P<0,05) olduğu tespit edilmiştir. Valproik asit kullanan hastalar sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AST ve ALT değerlerinin düşük (P<0,05) folik asit değerlerinin düşük (P=0,001) ve epileptik kontrol grubu ile karşılaştırıldığında vitamin B12 değerlerinin düşük (P<0,05) olduğu tespit edildi. Okskarbazepin kullanan hastalar sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında FT4 düşük (P<0,005) total kolesterol yüksek (P<0,05) ve folik asit düşük (P=0,001), epileptik kontrol grubuile karşılaştırıldığında ise HDL ve AST yüksek (P<0,05) olarak tespit edildi. Levetirasetam kullanan hastalar sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldığında total kolesterol yüksek, vitamin B12 ve folat düşük (P<0,05) olarak tespit edildi. Epileptik kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Topiramat kullanan hastalar sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırldığında AST düşük (P<0,005), folat düşük (P<0,05), epileptik kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise trigliserit düşük (P<0,05) ve HDL yüksek (P<0,05) olarak saptandı.Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgulara göre yeni nesil antiepileptikler genel olarak; tiroid hormonları, karaciğer enzimleri, vitamin B12 ve folat üzerinde olumsuz etkiye sahip değilken lipit profili üzerinde ateroskleroza karşı koruyucu etkiler göstermekte ve literatürde koroner kalp hastalarında tercih edilebileceğini gösteren bulguları desteklemektedir. Gözlenen bazı patolojik bulgular, epileptik kontrol grubu ile kıyaslandığında, istatistiki açıdan önem arzetmemiştir. Bu durum, literatürde sıkça bildirilen ve antiepileptiklere atfedilen bozuklukların, ilaçlara değil, epilepsinin bizatihi kendisinin yarattığı ve henüz nedenlerini bilmediğimiz etmenlere bağlanabileceğini göstermektedir.Anahtar kelimeler: Antiepileptik, Folat, Vitamin-B12, Tiroid, Lipit

Nermin Bölükbaşı
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Resveratrolün streptozotosin tarafından oluşturulan genotoksik hasarı önleyici etkisi

Resveratrolün (RSV) sağlığa yararlı pek çok etkisi olduğu bilinmektedir. Bu tezin amacı streptozotosin STZ kullanılarak oluşturulan deneysel diyabet sonucu meydana gelen oksidadif stres kaynaklı DNA hasarına RSV'nin etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada yetişkin Wistar- Albino erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar beş gruba ayrıldı, kontrol negatif (diyabetik olmayan sıçanlar n=9), kontrol pozitif (diyabetik sıçanlar n=6) ile RSV grupları 5mg/kg (n=6), 25mg/kg (n=6) ve 50 mg/kg (n=6) oluşturuldu. RSV sıçanlara 45 gün boyunca intragastrik sonda ile verildi. Şeker hastalığını tetiklemek için tek doz intraperitoneal yolla 50mg/kg STZ verildi. Kan şeker düzeyi 200mg/dl üzerinde olan sıçanlar diyabetli kabul edildi. Çalışmanın sonucunda şeker hastası olan sıçanlarda, sağlıklı sıçanlara göre vücut ağırlığında azalma görüldü (P=0,001). Total antioksidan durumunun RSV 5mg/kg grubunda diğer gruplara göre daha yüksek olduğu görüldü (P=0,003). Fakat 25 ve 50 mg/kg gruplarında ( sırasıyla P=0,662 ve P=0.969) kontrol negatif grubuna göre anlamlı bir fark gözlenmedi. Uygulanan RSV' nin kan glukoz düzeyini etkilemediği görüldü. Gruplar arasında total oksidan miktarı anlamlı farklılıklar göstermedi. Genetik hasar indeksi (GHI), kontrol pozitif ve kontrol negatif grupları arasında farklılık gösterdi (P<0,001). Kontrol pozitif grubuna göre, RSV gruplarında GHI daha düşük bulundu (P<0,001). RSV 25 ve 50 mg/kg grupları arasında GHI farklı bulunmadı. Fakat RSV 5 ve 50 mg/kg grupları arasında RSV 50mg/kg grubunun GHI daha düşük bulundu. Bu sonuçlar RSV' nin şeker hastası farelerde DNA hasarını azaltabileceğini ileri sürmektedir.Anahtar kelimeler; Resveratrol, Streptozotosin, DNA hasarı, diabetes mellitus, Comet yöntemi

Burcu Meriçli Çankır
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Rikobendazolün keçi ve koyunlarda karşılaştırmalı farmakokinetiği ile keçilerde arttırılmış dozlarda uygulanmasının plazma kinetiğine olan etkisinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı Rikobendazol (RBZ)'ün deri altı yolla 5 mg/kg dozda uygulanmasını takiben keçi ve koyunlarda karşılaştırmalı farmakokinetiği, keçilerde arttırılmış dozlarda (10 ve 15 mg/kg) uygulanmasının plazma kinetiğine olan etkisi ve RBZ'ün (-) ve (+) enantiomerlerinin her iki hayvan türünde plazma dağılımlarının araştırılmasıdır.Araştırmada deney hayvanı olarak 12-16 aylık, toplam 8 koyun ve 16 keçi kullanıldı. Çalışma iki fazlı yönteme göre tasarlandı. Faz-1'de I. gruptaki koyunlara (8 adet) ve II. gruptaki keçilere (8 adet) deri altı yolla ve III. gruptaki keçilere (8 adet) ise damar içi yolla 5 mg/kg dozunda RBZ uygulandı. I. ve II. gruptan, ilaç uygulamadan önce ve ilaç uygulamasını takiben 1. ve 192. saatler arasındaki farklı zamanlarda vena jugularis'den kan örnekleri heparinli tüplere alındı. Faz-2'de ilaçların kandan tamamen arınması için 1 ay beklendikten sonra RBZ'ün koyunlarda damar içi farmakokinetiğini ve keçilerde artırılmış doz uygulamasının etkisini araştırmak için I. gruptaki koyunlara 5 mg/kg dozunda RBZ damar içi yolla uygulanırken, II. gruptaki keçilere ise artırılmış dozlarda 10 mg/kg, III. gruptaki keçilere 15 mg/kg dozunda RBZ deri altı yolla uygulanarak Faz 1'de belirtilen aynı zaman aralıklarında kan örnekleri alındı. Plazma örneklerinde RBZ ve metabolitleri katı faz (SPE) yöntemi ile özütlemeyi takiben yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) ile analiz edilerek yoğunlukları belirlendi. Ayrıca, steriospesifik bir molekül olan RBZ'ün plazma enantiomer yoğunlukları ve oranları da özütlemesi ve analizi yapılan plazma örneklerinde kiral bir HPLC yöntemi ile tespit edildi.RBZ'ün koyun ve keçilere deri altı yolla 5 mg/kg dozunda uygulanmasını takiben RBZ ve ABZSO2 metabolitinin kinetik parametreleri karşılaştırıldığında koyun ve keçilerde istatiksel olarak önemli farklılıklar görüldü. RBZ için yarılanma ömrü koyunlarda (T1/2) keçilere göre istatiksel olarak daha uzun olup, ABZSO2 metabolitleri için de aynı durum söz konusudur. Her iki hayvan türünde RBZ'ün doruk plazma yoğunluklarında (Tdoruk) önemli bir fark olmamasına rağmen, ilacın plazmada en son belirlenebildiği zaman (Tson) koyunlarda keçilerden istatiksel olarak daha geç gözlemlendi. Ayrıca RBZ'ün koyunlardaki eğri altı alan (EAA) ve ortalama kalış süresi (OKS) de keçilerdeki değerler ile mukayese edildiklerinde istatistiksel olarak sırasıyla daha büyük ve daha uzun oldukları belirlendi.Artırılmış dozlarda (10 ve 15 mg/kg) RBZ'ün deri altı yolla uygulaması sonrasında plazma yoğunluklarının ve farmakokinetik parametrelerin (Ydoruk, T1/2 ve EAA) istatistiksel olarak birbirlerinden farklı ve doza bağlı olarak artış gösterdikleri belirlendi. Benzer farklılıklar ve doz bağımlılığı RBZ'ün birincil metaboliti olan ABZSO2 içinde tespit edildi.RBZ'ün koyun ve keçilere damar içi yolla 5 mg/kg dozunda uygulanmasını takiben RBZ ve ABZSO2 metabolitinin her iki hayvan türünde kinetik parametreleri arasında anlamlı farklılıklar tespit edildi. Keçilerde klirens (Cl), T1/2?z, OKS ve EAA değerlerinin koyunlarınkinden istatistiksel olarak sırasıyla daha hızlı, kısa, az ve daha küçük bulunmuştur. Ayrıca aynı dozda deri altı uygulanan RBZ'ün keçilerdeki biyoyararlanımı (%82.0) da koyunlardaki değerden (%97.9) daha küçük tespit edilirken artırılmış 10 ve 15 mg/kg dozlarında uygulanan RBZ'ün biyoyararlanımları ise sırasıyla %91.18 ve %110.01 olarak bulunmuştur.RBZ'ün (-) ve (+) enantiomerleri değerlendirildiğinde, hayvan türü ve uygulama yolundan bağımsız olarak benzer plazma dağılımı sergilediği gözlendi. Rasemik RBZ'ün uygulama sonrası ilk 2-10 saat aralığında plazmada (-) enantiomer oranı daha yüksek iken (% 55:45) bu saatlerden sonra giderek (+) enantiomerin oranı artmakta ve son belirlenen yoğunluklarda neredeyse (+) enantiomerin tamamen baskın (% 5:95) duruma gelmektedir.Deri altı uygulama sonrası keçi ve koyunlarda RBZ'ün emilimi ve doruk plazma yoğunluğu benzerlik gösterdi. Bu sonuçlar RBZ'ün koyun ve keçilerde aynı dozda kullanılabileceğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Ancak, keçilerde RBZ ve metabolitinin plazma yarılanma ömrünün ve buna bağlı olarak ortalama plazma kalış süresinin (OKS) koyunlardan daha kısa olması, keçilerde eliminasyonun koyunlardan daha hızlı olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Ayrıca her iki türde RBZ'ün damar içi uygulanması sonrası elde edilen veriler de bu sonucu destekler niteliktedir.Keçilere artırılmış 10 ve 15 mg/kg dozlarda RBZ uygulanması sonucunda plazma yoğunluklarının doza bağlı olarak artış gösterdiği belirlenerek özellikle daha yüksek dozlarda uygulanmasının tavsiye edildiği paraziter enfeksiyonlarda daha yüksek plazma yoğunluğu ve kalış süresi dolayısı ile daha yüksek etkinlik sağlayabilecektir. Bununla birlikte, bu dozlarda uygulama yapılırken dozun ikiye bölünerek deri altı farklı iki bölgeye tatbik edilmesi uygulama yerinde oluşabilecek istenmeyen reaksiyonları azaltabilecektir.Anahtar Kelimeler: Rikobendazol, Albendazol sülfon, Farmakokinetik, Enantiomer, Keçi, Koyun. ?

AlbendazolAntihelmintiklerBenzimidazoller+4
Dilek Akşit
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Ankara ili çevresinde tüketime sunulan çiğ sütlerde nitroimidazol grubu ilaç kalıntı varlığının LC/MS/MS ile araştırılması

Nitroimidazoller anaerobik bakterilere ve ayrıca protozoal enfeksiyonların patojenlerine karşı oldukça aktif olan bir ilaç grubudur. Bunların hayvansal ürünlerindeki kalıntıları insanlar üzerinde mutajenik ve kanserojenik etkiler sergiler. Bu çalışmada, nitroimidazol ve metabolitlerinin sıvı kromatografi-tandem kütle spektrometrisi (LC/MS/MS) ile belirlenmesine yönelik metot validasyonu ile birlikte Ankara ilinde tüketime sunulan çiğ inek sütü örneklerinde nitroimidazol grubu ilaçların kalıntı varlığının analiz edilmesi ve elde edilen bulgular ile gerek hayvan sağlığı ve gerekse tüketiciler için olası kalıntı risk durumunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Analiz öncesi süt örneklerinden bileşiklerin eldesi için etilasetat ve n-hekzan ile ön işlemler gerçekleştirildi ve son kısımda örnekler metanol-su karışımı ile muamale edilerek LC/MS/MS'ye enjeksiyon işlemi yapıldı. Analitlerin ayrılmasında C18 kolon ve asetonitril ve suda formik asitli mobil faz işlemi yapıldı. Çalışmada, nitroimidazol bileşiklerinin geri kazanımlarının 100,5-101,7 arasında, tespit ve ölçüm limitlerinin sırasıyla 2,22-2,37 µg/l ve 2,66-3,12 µg/l, CCα ve CCβ değerlerinin sırasıyla 2,21-2,34 µg/l ve 2,35-2,58 µg/l arasında olduğu tespit edildi. Ayrıca, çalışma kapsamında Ankara ilinden toplanan 60 adet çiğ inek süt örneği LC/MS/MS ile nitroimidazol kalıntı varlığı yönünden analiz edildi ve elde edilen veriler neticesinde örneklerin nitroimidazol kalıntısı içermediği belirlendi. Sonuç olarak, nitroimidazollerin belirlenmesi için kullanılan yöntemin hassas ve doğru sonuç verdiği, tüketime sunulan çiğ sütlerin nitroimidazoller açısından tüketici sağlığı için bir risk oluşturmadığı görüldü.

Ebru Dural
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Afyonkarahisar bölgesinden toplanan çiğ sütlerde beta-laktam grubu antibiyotik kalıntı varlığının araştırılması

Hayvanlarda tedavi edici, koruyucu ve benzeri amaçlarla kullanılan antibiyotikler bu hayvanlardan elde edilen gıdalarda kalıntı bırakabilmektedir. Antibiyotik kalıntıları bakımından çiğ süt yüksek risk içermektedir. Böyle gıdaların insanlar tarafından tüketimi ise ciddi sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Bu amaçla, Afyonkarahisar bölgesinden toplanan 80 çiğ süt örneği beta-laktam antibiyotik kalıntı varlığı bakımından ELISA yöntemiyle analiz edildi. Yapılan analizler neticesinde 38 örneğin beta-laktam grubu antibiyotik kalıntısı içermediği, 35 örneğin değişen konsantrasyonlarda ve bulunmasına izin verilen maksimum kalıntı limitleri içerisinde ve 7 numunenin ise maksimum kalıntı limitinin üzerinde beta-laktam antibiyotik kalıntısı içerdiği tespit edildi. Sonuç olarak, çiğ sütlerde saptanan değerlerin nispeten yüksek olmasının antibiyotik verilmiş hayvanlardan gerekli arınma süresi geçmeden sütlerin tüketime verildiği şeklinde değerlendirildi.

AfyonkarahisarAntibiyotiklerAntibiyotikler-laktam+6
Eda Aycan
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Afyonkarahisar ilinden toplanan çiğ sütlerde kinolon grubu antibiyotik kalinti varliğinin araştirilmasi

Hayvanlarda tedavi edici, koruyucu ve benzeri amaçlarla kullanılan antibiyotikler bu hayvanlardan elde edilen gıdalarda kalıntı bırakabilmektedir. Antibiyotik kalıntıları bakımından çiğ süt yüksek risk içermektedir. Böyle gıdaların insanlar tarafından tüketimi ise ciddi sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Bu çalışmada; Afyonkarahisar ilinden toplanan 80 çiğ süt örneği kinolon grubu antibiyotik kalıntı varlığı bakımından ELISA yöntemiyle analiz edildi. Yapılan analizler neticesinde 70 örneğin kinolon grubu antibiyotik kalıntısı içermediği, 10 örneğin ise maksimum kalıntı limitinin altında kinolon antibiyotik kalıntısı içerdiği tespit edildi. Sonuç olarak, çiğ sütlerde saptanan değerlerin düşük olmasının antibiyotik verilmiş hayvanlardan gerekli arınma süresi geçtikten sonra sütlerin tüketime verildiği şeklinde değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Antibiyotik, kinolon, kalıntı, süt, Afyonkarahisar

AfyonkarahisarAntibiyotiklerAntienfektif ajanlar-kinolon+4
Mahmut Çancılar
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine başvuran zehirlenme vakalarının değerlendirilmesi

Uşak Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran zehirlenme olguları ile ilgili demografik özellikleri değerlendirmek ve literatürle karşılaştırmak amacıyla yapılan bu çalışmada 2015-2017 yılları arasında zehirlenme tanısıyla başvuran 1027 olgu yaş, cinsiyet, başvurdukları ay, mevsim, yerleşim yerleri, zehirlenme tipi, alınan ilaç türü, uygulanan tedavi yöntemleri, hastanede yatış süreleri, antidot kullanıp kullanılmadığı gibi demografik özellikleri bakımından değerlendirildi. Çalışmada zehirlenme tanısıyla başvuru yapan 1027 hasta incelenmiştir. 583'ü kadın (%56,8), 444'ünün (%43,2) erkek olduğu görülmüştür. En sık zehirlenme vakasına 21-30 yaş grubunda rastlanmıştır. Zehirlenme vakaları en çok ilkbahar mevsiminde görülmüştür. En fazla görüldüğü aylar mayıs ve nisan aylarıdır. Mayıs ayında %10,9, nisan ayında %9,4 oranında başvuru olmuştur. Vakaların 673'ü il merkezinden (%65,5), 205 hasta köyden (%20) ve 149 hasta ilçeden (%14,5) başvurmuştur. En çok başvurunun 19.00-24.00 saatleri arasında olduğu görülmüştür. Zehirlenmelerin %58.4'ü ilaç kaynaklı görülmüştür. Olguların %40'ı kaza, %60'ı intihardır. Tüm intihar olgularının %61,9'u kadın ve %38,1'i erkektir. Sonuç olarak bu retrospektif çalışma Türkiye'deki zehirlenme vakalarıyla ilgili yapılan diğer çalışmalarla benzer bulgular göstermektedir. Küçük çocuklarda ve yaşlılarda genel olarak kazara zehirlenme görülürken, genç yaşlarda özellikle intihar amaçlı ilaç alımı görülmektedir. Zehirlenmelerin önlenmesi ve tedavisi için toplumlarda bu tarz çalışmaların yapılarak her toplumun epidemiyolojik verilerinin tanımlanması önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, antidot, intihar, tedavi, zehirlenme

Acil servis-hastaneAcil tıpPanzehir+5
Selen Büyükçavuşoğlu
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Muğla bölgesinde üretilen ballarda antibiyotik kalıntılarının araştırılması

Arı yetiştiriciliğinde sağaltım sağlamak, verim artırmak, kolonilerde hastalıkları önlemek amacıyla kullanılan antibiyotikler arı ürünlerinde kalıntıların varlığına neden olmaktadır. Kalıntı bulunan gıdaların insanlar tarafından tüketilmesi antibiyotiklere karşı direnç gelişmesine, zehirlenmelere ve teratojenik, mutajenik, karsinojenik etkilere neden olabilmektedir. Bu çalışma, Muğla bölgesinde üretilen ve tüketime sunulan ballarda, insan sağlığı açısından olumsuz sonuçları bulunan tetrasiklin ve sülfametazin kalıntılarının tespit edilmesi amacıyla yapılmıştır. Muğla merkez ve 12 ilçesinden 7'şer adet olmak üzere toplanan 84 adet bal numunesi ELISA test kitleriyle analiz edilmiştir. ELISA test sonuçlarına göre incelenen örneklerde; tetrasiklin antibiyotik, örneklerin %58,3'ünde (n:49) pozitif bulunmuş, %41,7'si (n:35) negatif bulunarak antibiyotik kalıntısına rastlanmamıştır. Sülfametazin ise örneklerin %100'ünde (n:84) pozitif varlığı tespit edilmiştir. ELISA testinin kalıntı yönünden sadece tarama yapması nedeniyle, elde edilen sonuçların daha hassas ileri tekniklerle kontrol edilmesi gerekmektedir. Çalışmanın bulguları, yapılan bilimsel çalışmalarla da karşılaştırıldığında paralellik ve benzerlik gösterdiği görülmektedir. Bu demektir ki yasal olmamasına rağmen bu antibiyotik türevleri halen arı hastalıklarıyla mücadelede bilinçsizce kullanılmaktadır. Arı yetiştiricilerine arı hastalıklarıyla mücadelede etkili yollar açıklanmalı, eğitimler verilmeli, insan ve toplum sağlığına olumsuzlukları anlatılarak bilinç geliştirilmelidir.

AntibiyotiklerArıcılıkArılar+6
Hatice Bağcı
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Klorprifos uygulanan diyabetli ratlarda likopenin antioksidan ve hipoglisemik etkilerinin araştırılması

Son yıllarda yapılan çalışmalar, artmış serbest radikallerin ve lipid peroksidasyonun, diyabet gibi birçok hastalığın patogenezinde ve pestisidlerin toksisitesinde rol aldığını göstermektedir. İnsan ve hayvanların organik fosforlu bileşiklere maruziyetinin yan etkilerinden birisinin de hiperglisemi olduğu bilinmektedir. Bu nedenle çalışmada, organik fosforlu bileşiklerden Klorprifos etil?in, normal ve STZ ile diyabet oluşturulmuş ratlarda oluşturduğu oksidatif stres ve hiperglisemi üzerine likopenin olası antioksidan ve hipoglisemik etkisini araştırma amaçlandı.Bu amaçla 56 yetişkin Wistar albino rat kullanıldı. Ratlar her grupta 7 adet olacak şekilde rastgele 8 gruba ayrıldı ve gruplar K (0,5 ml mısır yağı), D, KP (2,7 mg/kg klorprifos etil), L (10 mg/kg likopen), D+KP (2,7 mg/kg klorprifos etil), D+L(10 mg/kg likopen), L (10 mg/kg likopen) + KP (2,7 mg/kg klorprifos etil), D+L (10 mg/kg likopen) + KP (2,7 mg/kg klorprifos etil) olarak isimlendirildi. D grubuna tek doz 50 mg/kg STZ periton içi yolla uygulandı. Mısır yağı, KP ve L ratlara oral gavaj ile 28 gün boyunca verildi. Çalışma süresince (4 hafta), her hafta rat ağırlık artışları ve açlık kan şekeri düzeyleri ölçüldü. Çalışma sonunda tam kanda MDA ve GSH düzeyleri, plazmada; SOD, CAT, GPx, insülin, AkE, NO düzeyleri ve AST, ALT, glikoz, TNF-? ve TAK düzeyleri de serumda belirlendi.Bu çalışmada kontrol grubu ile karşılaştırıldığında STZ ve klorprifos etiluygulamalarının açlık kan şekeri, serum glikoz düzeylerini yükselttiği, plazma insülin düzeylerini ise azalttığı görüldü. Ayrıca STZ ve klorprifos etiluygulamalarının MDA düzeylerini önemli oranda artırdığı, antioksidan enzim aktiviteleri (SOD, CAT, GPx) ile birlikte GSH ve TAK düzeylerini ise önemli oranda azalttığı ortaya konuldu.Likopen uygulamalarının D ve KP gruplarındaki glikoz düzeylerinde bir azalma, insülin düzeylerinde bir artışa neden olduğu, D+KP gruplarındaki glikoz ve insülin düzeylerine ise bir etkisinin olmadığı görüldü. Ayrıca likopenin D grubundaki ratların MDA düzeylerini azalttığı, antioksidan enzim aktiviteleri (SOD, CAT, GPx) ile birlikte GSH ve TAK düzeylerini artırdığı tespit edildi. Bu çalışmada kullanılan likopen dozunun ise KP ve D+KP gruplarında meydana gelen oksidatif stres üzerine olumlu bir etkisinin olmadığı belirlendi.Sonuç olarak likopenin diyabet ve klorprifos etil tarafından oluşturulan hiperglisemi ve buna bağlı olarak ortaya çıkabilecek komplikasyonların tedavisine 99yardımcı, güvenli ve etkili bir alternatif olabileceği önerilebilir. Ayrıca diyabetli insan ve hayvanlarda oluşabilecek pestisid toksikasyonunda likopenin daha yüksek dozlarda veya diğer antioksidanlarla kombine kullanımının bundan sonraki çalışmalarda araştırılması gerektiği kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Diyabet, hiperglisemi, klorprifos etil, likopen, oksidatif stres

Diabetes mellitus-deneyselHiperglisemiKlorpirifos+2
Ruhi Türkmen
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Hipertiroidli ratların idrar kesesi kontraksiyonları üzerine eritromisinin etkinliğinin araştırılması

Bu çalışmada, eritromisinin hipertiroidli rat idrar kesesi kontraktil cevapları üzerindeki olası inhibe edici etkisinin ortaya konması amaçlandı. Deneyde 250-350 g ağırlığında yetişkin erkek Wistar albino rat kullanıldı. Ratlar 2 gruba ayrıldı (her grupta 10'ar olmak üzere), birinci gruba standart rat yemi ve su (euthyroid), ikinci gruba ise 10 gün boyunca derialtı yolla 50 µg/100g L tiroksin verildi (hipertiroid). Rat idrar keseleri izole organ banyosuna asıldı. Eritromisin (10-3, 5x10-4 ve 10-8 M) varlığı ve yokluğunda, karbakol (10-3-10-8 M) ve potasyumun (10-2 – 6×10-2 M, KCl) kontraktil cevapları Emax, pD2 ve shiftEC50 olarak belirlendi. Ayrıca eritromisin varlığında ve yokluğunda, atropin (10-8 M), verapamil (10-8 M) ve kalsiyumsuz Krebs Henseleit çözeltisinde karbakol (10-3-10-8 M) kontraktil cevapları belirlendi. Eritromisin uygulaması, karbakol ve KCl ile uyarılmış kontraksiyonları önemli derecede azalttı. Buna karşın atropine direnç gösteren karbakol ile uyarılmış kontraksiyonları engellemedi. Kalsiyumsuz Krebs Henseleit çözeltisinde ve 10-8 M verapamil varlığında karbakolün kontraktil cevapları azaldı. Ayrıca eritromisin verapamil (10-8 M) ile birlikte uygulandığında karbakolun kontraktil cevaplarını engelledi. Çalışma sonunda eritromisinin hipertiroidli rat idrar kesesi kontraksiyonlarını engellediği, bu etkisini de kalsiyumun taşınımında değişikliğe yol açarak ve kalsiyumun hücre içine girişini kısıtlayarak gösterdiği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Eritromisin, hipertiroid, idrar kesesi, kontraksiyon, inhibisyon, rat.

EritromisinHipertiroidizmMesane+2
Abdullah Karaca
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Afyonkarahisar ilindeki anne sütü örneklerinde aflatoksin M1 düzeylerinin belirlenmesi

ÖZETAfyonkarahisar lindeki Anne Sütü Örneklerinde Aflatoksin M1 DüzeylerininBelirlenmesiBebek beslenmesinde anne sütünün önemi bilinmektedir. Aflatoksin M1 (AFM1) içeren annesütleri bebek sağlığı açısından büyük bir risk faktörüdür.Bu çalışmada, Afyonkarahisar'da bulunan farklı hastahanelerde doğum yapmışannelerden, Eylül 2005-Nisan 2006 tarihleri arasında alınan 200 süt örneği kullanıldı veAFM1 miktarları ölçüldü.Anne sütlerindeki AFM1 ölçümleri için yarışmalı ELISA kullanıldı ve 200 anne sütütest edildi. ncelenen örneklerin 21 (%10.5)'i pozitif bulundu. Pozitif örneklerde ortalamaAFM1 oranı 8,45 pg/ml (5,66-12,53 pg/ml) olarak ölçüldü.Sonuç olarak, anne sütlerinde saptanan AFM1'in bebek sağlığı açısından önemli birrisk faktörü olabileceği ve ayrıca halkın gıda güvenliği konusunda bilgilendirilmesi ile annesütlerine gıda yolu ile geçen AFM1 oranının azaltılabileceği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Anne sütü, Aflatoksin M1, ELISA

Nazmiye Kuyucuoğlu
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Duloksetinin antikanser aktivitelerinin skov-3 ve huvechücrelerinde araştırılması

Ovaryum kanseri pek çok ülkede kadınlarda en ölümcül kanserler arasında kabul edilmektedir. Güncel kemoterapi yöntemleri yetersiz kaldığı için yeni tedavi yöntem-leri araştırılmakta ve yeni ilaçların keşfedilmesi hayati önem taşımaktadır. Anjiyoje-nez, önceden var olan damarlardan yeni kan damarları büyümesini kapsayan fizyolojik bir süreçtir. Aniyojenezin tümör oluşumu ve metastazdaki rolünün keşfi yeni antianji-yogenik tedaviler için yol gösterici olmuştur. Antidepresan olarak kullanılan Duloksetin, bir serotonin-norepinefrin geri alım inhibitörüdür ve kanser hastalarındaki depresyonun tedavisinde sıklıkla reçete edilen bir ilaçtır. Bu tez çalışmasında duloksetinin SKOV-3 (ovaryum kanserli hücre hattı) ve HUVEC (insan göbek kordonu toplar damarından elde edilmiş endotel hücreleri) hüc-releri üzerindeki hücre çoğalmasını engelleyici etkisi mitokondriyal aktivite testi olan MTT ve ROS testleri ile, sitotoksik etkisi laktat dehidrojenaz (LDH) testi ile anjiyoje-nez üzerine etkisi ise HUVEC hücreleri kullanılarak yapılan tüp oluşum deneyi ile araştırılmıştır. MTT, LDH ve ROS test sonuçlarına göre duloksetinin SKOV-3 ve HU-VEC hücrelerinde doza ve zamana bağlı olarak etki gösterdiği ve HUVEC hücrelerinde tüp oluşumunu bozduğu gözlenmiştir.

Fatma Kalaş
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Monoamin oksidaz enzimi inhibitörü ilaçların in vitro hepatotoksik etkilerinin değerlendirilmesi

Monoamin oksidaz (MAO) inhibitörleri, uzun yıllardır depresyon, panik hastalığı ve sosyal fobinin tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçların uzun süreli kullanımına rağmen karaciğer hasarı açısından hepatotoksik etki profilleri ve bu etkilerin mekanizmaları hala tam olarak aydınlatılamamıştır; ancak MAO inhibitörlerinin ilaçlarla indüklenen karaciğer hasarı (İİKH) için yüksek risk taşıdığı ifade edilmektedir. Bu noktadan hareketle; tez kapsamında MAO inhibitörü ilaçlardan Moklobemid, Selejilin ve Klorjilinin hepatotoksisitesinin HepG2 hücre hatları üzerinde değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla ajanların 3-(4,5-dimetil-2-tiyazolil)-2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT) yöntemi ile sitotoksik etkileri, olası toksisitenin biyogöstergeleri olan alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), üre ve total bilirubin (TBILI) seviyeleri, apoptotik/nekrotik hücre ölümünün belirlenmesi, oksidatif stres parametreleri belirlenerek; olası hepatotoksisiteleri ve mekanizmaları değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; Klorjilin sitotoksisiteyi indüklemiş ve ALT, AST ve üre miktarlarını arttırmıştır. Selejilin ALT, AST ve üre seviyelerini azaltmıştır. Tüm ilaçlar apoptotik süreçleri ve oksidatif stresi indüklemiş; fakat moklobemid pozitif kontrole kıyasla anlamlı reaktif oksijen türleri (ROT) artışına yol açmıştır. Tüm sonuçlar değerlendirildiğinde, klorjilin diğer ajanlara göre daha fazla hepatotoksisite belirtecinde anlamlı farklılıklara yol açmıştır. Sonuç olarak bu tez çalışmasında hem MAO inhibitörlerinin hepatotoksisite izlemi gerçekleştirilmiş hem de preklinik dönemde tespiti oldukça zor fakat sonuçları yıkıcı olabilen İİKH için de diğer ilaçlar açısından bir izlem yöntemi ortaya konmuştur.

Enzim inhibitörleriEnzimlerKaraciğer+7
İlknur Sıla Leblebici
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel olarak diyabet oluşturulmuş ratlarda Sispilatin'in nefrotoksisitesine karşı likopenin etkileri

Günümüzde diyabet ve kanser milyonlarca insanı etkileyen önemli hastalıklardır. Diyabete bağlı böbrek hasarları ve kanser tedavisinde kullanılan sisplatin'in en önemli yan etkilerinden biri böbreklerde oluşturduğu nefrotoksisitedir. Bu çalışmada; deneysel diyabet oluşturulmuş ratlarda sisplatin tarafından oluşturulan nefrotoksisteye karşı, likopenin'in muhtemel koruyucu özellikleri araştırılmıştır. Çalışmada, ratlar 5 gruba bölünmüş ve ilk grup kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Diğer gruplar ise STZ ile deneysel diyabet modeli oluşturulmuş gruplar olup ikinci grup tek başına diyabet grubu, üçüncü grup diyabet+sisplatin grubu, dördüncü grup diyabet+likopen grubu, beşinci grup ise diyabet + sisplatin + likopen grubu olarak belirlenmiştir. Dekapite edilen ratlardan kan ve böbrek dokuları alınarak plazmada üre ve kreatinin düzeyleri otoanalizör yardımı ile böbrek dokusunda oksidatif stres parametrelerinden MDA, CAT ve indirgenmiş GSH düzeyleri ise spektrofotometrik yöntemlerle belirlenmiştir. Çalışma sonucunda plazma üre, kreatinin ve böbrek dokusu MDA düzeylerinin, diyabet ve sisplatin uygulamalarına (grup 2 ve 3) bağlı olarak artışlar gösterdiği; buna karşın, böbrek dokusunda CAT ve GSH düzeylerinin ise azaldığı belirlenmiştir. Diyabet ve sisplatin ile eşzamanlı likopen uygulamalarının oluşan bu nefrotoksiste bulgularını kısmen iyileştirdiği ve hem diyabet hem de sisplatin tarafından oluşturulan böbrek hasarlarının ise likopen uygulamalarıyla hafifletilebileceği kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Diyabet, Sisplatin, Nefrotoksisite, Likopen, Rat

Diabetes mellitus-deneyselLikopenNefrotoksisite+2
Gülden Göçük
Fırat University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Deneyel olarak diyabet oluşturulmuş ratlarda sisplatinin neden olduğu nefrotoksisiteye karşı curcuminin koruyucu etkileri

Diyabet ve kanser günümüzde yaygın görülen ve birçok problemi beraberinde getiren önemli hastalıklardır. Kanser tedavisinde kullanılan sisplatin?in en önemli yan etkisi böbreklerde oluşturduğu nefrotoksisitedir. Bu çalışmada, deneysel olarak diyabet oluşturulmuş ratlarda sisplatinin meydana getirdiği nefrotoksisiteye karşı curcumin?in muhtemel koruyucu özellikleri araştırılmıştır. Çalışmada ratlar 5 gruba bölünmüş ve ilk grup kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Diğer gruplarda streptozotosin ile deneysel diyabet modeli oluşturulmuş ve ikinci grup diyabet oluşturulan grup, üçüncü grup diyabet+sisplatin grubu, dördüncü grup diyabet+curcumin grubu, beşinci grup ise diyabet+sisplatin+curcumin grubu olarak belirlenmiştir. Araştırmaya alınan ratlardan kan ve böbrek dokuları alınarak plazmada üre ve kreatinin düzeyleri otoanalizör cihazı yardımı ile böbrek dokusunda oksidatif stres parametrelerinden malondialdehit (MDA) katalaz (CAT) ve indirgenmiş glutatyon (GSH) düzeyleri ise spektrofotometrik yöntemlerle belirlenmiştir. Plazma üre/ kreatinin ve böbrek dokusu MDA düzeylerinin diyabet ve sisplatin uygulamalarına bağlı olarak artışlar gösterdiği, buna karşın böbrek dokusunda katalaz ve GSH düzeylerinin azaldığı belirlenmiştir. Curcumin uygulamalarının oluşan bu nefrotoksisite bulgularını kısmen iyileştirdiği ve hem diyabet hem de sisplatin tarafından oluşturulan böbrek hasarlarının curcumin uygulamalarıyla hafifletilebileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Sisplatin, Nefrotoksisite, Curcumin, Rat

Diabetes mellitusKurkuminNefrotoksisite+2
Serpil Bayrakdar
Fırat University · Institute of Health Sciences
2013
00