
2,446
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Over kanserinde klinik ve laboratuvar parametrelerin sağkalım ileilişkisi
Giriş ve amaç: Over kanseri, jinekolojik kanserler arasında en sık görülen ikinci kanserdir ve ayrıca en sık ölüm sebebidir. Over kanserinin prognozu hastalığın evresiyle yakın ilişkilidir. Literatürde over kanseri ile ilgili olarak klinik ve laboratuar parametreleri ile sağkalım arasındaki ilişkiyi gösteren yeterli çalışma mevcut değildir. Bu nedenle çalışmamızda, over kanserli hastaların tanı anındaki evreleri, metastaz yerleri, parite ve gravite sayıları, menopoz yaşları, uygulanan tedaviler, laboratuar parametreleri (CA-125, CEA, CRP, albumin, kreatinin) ile genel sağ kalım (GS) ve progresyonsuz sağ kalım (PFS) arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmada, 11.04.2012 ile 18.12.2020 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalına başvurmuş ve over kanseri nedeniyle tedavi edilen 83 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların GS, PFS ve demogratif verileri ile , laboratuar parametrelerini, tanı anındaki evrelerini, metastaz yerlerini karşılaştırdık. Bulgular: Hastaların tanı anında ortanca yaşı 57 (min-max:18-85) idi. Menapoz döneminde olan 70 hastanın ortanca menapoz yaşı 48 (min-max:18-57) idi. Tanı anında 63 hastada asit mevcuttu. Hastalarda en sık saptanan histopatolojik alt tip HGSC (High grade serous carcinoma) (65 hasta) iken en az saptanan alt tip ise brenner tümörü idi. Tüm hastaların %41'i (34 hasta) tanı anında Evre IIIC hastalığa sahipti. Hastaların %72.3'ünde (60 hasta) tanı anında metastatik lezyonlar mevcuttu. En sık metastaz yeri %37.3 (31 hasta) ile kolon ve ince bağırsak idi. Hastaların %26.5'inde (22 hasta) WT1 ile boyanma mevcuttu. Östrojen ile boyanma oranı %34.9 (29 hasta) ve progesteron ile boyanma oranı ise %30.1 (25 hasta) idi. Hastaların ortalama GS 36.85±24.18 ay ve ortanca GS 31.5 (1.4-91.8) ay olarak hesaplandı. Elde ettiğimiz verilere göre ortanca sağkalım oranı 12 ay için %93, 24 ay için %81.6, 36 ay için %69.9 ve 60 ay için ise %43.9 idi. Çalışmamızda hastaların tanı anındaki CA-125 ve WT1 boyanma özelliği ile GS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Hastaların GS süresi tanı anındaki CA125 değeri düşük olanlarda yüksek saptandı (p=0.011). Aynı şekilde tümörü WT1 ile boyanma özelliği göstermeyen hastaların GS süresi anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.036). Hastaların ortalama PFS süresi 19.12 ± 16.33 ay, ortanca PFS süresi ise 13 (12 -91.8) ay olarak saptandı. Çalışmamızda WT1 boyanma özelliği ile PFS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.040). Tümörü WT1 ile boyanma özelliği gösteren hastaların PFS anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda over kanserinde postmenopozal dönemde batında asitin çok sık bir bulgu olduğu görülmektedir. Özellikle erken postmenapozal kadınlarda yeni gelişen asitte over kanseri ayırıcı tanı olarak mutlaka akılda bulundurulmalıdır. Ayrıca çalışmamızın sonuçlarına göre over kanserli hastalarda metastaz açısından ilk değerlendirilmesi gereken sisteminin gastrointestinal sistem olduğu görülmektedir. Genel sağkalımı göstermede WT1 ve tanı anındaki CA125 düzeyinin önemli birer belirteç olduğu düşünülmektedir. Tek başına bir parametrenin PFS'i tahmin etmede yeterli olmayacağı görülmektedir. Birden çok parametreyi bir arada kullanarak geliştirilecek modeller ile PFS tahmin çalışmalarının daha doğru sonuçlar verebileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Genel sağkalım; Progresyonsuz sağkalım; WT-1; Östrojen; Progresteron; Over kanseri
Beta talasemi major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliğinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Beta Talasemi Major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliği varlığının Fekal Elastaz-1 düzeyi ile değerlendirilmesi ve sonuçların klinik ve laboratuvar verileri ile korele edilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji ve Gastroenteroloji polikliniklerine 02 Ağustos 2021-15 Eylül 2021 tarihleri arasında başvuran 40 beta talasemi majör tanılı hasta ve 42 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışma prospektif çalışma niteliğindedir. Çalışmamızda; hasta ve gönüllülerden kan ve taze gaita örnekleri alınmış olup, kontrol grubu ile hasta grubu arasında biyokimya, hemogram, demir parametreleri ve Fekal elastaz-1 düzeyi karşılaştırıldı. Bulgular: PEY tanısında, Fe-1 düzeyi temel alındığındaFe-1>200 normal, 100-199 arası hafif-orta PEY, <100 ise şiddetli PEY olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda BTM grubunda; 15'i (%37,5) normal, 5'i (%12,5) hafif-orta PEY, 20'si (%50) şiddetli PEY olarak saptandı. Kontrol grubunda; 33'i (%78,57) normal, 3'ü (%7,14) hafif-orta PEY, 6'sı (%14,29) şiddetli PEY olarak saptandı. Fe-1 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Laboratuvar parametreleri incelendiğinde üre, BUN,total protein, total bilirubin, direk bilirubin, indirek bilirubin, AST, ALP, GGT, LDH, trigliserid,serum demir, ferritin, lökosit, nötrofil, trombosit ve lenfosit değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0,05).Aksine, kreatinin, total kolesterol, LDL kolesterol ve HDL kolesterol, UIBC, TIBC, MCV ve Hb değerleri ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmadatransfüzyon bağımlı BTM hastalarının demir birikimi ile PEY arasındaki ilişki araştırılmış ve gösterilmiştir. Transfüzyon bağımlı BTM hastalarında Fe-1 düzeyi düşük saptanmıştır. Bu sonuçlar, Fe-1 ölçümünün BTM hastalarında PEY tanısında kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Beta talasemi majör, fekal elastaz, ekzokrin pankreas yetmezliği
Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarında karaciğer yağlanmasının ve pankreas yağlanmasının sıklığının araştırılması
Amaç: Merkezimizde tedavi gören kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarının pankreas ve karaciğer yağlanması ile olan ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hepatoloji polikliniğinde takipli non-sirotik Wilson Hastalığı, kronik hepatit B, kronik hepatit C tanısı almış hastalar alınmıştır. Hepatoloji polikliniğinde takipli 3660 hasta retrospektif olarak taranmış olup 1622 kronik hepatit B hastası, 679 kronik hepatit C hastası, 78 Wilson hastalığı olan hasta olduğu tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine göre bilgisayarlı tomografi görüntüleri olan 218 kronik hepatit B hastasından 48'ine, 202 kronik hepatit C hastasından 56'sına, 37 Wilson hastasının 35'ine çalışmada yer verildi. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 55'ti. Pankreas ortalama (tomografik olarak pankreas baş, gövde ve kuyruk bölümlerinin dansitelerinin ortalaması) değerine göre kronik hepatit C (KHC) tanısı olan hastalarda pankreas yağlanması kronik hepatit B (KHB) ve Wilson hastalığı (WH) tanılı hastalara göre anlamlı şekilde artmış saptandı (p:0,003). Hastalar pankreas ortalama, pankreas dalak farkı (pankreas ortalama değerinden dalak dansitesinin çıkarılmasıyla elde edilen dansite değeri) ve pankreas dalak oranına (pankreas ortalama dansitesi ve dalak dansitesi oranı) göre değerlendirildiğinde sırasıyla üç parametrede de karaciğer yağlanması ile aralarında anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,389)(p:0,277)(p:0,590). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta yağlanma olmayanlara göre eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p:0,025). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta olmayanlara göre üre anlamlı şekilde düşük bulundu (p:0,024)(p:0,011). Pankreas dalak farkına göre bakıldığında yağlanma olan grupta olmayanlara göre globulin anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0,043). Pankreas yağlanması için ortalama, dalak farkı ve dalak oranına göre her üç değerlendirmede de pankreas yağlanması olmayan grubun yaş ortalaması daha düşük bulunmuştur (p:0,001)(p:0,023)(p:0,001). Sonuç: Genel sonuçlara bakıldığında KHC hastalarında diğer iki hastalık grubuna göre anlamlı şekilde pankreas yağlanması olduğu saptandı (pankreas ortalama ve pankreas dalak oranına göre) ( p=0,003 p=0,039). Her üç değerlendirme metoduna göre pankreas yağlanması ile; yaş arasında anlamlı ilişki saptanmışken (p<0,05), karaciğer yağlanması ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Pankreas ortalama metoduna göre pankreas yağlanması ile VKİ arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,029). Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit C, kronik hepatit B, Wilson hastalığı, karaciğer yağlanması, pankreas yağlanması
Fonksiyonel kabızlık ve irritable bağırsak sendromlu hastalarda klinik ve anorektal manometri bulgularının karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Kabızlık erişkin hayatta karşılaşılan en yaygın sindirim problemidir. Hastaların bağırsak işlevinde meydana gelen organik veya organik sebebe bağlı olmayan (fonksiyonel) bozukluklar bütünüdür. Literatüre göre anorektal manometri fonksiyonel dışkılama bozukluğu için birinci basamak bir tanı aracı olarak kabul edilmiştir. Tüm literatürde fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarını içeren anorektal manometri çalışmaları yetersizdir. Bu nedenle kliniğimize başvuran fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarında anorektal manometri verilerinin karşılaştırmalı analizlerini yaparak bu çalışma ile literatüre katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Materyal-Metod: Çalışmamıza, organik bir hastalığı bulunmayan fonksiyonel kabızlık olan 28 hasta ve IBS-K olan 28 hasta dahil edilmiştir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K tespit edilmiş hastalarda ise proktolojik muayene tamamlandıktan sonra, kalibre edilmiş anorektal manometri kateteri kayganlaştırıcı uygulandı. Manometri anal kanaldan yerleştirildi ve ölçümler yapıldı. Anorektal manometri ile; dinlenme anal kanal basıncı, sıkma anal kanal basıncı, tahammül (endurance) sıkma süresi, rektal hiposensitivite için ilk duyum, ilk sıkışma, çok sıkışma defekasyon hissi ve maksimum tolere edilen hacim, öksürük refleksi, rektoanal inhibitor refleks, balon ekspülsiyon testi, ıkınma sonrası gevşeme basıncı parametreleri, fonksiyonel dışkılama olup olmadığı, dışkılama bozukluğu tipi tek tek değerlendirildi. Bulgular: Roma IV kriterlerine göre fonksiyonel kabızlık ve İBS-K olarak çalışmaya alınan 56 hastanın 22 si erkek, 34 ise kadındı. Haftalık dışkılama sıklığı İBS-K kolunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla saptandı. İBS-K kolundaki hastalar haftalık ortalama 6,04 dışkılama sıklığına sahipken, fonksiyonel kabızlık kolundaki hastalar 2,14 ortalama dışkılama sıklığına sahipti (p=0,001). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık hastalarının %75'i kadın hasta iken, İBS-K grubunda erkek hastalar çoğunluktadır (%53,6). Hasta grupları arasında cinsiyet yönünden anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,029). Yetersiz boşalma çalışmamızda da fonksiyonel kabızlık kolunda anlamlı ölçüde daha sık saptanmıştır (p=0,016). Aşırı ıkınma veya zorlanma fonksiyonel kabızlık kolunda, İBS-K koluna göre istatistiksel anlamlı olarak daha sıktır (p=0,001). Verilerimize göre İBS-K ve fonksiyonel kabızlık kolları arasında sıkma anal kanal basıncında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. İBS-K kolunda sıkma anal kanal basıncı ortalama 124,93 medyan 112 iken, fonksiyonel kabızlık kolunda ortalama 95,75 medyan 96 olmak üzere daha düşük saptanmıştır (p=0,011). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık kolunda, çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacmi anormal olan hastalar %35,7 iken İBS-K kolunda %10,7 olarak saptanmıştır. Çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacimde her iki kol arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,027). Sonuç ve Öneriler: Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarında kolonoskopik incelemelerin %90 ve üzerinde benzer ve normal olarak raporlanması hastalıkların ayrımlarını yapmak açısından yeni yöntem arayışına sebep olmuştur. Anorektal manometri yöntemi kısa tetkik süresi ve fonksiyonel kabızlık ve İBS-K ayrımı açısından değerli veriler içermesi sebebiyle sık kullanım alanına sahip olacaktır. Çalışmamızda da kısıtlı hasta sayısına rağmen anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık, İBS-K ayrımında önemli veriler elde edilmiştir. Literatürde yapılan çalışmalar bölgesel olarak ciddi farklılıklar göstermektedir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarının ayrımında ve fonksiyonel dışkılama bozukluğunun tespitinde anorektal manometrideki hacim ve basınç değerlerinin standartizasyonu bulunmamaktadır. Bölgesel çalışmalarca ortaya konulan ortalama hacim ve basınç değerleri tanıda önemli rol oynayacaktır. Bölgemizde anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarını değerlendiren kısıtlı çalışma bulunması nedeniyle çalışmamızdaki veriler önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: fonksiyonel kabızlık, irritabıl bağırsak sendromu, anorektal manometri
İnterstisyel akciğer hastalığı ile yönlendirilen hastaların romatolojik değerlendirme sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi
Çalışmamızın amacı interstisyel akciğer hastalığı (İAH) tespit edilerek etiyoloji araştırılması için romatolojiye yönlendirilen hastalarda; romatolojik hastalık ilişkili interstisyel akciğer hastalığı (RH-İAH) ve otoimmün özelliklere sahip interstisyel pnömoni (İPAF) prevalansını araştırmak, sınıflandırmak ve ayırıcı tanıda klinik pratikte kullanılabilecek parametreleri belirlemektir. Çalışmada, 2010 - 2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğinde İAH tespit edilen ve etiyoloji araştırılması için Romatoloji Bilim Dalı polikliniğe yönlendirilen 226 hastanın demografik ve klinik özellikleri, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri, patoloji raporları, tanı ve tedavileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar; İAH etiyolojisine göre romatoloji dışı İAH, İPAF, RH-İAH olarak 3 ana gruba ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %49,1'i (n=111) romatoloji dışı İAH, %20,8'i (n=47) İPAF, %30,1'i (n=68) RH-İAH olarak değerlendirildi. RH-İAH gurubunda; ilişkili hastalık olarak en sık %41,1 (n=28) Sjögren sendromu (SjS) görüldü. İPAF grubunun; %55'i kadın, yaş ortalaması 68,47±11,93 yıl bulundu. Hastaların %49'unda olağan interstisyel pnömoni (UİP) paterni görüldü. İPAF sınıflandırma kriterlerine göre; klinik bulgularda %25 eklem tutulumu, serolojik bulgularda %62 antinükleer antikor (ANA) pozitifliği, morfolojik bulgularda %21 nonspesifik interstisyel pnömoni (NSİP) paterni en sık görüldü. RH-İAH ve İPAF grubunu romatoloji dışı İAH grubundan ayırmada etkili beş bağımsız faktör belirlendi. Bunlar; komorbidite, cilt lezyonu, eklem tutulumu, tükürük bezi biyopsisi patoloji varlığı ve ANA pozitifliği idi. Bu etkenlerin romatolojik takip gerektiren, immünsüpresif tedavi adayı hastaları belirlemede klinik pratiğimize katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Nakil öncesi kardiyovasküler hastalık varlığının böbrek nakli sonrası greft ve hasta sağkalım sonuçları üzerine etkisinin retrospektif analizi
Bu retrospektif çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Ocak 2006 – Mayıs 2019 tarihleri arasında böbrek transplantasyonu yapılan 599 hastada, böbrek nakli sonrası kardiyovasküler olay gelişen hastaların özellikleri ve risk faktörleri araştırıldı. Nakil sonrası kardiyovasküler olay varlığının greft ve hasta sağkalımı üzerine olan etkileri incelendi. Serimizde nakil sonrası kardiyovasküler olay sıklığı %14.69 idi. Çalışmamız Çalışmamız serebrovasküler olay ilişkili hemipleji varlığının, nakil öncesi yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) düzeyinin, nakil sonrası dislipideminin, kalp kapak hastalığı varlığının, nakil sonrası hipertansiyonun ve Pre-operatif dönemle karşılaştırıldığında 1. yıl ürik asit düzeylerinin yüksekliğinin, kardiyovasküler olay gelişimi için bağımsız risk faktörleri olduğunu belirledi. Enterik kaplı mycophenolate sodium (EC-MPS) + takrolimus (Tac) + prednizolon (P) immünsüpresif rejim kullanımı, kardiyovasküler riski azalttı. Transplant öncesi diyaliz süresi, nakil öncesi SCORE ve Charlson komorbite indeksleri, hasta sağkalım analizinde mortallite için risk faktörleri idi. Donör yaşı, Post-operatif konjestif kalp yetmezliği, nakil öncesi Charlson komorbidite indeksi ise greft sağkalımı analizinde greft yetmezliği ile ilişkili faktörlerdi. Nakil sonrası kardiyovasküler hastalıklar, hasta ve greft sağkalımını tehdit eden önemli nedenlerden biridir. Başarılı bir böbrek nakli için geleneksel risk faktörlerinin agresif yönetimi ve kardiyovasküler hasarın en aza indirilmesi şarttır. Nakil hekimleri, skorlama sistemlerini kullanarak nakil sonrası takipte kardiyovasküler riski hesaplayabilir. Bu amaçla yapılacak çok merkezli çalışmalar, kardiyovasküler komplikasyon riski taşıyan alıcılarda tedavi algoritmalarının geliştirilmesine yardımcı olacaktır.
Nonalkolik steatohepatit hastalarının retrospektif onuncu yıl değerlendirmesi
Çalışmamızın amacı karaciğer biyopsisi yapılıp nonalkolik steatohepatit (NASH) tanısı koyulan ve gastroenteroloji polikliniğinde takibe alınan hastaların; tanı anından itibaren 10 yıllık süreçte takipleri yapılarak tanı anı ve onuncu yıl karşılaştırmalı değerlendirmesinin yapılması, NASH varlığında belirtilen klinik ve laboratuvar parametreleri eşliğinde hastaların onuncu yıl üst batın ultrasonografileri de yapılarak siroza ilerleme, hepatosellüler kanser gelişmesi, mortalite üzerine etkilerinin incelenmesi, hastalığın takibinde kullanılacak klinik parametrelerin belirlenmesi, hastalığın seyrinde etkili olabilecek değişken laboratuvar parametrelerinin tespit edilmesidir. Bu çalışmada; Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde Ocak 2004 – Ocak 2020 tarihleri arasında karaciğer biyopsisi yapılarak NASH tanısı almış 18 yaş üstü hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri, patoloji raporları, tanı ve tedavileri retrospektif olarak incelendi. Yapılan karaciğer biyopsisi ile tanı almış hastaların 10 yıllık takip süreçlerinde hastaların tanı anı ve onuncu yıl verileri karşılaştırıldı. Varolan komorbid hastalıklar değerlendirildi ve en sık olarak %85,20 (n=23) oranında en sık olarak diyabet varlığı gözlendi. Tanı anı ve 10 yıl sonundaki AST ve ALT ölçümleri incelendiğinde anlamlı farklılık mevcuttu. 10 yıllık takip sonundaki ölçümlerde AST (p=0,017) ve ALT (p=0,002) değerlerinde düşüş gözlendi. Komorbid hastalık olarak diyabet varlığı ve laboratuvar parametresi olarak AST ve ALT değerlerinin düzeyi hastalığın takibinde hastalık gidişatını belirlemek için klinik pratiğimize katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Sistemik skleroz ve sistemik skleroz vasküler tutulumunda semaforin 3a düzeyinin belirlenmesi
Amaç: Semaforin 3A immünmodülatuvar bir molekül olup inflamatuvar ve romatolojik hastalıklarda düzeyi azalmaktadır. Anjiogenez üzerine de etkileri olması nedeniyle sistemik skleroz ve vasküler tutulumla giden sistemik skleroz ayrımında erken bir belirteç olarak kullanılabileceği düşünülerek, sağlıklı kontrol grubu ile sistemik skleroz hastalarının semaforin düzeyinin karşılaştırılması hedeflenmektedir. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmaya Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi-Ankara Şehir Hastanesi Romatoloji Kliniğine başvuran 18-70 yaş arası sistemik skleroza sekonder renal kriz, dijital ülser, pulmoner arteryel hipertansiyon öyküsü olan 21 hasta; sistemik skleroza bağlı digital ülser, pulmoner arteryel hipertansiyon, renal kriz gelişmeyen 35 hasta dahil edilmiştir. Dahiliye-Romatoloji Polikliniğine başvuran, sistemik hastalığı olmayan, malignite ve otoimmun hastalık tanısı olmayan, aktif trombo-embolik hastalığı olmayan, tromboz öyküsü bulunmayan, kronik böbrek hastalığı olmayan, sağlıklı-hasta 31 gönüllü birey dahil edilmiştir. Romatoloji poliklinik epikrizleri, yeniden değerlendirme notları, hastalar ile görüşülerek edinilen anamnez ve muayene bilgileri ile veriler derlendi. Hasta ve kontrol grubunun demografik bilgileri (yaş, cinsiyet), sigara kullanımı, tanı yılı, ek hastalıkları, digital ülser öyküsü, klinik bulguları (digital ülser, sklerodaktili, Raynaud fenomeni, kalsinozis, artrit, telenjiektazi, kardiyak tutulum, gastrointestinal tutulum, pulmoner tutulum), tedavileri, laboratuvar değerleri, ekokardiyografi bulguları, seroloji otoantikorlar, proteinüri düzeyleri, aktivite skorları tespit edilip kaydedildi. Semaforin 3A düzeyi olarak Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya digital ülser ve pulmoner arteriyel hipertansiyonu olan 21 vasküler, 35 vasküler dışı toplam 56 sistemik skleroz hastası ile 31 gönüllü birey dahil edildi. 56 sistemik skleroz hastasının ortalama serum semaforin 3A düzeyi 47,85 ng/ml (± 11,88), kontrol grubunun serum semaforin 3A düzeyi 57,6 (± 19.81), vasküler grup 44,31 ng/ml (±5,87), vasküler dışı grup 49,96 ng/ml olarak tespit edildi. Bu sonuçlara göre hasta grubun serum sema3A düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,016). Vasküler grubun serum sema3A düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük tespit edildi (p= 0,01). Vasküler sistemik skleroz hastalarının serum semaforin 3A düzeyi (44,32 ng/dl) vasküler dışı sistemik skleroz hastalarının serum semaforin 3A düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı olarak şekilde düşük bulunmuştur (p= 0,04). Hastaların Modifiye Rodnan Cilt Skoru ve Valentini aktivite indeksleri ile semaforin 3A, CRP, ESR ve fibrinojen değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Sonuç: Tüm sistemik skleroz hastalarının semaforin 3A düzeyi kontrol grubuna göre düşük bulundu. Vasküler grupta yer alan sistemik skleroz hastalarının semaforin 3A düzeyi, kontrol ve vasküler dışı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu. Vasküler grubun vasküler dışı gruba göre düşük bulunması semaforin 3A'nın vaskülopati patogenezinde yer almakta olduğunu, bu alanda bir belirteç olarak kullanılması için araştırılması gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Sistemik Skleroz, Skleroderma, Semaforin 3A, Vasküler, Vaskülopati
Crohn hastalarında oksidatif ve nitrozatif stresin araştırılması
Crohn Hastalığı, ağızdan anüse kadar tüm gastrointestinal sistemi etkileyebilen, atlamalı tutulum ile karakterize, relaps ve remisyonlarla seyreden bir inflamatuar barsak hastalığıdır. Crohn hastalığı gelişiminde; barsak mikrobiyomundaki değişiklikler, intestinal mukozadaki bozulmalar ve genetik faktörler sorumlu tutulmaktadır. Ayrıca oksidatif stresin hastalığı karakterize eden doku hasarına ve fibrozisine önemli bir katkı yaptığı düşünülmektedir. Crohn hastalarında artan reaktif oksijen türlerininseviyeleri ile azalmış antioksidan savunma arasındaki dengesizlik ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı; dinamik tiyol/disülfit homeostazının, glutatyonun, glutatyon peroksidazın, miyeloperoksidazın, 3-nitrotirozin ve nitrik oksitinCrohn hastalığı patofizyolojisine olası katkılarını belirlemek ve değerlendirmektir. 01.06.2021 ile 30.10.2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalına başvurmuş ve Crohn hastalığı ile takipli 38 remisyondave 38 yeni tanılı aktif hasta olmak üzere toplam 76 hasta prospektif olarak çalışmaya alındı.Çalışmaya alınan tüm hastaların yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, hastalık yaşı, sigara içme durumu, takiplerde rutin olarak bakılan tam kan sayımı ve biyokimyasal parametreler ile oksidatif stres ve nitrozatif stres markerları kayıt altına alındı. NO, MPO, 3-NT, doğal tiyol, total tiyol, doğal/total tiyol, disülfit/doğal tiyol, disülfit/total tiyol markerları aktif hastalık, remisyon grubu ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldı. Hem aktif hastalık grubunda hem de remisyon grubunda glutatyon ve glutatyon peroksidaz enzim aktivite düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.001). Nitrozatif stres markerlarından olan nitrik oksit düzeyi aktif hastalık ve remisyon grubunda anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0.001). Miyeloperoksidaz enzimi ve 3-nitrotirozin düzeyleri ise her iki grupta da anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.001). Tiyol/disülfit homeostazının göstergelerinden olan doğal tiyol, total tiyol düzeyi ve doğal /total tiyol oranı sadece aktif hastalık grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük tespit edilmiştir(sırasıyla p<0.001, p<0.01 ve p<0.001). Disülfit düzeyi, disülfit/doğal tiyol ve disülfit/total tiyol oranları ise aktif hastalık grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek tespit edilmiştir (sırasıylap<0.01, p<0.001 ve p<0.001). ÇalışmamızdaCrohn Hastalığı'nda oksidatif stres özellikle aktif hastalık döneminde artmış olup tiyol/disülfit mekanizması oksidasyon lehine bozulmuştur. Aktif hastalık grubunda; antioksidan düzeylerinde azalma, oksidatif stres belirteçlerinde artış olması bizlere bu sonuçların hastalardaki yüksek düzey inflamasyona bağlı olabileceğini göstermiştir. Ayrıca nitrozatif stres belirteçlerinin her birinde farklı sonuçların ortaya çıkması bu konu ile ilgili daha kapsamlı randomize kontrollü çalışmalar yapılması gerektiğini düşündürmüştür.
SARS-Cov-2 tanısı ile yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda modifiye NUTRIC skorun prognoza etkisi
COVID-19 büyük oranda solunum yollarına saldıran bir viral enfeksiyondur. COVID-19 nedeniyle yoğun bakımda takip edilen hastalar, daha yüksek beslenme yetersizliği riski taşırlar ve beslenme durumu, COVID-19 hastaları için hastalık seyrinde önemli bir faktördür. Kritik COVID-19 hastalarının tedavisi uzun bir süreçtir ve beslenme desteği tedavinin önemli bir parçasıdır. Epidemiyolojik verilere göre malnutrisyon, enfeksiyon riski ve şiddetini büyük oranda yükselterek mortalite ve morbiditeye sebep olmaktadır. Kritik Hastada Beslenme Riski (NUTRIC) skoru, Kanadalı araştırmacılar tarafından yoğun bakım hastaları için geliştirilmiştir. Amerikan parenteral ve enteral beslenme topluluğu (ASPEN), NUTRIC skorun yoğun bakım takibindeki hastalarda kullanımını önermiştir. Bu skorlama sistemi yaş, Acute Physiology, Age, and Chronic Health Evaluation skoru (APACHE II skoru), The Sequential Organ Failure Assessment skoru (SOFA skoru), ek hastalık sayısı, yoğun bakım öncesi hastanede yatış süresi ve serum interlökin-6 (IL-6) seviyelerinden oluşur. NUTRIC skorun başka bir versiyonunda serum IL-6 seviyesi bizim gibi birçok merkezde ölçülmediği için skorlamadan çıkarılmış, modifiye NUTRIC (mNUTRIC) skor olarak adlandırılmıştır. Çalışmamız, SARS-CoV-2 tanılı hastalarda, modifiye NUTRIC skorun prognoza etkisini araştırmak amacıyla, retrospektif ve tek merkezli olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya, 69 erkek ve 44 kadın olmak üzere 113 hasta dahil edilmiştir. Modifiye NUTRIC skor açısından değerlendirdiğimiz 113 hastanın istatistiki verilerine göre; cinsiyet, diyabet varlığı, hipertansiyon varlığı, öksürük semptomu varlığı, antihipertansif ilaç kullanımı, exitus olma, yaş, kan kreatinin düzeyi, diyaliz ihtiyacı, vazopressör ihtiyacı, Glaskow koma skalası skoru verileri APACHE II skor, SOFA skor, DIC skor, diyastolik kan basıncı, kan şekeri düzeyi, BUN düzeyi, üre düzeyi, kan pH seviyesi, kan nötrofil sayısı, kan monosit sayısı, kan bazofil sayısı parametrelerine göre modifiye NUTRIC skor 5 üstü ve altı olan hastalar arasında istatistiki olarak anlamlı fark gözlemlenmiştir ve bu durum immünite ve beslenme ilişkisini desteklemektedir. Özellikle viral hastalıklar açısından yüksek riskli olan immün süpresif bireylerde, primer koruma olarak beslenme önerilerinde bulunmak ve beslenme yetersizliğin tanımak, sağlık harcamalarını ve popülasyon bazında mortalite ve morbiditeyi düşüreceğinden klinik pratiğimize entegre edilmelidir.
Romatoid artrit tanılı hastalarda arteriyel damar sertliği ve kapilleroskopik bulgular arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
Romatoid artritli hastalarda arteriyel sertlik endotel hasarına bağlı oluşur ve kardiyovasküler riski belirlemede önemli prediktif değeri vardır. Arteriyel sertlik parametresi olan nabız dalga hızı (PWV) ve yükseltme indeksi (Alx) romatoid artritli hastalarda yüksek bulunmuştur. Kapilleroskopide incelenen tırnak yatağı bulguları ise nonspesifik olup, tortüozite, prominent subpapiller pleksus, filiform uzamış kapillerler ve neoanjigogenezin Romatoid artritte görülme sıklığı artmıştır. Çalışmamızda romatoid artritte sıklığı artmış olan kapilleroskopi bulgularının arteriyel sertlikle korelasyonu incelenerek, bu parametrelerin kardiyovasküler risk açısından prediktiflik değerini saptamaya çalıştık. Düzenli kapiller ektazi (dilatasyon), tortüozite, prominent subpapiller pleksus, filiform uzamış kapillerler ve neoanjigogenez sıklığını romatoid artritte artmış bulduk (sırasıyla p=0.001, p<0.001, p=0.004, p<0.001, p=0.001). Arteriyel sertlik parametreleri olan nabız dalga hızı, yükseltme indeksi, yansıtma büyüklüğü ve çevresel direnci romatoid artritli hastalarda anlamlı şekilde artmış bulduk (Sırasıyla p<0.001, p=0.048, p=0.014, p=0.011). Fakat bu kapilleroskopi parametreleriyle arteriyel sertlik parametrelerinin çapraz karşılaştırmalarında aralarında anlamlı ilişki saptayamadık. Çaprazlaşmış kapillerler romatoid artritli hasta grubunda yüksek çıksa da istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. (p=0.052) Ancak çaprazlaşmış kapillerleri olan hastalarda yükseltme indeksi anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p=0.011) Mikrohemorajisi olan romatoid artritli hasta grubunda nabız dalga hızı ve nabız basıncı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (Sırasıyla p=0.048, p=0.004). Kapiller mikrohemorajinin ve çaprazlaşmış kapillerlerin kardiyovasküler risk açısından prediktif değerlerinin aydınlatılması için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasını öneriyoruz.
Aksiyal spondiloartritli hastalarda anti-tümör nekroz faktör tedavisinin tiroid nodülü ve tiroid fonksiyonları üzerine etkisi
Spondiloartritler, genellikle inflamatuvar bel ağrısı ile kliniğe başvuran, eklem dışındaki birçok organı da tutabilen hastalıklardır. Aksiyel spondiloartropati (AxSpA) ise radyografik bulgusu olmayan spondiloartritler ile radyografik aksiyel bulgusu olan ankilozan spondilit olarak da adlandırılan hastalıkların genel adı olarak tanımlanır. Tümor nekroz faktör (TNF) inhibitörleri, non-steroid anti inflamatuvar ilaçlara (NSAİİ) yetersiz yanıt veren veya intoleransı olan axSpA'lı hastaların tedavisinde temel tedavi ajanı olarak kullanılır. Anti-TNF tedavisinin enfeksiyon insidansında ve malignite riskinde artış gibi birçok yan etkisi bulunur. Tiroid fonksiyonları metabolizmanın düzenlenmesine önemli rol oynar. Tiroid nodülü (TN) ise tiroid bezindeki normal dokulara göre farklı yapıda saptanan, malignite riski sebebiyle önemli lezyonlardır. Malignite şüphesi olan TN'lere ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılır. Bizim çalışmamızda NSAİİ tedavisi alan 58 ve anti-TNF tedavisi alan axSpA tanılı 48 hasta anti-TNF'lerin tiroid fonksiyonları ve tiroid bezi yapısı açısından yan etkilerini araştırmak amacıyla biyokimyasal ve tiroid ultrasonografik (USG) özellikleri yönünden incelenmiştir. Tiroid stimulan hormon (TSH), serbest T4 (fT4), TN varlığı, anti tiroid peroksidaz (anti-TPO) düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Fakat hastalık yaşı arttıkça tiroid hacminin arttığı görüldü. Ayrıca anti-TNF grubunda nodül boyutu daha fazla ve nodüller daha sık multipl saptandı. Ek olarak anti-TNF grubunda TİİAB endikasyonu gerektiren nodül sayısının NSAİİ grubuna göre daha fazla olduğu bulundu. Bu sebeple anti-TNF alan axSpA hastalarının TN açısından USG ile araştırılması ve tiroid karsinomu taramasının yapılması, bu hastalarda olası tiroid karsinomunun erken tanınmasını sağlayabilir.
Geriatrik sendromlara sahip bireylerde ilaç uyumunun değerlendirilmesi
Geriatrik sendromlar 65 yaş üstü hastalarda sık görülen sorunlardır. Bununla birlikte, yaşlı hastalarda çoklu ilaç kullanımına neden olan kronik hastalıklar daha sık görülmektedir. İlaç uyumsuzluğu hastalık kontrolünü güçleştiren birçok kötü sonuca neden olabilirken sağlık sistemine maliyet, hastaneye tekrarlayan yatışlar ve primer hastalığın ilerlemesi gibi ek yükler getirebilir. Bu nedenle yaşlı hastalarda ilaç uyumunun değerlendirilmesi önemlidir. Çalışmamızda, geriatri polikliniğine başvuran 65 yaş ve üzeri toplam 200 birey katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 70.62±4.72 ve %60'ı kadındı. Hastaların ortanca ilaç uyum bildirim ölçeği (İUBÖ) skoru 24 olarak bulunmuştur. Hastalar farklı özelliklere göre gruplandığında kadınlarda erkeklere göre ve depresyon tanısı olan hastalarda olmayanlara göre İUBÖ anlamlı olarak daha düşük olarak bulunmuştur (sırasıyla p=0.018 ve p<0.001). Korelasyon analizine göre İUBÖ ile GDS, FRAİL ve inkontinans ölçeği arasında negatif korelasyon saptanırken (sırasıyla r= -0.345, p<0.001; r= -0.141, p=0.024; r= -0.185 p=0.004) EQ-5D indeks skoru ve SMMI (sırasıyla r=0.271 p<0.001; r=0.162, p=0.011) ile pozitif korelasyon saptanmıştır. Yaş, SMMI, hastalık sayısı, ilaç sayısı, MNA, GDS, MMSE toplam skoru, İnkontinans yaşam kalitesi ölçeği, FRAİL skoru, EQ-5D indeks skoru, Tinetti toplam skoru, yürüme hızı, zamanlı kalk yürü test süresi ve el kavrama gücünün dahil edildiği doğrusal regresyon analizinde SMMI, MNA ve GDS değişkenlerinin İUBÖ skoru için bağımsız öngörücüler olarak bulunmuştur (sırasıyla p = 0,042, B: 1,892; p = 0,003, B: 1,14; ve p = 0,001, B: - 0,134). Çalışmamızın sonucunda düşük kas kütlesi, malnütrisyon ve depresyon tanılarının düşük ilaç uyumu için risk faktörleri olduğu sonucuna varılmıştır ve geriatrik sendromlara sahip her yaşlı bireyin ilaç uyumu açısından değerlendirilmesinin önemini vurgulamıştır.
Kronik böbrek hastalığında vitamin D düzeyi ile klinik ve laboratuvar parametreleri arasındakii ilişki
Kronik böbrek hasarı (KBH) üç aydan uzun süren glomerüler filtrasyon hızı (GFH)<60mL/dk ve/veya GFH bağımsız böbrek hasar belirteçlerinin bulunması ile tanımlanır. Vitamin D eksikliği hem toplumda hem de KBH hastalarında önemli bir problemdir. KBH'de artmış FGF-23 salınımı, yetersiz beslenme, idrarla vitamin D bağlayan protein atılımı,1-a hidroksilaz aktivitesinin baskılanması buna etki eden olası faktörlerdir. KBH'de evre ilerledikçe vitamin D eksikliği artmaktadır. Vitamin D'nin proteinüri, inflamasyon, insülin direnci, kardiyovasküler sistem üzerine etkilerini gösteren birçok çalışma vardır. Çalışmamıza kliniğimize gelen vitamin D bakılan KBH olan 160 hasta dahil edildi (82 erkek, 78 kadın). Retrospektif olarak hastaların verileri tarandı. Hastane veri tabanı üzerinden çalışmada kullanılmak üzere hastaların; yaş, cinsiyet, ek hastalık (diyabet, hipertansiyon vs.), GFH, vitamin D, kalsiyum, fosfor, parathormon düzeyi (PTH), Hba1c,C-reaktif protein(CRP), albümin, proteinüri miktarı ve diyalize girip girmediği bilgilerine ulaşıldı. Vitamin D düzeyi hastanede bakılan ilk değer olarak alınmış olup, replasman sonrası takipler düzenli olmadığı için çalışmaya alınamamıştır. Diğer laboratuvar parametreleri vitamin D düzeyinin alındığı tarihlerdeki değerlerdir. Çalışmamız sonucunda GFH'ye göre KBH evreleri ile vitamin D düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır (p=0.235). Yine primer hastalık ile vitamin D seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p=0.447). Hastaların proteinüri miktarıyla D vitamini seviyesi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,001). CRP seviyeleri ile D vitamini arasında, D vitamini ile PTH, kalsiyum fosfor, albümin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p=0,024 p= 0,020 p= 0,025 p=0,001). D vitamini ile diğer değişkenler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Sonuç olarak çalışmamız kronik böbrek hastalığı ile vitamin D arasındaki ilişkinin önemini vurgulamakta, ancak bu konuda daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, vitamin D3, proteinüri
Post-op donör kreatinin yüksekliği olan renal transplantasyon yapılan hastalarda, donöre ait faktörlerin organ ve hasta surveyine etkisinin incelenmesi: Tek merkez deneyimi
Amaç: Kronik Böbrek Hastalığı (KBH), bütün dünyada sık görülen, morbidite/mortaliteye sebep olan, ülke ekonomilerini zorlayan hastalıkların başında gelmektedir. KBH geri dönüşümsüzdür ve son dönem böbrek yetmezliği geliştikten sonra renal replasman tedavilerine ihtiyaç duyulur. Renal transplantasyon bu tedaviler içinde küratif olan tek tedavidir. Çalışmamızda, renal transplantasyon için donör adayı olan kişilere bağlı faktörlerin alıcıdaki transplante böbreğin surveyine olan etkisini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 1 Ocak 2018-15 Haziran 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Organ Nakli Merkezinde yapılan 344 nakile dair bilgiler retrospektif olarak tarandı ve çalışma kriterlerine uygun 232 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan tüm donörlerin demografik verileri, vücut kitle İndeksi (VKİ), nakil öncesi HgA1c, glomerüler filtrasyon hızı (GFH), mikrototalprotein (MTP), renal rezistivite indeksi ve postop taburcu olurken GFH ile alıcıların 1. yılsonundaki böbrek fonksiyon değerlendirmeleri hastane otomasyon sistemi ve hasta dosyalarından tarandı. Bulgular: Çalışmaya alınan donörler, alıcının nakil sonrası 1. yıldaki takiplerindeki serum kreatinin düzeylerine göre iki gruba ayrıldı (Grup 1 (n=154); alıcının 1. yılı serum kreatinin düzeyi 1,4 mg/dl ve altında olanlar, Grup 2 (n=78); alıcının 1.yılı serum kreatinin düzeyi 1,4 mg/dl'nin üzerinde olanlar). Grup 1'de ortalama donör yaşı (Ort±SS: 47,76 ± 13,79), grup 2'den (Ort±SS: 56,2± 11,10) daha düşüktü (p=0,007). Yani donör yaşı ortalaması daha yüksek olan alıcıların 1. yıldaki serum kreatinin düzeyleri daha yüksek ve renal sağkalım daha düşüktü. HLA uyumları açısından değerlendirildiğinde grup 1'de HLA uyum yüzdesi ortalama 45,48 ± 28,54 iken grup 2'de ortalama 62,23 ± 22,59 idi (p=0,007). Gruplar arasında HLA uyumu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi ve beklenenin aksine HLA uyumu yüksek olan grupta renal sağkalım daha kötü idi. Donörlerin preop serum kreatinin ve de GFH değerleri açısından gruplar arasında herhangi bir fark yokken, donörlerin postop taburcu olurken ortalama serum kreatinin düzeyleri grup 2'de daha yüksek iken (Grup 2 vs Grup 1; 1,15 ± 0,36 vs 1,09 ± 0,24) (p=0,044), ortalama GFH değerleri grup 2'de daha düşüktü (Grup 2 vs Grup 1; 68,47 ± 7,61 vs 78,32 ± 3,84) (p=0,026). Postop taburcu olurken ortalama GFH düşük olan donörlerin alıcılarında 1. yıl renal fonksiyonlar daha kötü idi. Donöre ait diğer parametrelerle (Cinsiyet, VKİ, HgA1c, MTP ve renal rezistivite indeksi) alıcılardaki 1. yıl renal fonksiyonlar açısından anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Sonuç olarak donöre ait operasyon öncesi değerlendirmelerde donör yaşının ve operasyon sonrası donör GFH değerlerinin böbrek nakli alıcılarında ileri dönem renal fonksiyonlar üzerine etkileri olduğunu tespit ettik. Sanılanın aksine HLA uyum yüzdesinin renal fonksiyonlar üzerine etkisi yoktu. Özetle bu bulgular ışığında donör adaylarının değerlendirmelerinde başarılı nakiller için donör adaylarının yaşının ve rutin incelemelerde saptanamayan renal rezerv azlığının daha dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Renal transplantasyon, donör, organ surveyi, mortalite sebepleri,
Diyabetik kronik böbrek hastalığı'nda SGLT-2 inhibötürü kullanımının üriner anjiotensinojen düzeyi üzerine etkisinin araştırılması
Giriş ve amaç: Diyabetik nefropati ve RAS arasındaki ilişki önemli çalışmalarla ortaya konulmuş ve RAS aktivasyonunun ilerleyici nefron kaybına yol açtığı görülmüştür. Biz de bu çalışmada daha önce hiç sodyum-glukoz ko-transporter 2 (SGLT-2) inhibörü kullanmayan kronik böbrek hastalığı ve diyabet birlikteliği bulunan hastalarda yeni başlanan SGLT-2 inhibitörlerinin idrar AGT(anjiotensinojen) düzeyi üzerine etkisini araştırmayı planlandık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, diyabet ve kronik böbrek hastalığı bulunan, daha önce hiç Sodyum-glukoz ko-transporter 2 (SGLT-2) inhibitörü grubu ilaç kullanmamış 88 hasta ile yapıldı.. Her hastadan spot idrar örneği alındı. Spot idrar örneğinden ayrılan idrar örnekleri santrifüj edildi. Numuneler -80 derecede saklandı. İdrar AGT düzeyleri ELİSA(Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemiyle ölçüldü Bulgular: Çalışmamızda 0.ay ve 6.ay UAGT n/l ve İdrar AGT/İdrar Kreatinin Düzeyi (UAGT/ucre) mcg/g değerlerine baktığımızda anlamlı bir düşüş gözlenmiştir (p=0,000 ve p=0,000). SGLT-2 inhibitörü kullanımı sonrası 0.ay ve 6.ay Hba1c değerlerini karşılaştırdığımızda p<0.001 olmak üzere anlamlı derecede düşüş tespit ettik. Sonuç: RAS inhibitörleri ve SGLT-2 inhibitörlerinin birlikte kullanımının sonucunda glomeruler filtrasyon hızında artış, etkin bir glisemik kontrol, kan basıncı kontrolü sağlanmaktadır. Diyabetik nefropatide RAS inhibitörleri ile SGLT-2 inhibitörlerinin kombinasyonu önerilir. Anahtar kelimeler: Üriner anjiotensinojen, renin anjiotensin sistemi, proteinüri, diyabet, kronik böbrek hastalığı
Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti
ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon
Obezlerde bariatrik cerrahi sonrası kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerine etkisi
Giriş-Amaç: Obezite, gün geçtikçe sıklığı artmakta olan ciddi bir sağlık problemidir. Obez hastalar kilo verebilmek için öncelikle diyet, egzersiz ve ilaç kullanımına başvurmakta, bunlarla başarıya ulaşamayan hastalar ise cerrahi yöntemlere yönlendirilmektedirler. Hastaların kilo vermek istemesinin önemli bir nedeni zamanla ortaya çıkan obeziteyle ilişkili komorbid hastalıklardır. İnfertilite de bu komorbid durumlardan biridir. Anti-müllerian hormon, yardımcı üreme tekniklerinde kullanılan ve over rezervini gösteren en güvenilir markerlardan biridir. Bu çalışmanın amacı morbid obez hastalarda bariyatrik cerrahi ile kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Materyal-Metod: Çalışmamıza bariatrik cerrahi planlanan, 18-40 yaş arası, fertil, 70 obez kadın hasta dâhil edildi. Hastaların pre-op ve post-op altıncı aydaki AMH değerleri karşılaştırıldı. Bu hastaların glukoz, LDL, HDL, Trigliserit, total kolesterol, HbA1c, HOMA-IR, insulin, c-peptit, TSH, kortizol, PTH, ürik asit, folik asit, vitamin B12 and ferritin değerleri pre-op ve post-op karşılaştırıldı. 18 yaşından küçük ve 40 yaşından büyük hastalar çalışmaya alınmadı. Bulgular: Pre-op ve post-op AMH ortalama değerleri sırasıyla 130.13 pg/ml (13.21-378.13) ve 609.19 pg/ml (174.48-1244.02) olarak bulundu. Hastaların post-op ölçümlerinde AMH düzeyleri pre-op ölçümlerinden anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0.001). Hastaların beden kitle indeksleri pre-op 45.31 kg/m2, post-op 32.1 kg/m2 olup operasyon sonrası anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.001). Hastaların lipid profili ve glisemik profili de pre-op ve post op olarak karşılaştırıldı. Tüm değerler için anlamlı farklar tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda, obez bireylerde bariatrik cerrahi sonrası over rezervini yansıtan AMH düzeylerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. Operasyon sonrası AMH düzeylerindeki bu anlamlı artışın, obez kadınlarda fertilizasyon potansiyeline olumlu katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak bariatrik cerrahi ile kilo vermek, diyet-egzersiz gibi yöntemlerle kilo veremeyen ve gebelik isteği olan obez kadınlar için uygun bir seçenek olarak gündeme gelebilir. Anahtar sözcükler: AMH, obezite, infertilite, bariatrik cerrahi, over rezervi
Bolus veya sürekli infüzyon 5-fluorourasil uygulamasının arteriyel vazokonstrüksiyon üzerine etkisinin değerlendirilmesi
5-FU ile ilişkili kardiyak toksisite nadir görülmekle birlikte hayati tehlike oluşturabilmektedir. Kardiyak toksisite patogenezi henüz tam olarak açıklanamamış olmakla beraber koroner vazospazm eskiden beri ana tetikleyici neden olarak kabul edilmektedir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar sürekli 5-FU uygulamasının, bolus 5-FU uygulamasına göre daha kardiyotoksik olduğunu düşündürmektedir ancak bolus 5-FU uygulaması ile sürekli infüzyon 5-FU uygulaması arasında, vazospazm sıklığı açısından fark olup olmadığını inceleyen bir çalışma yapılmamıştır. Biz bu çalışmada, bolus 5-FU ve sürekli infüzyon 5-FU uygulaması arasında brakial arter çap değişimi açısından fark olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza toplamda 65 hasta alınmış olup bu hastalardan 33'ü 5-FU bolus tedavi grubunu (Grup 1) kalan 32'si ise 5-FU infüzyon tedavi grubunu (Grup 2) oluşturmaktadır. Grup 1'de bulunan 31 hasta FEC diğer 2 hasta ise FUFA tedavisi alırken; Grup 2'de 4 hasta FOLFIRINOX, kalan 28 hasta ise FOLFOX (±Bevacizumab) tedavisi almıştır. Hastaların tedavi öncesi ve hemen sonrasında brakiyal arter çap ölçümleri aynı cihaz ile aynı radyolog tarafından yapılmış, tedavi öncesi serum kalsiyum, albümin ve hemoglobin değerlerine bakılarak ölçülen boy ve vücut ağırlıklarına göre kitle beden indeksleri hesaplanmıştır. Hastaların tedavi öncesi ve sonrasında brakial arter çap ölçümleri açısından Grup 1 ve Grup 2 arasında anlamlı çap farkı saptanmamış, yaş ve cinsiyet dışında diğer değişkenlerle de çap değişimi arasında ilişki bulunamamıştır. Brakial arter çap değişiminde, 50 yaş üstü hastalarda 50 yaş altı hastalara göre sınırda anlamlı (p=0,056) ve erkek hastalarda kadın hastalara göre anlamlı (p=0,041) değişim saptanmıştır. Her ne kadar hasta alım kriterlerinde kardiyak hastalık öyküsü olan hastalar dışlanmış olsa da yaş artışının 5-FU'nun damar çapındaki daralmayı artırdığını düşünmekteyiz. Hasta sayısı arttığında eğer anlamlı bir farklılık saptanırsa, sürekli 5-FU verilmesiyle daha fazla kardiyotoksik etki olduğunu belirten çalışmaları, vazokonstrüksiyonu göstererek desteklemiş olacağız. Anahtar Kelimeler: 5-fluorourasil, vazokonstrüksiyon, toksisite
Esansiyel trombositoz ve reaktif trombositoz hastalarında eser element düzeylerinin incelenmesi
Giriş-Amaç: Esansiyel trombositoz (ET), kronik miyeloproliferatif neoplaziler arasında yer alan ve trombosit sayısında belirgin artış ile karakterize klonal kök hücre hastalıklarından biridir. Çalışmamızda klonal hücre bozukluğunun neden olduğu anormal trombositozun eser element düzeyleri üzerinde oluşturabileceği değişiklikler ve edinsel hastalığa eser element düzeylerinin etkisi karşılaştırılmıştır. Materyal – Metod: Hastalar; ET tanısı olanlar (Grup1-n=30), demir eksikliği anemisine bağlı reaktif trombositozu olanlar (Grup 2-n=30) ve sağlıklı grup (Grup 3-n=30) olarak sınıflandırıldı. Bu gruplarda alüminyum (Al), bakır (Cu), bor (B), çinko (Zn), demir (Fe), krom (Cr), kobalt (Co), magnezyum (Mg), manganez (Mn), nikel (Ni), selenyum (Se), silisyum (Si) düzeyi ölçüldü. Eser element düzey ölçümünde ICP-OES cihazı kullanıldı. Bulgular: Grup1, 2 ve 3 arası istatistik değerlendirmede Al (p<0,001), Zn (p=0,02), Fe (p<0,001), Co (p=0,01), Mg (p=0,01), Mn (p<0,001), Ni (p<0,001), Se (p<0,001), Si (p<0,001) düzeylerinde anlamlı farklılık izlendi. Anlamlı fark izlenen bu elementler için Grup-1'in grup-2 ile karşılaştırılmasında Mg (p=0,02), Mn (p<0,001), Ni (p<0,001), Co (p=0,04) anlamlı yüksek; Si (p=0,04) anlamlı olarak düşük saptandı. Grup 1'in grup 3 ile karşılaştırılmasında Mn (p=0,02), Ni (p=0,001) Co (p=0,02) anlamlı yüksek; Se (p<0,001), Si (p<0,001), Al (p<0,001) anlamlı olarak düşük saptandı. Grup 2' nin grup 3 ile karşılaştırılmasında ise Se (p<0,001), Mg (p=0,009), Fe (p<0,001), Al (p<0,001), Zn (p=0,02) anlamlı olarak düşük saptandı. Esansiyel trombositoz grubunda takip süresi ile eser element düzeyleri arası değerlendirmede Ni ve Si için anlamlı ilişki saptandı. Ni (p=0,023; r = 0,41) anlamlı yüksek, Si (p=0,04; r=-0,36) anlamlı düşük olarak sonuçlandı. Sonuç: Bu bulgular ışığında çalışmamızda anlamlı farklılık tesbit ettiğimiz eser element (Se, Si, Al, Mg, Mn, Ni, Zn, Co, Fe) düzey yükseklikleri ve düşüklüklerinin çeşitli mekanizmaların gelişmesinin nedeni veya sonucu olabileceğini ve bu konuda daha spesifik araştırmaların esansiyel trombositoz etyopatogenezine ve prognozuna değerli katkılar sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Esansiyel trombositoz, etyopatogenez, prognoz, eser element, reaktif trombositoz
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalarında podosit hasar belirteçlerinin proteinüri ile ilişkisi
Giriş-Amaç: En sık kalıtsal böbrek hastalığı olan otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH); tubulus hücrelerinin anormal proliferasyonu, tubulus hücrelerinden anormal sıvı sekresyonu ve anormal ekstraselüler matriks sentezi neticesinde böbrekte çok sayıda kist gelişimi ile karakterize bir hastalıktır. Tubulointerstisyel hastalıklarda böbrekteki hasar ilerleyen süreçlerde glomerullere de yansıyabilir ve glomerul yapısında yer alan podosit hücrelerinde hasar oluşabilir. Biz bu çalışmada ODPBH hastalarında, podosit slit diyafram bölgesinde yer alan proteinlerden olan podocin ve podosit apikal membran bölgesinde yerleşik olan podocalyxin moleküllerinin idrarla atılım düzeylerini ve bunların proteinüri düzeyi ile olan ilişkisini kontrol grubu ilevkarşılaştırmalı olarak incelemeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmaya 56 ODPBH hastası ve yaş, cinsiyet ve beden kitle indeksi açısından benzer 28 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm katılımcıların demografik bilgileri, komorbid hastalıkları, aile öyküsü, ilaç kullanım bilgileri, ODPBH'de görülen klinik bulgular ve kan basıncı ölçümleri kaydedildi. Katılımcılarda tam kan sayımı, biyokimyasal tetkikler çalışıldı ve MDRD formülü ile glomeruler filtrasyon hızı (GFR) hesaplandı. Spot idrar örneklerinde podocin, podocalyxin ve proteinüri düzeyi çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen ODPBH hastaları hem GFR düzeylerine göre (<60 ml/dk/1.73m2 ve >60 ml/dk/1.73m2) hem de hipertansiyon (HT) eşlik edip etmeme durumuna göre değerlendirildi. Bulgular: ODPBH hastalarında kontrol grubuna göre GFR düzeyi daha düşük, kan basıncı ölçümleri, proteinüri, podocin ve podocalyxin düzeyleri daha yüksek saptandı. GFR düzeyine göre iki ODPBH grubu kıyaslandığında GFR<60 ml/dk/1.73m2 olan grupta kan basıncı ölçümleri, HT görülme sıklığı ve proteinüri düzeyi daha yüksek saptandı. Podocin düzeyi GFR<60 ml/dk/1.73m2 olan grupta GFR>60 ml/dk/1.73m2 olan gruptan ve kontrol grubundan; GFR>60 ml/dk/1.73m2 olan grupta ise kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Podocalyxin düzeyi ise sadece GFR<60 ml/dk/1.73m2 olan gruta kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. HT varlığına göre iki ODPBH grubu kıyaslandığında iki grup arasında proteinüri, podocin ve podocalyxin düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. ODPBH hastalarında podocin ve podocalyxin arasında pozitif, podocin ve GFR arasında negatif bir korelasyon saptanırken; podocalyxin ve GFR arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Podocin düzeyi hem ml/dk/1.73m2 hem de GFR>60 ml/dk/1.73m2 olan ODPBH gruplarında yaş ile negatif yönde korele iken, her iki grupta da ne podocin ne de podocalyxin düzeyleri ile proteinüri düzeyi arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç: ODPBH hastalarında proteinüri ve podosit hücre hasarı sağlıklı popülasyona göre daha sık görülmektedir. Podosit hücrelerindeki hasar düzeyi ile proteinüri düzeyi arasında anlamlı bir ilişki saptanmaması bu hasta grubunda proteinüri oluşum süreci ve düzeyinin sadece glomerul hasarı veya HT varlığı ile açıklanamayacağını, kist oluşum sürecinde farklı patolojik süreçlerin de rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
Dirençli esansiyel hipertansiyonu olan hastalarda helicobacter pylori sıklığı ve helicobacter pylori eradikasyonunun kan basıncı üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Helicobacter pylori (H. pylori) enfeksiyonu dünyada çok yaygın olarak görülen ve yaklaşık dünya popülâsyonun %50 sini etkileyen ve gelişmekte olan ülkelerde daha sık rastlanan bir enfeksiyondur. Son yıllarda H. pylorinin ekstraintestinal olarak birçok patolojiye neden olduğu bilinmektedir. Bu bakterinin trombositopeniden ateroskleroz gelişimine kadar birçok patolojik duruma yol açtığını gösteren çalışmalar her geçen gün artmaktadır. Birçok çalışmada ateroskleroz, migren ve primer Raynaud fenomeni gibi kardiyovasküler hastalıklarda H. pylori enfeksiyonunun rolü araştırılmıştır. Yapılan bir çalışmada hipertansif hastalarda H. pylori sıklığına daha fazla rastlandığı gösterilmiştir. Aynı çalışmada H. pylori eradikasyonu yapıldığında ortalama arterial basıncın azaldığı gösterilmiştir. Çalışmaların bazılarında H. pylori enfeksiyonunun gastrite yol açtığı ve bunun sonucunda hipoklorhidriye neden olup ilaç emilimini azalttığı gösterilmiştir. H. pylori enfeksiyonunun aynı zamanda ilaçların etkisinde azalmaya neden olduğu yapılan çalışma ile gösterilmiştir. Son ESC/ESH kılavuzuna göre biri diüretik olmak üzere 3 ve daha fazla anti-hipertansif ilaçla kan basınçları kontrol altına alınamayan olgular dirençli hipertansiyon olarak kabul edilmiştir. Dirençli hipertansiyon klinik olarak bir sorun olmaya devam etmektedir. Hala mekanizması tam olarak anlaşılmamıştır. Bizde yaptığımız araştırmada dirençli hipertansiyonu olan hastalarda tedaviye yanıtsızlıkta H. pylorinin rolünün araştırılmadığını saptadık. Yukarıda bahsedilen çalışmalarda dikkate alındığında H. pylorinin hem ilaçların emilimini etkileyebilir hem de direkt olarak damar duvarına etkisine bağlı olarak hipertansiyonun kontrolünü zorlaştırdığı düşünülebilir. Bu çalışmada dirençli hipertansiyonu olan hastalarda H. pylori sıklığını ve H. pylori eradikasyon tedavisinin ortalama kan basınçları üzerine etkisini araştırmak istedik. Gereç ve Metod: Araştırmamızda esansiyel hipertansiyon tanısı ile takip edilen biri diüretik olmak üzere en az 3 anti hipertansif ilaç kullanmasına rağmen arterial kan basıncı 140/90 mm-Hg nın altına düşürülemeyen 18 yaşından büyük ve 65 yaşından küçük hastalar dâhil edildi. Bu hastalardan gaitada H. pylori antijeni bakılan ve dirençli hipertansiyonu olan hastalar toplandı. Bütün hastaların ambulatuvar kan basınç monitörizasyonu ile 24 saatlik kan basınçları ölçüldü ve ortalama sistolik 140 mmhg ve/veya diastolik 90 mm-Hg'nın üzerinde olan hastalar çalışmaya alındı. Çalışmaya uygun bulunan hastalar H. pylori pozitif olanlar bir grup negatif olanlar diğer grup olmak üzere ikiye ayrıldı. H. pylori antijeni negatif olan hastalarda tedaviye uyum, tuzsuz beslenme ve kilo vermenin önemi anlatılarak 6 hafta sonra kontrole çağrıldı ve 24 saatlik kan basıncı monitorizasyonu tekrar yapıldı. H. pylori antijeni pozitif olan hastalara 14 günlük standart (lansoprozol, amoksisilin ve klaritromisin) H. pylori eradikasyon tedavisi verildi. Eradikasyon tedavisi bittikten 4 hafta sonraki kontrollerinde dışkıda H. pylori antijeni negatif olanlarda eradikasyon başarılı kabul edildi. Bu hastalarda kontrol ambulatuvar kan basıncı monitorizasyonu ile 24 saatlik takip sonrası kan basınçları ortalamaları alındı. Elde edilen verilerden dirençli hipertansiyonu olan ve daha önceden sekonder bir nedeni bulanamayan esansiyel hipertansiyonlu hastalarda 6 haftalık aralarla elde edilen sistolik ve diyastolik kan basınçları karşılaştırıldı. Sonuç: Bu çalışmada dirençli hipertansiyon olarak kabul edilen ve sekonder hipertansiyonu olmayanlarda H. pylori sıklığı % 24.5 bulunmuştur. H. pylori pozitif hastalar tedavi edildiğinde hem sistolik (26.7 mm-Hg) hemde diastolik (9 mm-Hg) kan basıncında anlamlı düşüşler gözlenmiştir (P=0.002, P=0.011 sırasıyla). Diğer taraftan H. pylori negatif olanlarda tedavi uyumunun arttırılmasına yönelik önerilere rağmen hem sistolik (-0.5 mm-Hg) hem de diastolik (0.3 mm-Hg) kan basıncında anlamlı bir değişiklik olmamıştır (P=0.52, P=0.73, sırasıyla). Bu sonuçlar direçli hipertansiyonu olan hastalarda H. pylori aranması gerektiğini düşündürmektedir. Ve eğer H. pylori pozitif saptanırsa eradikasyon tedavisinin arterial kan basıncı kontrolunu sağlamada yardımcı olabileceğini göstermektedir.
5-fluorourasile bağlı arteryel vazokonstrüksiyon etyolojisinde ürotensin-2'nin rolü
Giriş ve Amaç:5-Fluorourasil (5-FU) gastrointestinal, meme, baş ve boyun kanserleri de dahil olmak üzere birçok malignenside tek başına veya çoklu ilaç terapileri içerisinde yaygın olarak kullanılan bir ilaçtır. Kardiyak toksisitesi az görülüyor olsa dahi hayati tehlike oluşturabilmektedir. Kardiyak toksisite patogenezi henüz tam olarak açıklanamamış olmakla beraber koroner vazospazm eskiden beri ana tetikleyici neden olarak kabul edilmektedir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda sürekli 5-FU ve bolus 5-FU uygulamaları karşılaştırılmış ancak bilinen en güçlü vazokonstriktör medyatör olan ürotensin 2 ele alınmamıştır. Biz bu çalışmamızda sürekli 5-FU, bolus 5-FU uygulaması ve 5-FU hariç tedavi uygulanan hastalarda brakiyal arter çapı ölçümü ve ürotensin 2 düzeylerine bakarak 5-FU bağlı arteryel vazokonstriksiyonda ürotensin 2'nin rolünü bulmayı amaçladık Bulgular:Çalışmaya toplam 132 hasta dahil edildi. Bunlardan 42'si bolus 5-FU tedavisi alan grupta (Grup 1), 51'i infüzyonel 5-FU tedavisi alan grupta (Grup 2), geri kalan 39'u (Grup 3) 5-FU dışında tedavi alan grupta(GRUP3) bulunmaktaydı. Grup 1 deki 31 hasta FEC kemoterapi tedavisi, 2 hasta bolus FUFA tedavisi almışken, Grup 2 deki 7 hasta FOLFİRİNOX tedavisi ve 44 hasta FOLFOX ( ± Bevacizumab) tedavisi almışlardı. Grup 3 deki 13 hasta carboplatin-paklitaxel, 6 hasta cisplatin-gemsitabin, 6 hasta EC, 3 hasta AC, 2 hasta cisplatin-etoposid, 2 hasta gemsitabin ve 7 hasta diğer tedavilerden almıştı. Çalışmaya katılan bütün hastalardan kemoterapi tedavisinden önce ve kemoterapi tedavisinin hemen sonrasında alınan kan numunelerinde Urotensin II, tam kan hücre sayıları, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri analiz edildi. Kemoterapi öncesi ve sonrası brakial arter çaplarında anlamlı bir değişiklik yoktu. Kemoterapi sonrası ürotensin2 düzeyleri başlangıca göre her üç grupda artmaktaydı ancak Grup 1 ve 2 deki artış anlamlı olarak daha fazlaydı. Kemoterapi öncesi ve sonrası brakial arter çapları ve ürotensin 2 düzeyleri ölçümleri yapıldı. Sonuç: Sonuç olarak biz bu çalışmada bolus veya infüzyonel 5-FU uygulamasıyla, en güçlü vazokonstrüktör olan ürotensin 2 değerlerinin artmış olduğunu gösterdik. 5-FU ilişkili kardiyak toksisite patogenezinde ürotensin 2 artışı rol oynuyor olabilir. UII ile 5-FU kardiyak toksisite ilişkisinin daha ayrıntılı araştırılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: ürotensin 2, brakiyal arter çapı, 5-fluoroprimidin, vazokonstriksiyon, toksisite
Beta talasemi minörde serum ürotensin II düzeyi incelenmesi
Giriş ve Amaç: Beta Talasemi Minör (BTM), hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan kronik hemolitik bir anemidir. BTM'de serebrovasküler ve kardiyovasküler olayların daha seyrek görüldüğü yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Ürotensin bilinen en güçlü vazokonstriktör maddedir. Ürotensin II'nin esansiyel hipertansiyonda, konjestif kalp yetmezliğinde, metabolik sendromda, karotis arter stenozunda yükseldiğini gösteren çalışmalar vardır. Biz de çalışmamızda BTM'de olası düşük UII seviyelerinin serebrovasküler ve kardiyovasküler patolojilerin az görülmesinde etkisi olabileceğini düşündük ve BTM hastalarında serum ürotensin II düzeyini incelmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (Grup 1-n:45) ve sağlıklı kontroller (Grup 2-n:46) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Ürotensin II düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. ELISA kitleri kullanılarak ürotensin II ölçümleri yapıldı. Bulgular: BTM grubunda (Grup 1) 45 kişi kontrol grubunda (Grup 2) 46 kişi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan iki grup arasında cinsiyet, yaş, VKİ bakımından fark bulunmadı (p:0.69, p:0,166, p: 0,145). Plazma UII seviyesi ortalaması Grup 1'de 352,65 ±130,46 ng/L, Grup 2'de 222,88 ± 80,44 ng/L saptandı. Grup 1'de istatistiksel olarak anlamı bir şekilde yüksek tesbit edildi (p<0,001). UII düzeylerinin HbA2 ile pozitif yönde anlamlı olarak korelasyon gösterdiği tesbit edildi (p:<0,001, r: 0,482). UII düzeyleri yaş, cinsiyet, VKİ, arasında bir ilişki tesbit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda hipotezimizin tam tersi bir sonuç elde ettik. UII molekülünü Grup 1'de düşük bulmayı bekliyorduk. BTM grubunda yüksek UII düzeylerinin BTM'de meydana gelen inefektif eritropoeze bağlı hemolize ve anemiye sekonder olarak yüksek tesbit edildiği düşünmekteyiz. UII düzeyinin HbA2 ile korelasyon göstermesi bunu destekler niteliktedir. BTM'de iskemik vasküler patolojilerin daha az görülmesinde başka koruyucu faktörlerin etkisine ilişkin daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Anemi, beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, ürotensin II
Neoadjuvan kemoterapi alan meme kanserli hastalarda serum M30 ve M65 düzeylerinin klinik ve patolojik prognostik parametrelerle ilişkisi ve prediktif değeri
Giriş-Amaç: Lokal ileri meme kanseri olan hastalarda verilecek neoadjuvan kemoterapiye cevabın predikte edilebilmesi önemlidir. Hücre iskeleti elemanlarından olan sitokeratin 18'in apoptoz belirteci M30, hem apoptoz hem nekroz belirteci M65 düzeyleri epitelial kanseri olan hastaların takibinde tümör hücre aktivitesini yansıtırlar. Çalışmamızdaki amaç meme kanserinin neoadjuvan tedavisinde M30, M65 ve M65-30 (Nekroz) düzeylerinin prognostik kriterlerle ilişkisi ve prediktif değerinin araştırılmasıdır. Materyal – Metod: Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya neoadjuvan kemoterapi alacak olan meme kanserli yaş ortalaması 46.2 (28-67) olan 41 hasta alındı. Hastalar ilk 4 kür antrasiklin içeren kemoterapi (FEC, AC ya da EC) ardından 12 hafta paklitaksel tedavisi aldı. Tedavi başlamadan (0), 2, 4, ve 8. kürlerden 21 gün sonra kan alınarak ELISA yöntemiyle M30 ve M65 düzeyleri ölçüldü. Bulgular: M30 ve M65 düzeylerindeki artış kürler arasında anlamlı saptanmışken (p<0.05), M65-30'un dağılımında anlamlı ilişki tespit edilememiştir. M30 ve M65 düzeylerinde 4. küre kadar anlamlı bir artış varken, 8. kürde azalma görülmüştür. Ayrıca M30, M65 ve M65-30 ile ER, PR, c-Erb-2, Ki-67, patolojik-T, patolojik-N ve kemoterapi cevabı karşılaştırılmış sadece M65 ile patolojik-N arasında anlamlı bir ilişki (p=0.04) bulunmasına rağmen diğerlerinde anlamlı bir ilişki gözlemlenmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda M30 ve M65 düzeyleri 4. kür sonrasına kadar antrasiklin içeren kemoterapi aldıkları sürece anlamlı olarak artış göstermişken paklitaksel kemoterapisi uygulandıktan 8. Kür sonrası düzeylerinin azaldığı gözlenmiştir. ER, PR, c-Erb-2, Ki-67, patolojik-T, patolojik-N gibi prognostik kriterlerle ilişkisi ve tedaviye yanıt ile ilişkisi tespit edilememiştir. M30 ve M65'in prediktif ve prognostik öneminin değerledirilmesi için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Meme kanseri, M30, M65, neoadjuvan kemoterapi
Endokan ve ateroskleroz risk faktörleri arasındaki ilişki
Giriş: Endotel disfonksiyonu ateroskleroz gelişiminde öncül vasküler patoloji olup uzun vadede ateroskleroz gelişimine ve kardiyovasküler hastalıklara bir zemin oluşturur. Endokan ise endotelden salgılanan bir proteoglikan olup endotel disfonksiyonu ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Biz bu çalışmada ateroskleroz (ASVCD) risk hesaplayıcısı ile elde edilen risk skorlarının serum endokan düzeyi ile korele olup olmadığını araştırdık. Materyal Metod: Bu çalışma kesitsel prospektif ve gözlemsel bir çalışmadır. Çalışmaya 40-75 yaş arasında olan ve sadece ASVCD risk hesaplama aracında kullanılan risk faktörlerine sahip olan veya bu risk faktörlerinden herhangi birini taşımayan bireyler alındı. Tüm katılımcıların ateroskleroz risk faktörleri kaydedildi (yaş, cinsiyet, etnik köken, diyabetes mellitus varlığı, sistolik kan basıncı, sigara, antihipertansif ajan kullanımı, kolesterol düzeyleri) ve ASCVD risk hesaplayıcısı ile bu bireylerde 10 yıllık ve ömür boyu beklenen ateroskleroz ilişkili olay (koroner arter hastalığı, stroke, periferik arter hastalığı gibi) oranları hesaplandı. Katılımcılarda aynı zamanda serum endokan düzeyi ve diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya 92'si erkek olmak üzere toplam 205 katılımcı dahil edildi. Ortalama yaş 50.7 ± 7.6 yıl olarak saptandı. On yıllık risk oranı tüm katılımcılarda hesaplanırken, ömür boyu risk oranı 173 hastada hesaplandı. Katılımcılarda 10 yıllık aterosklerotik olay risk oranı ortalaması 6,32 ±5,9 olarak hesaplandı. Optimal risk faktörlerine sahip bireylerde ise bu risk oranı %2,14±2,4 olarak hesaplanmıştır. Ömür boyu beklenen ateroskleroz ilişkili olay riski ortalama 45,43±12,4 olarak bulundu. Optimal risk faktörlerine sahip bireylerde ise bu risk oranı % 6,9±3,6 olarak hesaplanmıştır. Katılımcılarda hesaplanan 10 yıllık risk oranı ve ömür boyu risk oranı düzeyleri ile serum endokan düzeyleri arasında anlamlı bir bivariate korelasyon saptanmadı ((r:0.01, p: 0.786, r: 0.002, p: 678, sıra ile). Çalışmamızda ASVCD risk hesaplayıcısında kullanılan ateroskleroz risk faktörlerinin herbiri ile ayrı ayrı serum endokan düzeyi arasında anlamlı bivariate korelasyon saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda serum endokan düzeyi ile ateroskleroz risk hesaplayıcı ile hesaplanan 10 yıllık ve ömürlük beklenen risk oranları arasında ilişki saptayamadık. Serum endocan düzeyinin ateroskleroz tahmin ettiricisi olarak kullanımının uygun olmayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Endocan, atherosklerozis, ateroskleroz tahmin ettirici, koroner arter hastalığı
Farklı serum potasyum düzeylerinin kronik böbrek hasarı progresyonuna etkisi
Giriş Böbrekler potasyum sekresyonu, reabsorbsiyonu ve atılımı regüle eden renal mekanizmalar aracılığıyla potasyum homeostazisinde önemli rol oynamaktadır. Kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda en sık görülen elektrolit bozukluğu hiperkalemidir. KBH'lı bireylerde çok az sayıda çalışmada hiperkalemi, hipokalemi veya farklı serum potasyum (sK) seviyeleri ile KBH progresyonu arasındaki zayıf bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı KBH hastalarında, farklı sK düzeylerinin hastalık progresyonu üzerindeki etkisinin gösterilmesidir. Gereç ve yöntem Bu çalışma en az bir yıl takip edilmiş, 1171 evre I-IV KBH hastası ile gerçekleştirildi. Hasta takiplerinin başında ve sonunda glomerular filtrasyon hızı (GFR) kaydedildi. Ek olarak hasta takipleri sırasındaki ortalama GFR değeri hesaplandı. GFR hesaplamasında CKD-EPI formülü kullanıldı. GFR seviyelerindeki farklılık saptanarak GFR'si azalan hastalar tespit edildi. sK seviyeleri gruplara ayrılarak analiz edildi: Grup 1; <3.5 mmol/l, Grup 2; 3.5-4.0 mmol/l, Grup 3; 4.0-4.5 mmol/1, Grup 4; 4.5-5.0 mmol/1, Grup 5; 5,0-5,5 mmol/1, Grup 6; > 5.5 mmol/1. sK≥5.0 mmol/l hiperkalemi, sK < 3.5 mmol/L hipokalemi olarak sınıflandırıldı. GFR azalmasını tahmin etmek için binary lojistik regresyon modeli kullanıldı. Bulgular Hastaların medyan yaşı 66 yıl idi. Hastaların %45,9'u (n = 537) erkek, %54,1'i (n = 634) kadındı. Ortalama sK seviyesi 4.6 ± 0.4 mmol/l'ydi. Hastaların %26,1'inde hiperkalemi varken, sadece %0,6'sında hipokalemi vardı. GFR seviyeleri hasta takipleri sırasında anlamlı derecede azalmıştı (p<0,001). sK düzeyi, hastaların son GFR'si ile negatif yönde koreleydi (r=0,016, p=0,016). GFR'si azalan hastalarda, azalmayan hastalara kıyasla sK (p=0,002), fosfor (p<0,001), üre (p<0,001), magnezyum (p=0,018) ve ürik asit (p=0,021) seviyesi daha yüksek, kalsiyum (p<0,001) ve albümin (p=0,002) seviyesi daha düşüktü. Ek olarak, GFR'si azalan hastalarda beta-bloker (p=0,012), kalsiyum kanal bloker (p=0,018) ve ACEi/ARB (p=0,020) kullanım sıklığı daha fazlaydı. GFR'si azalan hastalarda diyabet ve anemi sıklığı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002 ve p=0,037). GFR'si azalanlarda sK seviyesi 3,5-4,0 mmol/l olan hasta sayısı daha azken, 5,0-5,5 mmol/l olan hasta sayısı daha fazlaydı. Tek değişkenli analizlerde anlamlı ve ilişkili bulunan tüm değişkenler serum potasyum seviyeleri için binary lojistik regresyon analizde test edildi. Regresyon modelinde, hiperkalemi veya sK=3,5-4,0 mmol/l, sK=5,0-5,5 mmol/l, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB kullanımı GFR azalmayla ilişkili bulundu. sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,49; %95 GA; 1.03–1.97; p=0,030) ve hiperkalemi (OR 1.44; %95 GA 1.06–1.95; p=0,017) GFR azalmasıyla ilişkiliyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucuydu (OR 0,51; %95 GA 0,28–0,92; p=0.025). Oluşturulan regresyon modelinde albümin, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB, beta bloker, kalsiyum kanal blokerüne göre düzeltme yapıldığında, sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,21, %95 GA 1,04-1,45, p=0,036) ve hiperkalemi (OR 1,31, %95 GA 1,10-1,81, p=0,022) GFR azalmasında bağısız belirleyiciyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı bağımsız bir belirleyiciydi (OR 0,62, %95 GA 0,53-0,73, p=0,035). Sonuç Sonuç olara, hiperkalemi ve sK=5,0-5,5 mmol/l olması KBH hastalarında GFR azalması ile ilişkili bulundu. Tam tersine, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucu bulundu. Bu nedenle KBH hastalarının yönetiminde serum potasyum seviyeleri takip edilmelidir.
Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi
Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan
Kronik parankimal karaciğer hastalarında ve hemodiyaliz hastalarında hepatit G virüs prevalansı
GB virus C (GBV-C) akut ve kronik hepatitle ilişkisi bildirilen, son zamanlarda tanımlanan bir flavivirustur. GBV-C'nin başlıca parenteral yolla bulaştığı ve kronik hepatitli hastalar ile hemodiyaliz hastalarında yüksek prevalans oranlarına sahip olduğu bilinmektedir. Bölgemizdeki kronik hepatitli hastalar ve hemodiyaliz hastalarında GBV-C enfeksiyon prevalansını tesbit etmek amacıyla yapılan bu çalışmada 65 (%74.7)'i erkek, 22 (%25.3)'i kadın, ortalama yaş 50.08±14.2 yıl olan 87 kronik hepatitli hasta ve 46(%74.7)'sı erkek, 30(%40)'u kadın, ortalama yaş 46.3±14.6 yıl olan 76 kronik hemodiyaliz hastasına ait serum örnekleri GBV-C RNA varlığı yönünden GBV-C'nin NS3/helikaze bölgesinden derive spesifik primerlerin kullanıldığı nested reverse transcriptase polimeraz zincir reaksiyon (RT-PCR) ile değerlendirilmiştir. Kronik hepatitli hastaların tamları, histopatolojik inceleme ile konuldu. GBV-C RNA kronik hepatitli 87 hastanın 4(%4.6)'ünde tesbit edilmiş olup, bu hastalardan biri HCV ile koenfekte iken 3 hasta sadece GBV-C ile enfekte idi. Hastaların 73 'ünde kronik hepatit B ve/veya kronik hepatit C tespit edildi. GBV-C RNA non B - non C hepatit tanısı konan 14 hastanın 3 (%2 1.4) 'ünde bulundu. Hemodiyaliz hastalarında ise GBV-C RNA 76 vakanın 16(%21)'sında pozitif bulundu. Bu vakaların 3 'ünde anti HCV antikorları tespit edildi. Sonuç olarak GBV-C enfeksiyonunun bölgemizdeki kronik non B - non C hepatitli hastalarda %21.4'lük oran ve hemodiyaliz hastalarındaki %2 1 'lik oran ile sık görüldüğü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit, Hemodiyaliz, HGV/GBV-C enfeksiyonu IV
Siroza bağlı asiti olan hastalarda spontan asit infeksiyonu
ÖZET Spontan asit infeksiyonu (SAl), kronik karaciğer hastalığında konak savunma mekanizmalarının çeşitli komponentlerindeki defektler sonucu oluşan, sık görülen ve yaşamı tehdit eden bir komplikasyondur. Amacımız, bölgemizdeki sirozlu hastalarda SAİ'nun sıklığını, kliniğini, etken mikroorganizmayı, asit sıvı biyokimyası ve karaciğer fonksiyonları ile ilişkisini, nüks oranını ve prognozunu saptamaktı. Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım ve Gastroenteroloji servisine yatan ve asidi olan 230 (168 erkek, 62 kadın; yaş ortalaması 54.6±12.8 yıl) sirozlu hastada yapıldı. Hastaların tanıları, klinik bulgular, biyokimyasal, ultrasonografik ve histopatolojik inceleme ile konuldu. Olgularda kronik karaciğer hastalığı, çoğunlukla, viral nedenlere ve alkole sekonderdi; olguların çoğu, Child C evresindeydi. En fazla görülen klinik semptomlar, karın ağrısı, karında hassasiyet ve ateşti. En sık üreyen mikroorganizma gram-negatifler ve gram-negatiflerden de E.co/i idi. Asit sıvı kültürleriyle eş zamanlı alınan kan kültüründe %37.5 oranında asit sıvı kültüründe üreyen aynı mikroorganizma üredi. Hastaların %25.7'inde, SAl saptandı. SAİ'ları içerisinde, kültür negatif nötrositik asit en fazla, spontan bakteriyel peritonit en az saptandı. SAl'lu hastaların, hastane içi ve dışı mortalitesi yüksekti; nüks oranı, hastane içinde düşük olmasına karşın 1 yıl içinde yüksekti. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da, asit sıvı albumini düştükçe infeksiyona yakalanma riskinin de arttığını tespit ettik. SAİ tespitinde, asit sıvı lökosit sayısını özellikle de asit sıvısı nötrofil sayısını, en güvenilir parametre olarak gözledik. Anahtar kelimeler: Siroz, spontan asit infeksiyonu, spontan bakteriyel peritonit, kültür-negatif nötrositik asit, monobakteriyel nonnötrositik bakterasit. m
Fonksiyonel dispepsi hastalarında inek sütü ve ürünlerinin kesilmesinin dispepsiye etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Fonksiyonel Dispepsi (FD) etyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamış ve tedavisi konusunda yeni alternatiflerinin geliştirilmesine ihtiyaç olan bir hastalıktır. Bu çalışmada FD hastalarında inek sütü ve ürünlerinin kesilmesinin dispepsi semptomlarındaki etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniğine başvuran ve Roma IV kriterlerine göre FD tanısı alan 18-65 yaş aralığındaki 120 hasta, kesitsel ve prospektif çalışma dizaynıyla dahil edilmiştir. Hastalar medikal tedavi almaksızın diyetisyen önerisiyle hazırlanan inek sütü ve ürünlerinin kesilmesine yönelik diyet önerisini uygulayan ve FD alt tiplerine göre uygun medikal tedavi alanlar olmak üzere 60 kişilik iki gruba ayrılarak 1 ay süreyle takip edilmiştir. Semptomların şiddetini değerlendirmek için Gastrointestinal Semptom Skorlama Sistemi (GSRS) kullanılarak çalışma başlangıcında ve 1 ay sonundaki sonuçlar karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların demografik verileri, eşlik eden ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar sorgulanarak kaydedildi. Bulgular: Eşit hasta sayısına sahip iki grubun karşılaştırılmasında; yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), semptom başlangıç süreleri, haftada kaç gün semptom olduğu, son 6 aydaki kilo kaybı miktarı, FD alt tiplerinin oranı, gastroskopi sonuçlarınıa ait parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Süt ve süt ürünlerini kesen grupta kadın hasta oranı, medikal tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p=0,01). Süt ve süt ürünlerini kesen grubun başlangıç GSRS skorları medikal tedavi alan gruba göre daha yüksekken (p=0,01), takip sonunda iki grubun skorları benzerdi (p=0,99). Her iki grupta, çalışma sonundaki GSRS skorlarında azalma olduğu saptandı (p=0,01). Süt ve süt ürünlerini kesen grupta GSRS toplam skorundaki azalma düzeyi, medikal tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksekti (p=0,01). GSRS semptom alt kümelerinin değerlendirmesinde süt ve süt ürünlerini kesen grupta medikal tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek düzeyde azalma olan yedi semptom saptandı (p<0,05). Ancak medikal tedavi alan grupta süt ve süt ürünlerini kesen gruba göre, hiçbir semptom alt küme skorunda istatistiksel olarak daha anlamlı azalma görülmedi (p>0,05). Sonuç: Bir ay boyunca takip edilen 120 FD hastasından, inek sütü ve ürünlerini kesen 60 hastada GSRS semptom skoru ve bazı alt semptom küme skorlarında, medikal tedavi alan 60 hastaya göre daha fazla azalma sağlamıştır. Anahtar kelimeler: Fonksiyonel dispepsi, inek sütü, süt ürünleri, helicobakter pylori, epigastrik ağrı, şişkinlik, gerginlik, erken doyma
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalarında üriner sistem taşı oluşumuna eğilim oluşturan faktörlerin araştırılması
Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH), son dönem böbrek hastalığının (SDBH) en sık görülen kalıtsal nedenidir. ODPBH olanlarda normal populasyona göre üriner sistem taşı oluşma riski iki kat artmıştır. ODPBH olan bireylerin %20'sinde üriner sistem taşı görülmektedir. Üriner sistem taşı gerek normal popülasyon gerekse de ODPBH olan bireyler için önemli bir sağlık sorunudur. Üriner sistem taşı; renal kolik, hamatüri, üriner sistem enfeksiyonu, postrenal obstrüksiyon gibi patolojilere neden olmaktadır. Çalışmamızın amacı, ODPBH olan bireylerde üriner sistem taşı oluşumuna eğilim oluşturan faktörlerin araştırılması kapsamında metabolik faktörlerin araştırılmasıdır. Bu amaçla ODPBH ve üriner sistem taşı olan (ODPBH+TAŞ), ODPBH olup üriner sistem taşı olmayan (ODPBH+TAŞSIZ), ODPBH olmayan üriner sistem taş hastaları (KALKÜL) ve sağlıklı kontrol (SAĞLIKLI) grupları olmak üzere dört grup oluşturuldu. Bu grupları oluşturan gönüllülerin spot idrarda idrar pH 'ı, 24 saatlik idrar volümü, 24 saatlik idrarlarında kalsiyum, ürat, okzalat, sitrat, protein, sodyum ve magnezyum düzeylerine bakılarak, bu değerlerin gruplar arasında karşılaştırmasını yapmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aralık 2019- Mayıs 2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Nefroloji ve İç Hastalıkları polikliniğine başvuran ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve SAĞLIKLI gruplarındaki gönüllüler prospektif olarak dahil edilmiştir. KALKÜL grubundaki gönüllüler 2018-2021 yılları arasında Nefroloji polikliğine başvuran üriner sistem taş hastaları retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. ODPBH+TAŞ grubuna 42 hasta, ODPBH+TAŞSIZ grubuna 43 hasta, KALKÜL grubuna 47 hasta ve SAĞLIKLI kontrol grubuna 48 katılımcı olmak üzere toplam 180 katılımcıdan oluşan dört grup oluşturuldu. Dört grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p >0,05). ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve SAĞLIKLI gruplarındaki gönüllülere 24 saatlik idrar biriktirtildi. Spot idrar pH'ı, 24 saatlik idrar volümü, 24 saatlik idrarda kalsiyum, ürik asit, okzalat, sitrat, sodyum ve magnezyum parametrelerine bakıldı. KALKÜL grubundaki hastaların daha önce topladıkları 24 saatlik idrarda bakılmış ve spot idrarda olan (idrar pH'ı) aynı parametreler retrospektif olarak bakılarak çalışmaya dahil edildi. Bu parametreler dört grup arasında karşılaştırıldı. Ayrıca dört gruptaki katılımcıların serum elektrolit, parathormon (PTH), ferritin, albümin, kreatinin, üre ve ürik asit değerleri de karşılaştırıldı. Bu idrar ve serumda bakılan tüm analizler ile ODPBH olan bireylerde üriner sistem taşına eğilim oluşturan metabolik faktörler araştırıldı. İstatiksel analizler, katılımcılara ait veriler Statistical Package For Social Sciences for Windows programına (SPSS) kaydedilerek yapılmıştır. İstatistiksel analiz için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ gruplarında 24 saatlik idrarda sitrat değeri KALKÜL ve SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). KALKÜL grubunda 24 saatlik idrarda sitrat değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ grupları arasında 24 saatlik idrarda sitrat değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ gruplarında 24 saatlik idrarda kalsiyum değeri KALKÜL ve SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). KALKÜL grubunda 24 saatlik idrarda kalsiyum değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p <0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ grupları arasında 24 saatlik idrarda kalsiyum değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ gruplarında 24 saatlik idrarda ürik asit değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve KALKÜL grupları arasında 24 saatlik idrarda ürik asit değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). KALKÜL ve SAĞLIKLI grupları arasında 24 saatlik idrarda ürik asit değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). Gruplar arasında 24 saatlik idrarda okzalat, sodyum ve magnezyum değerleri ve 24 saatlik idrar volümü anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve de ODPBH+TAŞSIZ grupların 24 saatlik idrarda protein değeri KALKÜL ve SAĞLIKLI gruptan anlamlı (p <0,05) olarak daha yüksekti. KALKÜL ve SAĞLIKLI grupları arasında 24 saatlik idrarda protein değeri anlamlı (p >0,05) farklılık göstermemiştir. ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ grupları arasında 24 saatlik idrarda protein değeri anlamlı (p >0,05) farklılık göstermemiştir. ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve KALKÜL gruplarında idrar pH'ı (spot idrar) değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p <0,05). ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ ve KALKÜL grupları arasında pH değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ gruplarında serum parathormon (PTH) değeri SAĞLIKLI gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p <0,05). KALKÜL ve SAĞLIKLI grupları arasında PTH değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ, ODPBH+TAŞSIZ, KALKÜL grupları arasında PTH değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). Gruplar arasında serum ferritin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum ve ürik asit arasında anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0,05). ODPBH+TAŞ ve ODPBH+TAŞSIZ grupları arasında total böbrek hacimleri açısından anlamlı bir fark saptanmadı (total böbrek hacimleri iki grup için, sırasıyla; 1138,9 ± 1253,7 ml ve 1086,3 ± 1283,3 ml; p=0,794). Sonuç: Çalışmamızda, hem ODPBH+TAŞ hem de ODPBH+TAŞSIZ hastalarda 24 saatlik idrarda sitrat düzeyi KALKÜL ve SAĞLIKLI gruplarındaki katılımcılara göre anlamlı olarak düşük bulundu (p <0,05). ODPBH+TAŞ ile ODPBH+TAŞSIZ gruplarının arasında 24 saatlik idrarda sitrat düzeyinde anlamlı bir farklılık saptanmadı (p >0,05). Sonuç olarak ODPBH olan bireylerde idrarda sitrat düşüklüğü üriner sistem taşı oluşumuna eğilim oluşturmaktadır. Anahtar Sözcükler: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı, nefrolityazis, üriner sistem taşı, böbrek taşı, 24 saatlik idrarda kalsiyum, 24 saatlik idrarda ürat, 24 saatlik idrarda okzalat, 24 saatlik idrarda sitrat, hipositratüri.
Akut ve kronik lösemilerde telomeraz aktivitesi
Kromozomların uç kısımlarında bulunan, genomik stabiliteyi sağlayan yapıya telomer adı verilir. Telomerler tekrarlayan TTAGGG dizilerinden oluşur ve replikasyon esnasında gelişebilecek kromozoma! anomalileri engeller. Hücrenin yaşlanmasıyla telomer kısalır ve hücre ölür. Embriyonik yaşamda aktif olarak fonksiyon gören, doğumdan sonra inaktive olan telomeraz enzimi replikasyon sonrası gelişen telomerik erozyonu engeller. Buna bağh olarak hücreler sınırsız bölünme yeteneği kazanır. Karsinogenezde telomeraz reaktivasyonu önemli rol oynar. Lösemilerde telomeraz aktivitesi ile klinik prezentasyon, tedaviye yanıt, prognoz arasında yakın ilişki vardır. Ayrıca sitogenetik anomaliler ile telomeraz aktivitesi arasında korelasyon mevcuttur. Hastaların takiplerinde ve prognozun belirlenmesinde kullanılabilecek önemli bir parametredir. Bu çalışmada 70 lösemi hastasının (35 akut miyeloid lösemi (AML), 7 akut lenfoblastik lösemi (ALL), 18 kronik lenfositik lösemi (KLL), 10 kronik miyeloid lösemi (KML)) periferik kan örneğinde telomeraz aktivitesi, PCR tabanlı bir yöntem ile araştırıldı. Yirmi sağlıklı kişiden alınan kan örnekleri kontrol olarak kullanıldı. Ortalama telomeraz aktivitesi çalışma grubunda 0.729 ± 0.031 (0.305-1.763) iken kontrol grubunda 0.190 ± 0.031 (0.148-0.265) olarak saptandı ve fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). En yüksek telomeraz aktivitesi AML grubunda, özellikle refrakter ve/veya erken relaps olgularında bulundu. Telomeraz aktivitesi ile yaş, cinsiyet, organomegali, lenfadenopati, beyaz küre ve trombosit sayısı, hematokrit düzeyi gibi klinik parametreler arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Bunun nedeni her gruba düşen hasta sayısının sınırlı obuası ile ilişkili olabilir. Her ne kadar telomeraz aktivitesinin prognostik önemi bu çalışmada tam olarak gösterilemedi ise de bu enzim akut lösemilerde önemli bir prognoz belirleyicisidir ve daha geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalar daha fazla yol gösterici olacaktır. Anahtar sözcükler: lösemi, telomer, telomeraz aktivitesi, kanser.
Çölyak hastalarında hepatopankreatobiliyer patolojilerin sorgulanması
Giriş Çölyak hastalığı genetik olarak yatkın bireylerde, diyetle alınan glutene karşı kalıcı bir intoleransla karakterize bir enteropatidir. Hastalığın ana hedefi barsaklar olmasına rağmen, hastalığın günümüzde otoimmün bir hastalık olduğu ve sinir sistemi, cilt, kemikler, pankreas ve karaciğer gibi organları etkileyebildiği anlaşılmıştır. Tedavi rehberlerinde çölyak hastalarında karaciğer fonksiyon testlerinin rutin olarak taranması önerilmektedir. Ancak çölyak hastalarında karaciğer ve pankreas enzim yükseklikleri hakkındaki veriler sınırlıdır. Bu çalışmada çölyak hastalarında karaciğer ve pankreas enzim yüksekliklerinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem Bu çalışma serolojik ve/veya histolojik olarak çölyak tanısı koyulan 222 hasta ile gerçekleştirildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti kaydedildi. Karaciğer fonksiyon testleri içerisinden alanin aminotransaminaz (ALT), aspartat aminotransaminaz (AST), gama glutamil transferaz (GGT) ve alkalen fosfataz (ALP) çalışmaya dahil edildi. Pankreatik enzimler içerisinden amilaz ve lipaz enzimleri dikkate alındı. Serolojik testler içerisinden doku transglutaminaz IgA (IgA-TTG), endomisyal IgA (IgA-EMA) sonuçları değerlendirildi. Karaciğer fonksiyon testleri ve pankreas enzimleri çölyak tanısı için istenen serolojik testler ile eş zamanlı olarak istenmişti. Primer karaciğer hastalığı olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Abdominal ultrasonografi (USG) ile hastalar hepatosteatoz açısından değerlendirildi. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 37,1 ± 11,0 yıldı. Hastaların %77,9'u kadındı (173/222). Hastaların sırasıyla %14,9 (33/222), %6,3 (14/222), %2,9 (6/205) ve %1,5'inde (3/204) AST, ALT, GGT ve ALP seviyelerinde yükseklik izlendi. Çölyak hastalarının %15,8'inde (33/222) aminotransferaz yüksekliği mevcuttu. Amilaz ve lipaz seviyelerinde yükseklik ise hastaların sırasıyla sadece %1,3 (2/156) ve %2,6'sında (4/152) izlendi. Abdominal USG'de hastaların %16,1'inde hepatosteatoz izlendi. Hepatosteatoz izlenen hastalar dışlandığında, çölyak hastalarının %16,1'inde 32/199) aminotransferaz yüksekliği vardı. Erkek hastaların AST, ALT, GGT ve ALP seviyeleri kadınlardan daha yüksekti (tüm analizlerde p<0,05). Aminotransferaz yüksekliği IgA-TTG (p=0,035) ve IgA-EMA (p=0,036) pozitif çölyak hastalarında daha belirgindi. Sonuç Bilinen primer karaciğer hastalığı olmayan yeni tanı almış çölyak hastalarında hipertransaminazemi sıklığı yüksektir. Hepatosteatoz olan hastalar dışlandığında dahi aminotransferaz yüksekliği olan hasta oranı yüksek kalmaktadır. Tedavi edilmemiş çölyak hastalarında aminotransferaz yüksekliği her zaman karaciğer hastalığına işaret etmemektedir. Anahtar kelimeler: Çölyak hastalığı, Karaciğer fonksiyonları, Hipertransaminazemi, Egzokrin pankreas enzimleri
Akut pankreatitte radyolojik skorlama ile CRP/albümin indeksinin hastalığın mortalite ve morbiditesi açısından retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit (AP) hayatı tehdit eden bir hastalık olduğundan hastalığın şiddetinin belirlenmesi, prognostik takibi, morbiditeyi ve mortaliteyi öngörmek kritik öneme sahiptir. Başvuru sırasında ciddiyetin doğru tahmini ile en uygun acil tedavinin başlanması ölüm riskini ve sağlık sisteminin giderlerini azaltmaktadır. Yöntem: Çalışmaya AP tanılı 632 hasta dahil edildi. Verileri hastanemizin otomasyon sistemi olan Nukleus'tan alındı. Çalışmada AP tanısı aldıktan sonra çekilen Bilgisayar Tomografi (BT) sonuçlarına uygu Bilgisayarlı Tomografi Şiddet İndeksi (CTSİ skoru) skorlamsı yapıldı. Hastaların hastanede yatış süresi, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ünitesine yatışı, atak sayıları, ölüm oranı, invaziv işlem gerekliliği kaydedildi. İlk yatışta C-reaktif protein (CRP) (mg/l) ,albümin (Alb) (mg/dl), CRP/albümin indeksi ve 48. saatte bakılan CRP, Albümin, CRP/Alb oranı hesaplandı. Hastalar AP'nin şiddetine göre hafif, orta şiddetli ve şiddetli şeklinde gruplara ayrıldıktan sonrasında her grupta ayrı ayrı CRP/Alb indeksi hesaplandı. CRP/Alb indeksinin hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmesi açısından değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Hastanemizde AP tanısı alan hastalarla yapılan bu retrospektif çalışmamızda CRP/Alb indeksinin hastalığın şiddetini öngörmede radyolojik skorlama sistemi olan CTSİ ile korele olduğu saptandı. Çalışmamızda CRP/Alb oranı hem ilk yatişta hem de 48.saatte orta şiddetli ve şiddetli AP'de hafif AP'den anlamlı (p < 0.05) olarak yüksek bulundu. Komplikasyon gelişimini öngörmede komplikasyon olan hafif ve şiddetli AP hastalarında komplikasyon olmayanlardan hem ilk yatiş hemde 48.saat düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Orta şiddetli pankreatitte 48.saat CRP/Alb düzeyi komplikasyonu öngörmede anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Yoğun bakım ünitesine yatışı öngörmede hafif ve orta şiddetli pankreatitte 48.Saat CRP/Alb düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Hastande yatiş süresini öngörme açısndan bakıldığında hafif ve orta şiddetli AP olan hastalarda 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olanların hastanede yatış süresi ortalma 7 günden fazla olduğu saptandı. Şiddetli AP olan hastalarda hem ilk yatiş hem de 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olan hastalarda hastanede yatış süresi ortalama 7 günden fazla olduğu saptandı. CRP/Alb oranının hafif, orta şiddetli ve şiddetli AP olan (CTSİ skorlarına uygun) hastalarında invaziv işlem gerekliliği ve ölümü öngörmede yetersiz olduğu görüldü. Sonuç: CRP/Albümin oranın hızlı sonuçlanması, kolay yapılabilir olması, ucuz olması AP'nin şiddetini, morbidite ve mortalitesini öngörmede yardımcı bir parametre olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir. Anahtar sözcükler: Akut pankreatit, CTSİ skoru, CRP/albümin indeksi, Mortalite, Morbidite
COVID-19 pnömonisi ile hastaneye başvuran hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: 2019 sonbaharında ortaya çıkan bir SARS-CoV-2 hibrit virüs infeksiyonu olan COVID-19 salgını şiddetli akut alt solunum yolu infeksiyonuna neden olarak mortal seyretmektedir. Bu çalışmada yeni ortaya çıkan bu hibrit virüsün tanı anında karaciğer testlerinde oluşturabileceği anormallikleri incelemeyi amaçladık. Hasta ve Yöntemler: Retrospektif tasarımlı çalışmamıza COVID-19 infeksiyonunun ilk dalgasında Şubat 2020-Nisan 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve COVID-19 infeksiyonu şüphesi ile toraks BT çekilerek COVID-19 pnömonisi tanısı alan, bilinen karaciğer hastalığı, hepatotoksik ilaç kullanımı ya da COVID-19 infeksiyonu dışında mortaliteye yol açabilecek komorbid hastalığı olmayan ardışık 100 hastayı çalışmaya aldık. Bu hastalarda karaciğer enzim anormallik sıklığını belirledikten sonra yaşayanlarla hastanede ölenleri 2 guruba ayırdık ve guruplar arasındaki farklılıkları araştırdık. Bulgular: Hastaların 59'u (%59) erkekti. Yaş median 59, (range 16-88) yıldı. Hastaneye başvuru sonrası 83 (%83) hasta yaşamına devam ederken, 17'si (%17) hastanede öldü. Yaşayanların 47'si (%56.6) hastanede ölenlerin ise 10'u (%58.8) erkekti. Median yaş yaşayanlarda 57 yıl (range 16-85), hastanede ölenlerde 70 y (range 48-88)'dı. Hastaların %33'ünde AST, %2'sinde ALT, %3.7'sinde ALP, %46.2'sinde GGT yüksekti. Yaşayanlarla hastanede ölenler arasında univaryet analizde yaş (p=0.003), AST (p<0.001), ALT (p=0.016), GGT (p=0.006), albümin (p=0.001), INR (p=0.024), Crp (p<0.001), ve ferritini (p<0.001) anlamlı olarak farklı saptadık. Multivaryet analizde ise sadece ferritin anlamlıydı (Rölatif Risk (%95 Güven Aralığında 1.003 (1.000-1.005, p=0.037)). Korelasyon testlerinde yaşayanlarda AST; ALT (r=0.593, p<0.001), ferritin (r=0.585, p<0.001) ve crp (r=0.528, p<0.001) ile iyi derecede, CK ile orta derecede ilişkiliydi (r=0.410, p<0.001). Hastanede ölenlerde AST; ALT ile çok iyi derecede (r=0.905, p<0.001), lökositle iyi derecede (r=0.673, p=0.003), CK (r=0.341) ve trombosit (r=0.345) ile zayıf bağıntı gösterirken albümin ile orta derecede ters bağıntılıydı (r=-0.448). Sonuçlar: COVID-19 infeksiyonunda başlangıçta AST ve GGT'nin yükseldiğini fakat mortalite ile ilişkili olmadıklarını belirledik. Bu iki enzim yüksekliğinin karaciğer yağlanması ile ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle hepatosteatoz gelişiminin patoloji temelli çalışmalarla aydınlatılması gerektiğini düşünüyoruz.
Akut pankreatitte kolesistektominin pankreatit atakları üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit tüm dünyada giderek artan sıklıkta görülmekte ve mortalite riski nedeniyle tedavisi ve tekrar atak gelişmesinin önlenmesi önem arz etmektedir. Güncel kılavuzlar rekürensi önlemek için akut biliyer pankreatitli (ABP) hastalarda kolesistektomi (KS) önermektedir. İdiyopatik akut pankreatitli (İAP) hastaların ise önemli bir kısmının okkult biliyer hastalıktan kaynaklandığı ve KS'nin yararlı olabileceği ileri sürülmektedir. Bu çalışmada pankreatit rekürrensini önlemede KS'nin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniğinde Akut Pankreatit tanısı ile takip ve tedavi edilen 18 yaş üstü hastalar retrospektif olarak incelenmiş ve biliyer ve idiyopatik hastalar analize dahil edilmiştir. Hastalar biliyer ve idiyopatik gruplara ayrılarak, KS geçirme öyküsüne göre atak sıklıkları değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların demografik verileri, eşlik eden ek hastalıkları ve ERCP yapılma durumları sorgulanarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 500 hasta dahil edildi (300 hasta ABP, 200 hasta idiyopatik). Hastalar 3 farklı gruba ayrıldı; ilk pankreatit atağını KS sonrası geçirenler, ilk atakta safra kesesi in situ olup sonrasında KS geçirenler ve ilk atakta safra kesesi in situ olup KS geçirmeyenler. ABP grubunda, ilk pankreatit atağını KS sonrası geçirenlerde atak sıklığının diğer iki gruptan daha yüksek olduğu görüldü (p = 0.018). İdiyopatik grupta ise gruplar arasında atak sıklığı açısından anlamlı fark görülmedi (p = 0.999). İlk atak sırasında safra kesesi in situ olan hastalar KS öyküsüne göre karşılaştırıldığında KS olanlar ve olmayanlar arasında hem biliyer hem de idiyopatik grupta atak sıklığında anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0.05). Hastalar KS öykülerine ilaveten ERCP yapılma durumlarına göre de farklı gruplarda karşılaştırılmıştır. ABPli grupta ERCP yapılması ilk pankreatit atağı sonrasında KS yapılan grupta atak sayısını azaltırken (p = 0.008), diğer iki grupta anlamlı bulunmadı. İAP'li hastalarda ise ERCP yapılması grupların hiçbirinde atak sayısını azaltmadığı görüldü. Sonuç: Biliyer akut pankreatitde ilk pankreatit atağını KS sonrası geçiren hastalarda atak rekürrensi yüksek iken, safra kesesi in situ olanlarda atak sonrası KS'nin tek başına yararlı olmadığı, ERCP ile birlikte riski azalttığı bulundu. İAP'li hastalarda ise KS ve ERCP'nin atak rekürrensini azaltmada etkili olmadığı bulundu. Anahtar kelimeler: Akut biliyer pankreatit, idiyopatik akut pankreatit, kolesistektomi, endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi, rekürrens
Karaciğer sirozlu hastalarda kırılganlık derecesinin prognostik önemi
Giriş ve Amaç: Kırılganlık, karaciğer sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışını ve mortaliteyi ön görmede etkin bulunmuş bir klinik durumdur. Ancak kırılganlık; hepatik ensefalopati gelişimiyle ilişkisinin irdelendiği birkaç çalışma haricinde, sirozun dekompanzasyon kliniklerini ön görmedeki etkinliği açısından nadiren değerlendirilmiştir. Biz de çalışmamızda sirozun major komplikasyonlarının kırılganlıkla ilişkisini inceledik. Buna ek olarak; kırılganlığın klinik pratikte sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışı ve/veya mortalite prediktörü olarak kullanılabilirliğini sorgulamak için diğer prognostik skorlamalarla karşılaştırmasını yaptık. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniği'ne başvuran ve ICD-10 kriterlerine göre K74 (Karaciğer fibroz ve sirozu) tanılı, 18-80 yaş aralığındaki 134 hasta, prospektif çalışma dizaynıyla alınmıştır. Hastalar kırılganlık açısından FFI (Fried Frailty Index) ile değerlendirildikten sonra, 2 ana gruba ayrılmıştır. Birinci grup kırılgan (FFI≥ 3) hastalardan, ikinci grup ise prefrail (FFI: 1-2) ve fit (FFI: 0) hastalardan oluşturuldu. Hastaların ilk değerlendirmelerinde; yaş, cinsiyet, VKİ (Vücut Kitle İndeksi), tanı yaşları, siroz etiyolojileri, kullandıkları ilaçlar, asit geçmişleri, CTP (Child-turcotte-pugh) ve MELD (model for end stage liver disease) skorları hesaplanarak not edildi. Tüm hastalar 3 ay aralıklarla poliklinik kontrollerinde veya telefonla aranarak komplikasyonların gelişimi, hastane yatışı ve mortalite açısından sorgulandı. Hastaların yüz tanesi 12 ay, yirmi tanesi 9 ay ve 14 tanesi ise 6 ay takip edildi. Takip sürecinde gelişen komplikasyonlar ve planlanmayan hastane yatışları elektronik sağlık kayıtlarıyla teyit eddildi. Takip süresinin sonunda iki ana grup komplikasyon gelişmi, planlanmayan hastane yatışı ve mortalite oranları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Kırılgan hastalardan oluşan grup (n=55) ve kırılgan olmayan hastalardan oluşan grup (n=79) temel özellikleri açısından karşılaştırıldığında; cinsiyet, VKİ, siroz etiyolojisi gibi parametreler benzer bulundu (p>0,05). Kırılgan hasta grubu diğer gruba göre yaşlıydı (p<0,001). Diyabet, hipertansiyon, KAH (koroner arter hastalığı), KBH (kronik böbrek hastalığı) gibi komorbiditeler kırılgan olan grupta daha sıktı (p<0,05). İki grup karşılaştırıldığında asit kırılgan olan grupta daha fazlaydı (p<0,001). CTP ve MELD skorları da kırılgan olan grupta daha yüksekti (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis ve varis kanama öyküsü benzerdi (p>0,05). Takip sürecinin sonunda; asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, HRS (hepatorenal sendrom), SBP (Spontan bakteriyel peritonit) gelişimi, planlanmayan hastane yatşı ve mortalite kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak daha yüksekti (p<0,05). Olumsuz sonlanım (komplikasyonlar, planlanmayan hastane yatışı, mortalite) olarak bakıldığında; olumsuz sonlanımların kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu görüldü (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis kanaması kırılgan olan grupta daha fazlaydı ancak istatiksel olarak diğer grupla benzerdi (p>0,05). HCC (Hepatselüler Karsinom) gelişimi iki grup arasında benzer saptandı (p>0,05). Kırılganlığın planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyi ön görme etkinliği CTP ve MELD skorlarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Kırılganlık alt parametrelerine yani FFI kriterlerine bakıldığı zaman her kriter ayrı ayrı asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyle ilişkili bulundu (p<0,05). Sonuç: Sirozlu hastalarda kırılganlık hem komplikasyonlarla artan hem de komplikasyon gelişimini ön görmede etkin olabilecek bir klinik tablodur. Özellikle kırılganlık alt parametrelerinden olan kas gücü ve fiziksel aktivite düşüklüğün gelişiminin üzerinde durulması, bu kliniklerin müdahalelerle düzeltilebilecek olması açısından önem arz etmektedir. Kırılganlık genel olarak baktığımızda sirozda olumsuz prognozla ilişkilendirilebilir. Kırılganlık konusunda yapılacak müdahelelerin bu kötü gidişatın yavaşlatılması ya da engellemesi için daha fazla hasta sayısıyla ve daha uzun takip süreli çalışmalar yapmak faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, kırılganlık, düşük kas gücü, prognoz, hastane yatışı, mortalite.
Subklinik hipotiroidi hastalarında serum adropin düzeyinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Tiroid bezinden salgılanan tiroid hormonları, tüm vücut hücrelerinin büyüme ve gelişmesi ile enerji metabolizması üzerinde düzenleyici etkisi olan hormonlardır. Subklinik hipotiroidi ise, artmış serum tiroid uyarıcı hormon (TSH) konsantrasyonu yanında tiroksin (fT4) ve triiyodotironin (fT3) seviyelerinin referans aralıkları içinde olması durumudur. Hipotiroidi öncüsü olabilen subklinik hipotiroidi; özellikle metabolik sendrom, insülin direnci, kardiyovasküler sistem hastalıkları, endotelyal fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz gelişiminde etkili olabilmektedir. Adropin, esas olarak karaciğer ve beyinde enerji homeostazı ile ilişkili gen (Enho) tarafından kodlanan bir peptit hormonudur. Glikoz ve lipid homeostaz dengesinde ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Karaciğer, beyin, kalp, böbrek, pankreas ve gastrointestinal sistem gibi birçok doku ve organda üretilir. Çalışmamızın amacı; SKH hastalarında adropin seviyesinin değişip değişmediğini saptamak ve böylece subklinik hipotiroidinin klinik sonuçlarında ve patofizyolojisinde aracı bir markır olup olmayacağını tespit etmektir. Materyal ve Metot: Çalışmaya akut veya kronik hastalık ve antitiroid ilaç dahil herhangi bir ilaç kullanım öyküsü olmayan gönüllüler alındı. TSH düzeyine göre bireyler subklinik hipotroidi (TSH: 5-10 mIU/l ) (n:41) ve ötroid kontrol (n:43) olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gönüllülerin biyokimyasal parametreleri, tiroid fonksiyon testleri, serum adropin düzeyleri çalışıldı ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) açısından istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p >0,05). İki grup arasında adropin düzeyi SKH grubunda 136.75± 41.87 ng/ml iken; kontrol grubunda ise 220.65± 64.93 ng/ml olarak tespit edilmiştir ve gruplar arasında serum adropin düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Adropin düzeyi ile TSH arasında negatif bir korelasyon saptanırken (r:-0.765; p:<0.001) ; FT3 ve FT4 ile anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (r: -0.033; p: 0,765, r: 0.075; p:0,496, sırasıyla). Sonuç: SKH hastalarında kontrolleri ile kıyaslandığında serum adropin düzeyi anlamlı düşük saptamıştır. Bunun nedeninin adropin sentezi yapılan dokuların, tiroid hormon düzeyi ile gelişen patofizyolojik veya metabolik olaylarla direk veya indirekt mekanizmalar üzerinden ENHO gen ekspresyonunu etkilemesinden kaynaklanacağını düşünmekteyiz. Bu olası mekanizmaları aydınlatabilmek için daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır Anahtar Sözcükler: Adropin, subklinik hipotiroidi, metabolik sendrom, insülin direnci, ateroskleroz
Geriatrik popülasyonda polifarmasi ile antikolinerjik yükün nütrisyonel parametreler üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: İştahsızlık, disfaji ve malnütrisyon yaşlılarda sık görülmektedir ve çok sayıda komplikasyonla ilişkilidir. Antikolinerjik ilaçlar ağız kuruluğu, konstipasyon ve kognitif fonksiyonlarda bozulma gibi yan etkilerle nütrisyonel parametreleri olumsuz etkileyebilir ve bu ilaçlar demans hastalarında daha sık kullanılmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada antikolinerjik ilaç yükünün (AİY) fazla olmasının, demans olan ve olmayan yaşlılarda, disfaji ve nütrisyonel durum üzerine etkisi araştırılmaktadır. Materyal ve Metot: Geriatri kliniğine ayaktan gelen 1165 (%31.6'sı demans) yaşlı hasta çalışmaya dahil edildi. Yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, komorbit hastalıkları, kullandıkları ilaçlar ve ilaçların sayısı; günlük temel ve enstrümental günlük yaşam aktiviteleri (TGYA, EGYA) ve kognitif fonksiyonları değerlendirildi. Antikolinerjik ilaç yükü için antikolinerjik burden scale (ACB) kullanıldı; ACB skoru ≥2 olanlar yüksek AİY olarak kabul edildi. Hasta ve bakım verenleri ile yapılan görüşme ile tüm hastalara nütrisyonel durum için Mini-Nutritional- Assessment (17-23.5/30 ve <17/30, sırasıyla malnütrisyon riski ve malnütrisyon) ve disfaji ise Eating Assessment Tool score-10 skalası uygulanırken (≥3/10, disfaji); Council on Nutrition Appetite Questionnaire yalnızca demans olmayan hastalara uygulanabildi (≤ 28/40, iştahsızlık). Bulgular: Demans hastalarının %44,5'inde yüksek AİY vardı. Demans hastalarında, yüksek AİY olanlarla düşük AİY olanlar karşılaştırıldığında ortaya çıkan değişkenler olan yaş, Parkinson hastalığı (PH), kalp yetmezliği (KY), Barthel TGYA ve Lawton EGYA skorlarının etkisi ortadan kaldırıldıktan sonra; yüksek AİY olanlarda malnütrisyon 5.3 ve malnütrisyon riski 2.9 kat fazlaydi (p<0.05); ancak disfaji, iki grup arasında farksızdı (p>0.05). Demans olmayanlarda ise, yine yüksek AİY olanlarla düşük AİY olanlar karşılaştırıldığında ortaya çıkan farklı değişkenler olan cinsiyet, koroner arter hastalığı, hipertansiyon, KY, PH ve azalmış Barthel TGYA ve Lawton EGYA skorlarının etkisi ortadan kaldırıldıktan sonra malnütrisyon, disfaji ya da iştahsızlık ile ilişki olmadığı bulundu (p>0.05). Sonuç: Yaşlı demans hastalarında antikolinerjik ilaç kullanımı malnütrisyon ve malnütrisyon riskinde artış ile ilişkilidir. Bu nedenle, demans hastasının tedavisi düzenlenirken antikolinerjik etkisi düşük olan ilaçlar tercih edilmeli ve/veya bu ilaçlar kullanılırken nütrisyonel değerlendirme yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Malnutrisyon, antikolinerjik yük, polifarmasi, demans
Hafif ve orta düzey diyabetik nefropati tanılı hastalarda sodyum glukoz transporter-2 inhibitörlerinin kemik mineral metabolizma belirteçlerine etkisi
Giriş ve Amaç: Sodyum glukoz transporter 2 inhibitörleri proksimal tübülden glukoz geri emilimi inhibe ederken aynı zamanda natriürez ve osmotik diürezi sağlamaktadır. Renal tübüler etki mekanizması göz önüne alındığında dapagliflozinin kalsiyum ve fosfat metabolizmasını potansiyel olarak değiştirebileceği, serum magnezyum, fosfat ve parathormon düzeyinde küçük artışlar yaptığını öne sürülmüştür. Bu çalışma SGLT-2i'lerinden dapagliflozinin, evre 2-4 kronik böbrek hasarı (KBH) hastalarında kemik mineral metabolizması, vasküler olaylar ve inflamasyonda rol oynayan fibroblast büyüme faktörü-23 (FGF-23), hidroksiprolin, osteoprotegerin (OPG) ve sklerostin isimli belirteçlere olan etkisini araştırmayı amaçlamıştır. Materyal ve Metot: Nefroloji polikliniğine ayaktan gelen 80 hasta randomize edilerek SGLT-2i tedavisi başlananlar (grup 1) ve mevcut antidiyabetik tedavisi devam edenler (grup 2) olarak 2 gruba ayrıldı. Yaş, cinsiyet, komorbit hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, kreatinin, üre, eGFH, sodyum, potasyum, kalsiyum, albumin, fosfor, magnezyum, tam idrar tahlili, hemogram, kemik metabolizma belirteçlerinden serum FGF-23, sklerostin, OPG, hidroksiprolin düzeyi kaydedildi. 12 haftalık takip sonrası 2 grubun parametreleri ve grup 1'in başlangıç ve son değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Dapagliflozin grubunda başlangıç HbA1c (p=0,0001) ve kreatinin (p=0,007) değerleri anlamlı olarak daha yüksekti. Başlangıçta ürik asit seviyesi açısından bir fark yok iken üçüncü ayın sonunda dapagliflozin kolunda ürik asit düzeyi anlamlı olarak daha düşük bulundu(p=0,004). Başlangıçta iki grupta FGF-23 ve sklerostin açısından fark yok iken üç ayın sonunda dapagliflozin kolunda bu iki değer anlamlı olarak daha düşük bulundu (sırasıyla p=0,009 ve p=0,004). OPG ve hidroksiprolin düzeyleri açısından ise iki grup arasında fark saptanmadı(sırasıyla p=0,09 ve p=0,88). Dapagliflozin grubunda tedavi öncesi ve üç ay sonra bakılan OPG, FGF-23 ve sklerostin seviyelerinde anlamlı bir düşüş gözlendi (hepsinde p=0,0001), hidroksiprolin düzeyindeki gerileme ise anlamlı bulunmadı (p=0,104). Sonuç: KBH morbidite ve mortalitesi yüksek, erken tanı oranı düşük, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir hastalıktır. Diyabetik nefropatiye bağlı KBH'de morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. Birçok klinik çalışma ile kardiyovasküler sonlanımlar ve KBH progresyonu üzerinde oldukça olumlu etkileri gösterilmiş olan SGLT-2i'lerinin bu etkilerini hangi mekanizmalar ile gösterdiği tam olarak açıklanamamıştır. Yine KBH hastalarında kemik mineral bozuklukları oldukça önemli bir morbidite nedenidir ve SGLT-2i'lerinin bu soruna etkisi tam net değildir. Çalışmamızda KBH'de görülen inflamasyon, vasküler kalsifikasyon gibi durumların patogenezinde yer alan kemik belirteçlerinden FGF-23, sklerostin ve OPG seviyelerinin dapagliflozin tedavisi sonrası anlamlı olarak gerilediğini gözlemledik. Bu sonuç SGLT-2i'lerinin kardiyovasküler olumlu etkilerinin hangi mekanizmalarla meydana geldiği konusunda bir ipucu sağlayabilir ve bundan sonraki çalışmalar için bir dayanak noktası oluşturabilir. Anahtar kelimeler: SGLT-2i, osteoprotegerin, FGF-23, sklerostin, hidroksiprolin
Aktif tedavi alan kanser hastalarında COVİD-19 görülme sıklığı ve mortaliteye etkisi
Giriş ve Amaç: Şiddetli Akut Solunum Sendromu Koronavirüsü-2'nin sebep olduğu koronavirüs hastalığı 2019 (Covid-19) tüm dünyayı etkileyerek kısa sürede pandemi olarak ilan edildi. Covid-19 asemptomatik hastalıktan, ciddi pnömoni hatta ölüme kadar ilerleyebilen farklı klinik tablolara neden olmaktadır. Hastalığın prognozunu etkileyen faktörler; ileri yaş, aşı durumu, komorbid hastalıklar ve immunsupresif tedaviler ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Bu komorbiditeler arasında kanser ve onkolojik tedaviler de yer almaktadır. Özellikle pandeminin başlarında kanser hastalığı ve aktif onkolojik tedaviler, Covid-19 prevalansı ve mortalitesi açısından yüksek riskli olarak kabul edildi. Ancak yapılan çalışmalarda net fikir birliği sağlanamamıştır. Çalışmamızdaki amaç aktif tedavi alan kanser hastalarında Covid-19 sıklığını, mortaliteye etkisini ve mortalite üzerinde etkisi olabilecek yaş, cinsiyet, metastaz durumu, Covid-19 aşı durumu ve tedavi çeşitlerini tespit etmektir. Materyal ve Metot: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, pandemi döneminde (01 Nisan 2020- 31 Ekim 2021) Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji bölümü kemoterapi ünitesine tedavi almak üzere başvuran 1369 kanser hastası dahil edildi. 1369 hastalanın yaş, cinsiyet, kanser türü, kanser evre (metastatik, metastatik olmayan) bilgilerine ulaşıldı. Covid-19 dışı sebepler ile ex olan hastaların verilerine ulaşılaması nedeni ile 924 hastada; Covid-19 aşı bilgileri, Covid-19 öyküsü olup olmaması, öyküsü var ise semptom durumu ( asemptomatik, semptomatik, yoğun bakım yatışı, ex), Covid-19 tanısına en yakın olan onkolojik tedavi alma tarihi ve hangi tedavi protokolünü aldığı verileri kaydedildi. Covid-19 sıklığı ve mortalitesi üzerinde etkisi olabilecek bu faktörler karşılaştırıldı. Bulgular: 1369 hastanın yaş ortalamasının 59,6 ve %50,7'sini kadınların oluşturduğu görülmüştür. En sık görülen 3 kanser türü sırası ile meme, akciğer ve kolorektal kanserdir. Hastaların %65,1'inde uzak metastaz mevcuttur ve %95'i kemoterapi tedavisi alırken %5'i immunoterapi tedavisi almaktaydı. Covid-19 verileri elde edilen 924 hastadan 317'sinde (%34,2) Covid-19 öyküsü vardı. Covid-19 pozitif hastaların %80'i yoğun bakım ihtiyacı olmadan semptomatik olarak geçirmişlerdi. 317 hastadan 33'ü (%10,4) ise Covid-19'a bağlı ex olmuştur. İleri yaş, cinsiyet, kanser türü, kanser evresi ve onkolojik tedavi çeşitleri ile Covid-19 sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p>0.05). Covid-19'a bağlı ex olan hastaların asemptomatik, semptomatik ve yoğun bakımı yatışı olan hastalara kıyasla yaşları daha yüksek bulunmuştur (p=0.031). Metastazı olan hastaların mortalitesinin ile metastazı olmayan hastalara göre anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p<0.001). Akciğer kanseri olan hastaların mortalite oranı diğer kanser türlerine göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001). Covid-19 pozitif hastalar, Covid-19 tanılarına en yakın onkolojik tedavi sürelerine göre kıyaslandıklarında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Covid-19 aşı durumları incelendiğinde 1.doz aşılanma oranı %80, 2.doz aşılanma oranı %78 bulunmuştur. Covid durumu asemptomatik olan hastaların aşı ortalaması diğer gruplara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Ex olan hastaların olduğu aşı dozu ile asemptomatik (p<0.001), semptomatik (p<0.001) ve yoğun bakım yatışı olan hastalar (p<0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır. Sonuç: Kanser hastalarında yapılan bu çalışma, aktif onkolojik tedavinin Covid-19 mortalitesi ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte ileri yaş, uzak metastaz, akciğer kanseri Covid-19 enfeksiyonunda kötü prognoz ile ilişkili saptanmıştır. Ex olan hastaların olduğu aşı dozunun diğer Covid-19 pozitif hastalara göre anlamlı şekilde düşük olması aşının hastalığın ciddi seyrini önlemedeki etkinliğini göstermektedir. Elde edilen bu sonuçların, onkolojik tedavi gerektiren kanser hastalarının yönetimine yardımcı olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar Sözcükler: Kanser, Covid-19, kemoterapi, immunoterapi, aşı, mortalite
Altmış yaş üstü hastalarda kronik hastalıkların malnutrisyona etkisi
Amaç: Kronik hastalığı olan 60 yaş üstü olguların beslenme durumunu değerlendirmeyi, bu olgulardaki malnutrisyon eğilimini saptamayı ve nutrisyonel durumun kronik hastalıklarla olan ilişkisini tespit etmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Nisan 2011-Eylül 2011 tarihleri arasında yatırılarak tedavi edilen 60 yaş üstü 125'i erkek, 187 `si kadın olmak üzere 312 hasta çalışmaya alınarak kesitsel bir çalışma yapıldı. Hastalara MNA-SF testi uygulandı. Albumin, glukoz, total kolesterol, kan üre azotu, kreatinin, TSH, serbest T3, serbest T4, vitamin B12, folat, sodyum, potasyum, kalsiyum, trigliserid tetkikleri değerlendirildi. Hastaların bel çevreleri, kalça çevreleri ölçüldü ve bel çevresinin kalça çevresine oranı değerlendirildi. Boy ve kiloları ölçüldü ve VKİ hesaplandı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni hali, yaşam ortamları (aile ile veya yalnız yaşayıp yaşamadıkları) sorgulandı ve kayıt edildi.Bulgular: MNA?10 olan hastaların daha yaşlı olduğu(p<0.001), BÇ/KÇ oranının daha düşük olduğu (p<0.001), BÇ'nin daha düşük olduğu (p<0.001), VKİ'nin daha düşük olduğu (p<0.001),albumin değerlerinin daha düşük olduğu(p<0.001), vitamin B12 değerlerinin daha yüksek olduğu (p<0.001), Na değerlerinin daha düşük olduğu, K değerlerinin daha düşük olduğu, Ca değerlerinin daha düşük olduğu, BUN değerlerinin daha yüksek olduğu (p<0.001), serbest T3 değerlerinin daha düşük olduğu (p<0.001), trigliserid değerlerinin daha düşük olduğu (p=0,032), total kolesterol değerlerinin daha düşük olduğu (p=0.029) tespit edildi.Kronik hastalıklar değerlendirildiğinde ise KBY ve KY hastalarında MNA skorunun daha düşük olduğu tespit edildi. 24 bağımsız değişkenle yapılan logistik regresyon analizi sonucu MNA skoru ile anlamlı ilişkisi olan değişkenler KY, demans,vitamin B12,albumin ve yaş olarak tespit edildi.Sonuç: Çalışmamızda kullandığımız Mini nütrisyonel değerlendirme formunun kısa şekli (MNA-SF) oldukça güvenilir, ucuz ve pratik değerlendirme şeklidir. Özellikle demanslı ve KKY li geriatrik olguların değerlendirilmesinde beslenme ve enerji dengesinin daha sıkı bir şekilde takip edilmesi gerekmektedir.
Akut dekompanse kalp yetersizliği ile hastanemize başvuran hastaların bir yıllık takibinde kardiyovasküler mortaliteyi gösteren belirteçler
Amaç: Akut dekompanse kalp yetmezliğinde mortaliteyi gösteren birçok hemogram ve biyokimyasal parametrelerin varlığı bilinmektedir. Çalışmamızda mortaliteyi en iyi gösteren belirteçleri bulmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Akut dekompanse kalp yetersizliği nedeniyle hastaneye yatan 176 hasta (85'i kadın) altta yatan kalp hastalığı sebebine bakılmaksızın çalışmaya alındı. Lökosit ve diferansiyel lökosit sayısını etkileyebilecek ilaç kullanımı ve komorbiditeler dışlandı. Hemogram, ProBNP, D-Dimer, kardiyak troponinler hastaneye başvurusunda; kapsamlı biyokimya, sensitif C reaktif protein, eritrosit sedimentasyon hızı, üre testleri başvurusunda veya ertesi sabah yapıldı. Tüm hastalara transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Bir sene sonundaki kardiyovasküler ölümler tespit edildi.Bulgular: WBC, mutlak nötrofil sayısı bir yıl içinde ölen hastalar grrubunda anlamlı olarak yüksek (p= 0.001 ve p<0.001, sırasıyla) mutlak lenfosit ve mutlak eosinofil sayısı anlamlı olarak düşüktü (p= 0.021 ve p<0.001, sırasıyla). Monosit sayısı açısından 2 grup benzerdi. Bundan başka VKİ, ferritin, ürik asit, FT3, D-dimer, Pro-BNP, EF, albümin, sistolik disfonksiyon, mitral kapak rejürjitasyon, hipotansiyon, hiponatremi, akut böbrek yetersizliği ölen hastalara ve sağ kalan hastalar arasında anlamlı olarak farklıydı. 18 bağımsız değişkenle yapılan logistik regresyon analizi sonucunda düşük VKİ, düşük albümin, düşük EF, hiponatremi, düşük mutlak eosinofil sayısı, düşük FT3 toplu olarak kardiyovasküler nedenli ölümlerin % 81.8 inden sorumluydu. Mutlak eosinofil sayısı?20/mm3 olan hastaların ölüm oranı Eos sayısı>20/mm3 olan hastaların 4,8 katı idi (OR 4.8, % 95 CI: 2.12-10.86, p<0.001).Sonuç: Çalışmamızda akut dekompanse kalp yetersizliğinde prognozla ilişkili altı değer diğerlerine göre daha anlamlı saptandı: Düşük EF, düşük VKİ, hipoalbüminemi, serbest T3, hiponatremi, eosinopeni. Eosinopenin artmış sempato-adrenarjik aktivite artışına bağlı olduğu düşünüldü.Anahtar kelimeler: Kalp yetersizliği, mortalite, eosinofil
Rutin laboratuar parametreleri, ilaç tedavileri ve cinsiyetin akut kalp yetmezliğinde görülen anemi ile ilişkisi
Amaç : Akut kalp yetersizliğindeki anemi ile rutin laboratuar parametreleri, ilaç tedavileri ve cinsiyet arasındaki ilişkiyi araştırmak.Gereç ve Yöntem : Akut kalp yetersizliği nedeniyle ardışık olarak hastanemize yatan 234 hasta(114 kadın,120 erkek) çalışmaya alındı.Anemi yapan comorbiditesi olanlar, kan transfüzyonu yapılanlar,anti-anemik tedavi alanlar dışlandı.Çalışma hastaları anemik ve non-anemik olarak iki guruba ayrıldı.Bu iki gurup demografik özellikler, hastaneye yatmadan önceki 3 ay boyunca kullanmakta olduğu ilaçlar, transtorasik ekokardiografi, hemogram, sCRP, eritrosit sedimantasyon hızı, proBNP,D-dimer ve rutin biyokimya analizleri açısından karşılaştırıldı. Ayrıca bu hastalar içerisinden rastgele seçilen 50 hastada ilave olarak hemosiderinuri, retikulosit sayımı ve direct coombs testi yapıldı. Anemik ve nonanemik gurup arasında anlamlı olarak farklı bulunan tum değişkenler, Binary Logistik Regresyon Analizi'ne(BLRA) tabii tutuldu.Bulgular : Çalışmamızda araştırdığımız parametrelerden 25 tanesi anemik ve nonanemik gurup arasında anlamlı olarak farklı bulundu.Bu parametrelerle yapılan BLRA sonucu 11 parametre birbirinden bağımsız ve anlamlı olarak AKY de görülen anemi ile ilişkili idi.Kadın cinsiyette 2.6 kat, kalsiyum kanal blokeri (KKB) kullananlarda 2.6 kat,Kronik renal yetmezliklilerde (KBY) 3.1 kat, daha düşük serum AST si olanlarda 3.6 kat, daha düşük düzeltilmiş serum kalsiyumu olanlarda 3.0 kat, daha düşük LDL kolesterolu olanlarda 2.6 kat, daha düşük ortalama corpuscular volume (MCV)'lilerde 2.5 kat,daha düşük ortalama corpuscular hemoglobine konsantrasyon (MCHC)lularda 2.5 kat, serum magnezyum düzeyi daha yüksek saptananlarda 2.6,daha yüksek pro BNP'lilerde 3.5 kat daha fazla anemi olduğu görüldü. Digoxin kullananlarda ise 4.2 kat daha az anemi görüldüğü saptandı.Hemosiderinüri 13 hastada pozitif olup, anlamlı olmayarak anemik grupta sıktı.Retikulosit indeksi anemik gurupta anlamlı olmayarak daha düşüktü.Direkt coombs testi hemoliz bulguları olmayan 3 hastamızda pozitif bulundu.Sonuç : Anemik akut kalp yetmezliği hasta gurubunda non anemik guruba göre kadın cinsiyet, KBY varlığı, KKB kullanımı anlamlı olarak daha sıktı.Yine anemik gurupta düzeltilmiş serum kalsiyumu, serum AST'si, LDL kolesterol, MCV, MCHC anlamlı olarak daha düşük, serum magnesiumu, proBNP anlamlı olarak daha yuksekti.Digoxin kullanımı ise anemik olmayan gurupta anemik guruba göre anlamlı olarak daha sıktı.Anahtar kelimler : Kalp yetmezliği, anemi
Subklinik hipotiroidi nedeni ile ilaç kullanmakta olan hastalarda levotiroksin tedavisinin lipid profili ve vücut kitle indeksi üzerine olan etkisinin incelenmesi
Amaç: Subklinik hipotiroidizm, serum serbest T4 ( fT4 ) ve serbest T3 ( fT3 ) düzeyleri referans aralıkta iken serum tiroid stimulan hormon ( TSH ) düzeylerinde hafif düzeyde artış ile tanımlanır. Bu hastalarda temel sorun tedavi alıp almayacaklarıdır. Birçok çalışmada, levotiroksin tedavisinin serum lipid düzeyleri ve kardiyak fonksiyonlar üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Biz prospektif klinik çalışmamızda, son bir ay içinde tanı konulmuş ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili hastalardaki metabolik değişiklikleri ve bunlara tiroksin tedavisinin etkilerini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu son bir ay içinde tanı konulan ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili 36 hasta oluşturdu. 27 yeni tespit subklinik hipotiroidili hasta kontrol grubu olarak tedavisiz izlendi. Hastaların başlangıçta ve en az 3 ay sonra semptomları sorgulanıp, fizik muayeneleri yapıldı. Başlangıçta ve 3. ayda tedavi verilen ve tedavi verilmeyen hastaların tiroid fonksiyon testleri, lipid parametreleri ve vücut kitle indeksleri ( VKI ) karşılaştırıldı.Bulgular: Hastalar 32 ( % 88.8 ) kadın, 4 ( % 11.2 ) erkekten oluştu. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 44.66±13.34 yıl ve 29.96±5.99 kg/m² idi. Kontrol grubunda 23 ( %85.2 ) kadın, 4 ( %14.8 ) erkek vardı. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 42.51±11.66 yıl ve 30.68±5.61 kg/m² idi. 3. ayda hasta grubunda VKI 29.64±6.08 kg/m² olurken, kontrol grubunda VKI 30.93±5.76 kg/m² oldu. Başlangıçta hasta grubunda serum ortalama LDL kolesterol 127.55±44.69 mg/dl, kontrol grubunda ise 112.37±30.43 mg/dl idi. Tedavi almayanlara göre tedavi alanlarda ortalama LDL düzeylerinde başlangıca göre 3. ayda anlamlı bir azalma saptandı ( p=0.041 ).Sonuç: Biz bu çalışmada subklinik hipotiroidili hastalarda klinik hipotiroidi semptomlarının çoğu zaman mevcut olduğunu, hastalarda oluşan klinik ve metabolik değişikliklerin Levotiroksin tedavisi ile düzelebileceğini saptadık.Anahtar Sözcükler: Subklinik hipotiroidi, semptomlar, lipoproteinler.
Karaciğer sirozlu olgularımızda sirotik kardiyomiyopatiyle ilgili belirli biyokimyasal ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Karaciğer sirozu, dünyanın pek çok bölgesinde ve ülkemizde en önemli ölüm nedenlerinden biridir. Sirotik hastalarda, kardiak fonksiyon bozukluğu olduğu, sistolik, diastolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikler bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamızda karaciğer sirozu olan hastalarda bazı ekokardiyografik ve biyokimyasal parametrelerin sirotik kardiyomiyopati ile ilişkisini araştırdık.Materyal metod: Ağustos 2009 ile Mayıs 2011 yılları arasında iç hastalıkları ve gastroenteroloji polikliniğinden takipli 44 karaciğer sirozlu hasta (24 erkek ve 20 kadın) ve 30 kişi kontrol grubu (16 erkek ve 14 kadın) olarak çalışmaya alındı. Çalışmada; elektrokardiografi (EKG), ekokardiografi, Pro-BNP ve diğer biyokimyasal belirteçler değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (SP-SPSS versiyon 16) ile istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: 44 karaciğer sirozlu hastanın Child-Pugh sınıflamasına göre 24'ü (%54.5) Child-Pugh C evresindeydi. Olguların 25'inde (%56.8) sirozun etyolojisi HBV idi. Pro-BNP değeri hasta grubunda 156.41±153.56 pg/ml ve kontrol grubunda 25.71±30.11 pg/ml (p< 0.001) olarak tespit edildi. EKG'de sirozlu hastalardaki QTc: 0.40 ± 0.03 sn ve kontrol grubunda QTc: 0.38 ± 0.03 sn (p: 0.016). Ekokardiografik parametrelerden sol atriyum diyastol çapı hasta grubunda 3.98±0.54 , kontrol grubunda 3.46±0.45 olarak saptandı (p<0.001). Sağ ventrikül doku doppler incelemesinde myokardial performans indeksinin hasta grubunda 0.27±0.05, kontrol grubunda 0.23±0.06 değer olduğu görüldü ( p: 0.01 ). Septumdan alınan değerlere göre hasta grubunda hesaplanan MPİ: 0.41±0.09, kontrolde 0.36±0.07 (p: 0.02) bulundu. Buna karşın konvansiyonel yöntemlerle hesaplanan sol ventrikül MPİ değeri benzerdi. E/A, EDZ değerinde anlamlılık tesbit edilmedi. E/E' değeri hastada 10±3, kontrol grubunda 8±2 (p? 0.05 ) idi.Sonuç: Ekokardiografik olarak konvansiyonel yöntemlerle ölçülen parametreler açısından karaciğer sirozlu hastalar sol atrium çapı dışında normallerden farklı değildir. Ancak doku doppler ekokardiografi parametrelerinden IVS MPI, RV MPI ve E/E' değerlerinin karaciğer sirozlu olgularda bozulmuş oldukları belirlendi. Ayrıca sirotik hastalarda normallere göre QTc uzaması mevcuttu. ProBNP değeri de sirotik hastalarda normallere göre yüksek bulundu.. Tüm bu bulguların sirotik kardiyomiyopati ile ilgili olabileceğini düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Siroz, kardiyomiyopati, pro-BNP, ekokardiografi, doku dopplerekokardiografi
Ötiroid ve subklinik hipotiroidili Hashimoto hastalığında oksidatif stresin değerlendirilmesi
Amaç: Ötiroid Hashimoto (EH) ve subklinik hipotiroid Hashimoto(SHH) hastalığında oksidatif stres hakkında yeterli bilgi yoktur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stresi şimdiye kadar bu tür çalışmalarda kullanılmamış oksidatif stres testleri ile araştırdık. Ayrıca Hashimoto hastalığı ile PON1 fenotipi arasında ilişki olup olmadığını değerlendirdik.Materyal ve Metot: 35 EH (34 kadın,1erkek), 33 SHH hastası (29 kadın,4 erkek) ve 38 kontrol (34 kadın,4 erkek) çalışmaya alındı. Kapsamlı biyokimya, rutin kan analizleri ve total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), arilesteraz(ARE), paraoksonaz (PON) , lipit hidroperoksit (LOOHs) ölçümleri yapıldı. Ayrıca PON1 fenotiplemesi yapıldı.Bulgular: TOS ve OSİ, EH ve SHH hastalarında kontrol grubundan anlamlı olarak olarak daha yüksekti (TOS için p=0.005, p=0.004; OSI için p=<0.001, p=<0.001 ).ARE, EH hastalarında anlamlılığa çok yakın olarak, SHH hastalarında anlamlı olarak kontrol grubundan yüksekti (p=0.059,p=0.024). PON, TAS ve LOOHs kontrol grubuna benzerdi. EH ve SHH hastaları tüm oksidatif stres parametreleri bakımından birbirine benzerdi. Ayrıca Hashimoto hastalarındaki PON1 fenotip dağılımını kontrol grubuna benzer bulduk (p:0.303).Sonuç: Hashimoto hastalarında TOS, OSİ ve ARE kontrol grubuna göre artmış bulundu; TAS, Paraoksonaz, ve LOOHs kontrollere benzer bulundu.Hashimoto hastalarında artmış OSİ, artmış TOS'a bağlıdır.Çünkü TAS kontrollere benzer bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında PON1 enziminin molekül konsantrasyonunu gösteren ARE aktivitesi artmış, fakat paraoksonaz aktivitesi, artmış TOS sebebiyle LOOHs'u azaltmaya çalışırken tüketildiği için kontrol grubuna benzer bulunmuştur. Sonuçta lipid peroksidasyonu kontrollere benzer düzeyde bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stres ve biyokimya parametreleri birbirine benzerdir. Yaptığımız PON 1 fenotiplendirmesinde, Hashimoto hastalığına predispozisyon oluşturan PON1 fenotipi tesbit etmedik.
Beta talasemi minörde trombosit aktivasyon markerları
Giriş-Amaç: Beta talasemi minörde (BTM) serebrovasküler ve kardiyovasküler iskemik olayların normal popülasyona göre daha seyrek görüldüğü tespit edilmiştir. Bunun sebebi tam olarak bilinmemektedir. Hatta bazı BTM'li hastalarda hemorajik eğilim olduğu gösterilmiştir. Bu hastaların in vitro ortamda bakılan trombosit agregasyon testlerinde azalmış trombosit fonksiyonları tespit edilmiştir. Buna dayanarak BTM'lilerde trombositlerin defektif (hipoaktif) olabileceğini bu yüzden serebrovasküler ve kardiyovasküler iskemik olayların daha seyrek görülebileceğini düşündük. Bu nedenle beta tromboglobulin (BTG), platelet faktör 4 (PF4), soluble P selektin (sPS) ve soluble CD40 ligand (sCD40L) kan düzeyini araştırdık. Materyal-Metod: BTM hastalarından uygun olan ve gönüllü olan 37 kişi ile; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 41 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Bu gruplar komorbiditeler, sigara ve ilaç kullanımı açısından da karşılaştırıldı. Platelet aktivasyon markerlarını etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (esansiyel hipertansiyon ve tip 2 diyabetes mellitus hariç) ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak değerlendirildi. Bulgular: Serum sCD40L ve sPS düzeyleri BTM grubunda anlamlı olarak düşük saptandı (p:0.009, p:0.010). BTG ve PF4 ise her iki grupta benzer olarak tespit edildi (p:0.497, p:0.507). Gruplar cinsiyet, yaş, VKİ, serum lipid profili, sigara kullanımı, Tip 2 DM, esansiyel hipertansiyon ve kullanılan ilaç cinsi ve sıklığı açısından da benzer olarak saptandı. Sonuç: Aterotrombozla ilişkisi BTG ve PF4'ten daha güçlü olduğu bilinen sCD40L ve sPS düzeylerinin BTM'li hasta grubunda daha düşük saptanması; BTM'li hastaların hipoaktif trombositlere sahip olmalarını destekleyebilir. Bu hipoaktif trombositler de serebrovasküler ve kardiyovasküler iskemik olayların BTM'li hastalarda genel popülasyona göre daha seyrek görülmesinin sebeplerinden biri olabilir.
Sistemik lupus eritematozusta antinötrofik sitoplazmik antikorların sıklığı, hastalık aktivetesi ve klinik-laboratuvar parametrelerle ilişkisi
ÖZET SÎSTEMİK LUPUS ERİTEMATOZUSTA ANTİNÖTROFİL SİTOPLAZMİK ; ANTİKORLARIN SIKLIĞI, HASTALIK AKTİVİTESİ VE KLİNİK-LABORATUVAR PARAMETRELERLE İLİŞKİSİ Antinötrofil sitoplazmik antikorlar (ANCA), nötrofîllerin lizozim içeriklerine karşı gelişen bir grup antikordur ve birçok inflamatuvar hastalıkta oluşur. Sistemik lupus eritematozus (SLE), değişik organ tutulumu ve birçok otoantikor oluşumu ile karakterize : otoimmün inflamatuvar bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, SLE'li hastalarda ANCA ve hedef antijenlerinin varlığını belirlemek ve klinik bulgularla ve hastalık aktivitesi ile ilişkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya 40 SLE'li hasta, 2 1 romatoid artrit (RA)'h hasta ve 1 9 sağlıklı kontrol (SK) alındı. SLE hastalık aktivitesi, SLE hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) kullanılarak ölçüldü. ANCA araştırılması, indirekt immün flöresan (OF) yöntemi ve proteinaz 3 (PR3) ve myeloperoksidaz(MPO)için ELISA yöntemi kullanılarak yapıldı. ' UF ile 14 (%35) SLE'li ve 1 (%4.8) RA'h hastada pozitif boyanma saptarınken, hiçbir. ___ SK'de pozitiflik saptanmadı. SLE'li 41 hastadan 5'i (%12.5) anti-PR3'e; 3'ü (%7.5) ise anti- MPO'ya karşı pozitif reaksiyon verdi. RA'lıların 1'inde (%4.8) anti-PR3'e ve 2'sinde (°A8S) anti-MPO'ya karşı pozitiflik saptanırken, SK'lilerin hiçbirinde bu iki antijene karşı reaksiyon gözlenmedi. SLE'li hasta grubunda, HF-ANCA ile anti-PR3 ANCA ve anti-MPO ANCA arasında ilişki saptandı (sırasıyla, p=0.003 ve p=0.037). RA'lı hastalarda ÜF-ANCA ile anti- PR3 ANCA ve anti-MPO ANCA arasında ilişki yoktu (p<0.05). ANCA varlığı ile SLE'nin klinik bulguları ve aktivitesi ile ilişki saptanmadı. Sonuçlarımız, SLE'li hastaların serumlarında ANCA varlığını gösteriyorsa da, klinik bulgularla ve hastalık aktivitesi ile ilişkinin olmaması ANCA'nın olası rolleri için ileri çalışmaların yapılması gerektiğini düşündürtmektedir. Anahtar Sözcükler: Antinötrofil sitoplazmik antikorlar, Sistemik lupuş eritematozus IV