Dicle University
Discipline

Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı

Dicle University

122

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Seboreik dermatitli hastalarda yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmada, seboreik dermatit hastalarında yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Araç ve yöntem: Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran, bilinen psikiyatrik ve diğer sistemlere ait önemli bir sistemik hastalığı olmayan, öykü ve fizik muayene ile seboreik dermatit tanısı alan 50 hasta ve bilinen bir psikiyatrik ve diğer sistemlere ait önemli bir sistemik hastalığı olmayan hastane personeli ve yakınlarından rastgele seçilen ve sosyodemografik özellikleri yönünden (yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, meslek gibi) hasta grubu ile benzer 50 sağlıklı birey alındı. Hasta grubuna Dermatolojik Yaşam Kalite İndeksi, hasta ve kontrol grubuna Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı.Sonuçlar: Seboreik dermatit hastaları ile kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, medeni durum ve eğitim düzeyi açısından anlamlı bir fark yoktu. Hastaların yarısında (%50) yaşam kalitesi az etkilenmiş veya etkilenmemiş olarak saptanırken, diğer yarısında (%50) yaşam kalitesi orta derecede veya çok etkilenmiş olarak saptandı. Yaşam kalitesinde bozulma, bekar hastalarda evli hastalardan daha yüksekti. Anksiyete ve depresyon düzeyi, yaşam kalitesi olumsuz olarak etkilenmiş olan seboreik dermatit hastalarında daha yüksek orandaydı. Ayrıca anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında pozitif korelasyon mevcuttu.Tartışma: Bu çalışma, seboreik dermatit hastalarında yaşam kalitesinin olumsuz olarak etkilendiğini, yaşam kalitesindeki bozulma ne kadar fazla ise, anksiyete ve depresyon düzeylerinin de o kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlardan yola çıkarak, hastalığın psikolojik belirtilerini tanımanın ve bu belirtilerle mücadele etmenin, gerek hastaların yaşam kalitesini arttırmak, gerekse daha iyi tedavi yanıtı almak açısından önemli olduğu düşüncesindeyiz.Anahtar sözcükler: Anksiyete, Depresyon, Seboreik dermatit, Yaşam kalitesi

AnksiyeteDepresyonDermatit+2
Mustafa Aksoy
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında serum İskemi Modifiye Albümin (İMA) seviyesi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, temel patolojisi vaskülit olan Behçet Hastalığı'nda hastaların serum iskemi modifiye albüminin (İMA) seviyesi ve bunun hastalığın aktivite belirteci olarak ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.Yöntem ve Bulgular: Çalışmaya Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu kriterlerine göre tanı konulan, 28'i aktif, 29'u inaktif 57 Behçet hastası ve herhangi bir sistemik hastalığı olmayan, ilaç kullanmayan 30 sağlıklı birey alınmıştır. Aktif, inaktif hasta ve kontrol gruplarının ortalama İMA değerleri sırasıyla; 0,689±0,049, 0,608±0,099, 0,619±0,049 şeklindeydi. Aktif hasta grubunun İMA seviyeleri diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) derecede yüksek bulunmuştur. Aynı şekilde oksidan stresi gösteren OSİ indeksi aktif Behçet hastalarında anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Aktif Behçet hastalarındaki bu artış inflamatuvar belirteçlerde (CRP, ESH) daha belirgin olarak gözlenmiştir. Sağlıklı kontrol ve inaktif Behçet hasta grupları arasında CRP ve ESH dışında diğer parametrelerde anlamlı fark bulunmamıştır. Tüm Behçet hastalarında İMA ve TAS değerleri arasında negatif, İMA ile CRP ve ESH değerleri arasında güçlü pozitif korelasyon izlenmiştir.Sonuç: Bu bulgularla İMA'nın, hastalığın klinik olarak aktif dönemlerinde artmış inflamasyon ve oksidan stresi yansıtan değerlere benzer şekilde yükseldiği görülmüştür. Behçet hastalarında yükselmiş olan İMA düzeylerinin hastalığın aktivitesini belirlemede artmış oksidan stresin bir biyobelirteci olarak kullanılabileceği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Behçet hastalığı, İMA, oksidan stres, aktivite belirteci.

AlbüminlerBehçet hastalığıPrognoz
Selma Keskin
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş ve boyun bölgesindeki papulonodular nevuslarin dermatoskopik değerlendirimi

Dermatoskopi, canlı üstderiyi ve ortaderinin üst bölümünü, yağ damlası üzerine uygulanan cam basısı ve üstten aydınlatma yardımıyla noninvazif biçimde, genellikle 10-40x büyütmeyle kullanılan araçla inceleyen intravitâl yöntemdir.Nevus nevocellularis dermalis'in başlıca iki alt tipi olan MIESCHER ve UNNA nevusları, oldukça sık görülmelerine rağmen dermatoskopik özellikleri ve ayrımları üzerinde çok durulmamıştır. Bu çalışmada, 40 yaş üzeri hastalarda baş ve boyun bölgesindeki MIESCHER ve UNNA nevusları ile aynı bölgede yer alan papulonodular karakterli diğer dökülerin dermatoskopi yöntemi ile değerlendirilmesi, tanı ve ayırıcı tanıda belirleyici özelliklerinin tanımlanması amaçlanmıştır. Bu amaçla klinik olarak tanısı konulan döküler (170 MIESCHER nevusu, 38 UNNA nevusu, 17 nevus nevocellularis epidermodermalis, 70 verruca seborrheica, 11 basalioma nodulare, 6 nevus ceruleus ve 2 fibroma molle) dermatoskopi yöntemi ile değerlendirilmiştir.Çalışmada, MIESCHER nevuslarının %64.5'inde globular patern, %32.4'ünde homogen patern, %2.9'unda kaldırımtaşı paterni izlenmiştir. Uzamış virgül damarlar (47.1%) en sık izlenen vasküler yapılar olup; virgül damar (33.5%), dallanan damar (11.2%) ve linear damar (4.7%) yapıları da saptanmıştır. UNNA nevuslarının %47.4'ünde kaldırımtaşı paterni, %31.6'sında globular patern, %21.1'inde homogen patern izlenmiştir. UNNA nevuslarının %65.8'inde virgül damar, %15.8'inde uzamış virgül damar saptanmıştır. UNNA nevusların hiçbirinde atipik/polimorfik ve noktalı damar yapıları izlenmemiştir. Verruca seborrheica'ların dermatoskopik değerlendirmesinde karakteristik bulgular olarak kabul edilen milium benzeri kistler %38.6 oranında; komedon benzeri açıklıklar ise %62.9 oranında izlenmiştir. Nevus nevocellularis epidermodermalis, basalioma nodulare ve nevus ceruleus'ta belirlenen dermatoskopik yapılar şimdiye dek deribilim yazınında bildirilenlerle uyumlu olarak bulunmuştur. Değerlendirmeye alınan iki adet fibroma molle'de deri rengi ve açık kahverengi renkli homogen pigmentasyon dışında dermatoskopik bulgu izlenmemiştir.MIESCHER nevuslarında %11.2 oranında izlenen dallanan damarların basalioma nodulare'den farklı olarak `yıldız' şeklinde dallara ayrıldığı gözlenmiştir.Sonuç olarak, bu çalışma deribilim yazınındaki MIESCHER nevuslarının dermatoskopik özelliklerinin değerlendirildiği, uzamış virgül damarların sıklığının saptandığı ve `yıldız' damar yapılarının belirlendiği ilk araştırma olma özelliği taşımaktadır. Elde edilen veriler, dermatoskopinin baş ve boyun bölgesinde yer alan papulonodular nevusların ayırımında yararlı bir teknik olduğunu vurgulamaktadır.

BoyunDermoskopiKafa+1
Ceylan Avcı
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis'li hastalarda erken aterosklerotik değişikliklerin araştırılması

Psoriasis, kronik ve tekrarlayıcı seyirli, özellikle saçlı deri ve ekstansör alanlara yerleşmeye eğilimli, keskin sınırlı eritemli, skuamlı papüler lezyonlarla kendini gösteren genetik, enflamatuar bir dermatozdur. Ateroskleroz ise çeşitli sitokin ve kemokinlerin pro veya anti-aterogenik faktörler olarak yer aldığı immun hücre infiltrasyonu gösteren kronik, enflamatuar bir hastalıktır.Bu çalışmada, çocukluk ve genç yaş dönemlerinde ateroskleroz sonucu salınan proenflamatuar sitokinlerin psoriasis'i tetikleyip aktifleştirebileceği, psoriasis seyrinde salınan sitokinlerin erken vasküler hasar oluşumunu tetikleyebileceği düşüncesiyle, genç psoriasis'li hasta populasyonunda erken ateroskleroz bulgularının araştırılması amaçlanmıştır.Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvurmuş ve psoriasis tanısı almış 6-40 yaş arasındaki 66 hasta, hasta grubunda; 6-40 yaş aralığında psoriasis'i bulunmayıp başka nedenlerle polikliniğe başvuran 66 hasta ise kontrol grubunda değerlendirildi. Her bir hasta ve kontrol grubu için yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı, brakiyal kan basıncı, açlık kan şekeri, serum CRP, kreatinin, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserid, idrarda mikroalbumin, aortik gerilim, aortik distansibilite ve karotis intima media kalınlığı ölçüldü. Buna ek olarak hasta grubundaki hastaların PAŞİ skorları ve hastalık süreleri kaydedildi.Hem hasta hem de kontrol grubundan elde edilen demografik veriler, laboratuvar değerleri, karotis intima media kalınlıkları ve aortik gerilim ile aortik distansibilite değerleri farklı yaş alt grupları için (6-10; 11-20; 21-30; 31-40) birbirleriyle karşılaştırıldı.Hasta ve kontrol grupları arasında her bir yaş alt grupları için yapılan ikili karşılaştırmalarda, karotis intima media kalınlıkları, aortik gerilim ve aortik distansibilite açısından farklı yaş grupları için istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p < 0,05). Buna ek olarak, hastalık süresi ve PAŞİ değerlerinin artışı ile karotis intima media kalınlığı, aortik gerilim ve distansibilite arasında pozitif korelasyon saptandı (p < 0,05).Bu bulgu, psoriasis'in şiddetinin artışında etkili olduğu düşünülen proenflamatuar sitokinlerin aterosklerotik lezyonların oluşumuna katkıda bulunarak aortik gerilimi arttırıp aortik distansibiliteyi azalttıkları şeklinde yorumlanabilir. Bu doğrultuda, genç psoriasis'li hasta populasyonunda aortik gerilim ve aortik distansibilitenin hesaplanmasının, erken ateroskleroz bulgularının saptanmasında yararlı olabileceği kanaatindeyiz.

AterosklerozMetabolik sendromPsoriyazis
Burcu Dündar
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2010-2020 yılları arasında deri kanseri tanısı alan hastaların sosyodemografik özelliklerinin ve UV radyasyon maruziyetlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Deri kanserleri insidansı giderek artış göstermekle birlikte geç tanı konulması durumunda önemli morbidite ve mortaliteye neden olabilmekte. Günümüzde giderek artan ultraviyole radyasyon maruziyetinin de deri kanseri gelişimindeki rolü bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı hastaların sosyodemografik özelliklerinin deri kanseri prevalansına etkisini, UV radyasyon maruziyetinin deri kanseri üzerindeki etkisini ve erken tanı ve tedavinin hastalık prognozu ve rekürrenslerde son derece önemli yere sahip olduğunu vurgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 1 Ocak 2010 ile 1 Ocak 2020 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve klinik ve histopatolojik olarak skuamöz hücreli karsinom, bazal hücreli karsinom, melanom tanısı almış hastalar dahil edilmiştir. Çalışmamızda 2165 verileri incelendi, 658 hastanın verileri eksik olduğu için çıkarıldı, çalışmaya toplam 1507 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların tanı yaşı ve yılı, cinsiyeti, eğitim durumu, mesleği, lezyon sayısı, lezyonun boyutu, diyabet, hipertansiyon, hematolojik malignite, organ transplantasyonu, solid organ malignitesi, otoimmun hastalık, inflamatuar hastalık gibi ek hastalıkları ,immunsupresif ilaç kullanım öyküsü, ailede deri kanseri öyküsü, nüks sayısı, alınan tedavi, lenf nodu veya organ metastazı, geçirilen operasyon sayısı, cildiye poliklinik kontrol aralığı, geneşten korunma alışkanlıkları gibi özellikler dosya bilgilerinden ve hastalar telefonla aranarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 896'sı erkek (%59,5), 611'i kadındı (%40,5). Tüm hastaların deri kanseri tanı yaşı ortalaması 68,52 (±13,9) yıl olarak bulunmuştur. Kadınlarda tanı yaşı erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur ve fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,01). %8,9 hastada aile öyküsü mevcuttu. Hastalarda en sık görülen ek hastalık hipertansiyon (%41,5), ikinci sıklıkta diyabet (%15,6) olarak saptanmıştır. Hastalarda sigara içme oranı en yüksek SHK tanılı hastalarda, alkol içme oranı ise en yüksek melanom tanılı hastalarda saptanmıştır (p>0,05). %55,6 hastada bazal hücreli karsinom, %37,1 hastada skuamoz hücreli karsinom, %11,6 hastada melanom saptanmıştır. Cinsiyete göre lezyon yerleşim yerlerinin dağılımına bakıldığında her iki cinsiyette de en sık lezyon yerleşimi yüz bölgesinde saptanmış olup erkeklerde ikinci sıklıkta saçlı deride kadınlarda ise alt ekstremitede saptanmıştır. Yıllara göre toplam deri kanseri sayıları son yıllarda artış göstermekle birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Nüks oranları, nüks zamanı ortalaması ve deri kanseri sayısı erkek hastalarda kadınlardan daha yüksek saptanmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hastalarda deri kanseri sayısının ortalaması en yüksek 81 yaş ve üstünde bulunmuşken, nüks sayı ortalaması en yüksek grup 61-80 yaş aralığındaki hastalardı. Hastaların yaş aralıklarına göre deri kanseri sayısının ortalamaları ve nüks sayısı ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hematolojik malignite, solid organ malignitesi, organ transplantasyonu ve immunsupresif ilaç kullanımı olanlarda tanı yaşı ortalaması en düşük organ transplantasyonu olan hastalarda saptanmış olup en yüksek ortalama hematolojik malignitesi olanlarda bulunmuştur (p<0,01). Hastaların güneşten korunma değişimi olanlarda tanı yaşı ortalaması 61,89 (±13,91) iken güneşten korunma değişimi olmayanlarda 71,71 (±12,47) olarak saptanmış olup fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,01). Cildiye poliklinik kontrolü olan ve deri kanserinde nüks saptanan hastalarda güneşten korunma davranışında değişim daha sık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,04 ve p=0,086). Cinsiyete göre lezyon boyutu ortalamaları ve lenf nodu metastazı, organ metastazı oranlarına bakıldığında erkeklerde lezyon boyutu ortalamaları (p<0,01), lenf nodu metastazı (p=0,253) ve organ metastazı oranları (p<0,01) kadınlardan daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda deri kanserlerinin en sık 61-80 yaş aralığında tanı aldığını, en sık deri kanseri yerleşim yerinin yüz bölgesi olduğunu, erkek hastalarda kadınlara göre daha fazla deri kanseri tanısı konulduğunu, deri kanseri aile öyküsü olanlarda güneşten korunma oranının aile öyküsü olmayanlara göre daha yüksek olduğunu saptadık.

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıNeoplazmlar+3
Esma Katkat Çelik
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran hastalarda deri kanseri sıklığının belirlenmesi ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Deri kanserleri dünyada en sık görülen kanser türüdür ve insidansı her geçen yıl önemli ölçüde artmaktadır. Ülkemizde deri kanseri insidans verileri oldukça sınırlı olup, retrospektif verilerden elde edilmiştir. Çalışmamızda deri kanserlerinin (kutanöz skuamoz hücreli karsinom, bazal hücreli karsinom ve malign melanom) bir yıllık insidansını, bu hastaların sosyodemografik özelliklerini ve deri kanseri açısından risk faktörlerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, anket doldurarak çalışmaya katılmak için onam veren tüm hasta ve hasta yakınları dahil edilmiştir. Çalışmaya onam veren bireylerin boy, kilo, vücut kitle indeksi, sigara- alkol kullanımı, çay- kahve tüketimi kaydedilmiştir. Bilinen kronik hastalıkları (hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, kardiyovasküler hastalık, hipo-hipertiroidi, deri ve deri dışı malignite öyküsü, organ nakli), takviye ilaç ve D vitamini kullanımları, güneşten korunma alışkanlıkları ve beslenme tarzı değerlendirilmiştir. Klinik olarak deri kanseri şüphesi olan lezyonlar eksize edilerek, patolojiye gönderilmiştir. Klinik ve histopatolojik olarak kutanöz skuamoz hücreli karsinom, bazal hücreli karsinom veya malign melanom tanısı alan hastaların, deri kanseri tipi, lezyon süresi, boyutu ve yerleşim yeri, ağrı kaşıntı-yanma vb semptom varlığı ve histopatolojik özellikleri kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 7396 kişi dahil edildi, bunlardan 4324'ü (%58,5) kadın, 3072'si (%41,5) erkekti. Yaş aralığı 1 ile 96 arasında olup, ortalama yaş 37,18±2 idi. Yeni deri kanseri tanısı alan toplam 200 hasta tespit edildi ve topluluğun % 2,7'sini oluşturdu. 89 kişide (%1,2) bazal hücreli kanser(BHK), 85 kişide (%1,1) skuamöz hücreli kanser (SHK) ve 33 kişide (%0,4) malign melanom(MM) tespit edildi. 7 hastada birden fazla deri kanseri tipi mevcuttu. Yaş ortalamaları BHK, SHK ve MM için sırasıyla 64,2 (±13,8), 75,04 (±12,2) ve 62,85 (±20)'di. Tanı yaşı dağılımlarına bakıldığında çalışmamızdaki hastaların çoğunluğunu 61-80 yaş aralığındaki hastalar oluşturmaktaydı. 20 yaş ve altındaki kişilerin sadece birinde deri kanseri tespit edildi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında, geçmişte sigara kullanım öyküsü olmasının BHK (p=0,024), SHK (p<0,001) ve MM (p=0,002) açısından; alkol kullanım öyküsü olmasının BHK(p<0,001) ve SHK(p<0,001) açısından risk faktörü olduğu saptandı. Geçmişte alkol kullanım öyküsü olup bırakmış olanlarda, SHK gelişimi açısından halen alkol kullananlara göre 13 kat daha yüksek risk gözlendi (OR: 13,782 (%95 GA: 3,636-52,244). Çalışmamızda kontrol grubuyla kıyaslandığında her gün çay tüketimi olması BHK (p=0,021), SHK(p=0,006) ve MM(p=0,002) açısından risk faktörü olarak izlenmiştir. Kontrol grubuyla kıyaslandığında her gün kahve tüketimi SHK(p<0,001) ve MM(p=0,049) açısından koruyucu faktör olarak belirlenmiştir; ancak BHK'de böyle bir fark izlenmemiştir (p=0,214). D vitamini ve takviye ilaç alımı BHK (sırasıyla p=0,035, p=0,007) için koruyucu faktörler olarak izlenmişken, SHK ve MM hastalarında her ikisi de koruyucu faktör olarak gözlenmemiştir. Kontrol grubuyla kıyaslandığında obezite(VKİ≥30); BHK(p=0,005) ve MM(p=0,008) açısından risk faktörü olarak izlenmiştir, ancak SHK'li (p=0,965) hastalarda anlamlı fark gözlenmemiştir. Çalışmamızda obez olan ve olmayan kişilerdeki BHK, SHK, MM yaşları arasında istatiksel anlamlı fark görülmemiş, obezite ve deri kanseri başlangıç yaşı arasında ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubuyla kıyaslandığında deri dışı kansere sahip olmak BHK (p<0,001) ve SHK (p=0,001) açısından risk faktörü olarak gözlenmiştir; hematolojik ve solid organ kanserleri arasında fark görülmemiştir. MM (p=1) için böyle bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda regresyon analizinde yaştan bağımsız risk faktörleri değerlendirildiğinde alkol kullanım öyküsü olması ve takviye ilaç kullanımının olmaması BHK açısından bağımsız bir risk faktörü olarak anlamlı bulunmuştur (OR: 9,219 (%95 GA: 2,511-33,855); OR:5,906(%95 GA: 1,377-25,328)). SHK açısından alkol kullanım öyküsünün olması, düzenli ilaç kullanımının olması ve VKİ<30 olması bağımsız birer risk faktörü olarak anlamlı bulunmuştur (OR: 4,794 (%95 GA: 1,213-18,954); OR: 2,144 (%95 GA: 1,054-4,358); OR: 1,802 (%95 GA: 1,005-3,231)). Alkol kullanım öyküsü ve düzenli ilaç kullanımının MM açısından bağımsız birer risk faktörü olduğu regresyon analizinde anlamlı bulunmuştur (OR: 14,371 (%95 GA: 2,306-89,569); OR: 4,689 (%95 GA: 1,516-14,504)). Sonuç: Çalışmamızda geçmiş alkol kullanım öyküsünün olması, hiç alkol kullanmamış olanlara göre BHK için 9,2 kat, SHK için 4,8 kat, MM için 14,4 kat artmış risk ile ilişkili bulunmuştur. Düzenli ilaç kullanımının olması SHK için 2,1 kat, MM için 4,7 kat artmış risk ile ilişkilidir. Takviye ilaç kullanımının olmaması 5,9 kat artmış BHK riski ; VKİ <30 olması 1,8 kat artmış SHK riskiyle ilişkilidir. Çalışmamızda elde edilen sonuçlar göz önüne alındığında, deri kanserli hastalarda risk faktörlerini ortaya koyabilmek için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç duyulduğu açıktır.

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıDermatoloji+3
Arzu Ferhatosmanoğlu
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal malignite hastalarında dermatolojik bulguların değerlendirilmesi

Amaç: Gastrointestinal malignitelerin insidansı giderek artış göstermekle birlikte bu hasta grubu gerek hastalığın kendisi gerek ise tedavileri sebebiyle hassas bir popülasyonu temsil etmektedir. Erken tanıya götürebilecek paraneoplastik deri bulgularının yanında immunsupresyon durumu sebebiyle sıklığı artan deri hastalıkları ve kemoterapilere ikincil deri yan etkiler ile dermatoloji kliniklerinde sık olarak karşılaşılmaktadır. Bu çalışmanın amacı toplumda sıklığı artmakta olan bu hasta grubunda, erken tanı, tedavi yönetimi, hasta konforu için dermatolojik alanda yapılabilecekler açısından farkındalık oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı, Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı ve Genel Cerrahi Anabilim Dalı tarafından ortak yürütüldü. Çalışmaya Nisan 2021- Nisan 2022 tarihleri arasında, dermatoloji, tıbbi onkoloji ve genel cerrahi polikliniklerine başvuran klinik ve histopatolojik olarak gastrointestinal sistem malignitesi tanılı 150 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların yaş, cinsiyet, eğitim durumu gibi sosyodemografik özellikleri, alışkanlıkları, ek hastalıkları ve birincil malignitelerine ilişkin özellikleri ayrıntılı olarak kaydedildi. Çalışmaya alınan tüm bireylerin başvuru anında ayrıntılı tüm vücut dermatolojik muayenesi yapıldı. Standart bir form hazırlanarak her bir olgunun bilgi ve bulguları kaydedildi. Ayrıntılı dermatolojik muayene bulgularına ek olarak paraneoplastik deri bulguları, kemoterapi ajanları ile ilişkilendirilebilecek bulgular da not edildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 96'sı erkek (%64), 54'ü kadın (%36), yaş ortalaması 62,47 (±10,7) yıldı. Hastaların Fitzpatrick deri tipleri sıklık sırasına göre tip 3 (%42,7), 4 (%29,3), 2 (%26,7) ve 5 (%1,3) şeklindeydi. Ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 25,86 (±5,7) idi. En sık karşılaşılan birincil maligniteler sırasıyla kolon (%32,7), mide (%32) ve rektum (%16,7), en sık görülen histolojik alt tip ise adenokarsinom (%93,3) idi. Tanı tarihinden itibaren çalışmaya dahil oldukları süre göz önüne alındığında ortalama hastalık süresi 12,72 (±20,5) aydı. Çalışmaya dahil edilenlerin %80,7'si ileri evre (evre 3 ve 4) hastalığa sahipti. Muayene esnasında hastaların 85'i (%56,7) kemoterapi altındaydı. Hastalarımızda en sık dermatolojik bulgu deri kuruluğu (%92) olarak saptanmış olup, ortalama yaş olan 62 yaş üzerindeki hastalarda istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuşturr (p=0,014). Çalışmamızda paraneoplastik dermatozlar, yüz bulguları, tırnak bulguları ve deri enfeksiyonları ortalama yaş olan 62 yaş üzerindeki hastalarda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,008, p=0,003 ve p=0,007). Cinsiyete göre ele alındığında ise yüz bulguları ve deri enfeksiyonları kadın hastalarda erkeklere göre daha sık görülmüş, fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0,04 ve p=0,04). Çalışmamızda en sık paraneoplastik deri bulgusu yaygın seboreik keratoz (%20,7), ikinci sıklıkta akantozis nigrikans (%10,7) olarak gözlendi. Seboreik keratoz ortalama VKİ değeri olan 28,5'in altındaki hastalarda, akantozis nigrikans ise ortalama VKİ değeri olan 28,5'in üzerindeki hastalarda daha sık gözlenmiştir, istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (sırasıyla p=0,04 ve p<0,001). Seboreik keratoz, ortalama yaş olan 62 yaş üzerindeki hastalarda ve erkeklerde de daha sık gözlenmiş ve fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0,003 ve p=0,01). Çalışmamızda en sık saç bulgusu androgenetik alopesi (%58,7), yüz bulgusu rozase (%38,7), tırnak bulgusu longitudinal oluklanma (%20,7), deri enfeksiyonu tinea unguium (%68,7), oral mukoza bulgusu ise oral kandidiyazis (%34,7) olarak saptandı. Çalışmamızda, kemoterapi altındaki 85 hastada en sık kullanılan kemoterapi ajanı 5-florourasil, ikinci sıklıkta okzaliplatin idi. Tedavi altındaki hastalarda kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgulardan en az biri %69,4 hastada mevcuttu. Kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgusu olan hastaların tedavi rejimlerinde en sık 5-florourasil, okzaliplatin, irinotekan bulunuyordu. Kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgulara bakıldığında; en sık görülenler eşit sıklıkta karşılaşılan kemoterapi ilişkili pigmente maküller (%25,9) ve saç dökülmesi (%25,9) iken, ikinci sıklıkta papülopüstüler döküntü (%18,8) saptandı. Sonuç: Çalışmamızda gastrointestinal malignite hastalarında en sık gördüğümüz paraneoplastik deri hastalıkları yaygın seboreik keratoz ve akantozis nigrikans idi. Bu sıklık, seboreik keratoz için ileri yaş ve erkek, akantozis nigrikans için obez hastalarda daha yüksek bulundu. Kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgular açısından 5-florourasil ve okzaliplatin ilaçları daha riskli bulundu. Prospektif çalışmamızın verilerinin gastrointestinal malignite hastalarında sık rastlanan dermatolojik bulguları ortaya koyarak, hastaların erken tanısına ve doğru yönetimine katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

Deri hastalıklarıDermatolojiErken teşhis+2
Burcu Aydemir
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biyolojik ilaçlar ile yönetilen psoriasis hastalarında ilacın kesilmesine veya değişimine yol açan faktörlerin araştırılması

Bu çalışmada biyolojik tedavi altındaki psoriasis hastalarında ilacın kesilmesine veya değişimine yol açan faktörlerin ayrıntılı bir şekilde ortaya koyulması amaçlandı. Konu ile ilgili önceki çalışmalarda, biyolojik tedavi alan kadın hastalarda ilaçta kalım sürelerinin erkeklere göre daha düşük olduğu gösterilmiş olmakla birlikte bu durumun nedenlerine yönelik yeterli çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız esas olarak bu durumun sebeplerini, kadınlara özgü olabilecek sebepleri de dahil eden ayrıntılı bir sorgulama ile araştırmayı hedeflerken, aynı zamanda hastaların tedavi memnuniyetini de kısa ve pratik bir sorgulama ile ortaya koymayı planlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji genel ve psoriasis polikliniklerine başvuran, klinik veya histopatolojik olarak psoriasis tanısı almış, tedavisi biyolojik ilaçlar ile devam etmekte olan 18 yaş üstü hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Hastalar polikliniklere izlem açısından başvurduğu sırada veya araştırıcıların dosya kayıtlarındaki telefonlar üzerinden hastayı araması ile olgu rapor formu doldurulmuş, hastalara dermatolojik yaşam kalite indeksi (DYKİ) anketi ve çalışmaya özel oluşturulan altı soruluk memnuniyet anketi uygulanmıştır. Bulgular: Bu çalışmada 70'i (%44.8) kadın ve 86'sı (%55.2) erkek 156 hastanın toplam 396 biyolojik tedavi serisi verileri ortaya koyuldu. Erkek hastalara ait 202 tedavi serisi ve kadın hastalara ait 194 tedavi serisi karşılaştırıldı. Kadın hastalarda erkek hastalara göre depresyon, kaygı bozukluğu, uyku bozukluğu, ağrı ve kaşıntı semptomları ile psoriatik artrit varlığı daha sık gözlendi. Tedavi sonlandırma sebeplerini incelediğimizde "Etkisizlik" nedeni ile bırakma sebepleri kadınlarda anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0,025). Diğer tedavi sonlandırma sebebi gruplarında cinsiyet açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. Memnuniyet anketine verdikleri cevaplara göre kadın hastaların erkeklere göre daha fazla "Yan etkilerden endişeleniyor" olarak bulundu (p=0,020). Diğer memnuniyet anketi soruları için cinsiyetler arası fark saptanmadı. Sonuç: Kadın hastalarda biyolojik tedavi seri sayısının anlamlı olarak daha fazla olduğu görüldü. Kadın hastalar en sık etkisizlik nedeni ile tedavilerini sonlandırmaktaydı. İlaç reaksiyonları ve çocuk sahibi olma amacıyla sonlandırılan tedavi sayısı kadınlara özgü denilebilecek sıklıkta erkeklerden daha fazlaydı. Kadın psoriasis hastaları tedavilerini görünür alanlardaki lezyonlar ve erkek hastalara göre daha çok muzdarip oldukları ağrı semptomuna yanıt alamadıkları için sonlandırmaktaydı. Tedaviden düşük memnuniyet tedavi seri sayısını artırmaktaydı, ancak mevcut veriler cinsiyetlere özgü bir açıklama getirmedi. Anahtar Kelimeler: psoriasis, kadın, biyolojik, ilaçta kalım, memnuniyet IV

Biyobenzer ilaçlarHasta memnuniyetiKadınlar+2
Şeyda Ece Oğuzer
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemik izotretinoin kullanan akne vulgarisli hastalarda yaşam kalitesi ve depresyon düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Akne vulgariste izotretinoin kulanımının yaşam kalitesi ve depresyon düzeyi üzerine etkisi prospektif olarak incelemektir.Materyal metod: Çalışmaya orta ve şiddetli aknesi olan 75 hasta dahil edilmiştir. İzotretinoin 0,5-1mg /kg gün dozunda günde 2 kez olmak üzere 16 hafta kullanılmıştır. Hastaların ayrıntılı dermatolojik muayeneleri yapıldı. Yaşam kalitesini değerlendirmek için Akne Yaşam Kalite Ölçeği(AYKÖ) ve Dermatoloji Yaşam Kalite indeksi,(DYKİ) Depresyon şiddetini tespit etmek için de Beck Depresyon Ölçeği(BDÖ) tedavi öncesi birinci ve dördüncü ayı sonrası değerlendirilmiştir.Sonuçlar: Çalışmamızı 66 hasta tamamlamıştır. Başlangıç AYKÖ, DYKİ ve BDÖ arasında cinsiyetler arasında anlamlı fark yoktu(p<0. 05) Tedavinin öncesi ile birinci ayı sonrası AYKÖ, DYKİ ve BDÖ değerlerinde düzelme oldu fakat bu istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadı. Dördüncü ay sonu yapılan değerlendirmede yaşam kalite anketlerinde ve Beck depresyon ölçeğinde istatistiksel olarak anlamlı bir düzelme gözlemlenmiştir(p<0. 005, p=0. 0001).Tartışma: Çalışmamızda izotretinoinin, akneli hastalarda yaşam kalitesini olumlu şekilde etkilediği gösterilmiştir. İsotretinoin kullanımı ile depresyon gelişimi arasında bir ilişki tespit edilememiştir. Dört aylık takipte hastalarda depresyon düzeyinde herhangi bir değişiklik izlenmemiştir. Fakat literatürde bu etkiyi gösteren bir çok çalışmanın olması, klinisyenlerin izotretinoin kullanırken bu yan etkiyi göz ardı etmemeleri ve hastalarını bu açıdan da takip etmeleri gerektiğini göstermektedir.

Akne vulgarisDepresyonYaşam kalitesi
Arzu Aydın Çapkın
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dermatolojik hastalıkların tanısında üç farklı telesitoloji yönteminin tanısal güvenilirliği

Sitoloji, pek çok eroziv-vezikülobüllöz, tümöral ve granülomatöz hastalıkta kullanılan kolay, hızlı, ucuz ve tekrarlanabilir bir tanı yöntemidir. Sitolojinin uygulanabildiği tüm hastalıklarda değerlendirme yapabilmek için deneyim gerekir. Günümüzde teknolojik gelişmelerle preparatlar doğrudan inceleme olanağı olmayan uzaktaki deneyimli kişiler tarafından değerlendirilebilmekte ve bu işlemler telesitoloji olarak adlandırılmaktadır. Dermatoloji dışında diğer sistem hastalıkların tanısında telesitoloji ile ilgili çalışmalar yapılmasına rağmen dermatolojik hastalıklarda uygulanmamıştır. Bu çalışmada dermatolojik hastalıkların tanısında üç farklı telesitoloji yönteminin tanısal güvenilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Kliniği'ne Temmuz 2012 ile Mart 2013 tarihleri arasında başvuran ve Tzanck yayma testi yapılan hastalar alındı. Alınan bu örnekler 4 farklı dermatolog tarafından değerlendirildi. Sitolojik örneklerin alınması, klinik, sitolojik ve gerekli laboratuvar bulguları eşliğinde kesin tanıların konulması Dermatolog A tarafından yapıldı. Kesin tanı konulan hastaların sitolojik örnekleri mikroskopik görüntülerin fotoğraflanması, videomikroskopi ve eşzamanlı dinamik dijital mikroskopi yöntemleri ile sırası ile Dermatolog B, Dermatolog C ve Dermatolog D tarafından değerlendirildi. Telesitolojik tanıların birbirleri ve kesin tanılar ile uyumu istatistiksel olarak değerlendirildi. Sitolojik inceleme yapılan toplam 84 (44'ü [%52.4] erkek ve 40'ı [%47.6] kadın) hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 49 (%58.3)'u enfeksiyöz hastalıklar, 31 (%36.9)'i tümöral hastalıklar, 3 (%3.6)'ü spongiotik dermatit ve 1 (%1.2)'i genodermatozlar grubunda yer aldı. Her üç telesitoloji yönteminin tüm hastalıklar üzerindeki tanısal güvenilirliği çok iyi derecede bulundu. Hastalık alt gruplarına göre tümoral hastalıklarda eşzamanlı dinamik dijital mikroskopi yönteminin tanısal güvenilirliği çok iyi derecede iken diğer yöntemlerinki iyi derecede idi. Çalışmamızın sonuçları göstermiştir ki dermatolojik hastalıkların tanısında üç farklı telesitoloji yöntemi güvenilir olmakla birlikte tümoral hastalıklarda en güvenilir yöntem eşzamanlı dinamik dijital mikroskopidir. Anahtar kelimeler: Sitoloji, teletıp, telesitoloji, Tzanck yayma.

Deri hastalıklarıDermatolojiDermatomikozlar+2
Emel Ertürk Özdemir
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üremik pruritus tedavisinde endokannabinoid içerikli nemlendirici kremlerin etkinliği

Üremik pruritus, tedavisindeki gelişmelere rağmen, kronik böbrek yetmezliğine bağlı diyaliz tedavisi alan hastalarda halen sık görülen, rahatsız edici bir semptomdur. Marihuana bitkisinden elde edilen kannabinoidler, antiinflamatuvar etkileri sayesinde kaşıntılı hastalıkların tedavisinde iyi bir seçenek olarak görünmektedir. Literatürde, kannabinoid içeren nemlendirici kremlerin üremik pruritustaki etkisini araştıran sadece bir çalışma vardır. Bu retrospektif çalışmada, üremik pruritus tedavisinde endokannabinoid içeren nemlendirici kremlerin etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu retrospektif çalışmaya, üremik pruritusu olan 40 hasta (24 erkek ve 16 kadın) alındı. Hastalar, yapısal doğal lipitler (derma membrane structure) ve endokannabinoidler (N-asetiletanolamin ve N-palmitoiletanolamid) içeren kremi 4 hafta boyunca, günde iki kez uyguladılar ve tedavi sonrasında 3 ay takip edildiler. Kaşıntının şiddeti, "Görsel analog skorlama (VAS)" ve "Modifiye kaşıntı şiddet skorlaması" olmak üzere iki pruritus skorlama metodu kullanılarak değerlendirildi. Kserozis derecesi de "El Gammal kserozis skorlaması" ile ölçüldü. Kaşıntı, tedaviden önce, tedavi boyunca her hafta ve tedaviden sonraki 3 aylık takip döneminde 2 haftada bir, kserozis ise tedaviden önce ve sonra değerlendirildi. Tedavinin sonunda, kaşıntı 8 hastada (%20) tamamen ortadan kalktı ve 26 hastada (%65) belirgin derecede azaldı (p=0.000). Kserozis şiddeti de 29 hastada (%72.5) belirgin derecede azalma gösterdi (p=0.000). Tedavi kesildikten 3 ay sonra, tedavi öncesine göre kaşıntıda halen anlamlı derecede azalma devam etmekteydi (p=0.000). Krem, tüm hastalar tarafından iyi tolere edildi. Çalışmamızın sonuçları göstermiştir ki, endokannabinoid içeren nemlendirici kremler üremik pruritus tedavisinde etkili ve güvenilir bir seçenektir. Ayrıca, antipruritik etkileri tedaviden sonra da uzun bir süre devam etmektedir. Bu nemlendiriciler, hastalarda kserozisin kontrolünü de sağlamakta yardımcı olabilmektedir. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, kannabinoidler, kronik böbrek yetmezliği, periton diyalizi, üremik pruritus.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikKanabinoidler+3
Sedef Yücel
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tzanck yayma testinin bazal hücreli karsinomanın tanısında ve alt tiplerinin belirlenmesindeki yeri

Bazal hücreli karsinomanın kesin tanısı histopatolojik inceleme ile konur. Ancak tümör kozmetik açıdan önemli olan bir bölgede yerleştiğinde, cerrahi eksizyon dışında bir tedavi yöntemi planlandığında, eksizyon skarı üzerinde rekürrens şüphesi olan yeni bir lezyon gelişiminde, cerrahi eksizyon öncesinde doğru cerrahi sınırın seçilebilmesi için özellikle agresif tip bazal hücreli karsinomaların belirlenmesi ve bazal hücreli karsinomanın diğer malign deri tümörlerinden ayrımında veya hastada bazal hücreli karsinomadan şüphelenilen çok sayıda tümör bulunması durumunda invazif olmayan alternatif tanı yöntemlerine gereksinim vardır. Bu çalışmada sitolojinin bazal hücreli karsinomanın tanısında ve alt tiplerinin belirlenmesindeki yeri ile sitolojik tanıdaki deneyim süresinin doğru tanıya katkısının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya klinik olarak bazal hücreli karsinomadan şüphelenilen lezyonları olan 61 hasta dahil edildi ve toplam 83 lezyondan Tzanck yayma alındı. Örnekler bazal hücreli karsinoma ve alt tiplerinin tanısı açısından, sitoloji konusunda az deneyimli (Dermatolog A) ve deneyimli (Dermatolog B) iki dermatolog tarafından değerlendirildi. Histopatolojik tanı kesin tanı olarak kabul edildi. Kesin tanısı bazal hücreli karsinoma olan ve alt tipleri belirlenen 72 tümör için, iki dermatoloğun sitolojik tanıları histopatolojik tanılar ile karşılaştırıldı ve dermatologların sitolojik tanıları arasındaki uyum değerlendirildi. İki dermatolog da bazal hücreli karsinomaların tümüne doğru tanı koydu ve aralarındaki uyum çok iyi derecedeydi (κ=1, pK=0.001). Dört infiltratif alt tip agresif tümöre iki dermatolog da doğru tanı koyamadı. Sitolojik tanılar ile histopatolojik tanılar arasında; karışık (Dermatolog A: κ=0.289, p=0.014; Dermatolog B: κ=0.296, p=0.007) ve pigmente (Dermatolog A: κ=0.354, p=0.001; Dermatolog B: κ=0.215, p=0.001) tip tümörlerde iki dermatolog için az derecede, keratotik tip tümörlerde Dermatolog A (κ=0.550, p=0.001) ve Dermatolog B (κ=0.164, p=0.087) için sırasıyla orta ve zayıf derecede, kistik tip (Dermatolog A: κ=0.045, p=0.399; Dermatolog B: κ=0.040, p=0.225) tümörlerde ise iki dermatolog için de zayıf derecede uyum saptandı. Nodüler tip (Dermatolog A: κ=-0.052,p=0.443; Dermatolog B: κ=-0.075, p=0.344) tümörlerde sitolojik ve histopatolojik tanılar arasında uyum saptanmadı. Sitoloji bazal hücreli karsinoma tanısı için duyarlı ve güvenilir bir yöntemdir ve kısa süreli bir sitoloji eğitimi bu tümöre doğru tanı konulmasını sağlayabilir. Bu çalışmadaki bazal hücreli karsinoma alt tiplerinin çeşitliliğinin ve özellikle agresif alt tiplerin sayısının azlığına rağmen sitolojinin bu tümörün histopatolojik alt tiplerinin belirlenmesinde duyarlı ve güvenilir bir tanı yöntemi olmadığı düşünülmüştür.

HistopatolojiKarsinomaKarsinoma-bazal hücreli+5
Ayşe Tunçer Vural
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Androgenetik alopesili hastalarda tedavi takibinde trikoskopinin yeri

Androgenetik alopeside cerrahi dışı tedavilere uzun süre, hatta ömür boyu devam edilmesi, dolayısıyla tedavi etkinliğinin objektif yöntemlerle takibi gerekir. TrichoScan günümüzde bu amaçla kullanılan en başarılı yöntemdir. Öte yandan ücretli bir yazılım olması, işlemin zaman alması ile sadece belirli marka videodermoskop ve el dermoskoplarıyla uyumlu çalışması gibi kısıtlılıkları vardır. Dolayısıyla, AGA tedavisinin takibinde kullanılabilecek daha kolay, ucuz ve hızlı, aynı zamanda güvenilir yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Trikoskopi, farklı tip alopesilerin tanısında başarılı bir şekilde kullanılsa da bu yöntemin tedavi takibindeki yeri bilinmemektedir. Bu araştırmada androgenetik alopesi tanısı alan hastalarda tedavi öncesi ve sonrasındaki trikoskopik bulguların değerlendirilmesi ve TrichoScan yazılımının sonuçlarıyla karşılaştırılması, böylece trikoskopinin tedavi takibindeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu prospektif çalışmaya klinik ve trikoskopik olarak androgenetik alopesi tanısı konan 95 hasta alındı. Sol frontoparietal bölgede 1 cm2'lik daire şeklinde bir alandaki saçlar uzunluğu 0.5-1 mm olacak şekilde kesildi. Tedavi öncesi 95 hastadan ve tedavinin 3. ayının sonunda kontrole gelen 61 hastadan FotoFinder (Medicam 800) videodermoskop aracılığı ile trikoskopik fotoğraflar elde edildi. Bu fotoğrafları saç hastalıkları ve trikoskopi konusunda az deneyimli (doktor A) ve deneyimli (doktor B) 2 doktor, doktor A 2 kez olmak üzere, inceledi. Toplam, terminal ve vellüs saç sayısı ile terminal saçların vellüs saçlara oranı belirlendi. Aynı sayısal veriler TrichoScan analiziyle de hesaplandı. Her iki doktorun elde ettiği sayısal veriler TrichoScan yazılımının bulduğu değerler ile karşılaştırıldı. Doktor A'nın TrichoScan ile uyumu tedavi öncesi terminal ve toplam saç sayısı için orta (sırasıyla CCC=0.9443, %95GA, 0.9179-0.9624; CCC=0.9412, %95 GA, 0.9131-0.9604), tedavi sonrasında ise iyi (sırasıyla CCC=0.9755, %95 GA, 0.9602-0.9849; CCC=0.9631, %95 GA, 0.9403-0.9773) düzeyde idi. Hem tedavi öncesi hem de sonrasında vellüs saç sayısı (sırasıyla CCC=0.8199, %95 GA, 0.7433-0.8752; CCC=0.8974, %95 GA, 0.8366-0.9364) ve terminal saçların vellüs saçlara oranı (sırasıyla CCC=0.8161, %95 GA, 0.7395-0.8718; CCC=0.8719, %95 GA, 0.7989-0.9195) için zayıf bulundu. Doktor B'nin TrichoScan ile uyumu hem tedavi öncesi hem de sonrası terminal (sırasıyla CCC=0.996, %95 GA, 0.9944-0.9975; CCC=0.9991, %95 GA, 0.9985-9994), vellüs (sırasıyla CCC=0.990, %95 GA, 0.9862-0.9938; CCC=0.9948, %95 GA, 0.9914-0.9968) ve toplam saç sayısı (sırasıyla CCC=0.9971, %95 GA, 0.9956-0.9980; CCC=0.999, %95 GA, 0.9984-0.9994) için mükemmel, terminal saçların vellüs saçlara oranı için iyi (sırasıyla CCC=0.9734, %95 GA, 0.9607-0.9821, CCC=0.9875, %95 GA, 0.9793-0.9925) düzeyde bulundu. Trikoskopi, androgenetik alopesili hastalarda terminal, vellüs ve toplam saç sayısı ile terminal saçların vellüs saçlara oranı hesaplanarak yapılan tedavi takibinde, saç hastalıkları ve trikoskopi konusunda deneyimli bir doktor tarafından uygulandığında duyarlı bir yöntem olarak kullanılabilir.

AlopesiMinoksidilSaçlar+3
Seçil Yigen İritaş
Baskent University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alopesi areata hastalarında difenilsiklopropenon (DCP) ile kontakt immünoterapi ve bu tedavinin ıl-17 protein düzeylerine etkisi

IL-17 yolağının hastalığın etyopatogenezindeki ve DCP tedavisinin etki mekanizmasındaki yerini araştırmayı ve yaygın tutulumlu ve uzun süreli AA hastalarında DCP tedavisi etkinliğini değerlendirmeyi hedefledik. Bu amaçla 50 AA hastasının çalışmaya alınması planlanarak kayıtları alındı. Kontrol grubunu oluşturmak üzere, saçlı bölge benign lipomatöz neoplazi veya sebase kisti nedeniyle eksizyon yapılan 10 olgunun eksizyon sonrası elde edilen saçlı deri örnekleri genel cerrahi polikliniğinden temin edildi. Biyopsi randevularına gelmeyen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Ayrıca bazı biyopsi örneklerinde protein miktarları seviyenin belirlenmesi için yeterli bulunmadığından, sonuç olarak tedavi öncesi 18, tedavi sonrası 13 ve kontrol grubu olarak 5 biyopsi örneği değerlendirmeye alındı. IL-17 protein düzeyleri Western blot yöntemi ile ölçülerek, sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda, DCP tedavisi uygulanan AA hastalarının %26,3'ünde kozmetik olarak kabul edilebilir düzeyde saç çıkışı izlendi. AA hastalarında tedavi öncesi IL-17 protein düzeylerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu ancak bu yüksekliğin istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği saptandı (p<0,05). Aktif dönemdeki AA hastalarında stabil dönemdeki hastalara göre (p=0,024) ve yamasal tip AA hastalarında AU hastalarına göre (p=0,039) ortanca IL-17 protein düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Tedavi sonrası hastalardan elde edilen biyopsi örnekleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ve terminal kıl çıkışı izlenen hastaların tedavi öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırıldığında IL-17 protein düzeylerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p<0,05). Elde edilen tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde, çalışmamızda DCP tedavisinin yaygın tutulumlu ve uzun süreli AA hastalarında uygulandığı dikkate alınacak olursa bulduğumuz tedavi başarı oranının literatür ile uyumlu olduğu ve IL-17'nin hastalık sürecinin aktif döneminde rol oynayabileceği düşünüldü. Ancak DCP tedavisinin AA tedavisinde nasıl etkili olduğunu ve inflamatuar süreçte rol alan yolakların birbirleri ile etkileşimlerini anlamak için sadece tek bir yolağın değil olaya etki edebileceği düşünülen diğer yolakların da son ürünlerini içine alan ve sadece sitokin seviyelerinin değil bu sitokinleri üreten hücrelerin biyopsi materyallerindeki yerleşim yerlerinin de incelendiği daha fazla katılımcıyı içeren daha geniş bütçeli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz

AlopesiAlopesi areataSaçlı deri+3
Berna Altınok
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmünfloresan mozaik tabanlı biyoçip yönteminin pemfigus ve büllöz pemfigoid tanısında değeri

Otoimmün büllü hastalıklar (OBH), epidermis veya dermoepidermal bileşkenin yapısal proteinlerine karşı otoantikor gelişimi ile karakterize nadir görülen bir hastalık grubudur. Pemfigus ve büllöz pemfigoid (BP) iki major alt grubunu oluşturur. Tanı sıklıkla klinik, histolojik ve immünfloresan ve/veya ELİSA yöntemleriyle konur. Bu çalışmada bölgemizde klinik, histopatolojik ve immünfloresan ve/veya ELİSA yöntemleri ile pemfigus veya BP tanısı konmuş hastalarda EUROIMMUNİİF mozaik tabanlı BİYOÇİP yöntemini kullanarak, yeni geliştirilmiş bu yöntemin pemfigus ve BP tanısındaki değerini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran, aktif hastalığı olan 45 pemfigus ve 18 BP olmak üzere toplam 63 hasta, 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların hastalık şiddet skorları, immünfloresan bulguları, ELİSA (EUROIMMUN) ile saptanan anti-Dsg1, anti-Dsg3, anti-BP180 otoantikor düzeyleri kaydedildi. Tüm hasta ve sağlıklı serumları BİYOÇİP yöntemi ile çalışıldı elde edilen sonuçlar altın standart kabul edilen tanı yöntemleri ile karşılaştırıldı, geçerlilik için sensitivite ve spesifisite değerleri hesaplandı. Pemfigus tanısı koymada BİYOÇİP yönteminin sensitivitesi %91,1, spesifisitesi %97,1 olarak saptandı. Anti-Dsg1 ve anti-Dsg3 otoantikorlarını saptamada, ELİSA ve BİYOÇİP yöntemleri birbirleri ile uyumlu bulundu (p<0,01). BP tanısı koymada BİYOÇİP yönteminin sensitivitesi ve spesifisitesi sırasıyla %94,4 ve %94,3 olarak saptandı. Anti-BP180 otoantikorlarını saptamada ELİSA ve BİYOÇİP yöntemleri birbirleri ile uyumlu bulundu (p<0,01). Sonuç olarak; BİYOÇİP yöntemi hem pemfigus hem de BP tanısında oldukça yüksek sensitivite ve spesifisite ile daha ucuz, pratik, daha az zamanda uygulanabilen, daha az invazif bir yöntem olarak OBH'nın tanısında ve ayırıcı tanısında tarama testi olarak kullanılabilir.

Enzime bağlı immünosorbent testiFloresan antikor tekniğiPemfigus
Birgül Özkesici
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İrritan ve allergik kontakt el ekzemalarında derinin biyofiziksel parametreleri ve tırnak bulguları

Tüm mesleki dermatozların % 80'den fazlasını oluşturan ve prevalansı % 2 ile 10 arasında değişen el ekzemalarında çeşitli tırnak bulguları dermatoza eşlik edebilmektedir. Mesleki nedenler veya ev işleri nedeniyle irritan veya allergen maddelerle temas halinde olmak ellerde sıklıkla kontakt ekzema gelişmesine neden olmaktadır. Buna karşılık epidermal su bağlama kapasitesi, stratum korneumun hidrasyonu, sebum sekresyonu ve asit manto deriyi dış etkenlere karşı koruyan bariyer fonksiyonları içinde yer almaktadır.Bu çalışmada, elde kontakt ekzema bulunan olgularda ekzema şiddeti ve derinin biyofiziksel parametreleri belirlenerek, eşlik eden tırnak bulgularının sıklığı ve tiplerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Bu çalışmaya elde kontakt ekzema tanısı alan 60 hasta ve elde deri bulgusu tanımlamayan 60 kontrol olgusu alınmıştır. `El ekzeması şiddet indeksi' kullanılarak ekzema şiddeti belirlenmiş ve hastalar ve kontol grubunun tüm tırnak bulguları kaydedilmiştir. Her iki grupta da yapılan ölçümlerle ellerde sebum, stratum korneumun hidrasyon kapasitesi, transepidermal su kaybı ve pH'ı içeren deri biyofiziksel parametreleri belirlenmiştir.Bu çalışmada ekzeması olan hastaların kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla oranda tırnak bulgusuna sahip olduğu ve ekzema şiddeti arttıkça tırnak bulgularının görülme sıklığının anlamlı olarak arttığı saptanmıştır. En sık görülen tırnak bulguları %35 oranında unguis punktatus, % 20 oranında Beau çizgisi ve % 10 oranında onikoliz olmuştur. Çalışmada, deri biyofiziksel parametrelerinden biri olan stratum korneumun hidrasyon kapasitesinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ekzemalı hastalarda anlamlı derecede azaldığı saptanırken, transepidermal su kaybı, sebum ve pH değerlerinin hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark göstermediği belirlenmiştir.Sonuç olarak, elde kontakt ekzema belirlenen hastalarda unguis punktatus, Beau çizgisi ve onikoliz gibi tırnak değişikliklerinin klinik tabloya eşlik edebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Derinin bariyer fonksiyonları açısından bakıldığında ise özellikle stratum korneumun hidrasyon kapasitesinin etkilendiği görülmektedir.Anahtar kelimeler: El ekzeması, pH, sebum, stratum korneumun hidrasyon kapasitesi, tırnak, transepidermal su kaybı

AlerjenlerDehidratasyonDeri hastalıkları+7
Filiz Yücel
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pemfigus vulgaris hastalığında foliküler yardımcı T hücrelerinin rolü

Pemfigus nadir görülen kronik seyirli otoimmün büllöz bir hastalıktır. Son yapılan çalışmalarda Tfh hücrelerinin, otoimmün hastalıklarda rol oynayabileceğine dair bulgular mevcuttur. Bu çalışmada, pemfigus vulgaris hastalarında Tfh hücreleri, BCL6 gen ekspresyonu, IL-21 ve IL-6 sitokinleri incelenerek Tfh hücrelerinin pemfigus vulgaris hastalığındaki rolünün anlaşılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran 20 adet pemfigus vulgaris hastası ve 20 adet herhangi bir otoimmün hastalığı bulunmayan kontrol olgusu dahil edildi. Çalışmaya alınan bireylerin her birinden periferik kan örneği alınarak akım sitometri yöntemi ile Tfh hücre dağılımı, CD3+CD4+CXCR5+ lenfositlerde hücre içi IL-21 ve IL-6 dağılımı, ELISA yöntemi ile plazma IL-21 düzeyi ve PCR yöntemi ile BCL6 genini ifade eden mRNA düzeyleri incelendi. Hasta ve kontrol grubu arasında dolaşımdaki Tfh hücre oranları, CD3+CD4+CXCR5+ lenfositlerde hücre içi IL-21 ve BCL6 geninin ekspresyonunu ifade eden mRNA düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Ritüksimab tedavisi alan hastalarda ise Tfh hücrelerinde diğer gruplara kıyasla belirgin oranda düşüş olduğu görüldü. Plazma IL-21 düzeyleri hasta grubunda belirgin oranda daha yüksek saptandı. Sonuç olarak plazma IL-21 değerlerinin hasta grubunda yüksek saptanması ve ritüksimab alan hastalarda Tfh hücre oranlarının düşük olması; Tfh hücrelerinin pemfigus vulgaris patogenezinde rol oynayabileceğini destekleyen bulgular olsa da hasta ve sağlıklı kontrol grubu arasında Tfh hücre oranları açısından fark saptanmadı. Tfh hücrelerinin pemfigus vulgaris hastalığındaki rolünün daha iyi anlaşılabilmesi için ileri çalışmalar gerekmektedir.

Deri hastalıklarıFenotipGen ifadesi+3
Erkan Ergün
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dermatolojik hastalıklarda (akne vulgaris, vitiligo, alopesi areata) içselleştirilmiş stigmatizasyon

Dermatolojik hastalıklar dışarıdan fark edilebilen diğer hastalıklarda olduğu gibi bireyi başkalarından farklı kılan, yani stigmatize eden, diğer bir tanımla damgalayan özelliğe sahiptir. İçselleştirilmiş damgalanma; bireyin toplum tarafından oluşturulan hastalıkla ilgili olumsuz yargıları kabullenmesi ve kendini damgalanmış hissetmesidir. Ulaşabildiğimiz güncel literatür bilgileri içselleştirilmiş damgalanmanın akne vulgaris (AV), vitiligo ve alopesi areata (AA)'da çalışılmadığını göstermektedir. Çalışmada AV, vitiligo ve AA hastalarında içselleştirilmiş damgalanma olup olmadığını saptamak ve eğer saptanırsa bunu etkileyen faktörleri belirlemek amaçlandı. Bu çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı, Dermatoloji Polikliniğinde takip edilen vitiligo, AV ve AA hastaları ardışık olarak alındı. Çalışmaya toplam 150 hasta (50 AV, 50 vitiligo, 50 AA) alındı. Hastalık şiddet skorlamaları; vitiligo hastalarında Vitiligo Avrupa Görev Gücü (VETF) Skoru, AV hastalarında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) global skoru ve AA hastalarında Alopesi Şiddet Skoru (SALT) ve hastaların sosyodemografik özellikleri başvuru günü dermatoloji hekimi tarafından kaydedildi. Ayrıca Vitiligo Hastalık Aktivite Skoru (VIDA) hasta tarafından skorlandı. Aynı zamanda hastaların yanıtlayacağı Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ), İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (İDÖ) ölçeği, Genel Sağlık Anketi (GSA) ve genel sağlığı tek soruyla irdeleyen "Algılanan Sağlık Sorusu" (ASS) ve akne hastalarına Akne Yaşam Kalite Ölçeği (AYKÖ) uygulandı. Çalışmamızda İDÖ alt ölçeklerine ait Cronbach alfa katsayısı AV tüm ölçek için 0,91, vitiligo tüm ölçek için 0.91, AA tüm ölçek için 0,93 olarak hesaplandı. AV ve vitiligo'da yabancılaşma ve sosyal geri çekilme dışında tüm alt ölçeklerin, AA'da yabancılaşma, algılanan ayrımcılık, sosyal geri çekilme dışındaki ölçeklerin güvenirlik katsayıları 0,70 veya üzerinde saptanmadı. Çalışmamızdaki AV ve AA için toplam ortalama İDÖ puanları (sırasıyla 0.91 ve 0.93) yüksek sayılabilecek bir değerde saptandı. Vitiligo hastalarında ise toplam ortalama İDÖ puanı yüksek değerlerde ancak bu iki hastalığa göre daha düşük bulundu. Bu bulgular bu hastalıklarda içselleştirilmiş damgalanma yaşandığının göstergesidir. İDÖ ile çalışmamızdaki hastalık şiddet skorları (SALT skor, FDA global skoru veya VETF ve VIDA skorları) arasında ortalama değerlerin korelasyonu açısından belirgin bir ilişki gözlenmedi. Hastaları damgalayıcı özelliği bulunan bu hastalıklarda hastaların klinik şiddeti değerlendirilirken damgalanma ve yaşam kalitesi gibi hastayı etkileyen psikolojik faktörler de göz önüne alınmalıdır. Hastalarda yüksek düzeylerde gözlenen içselleştirilmiş damgalanma ve bunu etkileyen faktörlerin saptanması ile hastalığın ruhsal ve sosyal etkileri daha iyi anlaşılabilir. Bu durum ise hastalığın tedavisine olan yaklaşımı etkileyebilir.

Aslı Bilgiç Temel
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip ıı diabetes mellituslu hastalardaki deri bulguları

Diabetes mellitus, yüksek serum glukozu nedeniyle karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında değişikliklerle karakterize sık görülen endokrinolojik bir sayrılıktır. Sayrılığın seyri sırasında %30-71 arasında değişen oranlarda deri bulguları görülebilmektedir. Bu çalışmanın amacı Tip II diabetes mellituslu hastalarda gözlenen deri bulgularını incelemek ve bu bulguların yaş, cinsiyet, diyabet süresi, vaskulopati ve HbA1c ile ilişkisini belirlemektir.Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji bölümünde izlenmekte olan ve Dermatoloji polikliniğine başvuran 140 Tip II diabetes mellituslu olgu alınmıştır. Çalışmaya alınan tüm hastalara ait demografik bilgiler, diyabetin süresi, HbA1c düzeyleri ve vaskuler komplikasyonlar (retinopati,nöropati, nefropati) kaydedilmiştir. Hastaların ayrıntılı deri muayeneleri ve gerekli olan olgularda Wood bakısı, mikotik, bakteriyal ve histopatolojik incelemeler yapılmıştır.Bu çalışmaya yaşları 33 ile 86 arasında değişen 87'si (%62,1) kadın ve 53'ü (%37.9) erkek olmak üzere toplam 140 Tip II diabetes mellituslu hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 58,87±10.47, ortalama diabetes mellitus süresi 8,06±7.03 yıl ve ortalama HbA1c düzeyi 7.26±1.66 olarak belirlendi.Vasküler komplikasyonlardan hastaların %25.7'sinde (n=36) nöropati, %23.6'sında (n=33) retinopati, %2.9'unda (n=4) nefropati bulunmaktaydı.Bu çalışmada olguların hepsinde en az bir deri bulgusu saptanmıştır. Çok çeşitli deri bulguları izlenmekle birlikte en sık rastlanan üç deri bulgusu molluskum pendulum (n=74; % 52.9), mikotik infeksiyon (n=54; %38.6) ve plantar hiperkeratoz (n=46; % 32.9) olarak belirlenmiştir. Mikotik infeksiyon görülme sıklığı erkek hastalarda daha yüksek bulunmuştur (p=0.047). Yaş ortalamasının üzerindeki yaşta olan hasta grubunda diyabetik nöropati varlığı (p=0.026), kserozis (p=0.049) ve diyabetik dermopati (p=0.008) görülme sıklığının arttığı belirlenmiştir. Diabetes mellitus süresi arttıkça diyabetik nöropati varlığı (p=0.003), palmar eritem görülme sıklığı (p<0.0001) ve diyabetik dermopati görülme sıklığının (p=0.012) istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı saptanmıştır. Diyabetik nöropati komplikasyonu gelişmiş olan diabetes mellituslu olgularda ise palmar eritem (p=0.005), pigmante purpurik dermatoz (p=0.007), mikotik infeksiyon (p=0.015) ve kserosis (p=0.013) görülme sıklığının istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı saptanmıştır. Diabetes mellituslu olgulardaki deri bulguları ile HbA1c arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlenmemiştir.Bu çalışma ile Tip II diabetes mellitusta farklı tipte deri bulguları izlenebileceği gösterilmiştir. Bu nedenle diyabetli hastalar dermatolojik açıdan da değerlendirilmeli ve izlenmelidir.Anahtar Kelimeler: Tip II Diabetes mellitus, deri bulguları

DeriDeri hastalıklarıDermatoloji+2
Eylem Gül
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid hastaları ve tip ıı diabetes mellitus hastalarında gözlenen deri bulguları ve karşılaştırılması

Diabetes Mellitus ve tiroid sayrılıkları toplumda sık görülmekte olup deriye yansıyan birçok bulgusu bulunmaktadır. Diabetes mellitus; karbonhidrat, yağ ve protein metabolizması bozuklukları ile karakterize kronik metabolik bir sayrılıktır. Diyabetli hastaların %30-71'inde deri bulguları gözlenmektedir ve bunların önemli bir kısmını deri infeksiyonları oluşturmaktadır. Tiroid sayrılığında görülen deri bulguları kimi zaman tiroid hormonunun diğer organlardaki etkilerine bağlı olarak indirekt olarak gelişse de çoğu zaman epidermis, saç ve tırnaktaki keratinize epitele ve dermal stromal hücrelere direkt etki sonucu oluşmaktadır.Deri bulguları genellikle sayrılığın seyri esnasında ortaya çıksa da bazı bulgular sayrılığın ortaya çıkışında ilk belirti olabileceği için hem diyabet hem tiroid hastalarında deri bulguları iyi tanınmalıdır. Diyabetik populasyonda önemli morbidite ve mortalite sebebi olabilen başta mikotik infeksiyonlar olmak üzere diğer infeksiyoz deri bulguları da erken dönemlerde tespit edilerek gerekli teropatik ve koruyucu yaklaşımlar uygulanmalıdır.Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Anabilim Dalı polikliniğinde izlenmekte olan ve Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran yaş ortalaması 59,50±10,36 olan 100 Tip II Diabetes Mellituslu hasta (44 erkek 56 kadın) ve yaş ortalaması 49,09±13,54 olan 100 tiroid hastası (11 erkek, 89 kadın) alındı. Her iki gruptaki hastalara ayrıntılı dermatolojik muayene yapılarak gerekli olgularda wood bakısı ve mikotik incelemeler yapıldı. Hastalara ait demografik özellikler, sayrılık süreleri, HbA1c düzeyleri ve tiroid fonksiyon testleri ile autoantikor düzeyleri kaydedildi. Diabetes Mellituslu olgularda ortalama sayrılık süresi 7,52 +/- 6,61 yıl, ortalama HbA1c düzeyi 7,27+/- 1,72 idi. Hastalarda saptanan vasküler komplikasyonlar sırasıyla nöropati %29, retinopati %25 ve nefropati %4 idi. Tiroid grubunda ortalama sayrılık süresi 7,77 +/- 10,35 yıl idi ve hastaların %49'u ötiroidik, %35'i hipotiroidik ve %16'sı hipertiroidik idi.Diyabet grubunda en sık gözlenen 3 deri bulgusu %51 fibroma molle,%38 onikomikoz, %33 hemangioma; tiroid grubunda en sık gözlenen 3 deri bulgusu sırayla %64 tırnak distrofisi, %45 saç dökülmesi, %37 kserozis ve %37 plantar hiperkeratoz şeklinde idi.Çalışmamızda; diyabet süresi arttıkça diyabetik nöropati varlığı (p=0,000), palmar eritem görülme sıklığı (p=0,007) ve dermopati görülme sıklığının (p=0,031) istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı belirlenmiştir. Diyabetik nöropati komplikasyonu olan olgularda; palmar eritem (p=0,005), kserozis (p=0,000), onikomikoz (p=0,007) görülme sıklığının istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı saptanmıştır. Diyabetik retinopati komplikasyonu olan olgularda ise onikomikoz (p=0,002) insidansının istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı saptanmıştır. Yaş ortalamasının üzerindeki yaş grubunda dermopati (p=0,021) ve onikomikoz (p=0,021) sıklığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla saptanmıştır.Tiroid grubunun kendi içinde yapılan değerlendirmelerde; hipotiroidi grubunda kserozis (p=0,000), pruritus (p=0,005) ve saç kuruluğunun (p=0,030), hipertiroidik grupta ise saç dökülmesi (p=0,008) ve saç yağlanmasının (p=0,002) diğer gruplara oranla istatistiksel olarak daha fazla olduğu saptanmıştır.Diyabet ve tiroid grubunu karşılaştırdığımız değerlendirmelerde ise; tiroid grubunda tırnak distrofileri (p=0,000), saç dökülmesi (p=0,000) ve saç kuruluğu (p=0,000) diyabet grubuna oranla istatistiksel olarak daha fazla saptanmıştır.Diyabet ve tiroid hastalarında pek çok deri bulgusu gözlenebilmektedir. Dermatoloji polikliniklerine başvuran henüz tanı konmamış hastalarda bu deri bulguları ipucu olabilmekte ve tanıda ilk basamağı oluşturabilmektedir. Aynı zamanda diyabet ve tiroid hastaları; sayrılığın seyri esnasında da gelişebilecek olan deri bulguları yönünden izlenmelidir.Anahtar kelimeler: Tip II Diabetes mellitus, tiroid sayrılıkları, deri bulguları

Deri belirtileriDeri hastalıklarıDiabetes mellitus-tip 2+2
Özlem Özbağçıvan
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarındaki yaşam kalitesi, cinsel sorunlar, anksiyete ve depresyon düzeylerinin psoriyazis hastaları ve sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılması

Bu çalışmada Behçet hastalarının dermatolojik yaşam kalitesi, cinsel işlev bozuklukları, anksiyete ve depresyon düzeylerinin saptanarak, bu konuda dermatolojik hastalıklar içersinde en fazla çalışma yapılmış olan psoriyazis hastaları ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Ekim 2010-Temmuz 2011 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ve Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu tanı kriterlerine göre Behçet hastalığı tanısı almış 51 Behçet hastası yanında aynı tarihlerde yine bölümümüze başvuran Behçet hastalarıyla yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş 51 psoriyazis hastası alınmıştır. Konrol grubu ise Behçet ve psoriyazis hastaları ile yaş, cinsiyet ve sayı olarak benzer nitelikte, herhangi bir dermatolojik ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı gönüllülerden seçilmiştir. Dermatolojik Yaşam Kalite Ölçeği (DYKÖ) sadece psoriyazis ve Behçet hastalarına uygulanırken, sosyodemografik ve klinik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ) tüm katılımcılara uygulanmıştır.Çalışmamızın neticesinde hem psoriyazis hem de Behçet hastalarında kontrol grubuna göre daha yüksek oranda depresyon, anksiyete ve cinsel işlev bozukluğu saptanmış, yaşam kalitelerinin de kontrol grubuna göre anlamlı oranda bozulduğu belirlenmiştir. Ayrıca aktif eritema nodozum benzeri lezyonları olan hastaların yaşam kalitesinin olmayan hastalara göre anlamlı derecede azalmış olduğu saptanmıştır. Cinsiyetlere göre kıyaslandığında hem psoriyazis ve Behçet hastalarında hem de kontrol grubunda kadınların ACYÖ puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ve daha fazla cinsel işlev bozukluğu gösterdiği belirlenmiştir. BDÖ açısından ise her üç grupta da cinsiyetler arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır. BAÖ puan ortalamalarında ise sadece Behçet hastalarında kadınlar aleyhine daha yüksek olmak üzere cinsiyetler arasında fark gözlenmiştir. Behçet hastaları ile psoriyazis hastaları kıyaslandığında, ACYÖ, BDÖ, BAÖ ve DYKÖ puan ortalamalarının benzer olduğu, DYKÖ alt gruplarına bakıldığında ise psoriyazis hastalarının duygusal yaşam ve bilişsel işlevler alt alanlarında daha fazla bozulma olduğu saptanmıştır.Bu sonuçlar doğrultusunda Behçet hastalarında gerekli görülen durumlarda psikiyatrik yönden de değerlendirilme yapılmasının uygun olacağı görüşündeyiz

AnksiyeteBehçet hastalığıCinsel bozukluklar+3
Yaşar Yılmaz
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sikatrisyel olmayan alopesilerde trikoskopik bulgular ve alopesi aktivitesi, şiddeti ve klinik alt tipi ile ilişkisi

Trikoskopi, saçlı deri dermatoskopisi olarak tanımlanan alopesi tanısında kullanılan invaziv olmayan bir yöntemdir. Videodermatoskop aracılığıyla yüksek büyütme ile saç, kaş ve kirpikler incelenilip ölçülebilmektedir. Trikoskopi ile saç şaftı, saç folikül açıklıkları, perifoliküler epidermis, kutan mikro damarlanmaları değerlendirilebilmektedir. Terminal, vellüs saç ve 1-2 milimetrelik mikro-ünlem işareti ayırımı da yapılabilmektedir. Trikoskopi bu şekilde sikatrisyel ve sikatrisyel olmayan alopesilerin ayırımında da yardımcı olabilmektedir. En son olarak da alopesilerde trikoskopik bulgulara göre algoritmik yaklaşımlar geliştirilmiştir.Bu araştırma sikatrisyel olmayan alopesilerde trikoskopik bulgular ve alopesi şiddeti, aktivitesi ve klinik alt tipi ile trikoskopik bulguların ilişkisini araştırmak amacıyla planlandı. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniği'ne saç dökülmesi yakınması ile başvuran sikatrisyel olmayan alopesi tanısı alan 305 hasta ve yakınması olmayan benzer yaş grubundan 108 kontrol olgusu videodermatoskop (MoleMax® III) ile çoklu resim alınarak değerlendirildi. Hasta grubunu 63 erkek androgenetik alopesi (MAGA), 138 kadın androgenetik alopesi (FAGA), 5 erkek paterni kadın androgenetik alopesi (FAGAM), 22 telogen effluvium (TE), 39 alopesi areata (AA), 4 trikotilomani (TC), 112 ekzema seboreikum ve 31 psoriyazis tanılı, 305 hasta oluşturdu. Alopesi areata ve androgenetik alopesili olguların hastalık şiddet ve aktivitesi belirlendi. Trikoskopik veriler Mann-Whitney U testi, lojistik regresyon analizi, Ki kare analizi ve oran testi kullanılarak karşılaştırıldı.Çalışma sonuçlarına göre FAGA.M'lı olgularda hastalık evresi ile trikoskopik bulgular arasında ilişki izlenmezken FAGA'lı olgularda erken evrede beyaz skuam, glomerüler damar, dallanmış kırmızı çizgiler, ileri evrelerde ise kahverengi noktalar daha fazla saptandı. Erken evre MAGA'lı olgularda perifoliküler pigmentasyon ve tek pilosebase uniteden birden fazla saç çıkması, ileri evre MAGA'lı olgularda ise balpeteği pigment paterni, beyaz nokta ve kahverengi noktalar daha fazla izlendi. MAGA ve FAGA trikoskopik bulgular açısından kendi aralarında oran testi ile karşılaştırıldığında FAGA'lı kadınlarda perifoliküler pigmentasyon, MAGA'lı erkeklerde ise kahverengi noktalar, sarı noktalar ve beyaz noktalar anlamlı olarak daha fazla izlendi. Aynı değerlendirme psoriyazis ve seboreik ekzema için yapıldığında ise psoriyaziste kırmızı nokta ve globüller, atipik kırmızı damar, şekilsiz kırmızı alan, taşlı yüzük damar damar ve kıl proksimalinde beyaz-gri peçe görünümü, seboreik ekzemada ise burgulu kırmızı anslar ve virgül damar anlamlı olarak daha sık görüldü.AA'lı olgularda izlenen ve ilk kez tarafımızca tanımlanmış olan trikoskopik özellikler; küme yapmış beyaz noktalar, tek pilosebase uniteden çok sayıda saç çıkması, siyah noktasal pigmentasyon, kıl proksimalinde beyaz-gri peçe görünümü ve dallanmış kırmızı çizgiler olarak belirlendi. Hastalık aktivitesinin sabit olduğu hastalarda atipik kırmızı damar ve beyaz noktalar, progresif olduğu hastalarda ise ünlem işareti saç anlamlı olarak daha fazla izlenirken, AA hastalık şiddetinin hafif olduğu grupta ünlem işareti saç, fazla olduğu grupta ise balpeteği pigment paterni, küme yapmış beyaz noktalar ve siyah noktasal pigmentasyon daha sık saptandı. AA şiddetinin yüksek olma olasılığı balpeteği pigment paterni izlenenlerde 36.2, beyaz nokta izlenenlerde 7, küme yapmış beyaz nokta izlenenlerde 7, siyah noktasal pigmentasyon izlenenlerde 17 kat, düşük olma olasılığı ise ünlem işareti görülenlerde 4.6 kat olarak belirlendi. Tüm alopesi hastalarında beyaz nokta, perifoliküler pigmentasyon ve balpeteği pigment paterni ile deri tipi arasında ilişki bulunmadı. Kontrol grubunda 25 yaş altındaki hastaların trikoskopik verileri, 50 yaş üzerindekilerle karşılaştırıldığında genç olgularda perifoliküler pigmentasyon ve tek pilosebase uniteden birden fazla saç çıkması anlamlı olarak daha fazla izlendi.Sonuç olarak çalışmamızda bugüne kadar alopesilerde dermatoskopik çalışmalarda tespit edilen dermatoskopik ayırt edici yapılara ek olarak; tek folikül ağzından çok sayıda kıl şaftı çıkması, kıl proksimalinde beyaz-gri peçe görümü, kahverengi nokta, küme yapmış beyaz noktalar, siyah noktasal pigmentasyon ve taşlı yüzük damar olmak üzere 6 yeni dermatoskopik ayırt edici yapı tanımlandı. Ayrıca AGA'da dermatoskopik ayırt edici yapılar ile klinik şiddet arası ilişki ilk kez ortaya konuldu.

AlopesiAlopesi areataDermoskopi+2
Melike Kibar
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemipleji ve hemiparezi hastalarındadermatolojîk lezyonların dağılımı

Nörolojik sistem ve deri; aynı embriyolojik nöroektodermıl kökenden gelmektedir. Önceki çalışmalarda değişik nörolojik bozukluklar ile bazı dermatozlar arasında ilişki saptanmıştır. Bu çalışma, felçli hastalardaki dermatozların yerleşim özelliklerini değerlendirerek, nörolojik sekellerin çeşitli dermatozlara ve seyirlerine olan etkilerini belirlemek amacıyla planlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ve Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölümleri'ne başvuran 66'sı kadın, 74'ü erkek, toplam 140 felçli hasta, çalışmaya alındı. Ayrıntılı dermatolojik ve nörolojik muayeneler yapılarak deri hastalıkları, kuvvet ve duyu kayıpları değerlendirildi. Hastalar 2 yıllık takibe alınarak felçli tarafta 2 yıl boyunca oluşan, artan, azalan veya kaybolan dermatolojik hastalıklar açısından izlendi. Felçli ve sağlıklı vücut yarıları, her bulgu/hastalık için Mc Nemar ve Wilcoxon signed ranks testleriyle, sağ /sol tutulumlu ve plejik/parezik hastaların verileri; bağımsız örneklerde X2 testi ile karşılaştırıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre; BP'li tüm hastalarımızda, deri lezyonları strok gelişiminden sonra ortaya çıkmıştı. Felçli tarafta irritan kontakt dermatit; istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmış bulundu. Güç kaybı olan tarafın kullanılamaması, kontaktan eliminasyonunun önemine dikkat çekti. Atopik dermatit, alerjik kontakt dermatit, nörodermatit ve dishidrotik ekzema; SVO sonrası felçli tarafta düzelmişti. Felçli tarafta ve plejide; dekübitus ve ekimozun; istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulundu. Felçli tarafta kuvvet ve duyu kayıplarının; fiziksel hasarlara yol açabileceği yorumu yapıldı. Felçli tarafta ve plejide intertrigo ve eritrazmanın; istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulundu. Hareketsizliğe bağlı oklüzyon, ısı ve nem artışının enfeksiyonlara daha kolay zemin hazırlayabileceği şeklinde yorumlandı. Felçli tarafta lokalize telanjiektazinin; istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulundu. Bu yeni bulgunun; nörolojik defısit tarafını belirlemede yeni bir işaret olarak kullanılabileceği ancak ileri çalışmalara gereksinim olduğu fikrindeyiz. Sonuç olarak; nörolojik sistemin bazı dermatozların seyrini etkileyebileceği ve yeni bulgulara neden olabileceği kuvvetli bir olasılık olup geniş serilerde yapılacak çalışmaların konuyu aydınlatmaya yardımcı olacağını düşünmekteyiz.

Hüray Hügül
Akdeniz University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı Behçet Hastalığı Ünitesi'nde takip edilen hastalarda behçet hastalığı'nın klinik seyri

Behçet hastalığı (BH), etyolojisi bilinmeyen ataklarla birlikte uzun süreli seyir gösteren sistemik bir vaskülittir. BH'nin doğal seyri ile ilgili bilgiler henüz sınırlıdır. Hastalığın başlangıç lezyonu ve diğer lezyonların ortaya çıkma sırası ve süresi hastadan hastaya farklılıklar göstermektedir. Hastalığın klinik seyrini ve şiddetini belirleyen faktörler tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, BH'nin doğal seyri ve hastalığın klinik şiddetini etkileyen olası faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu'nun kriterlerine göre tanı almış 368 Behçet hastası (171 kadın, 197 erkek; ortalama yaş±ss, 41,11±10,98 yıl) çalışmaya alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, klinik ve laboratuvar bulguları, aile hikayesi ve hastalık süresi kaydedildi. Tüm hastaların klinik şiddet skoru Krause ve ark. nın belirlediği kriterlere göre hesaplandı. Çalışmaya alınan hastalarda en sık saptanan belirti oral ülser (OÜ)'ydü (%100). Bunu sıklık sırasıyla genital ülser (GÜ) (%89,4), papulopüstüler lezyonlar (PPL) (%75,0), eklem tutulumu (%60,1), eritema nodozum (EN) (%44,3) ve göz tutulumu (%32,9) izliyordu. Paterji testi pozitifliği ve HLA-B51 taşıma oranı sırasıyla %40,8 ve %%42,3 olarak saptandı. Kadınlarda EN (p=0,031) ve eklem tutulumu (p=0,016), erkeklerde göz tutulumu (p=0,023), tromboflebit (p=0,012), venöz tromboz (p=0,001) ve nörolojik tutulum (p=0,023) belirgin derecede yüksek bulundu. OÜ en sık ortaya çıkan başlangıç belirtisiydi (%66.8). Bunu %4.9 ile GÜ, %3.3 ile EN ve %1.4 ile göz tutulumu izliyordu. İlk belirtinin görülme tarihi ile tanı kriterlerinin tamamlanma tarihi arasında geçen ortalama süre 4,67±5,95 yıl olarak hesaplandı. Hastaların tanı kriterlerini tamamlama tarihi ile herhangi bir sağlık kuruluşunda BH tanısı alma tarihi arasındaki süre (tanı için gecikme süresi) 2,5±2,11 yıl bulundu. Gecikme süresi ciddi organ tutulumu olanlarda (1,86±1,58 yıl) sadece deri ve mukoza bulguları olan hastalara göre (2,76±2,24 yıl) anlamlı şekilde kısa bulundu (p=0,001). Hastaların ortalama şiddet skoru (5,07±1,94) erkeklerde (5,31±2,09) kadınlara göre (4,78±1,72) anlamlı derecede yüksekti (p=0,015). Hastalık süresi uzadıkça klinik şiddet skoru da artış göstermekteydi (p= 0,0001, r=0,223). Tanı anındaki hastalık belirtisi sayısı arttıkça klinik şiddet skorunda da anlamlı derecede artış saptandı (p=0,0001, r=0856). Regresyon analizi yapıldığında cinsiyetin ve tanı anındaki semptom sayısının anlamlı bir faktör olduğu belirlendi (sırasıyla p=0,03, p=0,0001, R2=0,852). Çalışmamız deri ve mukoza belirtilerinin hastalığın ayırt edici, en önemli bulguları olduğunu ve özellikle OÜ'nün hastalığın en sık görülen başlangıç belirtisi olduğunu göstermektedir. BH erkek cinsiyette ve hastalığı çok sayıda organ tutulumu ile başlayan hastalarda daha şiddetli bir seyir göstermektedir. Sonuçlarımız, bu özelliğe sahip olan hastaların takibinin daha dikkatli yapılması gerekliliğini vurgulamaktadır

Behçet hastalığıPrognozÖlçekler
Nilay Uğurlu
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Liken planuslu hastalarda artmış ateroskleroz riskinin karotis intima- media kalınlığı ve nabız dalga hızı ölçümü ile değerlendirilmesi

Liken planus (LP) toplumda sık görülebilen kronik inflamatuar bir hastalıktır. LP'de görülen kronik inflamasyon ateroskleroz gelişiminde önemli rol oynayabilir. Çalışmamızda karotis intima media kalınlığı (KİMK) ve nabız dalga hızı (NDH) ölçüm yöntemleri kullanılarak LP ile ateroskleroz arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran 40 LP hastası ile 40 sağlıklı kontrol alındı. Hasta ve kontrol grubunun tedavi öncesinde arteriyel tansiyon, kilo, boy, bel çevresi ölçümü ile vücut kitle indeksi hesaplandı. Rutin olarak hastalarda ölçülen biyokimyasal parametreler kaydedildi. Ulusal kolesterol eğitim programına (NCEP) göre metabolik sendrom kriterlerini karşılayan hastalar belirlendi. Sağlıklı ve LP'li olgularda NDH ve KİMK ölçümleri karşılaştırıldı. Maksimal ve ortalama KİMK değerleri LP grubunda, sağlıklı gruptan fazla bulundu. NDH ölçümleri arasında her iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı. LP grubunda kontrol grubuna kıyasla bel çevresi ve sistolik kan basıncı ölçümleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Lipit parametreleri açısından değerlendirildiğinde total kolesterol, LDL ve total kolesterol/ HDL değerleri LP grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Hasta ve kontrol grubunda metabolik sendrom açısından istatistiksel olarak fark yoktu. Çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, LP'de ateroskleroza eğilim olduğunu destekler niteliktedir. Artmış karotis intima media kalınlığı, dislipidemi ve sistolik kan basıncı yüksekliğinin tespiti aterosklerotik sürece olan yatkınlığı yansıtmaktadır. Artan bu ateroskleroz eğiliminin en olası sebebi ise diğer sistemik inflamatuvar hastalıklarda olduğu gibi altta yatan kronik inflamasyon olarak gözükmektedir.

AterosklerozKalp hızıKarotis intima media+1
Saliha Koç
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lokalize psöriasis vulgaris tedavisinde topikal retinoik asit ve kortinkosteroid etkilerinin klinik ve histopatolojik karşılaştırması

Oya Gürbüz
Akdeniz University
1984
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne hastalarında izotretinoin tedavisi sonrası deri nem ve sebum düzeylerinin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Akne vulgaris, yüz başta olmak üzere seboreik bölgelerde, komedonlar, papül, püstül, nodül gibi inflamatuar lezyonlarla seyreden pilosebase ünitenin kronik bir hastalığıdır. Akne vulgariste sistemik tedavi seçeneklerinden biri olan izotretinoin bir retinoik asit türevi olup akne patogenezinde rol oynayan dört faktöre de etki etmektedir. İzotretinoin tedavisi sonrası dönemde bazı hastalarda skatrislerin medikal- kozmetik işlemlerle giderilmesi söz konusu olabilmektedir. İzotretinoin kullanımı sonrası derinin doğal fiziksel parametrelerine dönmesi zaman alabileceğinden ve bu özellikler sonraki deri bakımını etkileyebileceğinden tedavi sonrası deri özelliklerinin bilinmesi yararlı ve yönlendirici olacaktır. Çalışmamızda izotretinoin tedavisi sonlandırılmış olan akne hastalarının, tedavi sonrasındaki ilk 15 aylık süre boyunca deri sebum ve nem düzeylerinin, tedavi almamış akne hastaları ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmalı olarak ölçülmesi planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1.1.2018-1.4.2019 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine akne nedeniyle başvuran, en az 4 ay boyunca 0,4-1 mg/kg dozda sistemik izotretinoin tedavisi almış ve tedavisi sonlandırılmış olan 74 olgu alındı. Kontrol grubuna ise yaş ve cinsiyetleri hasta grubuyla uyumlu daha önce izotretinoin tedavisi kullanmamış ve son 1 aydır topikal ya da sistemik herhangi bir akne tedavisi kullanmayan 22 akneli hasta ve dermatolojik muayenesinde akne lezyonu bulunmayan 21 sağlıklı kontrol alındı. Hastaların demografik özellikleri, izotretinoin kullanma süreleri, dozları, izotretinoin kullanma tarihi, deri nem ve sebum düzeyi üzerine görüşleri (1=çok kuru/ çok yağsız, 2=az kuru/ az yağsız, 3=az nemli /az yağlı, 4=çok nemli/ çok yağlı), akne lezyon (komedon, papül, püstül, nodül) sayıları kaydedildi ve hastaların akne şiddet indeksi (AŞİ) hesaplandı. Sonrasında glabella, mentum, sağ ve sol malar bölgelerindeki deri sebum ve nem düzeyleri Multi-Prob-Adaptör (MPA)-5 cihazı ile ölçüldü. Bulgular: İzotretinoin kullanan hastalar tedavi sonlanımından sonra 0-3 ay, 4-6 ay, 7-9 ay, 10-12 ay, 13-15 ay süre geçenler olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, izotretinoin günlük doz/kg (p=0,368) ve kümülatif doz/kg (p=0,165) miktarları bakımından istatistiksel anlamlı fark bulunmamaktaydı. AŞİ (akne şiddet indeksi) medyan değeri akne grubunda 21 tedavi sonrası dönemdeki 5 grupta sırasıyla; 0, 0, 0, 0, 3 ve 0 idi. Akneli hastalarda sebum düzeyi sağlıklı kontrol grubundan anlamlı yüksek saptandı. İzotretinoin tedavisi sonrasında deri sebum düzeyi ilk 15 aylık süre boyunca akneli hastalardan anlamlı düşük, sağlıklı kontroller ile ise benzer seviyede saptandı. Nem düzeyi açısından akneli hastalar, izotretinoin kullanımı sonlandırıldıktan sonra 0-15 ay süre geçmiş hastalar ve sağlıklı kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hastaların deri yağ ve nem düzeyine ilişkin kişisel değerlendirmelerinde akneli hastaların anlamlı olarak sağlıklı kontrollerden, izotretinoin tedavisi sonrası 0-3 ay süre geçmiş ve 10-15 ay süre geçmiş hasta gruplarından daha yağlı deriye sahip oldukları görüşünde oldukları izlendi. Hastaların kişisel nem düzeyi görüşlerinde ise gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda, akne hastalarında izotretinoin tedavisinden sonraki 0-15 aylık sürede deri sebum düzeyi akneli hastalardan düşük, ancak sağlıklı kişilerle benzer düzeyde saptanmıştır. Nem düzeyi de hem akneli hem de sağlıklı kişiler ile benzer düzeyde saptanmıştır. Bu nedenle, bu dönemdeki hastalara; sağlıklı kişilerden daha farklı deri bakımı, kozmetik ve cerrahi işlem önerilerinde bulunmaya gereklilik olmayabilir.

Akne vulgarisDeriSebum+1
Cansu Şahin
Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgarisli hastalarda hastalık şiddeti ile sebum seviyesi arasındaki ilişkinin mpa-5 ile değerlendirilmesi

En sık görülen deri hastalıklarından biri olan akne vulgaris pilosebase ünitenin kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Sebase bezlerin yoğun olduğu alanlarda komedon, eritemli papüller, püstüller, nodüller ve bazen de sikatrislerle karakterizedir. Akne patogenezinde androjenlerin etkisiyle artmış sebase bez salgısı, foliküler hiperproliferasyon, Propionibacterium acnes kolonizasyonu ve inflamasyon rol oynamaktadır. Artmış sebum salgısı bu faktörler arasında genellikle ilk sayılandır.Bu araştırmada akne vulgarisli hastalarda hastalık şiddeti ile sebum seviyesi arasındaki ilişkinin MPA- 5 adı verilen, hassas ve objektif sonuçlar veren ekipman ile değerlendirilmesi ve deri sebum, pH ve nem değerlerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine Ekim 2006-Ekim 2007 tarihleri arasında başvuran 13-30 yaş aralığındaki 120 akne vulgaris tanılı olgu ve 60 kontrol grubu alındı. Sebum seviyeleri incelendiğinde akne vulgaris tanılı grupta alın ve çene bölgesinin sebum miktarı kontrol grubunun sebum miktarından anlamlı olarak yüksek saptandı (p< 0.05). Yüzün ortalama sebum miktarı akneli olgularda kontrol grubundan yüksek olmakla beraber istatistiksel olarak anlamlılık seviyesine ulaşmadı. Deri pH değerleri incelendiğinde tüm yüz bölgelerinde akne vulgaris tanılı olgularda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yükseklik saptandı (p=0,000). Nem değerleri karşılaştırıldığında burun dışında tüm alanlarda akne vulgaris tanılı olguların nem miktarı kontrol grubuna göre düşük saptandı (p<0,05). Akne vulgarisli hastalarda akne şiddeti ile ortalama sebum seviyesi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p=0,467). Ancak alındaki noninflamatuar lezyon sayısı ile alın bölgesinin sebum miktarı arasında istatistiksel olarak pozitif anlamlı ilişki saptandı (p=0,030). Yüzün diğer alanlarında noninflamatuar ya da inflamatuar lezyon sayısı ile sebum sevileri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Akne şiddeti ile ortalama pH ve nem değerleri arasında bir ilişki saptanmadı (p>0,05).Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler ışığında akne vulgarisli hastalarda akne şiddeti ile sebum seviyesi arasında direk bir ilişki olmaması bu hastaların tedavisinde sadece sebum seviyelerinin azaltılmasına yönelik tedavilerin uygulanmasının yeterli olmayacağını göstermektedir.Aynı zamanda deri pH ve nem oranlarının incelenmesinin tedavi alternatiflerinin geliştirilmesine katkıda bulunacağı düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: akne vulgaris, sebum, nem, pH

Aypınar Kolay
Adnan Menderes University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Molluskum pendulum ile karbonhidrat metabolizması bozukluğu arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç-hipotez: Çalışmamızda molluskum pendulum hastalarında karbonhidrat metabolizması bozukluğu belirteçleri olarak kabul edilen kan şekeri yüksekliği, insülin direnci ve dislipidemi varlığı ile serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinin hastalığın etyopatogenezindeki olası rolünü saptamayı amaçladık.Yöntem: Çalışmaya 45 molluskum pendulum hastası ve kontrol grubu olarak yaş, cinsiyet, BKİ uyumlu 45 sağlıklı birey alındı. Tüm molluskum pendulum hastalarının dermatolojik incelemeleri yapıldı, insülin direnci HOMA-IR yöntemiyle değerlendirildi. Katılımcıların serumlarında açlık kan şekeri, tokluk kan şekeri, açlık insülin, tokluk insülin düzeyleri, lipid profili, serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ölçüldü.Bulgular: Molluskum pendulum hasta grubunda tokluk kan şekeri, açlık insulin, tokluk insulin değerleri ve HOMA-IR değeri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,037, p=0,027, p=0,03, p=0,021). Serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (sırasıyla p=0,008, p=0,001). Açlık kan şekeri, lipid profili hasta grubu ve kontrol grubunda farklılık göstermedi. Molluskum pendulum sayısı ile total kolesterol ve trigliserid değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı doğru orantılı bir ilişki saptandı. Hasta grubunda 3 hastada (% 6,7) DM, 6 hastada (%13,3) bozulmuş glukoz toleransı saptandı. Kontrol grubunda ise 1 kişide (%2,2) bozulmuş glukoz toleransı saptanmış olup DM saptanmadı.Sonuç: Molluskum pendulumlu hastaların kan şekeri düzeylerinin ve insulin direnci varlığının mevcut veya ileride oluşabilecek DM açısından araştırılmasının gerekli olduğu düşünüldü. Molluskum pendulum sayısı fazla olan hastaların da hiperlipidemi açısından değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varıldı. Serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinin molluskum pendulum etyopatogenezinde rol oynamadığı düşünüldü.Anahtar kelimeler: Molluskum pendulum, insülin direnci, IGF-1, IGFBP-3İletişim adresi: Dr. Murat Kemal HarbutluoğluAdnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim DalıAydın/ Türkiyedrmuratkemal@yahoo.com

FibromKarbonhidrat metabolizmasıİnsülin+2
Murat Kemal Harbutluoğlu
Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı derinin nem, sebum ve PH değişikliklerinin menstruel siklus ile ilişkisi

Amaç ve hipotez: Derinin nem, sebum, pH özelliklerinin yaş, cinsiyet, gebelik ve menopoz gibi çeşitli fizyolojik süreçler ile değişimini araştırmaya yönelik çalışmalar sınırlı sayıdadır. Menstruel siklus kadın vücudunda çeşitli organ ve sistemlerde değişikliklere neden olan fizyolojik bir proçestir. Bu çalışmada menstruel siklus ile derinin nem, sebum ve pH değerlerindeki olası değişiklikler araştırılacaktır. Böylece menstruel siklusu yönlendiren hormonal değişikliklerin deride gözlemlenebilir etkilerinin olup olmadığının anlaşılması hedeflenmiştir.Yöntem: Çalışmamızda sağlıklı derinin nem, sebum ve pH değerlerinin menstruel siklus ile ilişkisi, MPA-5 cihazı ile araştırılmıştır. Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çalışan 21-45 yaş arasında, düzenli adet gören gönüllü 51 kadın olgu alındı. Ölçüm MPA-5 cihazı ile yapıldı. Bu çalışmada katılımcıların yüz derisi pH, nem ve sebum değerleri ardışık 2 menstruel siklus boyunca, her siklusun başında (erken folliküler fazda), ortasında (geç folliküler fazda) ve sonunda (midluteal fazda) olmak üzere toplamda 6 kez ölçülmüştür. Nem ve pH için, yüz üzerinde belirlenen 5 farklı noktadan (glabella, her iki yanak zigomatik çıkıntılar, çenede mentum üzerinden ve burundan olmak üzere), sebum ölçümü ise glabelladan tek ölçüm olarak yapılmıştır.Bulgular: Yapılan ölçümlerden elde edilen veriler değerlendirildiğinde derinin nem, sebum ve pH değerlerinin menstruel siklusun erken folliküler faz, geç folliküler faz ve midluteal faz ile uyumlu ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Ayrıca kişilerin yaşları, vücut kitle indeksleri ve sigara kullanımı ile ortalama sebum, nem ve pH değerleri karşılaştırılmış, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.Sonuç: Menstruel siklustaki hormonal değişikliklerin, derinin nem, sebum ve pH değerlerinde herhangi bir değişikliğie neden olmaması, kişilerin muayenesinde, kişilere günlük bakım ürünü önerisinde bulunulmasında ve dermatopatolojik durumların saptanmasında menstruel siklusun hangi döneminde olduğunun sonucu değiştirmeyeceğini göstermektedir. Yapılacak daha ayrıntılı ve uzun dönem çalışmalarla daha net sonuçlar elde edilebilir.Anahtar kelimeler: deri, sebum, nem , pH

DeriHidrojen iyon konsantrasyonuMenstrüal siklus+2
Nilgün Küçükaydoğan
Adnan Menderes University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazis hastalarında bir komorbidite olarak kronik obstrüktif akciğer hastalığının varlığı ve serum inflamatuar sitokin düzeylerinin araştırılması

PSORİAZİS HASTALARINDA BİR KOMORBİDİTE OLARAK KOAH VARLIĞININ VE SERUM SİTOKİN DÜZEYLERİNİN ARAŞTIRILMASI Amaç-Hipotez: Çalışmamızda psoriatik hastaların komorbiditeler yönünden sorgulanması, hastalık şiddeti ve süresi ile ilişkili değişiklik gösterebilecegini düşündüğümüz Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalıkları açısından araştırılması planlanmıştır. Aynı zamanda Psoriazis hastalarında inflamatuar sitokin düzeylerinin araştırılarak, Psoriazis ile KOAH varlığında olası birlikteliğin hangi mekanizmalar ile oluştuğunun saptanması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya klinik ve histopatolojik bulgularla psoriazis tanısı konmuş, herhangi bir komorbid hastalığı olmayan 18 yaş üstü 30 hasta, Psoriazis takip polikliniğinde izlenen, hipertansiyon, DM, hiperlipidemi, obezite, kardiyovasküler hastalık ve metabolik sendrom gibi bir veya daha fazla psoriatik komorbiditeye sahip 18 yaş üstü 30 psoriazis hastası ve sistemik bir hastalığı bulunmayan, herhangi bir ilaç kullanmayan, yaş ve cinsiyeti hasta grubu ile uyumlu 28 sağlıklı birey seçilerek kontrol grubu belirlendi. Tüm hastalardan ve kontrol grubundan kan alma işleminin ardından Akciğer filmi çekilip en az 15 dakika dinlendirildikten sonra Solunum Fonksiyon testi yapıldı. Serumlarda medyatör olarak TNF?, IL-1ß, IL-6, IL-8, IL-10, sICAM 1, Endotelin-1, Endotelin- 2 çalışıldı. Bulgular: Vücut Kitle İndeksi (VKİ) gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiyordu (p>0.118). Sigara içme öyküsü psoriazis olgularında kontrollere göre anlamlı oranda yüksek bulundu (psoriazis olgularının %56,2?sinde ve kontrollerin %20?sinde sigara öyküsü vardı; Ki-kare:7,08 df:1 p<0.008). Solunum fonksiyon testleri arasında da gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p>0.05). Erken havayolu obstrüksiyonunu gösteren FEF %25-75 değeri de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiyordu. (p=0.531). FEF%25-75 değeri %60?ın altında olmasını küçük havayolu hastalığı lehine değerlendirdiğimizde psoriazis grubunda 25 (%41,7) olguda küçük havayolu hastalığı varlığı tespit edildi. Kontrol grubunda ise 9 olguda %28,6 olguda küçük havayolu hastalığı tespit edildi. Olgu grubunda küçük havayolu hastalığı daha yüksek oranda saptanmış olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (Ki-kare:0,894; df:1; p=0,344). Psoriatik hasta grubunda KOAH sıklığı % 13.3 ile oranında saptanmıştır. Ek olarak KOAH sıklığı literatür verilerine göre daha yüksek olmasına rağmen bakılan sitokinlerinde anlamlı artış saptanmadı. Olgu ve kontroller, IL-1beta, IL-6, IL-8, IL-10, TNF-alfa, sICAM parametreleri yönünden ve grup ortalama değerleri yönünden karşılaştırıldı. sICAM, olgu grubunda anlamlı olarak yüksek, IL-1beta ise, olgu grubunda anlamlı olarak düşük bulundu. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda KOAH sıklığı % 13.3 oranında saptanmış, ancak KOAH sıklığı literatür bilgilerine göre daha yüksek olmasına rağmen bakılan inflamatuar sitokinlerinde anlamlı artış saptanmamıştır. sICAM-1 düzeylerini hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptanmış, ayrıca psoriazis ve komorbiditesi olanlarda kontrol grubuna göre sICAM düzeyleri yüksek bulunmuştur. Yalnız psoriazisi olanlarla psoriazis ve komorbiditesi olan gruplara göre sICAM düzeylerinde anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Literatür bilgileri ile uyumlu olan bu durumun uzun süreli, şişman ve hastalığı şiddetli olan psoriatik hastalarda kronik inflamasyonun giderek artması nedeni ile oluştuğu düşünülmüştür. Kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunan IL-1 beta seviyeleri, PASI skoru yüksek olan ve olmayan grupların kendi aralarında yapılan karşılaştırmada ise anlamlı farklılık göstermemiştir. Çalışmamızdaki bu sonuç ile IL-1 beta düzeyinin literatürde bildirilen fonksiyon azalması yanında, serum düzeyinin de azaldığı saptanmıştır. Bu durumun yine çalışmaya alınan hastaların, hastalık sürelerinin uzun olması nedeni ile olabileceği düşünülmektedir. Keratinosit fonksiyonlarını belirleyen bu sitokinin serumda düşük bulunması, hastalığın ilerleyen dönemlerde keratinosit fonksiyonlarındaki bozukluktan daha çok, inflamasyonun ilerlemesi ile ilgili olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızda elde ettiğimiz tüm veriler bir bütün olarak düşünüldüğünde, psoriazisin şiddetli olmasından çok, ilerleyen sürelerde yani hastalığın uzun süreli olması ile yakından ilişkili olduğu, inflamasyonun etkilerine bağlı olarak ortaya çıkabilecek sistemik etkilerin bu hastalarda daha fazla görülebileceği söylenebilir. Bu nedenle bilinen komorbiditeler dışında KOAH ve diğer sistemik inflamatuar hastalıkların da psoriatik hastalarda araştırılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Psoriazis, komorbidite, KOAH, IL-1 ß(beta), solubl ICAM, IL-6, IL-8,IL-10

AdezyonlarAkciğer hastalıkları-obstrüktifKomorbidite+7
Hasip Karakuş
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melanositik nevus sayısı ve dermoskopik özellikleri ile, meksameter ile ölçülen deri rengi arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç-hipotez: Çalışmamızda deri renginin ana belirleyicisi olan melanin düzeyinin Meksameter ile ölçülmesi yoluyla, deri rengi ile nevusların sayı, büyüklük ve dermoskopik özellikleri ile arasındaki ilişkinin daha objektif olarak araştırılması, ayrıca lokal melanin düzeyi ile lokal nevus sayısı arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Ekim 2015-Nisan 2016 tarihleri arasında 142 kişi alındı. Üst ekstremitenin üst, alt, fleksör, ekstensör yüzleri olarak ayrılan dört bölümünün, alt ekstremitenin ekstensör ve fleksör olarak ayrılan iki bölümünün, gövde ön yüzün, sırtın ve boyunun melanin indeksleri (Mİ) Meksameter MX16 ile ölçüldü. Aynı bölgelerdeki melanositik nevus sayısı (MNS), dört mm'den büyük MNS kaydedildi. Gövdede bunlara ek olarak klinik atipik MNS belirlendi. Gövdede Fotofinder® dijital dermoskop aracılığıyla 1353 nevusun dermoskopik görüntüleri alınarak patern ve pigmentasyon özellikleri belirlendi. Mİ ile nevus sayıları, büyük nevus sayıları, atipik nevus sayıları ve nevusların patern ve pigment özellikleri arasındaki ilişkiler araştırıldı. Bulgular: Yetmişkisi kadın, 72'si erkek olan katılımcıların yaşları 18-50 arasındaydı, yaş ortalaması 31.9±11.7 idi. Deri fototipi 1 ve 6 olan katılımcı yoktu. Katılımcıları %62'sinin deri fototipi 2 veya 3 idi. Anatomik alanların melanin indeksleri ortalamaları (OMİ) 83.7 ile 400.7 arasındaydı, OMİ ortalaması 189.1±24.2 idi. Deri fototipi ile OMİ arasında anlamlı ilişki saptandı. Katılımcıların nevus sayıları 4-134 arasında idi, ortalama MNS 31.4±55.2 idi. OMİ ile vücuttaki MNS, büyük MNS/MNS oranı ve gövdedeki klinik atipik MNS/MNS oranı arasında anlamlı negatif ilişkiler vardı. Daha küçük anatomik alanlara bakıldığında alt ekstremitelerde, üst ekstremitelerin ekstensör yüzlerinde ve alt fleksör yüzünde lokal Mİ'ler ile lokal MNS arasında da aynı şekilde anlamlı negatif yönde ilişki saptandı, gövdede ve boyunda ise saptanmadı. Dermoskopik bakıda sırtta ve gövde ön yüzde en sık görülen nevuslar retiküler paterne, uniform pigmentasyona sahip olanlardı. Sırtta Mİ ile, retiküler-globuler-homojen kombine paterne sahip nevus oranı arasında negatif yönde, gövde ön yüzde Mİ ile retiküler paterne sahip nevuslar arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptandı. Gövde ön yüzde Mİ ile uniform pigmente nevuslar arasında pozitif yönde, multifokal pigmente nevuslar arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler vardı. Sırtta Mİ ile nevusların yalnız pigmentasyon özellikleri arasında ilişki görülmedi. Nevusların patern ve pigment özellikleri birarada olduğunda; Mİ ile sırtta ve/veya gövde ön yüzde, retiküler uniform pigmente, retiküler santral hipopigmente, globuler uniform pigmente nevuslar arasında anlamlı pozitif, retiküler homojen ekzentrik hipopigmente, retiküler homojen multifokal pigmente, retiküler globuler homojen santral hipopigmente ve retiküler globuler homojen multifokal pigmente nevuslar arasında anlamlı negatif ilişki saptandı. Sonuç: Deride melanin düzeyi azaldıkça melanositik nevusların sayıları ve büyüklükleri artmakta, atipik nevus oranı armaktadır. Melanin düzeyinin azalması dermoskopik bakıda tekli paterne ve uniform pigmentasyona sahip nevusların oranını azaltmakta, birden fazla patern ve multifokal ya da ekzentrik pigmentasyon değişikliği gösteren nevus oranının artmasına neden olmaktadır. Deride melanin düzeyindeki değişiklik nevusların patern sayılarını ve pigmentasyon çeşitliliğini aynı yönde etkilemekte olup bu etkileşim benign özellikler-atipik özellikler ekseninde gibi görünmektedir. Dolayısıyla deride melanin azlığı melanom riskinin nevuslarla ilgili tüm parametrelerinde, örn. MNS, büyük MNS ve atipik MNS'lerde artışa neden olmaktadır. Ancak melanin düzeyi ile nevus sayısı arasındaki ilişkinin lokal olarak ekstremitelerde var iken, gövdede olmaması ilgi çekicidir. Çalışmamız deri renginin nevuslara etkileri konusundaki bilgi dağarcığına deri renginin ölçümüyle daha objektif sonuçlar elde edilmesi, rengin nevuslara etkisinde anatomik bölge farklılığının ortaya çıkması, dermoskopik bulguların renkle ne şekilde etkilendiğinin saptanması açısından yeni katkılar sağlamıştır. Anahtar kelimer: Meksameter, melanin indeksi, melanositik nevus, dermoskopi, atipi

DeriDeri hastalıklarıDermoskopi+3
Gizem Yağcıoğlu
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bazal hücreli karsinom tiplerinde wnt/beta-catenin sinyal yolağı, cox-2, ki67, triptaz ve cd1a moleküllerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: BHK insanlarda en sık görülen kanserdir. BHK epidermisteki bazal hücrelerden veya kıl foliküllerinin dış kök kılıfından geliştiği düşünülen malign bir deri tümörüdür. Genellikle çok düşük rekürrens ve metastaz oranına sahiptir. Agresif seyir gösteren subtipleri ise doku yıkımı ile beraber metastaz yaparak ölüme sebep olabilir. BHK'ların histomorfolojisinde bazı farklılıklar olması nedeniyle çok sayıda histolojik subtipi tanımlanmıştır. Ancak, histopatolojik subtipler tümör agresivitesini saptamada yetersiz kalabildiğinden tümörlerin davranış biçimini yansıtabilecek immünohistokimyasal parametrelere ihtiyaç vardır. GEREÇ VE YÖNTEM: Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı'nda BHK tanısı almış ve Patoloji Anabilim Dalı'nda histopatolojik incelemesi yapılmış 97 adet olguda WNT/Beta-catenin sinyal yolağı, COX-2, Kİ67, Triptaz ve CD1a moleküllerinin ekspresyonları incelendi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 97 olgunun 57'si (%58,8) kadın, 40'ı (%41,2) erkek idi. Yaşları 35 ile 89 arasında değişen 97 olgunun yaş ortalaması 67,9 ± 12,7 idi. Doksan yedi olgunun 60'ı (%61,9) nodüler, 16'sı (%16,5) infiltratif, 9'u (%9,3) süperfisyel (%9,3), 6'sı (%6,2) adenoid, 2'si (%2,1) keratotik, 2'si (%2,1) mikronodüler, 1'i (%1) pleomorfik ve 1'i (%1) pigmente BHK olarak değerlendirildi. Ayrıca her olgu için WNT, Beta-catenin, COX-2, Kİ67, Triptaz ve CD1a moleküllerinin ekspresyonları tek tek değerlendirildi. SONUÇ: BHK subtipleri arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Subtipler arasında WNT, COX-2, Kİ67, Triptaz ve CD1a moleküllerinin ekspresyonları açısından da istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi. Beta-catenin ekspresyonunda ise infiltratif subtip lehine istatistiksel anlamlı farklılık izlendi.

Tayfun Koçoğlu
Afyon Kocatepe University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Onikomikozda tanı yöntemlerinin karşılaştırılması ve maliyet analizi

Onikomikoz en sık görülen tırnak hastalıklarından biridir. Tüm tırnak bozukluklarının %50?ye yakınını olu?turur.Onikomikoz, genellikle ya?lılık, e?lik eden tinea pedis enfeksiyonu, immünyetmezlik, genetik yatkınlık, periferik nöropati, periferik dola?ım bozukluğu, ayak deformiteleri, diyabet, sigara, dar ayakkabı ve tekrarlayan travma gibi faktörlerin biri veya birkaçının varlığında daha kolay geli?mektedir.Onikomikoz genellikle asemptomatiktir. Ancak tırnakta olu?an kozmetik bozukluklar sosyal ve mesleki hayatta bir takım problemlere yol açabilmektedir. Ayrıca normal yapısı bozulmu? tırnaklar bazen ağrıya, tırnak batmasına ve sekonder bakteriyel infeksiyona yol açarak el ve ayakların fonksiyonlarını kısıtlayabilmektedir. Spontan iyile?me eğiliminin olmaması, kronik seyir ve tedaviye direnç nedeniyle onikomikozlar önemli bir hastalık grubudur.Bu çalı?mada kliniğimize tırnakta onikomikoz dü?ündüren klinik bulgularla ba?vuran hastalarda tanı testlerinin tanı koyma etkinlik oranları, maliyet etkinlik oranları, onikomikozu etkileyen faktörler ve dünyanın çe?itli yerlerinde bu konuyla ilgili yapılan çalı?maların kar?ıla?tırılması hedeflenmi?tir.Tanı yöntemleri tanı koyma oranları 50 olgu için sırasıyla değerlendirildiğinde; kültür 50 olgudan 24 (48%)?üne, standart native 34 (68%)?üne, 24 saatlik native 40 (80%)?ına, histopatolojik incelemelerden PAS 34 (68%)?üne doğru tanı koyabilmi?tir. Bu sonuçlarda farklı yerlerde yapılan çalı?malarla benzer sonuçlar vermi?tir.Maliyet?etkinlik ili?kisine göre incelendiğinde de en ucuz ve en ba?arılı test 24 saatlik native iken en pahalısı histopatolojik incelemeler (PAS-GMS)?dir.Onikomikoz dünyada ve ülkemizde yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Tanıyı doğru ve zamanında koymak ve etkin bir tedavi vermek hastaların hayat kalitesini önemli derecede artırmaktadır.

MaliyetMaliyet analiziOnikomikoz+3
Faruk Erkan
Afyon Kocatepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta ve şiddetli psoriasis vulgaris hastalarında karaciğer fibrozisinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Psoriasis vulgaris, sadece cilt ile sınırlı olmayan, metabolik sendrom(MS) ve non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı(NAYKH) ile ilişkili olabilen bir hastalıktır. Son bulgular, sitokin aracılı inflamasyonun ortak bağlantı olabileceğini göstermektedir. NAYKH'nin erken saptanması, kişiye özel tedavi yaklaşımları açısından önemlidir. Çalışmamızın amacı polikliniğimizde takip edilen orta-şiddetli psoriasis vulgaris hastalarını retrospektif olarak araştırarak, noninvaziv olarak karaciğer fibrozisini değerlendirmektir. YÖNTEM: Çalışmaya 200 orta-şiddetli psoriasis hastası, 50 gönüllü alındı. Hastaların tetkik ve görüntüleme sonuçları, hasta dosyalarındaki verileri kaydedildi. Psoriasis şiddetinin değerlendirilmesinde PAŞİ kullanıldı. Hastaların maximum PAŞİ anındaki NAFLD fibrosis, FİB-4 skorları, De Ritis oranları hesaplandı. Bu skorlara göre karaciğer fibrozis riskleri ve metabolik sendrom prevalansı belirlendi. Elde edilen tüm veriler, kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Karşılaştırma; hastalar ve gönüllüler 40 yaş altı ve üstü olarak ayrılarak da yapıldı. BULGULAR: Hasta ve kontrol grubu arasında cinsiyet, yaş, sigara kullanım ve alkol kullanım oranı açısından farklılık yoktu. Metabolik sendrom prevalansı psoriasis grubunda; %31,5'tu ve kontrol grubuna göre yüksekti. Ayrıca; ortalama HDL değeri düşük; insülin ve trigliserit değeri, bel çevresi yüksekti. NAFLD fibrosis skoruna göre hastaların %27'si, De Ritis oranına göre %52'si, FİB-4 skoruna göre %17'si karaciğer fibrozisi açısından riskli gruptaydı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında psoriasis hastalarında NAFLD fibrosis ve FİB-4 skorları anlamlı derecede yüksekti. Psoriasis hastalarında maximum PAŞİ değeri, hastalık süresi ve psoriatik artrit varlığı; metabolik sendrom varlığı ve karaciğer fibrozu riski ile ilişki göstermedi. INH kullanım öyküsü ile; metabolik sendrom varlığı ve karaciğer fibrozis skorları arasında ilişki bulunamadı. Psoriasis hastalarında USG'de karaciğer yağlanması, kontrol grubuna göre yüksek değildi. SONUÇ: Psoriasis hastalarında NAYKH, metabolik sendrom, karaciğer fibrozu ve diğer komorbiditelerin görülme riski artmıştır. Metabolik sendrom ve karaciğer fibrozu açısından riski bulunan psoriasis hastalarının invaziv olmayan biyobelirteçler ve karaciğer ultrasonografisi ile düzenli olarak takibi; potansiyel komorbid durumların erken tanınarak gerekli uygun tedavi almaları konusunda yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Karaciğer fibrozisi, metabolik sendrom, NAYKH, psoriasis, skor.

FibrozKaraciğer hastalıklarıKaraciğer yağlanması+4
Hande Yağmur
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rozasealı hastalarda topikal tedavi yanıtı: tek merkez deneyimi

GİRİŞ VE AMAÇ: Rozasea, yüzün kronik ve tekrarlayan inflamatuar bir deri hastalığıdır. Klasik olarak geçici/kalıcı eritem, telenjiektazi, papül/püstül, ödem, fimatöz değişiklikler, oküler semptomlardan oluşan geniş bir klinik spektrum ve kızarma, ağrı, yanma, kuruluk gibi değişken semptomlarla seyreder. Şu an için endike birçok topikal ve sistemik tedavi seçenekleri vardır. Bu çalışmada amaç, topikal tedavi seçeneklerinin etkililik ve klinik çıktılar açısından karşılaştırmalı değerlendirilmesidir. YÖNTEM: Çalışmamız Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji polikliniğinde rozasea tanısı almış 99 hastanın kayıtlı dosya bilgilerine dayanarak yapılmış retrospektif bir çalışmadır. Bu hastalara dapson %7,5 ve permetrin %5 kombine edilerek ayrı ayrı permetrin ve metronidazol olmak üzere 3 farklı topikal tedavi verilmiştir. 0-8-12. haftalarda yapılan değerlendirmelerde IGA, VAS, demodeks varlığı ve yan etki verileri incelenip tedavi seçenekleri karşılaştırılmak üzere değerlendirilmiştir. BULGULAR: Her 3 tedavi grubunun VAS verilerine bakıldığında dapson %7,5 + permetrin ve metronidazol grubunda 0-8-12. haftada anlamlı azalma, permetrin grubunda 0-8.haftalarda anlamlı ancak 8-12. hafta arasında anlamlı düzeye ulaşmayan azalma görülmüştür. İlk 8 haftalık VAS yanıtında en hızlı etki dapson %7,5 + permetrin grubunda görüldü. IGA verilerinde ise; dapson %7,5 + permetrin grubunda 0-8-12. haftalar arasında anlamlı düşüş var iken, metronidazol grubunda 0-8.hafta arası istatiksel olarak anlamsız, 8-12. haftada ise anlamlı fark saptanmıştır. Permetrin grubunda 0-8.haftada istatiksel olarak anlamlı düşüş var iken 8-12.haftada anlamlı düzeye ulaşmayan fark var idi. IGA skoruna göre en iyi yanıt dapson %7,5 + permetrin grubundan alınmıştır. Yan etki sıklığı en düşük olan grup ise metronidazol kullananlardan oluşan grup idi. SONUÇ: Rozasea, hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kronik bir hastalıktır. Bu hastaların klinik alt tiplerinin ve hastalık şiddetinin tayini önemli olup uyarıcı ajanlardan kaçınmaları ve doğru tedavi almaları önemlidir. Çalışmamızda verilen 3 tedavi rejiminin de (dapson + permetrin, permetrin ve metronidazol) hastaların VAS ve IGA skorlarını anlamlı derecede düşürdüğü görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Dapson, metronidazol, permetrin, rozasea, topikal.

Fulya Ümitfer Bilgen
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plak tip psoriasis hastalarında kaşıntının hastalığın şiddeti ve sistemik immün inflamatuar indeks ve sistemik inflamatuar yanıt indeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Psoriasis, kaşıntı yönü ile sıkça gündeme gelir ve hastaların yaşam kalitesini belirgin düzeyde etkiler. Ayrıca inflamatuar bir hastalık olup hastalığın başlamasında ve alevlenmesinde nötrofiller önemli rol oynar. Çalışmamızda plak tipi psoriasis hastalarındaki kaşıntının araştırılması ve kaşıntının, hastalık şiddeti gibi hastalığa ait çeşitli özellikler ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve sistemik immün-inflamatuar indeks ve sistemik inflamatuar yanıt indeksi gibi parametreler kullanılarak inflamasyon ile ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma retrospektif kesitsel bir çalışmadır ve 200 plak tipi psoriasis hastası alındı. Hastaların tetkik sonuçları, hasta bilgileri kaydedildi. Psoriasis şiddetinin değerlendirilmesinde psoriasis alan şiddet indeksi (PAŞİ) skoru, yaşam kalitesinin değerlendirilmesinde dermatoloji yaşam kalite indeksi (DYKİ) skoru ve kaşıntının değerlendirilmesinde visual analog skala (VAS) skoru kullanıldı. İnflamasyonun değerlendirilmesinde C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) ve hemogram parametrelerinden elde edilen nötrofil lenfosit oranı (NLO), trombosit lenfosit oranı (TLO), sistemik immün inflamatuar indeks (Sİİİ) ve sistemik inflamatuar yanıt indeksi (SİYİ) oranları kullanıldı. BULGULAR: Hastalık şiddeti ile VAS ve DYKİ skoru arasında ilişkili görüldü. Hastalık şiddeti ile CRP, ESH, SİYİ artmaktaydı ama anlamlı ilişki görülmedi. Hastalık şiddeti ile NLO, TLO, Sİİİ skorları anlamlı ilişkili görüldü. Kaşıntı ile CRP, ESH, NLO, TLO, Sİİİ, SİYİ anlamlı değişiklik göstermedi. Ayrıca VAS ve DYKİ skorları ilişkiliydi. SONUÇ: Psoriasis hastalarının çoğunda kaşıntı eşlik eder ve kaşıntı hayat kalitesini etkiler. Ayrıca kaşıntıyı ve şiddetini etkileyen birçok faktör vardır. Patogenezinde nötrofil aracılı inflamasyon kaskadı olan psoriasiste NLO, TLO, Sİİİ VE SİYİ oranlarının bu nedenle pratikte kullanılması araştırılmaktadır. Ancak çalışmamızda kaşıntı skorlarının bu oranlarla anlamlı ilişkisinin bulunmaması kaşıntının sadece inflamasyonla ilişkili olmayabileceği ve hastaya özgü durumların da etkili olabileceğini göstermektedir. Bu durum hastalara yönelik daha kişiselleştirilmiş, etkili takip ve tedavi stratejileri geliştirilmesine de yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Hastalık şiddeti, inflamasyon, kaşıntı, psoriasis, yaşam kalitesi.

Ahmet Can Yağmur
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ginkgo bilobanın farelerde kıl büyümesi üzerine etkileri

Saç dökülmesi hemen herkesin hayatının bir döneminde karşılaştığı bir kozmetik sorundur. Dökülme nedenleri çok çeşitli olsa da temel olarak saç döngüsü değişimi ile sonuçlanır. Bu değişim ile telogen fazdan anagen faza geçiş zorlaşır, anagen faz kısalır ve telogen kıl/anagen kıl oranı artar. Dökülme tedavisinde amaç bu değişimi tersine çevirmektir. Ginkgo biloba (GB), günümüzde varlığını sürdüren hiçbir benzer tür bulunmayan, yaşayan fosil olarak görülen bir ağaçtır. Asya geleneksel tıbbında yaygın şekilde kullanılmaktadır. Alzheimer hastalığı, senil demans, serebral yetmezlik, intermitan kladikasyon ve multi-infarkt demansta destek tedavisi amaçlı klinik kullanımı mevcuttur. Etki mekanizmaları artmış serebral kan akımı, antioksidan etkileri ve antiinflamatuvar etkilerini içerir. Kıl folikülünün (KF) anagen fazdan telogen faza geçişine neden olan faktörler olarak vazodilatasyon mekanizmalarının bozulması, oksidan stresin artması ve inflamatuvar süreçlerin tetiklenmesi suçlanmıştır. Bu bulgulardan hareketle çalışmamızda GB'nin KF üzerine topikal ve sistemik uygulama ile etkilerinin in vivo olarak araştırılması planlanmıştır. Bu sayede maddenin güvenli olup olmadığı, KF üzerine olumlu yada olumsuz etkileri, diğer olası etki ve yan etkilerinin tespiti hedeflenmiştir. GEREÇ ve YÖNTEM Çalışmaya toplam 28 adet Swiss Albino cinsi 7 haftalık erkek fare dahil edildi. Tüm farelerin sırtlarında 2x4 cm'lik alana anestezi altında depilasyon uygulandı. Fareler hiç bir ürün uygulanmayacak grup negatif kontrol grubu (N=7), %2 topikal minoksidil uygulanacak grup pozitif kontrol grubu (N=7), topikal GB uygulanacak grup (N=7), oral GB uygulanacak grup (N=7) olmak üzere randomize dört gruba ayrıldı. Farelere depilasyondan 1 gün sonra başlanarak medikasyon verilmeye/uygulanmaya başlandı ve 28 gün boyunca devam edildi. Süreç boyunca topikal ve sistemik uygulanan ürün gruplarındaki KF gelişimi diğer gruplarla karşılaştırılarak makroskopik şekilde gözlendi. Depilasyondan sonra 0, 7, 10, 14, 21, 28. günler farenin sırt kısmı dijital kamera ile fotoğraflandı. Görüntüler bilgisayara aktarıldıktan sonra "Kıl çıkma yüzdesi=(Kıllı alan:Depilasyon alanı)x100" formülü ile kantitatif olarak ölçüme kör 3 hekim tarafından değerlendirildi. Yirmisekizinci günde anestezi altında her fare derisinden iki adet 6 mm'lik punch biyopsi materyali temin edildi. Materyaller biri transvers biri longitudinal olacak şekilde kesitlendi, hematoksilen ve eozin ile boyama yapıldı. Longitudinal kesitlenmiş örnekler folikül morfolojisini gözlemlemek, KF morfogenezinin farklı aşamalarını sınıflandırmak ve subkütan dokudaki folikül sayısını tespit etmek için kullanıldı. Transvers kesitlenmiş örnekler KF sayılarının ve çap ortalamasının saptanması için kullanıldı. KF ortalama çapı, anagen kıl/telogen kıl oranı, subkütan doku folikül sayısı ve KF ortalama uzunluğu ışık mikroskopu ile değerlendirildi. BULGULAR Depilasyondan sonra makroskopik morfolojik gözlemde pozitif kontrol grup diğer gruplardan, topikal ve sistemik tedavi grubu negatif kontrol grubundan daha çok ve daha hızlı kıllanma gösterdi. Kıl çıkma yüzdesi, negatif kontrol grubunda tüm diğer gruplardan çok düşüktü. Depilasyon sonrası 28. günde yapılan histopatolojik analizde negatif kontrol grubunda kılların çoğu bulbusun dermiste olması ve dermal papillanın genişlemiş olması ile karakterize erken anagen safhadaydı. Tersine diğer gruplarda bulbusun en büyük hacimde olması, dermal papillanın daha ince olması, foliküllerin derin subkutiste bulunması ve yeni gelişen kıl şaftının sebase glandın hemen alt seviyesine ulaşması ile karakterize en az anagen evre 3c-4 safhalarındaydı. Sistemik tedavi grubunda topikale göre bulbus daha derinde ve foliküller daha büyük gözlendi. Tüm deney gruplarında negatif kontrol grubu ile karşılaştırıldığında subkutan dokuda daha çok sayıda folikül vardı. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Sistemik GB grubundaki subkütan doku folikül sayısı, topikal GB grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derece yüksekti (p<0.05). Tüm deney gruplarında negatif kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KF ortalama çapı daha büyüktü. Diğer deney grupları ile negatif kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Topikal ve sistemik GB grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). KF ortalama uzunluğu sistemik GB grubu ve pozitif kontrol grubu arasında anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). Tüm gruplarda negatif kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Anagen kıl/telogen kıl oranı sistemik GB grubu ve pozitif kontrol grubunda, hem topikal GB grubu hem negatif kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek orandaydı (p<0.05). Sistemik GB grubu ile pozitif kontrol grubu arasındaki fark anlamlı değildi (p>0.05). Ayrıca topikal GB grubu ile negatif kontrol grubu arasındaki fark da anlamlı değildi (p>0.05). SONUÇ Çalışmamızda Swiss-Albino cins farelerde hem topikal hem sistemik GB verilen gruplarda histopatolojik değerlendirmede subkütan dokudaki folikül sayısı, anagen kıl/telogen kıl oranı, KF ortalama çapı ve KF ortalama uzunluğu parametreleri açısından negatif kontrol grubuna göre artış olduğu bulunmuştur. Makroskopik morfolojik gözlem, GB'nin hem topikal uygulanması hem sistemik verilmesinin KF büyümesini olumlu etkilediğini düşündürtmüştür.

FarelerGinkgo bilobaHayvan deneyleri+5
Nur Betül İnan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgarisli hastalarda bedensel duyumları abartma, anksiyete ve depresyon düzeyleri ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Akne vulgaris toplumda yaygın olarak görülen pilosebase ünitelerin sınırlı, kronik, inflamatuar ve genetik-hormonal etkileşimi olan dermatolojik bir hastalıktır. Akne yaşamı tehdit etmeyen bir hastalık olmasına rağmen klinik görünümleriyle hem psikolojik bozukluklara neden olabilmekte, hem de depresyondan, anksiyeteye, somatizasyondan psikoza kadar değişen psikolojik faktörlerle tetiklenebilmektedir. Akne hastalarında hastalık şiddeti ile de ilişkili olarak sağlık anksiyetesi, bedensel semptomları daha şiddetli algılama, depresyon ve anksiyete düzeyleri daha yüksek olabilir. Akne hastalarında anksiyete, depresyon ve beden semptomlarını abartma düzeylerinin saptanması hastaların psikiyatrik yönden değerlendirilmesi ile toplum ve aile içerisinde, içinde bulundukları duruma daha kolay adaptasyon ve çözüm arama sürecini kolaylaştırabilir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde akneli hastalarda bedensel duyumları abartma ve sağlık anksiyetesi düzeyini değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; akne vulgaris hastalarında bedensel duyumları abartma, anksiyete ve depresyon düzeylerini değerlendirmek ve bunların hastalık şiddetiyle ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Vaka-kontrol, gözlemsel nitelikte olan bu çalışmaya Mayıs 2020-Mart 2021 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi dermatoloji polikliniğine başvurup, çalışmaya katılmayı kabul eden, dermatolojik muayene sonucunda AV tanısı alan 18-45 yaş aralığındaki 123 hasta ve kontrol grubu olarak 100 kişi gönüllülük esasına dayanılarak dahil edilmiştir. Hastaların ve sağlıklı kontrollerin kişisel bilgileri sosyodemografik veri formununa kaydedilmiştir. Veri formunun ardından hastalara, Global Akne Derecelendirme Sistemi, Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği, Sağlık Anksiyetesi Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği adı verilen dört adet ölçek uygulanmıştır. Bu ölçek değerleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. İstatistiksel analizler Jamovi project (2020), Jamovi (Version 1.6.13.0) ve JASP (Version 0.14.1.0) programları ile yapılmış olup ve istatistik analizlerde anlamlılık düzeyi 0.05 (p-value) olarak dikkate alındı. Bulgular: Akne ile başvuran hastaların tüm psikiyatrik ölçek puanları kontrol grubuna göre daha yüksekti ve hasta grubundaki bireylerin Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği toplam puan ortalamaları, Sağlık Anksiyetesi Envanteri toplam puan ve alt boyutlarından bedensel belirtilere aşırı duyarlılık ve kaygı puan ortalamaları, Beck Depresyon Ölçek puanları sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,002, p<0,001, p=0,006). Hasta grubunda Beck Anksiyete Ölçek toplam puanı ile Beck Depresyon Ölçek puanları arasında pozitif, orta düzeyli ilişki saptandı (p<0,001). Hasta grubundaki bireylerin sağlık anksiyetesi ölçeği toplam puanları ile bedensel belirtilere aşırı duyarlılık ve kaygı ve hastalığın olumsuz sonuçları arasında pozitif ve güçlü ilişki saptandı (sırasıyla p<0,001 ve p<0,001). Diğer bütün ölçek puanlarının korelasyonlarında pozitif ama zayıf bir ilişki saptandı. Akneli hastalarda akne şiddeti, yaş, hastalık süresi ile tüm ölçek puanları arasında herhangi bir ilişki saptanmadı (her biri için p>0,05). Hastaların Global Akne Şiddetine göre yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve tedavi görme durumları karşılaştırıldığında, düzeyler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (her biri için p>0,05). Sonuç: Akneli hastalarda, bedensel duyumları abartma, depresyon ve sağlık anksiyetesi kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. Bedensel duyumları abartma, anksiyete, depresyon ve sağlık anksiyetesi ölçek skorları ile global akne şiddeti, yaş ve hastalık süresi arasında anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızda bedensel duyumları abartma ve sağlık anksiyetesinin akne grubunda anlamlı şekilde yüksek saptanması, akneli hastaların somatizasyona daha yatkın olduklarını düşündürmektedir. Klinikte bedensel yakınmalarla gelen hastalarda bu durumun bedensel duyumları abartma, depresyon, sağlık anksiyetesi gibi nedenlerle ilgili olabileceğinin akılda tutulması ve tedavi düzenlenirken bu açılardan da yaklaşımda bulunulması gerektiğini düşünmekteyiz. Psikiyatri ve dermatoloji arasında interdisipliner bir yaklaşımla daha başarılı akne tedavisi ve hasta yönetimi gerçekleşebilecektir. Anahtar kelimeler: Akne, Bedensel duyumları abartma, Depresyon, Sağlık anksiyetesi

Akne vulgarisAnksiyeteBedensel duyumları abartma+3
Işın Nur Sultan Öncü
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgaris tanılı hastalarda yaşam kalitesi ve akne şiddeti ile kronotip farklılıkları ve uykusuzluk ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Akne vulgaris toplumda yaygın olarak görülen ve genetik-hormonal etkileşimler sonucu ortaya çıkan pilosebase ünitelerin sınırlı, kronik, inflamatuvar bir hastalığıdır. Son yıllarda hem psikiyatrik bozuklukları hem de psikosomatik bozuklukları açıklamak amacı ile öne çıkan kavramlardan biri biyolojik ritimdir. Biyolojik ritimler arasında belirgin farklılıklar bulunmaktadır. Bu çalışma ile akne vulgaris hastalarında kronotip tercihleri, uykusuzluk, hastalık şiddeti ve yaşam kalitesinin birbiriyle ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel nitelikte olan bu çalışmaya Mayıs 2020-Mayıs 2021 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine başvurup, çalışmaya katılmayı kabul eden Akne Vulgaris tanılı 18-30 yaş aralığındaki 151 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların kişisel bilgileri sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Veri formunun ardından hastalara, Global Akne Derecelendirme Sistemi, Görsel Analog Skala, Akne Yaşam Kalitesi Ölçeği, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Uykusuzluk Şiddet İndeksi ve Sabahlılık-Akşamlılık Ölçeği adı verilen altı adet ölçek uygulanmıştır. İstatistiksel analiz için SPSS 22.0 programı kullanılmıştır ve p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Global akne şiddetine göre, hafif, orta ve şiddetli olmak üzere 3 gruba ayrılan katılımcıların SAÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu belirlendi (p=0,001). Katılımcıların GADS puanları ile SAÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif korelasyon olduğu saptandı (sırasıyla r=-0,225, p=0,002). Katılımcıların AKYÖ puanları ile GADS puanları arasında korelasyon yokken; AYKÖ puanları ve GAS puanları arasındaki istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif korelasyon saptandı (r=0,372, p<0,001). Katılımcıların UŞİ puanları ile AYKÖ puanları arasındaki korelasyon incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif korelasyon olduğu bulundu (r=0,222, p=0,006). Sonuç: Çalışmamız neticesinde akşamlılık tipine sahip olmanın daha şiddetli akne ile ilişkili olduğu ve uykusuzluk şiddeti arttıkça yaşam kalitesinin azaldığı saptanmıştır. Bu değişkenleri daha geniş hasta serileri ile inceleyecek prospektif çalışmalar akne vulgarisin hem etyolojisi hem de tedavisi ile ilgili daha fazla bilgi sunacaktır.

Akne vulgarisHastalık şiddetiKronotip+3
Dilara Güler
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Telogen Effluvium hastalarında biyokimyasal parametrelerin araştırılması

Amaç: Telogen effluvium (TE) etiyolojisinde fizyolojik strese sebep olabilen durumlar, cerrahi travma, inflamatuar, enfeksiyöz, iyatrojenik sebepler, ilaçlar ve nutrisyonel yetersizlikler yer almaktadır. Özellikle demir eksikliği, B12 vitamini eksikliği, tiroid hastalıkları ile TE ilişkilendirilmiştir. Son yıllarda TE hastalarında biyotin, vitamin D, çinko (Zn), bakır (Cu) ve Selenyum (Se) gibi vitamin ve mineral içerikli reçetesiz gıda takviyesi kullanımı giderek artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, TE hastalığına sahip bireyler ile saç dökülmesi şikayeti olmayan kontrol grubu karşılaştırılarak nutrisyonel durum, vitamin ve mineral değerleri arasında farklılık olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Vaka-kontrol niteliğindeki bu çalışma 01.09.2022-01.09.2023 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine başvurup çalışmaya katılmaya gönüllü olan 18 yaş ve üzerinde kronik telogen effluvium (KTE) tanılı 90 kadın hasta ve KTE dışında başka sebeplerle başvuran 90 kadın kontrol ile gerçekleştirilmiştir. Hastalara detaylı bir anamnez, saç çekme testi ve dermoskopik muayene ile TE tanısı konulmuştur. Ardından serum vitamin D, Zn, Cu, Se düzeyleri ile serum ve idrarda biyotin düzeyleri ölçülmüştür. Hemoglobin (Hb), ferritin, vitamin B12 ve tiroid fonksiyon testleri ise geçmişe yönelik hastane veri tabanından taranmıştır. Bulgular: Bu çalışmanın neticesinde Zn düzeyinin KTE hastalarında kontrollere göre anlamlı olarak daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Se düzeyleri ise hastalarda kontrollere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Her iki grup arasında Hb, ferritin, B12 vitamini, tiroid fonksiyon testleri, vitamin D, Cu düzeyleri, serum ve idrarda biyotin düzeyleri arasında farklılık saptanmamıştır. Zn, Cu/Zn ve Se düzeyinin KTE tanısını öngörmede istatistiksel olarak anlamlı tanısal performansa sahip olduğu bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma bizlere TE tanılı hastalarda nutrisyonel yetersizliklerin sanıldığı kadar sık olmadığını göstermektedir. TE'ye sebep olabilecek diğer nedenler detaylı bir anamnez ve iyi bir fizik muayene yapılarak araştırılmalı bunların neticesinde şüphe edilen durumlara yönelik testler yapılarak her hasta için bireyselleştirilmiş tedavi seçenekleri oluşturulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Bakır/Çinko, Biyotin, Çinko, Selenyum, Vitamin D

İrem Nur Durusu Türkoğlu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik spontan ürtiker hastalarında bağırsak mikrobiyomunun metagenomik DNA profili

Giriş ve Amaç: Bağırsak mikrobiyomu (mikroorganizmaların genetik materyalinin tamamı); gastrointestinal sistemimizde (GİS) bulunan geniş bir bakteri, virüs, mantar ve protozoa topluluğudur. İntestinal mikrobiyotanın yararlı bakterilerinin bazı vitamin ve aminoasitlerin üretimi, bağışıklık sisteminin gelişmesi ve aktif halde tutulması gibi pek çok önemli görevi vardır. Disbiyozis, herhangi bir nedenle mikrobiyota kompozisyonunun değişmesi veya bozulması ve buna bağlı olarak fonksiyonlarının kaybolmasıdır. Diyet, ilaçlar (antibiyotikler, proton pompa inhibitörleri vb.), alkol, sigara ve beslenme alışkanlıkları gibi çeşitli etkenler intestinal mikrobiyotayı olumsuz etkileyebilmekte ve disbiyozise neden olmaktadırlar. Yapılan çalışmalarda bağırsak disbiyozisi; diyabet, hipertansiyon, obezite, otizm, inflamatuar bağırsak hastalıları ve depresyon gibi birçok hastalıkla ilişkilendirilmektedir. Mikrobiyom analizleri; akne vulgaris, sedef hastalığı ve atopik dermatit gibi bazı dermatolojik hastalıkların patogenezini açıklamak için de kullanılmıştır. Dermatolojik hastalıkların patogenezinde deri mikrobiyomunun dışında bağırsak mikrobiyomunun da rol oynadığı ortaya konulmuştur. Kronik ürtiker altı haftadan uzun süren, eritemli, ödemli, kaşıntılı plaklarla seyreden, bazen anjiyoödemin eşlik ettiği bir deri hastalığıdır. Toplumun neredeyse %1'ini etkiler, bu hastaların yaklaşık 2/3'ünü kronik spontan ürtiker (KSÜ) hastaları oluşturur. Kronik spontan ürtiker etiyolojisinde ilaçlar, gıdalar, enfeksiyonlar, sistemik hastalıklar gibi pek çok neden yer alabilirken idiyopatik de olabilir. Kronik spontan ürtiker, uyku bozukluğu ve iş gücü kaybına neden olarak yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada, etiyolojisi açıklığa kavuşmamış olan KSÜ hastalığı ile bağırsak mikrobiyomu arasındaki olası ilişkinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılarak belirlenmesi, KSÜ patogenezine ışık tutulması, yeni tanı ve tedavi yaklaşımlarına yardımcı olunması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bilinen bir sistemik ve/veya dermatolojik hastalığı olmayan, benzer yaş grubunda olan, en az 4 haftadır ilaç (antibiyotik, proton pompası inhibitörü vb), probiyotik/prebiyotik kullanmamış olan 20 KSÜ hastası ve kontrol grubu olarak aynı şartları taşıyan 10 sağlıklı birey bu çalışmaya dahil edilmiştir. Fekal örneklerden nükleik asit izolasyonunu takiben bakteriyel 16S ribozomal RNA (rRNA) geni hedef dizilemesi, universal bakteri 16S primerleri (V3-V4) kullanılarak Illumina MiSeq sistemi ile gerçekleştirilmiştir. Biyoinformatik işlemlerden sonra istatistiksel analizler (LefSe, alfa ve beta çeşitlilik) yapılmıştır. Varsayılan ayarlarla (p<0.05 ve LDA skoru>2) gruplar arasında önemli farklılık gösteren taksonlar belirlenmiştir. Bulgular: Kronik spontan üriker hastalarındaki Firmucites/Bacteroidetes oranının sağlıklı kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptandı (KSÜ hastalarında;0.95, sağlıklı gönüllülerde;1,69). Kronik spontan ürtiker hastalarında; Bacteroidetes Filumu ile Lachnospiraceae, Ruminococcaceae, Clostridiaceae family ve Intestinibacter, Megasphaera, Sutterella genus üyesi bakterilerin anlamlı düzeyde artmış olduğu görüldü (p<0.05 ve LDA skoru>2). Sağlıklı gönüllülerde ise; Bifidobacteriaceae, Lachnospiraceae, Ruminococcaceae, Veillonellaceae, Prevotellaceae, Coriobacteriacea family ile Clostridiales order ve Succinivibrio genus üyesi bakteriler istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek oranda saptanmıştır (p<0.05 ve LDA skoru>2). Alfa çeşitlilik analizinde, iki grup arasında anlamlı bir fark görülmemiştir (PD, Shannon ve Simpson indekslerine göre). Beta çeşitlilik analizinde iki grup arasında farklılık saptanmıştır (PC1 maksimum varyasyon oranı; Bray-Curtis Plot; %22.23, Bray Curtis Plot (Genus Level); %35.79). Sonuç: Dizi analizi sonuçlarında göre; KSÜ hastalarında Bacteroidetes, sağlıklı gönüllülerde ise Actinobacteria filumu üyeleri anlamlı oranda yüksek ve Firmucites/Bacteroidetes oranı ise KSÜ hastalarında daha düşük bulunmuştur. Sonuçta; KSÜ hastalığı ile bağırsak disbiyozisi arasında ilişki olduğu saptanmış olup, KSÜ patogenezinde disbiyozis önemli bir etken olarak değerlendirilebilir ve tedavide prebiyotik veya probiyotikler denenebilir. Literatürde bu konuyu irdeleyen yalnızca bir çalışmaya ulaşılabildiğinden, daha büyük ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

BağırsaklarDNAKronik hastalık+3
Gülcan Yüksekal
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazis hastalarında bağırsak mikrobiyomunun metagenomik DNA profili

Giriş ve Amaç: Bağırsak mikrobiyomu; gastrointestinal sistemde (GİS) bulunan geniş bir bakteri, virüs, mantar ve protozoa topluluğudur. Bu topluluğun yararlı bakterileri; konakçı tarafından sindirilemeyen bitki polisakkaritlerini sindirerek doğal sindirim organları olarak işlev görürler. Bazı gıdaların sindirim ve emilimine yardımcı olarak ilave enerji oluşumunda, B ve K2 vitamini ve aminoasit üretiminde, immün sistemin gelişmesi ve aktif halde tutulmasında görevlidirler. Disbiyozis bağırsak mikrobiyotasında var olan dengedeki bozulmadır. Yaş, genetik, beslenme alışkanlıkları, coğrafi konum ve antibiyotik kullanımı gibi çeşitli faktörlerden etkilenir. Yapılan çalışmalarda disbiyozis; diyabetes mellitus (DM), obezite, inflamatuar bağırsak hastalığı (İBH), spondiloartrit, kardiyovasküler hastalıklar, otizm, anksiyete, depresyon, otoimmün ve inflamatuar hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Mikrobiyom analizleri; akne vulgaris, atopik dermatit gibi sık görülen bazı dermatolojik hastalıkların patogenezini açıklamak için de kullanılmıştır. Dermatolojik hastalıkların patogenezinde deri mikrobiyomunun dışında bağırsak mikrobiyomunun da rol oynadığı ortaya konulmuştur. Psoriazis, farklı şiddette klinik tabloları ve fenotipleri olan, çoğunlukla keskin sınırlı eritemli, skuamlı plaklarla karakterize immün aracılı kronik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezi tam olarak bilinmemekte birlikte genetik, çevresel ve immünolojik faktörlerin etkili olabileceği düşünülmektedir. Cilt tutulumu ile birlikte gastrointestinal, kardiyovasküler ve kas-iskelet sistemi dahil olmak üzere diğer birçok organ sistemi ile ilişkili komorbiditelere neden olabilir. Günümüzde henüz net bir tedavisi mevcut değildir. Bu tez çalışmasında, birçok hastalığın aydınlatılması için önemli hale gelmiş olan bağırsak mikrobiyomu, hasta ve kontrol gruplarında analiz edilmiş ve psoriazis ile bağırsak mikrobiyota değişiklikleri arasında bir ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca psoriazis hastalığının patofizyolojisinin daha iyi anlaşılmasına ve tedavisinin en doğru şekilde planlanmasına katkı sunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bilinen bir sistemik ve/veya dermatolojik hastalığı olmayan, benzer yaş grubunda olan, en az 4 haftadır ilaç (antibiyotik, proton pompası inhibitörü, non-steroidal antiinflamatuar, immunsupresifler, metformin), probiyotik/prebiyotik kullanmamış, rezidü bırakan gastrointestinal cerrahi operasyon geçirmemiş 24 psoriasis hastası ve kontrol grubu olarak aynı şartları taşıyan 16 sağlıklı birey bu çalışmaya dahil edilmiştir. Fekal örneklerden nükleik asit izolasyonunu takiben bakteriyel 16S ribozomal RNA (rRNA) geni hedef dizilemesi, universal bakteri 16S primerleri (V3-V4) kullanılarak Illumina MiSeq sistemi ile gerçekleştirilmiştir. Biyoinformatik işlemlerden sonra istatistiksel analizler (LefSe, alfa ve beta çeşitlilik) yapılmıştır. Varsayılan ayarlarla (p<0.05 ve LDA skoru>2) gruplar arasında önemli farklılık gösteren taksonlar belirlenmiştir. Bulgular: Psoriazis hastalarında Firmucites/Bacteroidetes oranının sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı (Psoriazis hastalarında; 4,91, sağlıklı gönüllülerde;1,85). Psoriazis hastalarında kontrol grubuna göre Lachnospiraceae, Peptostreptococcaceae, Bacteroidaceae, Prevotellaceae aile, Prevotella, Megasphera, Blautia, Dorea, Lachnoclostridium, Fusicatenibacter, Terrisporobacter ve Bacteroides cins, Prevotella copri ve Faecalibacterium prausnitzii, Bacteroides plebeius türü bakterin anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0.05 ve LDA skoru>2). Christensenellaceae, Ruminococcaceae, Victivallaceae, Oxalobacteriaceae, Porphyromonadoceae aile, Ruminococcus, Oxalobacter, Victivallis, Alistipes ve Odoribacter cins üyesi bakterilerin ise istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu saptandı (p<0.05 ve LDA skoru>2). Alfa çeşitlilik analizinde, psoriazis hastalarında kontrol grubuna oranla azalmış mikrobiyom çeşitliliği saptanmıştır (PD ve Chao1 indekslerine göre). Beta çeşitlilikte ise Bray-Curtis analizleri sonucunda iki grupta tespit edilen tür içeriğinin birbirlerinden farklılaştığı saptandı (Amplikon sekans varyantına göre PC1: % 15.82). Cins düzeyine göre PC1: %40.31) Sonuç: Sekans analizi sonuçlarına göre; psoriazis hastalarında filogenetik çeşitliliğin azalmış olduğu görüldü. Psoriazis ile bağırsak disbiyozisi arasında ilişki olduğu saptanmış olup, psoriazis patogenezinde disbiyozis önemli bir etken olarak değerlendirilebilir ve tedavide prebiyotik veya probiyotikler seçenekler arasına eklenebilir. Literatürde bu konuyu irdeleyen az sayıda çalışma olduğu için daha fazla sayıda hastaların incelendiği daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: psoriazis, mikrobiyota, 16s rRNA, disbiyozis, mikrobiyom

BağırsaklarDNAGastrointestinal mikrobiyom+4
Büşra Aydın
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne şiddetinin uyku kalitesi ve depresyon ile ilişkisi

GİRİŞ ve AMAÇ: Akne vulgaris, hastalarda çeşitli psikiyatrik problemlere yol açmakta, hastaların uyku düzeni ve kalitesini değiştirmektedir. Genelde yaşamı tehdit edici olmayan deri hastalıkları, önemli psikososyal rahatsızlıklara yol açarak hastalarda, uyku bozukluğuna, yorgunluğa, sosyal izolasyona, emosyonel/seksüel zorluklar yaşanmasına yol açmakta ve kişilerin yaşam kalitesini bozabilmektedir. Bu hastalıklarda mevcut fiziksel ve psikososyal bozukluklarla mücadele etmek, yaşam kalitesini artırmak ve daha iyi tedavi yanıtı almak açısından önemlidir. Literatürde aknenin uyku üzerine etkili ya da etkisiz olduğunu gösteren çok az çalışma mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, şiddetli aknenin uyku kalitesi, depresyon ve kişinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisini değerlendirmektir. YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji Kliniğine başvuran 18 yaş üzerindeki 219 hasta ile kesitsel tipte tanımlayıcı araştırma yapıldı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, eğitim durumu, çalışma durumu, deri hastalıkları, eşlik eden sistemik hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, sigara ve alkol kullanım durumlarını sorgulayan sosyodemografik veri formu, uyku kalitesini, depresyon derecesi ve yaşam kalitesini ölçmek amacıyla Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Beck Depresyon Ölçeği, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi dolduruldu. Hastaların akne şiddeti Global Akne Derecelendirme Sistemi ile belirlendi. BULGULAR: Hastaların global akne skorları ile dermatolojik yaşam kalitesi skoru, Pittsburgh uyku kalitesi ve Beck depresyon skoru ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (sırasıyla p= 0,416, 0,684, 0,929). Erkeklerde akne şiddeti kadınlardan daha yüksek saptanmıştır (p=0,013). Kadın hastalarda orta ve şiddetli depresyon görülme sıklığı erkeklerden daha yüksek saptanmıştır (p=0,018). SONUÇ: Akne şiddeti ile uyku kalitesi, depresyon ve yaşam kalitesi ilişkilendirilememiştir. Bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Neriman Ülkü Turan
Sakarya University
2022
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarında mikrovasküler patolojilerin kapilleroskopiyle araştırılması

Psoriasis, patogenezinde keratinosit hiperproliferasyonu, immün aracılı inflamasyon, anjiyogenezde disregülasyonun rol oynadığı kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Psoriasis hastalarında kronik sistemik inflamasyonun büyük damar aterosklerozuyla birlikte mikrovasküler değişiklikleri de indükleyebileceği düşünülmektedir. Kapilleroskopiyle tırnak yatağı mikrovasküler değişikliklerin incelendiği çalışmalar azdır. Önceki çalışmaların verileri sınırlıdır ve psoriasis komorbiditeleri ile ilişkisi araştırılmamıştır. Bu çalışmada amacımız psoriasis hastalarının kapiller paternlerini sistematik olarak araştırmak ve gözlenen paternleri hastalık özellikleri, hastalık aktivitesi/süresi, tırnak tutulumu, psoriatik artrit ve olası psoriasis komorbiditeleri ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza psoriasis grubuna 67 kişi ve kontrol grubuna inflamatuvar hastalığı bulunmayan 68 kişi dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun demografik verileri incelendi. Başparmak dışındaki el parmaklarının her birinden Dino-lite Edge dijital videokapilleroskopla x200 büyütme ile 8 görüntü alındı. Kapiller yoğunluk, kapiller yoğunluk skoru, kapiller dağılım, kapiller morfoloji, kapiller patern, mikrohemoraji, avasküler alan, neovaskülarizasyon, minör morfolojik değişiklikler (tortiyoze, çaprazlaşan, elonge) ve majör morfolojik değişiklikler (çalı, meandering, dallanmış, dev kapiller) değerlendirildi. Her bir parmak tırnak kıvrımında kapiller dizilimin distal sırasında bulunan 1 mm'lik alandaki kapiller sayılıp aritmetik ortalaması alınarak kapiller yoğunluk hesaplandı. Kapiller yoğunluk puanı, değerlendirmeye alınan her parmak için izlenen kapiller yoğunluğa göre (0 puan= >9 kapil/mm, 1 puan= 7-9 kapil/mm, 2 puan= 4-6 kapil/mm, 3 puan= <4 kapil/mm) şeklinde puanlandırıldı ve aritmetik ortalaması alınarak hesaplandı. Hastalık süresi, şiddeti, tutulumu ve psoriasis komorbiditelerinin kapilleroskopi bulguları üzerindeki etkisi incelendi. Çalışmaya psoriasis tanılı 32 kadın, 35 erkek, kontrol grubuna 35 kadın, 33 erkek olmak üzere 135 kişi dahil edildi. Hasta grubu yaş ortalamasının 43,15±13,95 yıl, kontrol grubu yaş ortalamasının ise 41,81±12,49 yıl idi. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark saptanmadı. Psoriasis hastalarının 13'ünde psoriatik artrit, 28'inde tırnak tutulumu vardı. Ortalama tırnak yatağı kapiller yoğunluk psoriasis hastalarında 8,06±0,95, psoriatik artrit olanlarda 7,85±0,86, tırnak tutulumu olanlarda 8,095±0,99 ve kontrol grubunda 9,65±1,00 saptanmış olup üç grupta da kontrol grubuna göre azalmış kapiller yoğunluk tespit edildi (p<0,05). Avasküler alanlar, neovaskülarizasyon ve mikrohemoraji istatistiksel olarak psoriasis hastalarında daha yüksek oranda saptandı (p<0,05). Psoriasis hastalarının %17,6'sında normal kapilleroskopik patern, %82,4'ünde nonspesifik kapilleroskoopik patern saptandı. Skleroderma paterni hiçbir hastada tespit edilmedi. Minör (tortiyoz, çaprazlaşan, elonge, dilate kapiller) ve majör (meandering, çalı, dallanmış kapiller) morfolojik değişiklikler psoriasis grubunda daha yüksek oranda saptandı (p<0,05). Hastalık şiddeti ve süresi ile kapilleroskopik değişiklikler arasında ilişki saptanmadı. Psoriasis komorbiditeleri ve kapilleroskopik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde diyabet hastalarında artmış dilate kapiller, hipertansiyon hastalarında artmış elonge kapiller saptanırken metabolik sendrom ile kapilleroskopik bulgular arasında ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak, psoriasis hastaları kontrol grubuyla karşılaştırıldığında kapiller yoğunlukta azalmayla beraber artmış kapiller düzensizlik, avasküler alanlar, neoanjiyogenez, mikrohemoraji, dilate kapiller, çalı kapiller, dallanmış kapiller ve meandering kapillerin meydana gelmesi psoriasisde artmış mikrovasküler hasara işaret etmektedir. Psoriasisli hastaların tırnak yatağı kapiller bulgularını değerlendirmek, hastalık aktivitesi, süresi ve psoriasis komorbiditeleri ile ilişkisini incelemek için geniş çaplı prospektif kohort çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Psoriasis, Kapilleroskopi, Anjiyogenez, Mikrovasküler hasar

Zeki Taşdemir
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastalarında zonulin düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada hidradenitis süpürativa (HS) hastalarında serum zonulin düzeylerinin sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve zonulin düzeyleri ile hastalık şiddeti, inflamatuvar belirteçler ve metabolik parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, gözlemsel vaka-kontrol tasarımındaki araştırmaya, 18–65 yaş aralığında 35 HS hastası ve 35 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Hastaların klinik verileri (Hurley evresi), tüm katılımcılarda ise vücut kitle indeksi (VKİ), sigara ve alkol kullanımı kaydedildi. İnflamatuvar durumun değerlendirilmesinde C-reaktif protein (CRP), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (PLR) ve sistemik inflamasyon indeksi (SII) hesaplandı. Katılımcılardan elde edilen serum örnekleri −80 °C'de saklanmış ve enzim bağlantılı immünosorbent analiz (ELISA) yöntemiyle zonulin düzeyleri ölçüldü. İstatistiksel analizde parametrik veya nonparametrik testler kullanıldı. Çok gruplu karşılaştırmalarda Kruskal–Wallis testi uygulandı. Bulgular: HS grubunda CRP ve nötrofil düzeyleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p<0,05). Trombosit, NLR, PLR ve SII açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Serum zonulin düzeyleri HS ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık göstermedi ve Hurley evrelerine göre dağılımın benzer olduğu tespit edildi (p=0,123). Buna karşın VKİ kategorileri arasında anlamlı farklılık saptandı, özellikle kilolu katılımcıların zonulin düzeylerinin belirgin şekilde yüksek olduğu tespit edildi (p=0,030). Sonuç: Serum zonulin düzeyleri hidradenitis süpürativa varlığını veya hastalık şiddetini tek başına yansıtmamaktadır. Ancak zonulin ile VKİ arasındaki anlamlı ilişki, bağırsak bariyer bütünlüğü ile metabolik süreçler arasındaki etkileşimi desteklemektedir. Bu bulgu, HS'nin bütüncül tedavi yaklaşımında obezite yönetiminin dikkate alınması gerektiğini düşündürmektedir. Bulguların desteklenmesi için daha geniş örneklemli, çok merkezli ve mikrobiyota ile diyet gibi geçirgenliği etkileyen faktörleri içeren ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Bağırsak geçirgenliği, C-reaktif protein, Hidradenitis süpürativa, Obezite, Sigara içimi, Vücut kitle indeksi, Zonulin

Yasin Hakan Kandil
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik ürtiker hastalarında nötrofil lenfosit oranının rolü

GİRİŞ VE AMAÇ: Ürtiker, eritemli, kaşıntılı, değişik büyüklüklerde papül ve plaklarla karakterize, geçici kutanöz vasküler bir reaksiyondur. Çalışmamızda kronik ürtiker ile NLO arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca NLO 'nın hastalık şiddeti ile ilişkisi ÜAS7 üzerinden incelenmiştir. MATERYAL VE METOT: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran KSÜ hastalarından; anamnez, sorgulama anketi, konsultasyonlar ve kan tetkikleri sonucu etyolojik bir ajan tespit edilemeyen 100 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubuna hiç ürtiker atağı geçirmemiş, sistemik bir hastalığı olmayan ve herhangi bir ilaç kullanmayan, yaş ve cinsiyet olarak KSÜ grubu ile homojen, 50 sağlıklı birey alındı. Hasta ve kontrol grubunda hemogram ve CRP değerleri kayıt edildi. Hasta grubunun ÜAS7 skorları hesaplandı. Tüm istatistikler SPSS programının 15 sürümü kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Hasta ve kontrol grubu NLO açısından karşılaştırılmış olup NLO hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Hasta grubunda NLO ile Ürtiker aktivite skoru(ÜAS7) karşılaştırılmış ve anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Hasta ve kontrol grubunun diğer hemogram parametreleri ve CRP açısından karşılaştırılması sonucu RDW, PDW, MPV ve CRP hasta grubunda anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. ÜAS7 3 ve altı ile 3 üstü olmak üzere iki gruba ayrılarak hasta grubunda NLO dahil hemogram parametreleri ve CRP açısından karşılaştırıldığında sadece CRP parametresinde iki grup arasında fark saptanmış olup 3 üstü skora sahip grupta CRP düzeyi daha yüksek bulunmuştur. SONUÇ: Bu çalışmada kronik ürtikerli hastalarda NLO ve diğer hemogram parametreleri hasta ve kontrol grubunda karşılaştırılmış ve hasta grubunda ÜAS7 ile ilişki araştırılmıştır. Daha önce bu konuda çalışma bulunmamakta olup çalışmamız literatürde ilk özelliği taşımaktadır. Çalışmamızın neticesinde kronik ürtiker hastalarında anlamlı NLO yüksekliği saptadık. Gelecekte yapılacak çalışmalarda NLO düzeyindeki değişiklik ile tedaviye yanıt arasındaki ilişki araştırılabilir. Anahtar Kelimeler: Ürtiker, nötrofil lenfosit oranı, hemogram parametreleri, ürtiker aktivite skoru.

Deri hastalıklarıKan testleriLenfositler+3
Nur Cihan Coşansu
Sakarya University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetes mellitus hastalarında deri bulgularının beden kitle indeksi ve D vitamini düzeyleri ile ilişkisi

Diyabetes mellitus en sık görülen endokrinolojik hastalıktır. Deri diyabetin hem akut metabolik bozuklukları hem de kronik dejeneratif komplikasyonlarından etkilenir. Deri bulguları diyabetin ilk belirtisi olabileceği gibi, diyabet tanısından yıllar sonra da gözlenebilir. Ayrıca diyabet hastalarında deri bulgularını etkileyen başka faktörler de olabilir. Biz de bu çalışma ile bölgemizdeki diyabet hastalarında gözlenen deri bulgularını saptamayı ve bu bulguların yaş, cinsiyet, diyabet tipi, diyabet süresi, vaskülopati, beden kitle indeksi, D vitamini ve HbA1c gibi faktörler ile ilişkisini saptamayı amaçladık. Çalışmamız Endokrinoloji Polikliniği ve/veya İç Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, 20 tip 1, 582 tip 2 diyabetes mellitus tanısı ile takipli olmak üzere toplam 602 hasta ile yapılmıştır. Hastaların ayrıntılı dermatolojik muayeneleri yapılarak saptanan bulgular ve hastalıklar yaş, cinsiyet, diyabet tipi, diyabet süresi, vaskülopati, beden kitle indeksi, HbA1c ve D vitamini düzeyi ile karşılaştırılmıştır. Tip 2 diyabet hastalarında en sık saptadığımız bulgular yüzeyel mantar enfeksiyonları (% 84), akrokordon (% 59,1), senil anjiyom (% 52,1), kserozis (% 49) ve seboreik keratoz (% 32,1) iken tip 1 diyabet hastalarında en sık saptadığımız bulgular yüzeyel mantar enfeksiyonları (% 60), bakteriyel deri enfeksiyonları (% 45), akrokordon (% 25) ve kserozis (% 25) idi. Deri bulgularından sadece seboreik keratoz ile D vitamini düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.004). Obezite ile kandida enfeksiyonları (p=0.017), akrokordon (p=0.007), akantozis nigrikans (p<0.001), plantar hiperkeratoz (p=0.046) ve psoriazis (p=0.001) arasında; HbA1c düzeyi ile kandida enfeksiyonları (p=0.043), diyabetik dermopati (p<0.001), diyabetik ayak (p=0.001) arasında; vaskülopati ile yüzeyel mantar enfeksiyonları (p=0.005), diyabetik dermopati (p<0.001), diyabetik ayak (p<0.001) ve palmar eritem (p=0.004) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Sonuç olarak diyabet hastalarında hastalığa özgü birçok deri bulgusu görülebilir ve deri bulgularının HbA1c, vaskülopati, obezite ve D vitamini gibi faktörler ile de ilişkisi olabileceği bilinmelidir. Çalışmamız diyabet hastalarında deri bulgularının D vitamini ile ilişkisinin incelendiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda D vitamini ile sadece seboreik keratoz arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. D vitaminin deri bulguları ile ilişkisini açığa kavuşturmak için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Deri Bulguları, Diyabetik Dermopati, Obezite, D Vitamini

DeriDeri belirtileriDeri hastalıkları+4
Gülden Konur
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atopik dermatit'te nötrofil lenfosit oranı ve inflamatuar parametrelerinin rolü

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada atopik dermatit ile nötrofil lenfosit oranı gibi inflamatuar parametreler arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca bu parametrelerin hasta grubunda yaş gupları arasında ve hastalık şiddeti ile ilişkisi incelenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran atopik dermatit hastalarından; 1 ay-18 yaş aralığındaki enfeksiyon veya sistemik hastalığın eşlik etmediği 100 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubuna atopi öyküsü ve sistemik bir hastalığı olmayan ve herhangi bir ilaç kullanmayan, yaş ve cinsiyet olarak atopik dermatit grubu ile homojen, 100 sağlıklı birey alındı. Çalışma ve kontrol grubunda hemogram değerleri ve çalışma grubunda total IgE değerleri kayıt edildi. Hasta grubunun Severity Scoring of Atopic Dermatitis (SCORAD) indeksi hesaplandı. Tüm istatistikler SPSS programının 20,0 sürümü kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Hasta ve kontrol grubu Nötrofil/Lenfosit oranı, Eosinofil/Lenfosit oranı, Eozinofil/Nötrofil oranı, Platelet/Lenfosit oranı, RDW, Eozinofil ve Eozinofil yüzdesi açısından karşılaştırılmış olup Nötrofil/Lenfosit oranı, Eosinofil/Lenfosit oranı, Eozinofil sayısı hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Ancak Eozinofil/Nötrofil oranı, Platelet/Lenfosit oranı, RDW ve Eozinofil yüzdesi açısından yapılan karşılaştırmada istatistiki anlam oluşmamıştır. Ayrıca hasta grubunda Nötrofil/Lenfosit oranı ile SCORAD indeksi karşılaştırılmış ve anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. SCORAD evreleri ve yaş grupları inflamatuar parametreler ve total Ig E açısından karşılaştırıldığında istatistiki anlamlı korelasyon izlenmedi. Ancak adolesan hasta grubundaki SCORAD skorlarının infant ve çocukluk dönem hastalarından istatistiki anlamlı fark oluşturacak düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. SONUÇ: Literatürde daha önce bu konuda çalışma bulunmamakta olup çalışmamız inflamatuar parametreler ile atopik dermatit ilişkisini inceleyen ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Atopik dermatit hastalarında anlamlı Nötrofil/Lenfosit oranı, Eozinofil/Lenfosit oranı, Eozinofil sayısının yüksekliği saptadık. Bundan sonra yapılacak çalışmalarda Nötrofil/Lenfosit oranı düzeyindeki değişiklik ile tedaviye yanıt arasındaki ilişkinin araştırılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, nötrofil lenfosit oranı, hemogram parametreleri, atopik dermatit ağırlık ölçeği.

Deri hastalıklarıDermatitDermatit-atopik+6
Rabia Öztaş Kara
Sakarya University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar barsak hastalarında mukokutanöz bulguların paterji pozitifliği ve hastalık şiddeti ile ilişkisi

İnflamatuvar barsak hastalıkları (İBH), gastrointestinal sistemi (GİS) farklı lokalizasyonlarda atake edebilen, relaps ve remisyonlarla seyreden, intestinal semptomlarından sorumlu lokal inflamasyon ve ekstraintestinal manifestasyonlardan (EIM) sorumlu sistemik inflamasyon ile karakterize kronik seyirli hastalıklardır. Sistemik inflamasyon sonucu hemen her organ sistemi ile ilgili EİM görülebilir; eklem, deri, göz ve hepatobiliyer manifestasyonlar başlıca tutulumlardır. Bu manifestasyonların bir kısmı aktif barsak hastalığı ile ilişkilendirilir. İBH hastalarının yaklaşık olarak üçte birinde tanı esnasında, öncesinde veya yıllar sonrasında deri manifestasyonları bulunabilmektedir. Paterji testi primer olarak Behçet hastalığı (BH)'nın tanısında kullanılan, hastalığın aktivasyon dönemiyle bağlantılı olduğu düşünülen, derinin minör travmalara karşı oluşturduğu hiperreaktivite fenomenidir. BH ve İBH arasında ortak bazı klinik bulgular olması sebebiyle İBH hastalarında da paterji testi pozitifliği beklenebilir. Biz de bu çalışma ile bölgemizdeki İBH hastalarında gözlenen mukokutanöz bulguları saptamayı ve bu bulguların yaş, cinsiyet, İBH tipi, şiddeti ve paterji testi gibi faktörler ile ilişkisini saptamayı amaçladık. Çalışmamız Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvuran, 101 ÜK, 47 CH tanısı ile takipli toplam 148 hasta ile yapılmıştır. Hastaların ayrıntılı dermatolojik muayeneleri yapılarak saptanan İBH ilişkili olan ve olmayan tüm mukokutanöz bulgular ve hastalıklar yaş, cinsiyet, İBH tipi, hastalık şiddeti, paterji testi ile karşılaştırılmıştır. Ek olarak hastaların artiküler ve oküler bulguları da hastalık şiddeti ve paterji testi ile karşılaştırılmıştır. İBH ile ilişkili reaktif mukokutanöz bulgulardan sadece aftöz stomatit saptadık ve hastalık şiddeti ile aftöz stomatit arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulduk (ÜK; p=0.048, CH; p=0.008). Spesifik mukokutanöz bulgulardan sadece anal fissür ve perianal fistül bulguları tespit ettik ve CH hastalarında ÜK hastalarına oranla daha yüksek sıklıkta saptadık. Tedaviye sekonder gelişen komplikasyonlar incelendiğinde CH hastalarının %5'inde anti-TNF kullanımına bağlı psoriazis, ÜK hastalarının ise %4.3'ünde kortikosteroid kullanımına bağlı akne gözlendi. ÜK hastalarında görülen tedaviye sekonder komplikasyonlar hastalık şiddeti bakımından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulundu (p=0.004). Hastalık şiddeti ve paterji pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi. (p<0.001). Paterji pozitifliği istatistiksel olarak erkek hastalarda kadın hastalara göre daha yüksekti.(p=0.034). Paterji pozitifliği ile uveit bulgusu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (p=0.042) İBH hastalarında tedaviye sekonder gelişen komplikasyonlar ile paterji testi pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p=0.001) . ÜK hastalarında folikülit ve akrokordon bulgusu ile hastalık şiddeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi. (p=0.048). Paterji pozitifliği olan hastaların %46.2'sinde akrokordon, %46.2 sinde seboreik keratoz bulgusu saptanmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.018, p=0.037). Sonuç olarak İBH'da hastalıkla ilişkili birçok mukokutanöz bulgu görülebilir ve bu bulguların hastalık şiddeti ve paterji testi gibi faktörler ile de ilişkisi olabileceği bilinmelidir. Çalışmamız İBH hastalarında mukokutanöz bulguların hastalık şiddeti ve paterji testi ile ilişkisinin incelendiği bu bölgede ilk Türkiye'de yapılmış olan ikinci çalışmadır. Ancak mukokutanöz manifestasyonların İBH şiddeti ve paterji pozitifliği ile arasındaki ilişkiyi net olarak ortaya koyabilmek için yeni tanılı ve immünsupresif tedavi başlanmamış daha büyük hasta gruplarıyla yapılan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar barsak hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, hastalık şiddeti, mukokutanöz bulgular, paterji testi

Crohn hastalığıHastalık şiddeti indeksiKolit-ülseratif+2
Serap Sertkaya
Bolu Abant Izzet Baysal University
2019
00