Recently Added Theses
View AllSağlık çalışanlarının ve toplumun gestasyonel diyabet ile ilgili bilgi ve tutumları
Giriş: Gestasyonel diyabet (GDM), gebelik sırasında sık karşılaşılan medikal bir durumdur. Türkiye'de GDM'nin taranması, tanısı ve uygun şekilde takibi konusundaki güncel bilgiler konusunda doktorlar, yardımcı sağlık personelleri ve toplumun farkındalığı konusunda önemli eksiklikler olduğu düşünülmektedir. Bu farkındalık yetersizliği son yıllarda oral glukoz tolerans testi (OGTT) ile ilgili güvenlik ve uygulanabilirlik konusunda toplum sağlığını etkileyecek düzeyde önemli tartışmalara yol açmaktadır. Bu eksiklikten yola çıkarak çalışmamızda üniversitemizin bulunduğu bölgede görev yapan doktorların, yardımcı sağlık çalışanlarının ve toplumdaki gönüllü katılımcıların GDM ve tarama-tanı amaçlı yapılan OGTT ile ilgili bilgi düzeylerini, tutum ve davranış özelliklerini veri formları aracılığı ile ortaya konması amaçlandı. Materyal ve metod: Bu çalışma, Diyarbakır il merkezindeki sağlık çalışanlarının ve yerel halkın GDM ve OGTT konuları ile ilgili bilgi düzeylerini, tutum ve davranış özelliklerini değerlendirmeyi amaçlayan kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Çalışmamıza; doktorlar, yardımcı sağlık personelleri (hemşire, ebe, sağlık memuru) ve toplumdan 18-65 yaş arasındaki gönüllü kişiler dahil edildi. Çalışmayı kabul etmeyen kişiler çalışmadan çıkarıldı. Çalışmamızdaki üç grup için sosyo-demografik verileri, GDM ve OGTT ile ilgili farkındalık düzeylerini değerlendirmek için üç ayrı veri formu hazırlandı. Bulgular: Çalışmamıza 631'i kadın (K) ve 438'i erkek (E) olmak üzere toplam 1069 kişi [K/E=%59,02/%40,08] dahil edildi. Çalışmaya 306 doktor [K/E: 95(%31) / 211(%69)] , 363 yardımcı sağlık personeli [K/E: 263(%72,5) / 100 (%27,5)] 400 gönüllü [K/E: 273(%68,3) / 127(%31,8)] dahil edildi. Çalışmamızdaki gönüllü katılımcıların GDM farkındalık düzeyinin %56,8 olduğu saptandı. Doktorların %93,5'inin, personellerin %58,1'inin ve gönüllülerin ise %42,3ünün tüm gebelere OGTT yapılması gerektiğini düşündüğü saptandı. Sağlık personellerinin %8,5'inin ve gönüllülerin %22,9'unun OGTT konusunda hiç bilgisinin olmadığı saptandı. Doktorların büyük bölümü GDM taramasının tüm gebelerde yapılması gerektiğini belirtirken doktorların uzmanlık düzeyleri ile verdiği cevaplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p=0,112). Doktorların gebelik durumunda kendilerine veya eşlerine OGTT kabul etme oranları sıklık sırasına göre; uzman doktorlar (%92,9), asistan doktorlar (%85,7) ve pratisyen doktorlar (%72,8) olarak bulundu (p=0.002). Gönüllü kişiler eğitim düzeylerine göre gruplandırıldığında GDM farkındalığı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,014). Gönüllü katılımcıların veya eşlerinin gebeliği durumunda OGTT yapılmasını isteyip istemeyeceği konusundaki yanıtlar açısından cinsiyetleri (E/K) arasında anlamlı farklılık saptanırken bu durum eğitim düzeyleri arasında saptanmadı (sırasıyla; p<0,001 ve p=0,115). Gönüllülerin GDM ile ilgili bilgiyi gebelerden, doktorlardan ve TV/Radyo programlarından öğrendikleri saptandı (sırasıyla; %34,8, %25,6 ve %6,6). Doktorların %82,4'ünün, sağlık çalışanlarının %51,5'inin ve gönüllülerin ise %68,3'ünün kendileri veya eşlerinin gebe kalması durumunda OGTT yaptırmayı isteyeceği saptandı. OGTT yaptırmak istemeyen katılımcıların büyük çoğunluğu test için gebeye fazla miktarda glukoz verildiğini ve bu nedenle testin bebek için zararlı olduğunu belirtti. Sonuç: GDM prevalansı oldukça yüksek olan ülkemizde, başta sağlık profesyonelleri olmak üzere tüm toplumun GDM ve OGTT konusunda doğru ve yeterli şekilde bilgilendirilmesi sayesinde GDM farkındalığının artırılabileceği ve tüm gebelere OGTT (tek veya iki aşamalı) ile tarama yapılmasının sağlanabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: GDM, farkındalık, OGTT, tarama.
Bazı kuru börülce çeşitlerinde (Vigna unguiculata (L. )bakteri aşılama ve değişik azot dozlarının verim ve verim unsurlarına etkisinin belirlenmesi
Bu araştırma Diyarbakır'da 2018 yılı ilkbahar ve yaz yetiştirme döneminde Sırma ve Amazon börülce çeşitlerinde farklı azot (üre) dozları ve bakteri uygulamasının (kontrol, 4, 9, 12 kg N/da, bakteri +12 kg N /da ve bakteri (Rhizobium Japonica)) verim ve verim öğelerine etkisini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırma tesadüf bloklarında bölünmüş parseller deneme desenine göre ve üç tekerrürlü olarak kurulmuştur. Gübre uygulamaları ekimle birlikte yapılmıştır. Araştırmada bitki boyu, ilk bakla yüksekliği, bitki ağırlığı, bitkide ana dal sayısı, bitkide bakla sayısı, bakla ağırlığı bakla uzunluğu, bakla genişliği bakla tane sayısı bitki tane ağırlığı, biyolojik verim, tane verimi ve 100 tane ağırlığı özellikleri incelenmiştir. Gübre uygulamalarının bitki ağırlığına, bitki boyuna, ilk bakla yüksekliğine, bitkide bakla ve tane sayısına, tane verimine, biyolojik verim ve hasat indeksine etkisi önemli bulunmuştur. İncelenen özelliklere 12 kg N /da uygulamasının olumlu etkisi saptanmıştır. Tane veriminin en yüksek değeri 118.9 kg/da 12 kg/da azot uygulamasından elde edilmiştir.
Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ve anksiyete durumunun kan basıncı üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, kontrol altına alınmadığı takdirde veya etkin tedavi edilmediğinde birçok organ ve doku hasarına yol açıp morbidite ve mortaliteye neden olabilen dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alan bir hastalık olup küresel bir halk sağlığı sorunudur. Anksiyete semptomlarının hipertansiyon gelişimine etkisi birçok çalışmada değerlendirilmiş ve farklı sonuçlar elde edilmiştir. Vücut kitle indeksindeki (VKİ) artış da hipertansiyon için önemli risk faktörlerindendir. Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ve anksiyete durumunun kan basıncı üzerine etkisini ve kan basıncı üzerine etki eden faktörleri değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Kesitsel tipte olan bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine 01.04.2018 ve 01.07.2018 tarihleri arasında başvuran 18- 65 yaş arası 403 hasta dahil edilmiştir. Hastaların vücut kitle indeksleri ve Beck anksiyete ölçeğinden aldıkları anksiyete skorları hesaplanıp arteryel kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastaların VKİ ve Beck anksiyete puanları ile kan basınçları arasındaki ilişki incelenmiştir. Verilerin analizi SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, %50.1'i erkek, %49.9'u kadın, yaş ortalaması 34.11±11.16'ydı. Hastaların VKİ ortalaması 25.52±5.03 kg/m², anksiyete skor ortalaması 7.40±9.21, arteryel kan basınçları ortalama 117.80±17.21/75.54±10.47 mmHg olarak hesaplandı. Cinsiyete göre arteryel kan basınçları arasında anlamlı fark saptandı. Erkeklerin sistolik ve diastolik kan basınçları daha yüksekti. Eğitim durumuyla diastolik kan basıncı arasında anlamlı ilişki saptanırken, eğitim durumuyla sistolik kan basıncı arasında ve sigara kullanımı ile ailede hipertansiyon tanılı bireyin olmasının sistolik ve diastolik kan basınçlarıyla anlamlı ilişkisi bulunmadı. VKİ grubu ilerledikçe arteryel kan basınçlarının anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Anksiyete şiddeti ile sistolik kan basıncı arasındaki ilişki anlamlı iken, diastolik kan basıncı ile arasındaki ilişki anlamlı bulunmadı. VKİ ve anksiyete skorunun sistolik ve diastolik kan basıncı değerleriyle pozitif korelasyonu olduğu bulundu. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre VKİ ve Beck anksiyete skorunun artışının arteryel kan basıncında artışla ilişkili olabileceği bulundu. Bu sonuç, birinci basamakta anksiyete, obezite ve hipertansiyon gibi sık karşılaşılan sağlık sorunlarının birbirine eşlik edebileceğini ve aile hekimliği bakış açısı ve biyopsikososyal yaklaşımla hipertansiyon ve komplikasyonlarıyla etkili mücadele edilebileceğini göstermiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Anksiyete, hipertansiyon, kan basıncı, obezite, vücut kitle indeksi
Diyabetik rat modelinde kafeik asit ve kafeik asit fenetil esterin göz dokularındaki koruyucu etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada kafeik asit fenetil esterin (CAPE) streptozotosin (STZ) ile oluşturulan diyabetik rat modelinde retinal apoptozis ve oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 3 grup oluşturuldu; Kontrol, STZ ve STZ+CAPE. STZ ve STZ+CAPE grubundaki ratlara diyabet oluşturmak için tek doz 35mg/kg dozunda STZ intraperitoneal olarak enjekte edildi. STZ+CAPE grubunda 10 µmol/kg CAPE 4 hafta boyunca her gün intraperitoneal olarak injekte edildi. Kontrol ve STZ grubunda sadece intraperitoneal olarak serum fizyolojik verildi. Ratlar 4. hafta sonunda anestezi altında sakrifiye edildi. Retinal dokulardaki total anti-oxidant status (TAS), total oxidant status (TOS), paroxanase (PON) seviyeleri ölçüldü. Histopatolojik değerlendirmeler için diğer göz kullanıldı ve Caspase-3, matriks metalloproteinaz -2 (MMP-2) ve MMP-9 değerlendirildi. Bulgular: CAPE tedavisi ile kan glukoz seviyesinde özellikle 21. günde olmak üzere anlamlı olarak düşüklük saptanmıştır. Ancak bu hipoglisemik etki 28. günde gözlenmemiştir. Çalışma sonucunda elde edilen oksidatif stres parametreleri (TOS ve OSI) STZ grubunda STZ+CAPE ve kontrol gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. CAPE tedavisi total oksidan durumunun artmasını engelleyici etki göstermiştir. Fakat PON seviyeleri STZ+CAPE ve STZ gruplarında karşılaştırılabilir bulunmuştur. Serum ve retina MMP seviyelerinde de farklılık saptanmamıştır. Tüm gruplarda retinal caspase-3 boyaması ile benzer sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmada CAPE tedavisi ile STZ ile indüklenmiş diyabetik rat modelinde retinal dokuda oksidatif stresin azaltılabileceği gösterilmiştir. Fakat muhtemelen kısa diyabetik süre nedeni ile retinal apoptozis gösterilememiştir. Anahtar sözcükler: Kafeik asit fenetil ester, streptozotosin, diabetes mellitus, diyabetik retinopati, caspase-3, oksidatif stres, antioksidan kapasite.
Farklı solüsyonlara daldırılan geleneksel kompozitler ile CAD/CAM kompozit blokların renk değişimlerinin değerlendirilmesi
1.1. Türkçe Özet Amaç: Bu çalışmanın amacı uzun dönemli olarak renklendirici solüsyonların CAD/CAM bloklara, geleneksel kompozitlere ve seramik blok materyale olan etkilerinin in vitro ortamda incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Örnek olarak birer adet lityum disilikat cam seramik (IPS E-max), rezin nanoseramik blok (Lava ultimate), hibrit seramik (Vita Enamic), 3 adet de geleneksel anterior kompozit (3M Filtek ultimate, Clearfil Majesty Esthetic, G-aenial anterior) kullanılmıştır. Örnekler 1,2 mm kalınlığında ve 7 x 7 mm'lik kareler halinde hazırlanmıştır. 4 farklı solüsyon (siyah çay, kahve, distile su ve kırmızı şarap) içerisinde bekletilmiştir (n:10). Başlangıç LAB değerleri dijital spektrofotometre ile ölçülmüştür. Numuneler renklendirici solüsyonlara batırılmış ve bir inkübatörde 37 °C ve 120 gün süreyle bekletilmiştir. Sonrasında renk değişiminin tekrar değerlendirilmesi yapılmış ve başlangıçtaki kaydedilen değer ile arasındaki fark hesaplanmıştır. Kruskal Wallis-H testi, Shapiro Wilk's', Post-Hoc çoklu Karşılaştırma testi gruplar arasındaki farkı tanımlamak için kullanılmıştır. Bulgular: Materyaller karşılaştırıldığında 120. gün itibariyle distile su (p>0,05) haricindeki tüm solüsyonlarda renk değişimleri anlamlı sonuçlar vermiştir (p<0,05). Renklendirici solüsyonlar arasında en yüksek renklenme değeri kırmızı şaraba aittir. En fazla renklenen materyal ise kırmızı şarap solüsyonu içerisindeki G-aenial anterior kompozittir. Vita Enamic rezin içerikli bloklar arasında Lava ultimate blok'a göre daha az renklenme göstermiştir. Clearfil majesty esthetic ise geleneksel kompozitler arasında renklenmeye karşı daha dirençli bir görüntü sergilemiştir. Sonuç: Farklı çalışmalar benzer şekilde bu çalışma sonuçlarına göre de rezin içerikli bloklar seramik bloklar kadar renklenme direnci gösterememiştir. Fakat alternatif olarak Clearfil Majesty Esthetic, Vita Enamic ile birlikte IPS E-max'ın yerine kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Renklenme, Kompozitler, CAD/CAM bloklar, Seramik blok, Renk
Farklı yüzey hazırlama yöntemlerinin, CAD/CAM blokların tamir kompozitlerine bağlanma direnci üzerine etkisinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı; 3 farklı CAD/CAM bloğun (2 farklı rezin içerikli ve 1 tane seramik içerikli) kompozit rezin ile tamiri öncesinde yapılan yüzey işlemlerinin, makaslama bağlanma direnci üzerine etkilerini değerlendirmek, frez ile pürüzlendirme işleminin diğer yüzey işlemlerine olan katkısını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, IPS e-max CAD, Vita Enamic ve Lava Ultimate blokların her birinden 63 adet olmak üzere toplamda 189 adet 2 mm kalınlığında örnekler hazırlandı. Test materyalleri yüzey işlem tekniğine göre dokuz alt gruba (kontrol, kumlama, Cojet, HF asit, fosforik asit, frez+ kumlama, frez+ Cojet, frez+ HF asit, frez+ fosforik asit) ayrıldı. Termal siklus işlemi uygulandıktan sonra, tüm örnek yüzeylerine silan+ bond+ kompozit rezin uygulandı. Sonrasında, örnekler makaslama bağlanma direnç testine tabi tutuldu. Kırık tipleri, stereomikroskop ve SEM kullanılarak değerlendirildi. Veriler, Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve post-hoc testler ile analiz edildi. Bulgular: Bağlanma direnci açısından, kullanılan blok tipi ve yüzey işlemleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,001). Tüm gruplar arasında en yüksek bağlanma değeri Vita Enamic HF asit, en düşük değer Lava Ultimate kontrol grubunda gözlenmiştir. Frez uygulanmasının, bağlanma direncine istatistiksel olarak anlamlı etkisi bulunmamaktadır (p>0,05). Seramik çeşitleri arasında bağlanma direnci bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmaktadır (p<0,05). En yüksek değerler Vita Enamic grubunda, en düşük değerler IPS e-max seramik çeşidinde görülmüştür. Sonuç: CAD/ CAM blokların kompozit rezin ile tamiri öncesi yapılan yüzey işlemleri bağlanma direncini arttırmaktadır. Frez uygulaması bağlanma direncini artırdı ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Anahtar Sözcükler: CAD/ CAM, kompozit rezin, tamir, yüzey işlemi, bağlanma direnci
