Dicle University
Discipline

Gastroenteroloji Anabilim Dalı

Dicle University

17

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

17 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Neoplastik ve nonneoplastik kolorektal poliplerin helikobakter pilori ile ilişkisi

Helikobacter pilori (H. pilori), üre enzimlerini ve vakuolus toksinlerini salgılayabilen mide mukozasında bulunan yaygın bir gram negatif bakteridir. Çalışmalar, genel popülasyonda H. pilori enfeksiyonu prevalansının %50'den fazla olduğunu göstermiştir. Bazı çalışmalarda H. pilori ile kolon adenomatöz polipleri ve kolon kanseri arasında anlamlı düzeyde istatiksel bir ilişki olduğu bildirilmektedir. Ancak kolorektal poliplerin H. pilori ile olan ilişkisi hala net olarak açıklanamamıştır. Bu retrospektif çalışmamızda gastroskopi ve kolonoskopi yapılan hastalarda midede H. pilori varlığı ile nonneoplastik ve neoplastik kolorektal polipler arasındaki ilişki araştırıldı. 2019 ile 2023 arasında endoskopi uygulanan 18-100 yaş arası hastalar dahil edildi. Kolorektal polibi olan hastalar çalışma grubu ve olmayan hastalar kontrol grubu olarak ayrıldı. Çalışma grubu hastaları da nonneoplastik ve neoplastik polip saptanılan hastalar olarak alt gruplara ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri yaş, cinsiyet, Charlson-komorbidite-indeksi, vücut kitle indeksi olarak değerlendirildi. Hastaların mide mukoza biyopsisinde aktif ve kronik gastrit durumu, Sydney sınıflamasındaki bulguları (lenfoid hiperplazi, inflamasyon, mononükleer aktivasyon, metaplazi, atrofi), H. pilori varlığına ve derecesine bakıldı. Kolorektal poliplerde de kolonda yerleştiği bölge, saplı veya sesil morfoloji, soliter veya multipl oluşu, polip boyutları, displazi, karsinoma in situ ve malignite varlığına bakıldı. Veriler %95 güven aralığında p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirildi. Kolorektal polibi olmayan kontrol grubunda 71 hasta olup bunların K/E oranı 0,9 ve ortalama yaşı 54,7 yıldı. Çalışma grubunda 118 hasta olup K/E oranı 0,6 ve ortalama yaş 62,2 idi. Kolorektal polip olan hastaların 66'sında neoplastik polip, 56'sında da nonneoplastik polip saptandı. Neoplastik polip olan hastalarda çoğunlukla (%58, n:38) tübüler adenomatöz polip saptandı. Neoplastik polipler sıklıkla (%47, n:31) sigmoid kolon-sol kolonda yerleşikti. Neoplastik poliplerin %83'ünde (n:55) displazi, %5'inde (n:3) karsinoma in situ ve %5'inde (n:3) kolon karsinomu saptandı. Nonneoplastik polip olan hastaların çoğunluğunda (%75, n:42) hiperplastik polip saptandı. Nonneoplastik polip olan hastalarda en çok (%32, n:18) rektumda polip saptandı. H. pylori, kontrol grubunda %60,6 (n:43), kolorektal polipi olan grupta %31 (n:38) oranında saptandı ve istatiksel olarak bu fark anlamlıydı (p: 0,0001). H. pylori, nonneoplastik kolon polipleri olan hastalarda %35,7 (n:20), neoplastik polip saptanılan hastalarda %28,8 (n:19) oranında saptandı ve kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p: 0,001). Nonneoplastik ve neoplastik kolorektal polip hastaları arasında, H. pylori varlığı açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p: 0,43). Araştırmamızda kolon polipleri ile H. pilori arasında bir ilişki olmadığı görüldü. Yani H. pilori varlığı kolon poliplerinin oluşumunda etkili değildir. Ancak diğer taraftan bu araştırmanın, farklı bölgelerde yapılması, daha farklı sonuçlar elde edilebileceği göz önüne alınarak daha büyük gruplar ile yapılması da düşünülmelidir. Anahtar Kelimeler: Helikobakter pilori, kolon polipleri, neoplastik polipler, nonneoplastik polipler

Sabahattin Destek
Bezmialem Vakıf University · Gastroenteroloji Enstitüsü
2025
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Metilentetrahidrofolat redüktaz gen polimorfizmi ve kolorektal kanser riski

ÖZET Folat deriveleri kolorektal karsinogenezis için önemlidir. Düşük folat alımı, özellikle alkol alımı ile beraber, artmış risk taşımaktadır. 5,10-methilene- tetrahidrofolat reductaz (MTHFR) enzimi 5,10-methilenetetrahidrofolat'ın (pürin ve timidin sentezi için gereklidir), metionin sentezi için gerekli olan ve major sirkülatuar folat formu olan 5-methiltetrahydrofolata dönüşümünü katalize eder. MTHFR' de sık olan 677C- >T mutasyonu enzim aktivitesini azaltır ve 5-methiltetrahidrofolate seviyesinin azalmasına yol açar. Çalışmamızda MTHFR mutasyonları, plazma folat ve homosistein seviyelerini ve kolorektal kanserle ilişkilerini araştırdık Çalışmaya kolonoskopi ile tanımlanmış 45 kolorektal kanser ve kanseri olmayan 48 kontrol dahil edildi. Hastaların alkol ve sigara içiciliği sorgulandı. MTHFR polimorfizmi için genotiplendirme yapıldı ve plazma folat ile homosistein seviyeleri ölçüldü. Kolorektal kanser grubunun ortalama yaşı (51,4±13) kontrol grubundan daha yüksekti (45,4±14). Ailesinde kolorektal kanser hikayesi olan kanserli hasta %15,6 idi ve bu alt grubun ortalama yaşı aile hikayesi olmayan kanserlilerden daha yüksekti (44,7±9'a karşı 52,7±13). Gruplar arasında alkol ve sigara içimi arasında anlamlı bir fark yoktu. Kolorektal kanserli grupta homozigot mutant hasta yoktu. Folat seviyeleri arasında anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla 44,7±9 ve 52,7±13), fakat folat seviyeleri daha önceki yayınlarda belirtilenlerden daha yüksekti. Gruplar arasında homosistein anlamlı bir fark vardı. Kolorektal kanser grubunda homozigot mutant hasta olmaması ve bizim hastalarımızda folat seviyelerinin daha yüksek olması, yeterli folat seviyesine sahip homozigot mutant kadın ve erkekler kolorektal kanser için düşük riske sahip olabilir denilebilir. Anahtar sözcükler: 5,10-metilenetetrahidrofolat redüktaz, folat homosistein, kolorektal kanser. VI

Murat Öksüz
Çukurova University
2002
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Helicobacter pylori infeksiyonunda yeni bir tanı yöntemi olan stool antijen testinin değerlendirilmesi

ÖZET HELICOBACTER PYLORI İNFEKSİYONUNUN TANISINDA STOOL ANTİJEN TESTİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Helicobacter pylori (Hp) infeksiyonunun değerlendirilmesi için histolojik inceleme, kültür, hızlı üreaz testi, üre soluk testi ve serolojik testler gibi çeşitli testler kullanılabilir. Son olarak piyasaya sürülen, yeni bir test olan direk enzim immünassay stool antijen testi (HpSA) gaita örneklerinde Helicobacter pylori antijenini göstermeye yarayan bir testtir. Bu çalışmanın amacı bu testin tamdaki duyarlılık ve özgünlüğünü ölçmek; pozitif ve negatif kestirim değerlerini anlamaktır. Araştırmaya 79 hasta alındı. Hastaların 41 'i kadın (ortalama yaş 46), 38'i erkekti (ortalama yaş 41). Dispeptik şikayetleri olan bu hastalara üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapıldı. Son 15 gün içinde Helicobacter Pylori eradikasyonu için antibiyotik, bizmut preparatı ve proton pompa inhibitörü kullananlar araştırmadan çıkarıldı. Endoskopi sırasında gastrit ve/veya peptik ülser saptanan hastalardan korpus ve antrumdan biyopsiler alındı. Bu biyopsiler, kültür, histoloji ve hızlı üreaz testinde (CLO) kullanıldı. Gaita örnekleri alınıp, stool antijen testi (HpSA) ve polimerase chain reaction (PCR) testi için laboratuvarda biriktirildi. Kültürde Hp (+) olanlar, histolojide (+) ve diğer testlerden en az ikisinde (+) olanlar Hp (+) kabul edildi. Çalışmada 54 Hp (+) vaka bulundu. Kültürde 32, histolojide 50, CLO'da 53, PCR ve HpSA'da 48 HP (+) vaka bulundu. Özgünlük %76, duyarlılık %77, pozitif kestirim değeri (PKD) %87, negatif kestirim değeri (NKD) %61, doğruluk %77 bulundu. Sonuçlar literatür ile kısmen benzeşmekte olup, Türkiye'de yapılan 3 çalışmanın ikisinden iyi, birine eşdeğer sonuçlar göstermiştir. Anahtar sozcükler:Helicobacter pylori, stool antijen testi (HpSA) tanı testleri vh %c 'tmmm^m^^

Fatin Koçak
Çukurova University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit ve sirozlu vakalarda COX-2 gen polimorfizminin fibrozis gelişimindeki önemi

Kronik Hepatit ve Sirozlu Vakalarda COX-2 Gen Polimorfizminin Fibrozis Gelişimindeki ÖnemiAmaç: Kronik hepatit ve sirozlu vakalarda COX-2 geninin -765 G>C ve -8473 T>C genetik polimorfizmlerinin nekroinflamatuar aktivite ve fibrozis üzerine olan etkilerini araştırmak.Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya HBV ve HCV'ye sekonder kronik hepatit olduğu bilinen ve karaciğer (KC) biyopsileri yapılmış 104 (51/53, K/E) hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması (45±15) idi. Vakalardan 54 tanesi HCV, 50 tanesi HBV etiyolojili idi. COX gen polimorfizmi çalışılmak üzere 5'er cc kan örnekleri alındı. KC biyopsi örnekleri Knodell Histolojik Aktivite Skoruna (HAİ) göre değerlendirildi. Biyopsi sonuçlarına göre vakalar fibrozis 1, 3 ve 4 olarak belirlendi. Fibrozis 4 olanlar siroz safhasında olan vakalardı. Buna göre vakaların 75 tanesi kronik hepatit ve 29 tanesi sirozdu. Yine Knodell skoruna göre HAİ'leri hesaplandı. Polimorfizm saptanan olgularla saptanmayanlar arasında HAİ ve fibrosiz skorları kıyaslandı. Sonuçların değerlendirilmesi için Student' t- test (devamlı değişkenler için), X2 test (kategorik değişkenler için) ve lojistik regresyon analizi kullanıldı.Bulgular: HBV ve HCV'li gruplarda HAİ ve Fibrozis skorları arasında fark yoktu (Sırasıyla p<0,19, p<0,11). COX-2 -8473 bölgesinde TT, TC ve CC olmak üzere üç genotip mevcuttu. Bu genotipi taşıyan hastaların dağılımı TT %52,9, TC % 33,7 ve CC %13,5 idi. Fibrosiz skorları TT' de 2,9±0,9, TC'de 2,7±1,2 ve CC'de 1,8±1,2 idi (p<0,008). HAİ'leri sırasıyla 9,6±1,7, 8,4±2,7, 6,2±2,9 olarak belirlendi (p<0,0001). Fibrozis 1-3 arasında TT' nin riski 10 kat (p<0,003, OR:10,0, GA:2,2-44,9 %95), fibrsiz 1-4 arasında riski 8 kat (p<0,019, OR:8,0, GA:1,4-45,4 %95) artırdığı bulundu. COX-2 -765 bölgesinde vakaların dağılımı GG %66,3, GC:26,0 ve CC %7,7 idi. Fibrozis skorları GG'de 2,9±09, GC'de 2,6±1,3 ve CC'de 1,2±0,7 idi (p<0,0001). HAİ'leri sırasıyla 9,3±2,0, 8,5±2,7, 5,2±2,5 olarak belirlendi (0,0001). CC genotiplilerde hiç sirotik vaka yoktu. Fibrosi 1-3 grupları arasında GG'nin fibrosiz riskini 22,16 kat artırdığı bulundu (p<0,006, OR:22,16, GA:2,4-198,7 %95)Sonuç: Viral etiyolojik ajanlar arasında KC fibrozis evresi ve HAİ arasında fark yoktur. 8473 T ve 765 G allelleri nekroinflamatuar aktivite ve fibrozis riskini 8473 C ve 765 C alleli olanlara göre artırmıştır. Buna göre C allelleri nekroinflmasyon ve fibrozise göre koruyucu özellikte olabilir.Anahtar Sözcükler: COX-2 8473 T>C, 765 G>C gen polimorfizmi, karaciger fibrozis, hepatik aktivite indeksi, kronik hepatit.

Burhan Özdil
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda proton pompa inhibitörlerinin glisemik kontrol üzerine olan etkileri

Amaç: Tip 2 diabetes mellitus tedavisinde son yıllarda glisemik kontrolü sağlamaya yönelik kullanılan ilaçlara ek olarak fonksiyonel ß hücre rezervini arttırmaya ve/veya kalan ß hücrelerini korumaya yönelik yeni tedavi seçenekleri ortaya sürülmüştür. Bu tedavi seçeneklerinden bir tanesi gastrindir. Diyabetik hastaların sık olarak kullandıkları proton pompa inhibitörlerinin mide asit salgısını baskılayarak hipergastrinemi yaptığı bilinmektedir. Bu nedenlerle bu ilaçların diyabet seyrini etkileyip etkilemediği merak uyandırmıştır ve bu konuda sınırlı sayıda çalışma yapılmıştır. Oysa ki sıklığı giderek artan bu hastalığın tedavisi için hem yeni tedavi seçenekleri ortaya çıkarmak hem de PPI kullanımı sırasında diyabetik hastalarda hipergastrineminin kan şekeri üzerine olan etkileri ile ortaya çıkabilecek sonuçları öngörebilmek önemlidir.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla Fakültemiz Hastanesi'nde takipli, dispeptik yakınmaları nedeniyle proton pompa inhibitörü tedavisi başlanması planlanan tip 2 DM, bozulmuş açlık glukozu ve/veya bozulmuş glukoz toleransı tanılı insülin tedavisi kullanmayan 43 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların tedavi başlangıcında ve 12 haftalık tedavi sonrası vücut ağırlıkları, serum insülin, C-peptid, hemoglobin A1c ve gastrin düzeyleri tayin edildi. İstatistiksel analiz ile bazal ve tedavi sonrası değerler arasında anlamlı fark olup olmadığı araştırıldı.Bulgular: 43 hastanın 36'sı (% 83,7) tedavi sonrası kontrole geldi. Hastaların başlangıç ve 12 haftalık tedavi sonrası ortalama gastrin değerleri arasında anlamlı fark varken (p<0,001) diğer verilerde anlamlı fark saptanmadı. Hastaların hiçbirisi tedavi sırasında hipoglisemi atakları tariflemedi.Sonuç: Proton pompa inhibitörleri ile indüklenen hipergastrineminin diyabet tedavisinde kullanılabilmesi sınırlı sayıda hayvan deneyi ve retrospektif çalışma ile desteklense de, daha fazla sayıda hasta içeren, verileri güvenilir, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükler: ß hücre rezervi, Diabetes mellitus, Dispepsi, Gastrin, Proton pompa inhibitörleri

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Dispepsi+2
Burçak Evren Taşdoğan
Çukurova University
2011
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Kronik inflamatuvar barsak hastalıklarında D vitamin (25(OH)d3) düzeyinin serum th1(İnterferon-gamma)/TH2 (IL-4), TREG ( IL-10), TH17 (IL-17), IL-23 sitokinlerine ve hastalık seyrine etkisi

ÖZETGiriş ve Amaç: Kronik inflamatuvar barsak hastalarında 25(OH)D3 vitamindüzeylerinin hastalık seyrinde serum Th1 (Interferon-gamma)/Th2(IL-4), Treg ( IL-10),Th17 (IL-17), IL-23 seviyelerine etkisini klinikte tedavi ve hastalık remisyonunayönelik katkısının araştırılması amaçlandı..Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvurankronik inflamatuvar barsak hastalarında (Crohn (CH) N:48, Ülseratif Kolit (ÜK) N:97 )ve sağlıklı bireylerde (N:80) 25-OHD3 bakıldı.80 sağlıklı bireyin 70'inde, 97 ülseratifkolitli hastanın 65'inde ve 48 Crohn'lu hastanın 43'ünde interlökin [Th1 (Interferongamma)/Th2 (IL-4), Treg (IL-10), Th17 (IL-17), IL-23] seviyeleri çalışıldı. Alınanserum örneklerinden 25(OH)D3 vitamini, serum Th1(Interferon-gamma)/Th2 (IL-4),Treg (IL-10), Th17 (IL-17), IL-23 sitokin düzeyleri ELISA ve HPLC yöntemleri ileçalışıldı. D vitamini düzeylerini, ?15 ve ?15 ?g/l olarak kategorize ettiğimizde, ?15?g/l düzeyleri D vitamini eksikliği olarak kabul edildi.Bulgular: Kronik inflamatuvar barsak hastaları (Crohn N:48, Ülseratif KolitN:97) ve sağlıklı bireylerle (N:80) yaptığımız çalışmada kontrol ve toplam hastagruplarında D vitamini (25(OH)D3) düzeylerinin karşılaştırılması sonucu istatistikselolarak anlamlı bir fark saptandı (sırasıyla 15,9±10,1, 19,6±9,8, p=0.001).İkilikarşılaştırmalarda kontrol grubu ile ÜK ve kontrol grubu ile CH arasında anlamlı farksaptanırken, ÜK ile CH arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,439). D vitaminieksikliğinin ÜK ve CH hastalığı şiddetinde ve IL-17 düzeylerinde artışa neden olduğutespit edildi. D vitamini eksikliğinde ÜK'li hastalardaki IL-17 değişimi istatistikselolarak anlamlıdır (p:<0,05). D vitamini eksikliği ÜK ve CH hastalığı şiddetinin ve IL-23 düzeylerinin artışına neden olduğu görülmektedir. D vitamini eksikliğinde ÜK'ligrupta anlamlı değilken,CH'lı hasta grubunda değişim istatistiksel olarak anlamlıdır(p:<0,05). CH aktif grupta INF Gamma ile D vitamini düzeyleri arasında istatistikselolarak anlamlı bir ilişki olmamasına rağmen zayıf negatif korelasyona rastlandı (r:-0,15,p:0,57). 25(OH)D3 eksikliği ÜK ve CH hastalığı şiddetinin ve IL-4 düzeylerinin artışınaneden olduğu görülmektedir. D vitamini ?15 ve >15 ?g/l şeklinde kategoriyeayrıldığında gruplar arasında IL-10 düzeylerinin karşılaştırılması sonucu istatistikselolarak anlamlı bir fark saptanmamıştır.Sonuç: İnlamatuvar barsak hastalarında D vitamini düşüklüğü anlamlıdır. Busonuçlar İBH'de D vitaminin, Th1/Th2/Th17/Treg ve IL-23 immün yanıtta önemli birmodülatör rolü olabileceğini ortaya koyabilir. Bununla birlikte, bu konuyla ilgiliyapılacak olan başka çalışmalarla D vitamini ve İBH ilişkisi daha iyi anlaşılacaktır.Anahtar Kelimeler: Ülseratif Kolit, Crohn Hastalığı, D Vitamini ve Sitokinler.

Crohn hastalığıKolit-ülseratifSitokinler+5
Berrin Yalınbaş Kaya
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akut pankreatit modelinde porpolis ve propolis extraktı olan caffeıc acid phenethyl ester (Cape)'nin tedavideki etkinliği

Mehmet Büyükberber
Gaziantep University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal özofagusta heterotopik gastrik mukoza "inlet patch": klinik, manometrik ve ph metrik özellikler

Giriş: Heterotopik gastrik mukoza (HGM), proksimal özofagusta yer alan sarımsı pembe renkte, çevre mukozadan keskin bir sınırla ayrılan renkli adacıklardır.Amaç: Heterotopik gastrik mukoza saptadığımız hastaların klinik özelliklerini, özofagus motor fonksiyonlarını ve pH profillerini araştırmak ve HGM'nin bu parametreler üzerine olan olası etkilerini saptamaktı.Gereç ve Yöntemler: Heterotopik gastrik mukoza saptanan 30 hasta çalışmaya alındı. Hastalar reflü belirti sorgulamasına göre reflü pozitif ve reflü negatif 2 gruba ayrıldı. Tüm hastalara özofagus manometre testi ve çift kanal pH probu ile 24 saat ambulatuvar pH ölçümü uygulandı.Bulgular: Otuz servikal HGM' li hasta reflü belirti sorgulamasına göre 18 (%60)'i reflü pozitif ve 12 (%40)'si reflü negatif olarak değerlendirildi. Hastaların belirti sorgulamalarında: Disfaji (%30), globus histerikus (% 40), ağza acı su gelmesi (%60), kronik öksürük (%26), kısık ses (%10), ağız kokusu (%40), boğazı temizleme hissi (%53), >6 ay devam eden boğaz ağrısı (%20), horlama (%40), dilde yanma (%16), gece apneleri (%0), sabah ses kısıklığı (%33) oranlarında saptandı. Reflü semptomu olan HGM'li vakalarda disfaji (%44.4'e karşılık %8.3; p=0.04), boğaz ağrısı (%33.3'e karşılık 0; p=0.031) ve sabah ses kısıklığı (%50'ye karşılık %8.3; p=0.021) mevcuttu. Olguların 4'ünde distal pH metrede asit reflü bulguları saptandı. Bu 4 olgunun 3 ünde proksimalde asit reflüsü bulgusu mevcuttu. Hiçbir hastada proksimalde, distalden bağımsız asit reflü atağı saptanmadı. Hiçbir hastada özofagus motor fonksiyon bozukluğu izlenmedi.Sonuç: Heterotopik gastrik mukoza birçok olguda gastroözofageal reflü hastalığının supraözofageal bulguları ile ortaya çıkabilmektedir. Heterotopik gastrik mukozanın salgıladığı az miktardaki asidin reflü semptomları üzerinde katkısı yoktur. Heterotopik gastrik mukoza özofagusda motor fonksiyon ve asit reflü parameterleri bozukluğuna yol açmayan iyi huylu bir lezyondur.Anahtar kelimeler: Servikal inlet patch, gastro özofageal reflü, pH ölçümü, Özofagus manometri

Esin Korkut
Düzce University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik B hepatitli olguların karaciğer dokusu istirahat stat protein profili

AMAÇ: Kronik B hepatitili olguların karaciğer dokusunda istirahat STAT protein profilini belirlemek ve bu proteinlerle ALT değerleri, hepatit B virus DNA seviyeleri ve karaciğer histolojisi arasında ilişkiyi araştırmak.TEMEL BİLGİ: Hepatits B virus ile host etkileşimi esnasında aktive fosforile STAT proteinlerinin bir çok yolağın regülasyonunda görev aldığına dair artan miktarlarda veri ile karşılaşılmaktadır. Yakın zamanda istirahat formu olan fosforsuz STAT(u-STAT) proteinlerinin aktifleşmeyi bekleyen intrasitoplazmik latent aracılar olmaktan öte, doğrudan gen ekspresyonlarında rollerinin olduğu bulunmuştur. Bu çalışmada kronik B hepatitinde u-STAT profili çalışılmış, klinik önemi olan çeşitli determinantlarla ilişkisi araştırılmıştır.HASTALAR VE YÖNTEM: Önceden tedavi almamış ardışık kronik hepatit B enfeksiyonlu toplam 35 hasta(28 olgu HBeAg negative, 7 olgu HBeAg pozitif) karaciğer biyopsisi yapılarak çalışmaya alındı. Karaciğer dokusunda immünhistokimyasal boyamayla u-STAT1, u-STAT2, u-STAT3, u-STAT4, u-STAT5B ve u-STAT6 ekspresyonu değerlendirildi. STAT ekspresyonlarıyla viral yük, ALT değerleri ve İshak histolojik skorlaması arasında istatiksel ilişki araştırıldı.BULGULAR: 19'u erkek, 16'sı kadın 35 karaciğer biyopsisinde u-STAT1, u-STAT2, u-STAT3, u-STAT4, u-STAT5B ve u-STAT6 ekspresyonu sırasıyla %57, %23, %46, %66, %35 ve % 86 oranındaydı. u-STAT1 ve u-STAT2 birlikte %29 olguda negatifti. ALT değeri normal ve yüksek gruplar arasında u-STAT4, u-STAT6 ile u-STAT1 ve u-STAT2 birlikteliği açısından anlamlı farklılık saptandı. HBV DNA titresi ile u-STAT6 arasında da ilişki olduğu bulundu. Ayrıca nekroinflamatuvar aktivite açısından u-STAT2, u-STAT3 ve u-STAT4 ekspresyonlarının anlamlı farklılıklar gösterdiği tespit edildi.SONUÇ: Bu çalışma kronik B hepatitinde aktif olan kısmının yanısıra, STAT sisteminin istirahat kısmının da devrede olduğunu gösteren bir ilk çalışmadır. STAT ekspresyon profilinin anlaşılması kronik B hepatitinde patogeneze yönelik ileriki çalışmalara yön verebilir, Jak-STAT sistemi hedefli tedavi uygulamalarında yararlı olabilir.

Hepatit-viral-insan
Alper Sancak
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif Kolit hastalarında FMF gen mutasyonu sıklığı ve hastalığın seyrine etkisi

Ülseratif kolit kolonun distalinden proksimaline doğru diffuz mukozal tutulum gösteren patogenezi kısmen anlaşılabilmiş kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Aminosalisilatlar, kortikosteroidler, immunosupressifler ve biyolojik ajanlar hastalığın tedavisinde en sık kullanılan ilaçlardır. Tedavide kullanılan birçok ilaca rağmen günümüzde uzun dönem remisyon sağlayacak ve relapsı engelleyecek küratif tedavi seçeneği bulunmamaktadır. Ailevi Akdeniz Ateşi ateş, peritonit, sinovit ve plörit gibi ataklar halinde seyreden inflamasyonla karakterli klinik bir tablodur. Tedavide kullanılan esas ilaç kolşisindir. Yapılan çalışmalarda hastalar yanında asemptomatik taşıyıcılarda da inflamasyon markerlerinin yüksek seyrettiği gösterilmiştir. Bu bulgu FMF hastalığı veya taşıyıcılığının ülseratif kolitle birlikteliğinde ülseratif kolit seyrini etkileyebileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada homozigot ya da heterozigot FMF gen mutasyonu mevcudiyetinin ülseratif kolit atak sıklığı, ciddiyeti ve tutulum bölgesi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya en az 5 yıllık ülseratif kolit hastaları ve kontrol grubu olarak romatoid artrit hastaları dâhil edildi. Distal tutulumlu, tüm kolon tutulumlu (pankolit) ve kolektomili ülseratif kolit hastalarıyla romatoid artritli hastaların dahil edildiği dört grup oluşturuldu. Hastaların demografik ve klinik özellikleri sorgulandı; hemogram, ESR ve CRP tetkikleri yapıldı. Ayrıca tüm gruplardaki hastalardan EDTA'lı tüpe yaklaşık 4ml kan alınarak Exon 2 (E148Q), Exon 3 (P369S), Exon 5 (F479L) ve Exon 10 (M694V, M694I, 692del, K695R, M680I, V726A, A744S, R761H) FMF gen mutasyonları çalışıldı.Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması grup 1, 2, 3 ve 4 için sırasıyla 46,7 ? 13,9 yıl, 43,8 ? 12,9 yıl, 44,8 ? 14,2 yıl ve 45,8 ? 10,9 yıldı. Gruplar arasında erkek/kadın oranı açısından istatistiksel fark yoktu (p=0,421).ÜK'in ciddiyeti arttıkça geçirilmiş toplam atak sayısı, steroid kullanılan atak sayısı, immunosupressif kullanılan atak sayısı, ESR, CRP değerlerinin arttığı görüldü. Ancak bu değerlerden sadece steroid kullanılan atak sayısındaki artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,0001).Mutasyon saptanan 19 ÜK hastasında erkek/kadın oranı 11/8 (%57,9 / %42,1) iken, mutasyon saptanmayan 35 ÜK hastasında erkek/kadın oranı 24/11 (%68,6 / %31,4) bulundu. Mutasyon saptanan üç romatoid artrit hastasının biri erkek, ikisi kadındı.Ülseratif kolit hastalarının FMF gen mutasyon incelemelerinde 2 hastada (%3,7) homozigot (E148Q mutasyonu) ve 17 hastada (%31,5) heterozigot (6 hastada E148Q mutasyonu, 3 hastada M694V mutasyonu, 3 hastada V726A mutasyonu, 1 hastada K695R, 1 hastada M680I mutasyonu ve 3 hastada ikişer heterozigot mutasyon mutasyon) pozitiflik mevcuttu. Homozigot ve heterozigot pozitiflikler birlikte değerlendirildiğinde ÜK hastalarında FMF gen mutasyonu sıklığı %35,2 bulundu. Gen mutasyon sıklığı grup 1'de %30, grup 2'de %27,3, grup 3'de %58,3 bulundu.Romatoid artritli hastaların FMF gen mutasyon incelemelerinde 3 hastada (%15) heterozigot (2 hastada E148Q ve 1 hastada P369S mutasyonu) pozitiflik saptanırken homozigot pozitiflik bulunmadı. Ülseratif kolit hastalarında mutasyonu sıklığı %35,2, romatoid artritli hastalarda %15 saptanmış olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamsızdı (p=0,151). Ayrıca grup 1 (p=0,451) ve grup 2 ile (p=0,460) grup 4 arasında mutasyon pozitifliği açısından fark saptanmazken kolektomili hastalarda mutasyon sıklığı RA'li hastalardan anlamlı derecede yüksekti (p=0,018).Sonuç olarak çalışmamızda ÜK'li hasta gruplarında %58,3'e ulaşan FMF gen mutasyon pozitifliği saptanmıştır. Gen mutasyon pozitifliğinin kolektomili hastalarda daha sık bulunması ve mutasyon saptanan hastalarda steroid kullanılan atak sayısının yüksekliği oldukça dikkat çekicidir. Bu veriler ışığında, toplumumuzdaki ÜK hastalarında acil kolektomi dışında kolektomi endikasyonu konulmadan önce FMF gen mutasyonu tayini önerilebilir. Mutasyon saptanan hastaların tedavisi konusunda ilave çalışmalara ihtiyaç vardır.

Beytullah Yıldırım
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fonksiyonel konstipasyon ve konstipasyon baskın irritabl barsak sendromlu hastalarda kolon transit zamanı

Bu çalışmada Roma II kriterlerine göre fonksiyonel konstipasyon veİBS-C olarak değerlendirilen hastalara radyoopak marker ile kolon transit zamanı ölçümü yaptık. Fonksiyonel konstipasyonlu 15, İBS-C'li 15hasta çalışmaya alındı. Fonksiyonel konstipasyonlu, İBS-C'li hastalara 7 gün boyunca 30 g/gün lifli diyet sonrası radyoopak marker verdik. Marker verilmesini takiben 5. günde hastalara ayakta direk karın grafisi çekip kolonda ve rektosigmoidde bulunan markerları saydık.Fonksiyonel konstipasyonlu 15 hastanın 4'ünde (%27) ve İBS-C'li 15 hastanın 1'inde (%7) kolon transit zamanını uzamış olarak bulduk. Yaşla uzamış kolon transiti arasında korelasyon saptadık.Sonuç olarak fonksiyonel konstipasyonlu hastalarda kolon transit zamanında uzama İBS-C'li gruba oranla daha sık saptanmıştır.

Kabızlık
Mohammad Mustafa Omar
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastroözofageal reflü hastalığının özofageal motilite üzerine etkisi

52ÖZETGastroözofageal reflü hastalığı toplumda en sık görülen gastrointestinalproblemlerden biridir. GÖRH'da en sık görülen motilite bozukluğu inefektifözofageal motilitedir. Ancak reflünün mü inefektif özofageal motiliteye yol açtığıyoksa inefektif özofageal motilitenin mi reflü patogenezinde rol oynadığıbilinmemektedir.Bizim çalışmamızda gastroözofageal reflü semptomu ile başvuran 239hastaya 24 saatlik pH incelemesi ve özofageal manometrik inceleme yapılmıştır.Patolojik pH bulguları olan hastaların %14'ünde ve normal pHmetrisi olanhastaların % 4'ünde inefektif özofageal motilite saptanmıştır. İÖM'si olan hastalarayrıca incelendiğinde %82'sinde patolojik pH bulgusu saptandı.İnefektif özofageal motilitesi olan hastaların normal motilitesi olan diğerreflülü hastalara göre anlamlı olarak daha yaşlı oldukları, hem yatar pozisyondahem ayakta daha fazla reflüleri olduğu ve alt özofageal sfinkter basınçlarınındaha düşük olduğu bulunmuştur.Sonuç olarak çalışmamız inefektif özofageal motilite bozukluğununGÖRH'da en sık görülen motilite bozukluğu olduğu ve İÖM'si olan hastalardadaha ciddi reflü hastalığının olduğunu desteklemektedir.

Meltem Ergün
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntestinal metaplazili hastalarda bcl-2 ve cox-2 apoptozis belirteçlerinin doku düzeyinde ekspresyonu, apoptozis ve proliferasyonunun değerlendirilmesi

intestinal metaplazi gastrik mukozanın ince bagırsak mukozasına benzerlik gösteren epitel ile yer degistirmesidir. Jass ve Filipe `ye göre komplet (Tip I) ve inkomplet (Tip II ve Tip III) olarak sınıflandırılır. intestinal metaplazili hastalarda olmayanlara göre mide kanseri riski 10 kat artmıstır. Apoptozis, programlı hücre ölümü olarak tanımlanmaktadır. Çalısmamızda intestinal metaplazili hastalarda kronik aktif gastrit ve normal mide mukozası olan hastalarla karsılastırıldıgında apoptoziste artıs saptanmamıstır. Ki67, proliferasyonu degerlendirmek için kullanılan bir belirteçtir. Çalısmamızda Ki67 boyaması ile intestinal metaplazili hastalarda kronik aktif gastritli hastalarla karsılastırıldıgında istatistiksel anlamlı derecede artmıs proliferasyon saptanmıstır. Bcl-2 antiapoptotik bir protoonkogendir, asırı üretilmesi klasik apoptotik uyarılara ragmen hücre yasam süresini uzatır. Çalısmamızda intestinal metaplazili hastalarda Bcl-2 ekspresyon artısı saptanmamıstır. Cox-2, mide mukozasında arasidonik asidten prostoglandin ve diger eikasonoidlerin sentezini saglayan anahtar enzimdir. Çalısmamızda intestinal metaplazili hastalarda Cox-2 ekspresyon sıklıgı ve siddeti kronik aktif gastritli hastalarla karsılastırıldıgında istatistiksel anlamlı derecede yüksek saptanmıstır. Sonuç olarak çalısmamızda intestinal metaplazili hastalarda kronik aktif gastriti ve normal mide mukozası olan hastalarla karsılastırıldıgında Ki67 ve Cox-2 ekspresyonunda artıs oldugu ancak apoptoziste ve Bcl-2 ekspresyonunda farklılık olmadıgı saptanmıstır. Proliferasyondaki artısa ragmen apoptozisin degismemesi ve antiapoptotik etkili Cox-2 ekspresyonu artısının midede karsinogenezi uyardıgı düsünülmüstür.

Gülbanu Canbaloğlu Erkan
Gazi University
2007
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Kolon poliplerinde K-ras mutasyonu sıklığı

53 ÖZET Kolorektal kanserlerin büyük bir kısmının başlangıç noktası benign özellikteki adenomatöz poliplerdir. Buna rağmen, tüm kolon adenomlarının ancak küçük bir yüzdesi kolon kanserine dönüşmektedir. Adenomatöz polipler benign neoplastik epitelden kaynaklanan pedinküllü (saplı) veya sesil (sapsız) poliplerdir. Gelişmiş ülkelerde adenomatöz poliplerin sıklığının artması nedeniyle, bu tür poliplerin tanınması ve endoskopik olarak çıkarılması, kolon kanserinden korunmada büyük önem taşımaktadır. Adenom gelişiminde kalıtımsal ve çevresel etkenler rol oynar. K-ras mutasyonu birçok gastrointestinal tümörde görülmektedir. Kolorektal kanserlerdeki k- ras mutasyonu kodon 12, 13 ve 61 de görülür. Kodon 12 kolon kanserinde en sık mutasyona uğrayan bölgedir. K-ras mutasyon sıklığı kolon kanserlerinde %37-41 oranında bildirilmiştir. Bu çalışmada kolonoskopik olarak çıkarılan adenomlarda k-ras mutasyonu sıklığı ve bunun adenomun morfolojik, histolojik özellikleri ile hastaların demografik, klinik ve diyet tarzları ile olan ilişkisi araştırıldı. 40 adet polipten, 1 cm'den küçük olan 9 polibin sadece 1 tanesinde (%11.1), 1-2 cm arasında büyüklüğü olan 28 polibin 6 tanesinde (%21.4) ve 2 cm'den büyük olan 3 tane polibin 2 tanesinde (%66.6) k-ras mutasyonu saptandı. K-ras mutasyonu için diğer risk faktörleri ise; villöz içerik, displazi varlığı, ailede kolon kanseri öyküsü ve ileri yaş olduğu saptandı. Kolesistektomi öyküsü, cinsiyet ile kras mutasyonu arasında ilişki saptanmamıştır. Sonuç olarak çalışmamızdaki bulgular, kolorektal adenomlarda k-ras mutasyonu oluşumunun polibin büyümesine ve malign potansiyel kazanmasına katkıda bulunduğunu düşündürmektedir.

Tarkan Karakan
Gazi University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Safra taşlarının oluşumunda enfeksiyonun rolü

C. Fuat Yağcı
Dicle University
1975
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik HBV enfeksiyonu olan renal transplantasyon yapılan hastalarda greft mortalite ve morbiditesini etkileyen faktörler

Dünya genelinde 2 milyar kişide geçirilmiş veya aktif hepatit B enfeksiyonunu gösteren serolojik belirteçlerin varlığı veya kronik hepatit B enfeksiyonu izlenmekte olup, 350 milyon kişi kronik hepatit B ile enfekte ve HBV ilişkili karaciğer hastalığı gelişme riski altındadır. Kronik hepatit B ile enfekte olan hastaların %15-40'ında siroz, karaciğer yetmezliği ve/veya hepatosellüler karsinom gelişimi söz konusu olmaktadır. HBV enfeksiyonu nedeniyle her yıl 500,000-1,200,000 kişi kaybedilmektedir. HBV prevalansı, coğrafik yerleşim ile bağımlı olarak değişmekle beraber, enfeksiyonun alındığı yaşla büyük oranda orantılıdır. Kronikleşme riski perinatal bulaşlarda %70-90 oranında seyrederken, 5 yaş altında horizontal bulaş kaynaklı HBV enfeksiyonunun kronikleşme oranı %20-50'dir. Çalışmamızda; HBV enfeksiyonunun greft ve hasta sağ kalımına olan etkisini değerlendirmek ve anti-viral ve renal transplantasyon sürecinde kullanılan immünsüpresiflerin etkinliğini değerlendirmeyi hedefledik. Tüm hastaların klinik bilgileri, serolojik belirteçleri ve laboratuvar bulguları dosya bilgilerinden elde edildi. Toplam 106 hastadan oluşan çalışma grubunun, 32'si HBV pozitif renal transplante hastadan ve 74'ü kontrol grubunu oluşturan HBV negatif renal transplante hastadan oluşmaktadır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, HBV ile enfekte renal transplant hasta grubunda greft sağkalımı anlamlı olarak daha uzun (p=0.007) saptandı. Diabetes mellitus (DM) greft sağkalımını etkileyebilecek faktörlerden biri olmasına rağmen, iki grup arasında anlamlı bir fark izlenmedi. Aynı zamanda, çalışma gruplarında immünosüpressif ajanların etkilerini de değerlendirdik. Takrolimus ve pulse-steroid tedavisini baz alan rejimlerin HBV ile enfekte renal transplante grupta daha az tercih edildiğini saptandı. İmmünosüpresif ajanların (özellikle takrolimus ve siklosporin) kullanımı indirekt olarak viral replikasyonu ve özellikle HBsAg pozitif renal transplante hasta grubunda karaciğer enzimlerini (AST, ALT) arttırmaktadır. Bu verilere dayanarak; çalışmamızda karaciğer yetmezliğine (akut veya kronik) bağlı gelişen ölüm izlenmemekle beraber, HBsAg pozitif hasta grubunda karaciğer enzimlerinde artış (AST, ALT,GGT) saptanmıştır. Ayrıca, HBsAg pozitif renal transplante hasta grubu ile kontrol grubunu, immünsüpresif kullanımı ve HBV-DNA titreleri arasındaki ilişki açısından karşılaştırdık. Çalışmamızda; anti-viral tedavi yanıtlarına göre hastaları kategorize ettik. A grubu: pretranplantasyon döneminde HBsAg pozitif, transplantasyon öncesinde profilaktik anti-viral tedavi alan HBV-DNA negatif olan hastalar ve post-tranplantasyon takiplerinde HBV-DNA titresi negatif seyreden hastalardan, B grubu: pretransplantasyon HBsAg ve HBV-DNA titreleri pozitif olan fakat profilaktik tedavi ile HBV-DNA pozitivitesinde gerileme izlenen hastalardan oluşturuldu. C grubu, B grubuna benzer şekilde pretransplantasyon döneminde HBsAg ve HBV-DNA pozitif olup, pozitivitenin post-transplantasyonel dönemde de devam eden hastalardan, D grubu: pre-transplantasyonel HBsAg ve HBV-DNA negatif olup, post-transplant HBsAg ve HBV-DNA titrelerinin pozitif saptanan hastalardan oluşturuldu. Grup 1 A olarak adlandırdığımız grup, A ve B'yi kapsarken, grup 2 C ve D'yi kapsamaktadır. Çalışmamızda; grup 1'de (A+B), takrolimus rejimi, HBV-DNA süpresyonunda siklosporin rejimine göre daha efektif bulundu. Sonuç olarak; anti-viral tedavi rejimlerindeki gelişmeler ve yaygın kullanımlarının, HBV ile enfekte renal transplante hastalarda, greft ve hasta sağ kalımı üzerine önemli etkileri vardır. Çalışmamızın az sayıda HBsAg pozitif renal transplante hastadan oluşan retrospektif dizaynına rağmen, farklı immünosüpresif ajanların greft sağ kalımı açısından farklı etkileri olduğu anlaşılmış oldu. Çalışmamızda ayrıca hastalık sürecinin takibinde, bilhassa renal transplantasyonlu hastalar söz konusu iken; serum biyokimya belirteçleri ve HBV DNA seviyelerinin karaciğer biyopsisi kadar etkili olmadığı gösterilmiştir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+6
Sena İlin
Başkent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda ursodeoksikolik asidin hepatik yağlanma üzerine etkisi

Oz Ursodeoksikolik asid (UDKA)'in çeşitli karaciğer hastalıklarında hepatoprotektif etkilere sahip olduğu gösterilmiştir. Bu ilacın, hepatik yağlanma (HY)'yı azaltarak nonalkolik steatohepatitli hastalarda da etkili olduğu bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı UDKA'nın sıçanlarda hem HY'yı önlemede, hem de oluşmuş yağlanmayı geriletmede etkili olup olmadığını araştırmaktı. Karaciğerde yağlı değişiklikleri indüklemek için "kolinden eksik diyet" diyet (KED) kullanıldı. UDKA verilecek sıçanlar için, %1.5'luk UDKA solüsyonu oral bir "feeding" tfibü kullanarak 25 mg/kg/gün dozunda verildi. HY'nın değerlendirilmesi, lipid vakuolleri içeren hepatositlerin yüzdesinin hesaplanmasıyla yapıldı. 43 wistar tipi erkek sıçan rasgele olarak iki protokole ayrıldı. Protokol I'de 7 sıçana 30 gün süreyle bazal diyet (BD) + UDKA verildi [kontrol grubu]. Protokol H'de; 30 gün süreyle 19 sıçan KED ile, 17 sıçan ise KED + UDKA ile beslendi. Bu sürenin sonunda sıçanlara karaciğer biyopsileri uygulandıktan sonra; hem KED, hem de KED + UDKA verilenlerde gelişen steatoz dereceleri bilinmeksizin 30 gün süreyle ya BD, ya da BD + UDKA'ya başlandı. Bu sürenin sonunda, UDKA'nın HY'yı geriletmede etkisinin olup olmadığını değerlendirmek için karaciğer biyopsileri tekrarlandı. Protokol I'de 30 gün sonunda karaciğerin histolojik muayenesinde spesifik bulgular yoktu. Protokol Il'de; KED ile beslenen 19 sıçanın 7'sinde %10'un üzerinde HY gelişmişken, KED + UDKA ile beslenen 17 sıçanın yalnızca 3'ünde %10'un üzerinde HY gelişmişti. KED + UDKA ile beslenen sıçanlarda HY yüzdesi aynı periyod sonunda yalnızca KED ile beslenen sıçanlardan anlamlı bir şekilde daha düşüktü (HY%'si; ortalama+standart sapma: sırasıyla, 12.2+29.6'ya karşı 23.2+34.1, p=0.0201). Karaciğerinde yağlı değişiklikler gelişen tüm sıçanlarda; hem BD, hem de BD + UDKA başlandıktan 30 gün sonra HYhemen hemen tamamen gerilemişti. Sonuç olarak UDKA, sıçanlarda HY'yı önlüyor gibi gözükmektedir; BD'e UDKA ilavesi HY'yı geriletmede ek bir katkı sağlamamaktadır. Anahtar kelimeler: Hepatik yağlanma, ursodeoksikolik asid Abstract Ursodeoxycholic acid (UDCA) has been shown to have hepatoprotective effects in various liver diseases. This drug has also been found to be effective in patients with nonalcoholic steatohepatitis, improving hepatic steatosis (HS) significantly. The aim of this study was to evaluate whether UDCA has an effect in both preventing and regressing HS in rats. To induce fatty liver, choline deficient diet (CDD) was used. For the rats assigned to receive UDCA, l.S % UDCA solution was administered in a dose of 25 mg/kg/day using an oral feeding tube. Assesment of HS was based on the quantification of percentage of hepatocytes containing lipid vacuoles. Forty-three male wistar rats were randomly divided into two protocols. In the protocol I, 7 rats were fed with a basal diet (BD) plus UDCA for 30 days (control group]. In the protocol H, 19 rats were fed with CDD and 17 rats were fed with CDD plus UDCA for 30 days. At the end of this period, after performing liver biopsies, either BD or BD plus UDCA was started in both CDD-fed rats and CDD plus UDCA-fed rats for 30 days at random without knowing their degree of steatosis developed. At the end of this period, the liver biopsies were repeated in order to evaluate whether UDCA has an effect on the regression of HS. In protocol I, there were not specific findings on the histological examination of the livers at 30 days. In protocol II, HS over 10% developed in 7 of 19 CDD fed-rats, while developing in only 3 of 17 CDD plus UDCA-fed rats, and the percentage of HS in CDD plus UDCA-fed rats was significantly lower than CDD-fed rats at the end of the same period (% of steatosis, mean+standard deviation: 12.2+29.6 to 23.2+34.1 respectively, p=0.0201); after starting either BD or BD plus UDCA, steatosis was almost completely

Abdullah Okan
Dokuz Eylül University
2001
00