
35
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
The New York Times Gazetesine göre Balkan Savaşları (1912-1913)
Balkan Savaşları, Türk tarihi ve dünya tarihi açısından önemli bir savaş olmuştu. XX. yüzyılın başlarında Balkan Devletleri topraklarını genişletmek istemişti. Bu amaçla Balkan Devletleri kendi aralarında ittifak yapmıştı. Büyük Güçlerin sözde savaşa engel olma çabaları savaşın başlamasına mani olamamıştı. 1912 Ekim'inde başlayan Balkan Savaşları 1913'Ekime kadar aralıklı olarak devam etmişti. Büyük Güçler, Balkan müttefikleri arasında menfaat çatışması olmasından ve savaşın Avrupa'yı da içine alacak bir savaşı başlatmasından çekinerek arabuluculuk görevi üstlenmeye karar vermiştir. Birinci Balkan savaşı sonunda Balkan müttefikleri, Osmanlı Devleti için önemli stratejik bölgeleri ele geçirmişti. Balkan müttefiklerinin İstanbul'un yakınlarına kadar ilerlemesi Osmanlı Devleti'ni tedirgin etmişti. Bu gelişmeler sebebiyle Osmanlı Devleti barış yapmak zorunda kalmıştı. Balkan müttefikleri elde ettikleri toprakların paylaşımı konusunda birbirine düşmüştü. Balkan devletlerinin toprak paylaşımı konusunda yaşadığı problemler İkinci Balkan savaşını başlatmıştı. Osmanlı Devleti Büyük Güçlerin baskı ve uyarılarına rağmen kaybettiği toprakların bir kısmını almayı başarmıştı. Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı Devleti ile herhangi bir sınırı bulunmamasına rağmen Balkan coğrafyasındaki çıkarları sebebiyle Balkan Savaşıyla oldukça yakından ilgilenmişti. Balkan coğrafyasında ki gelişmeler gazeteler aracığıyla Amerikan Kamuoyu'yla paylaşılmıştır. Söz konusu araştırmamızın amacı, Amerika'nın tanınmış gazetelerinden The New York Times gazetesinin, Balkan coğrafyasında yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendirdiği ve Amerikan Kamuoyu ile nasıl paylaştığını ortaya koymaktır. Ayrıca, bu araştırmada Balkan Savaşı süresince Osmanlı Devleti içinde yaşanan gelişmeler, söz konusu gazete çerçevesinde aktarılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelime: Balkan Savaşı, The New York Times, Amerika, Osmanlı Devleti, Böyük Güçler
Türk siyasi tarihinde CHP'nin gençlik kolları
Çalışmamızın temel amacı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk partisi olan CHP'nin Gençlik Kolları'nın tarihsel gelişimini ve CHP'li gençlerin Türk siyasetindeki önemini ortaya koymaktır.1951 yılında Halkevleri'nin kapatılmasıyla birlikte, 26 Kasım 1951 tarihinde gerçekleştirilen CHP 9. Olağan Kurultayı'nda tüzük değişikliği yapılmak suretiyle CHP Gençlik Kolları'nın kurulması için ilk adım atılmıştır. Bu dönemde ocak teşkilatlarında örgütlenmeye başlayan gençler, 2 Mart 1953 tarihli CHP Genel İdare Kurulu toplantısında kabul edilen yönetmelikle ilk defa ?Gençlik Kolları? adıyla örgütlenme sürecine girmiştir.17 Şubat 1954 tarihli CHP Genel İdare Kurulu toplantısında Suphi Baykam'ın başkanlığında Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulu'nun atanmasıyla, CHP'li gençler bir anlamda örgütlenme sürecini tamamlamış oluyorlardı. Aynı dönemde Demokrat Parti Genç Demokratlar Teşkilatı kurulmuşsa da CHP Gençlik Kolları kadar etkin olmamıştır.Türk Siyasi Tarihi'nde önemli gelişmelerde aktif rol oynayan CHP Gençlik Kolları, ilk kurultayını 1 ? 2 Ağustos 1961 tarihlerinde toplamış ve 12 Eylül 1980 Darbesi'ne kadar da toplam 10 Kurultay gerçekleştirmiştir.12 Eylül öncesinde CHP'nin özgücü olan CHP Gençlik Kolları, zaman zaman parti politikalarına da yön verir konumda olmuştur. Ortanın Solu felsefesinin gelişmesinde, CHP'de lider değişikliğinin gerçekleşmesinde ve Demokratik Sol felsefenin bilimsel temele oturtulmasında CHP Gençlik Kolları'nın büyük payı vardır.Çalışmamızda CHP Gençlik Kolları'nı incelemeden önce tarihsel süreç içerisinde dünyada ve Türkiye'de meydana gelen gençlik hareketlerine de göz attıktan sonra, CHP Gençlik Kolları'nın kuruluş ve gelişim süreçleri işlenerek, Türk siyasetinde CHP Gençlik Kolları profili ortaya konulmuştur.Çalışmamızın sonunda günümüzde CHP Gençlik Kolları'nın sahip olduğu koşullar da göz önüne alınarak, 12 Eylül öncesindeki kadar aktif olmadığı sonucuna varılmış, bunda 12 Eylül öncesinde CHP'de aktif siyaset yapan, bugünkü CHP yöneticilerinin de rolü olduğu anlaşılmıştır.Anahtar Kelimeler; CHP, CHP Gençlik Kolları, Ortanın Solu, Demokratik Sol, 12 Eylül
Cumhuriyet Halk Partisi'nin doğu örgütlenmesi (1923-1950)
Cumhuriyet Halk Partisi'nin Doğu Örgütlenmesi (1923-1950)'nin konu edildiği bu çalışmada, öncelikle Cumhuriyet'ten evvel oluşan örgütlenme faaliyetlerinin hangi ölçekte olduğu, dönüşümsel olarak CHP'nin örgütsel tabanını nasıl hazırladığı anlaşılmaya çalışıldı. Meşrutiyet ve Milli Mücadele dönemlerinde oluşan deneyimlerin, CHP yöneticilerinin kararlarını nasıl etkilediği açıklanmak istendi. Parti'nin örgütlenme konusunda genelde yurt çapında özelde ise Doğu bölgelerinde geçirmiş olduğu değişimler, 1930 öncesi, 1930'lar ve 1943 sonrası evreler olarak ele alındı. Doğu bölgesinin siyasi temsilcilerinin toplumsal kökenleri hakkında yapılan analizler sonucunda, CHP'nin bölgede dayandığı toplumsal katmanların özellikleri belirtildi.Araştırmada mümkün olduğunca birincil kaynakların kullanılmasına özen gösterildi. 1950 Öncesi yayınlanmış eserlerden, yazışma belgelerinden ve de basından faydalanıldı. Parti-Örgüt-Doğu denkleminin dışına çıkmadan mevcut kaynaklar incelenip çıkarımlarda bulunuldu. Konuya soyut ve kavramsal yöntemlerle yaklaşılmayıp analize dönük bir yöntem tercih edildi. Doğu örgütlenmesindeki gelişmeler, dönemin koşulları göz ardı edilmeden uygun tarihsel bir fon içerisinde verildi.Anahtar Kelimeler: CHP, Tek Parti Dönemi, CHP Örgütü, CHP'nin Doğu Örgütlenmesi.
Demokrat Parti'de parti içi demokrasi (1946-1960)
Bu tezde Demokrat Parti'nin muhalefet ve iktidar yıllarındaki kongreleri, örgütlenme yapısı, parti içindeki hiyerarşi, Meclis Grubu tartışmaları, tüzükleri, milletvekilleri, seçimler ve bunların parti içi demokrasiye uygun yapılıp yapılmadığı tartışıldı. Kullanılan kaynakların daha çok birinci el olmasına özen gösterildi. O dönemin gazete ve dergilerinin yanı sıra, dönemin Meclis Grubu Toplantı Müzakere Zabıtları ve Başbakanlık Cumhuriyet Arşiv belgeleri tarandı.Türkiye'nin çok partili yaşama geçtiği ve demokrasiyi öğrenmeye çalıştığı bu dönemde, D.P.'nin kendi içerisinde demokrasiyi ne ölçüde uyguladığı temel araştırma konusunu oluşturdu.
Türk siyasi tarihinde Demokrat Parti farklılığı ve dış politikaya yansıması
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden 1950'li yıllara gelinceye kadar geçen sürede, dünya politikasında başat rol oynayan güçlü Avrupa devletleri arasındaki güç dengesini gözeten bir dış politika takip etmeye çalışmıştır. Ancak, II. Dünya Savaşının sona ermesiyle birlikte Türkiye, bu politikasını daha fazla devam ettiremeyeceğini anlamaya başlamıştır. DP iktidarı ile birlikte Türkiye dış politikasında aktif ve dinamik bir tutum sergilemeye başlamıştır. Siyasi tercihini Batı ile askeri, siyasi ve ekonomik alanlarda bütünleşmek olarak ortaya koymuştur. Bu karar zaten DP iktidara gelmeden önce CHP tarafından verilmiş ancak tam anlamıyla başarıya ulaşılamamıştı. DP iktidara geldikten sonra bu yaklaşım aynen sürdürüldü. Batı ile işbirliğine gidilen somut olaylar özellikle Kore Savaşı'na asker gönderme kararı ve NATO'ya katılma gibi dönemin önemli dış politik gelişmelerinde kendisini somut olarak göstermiştir.Türkiye'nin Batı ile siyasi ve askeri anlamda bütünleşmeye gitmesinin sebepleri çok çeşitlidir. Ancak bunlardan en önemlisi, II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye'nin üzerinde hissetmeye başladığı Sovyet baskısıdır. Türkiye kuzey komşusundan duymaya başladığı bu rahatsızlığın sonucunda Batı devletleri ve Arap ülkeleriyle II. Dünya Savaşı'nın sonrasında ilişkilerini iyileştirme yolları aramaya başlamıştır. Bunun dışında ülkenin kalkınmak için ihtiyaç duyduğu dış kaynakları ve askeri yardımı Batı ülkelerinden temin etmek zorunda olması Sovyet baskısı kadar zorlayıcı olmasa da Türkiye'yi Batı ile işbirliğine iten diğer sebeplerdendir.Bu çabaların neticesinde Truman Doktrini, Marshall Planı adlarıyla bilinen ve ABD tarafından başlatılmış olan askeri ve ekonomik nitelikli düzenlemelerin bir parçası olarak, daha sonrasında da NATO içerisine dahil olma kararıyla, Türkiye ve Batı arasında başlayan siyasi, askeri ve ekonomik entegrasyon süreçleri önemli ve somut bir noktaya ulaşmıştır. Ancak II. Dünya Savaşı sonrası özellikle Ortadoğu'nun ve Arap coğrafyasının, ABD ve SSCB arasında etkinlik kurma çabalarının rekabete dönüştüğü bir bölge olması, Türkiye'nin bölgedeki Arap devletlerinin büyük bir kısmıyla II. Dünya Savaşı sonrası Sovyet tehdidi nedeniyle başlayan olumlu ilişkilerini olumsuz etkilemiştir.Demokrat Parti döneminde Türk dış politikası, hem Avrupa'nın güçlü devletlerinin hem de ABD'nin Orta Doğu'ya bakışını göz önüne alarak II. Dünya Savaşından önceki dış politikasından farklı bir şekilde yol almıştır. Bu da özellikle Bağlantısızlık Hareketini ve Doğu Blok'unu oluşturan ülkelerle Türkiye'nin arasında ciddi siyasi anlaşmazlıklar yaşanması ve kimi konularda çatışma içine düşülmesi sonucunu doğurmuştur.Yaşanmış olan tüm bu siyasi gelişmeler II. Dünya Savaşı ve sonrasında CHP'nin izlediği ama tam anlamıyla başaramadığı Batı ile yakınlaşma politikasının DP döneminde başarılı olması yönüyle CHP döneminden farklılıklar taşıyarak neticeye ulaştığı sonucunu doğurur. Bilindiği gibi NATO'ya Türkiye'nin dahil edilmesi için DP iktidara gelmeden önce CHP hükümetleri başvurularda bulunmuştu ancak olumlu bir cevap alınamamıştı. Bu dönemde ABD, İngiltere gibi Batı'yı temsil eden dönemin önemli güçlerinin hangi sebeplerden dolayı Türkiye'nin Batı ile ilişkilerini geliştirme çabalarına başlangıçta kayıtsız kaldıkları ve yine hangi sebeplerden dolayı bu politikalarından aniden vazgeçerek Türkiye'nin Batı ittifakı içinde yer almasına yeşil ışık yaktıkları çalışmamızda ayrıntılı olarak ele alınmıştır.Bu çalışmayı hazırlarken, sahip olduğu geniş akademik bilgisi ve birikimiyle beni sürekli verimli çalışmalar yapmaya yönlendiren Yrd. Doç. Dr. Bülent UĞRASIZ'a, aileme ve yakın arkadaşlarıma gönülden teşekkürler.
Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin Avrupa Birliği politikaları, 1983-2004.
Türkiye ile o zamanki adıyla AET'nin ilişkileri, Türkiye'nin üyelik için başvurduğu 1959 yılında başlamıştır. Başlangıçta ekonomiden çok siyasi beklentilerle bu Topluluğa üye olmak isteyen Türkiye, gelişen süreçte Topluluğa üye ülkelerin refah seviyelerinin artmasıyla, daha fazla heyecan duymuştur. İsmet İnönü öncülüğündeki CHP, 1963 tarihinde üyeliğin şartlarını belirleyen Ortaklık Anlaşması'nı imzalamışlar buna rağmen ilişkiler uzun yıllar boyunca beklenildiği kadar aşama kaydetmemiştir. 1970 yıllara gelindiğinde Türkiye daha çok terör sorunu ve ekonomik konularla ilgilendiğinden Topluluğa üyelik konusuna fazla emek harcayamamıştır. İlişkiler 1980 yılında gerçekleşen asker darbe ile kesilmiş ancak 1983'te seçimlerin yapılması ve Anavatan Partisi'nin iktidara gelmesi ile yeniden başlamıştır.Türkiye'nin Topluluk ile ilişkilerini daha programlı bir şekilde yürütmesi de bu dönemde gerçekleşmiştir. Anavatan Partisi, 1987 yılında Avrupa Topluluğu'na tam üyelik için başvurmuş, böylelikle ilişkiler geri dönülmez bir noktaya gelmiştir. Çünkü artık her iktidar konuyu daha ileri düzeye taşımak amacıyla çaba gösterecektir. Örneğin 1990'lı yıllarda Doğruyol Partisi Gümrük Birliği Anlaşmasını imzalayacak, aynı dönemin ikinci yarısında Anavatan Partisi uyum paketlerini yasalaştıracak, 2000'li yılların başında DSP, koalisyon ortağı MHP'nin muhalefetine rağmen Avrupa'nın istediği yasaların tamamını meclisten geçirecektir. 2002 yılında iktidara gelen AKP, ?Kıbrıs? gibi Türkiye'nin yıllardır çizgisini koruduğu politikalarda dahi değişikliğe giderek Kuzey Kıbrıs'ın Rum Kesimi ile birleşmesini destekleyecektir.Tüm bu çabalara rağmen ilişkiler hiçbir zaman istenilen noktaya gelmeyecektir. Bu yüzden Avrupa Birliği'ne tam üyeliği gerçekleştirme hedefi, her hükümetin kendi iktidarı döneminde ulaşmak istediği bir sevda olarak varlığını koruyacaktır.
İkinci Meşrutiyet Dönemi siyasal yaşamında iktidar muhalefet ilişkileri 1908-1913
Çalışmamızın genelinde Osmanlı İmparatorluğu'nun en uzun beş yılını kapsadığını savunduğumuz ve meşrutiyet döneminin ilk evresi olan çoğulcu ve temsili dönemi temsil eden 1908?1913 yılları arasında meydana gelen önemli siyasal gelişmeleri, iktidar-muhalefet ilişkisi perspektifinde ele almayı amaçladık.İkinci meşrutiyetin ilanını takiben iktidar mekanizmasını kontrol etmeye veya iktidarlaşmaya çalışan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bu dönemde kurulan siyasal partiler, hükümetler ile beraber birer siyasal güç durumunda bulunan dini ve etnik unsurların politik örgütlenme biçimi ve birbiriyle olan ilişkileri, dönemin politik konjonktürü altında değerlendirilmiştir. Bu siyasal gelişmelerde anayasal ve meşruti demokrasinin vazgeçilmez ilke ve olgularından olan seçimler, önemli siyasal olaylar, parlamenter tartışmalar, iktidar ve muhalefet çevrelerinin politik davranış ve refleksleri kuramsal ve klasik anlamda ele alınmıştır.Tezimizin tümünde önemli bir yer işgal eden iktidar gücü İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin siyasal faaliyetleri ile politik tutumu özellikle vurgulanmıştır. Muhalefet ile iktidar kavramları, dönemin siyasal gelişmeleri içerisinde, tarihsel ve kuramsal olarak analiz edilmiş, seçim süreçleri, siyasal partiler ile öteki muhalefet gruplarının politik tercihleri, görüş ve faaliyet alanları ile Meclisi Mebusan ve Meclisi Ayan'daki yansımaları ayrıntılı bir şekilde verilmeye çalışılmıştır.Son olarak demokratik ve yasal muhalefetin tasfiyesi, nihayet bu muhalefetin iktidarı ele geçirmek için illegal yöntemler benimsemesi ve çok partili yaşamın tamamen son bulması ile yerini tek partili meşruti yaşama bırakması vurgulanmıştır.Anahtar Kelimler: İktidar, Muhalefet, İttihat ve Terakki Cemiyeti, II. Meşrutiyet, Kabineler.
1929 dünya ekonomik bunalımının İzmir'de görülen etkileri
1929 Ekonomik Bunalımı Amerika'dan başlayarak bütün dünyayı etkisi altına aldı. Türkiye'de bu bunalımdan olabildiğince etkilendi. Ülkede bunalımı aşmak üzere çeşitli yollara başvuruldu. Bunlardan en önemlisi ithalatı olabildiğince kısıp ihracatı artırarak kendi kendine yeten bir ülke olmaktı. Türkiye bu zor dönemleri denk bütçe politikası ve devletçi yaklaşımlarla atlatmayı başardı. Bunun için birçok parasal düzenlemeler gerçekleştirdi. Merkez Bankası'nı kurdu. Topladığı sanayi ve ziraat kongreleriyle iç dinamiklerini harekete geçirmeye çalıştı. Halk, yerli malı kullanımı konusunda özendirilerek ekonomik bunalımla ilgili olarak sürekli bilgilendirildi.İzmir tarih boyunca Anadolu'nun batıya açılan en önemli ticaret kentlerinden biriydi. Avrupa'ya yapılan ihracatın önemli bir kısmı İzmir Limanı'ndan yapılmaktaydı. Bu nedenle dünya piyasalarındaki durgunluk İzmir'e de yansıyordu. Fiyatlar giderek düşüyor, mallar üreticinin elinde kalıyordu. Hem merkezi yönetim hem yerel yönetim bütçelerini dengelemek ve zorunlu ihtiyaçlarını giderebilmek için halktan son derece ağır vergiler istiyordu. Bunun yanında Osmanlı döneminden beri şehirde ulaşım, alt yapı ve enerji piyasasına hâkim olan yabancı şirketler bu durumlarından sonuna kadar yararlanıyor, halka hizmetleri pahalıya satıyor, kendileri için ekonomik olmayan bölgelere ise hizmet götürmüyorlardı.Uzun süren savaşlardan sonra başta İzmir olmak üzere Anadolu'nun çeşitli yerlerine iskân edilen göçerler önemli sorunlara neden olmaktaydı. İşsizlik günden güne artıyordu. İzmirliler pahalılıktan son derece şikâyetçiydi. 1914 yılında 914 kuruşla geçinebilen ortalama bir aile 1932 yılına gelindiğinde bunun için 125 lira 23 kuruşa ihtiyaç duyuyordu. Eğitim ve sağlık alanlarında önemli sorunlar yaşanmaktaydı. Cumhuriyet'in ilanı sonrasında kısa bir süre içerisinde gerçekleşen devrimler ve hayat pahalılığı, rejim karşıtlarını heyecanlandırmakta, bu durum istenmeyen bazı olaylar için uygun bir ortam sağlamaktaydı.
Türk siyasal yaşamında Avrupa`nın konumlanması açısından kritik bir eşik: 1960-1980 dönemi
Osmanlı İmparatorluğu ile Batı arasındaki ilişkilerin uzun bir tarihi vardır. Osmanlılar kuruluşlarından itibâren yönlerini Batıya çevirmiştir. Osmanlı için XVIII. yüzyıla kadar düşman olan Batı, bu tarihten sonra model olmuştur. Batıyı gelişme modeli olarak almak, batılılaşma olarak adlandırılmaktadır.Batılılaşma aslında bir modernleşme hareketidir ve İslâmcılık, Osmanlıcılık, Batıcılık ve Türkçülük ideolojilerince de farklı biçimlerde benimsenmektedir. Bu ideolojilerin temel amacı İmparatorluğu kurtarmaktır. Fakat Cumhuriyetin kuruluşuyla, bu ideolojiler yerlerini cumhuriyet ideolojisine bırakmıştır. Cumhuriyetçilik de Batıya yönelmiştir fakat bu yöneliş iki karşıt özelliğe sahiptir: Cumhuriyetçilere göre Batı hem kültürü hem de emperyalizmi temsil etmektedir.1960-1980 arasındaki dönemin nispeten özgür ortamında, Osmanlıdan mirâs kalan batılılaşma tartışmasının yeniden canlandığı görülmektedir. Dönemin bir başka özelliği de sağ ve sol ideolojilerin yükselişidir. Buna karşılık batılılaşma sorunsalı sağ ve sol akımlar içinde tartışmalı bir konu olmuştur. Bu nedenle konunun iktisadî, siyasal ve kültürel düzeylerde incelenmesi gerekmektedir.Bu inceleme sonucunda, 1960-1980 dönemi siyasal ideolojilerindeki Batı algılamasının, Cumhuriyetin ilk dönemine nazaran çeşitlendiğini ortaya çıkmaktadır. 1960-1980 döneminden itibâren Batıya yönelik tavır, siyasal ideolojilerin ayırt edici özelliği olmaktadır.
Atatürk Dönemi güzellik yarışmaları ve Keriman Halis
Cumhuriyet devrimleri pek çok alanda uygarlaşmayı amaç edinmiştir. Özellikle toplumsal yaşamda gelişmeyi sağlarken, yeni uygar ulusun en önemli unsurlarından biri olacak kadını da bu sürece dahil etmiştir.Kadın hakları konusunda yapılan devrimlerle yıllardır gelişimi engellenmiş Türk kadını için büyük bir dönüşüm yaşanmıştır. İlk kez Cumhuriyet döneminde yapılan güzellik yarışmaları da bu dönüşümün görünürlüğünü sağlamıştır.Güzellik yarışmaları sadece bu büyük değişimlerin ulusal sınırlarda değil dış dünyada da anlaşılmasını sağlamak için uluslar arası yarışmalarda da yer alınmıştır. Güzellik yarışmaları Cumhuriyet devrimlerinin kadına sağladığı kazanımları göstermek için bir araç olmuştur.İşte bu çalışmada Keriman Halis özelinde güzellik yarışmalarının Türk modernleşmesine katkıları incelenmiştir.
1965 sonrası İslamcı bir öğrenci hareketi olarak Milli Türk Talebe Birliği
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan günümüze uzanan tarihseldönem incelendiğinde üniversite gençliğinin siyasal yaşama katkılarıküçümsenmeyecek derecede çok ve önemlidir. Ancak konuyla ilgili bilimselçalışmalar hem azdır hemde yeterli derecede değildir. Siyasi aktörleringençlik yıllarını aktif bir şekilde talebe teşkilatları içerisinde geçirdiklerinidüşünürsek günümüzün politik yapısını çözümlemede tarih içerisinde önemlidoneler buluruz.Biz, çalışmamızda Türkiye'nin en uzun soluklu öğrenci hareketi olanMTTB'nin tarihini yazmaya çalıştık. Milli Türk Talebe Birliğini 1965tarihinden 1980 tarihinde kapatılışına kadar inceleyeceğiz. MTTB,kuruluşundan kapanışına kadar dört farklı siyasal eğilimin etkisinegirmiştir. 1916 tarihinden ilk kapatılış yılı olan 1933 tarihine kadar birincidönem MTTB'si milliyetçi fikirlerin taşıyıcısı konumundadır. kinci dönemMTTB, çok partili siyasal yaşama geçiş dönemlerini de kapsayan 1946-1960tarihleri arasında inceleyecektir. Üçüncü dönem MTTB, 1960-65 tarihleriarasında sol görüşleri açısından, 1965-1980 arası ise slamcı görüşleraçısından incelenmiştir. Çalışmamızda MTTB'nin kendi özgül şartlarına vetarihsel bağlamına bağlı kalarak dönemselleştirmeler yapılmış, MTTB kendikaynaklarında da dönemselleştirmeleri kabul etmiştir.Çalışmamızda özellikle 1965 sonrası dönem MTTB'sini ve bubağlamda slamcı MTTB'yi incelemeyi uygun gördük. Askeri müdahalesonrasında sol görüşlü öğrencilerden 1965 yılında sağ görüşlü öğrencilerineline geçişle değişim geçirmeye başlayan MTTB aynı zamanda kenditeşkilatlarında geleceğin siyaset adamlarının da yetiştiği bir ocak olacaktır.MTTB ile ilintili olduğunu düşündüğümüz Akıncılar teşkilatına daçalışmamızda yer verilmesi son dönem MTTB'sini anlamak açısından gerekligörülmüştür.Anahtar kavramlar; MTTB; Gençlik Hareketleri, slamcılık, PolitikBilinç, Değişim
1980 sonrasında Türkiye'de muhafazakar kimliğin gelişimi ve siyasal partiler
ÖZETFransız htilali sonrasında siyasal düşünceler tarihinde yer edinmeye başlayanmuhafazakarlık, Aydınlanma ve Fransız Devrimi'nin ortaya çıkardığı rasyoneldüşünce biçimi eksenindeki köklü değişim hamlelerine karşıt bir tutum almıştır.Edmund Burke'ün Fransız Devrimi'ne getirdiği eleştiriler, muhafazakar düşüncegeleneği açısından en temel referans noktasını oluşturmuştur. Üzerinde kesin birgörüş birliği sağlanamayan muhafazakarlık kavramı, süreç içerisinde Anglo-Amerikan muhafazakarlığı ve Kıta Avrupası muhafazakarlığı olma üzere iki anakoldan ilerlemiştir.Gelenek, aile, din, otorite, düzen, pratik bilgi gibi kavramlar muhafazakarlığın temelözelliklerini anlama açısından anahtar kelime işlevini görmektedir.Dergah Dergisi etrafında başlangıç evresini yaşayan Türk muhafazakarlığı, önceleriBergson felsefesinin etkisi altında kalmıştır. Türk muhafazakarlığı, cumhuriyetinkılapları ile gelen aşırılığı eleştirirken, rejimle çatışmamış, gelenek, tarih, din gibialanlarda kendi hassasiyetini kültürel muhafazakarlık zemininde savunmuştur. Çokpartili yaşama geçişle birlikte, siyasal muhafazakarlığın etkileri de ortaya çıkmıştır.Sosyo-ekonomik açıdan ilerlerken geleneğin, ahlaki ve manevi değerlerinkorunması gerektiği düşüncesi, Türk muhafazakarlığının en önemliözelliklerindendir. Türkiye'de muhafazakarlığın toplumsal tabanı 1980 sonrasının içpolitik ortamı ve dış etkiler ışığında genişlemiştir.Türkiye'de siyasal muhafazakarlığın gerçek adresi merkez sağ partilerdir ancakmuhafazakarlık merkez sağ partilerde açık ideolojik tutum haline getirilmemiştir.Anavatan Partisi, farklı ideolojik eğilimleri tek potada eritmeye çalışırken, bueğilimleri genellikle muhafazakarlık ortak paydasında birleştirmiştir. Doğrul YolPartisi, Demokrat Parti-Adalet Partisi geleneğinin muhafazakar hassasiyetinikorumuş ancak muhafazakar damar Anavatan Partisi kadar belirgin olmamıştır.Adalet ve Kalkınma Partisi ise, muhafazakarlık kavramını ilk defa sistematik olarakparti kimliği haline getirmeye çalışması sebebiyle muhafazakarlık açısından biradım ileriye gitmiştir fakat ideolojik kimliğini parti dışı çevrelere kabul ettirmeaçısından yapısal sorunlarından tam olarak kurtulamamıştır.
Milli Mücadele döneminde Karadeniz bölgesinden Anadolu içlerine Rum göçü
Mondros Mütarekesi ardından Karadeniz Bölgesinde Rumların artan ayrılıkçıfaaliyetleri Pontus ülküsüne odaklanmıştı. Yunanistan ile sıcak savaş halinde bulunanTBMM Hükümeti, Anadolu'ya en önemli giriş kapılarından Karadeniz sahilleriningüvenliğini sağlamak; Yunan ordusunun Karadeniz'e bir çıkartma yapmasınıengellemek ve bu bölgede mevcut olan asayişsizliğe son vermek için tedbir almakonusunda zorunlu kaldı. Yunanistan ve İngiltere'den destek gören Pontusçufaaliyetlere son vermek ve bölgede güvenliği sağlamak için ortaya konulan çözüm sahilRumlarının daha güvenli yerlere yerleştirilmeleri idi.12 Haziran 1921 tarihinde Doğu Karadeniz mıntıkasında bulunan önce erkekler veilerleyen süreçte kadın v çocuklar nakle tabi tutulurlar. Uygulama sırasında yaşananolumsuzluklar beklenmeyen sonuçlara yol açar ve Samsun Yunan donanmasının veRum Çetelerinin saldırısına açık hale gelir. Üstelik kadın ve çocuklar da dağakaçmışlardır. Ortodoks Patrikhanesi'nin ve Pontusçuların propagandası dolayısıylaAvrupalı devletlerden gelen notalar Türk yönetimini dış politikada zor durumdabırakmaya başlamıştı.Yaşanan olumsuzluklar ve gelen tepkiler nedeniyle beş ay sonra 21 Kasım 1921'deyine TBMM'nin kararı ile son bulur. Nakiller yoluyla yaklaşık yirmi beş bin Rum dahilesevk edilmiştir. Yunan kuvvetlerinin Büyük Taarruz sonrasından yenilip geri çekilmesibinlerce Rum'u göç etmek zorunda bırakmıştır. Anadolu'da kalmaya devam eden diğerRumlar ise Mübadele Sözleşmesiyle 1924 yılında Yunanistan'a giderler.Anahtar Kelimeler 1) Tehcir 2) Rum 3) Ortodoks Patrikhanesi 4) Pontus
Manisa Halkevi'nin çalışmaları ve dergileri
YOK
Kıbrıs Barış Harekâtı ve Iğdırlı Kıbrıs gazileri
Kıbrıs Meselesi, Osmanlı Devleti'nden başlayarak günümüze kadar süren uzun süreli bir meseledir. Osmanlı Devleti'nin Akdeniz ticaretine ve siyasetine yön verdiği egemenlik sahasıdır. 1878 yılında İngiltere'ye bir antlaşma gereği bırakılmış ise de daha sonra alınamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda İngiliz sömürgesi durumunda bulunan Kıbrıs Adası'nda Rum nüfusunun Kıbrıs Türkleri üzerinde bir egemenlik oluşturma girişimi, Türkiye'nin soydaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak amacı ile buradaki olaylara müdahil olmasına neden olmuştur. Söz konusu müdahillik durumu, 1950- 1974 yılları arasında bazı dönemler askeri güç gösterisi olarak görülmüş olsa da çoğunlukla uluslararası görüşmeler ile sağlanmaya çalışılmıştır. Ancak Yunanistan ve Kıbrıs Rum hükümetinin Rum temsilcilerinin ENOSİS isteklerinden vazgeçmemeleri ve bu fikir uğruna Kıbrıs Türkleri üzerinde sürdürdükleri tedhiş ve mezalim politikaları Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmasına neden olmuştur. Kıbrıs Türklerinin Türkiye'den yardım alamamış olmaları durumunda Rumların ENOSİS fikri hayata geçebilir ve Kıbrıs Türkleri Kıbrıs'tan tamamen atılabilirdi. Bu nedenle Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıs Türk'ünün de bir anlamda adada var olmasını ve hayatını idame ettirmesini sağlamıştır denilebilir. Bu kapsamda, Kıbrıs Barış Harekâtı ve Iğdırlı Kıbrıs Gazileri adlı çalışmanın amacı Kıbrıs Barış Harekâtı'nın gerçekleşmesine kadar geçen süreçte Kıbrıs Türklerinin yaşadıkları genel durumu irdelemek, çıkarmaya gerekçe olarak gösterilen olayların bir düzen içerisinde sunulması ile çıkarmanın sebeplerini anlamayı kolaylaştırmaktır. Çalışmanın hedefi, Kıbrıs Meselesinin Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin uluslararası alanda hak ve hukuk mücadelesini ve çıkarmanın başlama ve gelişme aşamalarını irdelemektir. Kıbrıs Barış Harekâtı'na katılan Iğdırlı Kıbrıs gazilerinin yaşadıkları anılar ışığında çıkarmayı yaşayanların gözü ile harekâtı anlamaya yardımcı olmaktır. Bu çalışma hazırlanırken, arşiv belgelerinden, yerel ve ulusal gazetelerden, telif eserlerden faydalanılmış, Iğdır Kore ve Kıbrıs Gazileri Derneği aracılığı ile 20 Iğdırlı Kıbrıs gazisi ile görüşmeler gerçekleştirilmiş ve bu görüşmeler kayıt altına alınmıştır. Son olarak bu tez, nitel bir çalışma olup; yapılan çalışmada veriler doküman analizi tekniği kullanılmak suretiyle elde edilmiştir.
M.N. De Giers'in İstanbul büyükelçiliği ve Osmanlı-Rus ilişkileri (1912-1914)
Mikhail Nikolayeviç von Giers, Osmanlı Devleti'nin son döneminde görev yapmış, özellikle Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı öncesinde Rus dış politikasının İstanbul'daki temsilini yürüten önemli bir devlet adamıdır. Osmanlı-Rus ilişkilerinde kritik gelişmelerin yaşandığı 1912-1914 döneminde İstanbul'da Rus büyükelçiliği görevini sürdüren Giers, hem imparatorluklar arası rekabetin hem de bölgesel gerilimlerin merkezinde yer almıştır. 1856 yılında dünyaya gelen De Giers, diplomatik kariyerine genç yaşta başlamış, başta Avrupa başkentleri olmak üzere birçok önemli merkezde görev alarak deneyim kazanmıştır. 1875-1877 yılları arasında St. Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yükseköğrenimini sürdürmüş; 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın başlaması üzerine eğitimini yarıda bırakarak askerlik görevini yerine getirmiştir. Bu savaşta gösterdiği hizmetleri nedeniyle 4. Dereceden Aziz George Nişanı ile taltif edilmiştir. 1878'de askerlikten ayrılan Giers, aynı yıl Dışişleri Bakanlığı bünyesine dâhil olarak diplomatik kariyerine başlamış; Ragusa, Zadar ve Belgrad gibi çeşitli Avrupa şehirlerinde konsolosluk ve maslahatgüzar görevlerinde bulunmuştur. 1883 yılında İstanbul'daki Rus Elçiliği'ne ikinci kâtip olarak atanmış, ardından İran ve Bavyera'da diplomatik görevlerde bulunmuş, 1895-1898 yılları arasında Brezilya ve Arjantin'de elçilik yapmıştır. Latin Amerika'da bulunduğu dönemde Ortodoks cemaatine yönelik kültürel faaliyetlerde de bulunmuş, Buenos Aires'te bir Rus kilisesinin inşasını desteklemiştir. 1898'de Çin'e, 1901'de Bavyera'ya ve 1902'de Romanya'ya büyükelçi olarak atanan Giers, nihayetinde Mart 1912'de Osmanlı İmparatorluğu nezdinde Rusya'nın İstanbul Büyükelçisi olarak görevlendirilmiştir. 1912-1914 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda görev yaptığı dönemde özellikle Balkan Savaşları sürecinde Osmanlı topraklarında bulunan Hristiyan unsurların korunmasına yönelik Rus politikasını temsil etmiş ve Ermeni Islahatı gibi hassas meselelerde doğrudan rol almıştır. 1.Dünya Savaşı'na giriş sürecinde izlediği politika ile dikkat çekmiştir. Bu çalışmada De Giers'in 1912-1914 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki diplomatik faaliyetleri ve bu faaliyetlerin Osmanlı-Rus ilişkilerine etkileri incelenmektedir.
Halil Nimetullah Öztürk'ün eserleri çerçevesinde İslam ve modernite
İslam ve modernite arasındaki etkileşimin tarihsel ve sosyolojik koordinatları üzerinden yapılacak bir analiz; modernleşme olgusunun yalnızca Batı-merkezli lineer bir tarihsel sürecin epi fenomeni olmadığını tescil etmektedir. Modernitenin kökenleri her ne kadar Aydınlanma, Rönesans ve bilimsel devrim gibi Avrupa-merkezli makro-tarihsel gelişmelerle ilişkilendirilse de; bu süreç, tek yönlü bir kültürel tekâmülün ötesinde bir mahiyet arz eder. Aksine modernite; muhtelif coğrafyaların, medeniyetlerin ve dinî geleneklerin müsademe ve mukabeleleri neticesinde; bilgi, iktidar ve tasavvur biçimlerinin karşılıklı dönüşümüyle kristalleşmiş çok katmanlı bir yapıdır. Bu bağlamda modernite, yalnızca Batı entelektüel mirasının monolitik bir ürünü değil, küresel ölçekteki tarihsel karşılaşmaların doğurduğu çok boyutlu bir transformasyon dinamiği olarak okunmalıdır. Modernite; toplumsal kurumların yapısal dönüşümünü, öznenin bireyselleşme sürecini ve dinî söylemlerin yeni paradigmalar eşliğinde müzakere edilmesini kaçınılmaz kılmıştır. Bu dönüşümün merkezinde konumlanan İslam dünyası, 19. yüzyıldan itibaren ivme kazanan modernleşme dalgaları karşısında kurumsal ve entelektüel düzlemde sofistike adaptasyon stratejileri geliştirmiştir. Söz konusu süreç; geleneksel otorite formlarının sorunsallaştırılmasına, dinî ilimlerin metodolojik bir revizyona tabi tutulmasına ve toplumsal nizamın yeni parametrelerle yeniden inşasına zemin hazırlamıştır. İslam ve modernite ilişkisi literatürde sıklıkla bir "çatışma" veya "ontolojik uyumsuzluk" dikotomisi (ikiliği) üzerinden kurgulansa da; derinlikli bir analiz, bu etkileşimin dikkate değer uzlaşı alanları ve hibrit (melez) formlar ihtiva ettiğini göstermektedir. Bu doğrultuda Müslüman toplumlar, radikal bir reddiye ile koşulsuz bir asimilasyon arasında salınan geniş bir yelpazede "üçüncü yollar" ve ara konumlar inşa etmişlerdir. Tecdid hareketleri, içtihat mekanizmasının işlevselleştirilmesi ve eğitimsel reformlar, bu çok boyutlu etkileşimin en somut ampirik tezahürleridir. Bu çalışma, söz konusu modernite-İslam gerilimini Halil Nimetullah Öztürk'ün düşünce dünyası ekseninde analitik bir kadraja almaktadır. Öztürk'ün modernleşme, İslam düşüncesinin ihyası ve sosyokültürel transformasyon üzerine kurguladığı perspektif; bu ilişkinin barındırdığı girift boyutları sistematik bir çerçevede inceleme olanağı sunmaktadır. Bu doğrultuda çalışmada; dinî söylemin evrimi, modern eğitim ve hukuk mekanizmalarının kurumsal etkisi, geleneksel otorite biçimlerine yöneltilen epistemolojik eleştiriler ve bireysel dindarlık pratiklerindeki semantik değişimler, Öztürk'ün vizyonu rehberliğinde titizlikle mercek altına alınmıştır.
İstanbul basınına göre Osmanlı'nın iç borçlanması (1918)
Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'nın müttefiki olarak Almanya'nın yanında savaşa giren Osmanlı Devleti, savaşın başında savaş masraflarını karşılamak için bir dizi malî tedbirler almıştır. Savaşın beklenenden uzun sürmesi ve savaş masraflarının gün geçtikçe artması üzerine alınan bu tedbirler yetersiz kalmıştır. Savaş yıllarında devletin gelir-gider dengesi de bozulmuş ve devlet bütçesi açık vermeye başlamıştır. Harbiye Nezareti'nin harcamaları bir önceki yıllara oranla artarak yükselmiştir. Bu durum karşısında Osmanlı Devleti, savaşan diğer devletler gibi savaş masraflarını emisyonla karşılama yoluna gitmiştir. Osmanlı Devleti, Avusturya ve özellikle Almanya'dan aldığı borç paralarla kâğıt para basarak piyasaya sürmüştür. Fakat bir süre sonra Almanya hükümeti, Osmanlı Devleti'nde kâğıt paranın artık bir doyum noktasına geldiğini söyleyerek altın karşılıklı hazine bonosu vererek borç sözleşmesi imzalamaya yanaşmamıştır. Almanya, Osmanlı hükümetine memleket dâhilinde finansman imkânlarının araştırılmasını önermiştir. Osmanlı hükümeti, savaş yıllarında başarısızlıkla sonuçlanacak bir iç borçlanmanın içeride ve dışarıda meydana getireceği güvensizlikten çekinmiştir. Fakat Almanya'nın kati tutumu karşısında Osmanlı Devleti, iç borçlanma yapma kararı almıştır. Bu kararı almada etkili olan diğer bir husus ise Maliye Nazırı Cavit Bey'in malî işlerde devletle halk arasındaki güven hissini tekrar sağlama arzusudur. Böylece Osmanlı Devleti ilk kez iç borçlanma yapma kararı alarak, savaş masraflarını karşılamak için halka müracaat etmiştir. İç borçlanma % 5 faizli olacak ve faizler senede iki defa peşin olarak altınla ödenecektir.İç borçlanma teşebbüsünün başarıyla sonuçlanması için büyük bir çaba harcanmıştır. Dönemin gazeteleri olan Ati, İkdam, Sabah, Tanin, Tasvir-i Efkâr ve Vakit gazeteleri borçlanma teşebbüsünü çok yakından takip ederek, borçlanmayla ilgili makale ve haberleri çoğunlukla ilk sayfalarından okuyucularına duyurmuşlardır. Dönemin ünlü hatipleri de çeşitli yerlerde iç borçlanmayla ilgili konferanslar vermişlerdir. Halkı, borçlanmaya yazılmaya teşvikte bulunan marşlar, şiirler yazılmış, şarkılar bestelenmiş ve karikatürler çizilmiştir. Sultan Mehmet Reşat'ın iç borçlanmayla ilgili hatt-ı hümayunu gazetelerin ilk sayfasında yayınlanarak halkın borçlanmaya iştiraki sağlanmaya çalışılmıştır.Savaşın hala devam ediyor olmasına ve kayıt için İstanbul'a bir ay, vilayetlere iki ay gibi kısa bir süre tanınmış olmasına rağmen bütçe açığının kapatılması için gerekli olan miktar toplanamasa da elde edilen bulgulardan iç borçlanma teşebbüsünün kısmen de olsa başarıyla sonuçlandığı görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Osmanlı İç Borçlanması, Devlet Borçlanması, Basında Borçlanma. Tahvil.
Milli Mücadele yıllarında kadın ve aile (1920-1922)
Osmanlı Devleti'nin son yılları olan Milli Mücadele yıllarında meydana gelen önemli siyasal ve sosyal değişikliklerin etkilediği kurumlardan biri ?aile?dir. Tanzimat sürecinden başlayarak kadın ve aile üzerinde etkisini göstermeye başlayan yapısal değişimler Mütareke döneminde farklı bir boyut kazandı. Özellikle değişimlerin merkezi ve ilk uygulanma yeri olan İstanbul'da yaşanan sosyal ve siyasal olaylar bireyi, dolayısıyla aileyi temelden değiştirecek etkiler yapmıştır. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla başlayan süreçte İşgal Devletleri'nin politikaları, İstanbul'a Anadolu'dan, Balkanlar'dan ve özellikle Rusya'dan gelen göçmen grupların etkisi, yoksulluk, ahlaki çöküntü, salgın hastalıklar, yangınlar gibi yaşam koşullarını zorlayan etkilerle birlikte Mütareke yılları İstanbul'u, bir sefalet şehri görüntüsüne büründü. Bu şartlar altında toplumun temel yapı taşı olan ailenin etkilenmemesi kaçınılmazdır.Aile kurumunda Tanzimat ve Meşrutiyet sürecinde yaşanmaya başlayan değişim, zamanın getirdiği asrileşme sonucu belli bir kesimi etkileyen bir olgu iken Mütareke sürecindeki değişim şartların zorlaması sonucuyla toplum genelini etkileyen bir durum olarak gözükür. Ailenin ana unsuru olan kadın toplum içinde daha fazla yer almaya, kendisinden sakınılan hak ve özgürlüklerini istemeye başlayacaktır ki bu taleplerin oluşmasında, önceki dönemlerde başlayan fikri gelişmelere ek olarak İşgal kuvvetleriyle birlikte İstanbul'da yaşamaya başlayan yabancı kadınların da etkisi olacaktır. Onların yaşayışından etkilenen Türk hanımları alafrangalaşmak olgusunu idrak etmeye çalışırken ve pek çok yanlışı da beraberinde yaparken aslında yeni aile tipine geçişin kaçınılmaz sıkıntılarını yaşıyorlardı. Bu dönüşüm Cumhuriyet Türkiye'sinin modern aile anlayışının temellerini oluşturacaktır.Ortaya çıkan yeni durum bu çalışmanın konusudur ve İkdam ve Tasvir-i Efkâr gazetelerinin 1920-1922 yıllarındaki kadın, aile ve toplum ile ilgili haberleri temel alınarak araştırma eserleri, hatıratlar ve dönem romanlarının da katkılarıyla ortaya konulmaya çalışılmıştır.
John F. Kennedy dönemi'nde Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye politikası (1961-1963)
Bu çalışma John F. Kennedy başkanlığındaki Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'ye bakışını ve Türkiye ile ilişkilerini incelemektedir. Kongre üyeliği itibarıyla dış yardımın gerekliliğine inanan Kennedy'nin iktidara geldiğinde mevcut bütçe açığı ile aralarında Türkiye'nin olduğu müttefiklere yapılan yardım arasında seçim yapmak zorunda kaldığını izah etmektedir. ABD nezdinde Sovyet tehdidinin şekil değiştirerek Avrupa'daki müttefiklerine Sovyet blokunun doğrudan askerî taarruzu tehlikesi azalırken sızma tehlikesinin arttığı 1960'lı yıllarda Kennedy'nin askerî ve iktisadî yardım arasındaki dengeyi kurmakta zorlandığını ileri sürmektedir. Beyaz Saray'ın Türkiye'yi müttefikleri arasında tek bir sınıfa indirgeyememesinin Washington için Batılı ve Doğulu müttefikleriyle ilişkilerinde sorun yarattığı sonucuna varmaktadır. Geçtiği çalkantılı dönemde Ankara'nın nabzını yakından tutan Washington'un, rejimin niteliğinden bağımsız olarak ülkenin Batı ittifakında kalacağına emin olduğu kanaatini yansıtmaktadır. İdarenin Kıbrıs meselesinde selefi olan yönetimlerden daha alakadar bir tutum takınmayı kararlaştırdığını ortaya koymaktadır. Kennedy'nin 1961 Ocak'ı öncesinde ABD siyaseti nezdinde şüpheli görülen orta menzilli balistik füzelerin Türkiye'ye konuşlandırılmasından, süreç başlamış olmasına rağmen, vazgeçmeyi düşündüğü fakat siyasi endişelerden dolayı geri adım attığını öne sürmektedir. Buna bağlı olarak Küba Füze Krizi esnasında söz konusu füzeler tekrar gündeme geldiğinde kaldırılması gerektiği kararını almakta zorlanılmadığı sonucuna varmaktadır.
Yunanistan'ın Kıbrıs'ta genişleme politikasının Türkiye'ye etkileri (1931- 1974)
Bu çalışmada, 1931-1974 yılları arasında Yunanistan'ın Kıbrıs'taki yayılmacı politikası ve Türkiye'ye etkileri ele alınmıştır. Tezde Kıbrıs meselesi, Yunanistan'ın Megali İdea fikri çerçevesinde Ada'ya müdahalesi, İngiliz dönemi, Ada'nın bağımsızlığı, Türkiye'nin taraf olması, Cunta yönetiminin adaya müdahalesi ve 1974 Harekatı olmak üzere 1931 isyanından 1974 Barış Harekatı'na kadar geçen sürede adanın siyasi tarihi konu alınmıştır. Tez, üç kısımda incelenmekte olup Kıbrıs sorununu, hem Yunanistan dış politikası hem de Kıbrıs'taki Rum topluluğu yönüyle çok boyutlu olarak incelemektedir.
Birinci dünya savaşı biterken Türk basınında Türkiye-Almanya ilişkileri: İkdam, Sabah, Tanin gazeteleri, ekim-aralık 1918
Birinci Dünya Savaşı'nın 1918 yılının yaz aylarında İtilaf Devletleri'nin galibiyetiyle neticeleneceği anlaşılmıştı. Osmanlı Devleti mağluplar safında yer alıyordu. Kamuoyu bir an evvel ateşkes ve barış istiyordu. Bulgaristan'ın savaştan çekilmesiyle birlikte barış zorunluluk halini almıştı. Dönemin gazetelerinin tamamı barıştan yanaydı. Temel tartışma barışın niteliği ve maliyeti üzerineydi. Basın evvela ortak hareket etmenin maliyeti düşüreceğini düşünerek Almanya ve diğer müttefiklerle birlikte müşterek barış seçeneğini destekledi. Fakat özellikle Almanya kaynaklı sorunların barışı geciktirdiği gerekçesiyle münferit barış seçeneğine yönelindi. Bu doğrultuda İngiltere ile Mondros Mütarekesi imzalandı ve Türkiye için savaş sona erdi. Aynı zamanda Almanya ile olan ilişkiler de bitirildi. Gazeteler bu süreci izlerken zaman zaman geriye doğru sorgulamalar yaptılar. En önemli tartışma konuları şunlardı: Osmanlı Devleti neden savaşa girdi ve neden Almanya'nın safında yer aldı? Bu savaşın suçlusu kim ya da kimler? Bu çalışmada 1918 yılının son çeyreğinde İkdam, Sabah ve Tanin gazeteleri üzerinden Türkiye-Almanya ilişkilerinin izlediği seyir ele alınmakta ve geriye dönük tartışmalar vasıtasıyla ilişkinin niteliğini tespit etmek amaçlanmaktadır. Aynı zamanda her üç gazetenin izlediği yayın politikasının seyrini takip ederek kamuoyunun eğilimi yakalanmaya çalışılmıştır.
Halide Edip Adıvar'ın hayatı ve siyasi kişiliği
Halide Edip Adıvar, Meşrutiyet'in ilanı, Osmanlı Devleti'nin son dönemleri, Milli Mücadele, Cumhuriyet'in kuruluşu ve çok partili hayata geçiş gibi Türk tarihinin son derece önemli dönemlerine şahitlik etmiş ve bu süreçte görev üstlenmiş çok cepheli bir aydındır. Kadının hiçbir siyasi ve sosyal hakkının olmadığı dönemlerde dahi eylem sahasında olan cesur bir karakterdir. Aynı zamanda edebi, askeri, siyasi pek çok alanda faaliyet göstermiş birisisidir. Halide Edip'in edebiyatçı kimliğinin yanında göz ardı edilmiş fikri bir yönü de vardır. Bu çalışmada Halide Edip Adıvar'ın Türk demokrasisi hakkındaki fikirleri ve aktif siyasete atıldığı Demokrat Parti dönemi vekilliği bütünsel olarak sunduğumuz biyografisi üzerinden verilecektir. Bu çalışmanın temel amacı Halide Edip Adıvar'ın hayatı ve siyasi kişiliğini ortaya koymak, aktif siyasetteki faaliyetlerine yer vermektir. Çalışmanın ilk bölümünde Halide Edip Adıvar'ın Milli Mücadele öncesindeki yaşamı, ikinci bölümünde Milli Mücadele dönemindeki faaliyetleri, üçüncü bölümünde Milli Mücadele sonrasındaki faaliyetleri, dördüncü bölümde ise Demokrat Parti dönemi milletvekilliği ve Türk demokrasisine bakışı üzerinde durularak Türk siyasi hayatındaki yeri verilmeye çalışılmıştır.
Tek parti döneminde Giresun valileri (1923-1950)
Giresun'un 1923-1950 yılları arasında görev yapan mülki idare amirlerini konu alan bu tezde bölgenin idari tarihine yönelik ayrıntılı inceleme sunmak amaçlanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla beraber Osmanlı Dönemindeki bürokratik yapı yeni rejime miras olarak kalmıştır. Cumhuriyetle beraber yönetim biçimi ve kurumlar değişse de özünü korumuştur. Vali, vilayetin yöneticisi olarak sürekli önemli bir konumda olmuştur. Devlet başkanının illerdeki temsilcisi olması nedeniyle devlet ve millet arasında köprü vazifesi görmüştür. Tezde Giresun'un il olmasından sonra valilik kurumu ve Giresun'da görev yapan valilerin 1923-1950 yıllarındaki faaliyetleri konu edinilmiştir. 1923-1950 yıllarında Giresun'da görev yapan valilerin biyografilerine yer verilmiş, valilerin imar, eğitim, ekonomi, sanat, ulaşım, tarım, hayvancılık ve sağlık 11 kente olan katkıları ele alınmıştır. Bu tarihlerde görev yapan valilerin, şehrin kalkınması için canla başla çalıştıkları, tüm ülke genelinde olduğu gibi cumhuriyet rejimine yakışır bir Giresun meydana getirmek için yoğun gayret gösterdikleri gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Mülki İdare, Vali, Cumhuriyet Dönemi, Giresun Vilayeti, Modernleşme.
Zıtların birlikteliği: CHP-MSP koalisyonu (26 ocak-17 kasım 1974)
14 Ekim 1973 tarihinde gerçekleşen seçimlerde hiçbir parti tek başına iktidarı elde edebilecek çoğunluğa ulaşamadı. Bu durum, Türkiye'de yeni koalisyon hükümetlerinin ortaya çıkmasına zemin sağladı. Türkiye 1974 yılına, hükümetsiz ve partilerin uzlaşmaz tutumunun fazlasıyla sürdüğü bir ortamda girmişti. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile Adalet Partisinin (AP) hükümet kuramaması sağ-sol çatışmalarını iyice keskinleştirirken ülkedeki siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlar da giderek artmıştı. Silahlı kuvvetlerin komuta kademesinin genel eğilimi, Türkiye'de kuvvetli bir CHP-AP ya da Milli Koalisyon Hükümetinin oluşumu yönünde iken partilerden gelen farklı yaklaşımlar ve hükümetin kurulmaması nedeniyle seçimlerden sonra 3.5 aylık bir hükümet buhranı yaşanmaktaydı. Herhangi bir hükümetin kurulmaması ve bu süreçte yaşanan gecikme ülkede işleri daha da güçleştirmiş ve bu durum CHP ile Milli Selamet Partisi (MSP) arasında bir yakınlaşmaya neden olmaktaydı. Bu tezin amacı, iki farklı siyasi görüşe ve toplumsal desteğe sahip olan CHP ve MSP'nin taban tabana zıt ideolojik görüşlere sahip olmalarına rağmen, 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimler sonucunda bir araya gelmesi bir dayatma mıydı yoksa Türkiye'nin geçirdiği demokratik bir sürecin uzantısı mıydı sorusuna yanıt aramaktadır. Bu amaçla çalışmada, 26 Ocak-17 Kasım 1974 tarihleri arasında görev yapan CHP-MSP koalisyon hükümetinin kuruluş süreci, toplum ve ülke yararına gerçekleştirilen iç ve dış gelişmeler, birincil kaynaklar, telif ve tetkik eserler ile ayrıca yüz yüze yapılan görüşme yöntemiyle elde edilen belgeler ve verilerin tetkik edilmesi suretiyle sunulmuştur. CHP-MSP koalisyon hükümeti, 1973 seçimlerinden sonra ülkede hâkim olan genel siyasi atmosfer ve toplumsal koşullara bağlı olarak bir zorunluluk neticesinde kurulmuştur. CHP ile MSP'nin oluşturduğu koalisyonun bağlarını koparan olaylar, farklı siyasi ve sosyal konularda hem fikir olamamanın yanı sıra Bülent Ecevit'in Kıbrıs Harekâtının başarısını CHP'nin lehine oya dönüştürme eğiliminin ortaya çıkmasından kaynaklamaktadır. Bülent Ecevit'in, CHP-MSP koalisyon hükümeti döneminde Necmettin Erbakan ile yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle koalisyonu sonlandırmış olması CHP-MSP koalisyon hükümetinin kısa ömürlü olmasına neden olmuştur.
Türkiye'nin iktisadi görünümü (1939-1945)
İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile birlikte savaşta rolü olmayan Türkiye, savaşın getirmiş olduğu ekonomik buhrandan olumsuz etkilenmiştir. Özellikle savaş, tarım ekonomisi üzerinde olumsuz etkilere sebebiyet vermiştir. Bu dönemde ülkede başlatılmış olan Askeri Seferberlik sebebiyle tarımla uğraşan kesimin askere alınması hububat ürünlerinin üretimini durma noktasına getirmiştir. Bu durum, halkın ana gıda maddesi olan buğdayın üretiminde aksaklıklara sebep olurken, ülkede ekmek tüketimini de sınırlandırmıştır. Ülkede yaşanan bu buhran dönemi hububat ürünleri üzerinde fiyat artışlarına ve halkın ürünleri stoklamasına yol açmıştır. Hükümet, yaşanan olumsuzluklara karşı birtakım önlemler almıştır. Alınan önlemler, savaş süreci boyunca yaşanan olumsuzluklara karşı kalıcı çözüm getirememiştir. Yapmış olduğum çalışmamda savaşın hububat ekonomisi üzerindeki olumsuz etkisinden, iktidara gelen hükümetlerin tarım ekonomisi üzerinden yapmış oldukları tarım politikalarından ayrıca tarım ekonomisini iyileştirmek adına kurulan kuruluşlardan ayrıntılı olarak bahsettim. Anahtar kelimeler: İkinci Dünya Savaşı, Hububat Ekonomisi, Toprak Mahsulleri Vergisi, Hububat Ürünlerindeki Fiyat Artışları, Buğday ve Ekmek Karnesi
Türk-ABD ilişkilerinde washington büyükelçileri (1927-1960)
Bu tez ,1927 -1960 yılları arasında Washington'a gönderilmiş olan Türk Büyükelçilerinin Türkiye-ABD ilişkilerinde üstlendiği rollerini konu edinmektedir.Washington'da bu tarihler aralığında biri maslahatgüzar olmak üzere toplam sekiz Türk diplomatı görev yapmıştır. Washington yönetimi ise Türkiye'ye toplam on Büyükelçi göndermiştir.Türkiye'nin ilk Washington Büyükelçisi olan Ahmet Muhtar Bey'in Washington'a gidişi çok olaylı olmuş hatta Muhtar Bey ilk Amerikan Büyükelçisi olan Joseph Grew'den daha sonra Washington'a gitmek zorunda kalmıştır.Muhtar Bey'i Washington'a istemeyenler gazete ,dergi ve diğer yollarla yaptıkları kara propagandalarla Türkiye'yi ve özellikle Mustafa Kemal Atatürk'ü doğrudan hedef almışlardır. Gerek Washington yönetiminin gereksede Türk hükümetinin çabaları sonucu Muhtar Bey Washington'a gidebilmiş ve yedi yıl sürecek olan Büyükelçilik görevine başlamıştır. Muhtar Bey'den sonra Büyükelçi olan Mehmet Münir Ertegün ,1927-1960 yılları arasında Washington'da en uzun süre görev yapan Büyükelçi olmuştur.Onun Büyükelçiliğinde İkinci Dünya Savaşı yaşanmıştır.Ertegün,İkinci Dünya Harbinde tarafsız kalan Türkiye'nin politikalarının Washington'daki temsilcisi olmuştur.Ertegün,Washington'da görev yaptığı süre içinde Amerikalıların en sevdiği Türk Büyükelçisi olmayı başarmıştır.1944'de vefat ettikten sonra mezarı 1946'da Missouri zırhlısı ile Türkiye'ye getirilmiştir.Ertegün'ün vefatından sonra yerine maslahatgüzar olarak Orhan Halit Erol bakmıştır.Erol,kendisine verilen yetki ile 1945'in Şubatında Birleşmiş Milletler Bildirisini Türkiye adına imzalamıştır. Bu bildiri ,Birleşmiş Milletler Teşkilatınınn bir nevi temeli sayılmaktadır.Erol'dan sonra Washington Büyükelçiliğine Mart 1945'de Hüseyin Ragıp Baydur getirilmiştir.Türk diplomasisinin en yetkin isimlerinden olan Baydur Washington Büyükelçiliği sırasında Türkiye'nin dış meseleleriyle ilgili konularda oldukça önemli roller oynamıştır.Birleşmiş Milletler Antlaşmasını Türkiye adına imzalayan isimlerden biri Hüseyin Ragıp Bey'dir. Baydur'dan sonra Washington Büyükelçiliğine 1948'de Feridun Cemal Erkin atanmıştır. Erkin'in Büyükelçiliği dönemindeki en önemli olaylardan biri de Kore Savaşıdır.Erkin, Türkiye'nin Kore Savaşı ile ilgili kararlarının kendisine düşen kısımlarını ustalıkla halletmiştir. Erkin'den sonra Washington Büyükelçiliğine 1955'de Ali Haydar Görk atanmıştır.Onun döneminde ABD ile bazı antlaşmalar imzalanmış ve bu antlaşmalardan bazılarına Türkiye adına Büyükelçi Görk imzalamıştır.Görk'ten sonra Washington Büyükelçiliğine 1957'de Suat Hayri Ürgüplü atanmıştır.Ürgüplü'de tıpkı Ali Haydar Bey gibi Türkiye ile ABD arasındaki bazı antlaşmaları Türkiye adına imzalamıştır.Ürgüplü'nün Büyükelçiliği 1960'da sona ermiş yerine Melih Esenbel atanmıştır.Melih Bey'in Büyükelçiliği 27 Mayıs 1960'da Türkiye'de meydana gelen İhtilal sebebiyle aynı yıl içinde sona ermiş ve kendisi Türkiye'ye çağrılmıştır. Anahtar Kelimeler : Türkiye , ABD , Ankara, Washington , Washington Türk Büyükelçileri, Ahmet Muhtar Mollaoğlu, Mehmet Münir Ertegün, Orhan Halit Erol, Hüseyin Ragıp Baydur, Feridun Cemal Erkin, Ali Haydar Görk, Suat Hayri Ürgüplü, Melih Rauf Esenbel
Mustafa Vasfi Süsoy ve meclis faaliyetleri
1876 yılında Tokat'ta doğan ve 1934 yılında 58 yıl süren ömrünü tamamlayan Mustafa Vasfi Süsoy, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağıldığı ve yeni bir devletin kurulduğu, Türk milleti için çok karışık ve büyük bir imtihan içeren bu dönemde tüm bu hadisatın içerisinde bir asker ve siyasetçi olarak yer almıştır. Balkan Savaşlarıyla başlayan ve Birinci Dünya Savaşı ile devam edip Milli Mücadelenin kazanılması ve yeni devletin kurulması ile son bulan yaklaşık 15 yıllık dönem üzerine Türk akademi dünyasında yüzlerce eser yazılmıştır. Bu eserler içerisinde, dönemin önemli isimlerinin hayatını anlatan eser ve çalışmalar önemli bir yekûnu oluşturur. Ancak söz konusu "fırtınalı" yıllarda sürecin kahramanları diyeceğimiz isimlerin dışında vatan ve millet sevgisine dayanan fedakârlıklarıyla millet ve devlet hayatının devamına katkı sunan şahısları anlatan çalışma ve eserlerin sınırlı sayıda olduğunu söyleyebiliriz. Balkan Savaşlarına, Çanakkale Müdafaası'na, Birinci Dünya Savaşı'na ve son olarak Milli Mücadele'ye katılan ve bu savaş ve fedakârlık dolu yılları kendi sözleriyle "…Bendeniz 28 sene memleketime gitmeyerek bu millete hizmet ettim. Memleketime hiç uğramamak şartiyle Harbi Umuminin nihayetine kadar Paşa Hazretleri ile beraber bulundum. Paşa Hazretlerinin maiyetinde olarak üç yüz otuz beş senesi ihtidalarında Anadolu'ya geldim. O tarihten beri mücadele-i milliyenin nâçiz bir ferdi olarak birinci devre-i intiha biyede mebus olduğum gibi elyevmde mebus bulunuyorum." şeklinde anlatan, 31 Mart Vakası nedeniyle İstanbul'a gelen Harekat Ordusu'nda tanıştığı Mustafa Kemal Paşa'nın Birinci Dünya Savaşı'nda 7. Kolordu Komutanlığı'na atanmasından sonraki bütün komutanlık dönemlerinde Paşa'nın karargah komutanı olarak yer alan ve Milli Mücadele'nin başlangıç kıvılcımı diyebileceğimiz Bandırma Vapuru'nda başlayan yolculukta Mustafa Kemal Paşa'yı yalnız bırakmayıp Meclis yıllarında da ona olan yakınlığını siyasi yönden devam ettiren Mustafa Vasfi Bey, yukarıda bahsi geçen "bilinmeyen kahramanlar" dan yalnızca biridir. Öyle ki Vasfi Bey, tüm milletin kaderini belirleyen bu yıllarda hemen bütün savaşlarda asker olarak bulunmuş, Milli Mücadele'yi kazanan ve yeni devleti kuran "muzaffer" Meclis'te de uzun yıllar milletvekilliği yapmıştır. Çalışmamızın temel amacı, Milli Mücadele'nin herkes tarafından bilinmeyen şahıslarından vatansever bir asker ve siyasetçiyi, Mustafa Vasfi Süsoy'u anlatmak ve daha önce yapılan sınırlı sayıdaki çalışmalara naçizane bir yenisini eklemektir. Bu doğrultuda yapılan kaynak taramasında maalesef yeterince kaynağa ulaşılamamıştır. Şöyle ki Mustafa Vasfi Bey'in yazmış olduğu bir hatıratı veya kendisinin hayatına ilişkin yazılmış bir eser ya da yapılmış bir çalışma yoktur. Vasfi Bey'in asker olması nedeniyle askerlik hayatına ilişkin kayıtlar için Genelkurmay Başkanlığı'na yapılan başvuru, kayıt bulunamaması nedeniyle sonuçsuz kalmış, aynı şekilde milletvekilleri için tutulan sicil dosyasına (404 numaralı sicil dosyası) ulaşmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yapılan başvuru da sicillerin artık gizlilik kapsamına alındığı gerekçesiyle reddedilmiş ancak daha önce yazılan bir başka eserde kullanıldığı ölçüde bu sicil evrakından yararlanılmıştır. Çalışmamızın birinci bölümünde Mustafa Vasfi Süsoy'un aile ve askerlik hayatından, milletvekili seçilme sürecinden ve Mustafa Kemal Atatürk ile olan yakınlığından bahsedilmiştir. Mustafa Vasfi Beyin hayatı, olayların tam içerisinde olması nedeniyle, Birinci Dünya Savaşı'yla başlayıp Cumhuriyet'in ilanıyla biten süreçle kronolojik olarak aynılık gösterir. İkinci bölümde TBMM'nin açılması ve Mustafa Vasfi Süsoy'un milletvekilliği sürecindeki faaliyetlerine ayrılmıştır. Ayrıca Tokat'ta ilk seçimlerim yapılışına değinilmiştir. Bu bölümde Mustafa Vasfi Süsoy'a ilişkin öznel yorumlar yapmamızda bize en önemli bilgileri sunan Meclis tutanakları kullanılmakta ve genel hatlar itibariyle bir Mustafa Vasfi Süsoy profili çizilmeye çalışılmıştır.
Tarihi bir çarşıda süreklilik, değişim ve kayıt dışılık: 2020'lerde Kapalıçarşı
This thesis focuses on informal economic activities and their underlying dynamics through the experiences of economic actors in the Grand Bazaar. It examines the various forms of informal income generation in this traditional bazaar, the processes by which transitions from informal to formal structures occur, and the perspectives of numerous actors from different occupational groups regarding informality. The thesis aims to elucidate the complex structure of economic activities in the Grand Bazaar by first defining, and then analyzing them - drawing particularly on the literature surrounding the informal economy and its conceptual frameworks. The fieldwork is based on 21 in-depth interviews conducted between 2024 and 2025. Ultimately, the thesis seeks to explore the informal labor force as it diversifies within the unique economic and cultural context of the Grand Bazaar, focusing on the bazaar's economic actors, and thereby contributing to the enrichment of academic literature in this field.
Pozitivist düşüncenin Kemalizm'deki yeri ve karakteri: Eskişehir Şeker Fabrikası örneği üzerinden bir değerlendirme
In this thesis, the relationship between Kemalism, the founding movement of the Republic of Turkey, and the positivist thought that is prevalent in its discourses is questioned. What is expressed here with Kemalism is the mental world of its founder Atatürk and its reflection. The evaluation in this study, unlike many studies in the field, is made by focusing on actions and positioning discourses as complementary elements. In this sense, the example chosen is the actions around the Eskişehir Sugar Factory, which was seriously valued by the government and had contact with many areas of life in the 1930s, the period when Kemalism could realize its ideals relatively most freely. The main test of the evaluation is to evaluate the structure of Kemalism's relationship with positivism on the axis of establishing an organic or pragmatic bond. Thus, Kemalism, a political movement that managed to come to power, is questioned by focusing on its actions, as it should be. Discourses are not excluded but take their place in the evaluation as a complementary element. Thus, discourses are verified through actions. In addition, geographical and climatic factors also contribute to the research through the detailed data provided. In addition, the effects of internal power struggles within the CHP administration on the government's business style are among the factors examined.
Avrupa şüpheciliğinin izini sürmek: 1963-1971 arasında Türk kamuoyu ve sol
Turkey-European Economic Community (EEC) relations started with the Turkish application for association in 1959 and the signing of the Ankara Agreement in 1963. This thesis examines the early public discussions in Turkey on the nature and aims of European integration, the EEC, and the Turkey-EEC relations between the Ankara Agreement and the Additional Protocol, with a specific focus on Turkish leftist thought. It is found that apart from the milestones like the signing of the Ankara Agreement or the Additional Protocol, Turkish public opinion and politicians showed less interest in the EEC and Turkey-EEC relations. Turkey's rapprochement with the organization was usually welcomed based on identity-based views and the mentality of bloc politics of the Cold War. More nuanced and critical voices in mainstream public opinion began to be heard in the final years of the 1960s as Turkey and the EEC were negotiating the Additional Protocol. The leftist intellectuals, however, were vocal and critical about the EEC and Turkey's possible integration with the organization from the outset. The thesis aims to examine views of Turkish public opinion on Turkey's foreign policy and the country's place in the world by focusing on leftist periodicals and their views on the EEC and Turkey-EEC relations. As the Turkish left labelled the EEC as a Western-capitalist institution having imperialist, neo-colonialist, and monopolist agendas, it is demonstrated that leftist opposition to the EEC set one of the early examples of Euroscepticism in Turkey.
Modernite eleştirisinden siyasi projeye: İsmet Özel ve İstiklâl Marşı Derneği (2007-2024)
This thesis examines whether İsmet Özel's theoretical vision within Islamist thought can be transformed into a political movement through İstiklâl Marşı Derneği (İMDER, Association for the Turkish National Anthem). The study first situates Özel's intellectual corpus—which began to take shape in the political climate of the 1960s and is founded upon critiques of modernity, capitalism, and Western civilization—within the traditions of Islamism and modern thought in Türkiye. It then analyzes how this theoretical framework became institutionalized in the organizational structure, symbolic repertoire, and political discourse of İMDER, which was established under Özel's leadership in 2007. A thematic analysis of the association's publication, the journal Çelimli Çalım, reveals efforts to reinterpret İstiklâl Marşı (The Turkish National Anthem) as a manifesto, define Turkishness within the axis of an Islamic mission, and construct alternative visions in the fields of history, language, and economics. By integrating intellectual history, discourse analysis, and institutional examination, the thesis makes three original contributions: it investigates the understudied link between intellectual critique and organizational practice; proposes a methodological model for analyzing the text-institution relationship; and positions İMDER within the literature on nationalism, modernity, and Islamism.
Sivas Eyaleti Yıldızeli Kazası Yıldız Karyesine ait 14945 nolu Temettuat Defterinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi
Bu çalışmada Yıldızeli kazası Yıldız karyesine ait 1844-1845 tarihinde kaydı tutulan 14945 nolu Temettuat Defteri kullanılarak bahsi geçen mahallin sosyo-kültürel ve ekonomik yapısının ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Bu nedenle, söz konusu araştırmanın kapsamı Yıldız karyesi Temettuat Defteri ile sınırlı tutulmayıp Yıldızeli kazasının kısa bir tarihi, coğrafi konumu, iklim ve bitki örtüsünün yanı sıra Osmanlı Devleti'nin Tanzimat öncesi ve Tanzimat dönemi vergi sistemi ile temettuat defterlerinin tutulması süreci hakkında da bilgi verilmeye çalışıldı. Kullanılan kaynakların bu alanın öncüleri olan önemli ve tanınmış isimlerin olmasına dikkat edildi ve çalışmanın benzer tezler ile desteklenmesi için çaba sarf edildi. Yapılan çalışmada ulaşılan önemli sonuçlar şunlar oldu: Yıldız karyesi tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin yoğun bir şekilde yapıldığı bir köydür. Her haneye önemli oranda tarla, gelir ve hayvan düşmektedir. Köyde yerleşik hiçbir gayrimüslim bulunmamaktadır. Yıldız karyesi Temettuat Defteri o günkü Osmanlı Devleti'nin yerleşik yapısını çok iyi yansıtan örneklerden birini teşkil etmektedir. Özetlemek gerekirse, Sivas eyaletine tabi Yıldızeli kazasının Yıldız karyesinin sosyo-ekonomik yapısı 1844-1845 tarihli 14945 nolu Temettuat Defterine göre halkının tamamı müslüman olup "köylü ekonomisi" hakim olan tipik bir 19. yüzyıl Osmanlı yerleşim bölgesidir. Diğer bir kısım köylerden kısmen farkı hem hayvancılığın hem de tarımın bir arada yoğun bir şekilde yapılıyor olmasıdır.
Demokrat parti dönemi siyasetinin tarımsal hayata etkileri:Hür söz gazetesi ekseninde Erzurum ili örneği
Bu çalışma, Tek Parti Dönemi'nin ardından Türkiye'de II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan dönüşümleri ve çok partili hayata geçişle birlikte gerçekleşen iktidar değişiminin siyasal ve sosyal hayat üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla çalışmada, savaşa katılmamasına rağmen Türkiye'nin savaş sonrasında karşılaştığı siyasal ve sosyal gerçeklikler incelenmiş ve özellikle Erzurum ili çerçevesinde uygulanan tarımsal dönüşüm ve gelişim süreci detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Bu çalkantılı dönem sonrasında yaşanan sistem değişikliği, köklü bir dönüşümü beraberinde getirmiş ve Türkiye'nin 1946 yılında çok partili hayata geçişi bu süreçte belirleyici bir rol oynamıştır. Demokrat Parti (DP)'nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye genelinde tarımsal reform süreci başlamış ve bu dönem, tarım alanında yenilik ve modernleşmeyle kendisini göstermiştir. Çiftçiler, yurt dışından sağlanan yardımlar sayesinde yeni tarım aletleriyle tanışmış ve üretim kapasitelerini artırma imkânı bulmuşlardır. Erzurum'da da DP'nin iktidara gelmesiyle birlikte şehrin siyasi, sosyal ve ekonomik yapısında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmeler dönemin basınına da yansımış, Hür Söz gazetesinde 1950 seçimlerinin ardından DP'nin iktidara gelmesinin Erzurum'daki siyasi ve toplumsal yaşama etkileri ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Çalışmada, DP'nin Erzurum'daki iktidarının başlangıcından itibaren uyguladığı tarımsal politikalar, Hür Söz gazetesi başta olmak üzere dönemin yerel gazetelerindeki haberler ve köşe yazıları ışığında incelenmiştir. Erzurum çiftçisinin bu değişimden nasıl etkilendiği, yeni tarım tekniklerinin ve modern aletlerin çiftçilerin yaşamına nasıl entegre edildiği, bu süreçte yaşanan zorluklar ve elde edilen başarılar ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Bu bağlamda, dönemin yerel gazetelerindeki haberler, köşe yazıları ve röportajlar, Erzurum'daki toplumsal hayatın ve tarımsal gelişim sürecinin değerlendirilebilmesine ve daha iyi anlaşılabilmesine imkân sağlamıştır. Çalışma sonucunda, DP iktidarının on yıllık sürecinde Türkiye'nin toplumsal hayatında meydana gelen değişimlerin Erzurum'a da yansıdığı ve tarımsal faaliyetlerin geliştirilebilmesi adına önemli politikaların uygulandığı tespit edilmiştir. Bu kapsamda, DP iktidarı döneminde Erzurum'da modern tarım aletleri ile tekniklerinin benimsetilmesine, tarımsal kredi imkânlarının geliştirilmesine ve tarımsal pazar ağlarının genişletilmesine yönelik politikaların öne çıktığı belirlenmiştir. Bu sonuçlar, DP iktidarı döneminde Erzurum'da tarımsal üretimin artırılması ve çiftçilerin refah düzeylerinin geliştirilebilmesine yönelik önemli tarım politikalarının tasarlanıp uygulandığını göstermektedir.
1. Dünya Savaşı'ndan bugüne Ermeni sorunu
ÖZETErmeni sorununun geçirmiş olduğu siyasi evrelerle ilgili olarak düzenlenipyazılması istenen siyasi tarihin üç dönemde ele alınması gerekir.(25)Üç dönemin ilki, altı büyük devlet konsoloslarının Hariciye Nezareti'ne verdikleri11 Haziran 1880 tarihli ortak notayla başlamış ve 1883 yılında sona ermiştirİkinci dönem 1894 tarihinde meydana gelen Sason olayıyla başlamış ve 1897tarihinde kesintiye uğramıştır.Üçüncü dönem ise 1912 tarihinde başlayarak 1914 yılında baş gösteren DünyaSavaşı dolayısıyla duraklamaya uğramıştır.Bu üç dönemin ilki diğer iki döneme, özellikle ikinci döneme göre hafif geçmiştir.Üç dönemin en şiddetlisi ikinci dönemdir. Çünkü bu dönem gerek yabancı ülkelerinmüdahalelerinin şiddeti, gerek meydana gelen olayların fecaati ve yaygınlığı açısındanOsmanlı hükümetini zaman zaman içinden çıkılmaz zor durumlara sokacak evrelergöstermiştir.Üçüncü döneme gelince; bu süre içerisinde önemli olaylar olmaması dolayısıyladevletlerin müdahalesi ikinci dönemdeki gibi şiddet ve yaygınlık kazanmamıştır.Bununla birlikte bu dönem Balkan Savaşı'ndan yeni çıkmış olan Osmanlı Devleti'ningüçsüz bir durumda olması sebebiyle dikkat çekicidir. Büyük devletlerin o sıradakikarşılıklı ilişkileri ve özellikle Fransa İngiltere ve İngiltere-Rusya'nın bilinen anlaşmalarısebebiyle üçüncü dönemin muhtemel sonuçlarının kaygı uyandırması kaçınılmazdı.Bu üç dönem sırasında meydana gelen önemli olaylar ve büyük devletlerin,özellikle İngiltere, Rusya ve Fransa'nın gösterdikleri yakın alaka ve bencilce isteklerdoğal olarak Osmanlı hükümetini çok fazla meşgul etmiş hatta zaman zaman hükümetisarsacak şekilde gelişmişti.Bu üç döneme ilişkin devletlerin müdahaleleri Osmanlı hükümetini uğraştırmışErmeni komite ve taraftarlarına da gereğinden fazla güç ve kuvvet vermiştir.3