
1,807
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Türk Ceza Hukukunda rüşvet suçu
"Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar"arasında yer alan rüşvet suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, 252-254.maddeler arasında düzenlenmiştir. Rüşvet, kamu görevlisinin görevinin kapsamına giren bir işi yapması veya yapmaması karşılığında, kişiyle vardığı anlaşma çerçevesinde, kendisine veya başkasına bir menfaat sağlamasıdır. Rüşvet suçu, bir tarafta rüşvet alan diğer tarafta rüşvet veren kişinin yer aldığı, çok failli bir suçtur. Suçun oluşabilmesi için, kamu görevlisinin görevine giren belirli bir işin yapılması veya yapılmaması konusunda, tarafların özgür iradelerinin uyuşması gerekmektedir. Türk Ceza Kanunu'nun rüşvet suçuna ilişkin hükümleri, 2012 yılında 6352 sayılı Kanun ile köklü bir şekilde değiştirilmiş ve yeninden düzenlenmiştir. Çalışmamızda, rüşvet suçuna ilişkin bu hükümler detaylı olarak incelenmiş; rüşvet suçunu yapısı, unsurları, özel görünüş şekilleri, etkin pişmanlık, suçun soruşturma ve kovuşturma usulü veyaptırımı açıklanmıştır. Ayrıca öğretideki görüşler ve Yargıtay uygulamaları ışığında, rüşvet suçuna ilişkin bu yasal düzenlemelerin, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele noktasındaki yeterliliği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Rüşvet, rüşvet alma, rüşvet verme, yolsuzluk, kamu idaresi, kamu görevlisi, menfaat.
Devlet memurlarının atama ve görevde yükselmelerinden kaynaklı uyuşmazlıkların yargısal denetimi
Devlet memurlarının atama ve görevde yükselmelerinden kaynaklı uyuşmazlıkların çözümünde idari yargı yerleri hukuka aykırı işlemin, yetki, şekil, konu, sebep ve amaç unsurları açısından hukuka uygunluğunu denetlemektedir. Atama ve görevde yükselmeye ilişkin idari işlemlerin söz konusu unsurlar yönünden hukuka uygunluğunun tespiti açısından idari yargı yerleri belli ölçütlere göre hareket etmektedir. Bir idari işlemin hukuka uygun olması için kamu yararının ve hizmetin gereklerinin gözetilmesi gerektiği gibi, liyakat ve eşitlik ilkeleri ile de bağdaşması şarttır. Bu çerçevede çalışmanın başlıca amacı, devlet memurlarının atama ve görevde yükselmelerinden kaynaklı uyuşmazlıkların tespit edilip, bu uyuşmazlıkların yargısal denetim sonucunda ortaya çıkan içtihatlar ışığında yorumlanmasıdır. Çalışmanın bir ve ikinci bölümlerinde, memurun hukuki niteliği ve diğer kamu görevlileri ile arasındaki fark ortaya konup, memurların hak ve sorumlulukları ile atama ve görevde yükselmelerine ilişkin esaslar ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise yargısal denetimin amaç ve gerekliliği üzerinde durularak, idari yargılamanın özellikleri üzerinde durulmuştur. Son olarak devlet memurlarının atama ve görevde yükselmelerinden kaynaklı en çok uyuşmazlığın yaşandığı hususlar idari yargı içtihatları ve bilimsel görüşler çerçevesinde incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Devlet Memuru, Atama, Görevde Yükselme, Liyakat İlkesi, İdari İşlem, Takdir Yetkisi, Yargısal Denetim.
Türk ceza hukukunda seçim suçları ve cezaları
298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütük- leri Hakkında Kanunu'nun 133 ve devamı maddelerinde düzenlenen seçim suçlarının incelendiği bu yüksek lisans tezinin amacı; konu ile ilgili önceki çalışmalar ve kanun koyucunun konu ile ilgili düzenle- melerinden yararlanarak, seçim hukuku, akabinde seçim suçlarının neler olduğu, bu suçların unsurlarını, oluşum şekillerini, özelliklerini, özel görünüş şekillerini, nitelikli hallerini, yaptırımlarını, soruşturma ve kovuşturma şekillerini, yetkili mahkemeleri ve güncel gelişimini incelemektir. Böylece okuyucuya konu ile ilgili geniş bilgi yelpazesi sunulacaktır. Çalışma konusu, disiplinler arası bir zeminde bulunduğu için konunun hem anayasal boyutu hem de ceza hukuku boyutu irdelenerek, anayasa hukuku bakımından seçim kavramı ve günümüze gelene kadar geçirdiği evreler ile ceza hukuku bakımından suçun incelenmesi sırasında güncel gelişmeler, doktrinel farklılıklar ve Yargıtay kararlarından yararlanılmıştır. Bununla birlikte; çalışma konusunun içerdiği suçlar, resmi belgede sahtecilik suçu ve resmi belgeyi bozmak, yok etmek, gizlemek suçuyla bağlantılı olduğu ve kimi maddelerde söz konusu suçlara direk atıfta bulunulduğu için, kamu güvenine karsı suçlar içerisinde yer alan resmi belgede sahteci- lik suçlarında korunan hukuksal fayda da incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Demokrasi, Oy hakkı, Temsil,Seçim Hukuku, Seçim Suçları, Seçmen Kütükleri, Oy Sandığı, Resmi Belge, Sahtecilik
Yargı kararları ışığında anonim ve limited şirketlerde kanuni temsilcilerin vergisel sorumluluğu
Vergi; devletin veya devletin verdiği yetkiyle kamu tüzel kişilerinin kamusal faaliyetlerinin harcamalarını karşılamak ya da kamusal görevlerini yerine getirmek amacıyla ve yasal esaslara uyarak hukuki müeyyide altında, özel bir karşılık vaadi olmadan, geri vermemek üzere gerçek kişiler ile gerçek olmayan kişilerden aldıkları para tutarları olarak tanımlanabilir. Vergilendirme yetkisi de; devletin egemenliğine dayanarak vergi alma konusunda sahip olduğu hukuki ve fiili güç olarak tanımlanabilmektedir. Söz konusu kamu alacağı olan verginin tarafları bulunmaktadır. Bunlar idare, vergi sorumlusu ve vergi mükellefidir. Vergi sorumluluğu kamu hukuku ilişkisinden kaynaklanmakta ve vergiyi doğuran olay ile başlamaktadır. Vergi sorumluluğunun hukuki niteliği fer'i, bağımlı ve sınırsızdır. Bununla birlikte vergi hukukunda sorumluluğun müşterek ve müteselsil olması, kanundan ve sözleşmeden doğması, kusurlu ve kusursuz olması, rücu edilebilen rücu edilememesi gibi türleri bulunmaktadır. Kişi kendisiyle ilgili bir hukuki işlemi yine kendisi yapar. Fakat bazen kişi, iradesiyle veya irade dışı bazı sebepler neticesinde hukuki işlemi bizzat kendisi yapamayabilir, işte burada kanuni temsilci rol almaktadır. Vergi hukukunda da kanuni temsilcilerin birçok ödev ve sorumlulukları bulunmaktadır. Söz konusu ödevleri kanunlarla düzenlenmiştir. İhmali halinde müeyyideleri bulunmaktadır. Sermaye şirketlerinden olan anonim ve limited şirketlerin kanuni temsilcilerinin şirkete karşı ödev ve sorumluluklarının yanında devlete karşı vergi sorumlulukları da bulunmaktadır. Bu sorumluluklar Vergi Usul Kanunu ve Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun'da belirtilmiştir. Anonim şirketler ve limited şirketlerde kamu alacağına ilişkin kanuni temsilcilerin değişmesi, temsil sıfatının sona ermesi, ortaklığın devri ve tasfiye halinde sorumluluklarının sınırı belirlenmiştir. Vergi borcundan dolayı kanuni temsilcilere yapılacak ödeme emrinin tebliği, şekli, içeriği, itiraz yolları belirlenmiş ve çalışmamızda belirtilmiştir. Söz konusu şirketlerin kanuni temsilcilerinin vergisel sorumlulukları konusunda uygulamada sık sık problemler ve ihlaller yaşanmaktadır. Bu çalışmanın amacı son yıllarda gerçekleşen sorunlara dikkat çekmek ve teori ve uygulamada yaşanan sorunları dile getirerek bu konuda çözüm üretilmesini sağlamak amacıyla tez konusu olarak seçilmiştir. Çalışma kapsamında anonim ve limited şirketlerde kanuni temsilcinin vergisel sorumluluğunun mevzuattaki yeri, doktrindeki görüşler ve emsal Danıştay kararları bağlamında ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: Vergi, Vergi Sorumluluğu, Şirketler, Kanuni Temsilci, Kanuni Temsilci Sorumluluğu, Türk Ticaret Kanunu, Vergi Kanunu
Vergi uyuşmazlıklarının idari aşamada çözüm yolları ve uzlaşma kurumunun değerlendirilmesi
Günümüzde kamu finansman araçları arasında en temel kaynağı vergiler oluşturmaktadır. Vergilendirme yetkisi anayasal düzenlemeler kapsamında devlet organları aracılığıyla kullanılmakla birlikte, devletlerin daha fazla vergi alma amacına karşılık bireylerin daha az vergi ödeme isteği vergi uyuşmazlıklarını ortaya çıkarmaktadır. Türk vergi hukukunda vergi uyuşmazlıklarını idari aşamada çözümleyen müesseselerden biri de uzlaşma müessesesidir. Uzlaşma müessesesi, uyuşmazlığın yargı yoluna gitmeden idare ile mükellef arasında anlaşma yoluyla çözümlenmesine hizmet etmektedir. Bu çalışmada; devlet ve bireyler arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların idari aşamada çözümü için Türk vergi hukukunda uygulanan hata düzeltme, cezada indirim, pişmanlık-ıslah, uzlaşma müessesesi ve Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında uzlaştırma müessesesi ile bu kurumların işleyişi, aşamaları, hukuki yapısı ve Türk vergi hukuku bağlamında uzlaşma müessesesinin Türkiye'deki etkinliği ile belirli ilkeler yönünden değerlendirilmesi yapılarak, bu hususlara ilişkin çözüm önerileri sunulmuştur.
Türk ceza hukukunda yağma suçu
1926 tarihinden itibaren uygulanmakta olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile ilga edilmiştir. Mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda gasp olarak adlandırılan yağma suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Özel Hükümler" başlıklı ikinci kitabının, "Kişilere Karşı Suçlar" isimli ikinci kısmının, "Malvarlığına Karşı Suçlar" şeklindeki onuncu bölümünün 148., 149. ve 150. maddelerinde düzenlenmiştir. 5237 sayılı TCK'nın 148/1. maddesinde yağma suçunun basit hali, 148/2. maddesinde senedin yağması suçu, 149. maddesinde yağma suçunun ağırlaştırıcı nitelikli unsurları, 150. maddesinde daha az cezayı gerektiren haller ve 168. maddesinde ise yağma suçlarına da uygulanacak olan etkin pişmanlık hükümleri düzenlenmiştir. Yağma suçu, tehdit veya cebir kullanmak suretiyle, malın alınmasıdır. Tehdit, cebir ve hırsızlık suçlarından meydana gelen yağma suçu, bileşik bir suçtur. Bileşik suç olması itibarıyla suçla korunan birçok hukuki yarar bulunmaktadır. Zilyetlik, mülkiyet hakkı, yaşam hakkı, kişi özgürlüğü ve vücut dokunulmazlığı gibi hukuki yararlar bu suçla korunmaktadır. Bu nedenle yağma suçu, malvarlığına karşı işlenen suçlar arasında en tehlikeli ve ağır yaptırımlara tabi tutulan bir suçtur. Çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, kavramsal inceleme, eski ve yeni kanun kapsamında suçun gelişimi, suçla korunan hukuki değerler ve benzer suçlardan ayrımı üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde, suça ilişkin genel bilgiler verilmiş, ayrıca suçun unsurları detaylı bir şekilde incelenmiştir. Son bölümde ise suçun nitelikli halleri, özel görünüş şekilleri, etkin pişmanlık, soruşturma ve kovuşturma usulü, görevli ve yetkili mahkeme, yaptırım ile zamanaşımı hususları irdelenmiştir.
Ceza Muhakemesi Hukukunda avukatlara tanınan hukuki ayrıcalıklar
Hukukun üstünlüğünün var olduğu, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, savunmanın özgürce her türlü baskı ve tehditten uzak olarak yapılabildiği hukuk devletinin en büyük göstergelerinden birisi, avukatın bağımsızlığıdır. Bu sebeple ceza muhakemesinin amacına ulaşılmasında ve adil yargılanmanın gerçekleşmesinde bu denli öneme sahip olan, yargının kurucu unsuru ve özgür savunmanın temsilcisi avukat, savunma hakkının korunabilmesi ve etkin bir şekilde kullanılabilmesi için, ceza yargılaması işlemlerinde farklı muameleye tabi tutulmaktadırlar. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nda bu düzenlemeler yer almaktadır. Ancak ülkemizde bu hususta hem kuramsal hem de uygulamada bir takım sorunlar yaşanmaktadır. Bu sebeple çalışmada, avukatın aranması, iletişiminin denetlenmesi ve yargılanmasına ilişkin genel ilkeler ve mevzuatımızın öngördüğü usul incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Avukat, Koruma Tedbirleri, Arama, El Koyma, İletişimin Denetlenmesi, AİHS.
Yargı kararları ışığında ceza muhakemesi hukukunda müdafi yardımından yararlanma hakkı
Suç işlendiği yönündeki bir şüpheyle başlayan, iddia, savunma ve yargılama biçimindeki ortak çalışmalar sonucunda gerçekleşen ceza muhakemesinde adil yargılamanın gerçekleşebilmesi için, savunma hakkının tanınması, savunma hakkının etkin kullanılmasının sağlanması ve bu hakkın kısıtlanmaması gerekir. Bu bağlamda savunma hakkı kapsamında yer alan müdafi yardımından yararlanma hakkı, adil yargılanma hakkının somut bir görünümü olarak ortaya çıkmaktadır. Ceza muhakemesinde bir suç isnadı ile karşı karşıya kalan şüpheli ve sanığın, adil bir şekilde yargılanması ve savunma hakkını etkin kullanabilmesi için müdafi yardımından yararlanma hakkına sahip olmalıdır. Zira şüpheli ve sanığın müdafi yardımından yararlanması, bireysel savunmanın yetersiz ve aksayan yönleri gidermeyi, kamusal gücü elinde bulunduran iddia makamı karşısında silahların eşitliğini ve çelişmeli yargılamayı sağlayacaktır. Bu çalışmada, müdafi yardımından yararlanma hakkının adil yargılanma ve savunma hakkı açısından arz ettiği önem, müdafilik kurumunun tarihsel gelişimi ve hukuki statüsü, müdafi yardımından yararlanma hakkının ulusal ve uluslararası hukuk belgelerinde düzenlenişi, müdafi yardımından yararlanma biçimleri, müdafiin yetki ve görevleri yargı kararları ışığında incelenerek çözüm önerileri getirmeye çalışılmıştır.
John Dewey'in demokrasi anlayışı
Çalışmamızda ilk olarak Dewey?in hayatını tarihsel bir bakış açısından ele aldık. Böylelikle yaşadığı olaylar ve etkilendiği kişiler, düşüncelerinin gelişmesinde çerçevesinde anlaşılabilir. İkinci bölümde ise Dewey?in insan odaklı felsefesinde, demokrasinin nasıl yayıldığını ana başlıklar altında dile getirdik. Dewey psikoloji ve felsefeyi, insana verilen değer ve demokrasi ile birleştirir. Bunu eğitim ve öğretim konusunda yazdıklarıyla ortaya koyar. Ekonomik demokrasinin olmasının önemine dikkat çeker. Bunu diğer alandaki yazıları takip eder. John Dewey?in demokrasisi felsefi bir konu olmasının yanında insanı ilgilendiren her konuyu da kapsar. Bu yüzden ona göre demokrasi bir tanımla sınırlandırılamaz. Fakat bu kavram özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları üzerine yayılır. Dewey?de ahlaki düşünme boyutu, demokrasi olarak adlandırılır. Çünkü; demokrasi felsefenin ahlaki boyutundan kaynaklanıp, gelişir. Amerika?nın göçmenlerle oluşan tarihsel yapısı bir kenara bırakılırsa, Dewey?in demokrasi anlayışı, insana ve insan aklına verilen değeri ortaya koyduğu için her toplum için geçerlidir. Dewey?in demokrasisinde her insanın gelişmesi, öğrenmesi ve farklılıkları zenginlik olarak görmesi önemli özelliklerdir. Bunun olabilmesi için demokrasinin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üzerine kurulan anlayışının her toplumsal kuruma yayılması gerekir. Böylece, Dewey?in felsefesi, insanlığın ahlaki olgunlukta özgürlüğüne yönelik çalışmalar bütününü sergiler.
Osmanlı Ceza Hukukunda yaptırım türü olarak teşhir
Teşhir, bir suçun karşılığı olarak, toplumun bilgilendirilmesi amacıyla/kastıyla, işlenmiş olan bir suçun ve suçu sabit görülmüş olan failin ve/veya bu faile verilmiş olan cezanın ve/veya bu faile verilmiş olan herhangi bir cezanın infazının topluma duyurulması amacıyla gerçekleştirilen ve mahkeme tarafından verilmiş olan bir yaptırımdır. Teşhir yaptırımı ikiye ayrılmalıdır: Doğrudan teşhir, Dolaylı Teşhir. Toplumun bilgilenmesi, ceza olarak uygulanıyorsa doğrudan teşhir; yapılan işlem ve/veya verilen hüküm, toplumun bilgilenmesi sonucunu doğruyorsa dolaylı teşhir söz konusudur. Tazir, had, tekmili, tebei ve nefsi ceza olarak uygulanan Teşhir, Osmanlı Devletinde güvenlik tedbiri, disiplin cezası ve idari yaptırım türü olarak da uygulanmıştır. Kural olarak kanunilik ilkesi ile bağdaşır şekilde uygulanan teşhir yaptırımı, ayırım yapılmadan herkese uygulanmıştır. Tek istisna yeniçerilere teşhir yaptırımının uygulanmak istenmemesidir. Teşhir yaptırımı, caydırıcı olması, doğru bilginin halka sunulması, devletin egemenliğini göstermesi, toplumun merak hissinin giderilmesi, toplumsal otokontrola destek, infazda aşırılığın veya hafifletilmenin önüne geçmesi amaçları ile uygulanmıştır. İslamiyet öncesi Türk Devletlerinde kızgut ifadesi teşhir yaptırımı için kullanılmıştır. Osmanlıda bu yaptırım sokakta dolaştırma, kafasına zil geçirme, münadilerin nidaları ile çarşı pazarda gezdirme şeklinde olabildiği gibi cesedin kesik başın teşhiri şeklinde de olmuştur. Tespit ettiğimiz kadarıyla Osmanlı Devletinde pezevenklik, yalancı şahitlik ve yalancılık, yan kesicilik veya yol kesme suçu, devlete isyan, toplumsal ahlaka yönelik suçlar, dini vecibelerin yerine getirilmemesi, hırsızlık, devlet tekeline müdahale ve gümrük kurallarına uymama, müessir fiil, içki içme, askerî suçlar ve çevre temizliği ihlali suçlarına bu ceza verilmiştir. 1851 tarihli Ceza Kanununda ise hükmün alenen infazı şeklinde teşhir yaptırımı vardır. 1858 tarihli Ceza Kanunun 3 ve 19 `uncu maddelerinde doğrudan teşhirden bahsedilmektedir. Bu yaptırımının yürürlükten kalkması şifahi bir emir ile olmuştur. Günümüzde bu ceza emniyet genel müdürlüğü ve bazı bakanlıklar tarafından uygulanmaktadır.
Seçim sistemleri ile siyasi partiler arasındaki ilişkiler
Seçim sistemleri ile siyasi partiler arasındaki ilişki, siyasal sistemin istikrarını etkileyen en önemli konulardan biridir. Nitekim seçim sistemleri öncelikli sonuçlarını siyasi partiler üzerinde doğurarak siyasal sistem üzerinde etkili olurlar. Seçim sistemlerinin siyasi partiler üzerindeki etkisi iki boyutludur. Bunlardan birincisi seçim sistemlerinin parti sistemleri üzerindeki etkisi, ikincisi ise seçim sistemlerinin parti tutarlığı, yani parti iç yapısı üzerindeki etkisidir. Seçim sistemleri ile siyasi partiler arasındaki ilişkinin açıklanması ise ancak çeşitli gözlemlerden çıkan ampirik bulguların genel mahiyetli hipotezlere dönüştürülmesini gerektiren siyaset bilimi yöntemi ile mümkündür. Dolayısıyla bu çalışmada asli olarak siyaset bilimi yöntemi kullanılmıştır. Seçim sistemleri eskiden olduğu gibi bugün de bir siyasal sistemin şekillendirilmesinde büyük rol oynarlar. Doğru bir ifadeyle seçim sistemlerinin parti sistemi üzerindeki etkisinin kökleri, derinlerde boğulmuş olabilir, ancak bunlar, elverişli aşamalar olan dönüşüm süreçlerinde, net bir biçimde parti sistemini şekillendirme fırsatı sunarlar. Dolayısıyla ne kadar tartışılırsa tartışılsın demokratik yönetimlerde seçim sistemleri, anayasal mühendisliğin en kullanışlı araçları olma özelliğini korumaktadır. Anahtar Kelimeler: 1) Seçim Sistemleri 2) Seçim Sistemlerinin Siyasal Sonuçları 3) Parti Sistemleri 4) Parti Tutarlığı 5) Siyasi Partiler
İdarenin kanuniliği ilkesi
Hukuk devleti, yasama organı tarafından konulan hukuk kurallarına yöneltilenler gibi yöneticilerin de bağlı olduğu devlettir. Daha geniş bir tanımlama çabasında ise karşımıza kuvvetler ayrılığı, temel hak ve hürriyetlere saygı, eşitlik, idarenin sorumluluğu, kanunsuz suç ve ceza olmaz, mahkemelerin bağımsızlığı, kazanılmış haklara saygı, idarenin kanuniliği ilkesi gibi birçok unsur çıkmaktadır.İdarenin işlem ve eylemlerinde kanunilik ilkesine uygunluk ise yine hukuk devletinin önemli alt başlıklarındandır. Zira yöneticilerin hukuka bağlılığının sağlanması ancak bu ilke ile mümkün olacaktır. İdarenin işlemlerinin kanuna uygun olması, idarenin kanunla kurulması ve idarenin düzenleyici işlemlerinde kanuna dayanması gerekleri de bu ilke için önemli diğer unsurlardır.Hukuk kurallarının önemli bir işlevi de toplumsal düzeni sağlamaktır. Düzeni sağlaması beklenen hukuk kurallarının da kendi içinde bir sistematiği olması gerekir. Bu durumda da hukuk devletinde normlar hiyerarşisi olması gerektiği açıktır.Anayasa bir ülkede devlet organlarını yapısını, işleyişini, bu organların birbirleriyle olan ilişkilerini belirleyen, ülkede yaşayan bireylerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen, temel bir hukuk normudur. Bu nedenle de anayasanın tüm hukuk kuralları içinde, üstün bir yerinin olması yine hukuk devleti ilkesinin bir diğer önemli ihtiyacıdır. Anahtar Sözcükler 1. Hukuk Devleti 2. İdarenin Kanuniliği İlkesi 3. Anayasa 4. Normlar Hiyerarşisi
Yalan tanıklık suçu
?Yalan Tanıklık Suçu? başlığını taşıyan bu tezde; yalan tanıklık suçunun teorik çerçevesi ele alınmış ve yalan tanıklık suçuna ilişkin yargı kararlarına yer verilmiştir. Tezde, en eski suç tiplerinden birisi olan yalan tanıklık suçunun tarihsel gelişimine değinildikten sonra, Türk Hukukundaki ve Common Law ülkelerindeki yalan tanıklık suçuna ilişkin düzenlemeler ve mahkeme uygulamaları incelenmiştir. Yalan tanıklık suçunun tez konusu olarak belirlenmesinde; tanığın doğruyu söylemesinin yargılama makamları tarafından gerçeğe uygun karar ve hüküm verilmesindeki önemi dolayısıyla yalan tanıklık fiillerinin muhakeme faaliyeti sonucunda adil bir yargıya varma amacını ciddi bir biçimde tehlikeye atması ve uygulamada bu suça oldukça fazla rastlanması sebebiyle yalan tanıklık suçuna ilişkin kapsamlı bir araştırma yapılması gerektiği kanaati etkili olmuştur. Bu doğrultuda Türk Ceza Hukuku literatüründe bu konuya ilişkin eksikliğin olabildiğince giderilmesine çalışılmıştır. Yalan tanıklık suçu yargılama faaliyetinde kasten gerçeğe aykırı beyanda bulunmak suretiyle işlenir. Yalan tanıklık suçunun oluşması için tanıklığın, tanık dinlemeye yetkili kişi veya kurul önünde yapılması gerekmektedir. Suçun mahkeme huzurunda, yemin ettirerek tanık dinlemeye yetkili kişi veya kurul önünde ya da belli ağırlığa ulaşmış suçların yargılamasında işlenmesi ise yalan tanıklık suçunun nitelikli hallerine vücut verir. Türk Ceza Kanununda yalan tanıklık fiili dolayısıyla yargılanmakta olan kişinin gözaltına alınması, tutuklanması, hakkında adli veya idari bir yaptırımın uygulanması ise suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış halleri olarak düzenlenmiştir. Türk Ceza Kanununda yalan tanıklık suçu açısından şahsi cezasızlık sebeplerine ve etkin pişmanlık hükümlerine yer verilmiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: 1. Tanık 2. Yalan Beyan 3. Gerçeğe Aykırılık 4. Yalan Tanıklık Suçu 5. Sorumluluk
Uluslararası boyutuyla rüşvet suçu
Uluslararası boyutuyla rüşvet suçu başlığını taşıyan bu tezin konusunu rüşvet suçu oluşturmaktadır. En eski suçlardan birisi olan rüşvete ilişkin tartışmalar pek çok farklı yönüyle günümüzde de güncelliğini korumaktadır. Çalışma konusu olarak rüşvet suçunun seçilmesinin sebebi, suç ile uygulamada sıklıkla karşılaşılmasının yanı sıra, suçun uygulama alanının bir genişleme içerisinde olmasıdır. Suçun uygulamada en sık karşılaşılan suçlardan olması, suçun kanundaki düzenleniş biçiminin mahkeme içtihatları da göz önünde bulundurularak değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bunun yanı sıra suçun uygulama alanının genişlemesi niteliğinde olan uluslararası nitelikte rüşvet fiilleri ve özel sektörde rüşvetin cezalandırılması da incelenmesi gereken önemli konuları oluşturmaktadır. Çalışmada öncelikle rüşvet ile ilgili teorik tartışmalara yer verilerek rüşvet suçunun cezalandırılma sebepleri ortaya konulmuştur. Ardından Türk Ceza Hukuku Sisteminde rüşvet suçuna ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Son olarak ise rüşvet suçunun uygulama alanının genişlemesi açıklanarak uluslararası nitelikli rüşvet fiilleri ve özel sektörde gerçekleştirilen rüşvet fiilleri değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler 1. Rüşvet, 2. Rüşvetin Cezalandırılması, 3. Rüşvet Suçu, 4. Uluslararası Nitelikli Rüşvet, 5. Özel Sektörde Rüşvet
Mülkiyet ve fikrî mülkiyetin felsefi temelleri
Mülkiyet; bir kişiye bir mal üzerinde, yasaları ve üçüncü kişilerin haklarını ihlal etmediği sürece, düşünülebilecek her türlü egemenliği sağlayan hak olarak tanımlanabilir. Mülkiyet; kanımızca diğer ayrımların hepsini kapsar bir nitelik arz eden ferdî ve kolektif mülkiyet ayrımıyla tasnif edilebilir. Kolektif mülkiyet, belirli bir insan topluluğunun geçmiş ve gelecek nesillerinin birlikte mülkiyetini ifade etmekteyken; kolektif mülkiyet olmayan, diğer tüm mülkiyet türleri ise ferdî mülkiyeti ifade etmektedir. Fikrî mülkiyet ise ferdî mülkiyettir. Fikrî mülkiyet, her ne kadar ferdî mülkiyetin bir türü olsa da ferdî mülkiyeti felsefi açıdan gerekçelendirme amacıyla ortaya atılmış olan teoriler, fikrî mülkiyeti gerekçelendirmede yetersiz kalmaktadır. Zira fikrî mülkiyet ve ferdî mülkiyet arasında çeşitli farklar mevcuttur. Öncelikle fikrî mülkiyet, ferdî mülkiyetten farklı olarak soyut varlıklar üzerinde hak tanınması anlamına gelmektedir. Ferdî mülkiyet açısından ilkesel olarak zamansal bir sınır mevcut olmamasına rağmen; fikrî mülkiyet sahibi olan kişiye ait fikrî hak belirli süreyle sınırlı olarak tanınmaktadır. Ayrıca, ferdî mülkiyete konu somut nesne üzerindeki haklar; özgürlükleri hiç sınırlandırmamakta, basitçe o nesne üzerindeki faaliyetleri kısıtlamakta; oysa fikrî mülkiyet; zaman ve mekândan sınırsız olarak silsile hâlinde birden çok faaliyeti sınırlandırmaktadır. Böylece özgürlükleri de sınırlandırmaktadır. Fikrî mülkiyeti felsefi açıdan gerekçelendirmede kullanılan teoriler, esasen ferdî mülkiyet teorilerinin yetersizliklerinin giderilmiş; fikrî mülkiyete uyarlanmış hâlidir. Bu teoriler, emek teorisi, kişilik teorisi, yararcı teori ve sosyal planlama teorisidir. Fikrî mülkiyet yanlısı düşünürlerin gerekçelendirilmelerine rağmen; fikrî mülkiyete karşı düşmanlık da, uzun bir geçmişe sahiptir. Fikrî ürünler üzerinde mülkiyet tesis edilmemesi iddiasında olan yazarlar, öncelikli olarak fikrî mülkiyeti gerekçelendirmede kullanılan teorilerin yetersiz ve başarısız olduğunu savunmaktadır. Dolayısıyla onlara göre, fikrî mülkiyet gerekçelendirilememiştir. Bunun yanında bazı yazarlar, fikrî mülkiyetin hiçbir yararı olmayan lüzumsuz bir tekel olduğunu iddia etmektedir.
İdarenin kusursuz sorumluluğu bağlamında sosyal risk ilkesi
Her geçen gün daha karmaşık hâle gelen sosyal hayat, kişilerin yalnızca toplumun bir bireyi olmak itibariyle ağır ve infial uyandırıcı zararlara maruz kalma ihtimalini artırmaktadır. Görünürdeki sebebi idare olmayan bu zararların devlet tarafından karşılanmasını öngören sosyal risk ilkesi, Fransa?da ?risklerin sosyalizasyonu? başlığı altında değerlendirilen ve yasal düzenlemelere dayanak teşkil eden bir yaklaşımı ifade etmektedir. Türk uygulamasına 90?lı yılların başında giren sosyal risk ilkesi, terör zararları bakımından bağımsız ve içtihadî bir sorumluluk esası olarak kullanılmıştır. 2004 yılında çıkarılan 5233 sayılı Kanun, terör zararlarının devlet tarafından karşılanmasını öngörmüştür. Türk idarî yargı yerleri bu düzenlemeden sonra sosyal risk ilkesine dayanmaktan vazgeçmiştir. Bu durum, sosyal risk ilkesinin artık geçerliliğini yitirdiği biçiminde yorumlanmaktadır. Kitle hareketleri ve tabiî âfetler konusunda Türkiye?de henüz kapsayıcı bir yasal düzenleme yoktur. Ayrıca 21. yüzyılda yeni sosyal risk faktörlerinin ortaya çıkması da kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca 5233 sayılı Kanun, terör eylemlerinden kaynaklanan zararların tamamını kapsamamaktadır. Bu sebeple çalışmamızda sosyal risk zararlarının yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmadan, doğrudan doğruya yargısal içtihatlar vasıtasıyla karşılanmasının mümkün olup olmadığı incelenmiş, sorumluluk unsurları bakımından yeni yaklaşımlar önerilmiştir. Anahtar Kelimeler 1- Hizmet kusuru 2- Kusursuz sorumluluk 3- Sosyal risk 4- İlliyet bağı 5- Terör
Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu
1982 Anayasası?nın 20. maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi?nin 8. maddesinde yer alan ?özel hayatın gizliliği? hakkına yönelik fiiller; 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda suç olarak düzenlenmiş ve hukukumuza girmiştir. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanununda tam bir karşılığı yoktu. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu, 5237 sayılı TCK?nın ?Özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar? başlığı altında, 134. maddesinde düzenlenmiştir. Kişinin özel ve aile yaşamını, konutunu ve haberleşmesini keyfi müdahalelere karşı koruyan özel hayatın gizliliği hakkı, bireysel tercihlere ve seçilen yaşam tarzına karışılmamasını, özel alanında herkesin bağımsız ve özgürce hareket etmesini güvence altına alan bir haktır. Özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı ile ilgili olarak hazırlanmış olan bu çalışmanın amacı; bu hakkın kapsamını ortaya koymak, Türkiye genelinde ve uluslararası hukukta ne şekilde korunduğunun tespitini yapabilmek, ihlallerin hangi durumlarda ortaya çıktığını bulmaktır. Anahtar Sözcükler: 1. Özel hayat, 2. Gizlilik, 3. İhlal, 4. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesi, 5. İnsan Hakkı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında özgürlük ve güvenlik hakkı (AİHS M.5)
Tez çalışmasının konusu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin kişi güvenliği ile ilgili olan 5. maddesini nasıl anladığı ve yorumladığıdır. Bu çalışmada AİHS?nin 5. maddesi AİHM içtihatları doğrultusunda incelenmiştir. Bu bağlamda yargılama makamları ile kolluk kuvvetleri tarafından özgürlüğü kısıtlanan bir kişiye hangi güvenceleri sağlamaları gerektiği, hangi durumların kişi güvenliğini ihlal anlamına geleceği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmamızın birinci bölümünde kişi özgürlüğü ve güvenliği kavramının kapsamı belirlenmeye çalışılmıştır. İkinci bölümünde ise AİHS 5. maddesinin 1. fıkrası bağlamında hangi hallerde kişi özgürlüğü ve güvenliğinin kısıtlanabileceği izah edilmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise özgürlüğünden mahrum bırakılan kişilerin AİHS 5. maddesinin 2-5 fıkraları çerçevesinde sahip olduğu hukuki güvencelerin ne olduğuna AİHM prensipleri çerçevesinde yer verilmiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER 1) Avrupa insan Hakları Sözleşmesi 2) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 3) Kişi özgürlüğü ve güvenliği 4) Yakalama ve tutuklama 5) Hukuka uygunluk
Ceza mahkemesi kararlarının memur disiplin hukukuna etkisi
Kanun koyucu, Devlet Memurları Kanunu?nun 131. maddesinde, ?Aynı olaydan dolayı memur hakkında ceza mahkemesinde kovuşturmaya başlanmış olması, disiplin kovuşturmasını geciktiremez. Memurun ceza kanununa göre mahkûm olması veya olmaması halleri, ayrıca disiplin cezasının uygulanmasına engel olamaz.? hükmüne yer vererek, ceza mahkemesi tarafından verilecek mahkûmiyet veya mahkûm olmama kararının disiplin cezasının uygulanmasına engel olmayacağını öngörmüştür. Buna karşılık, ceza yargılamasında elde edilen delillerin ve verilen kararların disiplin yargılaması bakımından göz önünde tutulmasına ve hükme esas alınmasına hukuken bir engel bulunmamaktadır. Bazı durumlarda, Kanunun da öngördüğü şekilde ceza soruşturma ve kovuşturması disiplin soruşturmasını etkilemezken, bazı hallerde bu kuralın aksine ceza yargılamasında elde edilen deliller ve verilen kararlar disiplin soruşturması bakımından etkili olmaktadır. İşte bu tezin konusu da, ceza mahkemelerince verilen her bir kararın disiplin soruşturması üzerinde ne gibi etkiler doğuracağının incelenmesidir. Konunun tez konusu olarak belirlenmesindeki en önemli etken ise, konuyla ilgili yazılmış eserlerin sınırlı ve ancak makale düzeyinde bulunması ve herkesin yararlanabileceği seviyede özgün bir eserin ortaya konulmasının amaçlanmasıdır. Bu amaçla hazırlanan eserde, esas olarak 657 sayılı Devlet Memurları Kanun ve bu kanuna tabi personel ele alınmakla birlikte, yeri geldiğinde başta Anayasa olmak üzere 657 sayılı Kanun dışındaki mevzuat hükümleri üzerinde de durulmuştur. Öğretideki görüşlerin yanı sıra, İdare Hukukunun ?İçtihat Hukuku? olduğu yönündeki genel kabule uygun olarak, konunun uygulama açısından somutlaştırılabilmesi amacıyla Yargıtay ve özellikle de Danıştay kararları ele alınmıştır. Öte yandan, Danıştay Dergileri, Danıştay Bilgi Bankası, Danıştay Bilgi Sistemi ve bu konuda yazılmış eserler taranarak elde edilen Danıştay kararları üzerine araştırma konusuyla ilgili detaylı çözümlemeler yapılmıştır. Anahtar Sözcükler 1. Devlet Memurları Kanunu 2. Memur Disiplin Hukuku 3. Beraat Kararı 4. İletişimin Denetlenmesi Yoluyla Elde Edilen Deliller 5. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması
Kamu hukuku açısından internet içeriğinin düzenlenmesi ve bu alanda devletin idari yaptırım uygulama yetkisi
Devletin interneti düzenlemesi birçok eleştiriyi de beraberinde getirmektedir. Özellikle kamu hukuku kapsamında yürürlüğe konulan düzenlemeler, temel hak ve özgürlük ihlali iddialarının ileri sürülmesine neden olabilmektedir. Bu çerçevede, internet içeriğine ilişkin devlet tarafından yapılan düzenlemelerin kamu hukuku ekseninde incelenmesini konu alan bu çalışmada, genel olarak devletin internete yaklaşımı tespit edilmeye çalışılmış ve temel hak ve özgürlük alanına ilişkin ortaya çıkan çatışmaların çözümünde, düzenleme konusunda hassas bir dengenin gözetilmesi gerekliliği ortaya konulmuştur. Bu gereklilik ortaya konulurken, internet ve devlet denildiğinde ilk akla gelenin sansür mü olması gerektiği, internetin devlet tarafından hiç müdahale edilmemesi gereken bir alan mı olduğu, yoksa devletin bu konuda bir düzenleme hakkının mı bulunduğu, interneti kimin yönettiği, internetin ortaya çıkardığı hukuksal sorunların çözümünde devletin nerede olduğu, devletlerin interneti düzenleme konusundaki uluslararası girişimlerinin ne anlam ifade ettiğine yönelik değerlendirmeler yapılmıştır. Ayrıca, bilişim suçlarıyla mücadele, internet ortamında kişisel verilerin korunması, önleme amaçlı internet iletişiminin denetlenmesi, ulusal siber güvenliğin sağlanması, internet içeriğine erişimin engellenmesi, filtreleme, içeriğin yayından çıkarılması ve cevap hakkı, internet servis sağlayıcıların cezai ve idari sorumlulukları, alan adlarının yönetimi gibi konuların devlet ve internet ilişkisinde nerede yer aldığı, ülkemizde internetin düzenlenmesi konusunda yürürlüğe konulan kanunların sansür içerikli kanunlar mı olduğu ve bu kanunların getirmiş olduğu düzenlemelerin demokrasi ve insan hakları bağlamında ne anlam ifade ettiğine yönelik konular üzerinde de durulmuştur. Bu ve benzeri sorulara cevap bulmayı amaçlayan bu çalışmada kamu hukuku açısından bir bakış açısı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler 1. İnternetin düzenlenmesi. 2. Kamu hukuku ve internet. 3. Erişimin engellenmesi. 4. İfade özgürlüğü ve internet. 5. İnternet sansürü.
Devlet üniversitelerinin idari özerkliği
Üniversiteler, eğitim-öğretim ile bilimsel araştırma ve yayın yapan, kamu hizmeti sunan, ülkenin kalkınmasına hizmet eden, sosyal ve kültürel yönleri bulunan kamu tüzel kişiliğini ve bilimsel özerkliği haiz, farklı birimlerden oluşan, kanunla kurulan kamu kurumudur. Üniversitelerin görevlerini etkin bir şekilde gerçekleştirebilmeleri ve akademik özgürlüğün tesisi için özerk olmaları şarttır. Nitekim üniversite özerkliği, her çağda ve her ülkede dile getirilen bir husustur. Üniversite özerkliği bir bütün olmakla birlikte idari özerklik, mali özerklik ve bilimsel özerkliği kapsar. Çalışmada üniversitelerin idari özerkliği incelenmiştir. İdari özerklik, öncelikle organların oluşumu ve teşkilatlanma açısından değerlendirilmiştir. Bu kapsamda özellikle rektörlerin belirlenme usulü ve üniversitelerin yeni bir birim kurma yetkisine sahip olup olmadığı üzerinde durulmuştur. İdari özerkliğin diğer unsurunu icrai karar alma ve uygulama yetkisi oluşturmaktadır. Ayrıca idari özerklik çerçevesinde üniversitelerin personel rejimi değerlendirilmiştir. Bu kapsamda öncelikle akademik personelin hukuki statüsü ortaya konulmuştur. Akabinde bunların işe alımları, maaşlarının belirlenmesi ve görevlerine son verilmesi gibi hususlar bakımından üniversitenin sahip olduğu karar alma yetkisi değerlendirilmiştir. Son bölümde ise üniversitelerin idari denetimi ele alınmıştır.
İslam hukukunda evlilik birliğinin tahkim yoluyla korunması
İslam Hukuku'na göre, ilk insandan başlayıp günümüze kadar devam eden hatta ahirette de devam edecek olan iki ibadetten birisi evliliktir. Bu sebeple, insan neslinin ve toplum düzeninin korunması için olduğu kadar; zayıf durumda olan kadın ve çocuğun korunması için de aile müessesesinin muhafaza edilmesi gerekir. Ancak, ailenin temelini oluşturan eşler; kimi zaman evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmeyebilir veya evlilik birliğine ilişkin önemli bir konuda uyuşmazlık yaşayabilir ve böyle durumlar eşler arasında geçimsizliğe yol açabilir. Bu halde, eşlerin maslahatı, çocukların korunması ve toplum düzeninin muhafaza edilmesi için evlilik birliğinin korunması gerekir. Şu kadarı var ki, eşlerin geçimsizliğini gidermek için uygulanacak olan evlilik birliğini koruyucu tedbirlerin sonuç vermesi için aile hukukunun diğer hukuk dallarına göre farklılıkları tespit edilmeli ve aile hukukunun niteliklerine uygun bir çözüm yolu düzenlenmelidir. Bundan dolayı aile birliğinin devamlılığını, zayıf durumda olan kadın ve çocuğun korunmasını, ailenin ahlaki esaslarını, eşlerin evlilik birliğinden doğan karşılıklı yükümlülüklerini ve ailenin devlet otoritesinin dışında bulunan ve kişilerin özel hayatları ile alakalı bir alan olduğunu merkeze alınan bir çözüm yolunun uygulanması sonucunda eşlerin geçimsizliğini giderme ve evlilik birliğini koruma ihtimali daha kuvvetlidir. İslam aile hukukunda evlilik birliğini koruma amacı ile düzenlenen tahkim yolu ise; aile hukukunun niteliklerine uygun, Asr-ı Saadet'te ve Osmanlı Devleti'nde uygulanmış ve sonuç vermiş bir uyuşmazlık çözüm yoludur. Bu çalışmada öncelikle, fıkıh kaynaklarında sulh akdine benzetilen bir uyuşmazlık çözüm yolu olan tahkim kurumu sistematik olarak incelenmiş daha sonra tahkim kurumunun aile hukukundaki uygulaması incelenerek beş aşama halinde tasnif edilmiştir.
Kuvvetler ayrılığı bağlamında Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yürütme erkinin konumu
2017 Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilerek 1982 Anayasası'nın temel yapısı değişmiş ve anayasal sistemimizde önemli bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Hükümet sistemleri sınıflandırmasında başkanlık sistemi içerisinde değerlendirilebilecek Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yürütme yetkisi ve görevi doğrudan halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanına tevdi edilmiştir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesiyle yasama ve yürütme ilişkileri önemli biçimde dönüşmüştür. TBMM ile Cumhurbaşkanı seçiminin eş zamanlı yapılması öngörülmüş ve TBMM çoğunluğu ile Cumhurbaşkanının aynı siyasi eğilimde olması amaçlanmıştır. 2017 Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanına yürütmeye ilişkin konularda ilk elden Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkartma yetkisi verilmiştir. Ancak Cumhurbaşkanlığı kararnamesi normlar hiyerarşisinde kanunun altında yer aldığından özellikle bölünmüş iktidar döneminde, TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında kurallar savaşının çıkacağı söylenebilir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde sistem içerisinde çıkabilecek siyasi krizleri aşmak amacıyla Cumhurbaşkanına ve TBMM'ye seçimleri karşılıklı yenileyebilme yetkisi verilmiştir. 2017 Anayasa değişikliği ile bütçe ve geçici bütçe kanununun çıkartılamaması halinde, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesinin yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. Bu hükmün özellikle bölünmüş iktidar halinde, olası sistem tıkanıklığının aşılabilmesi için getirildiği anlaşılmaktadır. Ancak söz konusu düzenleme, TBMM'nin bütçe yetkisini işlevsizleştirmektedir. 2017 Anayasa değişikliği ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yeniden yapılandırılmıştır. HSK'nın oluşumunda Cumhurbaşkanının önemli yetkilerinin olduğu ve bu durumun yargı bağımsızlığı açısından sorunlu bir hal aldığı görülmektedir. Son Anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesi'nin oluşumunda önemli bir değişik gerçekleşmemiştir. Ancak hükümet sisteminde gerçekleşen keskin dönüşüm dolayısıyla AYM ile Cumhurbaşkanı arasındaki ilişki yeni bir hüviyet kazanmıştır. Bu bağlamda AYM'nin oluşumu yargı bağımsızlığı ve yürütmenin denetlenmesi açısından sorunludur.
Resmi belgede sahtecilik suçu
Bu tezin konusu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.204'te düzenlenmiş bulunan resmi belgede sahtecilik suçudur. Anılan maddenin birinci fıkrasında herkes tarafından işlenen resmi belgede sahtecilik suçu, ikinci fıkrasında kamu görevlisi tarafından işlenen resmi belgede sahtecilik suçu, üçüncü ve son fıkrasındaysa her iki fıkrada düzenlenmiş bulunan suçlar bakımından ortak bir daha fazla cezayı gerektiren nitelikli hal olan resmi belgenin kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belge niteliğinde olması hali düzenlenmiştir. Resmi belgede sahtecilik suçuyla toplumun resmi belgelerin geçerliliğine olan inanç ve güveni koruma altına alınmak istenmektedir. Bu suç, 5237 sayılı TCK'nın "Topluma Karşı Suçlar" başlıklı üçüncü kısmının "Kamu Güvenine Karşı Suçlar" başlıklı dördüncü bölümünde düzenlenmiştir. Resmi belgede sahtecilik suçu, doktrin ve uygulamada birçok açıdan tartışmalara konu olmaktadır. Bu durumun da uygulamada çelişkili kararlar verilmesine ve adaletsiz uygulamalara yol açtığı gözlemlenmiştir. Ayrıca suçun, sosyal ve teknolojik gelişmeler nedeniyle kapsam ve nitelik olarak gelişip değişmesi nedeniyle ortaya çıkan yeni kavram ve durumlar da dikkate alınarak bu konu ele alınmıştır. Çalışmada, 765 ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunlarının açıklamalarıyla karşılaştırmalarına değinilmiştir. Ayrıca doktrin ve uygulamadaki görüşlere ve kanaatimize de yer verilerek konunun aydınlatılmasına katkı sağlanmaya çalışılmıştır.
Türk hukukunda Cumhurbaşkanı kararları
2017 Anayasa değişikliklerine uyum sağlanması amacıyla çıkarılan 700 ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerle kanunlarda yer alan "Bakanlar Kurulu" şeklindeki ifadeler "Cumhurbaşkanı" olarak değiştirilmiştir. Bu değişimin neticesinde Türk Hukukunda Bakanlar Kurulu kararları olarak bilinen idari işlemlerin yerini yeni bir idari işlem tipi olan Cumhurbaşkanı kararları almıştır. Cumhurbaşkanı kararları Türk Hukukunda yeni bir idari işlem tipi olması nedeniyle birçok belirsizliği beraberinde getirmiştir. Bu belirsizlikler Cumhurbaşkanı kararlarının hukuki rejiminin anlaşılmasını engellemektedir. Diğer taraftan Cumhurbaşkanı kararlarının Anayasa'da düzenlenmemiş olması, ilgili Danıştay kararlarının konu hakkında sistematik bir içtihat oluşturmaması ve doktrindeki yazarların konuyu kapsamlı bir şekilde ele almamış olması Cumhurbaşkanı kararlarına ilişkin temel öncüllerin belirlenmesini zorlaştırmaktadır. "Türk Hukukunda Cumhurbaşkanı Kararları" adlı çalışmamız Cumhurbaşkanı kararlarına ilişkin bu belirsizlikleri açıklığa kavuşturmayı hedeflemektedir. Bu hedef kapsamında, çalışmamızda Cumhurbaşkanı kararları öncelikle farklı yönlerden tasnif edilerek konuya ilişkin genel çerçeve oluşturulmak istenmiştir. Bu çerçeve oluşturulduktan sonra Cumhurbaşkanı kararları maddi içerik yönünden incelenmiştir. Maddi içerik yönünden yapılan incelemede Cumhurbaşkanı kararlarının yetki, şekil, konu, sebep ve amaç unsurları irdelenmiştir. Cumhurbaşkanı kararlarının unsurları incelenirken konuyu somutlaştırmak adına ilgili mevzuat hükümlerine ve mahkeme kararlarına yer verilmiştir. Aynı zamanda Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanı kararları örneklerine de yer verilerek çalışmada ulaşılan sonuçlar desteklenmiştir. Ayrıca çalışmamızda düzenleyici nitelikteki Cumhurbaşkanı kararlarının normlar hiyerarşisindeki konumu saptanmıştır. Ardından ise düzenleyici nitelikteki Cumhurbaşkanı kararları Cumhurbaşkanının diğer düzenleyici işlemleriyle mukayese edilmiştir.
6112 sayılı kanun kapsamında internet ortamından sunulan isteğe bağlı yayın hizmetlerinin düzenlenmesi
Dijitalleşme ve internet teknolojisinin gelişmesi ile birlikte her alanda olduğu gibi görsel- işitsel medya alanında da dönüşümler ve değişimler başlamıştır. İnternet ortamından yayıncılığa imkân sağlayan teknolojilerin gelişmesi radyo ve televizyon yayınlarının ilgili ortamlardan sunumunu kolaylaştırmıştır. Dolayısıyla bu dönüşümden en çok etkilenen alanların başında kitle iletişim araçlarından televizyon ve radyo gelmiştir. İnternet ortamından isteğe bağlı yayınlar ise internet kullanıcılarına televizyon ve radyodan daha kolay ve pratik izleme ve dinleme ortamları sağlamıştır. Zira isteğe bağlı yayıncılık hizmeti kişilerin diledikleri zaman ve mekânda, dilenen araç ile görüntü ve seslere ulaşılmasını mümkün kılmaktadır. Bugün gelinen noktada popülerliğini her geçen gün artıran internet ortamından isteğe bağlı yayın hizmetinin hukuki, kültürel, sosyal ve ekonomik bazı sorunları da beraberinde getirdiği, somut problemlerin çözümüne mevcut hukuk kurallarının cevap vermediği düşünülmüştür. Çalışmada öncelikle internet ortamından yayıncılık ve internet ortamından isteğe bağlı yayın hizmeti ve hizmetin hukuki niteliği ele alınmıştır. Bu kapsamda düzenleyici ve denetleyici kurumları harekete geçiren hususlara değinilerek, hukuki düzenlemelerin gerekliliği, kamu yararı, kamu düzeni, toplumun milli ve ahlaki hassasiyetleri, küçüklerin zihinsel ve ruhsal gelişimi yönünden değerlendirilmiştir. Yasa koyucunun mevzuatı internet hukukunun gelişimine uygun olan şekilde güncellemesi gerektiğinden bahsedilerek ilgili konuda kabul edilen 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun' unu 29/A maddesi ve Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik ayrıntılı şekilde incelenmeye çalışılmıştır. Son olarak ilgili mevzuata yönelik değerlendirme ve öneriler sunularak çalışma tamamlanmıştır. Anahtar Kelimeler: İnternet ortamından yayıncılık, bilişim hukuku, internet ortamından isteğe bağlı yayın hizmeti, dijital, idari denetim, Netflix, BluTV, Spotify
İslam hukukunda mal türlerinin hukuki işlemlere etkisi
İslam borçlar ve eşya hukukunun temel terimlerinden biri olan mal kavramının mahiyeti, bu kavramla ilişkili olan menfaat ve deyn kavramlarının mal kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, İslam hukuk mezhepleri arasında temel tartışma konularından olmuştur. Kaynaklarda mal kavramının mahiyeti, mal-menfaat ve mal-deyn ilişkisi; mal türleri ve bu ayrımlara bağlanan hukuki işlemlere ait yeterli malumat mevcut olmakla birlikte bunların toplu olarak Türk hukukçularına sunulması gerekmektedir. Zira İslam hukukunun kendine özgü sistematiğinden kaynaklı olarak mal kavramını ve mal türlerini, tek bir başlık altında bulmak mümkün değildir. Mevzubahis sorunlar hakkında günümüz İslam hukukçuları tarafından yapılan çalışmalar incelendiğinde Arapça kaynaklarda görülen zenginliği, Türkçe kaleme alınan çalışmalarda müşahede etmek mümkün değildir. Çalışma boyunca genel olarak –hususen birinci bölümde- Hanefi mezhebine ait fıkıh ve usul kaynakları incelenmiştir. Bu kaynakların yanında hem Arapça hem de -gerek Osmanlı döneminde gerekse sonraki dönemlerde- Türkçe yazılmış makale, tez ve kitaplar araştırılmıştır. Özellikle Mecelle ve Mürşidü'l-hayrân'ın ilgili düzenlemeleri mukayese edilmiştir. Yer yer bazı meselelerin pratikteki karşılığı için fetva ve mahkeme kararı örnekleri zikredilmiştir. Neticede mal kavramının maddi/cismani ve ekonomik unsurdan oluştuğuna ve buna bağlı olarak menfaat ve deynin mal olarak değerlendirilemeyeceğine kanaat getirilmiştir. Mal kavramının ekonomik değere sahip ayn, yani maddi/cismani varlığa sahip bir şey olduğu tespit edildikten sonra mal türleri, üç temel başlıkta toplanmış ve bu başlıklar hukuki değer taşımak, piyasada değer farkı olmaksızın mevcudiyet ve nakledilebilirlik olmak üzere genelden özele doğru sıralanmıştır.
Terörizmin finansmanının önlenmesinde malvarlıklarının dondurulması
11 Eylül 2001 tarihli Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik terör saldırıları terörizmin finansmanı ile mücadelede uluslararası işbirliği ve farkındalık için dönüm noktası olmuştur. Bu saldırıların ardından uluslararası örgütler nezdinde terörizmin finansmanıyla mücadele daha çok ön plana çıkan bir konu haline gelmiştir. Gerek uluslararası sözleşmeler gerekse uluslararası örgütlerin aldıkları kararlar devletleri terörizmin finansmanı ile mücadeleye teşvik etmekte bazen de bu mücadeleye girişmek konusunda zorunlu tutmaktadır. Bu kapsamda "Terörizmin finansmanı" suçu yerel mevzuatımızda öncelikle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 8 ila 8/A maddelerinde düzenlenmiş, 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesiyle söz konusu hükümler yürürlükten kalkmıştır. Bu doğrultuda iç hukukumuzda terörizmin finansmanı ile mücadelede temel kanunun 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun olduğunu söylemek mümkündür. Çalışmada terörizmin finansmanı ile ilgili temel kavramlar, terörizmin finansmanı ile mücadele çerçevesinde ulusal ve uluslararası düzenlemeler, terörizmin finansmanı suçu ve malvarlıklarının dondurulmasına ilişkin değerlendirmelere yer verilmiştir.
Kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu (TCK M. 136/1-2)
Kitle iletişim araçlarının ve bilişim sistemlerinin etkinlik alanlarının genişlemesi ile kişisel verilerin çeşitliliği ve dolaşımı fevkalede artmıştır. Hayatımızın hemen her alanına ilişkin olan kişisel verilerin hukuk düzeni tarafından korunması, içinde bulunduğumuz ve bilişim çağı olarak ifade edilen bu dönemde oldukça önemlidir. Bu kapsamda ülkemizde diğer hukuk dallarının yanı sıra hak ve özgürlüklerin etkili koruma yollarından biri olma özelliğini sürdüren ceza hukukuna da başvurulmaktadır. Bu çalışmanın konusu, kişisel verilerin korunmasına yönelik ihdas edilen suç türlerinden biri olan ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 136. maddesinde düzenlenen kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçudur. Çalışma konusu suç; suç genel teorisi çerçevesinde ele alınmış, suçun maddi ve manevi unsurları itibariyle aydınlatılması açısından oldukça önemli olan "kişisel veri" ve "hukuka aykırılık" kavramları detaylı bir şekilde irdelenmiş ve bu kapsamda öğretide ileri sürülen görüşlere yer verilmiştir. Bununla birlikte suç, yargı kararları ışığında analiz edilmiş olup mevzuat ve uygulama noktasında karşılaşılan sorunlara çözüm önermeye gayret edilmiştir.
Kişilik haklarının ihlali nedeniyle internet sitelerine erişimin engellenmesi ve içeriğin yayından çıkarılması
Tüm insanların sahip olduğu kişilik hakları, yine insanlar tarafından ihlal edilebilmektedir. Kişilik haklarının ihlali ise farklı araçlar vasıtasıyla gerçekleştirilmektedir. Bu araçlardan birisi de internettir. Kişilik haklarının ihlaline karşı düzenlenen koruyucu hükümler elbette internet ortamındaki ihlaller için de öngörülmüştür. Fakat internet ortamının özellik arz etmesi nedeniyle internet ortamındaki ihlallere karşı özel koruyucu düzenlemeler getirilmiştir. Bu koruyucu düzenlemelerden biri de internet sitelerine erişimin engellenmesi ve internet içeriğinin yayından çıkarılmasına dair düzenlemelerdir. Kısaca erişimin engellenmesi ve içeriğin yayından çıkarılması diyeceğimiz bu kararlar, internet ortamında gerçekleşen kişilik hakları ihlallerine karşı önemli bir koruma görevi görmektedir. Ancak bu koruma görevinin yerine getirilmesi için var olan düzenlemelerde birtakım eksiklikler de bulunmaktadır. Bu çalışmamızda, internet ortamında gerçekleşen kişilik hakları ihlallerine karşı, 5651 sayılı Kanun, Türk Medeni Kanunu ve Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında öngörülen koruyucu hükümler, bu hükümlerde tespit ettiğimiz eksiklikler ve bu eksikliklerin giderilmesi için sunduğumuz bazı öneriler ele alınmıştır.
Suç karineleri ve ilgili yenilikler İslam hukuku ve beşeri hukuk açısından karşılaştırmalı inceleme
Hakikat; adaletin inceleme ve delillendirme suretiyle ulaştığımız yitik yanıdır. İslam hukuku; üzerinde anlaşmazlık bulunan olaylara dair çeşitli emare ve delillerden hareketle çıkarımda bulunulmuş bazı araçları, hükümleri yoluyla irdelemiştir. Bu araçlar, karineler ismiyle bilinmekte olup karineler bir şeye, o şeyde kullanılmaksızın delalet eder. Bir diğer ifadeyle karineler, bilinenden hareketle bilinmeyen hakkında çıkarımda bulunulmasını sağlayan delillerdir. İslam hukukçuları nezdinde karine; ortaya çıkarılması istenen duruma eşlik eden, o durumla beraber bulunan emarelerden hareketle çıkarımda bulunmak suretiyle kişiyi bilinmeyene ulaştıran emare anlamına gelmektedir. Bu emarenin var olmaması durumunda sözü edilen bilinmeyene ulaşılması da mümkün değildir. Hz. Yusuf (as) kıssası ile ilgili "Eğer (adamın) gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir, adam yalancıdır." ayet-i kerimesinde yer alan karine buna örnek olarak verilebilir. Bir diğer örnek de Hz. Peygamber'in (sa) şu sözünde görülmektedir: "Çocuk yatak sahibinindir. Zina edene ise mahrumiyet vardır." Çeşitli hadiselerde var olup sahabilerin İslam hukukuna dair hükümlerin çıkarımında istinat ettikleri daha başka karinelerin de örnek olarak sunulması mümkündür. Buradan hareketle suç mahallinden alınan kan ve saç teli gibi örnekler üzerinde yapılan DNA profillemesi (kimliklendirmesi) veya laboratuvar analizleri, ses veya görüntü kayıtlarının kullanılması gibi çağdaş araçlara istinat edilmesinin mümkün olduğu söylenebilir. Ayrıca çeşitli suçların ortaya çıkarılmasında polis köpeklerinin kullanılması da imkân dâhilindedir. Zira bu yöntem de suça işaret eden veya suç hadisesine eşlik eden karinelerden sayılmaktadır. Eski ve yeni tüm karineler, kanıtlamanın hakikate ulaştıran, adaleti sağlayan asli araçlarından gaye ve anlam bakımından farklı değildir. Herhangi bir çelişki içermeyen karinelerin görmezden gelinmesi, hukukun zayi edilmesi ve ortadan kalkması anlamına gelmektedir. İslam Hukuk Konseyi tarafından alınan kararlar bu yöndedir.
Türkiye'de vergi denetimi ve uluslararası karşılaştırmalı analizi
Vergi gelirleri, devletlerin en önemli finansman kaynağıdır ve bu gelirlerin etkili bir şekilde toplanması büyük bir öneme sahiptir. Vergiler, ekonomik değerlerin kişi ve kurumlardan karşılıksız, zorunlu ve kanuni temele dayanarak alınmasıdır. Günümüz vergi sistemleri büyük ölçüde beyan esasına dayanmaktadır ve mükellefler bu sistemin bir parçası olarak aktif bir rol oynamaktadır. Vergi denetimi, mükelleflerin vergi kanunlarına uygun davranıp davranmadıklarının araştırılması ve vergi kayıp ve kaçağının önlenmesi amacıyla yapılan bir faaliyettir. Vergi denetimi, hem vergi adaletinin sağlanması hem de kamu gelirlerinin artırılması açısından önemlidir. Vergi denetimi faaliyetlerinin etkinliği ise, vergi idaresinin organizasyon yapısı, personel niteliği, teknolojik altyapısı, denetim yöntem ve stratejileri gibi birçok faktöre bağlıdır. Mükellefler tarafından verilen beyannamelerdeki bilgilerin doğruluğu, beyan esasının başarısını belirleyen önemli bir faktördür. Beyan esası yapısı riskler içerdiğinden, vergi denetimi mükellefler tarafından verilen beyanların gerçekliğini ortaya çıkarmak için etkin bir şekilde uygulanmalıdır. Vergi denetimi, beyan esasının yaygın olduğu vergi sistemlerinde ayrılmaz bir parçasıdır. Vergi denetimi, vergi mükelleflerinin tutum ve davranışları üzerinde etkili olmakta ve vergi bilincinin oluşmasına ve gönüllü uyumun artmasına yardımcı olmaktadır. Bu çalışmada; ilk bölümde denetim ve vergi denetimi kavramı tanımlanmış, denetimin ve vergi denetiminin, kapsamı, amaçları, türleri ve ilkeleri açıklanmıştır. İkinci bölümde, Türkiye'de vergi denetimi yapısının tarihsel gelişimi, mevzuatı, kurumsal yapısı ve uygulaması anlatılmıştır. Üçüncü bölümde ise, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Rusya Federasyonu vergi denetimi sistemlerinin genel özellikleri, kurumsal yapıları ve uygulamaları karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Öneriler ve sonuç kısmında ise, Türkiye'deki vergi denetimi sisteminin güçlü ve zayıf yönleri ortaya konmuş ve seçilen ülkelerden örneklerle iyileştirme önerileri sunulmuştur
Koruma tedbirleri nedeniyle Tazminat Hukukunun teori ve uygulama yönünden değerlendirilmesi
Ceza yargılamasının temel amacının suç olarak nitelenen fiilin nasıl meydana geldiğini tespit ederek maddi gerçeği ortaya çıkarmak olduğu bilinen bir olgudur. Bu amacın gerçekleşmesi için şüpheli/sanığın temel hak ve hürriyetlerine koruma tedbirleri ile doğrudan müdahale edilmektedir. Ancak koruma tedbirleri yerine göre haksızlık/hukuka aykırılık teşkil edebileceğinden ortada bireyin mağduriyeti söz konusu olabilecektir. İşte hukuk devleti olmanın bir devlete yüklediği en önemli vazife de bu tip koruma tedbirlerinden kaynaklanan sorumluluğu üstlenebilmektir. Bu çalışmayla Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141-144. Maddelerinde düzenleme altına alınmış bulunan "Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat" müessesi bu çalışmada hem teori hem de uygulamalar yönüyle ele alınarak incelenmiştir. Çalışma ile tazminat kurumunun kendi içinde var olan birtakım çelişkilerin ve eksikliklerin ortaya konularak, bunların giderilmesi ve bu kuruma daha fazla işlerlik kazandırılması için ilgililerin yararlanabileceği önerilerin hazırlanması amaçlanmıştır. Tezin tamamlanması ile koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davalarında, yargı mercilerinin kararlarına ve kanun koyucunun düzenlemelerine katkı yapması, Türk Ceza Yargılaması Hukukundaki adil yargılanma hakkına fayda sağlaması, toplumun adli sisteme güveninin artmasına yardımcı olması beklenmektedir.
İslam hukukunda irtifak hakları
Aynî haklar, hak sahibine eşyayı kullanma, eşyadan yararlanma ve eşya üzerinde tasarrufta bulunma yetkilerini vermektedir. Bu yetkilerin tamamını içerisinde bulunduran aynî hak mülkiyet hakkıdır. Bu yetkilerin bir kısmını sağlayan haklar ise sınırlı aynî haklar olarak ifade edilir. Sınırlı aynî hakların bir türü de irtifak haklarıdır. İrtifak hakları, hak sahibine eşyanın menfaatinden yararlanma yetkisi verir. İrtifak hakları menfaat mülkiyeti kapsamında değerlendirildiği için "milk" kavramı içerisinde yer alır. İrtifak hakları, fıkıh kitaplarında "irfak", "hukuk" ve "merâfık" kavramları ile ifade edilmiştir. İrtifak hakları, eşyaya bağlı irtifaklar ve şahsa bağlı irtifaklar olmak üzere ikiye ayrılırlar. Eşyaya bağlı irtifakların en çok görülen türleri şirb hakkı, mecra ve mesil hakkı, geçit hakkı ve üst hakkı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte eşyaya bağlı irtifaklar bu haklarla sınırlı değildir. Farklı türlerde eşyaya bağlı irtifak hakkı kurulması mümkündür. Şahsa bağlı irtifaklar intifa ve süknâ hakları ile düzensiz kişisel irtifaklardır. Başta kira sözleşmesi olmak üzere menfaat mülkiyetinin devrini sağlayan diğer hukuki işlemler nedeniyle, İslâm hukukunda, müstakil olarak intifa ve süknâ hakkı tesisine ihtiyaç duyulmamıştır. Bununla birlikte düzensiz kişisel irtifakların kurulduğu görülmüştür. İrtifak hakkı olmamasına rağmen, bazı yazarlar tarafından irtifak hakkı olarak değerlendirilen birtakım haklar bulunmaktadır. Bu hakların başında kat irtifakı, komşuluk hakkı ve şefe hakkı gelmektedir. Kat irtifakı, gerçek anlamda bir irtifak hakkı değildir. Bu hak, "hakku't-temellük" kavramı kapsamında değerlendirilebilir. Komşuluk hakkı, mülkiyeti kısıtlayıcı bir neden olmakla birlikte irtifak hakkı olarak değerlendirilemeyecektir. Komşuluk hakkının irtifak haklarından farkları bulunmaktadır. Şefe hakkını, şirb hakkı gibi gören yazarlar bulunmaktadır. Ancak her iki kavram arasında çok fazla fark bulunmaktadır. Şefe, ibâha yetkisi sağlamaktadır. Dolayısıyla şefe bir irtifak hakkı değildir.
Modernizm - postmodernizm ekseninde Türk hukuku: Anayasa Mahkemesi kararları üzerinden bir analiz
Günümüzün sorunlarına çare olamayan modernist hukuk nosyonunun eleştirilmesiyle gelişen postmodernist hukuk anlayışı ülkemizde de etkilerini göstermeye başlamıştır. Her ne kadar tarihi ve sosyolojik yapısı ile kendine özgü bir süreci takip etmiş olsa da Türk hukukunun özellikle Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne Batı etkisinde olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu nedenle Batı'nın geçirdiği pre-modernite, modernite, postmodernite ve post-truth evrelerinin incelenmesi, modernizm ideolojisi üzerine kurulu Türk hukukunun bugün bulunduğu noktayı anlamlandırmaya yardım edecektir. Çalışmada Türk hukukunun modernizm ve postmodernizm arasındaki konumu, geçirdiği değişimler ve bu değişimlerin ne kadar sahici ve istikrarlı olduğu sorgulanarak genel karakterinin çözümlenmesi hedeflenmektedir. Bireyin hak ve özgürlüklerini devletin karşısında korumakla görevli Anayasa Mahkemesi Türk hukukunun karakter analizinde başvurulabilecek en önemli kurumlardan biridir. Çalışma, Türk hukukunun modernizm ile postmodernizm arasındaki konumlanışını Anayasa Mahkemesi kararları üzerinden incelemekte ve Türk hukuk sisteminin net, tutarlı ve istikrarlı bir karakterinin olup olmadığını sorgulamaktadır.
Elektronik haberleşme sektöründe işlenen kişisel verilerin korunması
Elektronik haberleşme sektöründe çok sayıda ve sürekli şekilde veri işlenmesi sebebiyle kişisel verilerin korunması konusu önem arz etmektedir. Aboneden alınan kişisel verilerin yanı sıra haberleşme hizmetlerinin kullanımından kaynaklanan kişisel veriler de ortaya çıkmaktadır. Veri sorumlusu olan elektronik haberleşme sektöründeki işletmecilerin faaliyetlerine ilişkin abonelerin Kişisel verilerinin korunmasına yönelik hukuki düzenleme yapılması ihtiyacı geçmişten beri mevcuttur. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bu düzenlemelerin de güncellenme ihtiyacı doğmaktadır. Çalışmada özellikle elektronik haberleşme sektöründe kişisel verilerin korunması hakkında AB düzenlemeleri incelenmiştir. Söz konusu düzenlemelerin Türk hukukundaki yansımalarına yer verilmiştir. Unutulma hakkı ve büyük veri gibi kişisel verilerin korunması konusunda önemli olan kavramlar açıklanmıştır. Elektronik haberleşme sektöründeki terimler, kişisel verilerin korunması bağlamında değerlendirilmiştir. İşletmecilerin, haberleşme hizmetlerinin sunumu esnasında kişisel verilerin korunmasını öncelemesi gerekmektedir. Ayrıca elektronik haberleşme sektöründeki abonenin kimliğinin uzaktan doğrulanabilmesine yönelik gelişmeler ele alınarak; kişisel verilerin korunmasıyla ilgili uygulamadaki sorunlar analiz edilmiş ve çözüm önerileri getirilmiştir.
İdari işlem olarak ÇED ve katılım hakkı
İnsanlık ilk çağlardan itibaren içerisinde yaşadığı çevreyi yaşamını devam ettirmek için kullanmış, değiştirmiş ve dönüştürmüştür. Teknik, teknolojik ilerlemeler ve Sanayi Devrimi ile birlikte insanlığın çevreyi kullanma hızı giderek artmıştır. Sanayi Devrimi sonrası artan üretim ve değişen tüketim alışkanlıkları, çevrenin ham madde olarak daha yoğun bir şekilde kullanılmasına neden olmuştur. Çevremizdeki doğal ham maddeler enerjiye çevrilmiş ve bu enerji ile birlikte tüketim maddeleri üretilmiştir. Enerji üretimi sonucu karbon salınımı ile üretim faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan zehirli atıkların toprağa, deniz ve okyanus sularına sızması içinde yaşadığımız çevrenin kirlenmesine neden olmuştur. Üretim faaliyetleri dışında üretilen ürünün kullanımından geriye kalan atıklar ve tek kullanımlık plastiklerden oluşan ambalajlar, üretim esnasında ortaya çıkan atıklar kadar çevreyi kirletici bir unsur olmuştur. Dünyanın artan nüfusu ve insanların yeni talepleri sonucu artan enerji ihtiyacını karşılamak üzere Yirminci Yüzyılda nükleer enerji üretim tesisleri kurulmuş ve imhası oldukça zahmetli nükleer atıklar ortaya çıkmıştır. Çevreyi kirleten bu unsurların atık bırakma hızının dünyanın kendini yenileme hızının çok üzerinde olması; küresel ısınma, ozon tabakasında seyrelme, buzulların hızla erimesi gibi iklim krizine sebebiyet veren sonuçlar doğurmuştur. İklim krizi; biyoçeşitliliğin yok olması, kuraklık, gıda kıtlığı ve temiz su sorunu gibi yaşam hakkını derinden etkileyen ve sınıraşan sorunları beraberinde getirmiştir. İnsanlığın yaşayacak bir çevresinin kalmaması tehlikesi, çevre hakkını ve kirliliğin önlenmesini çağımızın en önemli konularından birisi haline getirmiştir. Çevrenin kirletici unsurlar tarafından kirletilmesi sonucu ortaya çıkan neticelerin onarılması ve kirliliğin temizlenmesine ilişkin maliyeti, kirliliğin kaynağında henüz oluşmadan engellenmesi maliyetinden daha fazla olduğunun fark edilmesi ile birlikte kirliliği oluşmadan önleyecek araçlar geliştirilmiştir. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED), kirliliğin henüz oluşmadan kaynağında engellenebilmesi noktasında geliştirilen en etkili ve önemli araçtır. Bir yatırım faaliyetinin henüz gerçekleşmeden çevreye verebileceği muhtemel zararları ve kirliliği tespit ile bu sonuçların oluşmasını önleyecek tedbirleri belirleyerek idari makamlara yol gösteren ÇED, idari makamlar, yatırımcı, sivil toplum kuruluşları ile halkın etkin katılımını içeren bir iş birliği sürecidir. Muhtemel zararlar ve kirliliğin tespit edilebilmesinde en etkili unsur, söz konusu sürece halkın etkin katılımının sağlanmasıdır. Bir çevrede yaşayan insanlar, o çevreyi en iyi bilen ve söz konusu yatırım faaliyetinin meydana getireceği muhtemel sonuçları en iyi görebilecek kişilerdir. Yatırım faaliyetinin gerçekleşeceği çevrede yaşayan insanların ÇED sürecine etkin katılımının sağlanması, uzmanların muhtemel zarar ve kirliliği tespit ile alınacak tedbirleri belirleyebilmesinde oldukça önemlidir. Halkın söz konusu karar alma sürecine etkin katılımı, muhtemel zarar ve kirliliğin tespiti kadar idari makamların karar alma sürecinin şeffaflığı ile demokrasinin sağlanabilmesi bakımından da oldukça önemlidir. Çalışmamızda çevrenin korunmasında etkili bir araç olan ÇED ve ÇED'in en önemli aşaması olan halkın katılımı incelenecek olup katılımın etkili ve verimli olabilmesi adına önerilerde bulunulacaktır.
Bir idari usul ilkesi olarak bilgi edinme hakkının Türkiye uygulaması
Temelini düşünce özgürlüğünden alan bilgi edinme hakkı; çağdaş, demokratik hukuk devletlerinde bireyin en önemli güvencelerinden biri haline gelmiştir. Gerek uluslararası gerek ulusal düzeyde dünya genelinde pek çok ülkede çeşitli düzenlemelere konu edilen bilgi edinme hakkı, gelişen ve değişen yönetimlerin ulaşmak istediği en önemli hedeflerden biridir. Türkiye' de bilgi edinme hakkı ancak 1990' lı yıllardan sonra gelişmeye başlamış ve hukuki düzenlemelere konu olmuştur. 2005 yılında yürürlüğe giren Bilgi Edinme Hakkı Kanunu nihayet 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile taçlandırılmış ve bilgi edinme hakkı anayasal güvenceye bağlanmıştır. Ne var ki iyi idare anlayışının etkin kılınması ve şeffaf yönetimin sağlanabilmesi için yapılan yasal ve anayasal düzenlemeler ancak idarecilerin ve halkın bu konuda daha çok bilinçlendirilmesi ve idarenin gizlilik kültüründen sıyrılma konusunda gerçekten niyetli olması ile etkili olabilecektir. Uygulamada yaşanan aksaklıklar da ancak bu surette giderilebilir ve bilgi edinme hakkı demokratik, çağdaş, insan haklarına saygılı, sosyal hukuk devletlerinin teminatı haline gelebilir. Anahtar Sözcükler 1.İdari Usul 2.Bilgi Edinme 3.Bilgi Edinme Hakkı 4.Şeffaf Yönetim 5.İnsan Hakları
Haksız fiyat artışının idari denetimi ve yaptırımı
Ürünlerin hakkaniyete uygun fiyatlanması hem tüketiciler açısından hem de ülke ekonomisi açısından çok önemlidir. Herhangi bir haklı neden olmadan ürünlerin aşırı fiyatlandırılması haksız fiyat uygulamalarına neden olmaktadır. Özellikle deprem, yangın, sel ve salgın hastalık gibi olağanüstü dönemlerde temel ihtiyaç maddeleri ile söz konusu olağanüstü durumun ihtiyaç haline getirdiği mal ve hizmetlerin fiyatlarının fahiş şekilde artırılması gayri ahlaki bir davranış biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye'de ve Avrupa Birliği ülkelerinde haksız fiyat uygulamaları kapsamında aşırı fiyatlandırma rekabet hukukunun konusunu teşkil etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde ise olağan dönemlerde ürünlerin fiyatlandırılmasına mühadale edilmemektedir. Bununla birlikte Türkiye'de olağanüstü dönemlerde fahiş fiyat artışlarının önlenmesiyle ilgili kanuni düzenlemeler, "7244 sayılı Yeni Koronavirüs (Covid-19) Salgınının Ekonomik ve Sosyal Hayata Etkilerinin Azaltılması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun'a eklenen hükümlerdir. Söz konusu hükümler kapsamında üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından mal ve hizmetlerin satış fiyatlarında fahiş fiyat artışı yapılması idari para cezasına tabi tutulmuştur. Ayrıca, fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarına yönelik düzenlemeler yapmak, gerektiğinde denetim ve incelemelerde bulunarak idari para cezası uygulamak ve her türlü tedbiri almak amacıyla Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu kurulmuştur. Buna ilaveten, 28.05.2020 tarihli ve 31138 sayılı Resmi Gazete'de Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu Yönetmeliği yayımlanmıştır. Böylelikle Ticaret Bakanlığı bünyesinde Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu faaliyetine başlamıştır. Bu doktora tezi kapsamında haksız fiyat ve fahiş fiyat kavramları sınıflandırılmıştır. Söz konusu ikili ayrım çerçevesinde ulusal ve uluslararası alanda bulunan düzenlenmeler tartışılmak suretiyle bir bütün halinde haksız fiyat uygulamalarıyla ilgili değerlendirme ve tespitlerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Haksız Fiyat, Aşırı Fiyatlandırma, Fahiş Fiyat, Rekabet Hukuku, Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu.
İmar planlarının idari ve yargısal denetimi
İdare hukukunun alt dallarından olan İmar Hukuku, geçmişe nazaran daha hızlı gelişmekte, bu gelişmenin yanında artık hemen her insan imar planlarının etki ve sonuçlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu doğrultuda günümüzde önemli bir hukuk alanı olarak karşımıza çıkan İmar Hukuku da bu gelişimden nasibini alarak daha detaylı ve hemen her noktası kanun ve yönetmeliklerle düzenlenen bir duruma gelmiştir. İmar hukukunda yaşanan bu hızlı gelişme sonrasında, kanun ile diğer alt mevzuatın da giderek karmaşık bir hal aldığını söylemek mümkündür. Bunun yanında imar planlarına ilişkin kanuni düzenlemelerin kazuistik yöntemle ele alınması, imar hukukunun başta vatandaşlar olmak üzere imar planlaması yapan idarelerin dahi hâkim olmakta zorlandığı bir hale gelmesine sebep olmuştur. Bu bağlamda imar planlarına muhatap olan vatandaşların, bu idari işlemlere karşı idari ve yargısal denetim mekanizmalarının varlığı ve detayları hakkında bilgilendirilmesi, bu mekanizmaların günümüzdeki uygulanış biçimi ile sonuçlarının anlatılması ve İmar Hukuku'na ilişkin bazı sorunların tespiti ile bu sorunlara yönelik çözüm önerileri sunulması amacıyla bu tez kaleme alınmıştır. Mevzuatımızda imar planlarının, hazırlık 6+ve onay aşamalarına ilişkin düzenlemelerin yanında bu planların idari ve yargısal denetimine ilişkin hükümler de yer almaktadır. Bu çalışmada önce imar planlarının türleri ve hukuki niteliği anlatılacak, sonrasında plan yapımında genel yetkili idareler belirtilerek ardından imar planlarının idari ve yargısal denetim yollarına ilişkin detaylı incelemelere yer verilecektir. Ayrıca bu mekanizmaların uygulanmasında ortaya çıkan çeşitli sorun ve eksiklikler ortaya konulacak, bunlar hakkında çeşitli önerilerde bulunulacaktır.
Etkili soruşturma yükümlülüğü kapsamında iddianame yerine geçen belge
Suç işlendiği yönünde yeterli şüpheye ulaşan savcının düzenlediği iddianamenin mahkeme tarafından kabulüyle kovuşturma evresi başlar. Ceza muhakemesine ilişkin bazı kanunlarda bu kurala aykırı düzenlemeler öngörülmüştür. Yüce Divan'a sevk, bazı kamu görevlilerinin soruşturulması sonucunda düzenlenen son soruşturmanın açılması kararı, suç tutanağı, lüzumu muhakeme kararı, icra ceza mahkemesine sunulan şikâyet ve görevsizlik kararı iddianame yerine geçen belgelerdir. Bu belgelerin iddianameden farkı, ara muhakeme aşaması bulunmadığı için mahkeme tarafından kabul edilmesine gerek olmadan doğrudan kamu davasını başlatma gücünü haiz olmaları savcının soruşturma evresinde dahlinin bulunmamasıdır. İddianame yerine geçen belgelerle kamu davası açılmasında soruşturmayı savcı dışında soruşturmacılar gerçekleştirmektedir. Bunun yanında kanundaki düzenlemeler son derece eksik olduğundan sorunun kıyas yoluyla çözümü uygulama tarafından benimsenmiştir. Ancak kıyasın şartlarının bu usulde kıyasın uygulanabilmesi için yeterli olup olmadığı hususu da inceleme konusu yapılmamıştır. Bu nedenle literatürdeki eksikliğin doldurulması ihtiyacı hasıl olmuştur. Çalışmada konu, ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri ve etkili soruşturma yükümlülüğü baz alınarak incelenmiştir. İddianame yerine geçen belgelerin iade edilememesi, dava zamanaşımını kesici etkilerinin olmaması, hukukçu olmayan kişilerce soruşturmanın gerçekleşmesi, kişilerin şüpheli sıfatını almadan doğrudan sanık statüsüne sokulmaları gibi birçok problem bulunmaktadır. Karşılaştırmalı hukuk örnekleri de dikkate alınarak iddianame yerine geçen belgeyle kamu davası açılması usulünde değerlendirme yapılmış ve olması gereken hukuka yönelik çözüm önerileri sunulmuştur.
Takviye edici gıda piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi
Çalışmada takviye edici gıda piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi konusu ele alınmıştır. Takviye edici gıdalar mevzuatta ve uygulamada gıda olarak kabul edilmektedir. Bu gıdalar, ilaçlar ve diğer tıbbi ürünlerden farklıdır. Bu fark hem nitelik hem de düzenleme ve denetim boyutundan kaynaklanmaktadır. Fakat bu ürünlerin birbirlerinden ayırt edilmesi kolay değildir. Uygulamada bu konuda sorunlar yaşanmaktadır. Takviye edici gıdalara ve genel olarak gıdalara ilişkin münhasır bir kanun bulunmamaktadır. Mevcut mevzuat ise oldukça dağınık ve bünyesinde eksikler barındırmaktadır. Çalışmada bu eksikliklere dikkat çekilmiş ve iyileştirme ya da yeniden düzenleme önerileri sunulmuştur. Düzenleme ve denetim konuları bütüncül bir perspektifle ele alınmalıdır. Bu konudaki eksikliklerin birbirini doğrudan etkileyebileceği göz önüne alınarak bu doğrultuda hareket edilmelidir. Denetim konusunda mevzuatta açık ve anlaşılır bir biçimde belirlemeler yapılmalıdır. Takviye edici gıda denetimi Tarım ve Orman Bakanlığınca yapılmaktadır. Fakat gerek Bakanlığın iş yükü gerekse konunun spesifik ve uzmanlık gerektiriyor oluşu bu konuda geniş yetkilerle donatılmış, uzmanlığı bulunan Bakanlığın ilişkili kuruluşu şeklinde ya da üst kurul şeklinde bir kurumun oluşturulmasını gerekli kılmaktadır. Gıda güvenliğinin sağlanmasında bu düzenlemeler ve denetim faaliyetleri oldukça önemlidir. Gıda güvenliği tesis edilerek kamu düzeninin sağlanması amacıyla devlet, mevzuat hükümleri çerçevesinde denetim ve kontrol faaliyetlerinde bulunmaktadır. Karşılaştırma yapılabilmesi için bu çalışmada Avrupa Birliği ve Almanya'da takviye edici gıdalarla ilgili düzenlemeler ve denetim yapısı ele alınmıştır. Böylece ülkemiz dışında gıda güvenliğine yönelik olarak yapılan birtakım faaliyet ve uygulamaların görülmesi ve örnek alınması amaçlanmıştır.
Yargılamada ihtisaslaşma bağlamında Türk askeri ceza yargısı
Bu çalışmada yargıda ihtisaslaşmanın tarihsel, sosyolojik ve felsefi kökenleri incelenmiş, yargı teşkilatı içerisinde askeri yargı kolunun ve askeri mahkemelerin gerekli olup olmadığı, askeri mahkemelere geçmişten günümüze neden ihtiyaç duyulduğu ve askeri mahkemelerin evrensel hukuk ilkeleri kapsamında ihlal niteliği taşıyıp taşımadığı tartışılmıştır. Devletlerin tarihsel geçmişi incelendiğinde ordunun oluşumu ile askeri mahkemelerin kurulması aynı döneme denk gelmektedir. Çünkü devletler sınır güvenliğine önem verdiğinden ordu düzeninin bozulmaması için ayrıca önlemler alma ihtiyacı duymuştur. Bu kapsamda ordu içinde geçerli olacak şekilde ek mevzuat hükümleri oluşturulmuş ve bu mevzuat hükümlerini uygulamak üzere askeri mahkemeler kurulmuştur. Savaşların yoğun olduğu dönemler atlatıldıktan sonra askeri mahkemelere duyulan ihtiyacın her geçen gün azaldığı günümüze gelindiğinde askeri mahkemelerin gerekli olup olmadığı hala tartışılmaktadır. Askeri mahkemelerin varlığının evrensel hukuk ilkeleri açısından uygun olmadığı iddia edilmektedir. Özellikle askeri yargı kolunun yargıda birliğe engel olduğu, askeri mahkemelerde görev yapan asker kökenli hâkimlerin atamalarının yürütme organı tarafından yapılmasının ve asker kökenli hâkimlerin görev yaptıkları süre içerisinde orduya bağlı olmalarının hâkimin tarafsızlığı ilkesi açısından ihlallere yol açtığı konularında eleştiriler bulunmaktadır. Ancak ordunun dışarıya kapalı ve kendine has özellikleri olan bir örgüt olması dolayısıyla orduya tamamen yabancı kişilerin ordu içindeki uyuşmazlıkları rahatlıkla çözümleyemeyecektir. Bu nedenle askeri mahkemelerin ve bu mahkemelerde asker kökenli hâkimlerin görev yapmasının gerekli olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Sonuç olarak askeri mahkemelerin günümüzdeki evrensel hukuk ilkeleri kapsamında düzenlenmesinin, askeri mahkemelerin üye seçimlerinin yürütme organının etkisi altında olmadan yapılmasının ve görev süresi boyunca adli yargı mahkemeleri gibi hâkimlerin bağımsızlığını sağlayacak önlemlerin alınmasının gerekli olduğu değerlendirilmektedir.
Devlet otoritesi ve metaverse
Devlet, etrafında yaşanan sosyal, siyasal, stratejik olaylar veya jeopolitik şartların etkisiyle şekillenmektedir. Bu yönüyle devlet, değişim ve dönüşüme açık olgusal bir varlıktır. Teorik ve pratik yönleri itibariyle devlet olgusunu, her dönemin kendi şartları içerisinde incelemek gerekir. 1648 Westphalia Antlaşmaları ile şekillenen ve günümüzde varlığını sürdüren modern devlet de bu bağlamda tarihsel süreçle birlikte çeşitli dönüşümlere uğramıştır. Modern devlet, 20. yüzyılda küreselleşmenin tesiriyle belirli ölçüde sınırlandırılmış, buna karşın toplumsal düzen ve adalet sağlayıcı hukuk aktörü olma rolünü belirli ölçüde sürdürmüştür. Dijitalleşmeyle birlikte modern devletin bu rolünü de sarsan ve tahribata uğratan yeni bir süreç gelişmektedir. Dijitalleşmenin ulaşmayı hedeflediği duraklardan birisi de Metaverse'dür. Metaverse henüz gelişimini tamamlamamış, geleceğe dair bir kavramdır ve bireylere sosyal medya siteleri, kripto paralar ve çevrimiçi oyun platformlarının sunduğu imkan ve fırsatları, ileri teknolojik argümanlarla bir arada sunmayı amaçlamaktadır. Metaverse'ün geleceğe dair bir kavram olması, modern devletin egemenlik aygıtlarına yönelik olası etkisini somutlaştırmayı güçleştirmektedir. Bununla birlikte alt unsuru olarak ele alınan kavramların modern devletler nezdinde doğurduğu mevcut etki, Metaverse'ün gelecekteki olası sınırlayıcı ve dönüştürücü rolüne yönelik birtakım ipuçları sunmaktadır. Metaverse, farklı boyutları itibariyle devlet otoritesini ortadan kaldırmaya matuf yıkıcı akımın gelecekteki görünümü olarak şekillenmiştir. Bu çalışmada modern devletin egemenlik yetkilerinin, dijitalleşen dünyada metaverse aracılığıyla otorite yıkıcı etkileri tartışılmıştır.
6458 sayılı Yabancılar Ve Uluslararası Koruma Kanunu kapsamında sınır dışı etme kararı ve sonuçları
Tarih boyunca var olan göç olgusu insanların yaşamış oldukları sosyal veya ekonomik sorunların başka bir coğrafyaya giderek bertaraf edilmesine hizmet etmiştir. Günümüzde ise bir kısım devlet vatandaşlarının refah içerisinde yaşaması, bunun karşısında, geri kalan büyük bir çoğunluğun ise maddi ya da siyasal sorunların olduğu topluluklarda bulunması veya geri kalmış toplum insanlarının teknolojik imkânlarla bu dengesizliği fark etmesi üzerine göçler bugün ve yakın gelecekte gündemde kalmaya devam edecektir. Siyasal yapılanmada en üst buyurucu güç olan devletler ise söz konusu göç olgusuna karşı kayıtsız kalmamış göçleri düzenli göç ve düzensiz göç olarak ayırmıştır. Egemen devletin hukukuna uygun bir şekilde ülkeye giriş yapılması düzenli göçü oluşturmaktayken hukuka aykırı bir şekilde ülkeye giriş yapan ya da bulunan yabancı ise düzensiz göçü oluşturmaktadır. Düzensiz göçle mücadele amacıyla tarih içerisinde benzer uygulamalar görülmekle birlikte neredeyse yeni kurallara bağlanmış sınır dışı etme kurumu oluşturulmuştur. Bu çalışmada ise Türk hukuku kapsamında sınır dışı etme kavramı ve sonuçlarını irdelenmiştir. Türk hukukunda sınır dışı etme kavramına yönelik muhtelif kanunlarda düzenlemeler olmasına rağmen son 50 yılda artan göç hareketlerinin karşısında 04.04.2013 kabul tarihli, nispeten yeni bir kanun olan 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu kapsamında sınır dışı etme kararı gerek yerel gerekse uluslararası mahkeme kararları eşliğinde incelenecektir. Çalışmanın ana eksenini Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu m. 52-60 arasında düzenlenen; sınır dışı etme kararı, hakkında sınır dışı etme kararı verilebilecek yabancılar, sınır dışı edilmeye engel durumlar, ülkeyi terke davet edilme, gönüllü terk, sınır dışı etmenin kanaatimizce en önemli sonucu olan idari gözetim kararı, geri gönderme merkezleri ve gerek sınır dışı etme kararına gerekse idari gözetim kararına karşı başvuru yolları ifade edilecektir. Bu çalışmayla elde edilmek istenilen maksat ise yakın bir kabul tarihi olan 6458 sayılı Kanunun uygulanmasında ve yorumlanmasında ortaya çıkabilecek belirsizliklerin uluslararası sözleşmeler ve mahkeme kararlarıyla birlikte yorumlanarak bir çerçeveye oturtturulmasıdır.
İdare hukuku bakımından gıda güvenliği ve gıda piyasasının düzenlenmesi
Toplumsal yaşamın güven içinde devam etmesi bakımından sağlıklı ve tüketilebilir gıdanın insanların sofrasına ulaşmasını sağlamak idarenin başlıca görevlerindendir. İdarenin gıda güvenliği faaliyetlerinin sistematik bir biçimde ele alınması, gıda güvenliği sürecinde karşılaşılan sorunların çözümü bakımından gerekliliktir. Dolayısıyla tarladan-sofraya gıda piyasasının düzenlenmesinde idarenin işlem ve eylemlerinin sorgulanması ve yeterliliğinin irdelenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı hassas ve uzmanlık bilgisi gerektiren gıda piyasasının düzenlenmesi sürecinde idarenin hangi görev ve yetkileri bulunduğu irdelenerek yapısal ve fonksiyonel yönleriyle idari işleyişi incelemektir. Bunun yanında siyasi irade ve diğer etki grupları müdahalesinin meydana getirebileceği olumsuzlukların özerk ve uzman statüdeki gıda otoritesi (düzenleyici ve denetleyici kurum) oluşturularak azaltılabileceği varsayımının tartışılmasıdır. Bu bağlamda öncelikle gıda hukuku ve gıda güvenliği konuları olmak üzere idare hukuku bakımından ülkemiz ve dünyada gıda güvenliği sisteminin işleyişi incelenecektir. Özellikle Avrupa Birliği'ndeki gelişmelerin iç hukukumuza yansıması gıda zincirinin her bir basamağı yönünden ayrıca değerlendirilecektir. Etkin gıda güvenliği için kurallar konulması, piyasanın denetlenmesi ve yönlendirilmesi görevlerinin geleneksel bakanlık teşkilatıyla gıda zinciri boyunca ne ölçüde yerine getirildiği detaylıca tartışılacaktır. Gıda güvenliği kapsamında ülkemizdeki idari teşkilatlanma ve faaliyetler incelenerek piyasa için gıda otoritesi önerisinde bulunulacaktır.
Yenilenebilir enerji kaynaklarının düzenlenmesi, denetlenmesi ve yenilenebilir enerji politikaları
Yaşanabilir ve temiz bir gelecek için yenilenebilir enerji kaynaklarının, enerji üretim ve tüketimindeki payının artırılması gerekmektedir. Bu payın artırılması ve bilincin oluşturulması görevi ise idarelere düşmektedir. Öncelikle küresel ölçekte devletler yenilenebilir kaynakların kullanımının artırılması yönünde politikalar belirleyecekler ve idareler ise politikaların bir sonucu olarak yenilenebilir enerji teşvik mekanizmalarını sistemlerine entegre ederek gerekli yargısal ve idari düzenlemeleri gerçekleştireceklerdir. Bir kamu hizmeti niteliği taşıyan elektrik üretim, iletim ve dağıtım faaliyetlerinde yenilenebilir kaynaklarının rolünün artırılmasında özel tüzel kişiler ve idareler iş birliği yaparak bir sonuca ulaşabileceklerdir. Bu tezin amacı, yenilenebilir enerji alanını idare hukuku boyutuyla inceleyerek, yenilenebilir kaynakların düzenlenmesi ve denetlenmesinde, kurumların yetki ve sorumluluklarının belirtilmesi ve politikalar bağlamında tartışılmasıdır. Bu doğrultuda öncelikle enerji ve enerji kaynaklarına yer verilmiş, yenilenebilir enerji kaynaklarını düzenleyen ve denetleyen kurumlara ve görevlerine değinilmiş, kanuni düzenlemeler ele alınmış, elektrik faaliyetlerinin kamu hizmeti boyutu tartışılmış ve yenilenebilir enerji politikalarının dünyadaki ve Türkiye'deki uygulamaları izah edilmeye çalışılmıştır.
Yargıtay Kararlarının mülkiyetin müsadere edilmesi bağlamında incelenmesi
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nda öngörülen tedbirler kamu düzenini sağlamak üzere suçlarla mücadele etmeyi amaçlamaktadır. Bu tedbirler uygulanırken insan haklarına müdahale edilmesi de kaçınılmazdır. Devletin suçla mücadele ve kamu düzenini sağlama yükümlülüğü yanında, bireyin haklarını koruma yükümlülüğü de vardır. Bu nedenle öngörülen tedbirler uygulanırken, insan haklarına yapılan müdahalenin hukuka uygun olması gerekmektedir. Bu hususta devletin yargı organları başta olmak üzere tüm devlet kurumları insan haklarını gözetmekle yükümlüdür. Bu çalışmada, 1982 Anayasası'nda belirtilen devletin insan haklarına saygı yükümlülüğünden yola çıkılarak, Yargıtayın müsadereye dair kararlarında yeknesak bir mülkiyet hakkı incelemesi yapıp yapmadığı araştırma konusu yapılmıştır. Araştırma konumuz, Yargıtayın müsadere usulüne ilişkin kararlarında mülkiyet hakkıdır. Konuya dair akademik çalışmalar, genel anlamda müsaderenin mülkiyet hakkına etkilerini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) veya Anayasa Mahkemesi (AYM) kapsamında değerlendirmiş ancak spesifik bir Yargıtay incelemesi yapmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda konu bağlamında Yargıtay kararlarına odaklanılmıştır. Amacımız ise özelde; bu örnek üzerinden bir yargı organı olarak Yargıtayın insan haklarını koruma ve saygı gösterme konusundaki tutumuna dair genel veri elde etmektir. Genelde de Türk yargılama sisteminin insan hakları perspektifine veri sunmaktır. Bu amaçla birinci bölümde; mülkiyet hakkı anlayışının tarihi gelişimi, korunması, mülkiyet hakkının özellikleri, sınırlandırılması açıklanmıştır. Mülkiyet hakkının sınırlandırılması, kanunda sayılı bazı hallerde "kamu yararına" yapılacak müdahaleler ile mümkün kılınmıştır. Müdahale araçlarından biri olarak karşımıza çıkan müsadere usulü, sınırlandırma başlığı altında ele alınmıştır. İkinci bölümde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında anayasal bir hak olan mülkiyet hakkına 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5267 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenen müsadere tedbiri ile yapılan müdahalenin Yargıtay kararlarında nasıl karşılık bulduğu ele alınmıştır. Yargıtayın müsadereye ilişkin yargılamalarında; mülkiyet hakkı inceleme usulünün sistematik bir yeknesaklık sağlayıp sağlamadığı, insan hakları incelemesi yapan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarını dikkate alıp almadığı ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Yargıtayın müsadere konulu kararları üzerinden mülkiyet hakkı analizi yapılmıştır.
Ceza Muhakemesi Hukukunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları nedeniyle yargılamanın yenilenmesi
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yargılamanın yenilenmesi sebepleri tahdidi olarak düzenlenmiştir. Bu sebepler arasında gösterilen bir yargılamanın yenilenmesi nedeni de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ceza yargılaması hükmüne ilişkin ihlal veya dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı vermesidir (CMK m. 311/1-f). Bir uluslararası mahkemenin hak ihlali veya dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı vermesi halinde yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilebileceğinin kabulü artık çoğu modern hukuk toplumlarında görülmektedir. Bu durum ise insan hakları açısından oldukça önemli bir adım olarak kabul edilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf olan devletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararları icra etme yükümlülüğü altındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararı nedeniyle yargılamanın yenilenmesi yolunun kabulü de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, Ek Protokollerinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin etkinliğini arttırmıştır. Bununla birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen bir karar nedeniyle icra edilecek yargılamanın yenilenmesi yolu yalnızca hükümlünün lehine olacak şekilde gerçekleştirilebilir. Başka bir anlatımla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı nedeniyle hükümlü aleyhine yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilemeyecektir. Yargılamanın yenilenmesi yolunun istisnai bir kanun yolu oluşu sebebiyle bu yolun muhakemesi Ceza Muhakemesi Kanunu'nda sıkı şartlara tâbi tutulmuştur. Bu usuli kurallara uyulmaması sebebiyle yargılamanın yenilenmesi gerçekleşmeyeceğinden kuralların taraflarca ve özellikle istem sahipleri tarafından detaylıca bilinmesi gerekmektedir. Çalışmanın amacı, ceza muhakemesi hukukunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları nedeniyle yargılamanın yenilenmesi kanun yolunu tüm yönleriyle ortaya koymaktır. Bu amaca hizmet edecek şekilde tezde öncelikle yargılamanın yenilenmesi yolunun genel esasları aktarılmış, sonrasında müstakil olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları nedeniyle yargılamanın yenilenmesi kurumu incelenmiş ve son olarak bu kurumun muhakeme süreci ortaya konulmuştur.
Rekabet hukukunda uzlaşma müessesesi
Bu çalışmada, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'a 16.06.2020 tarihli ve 7246 sayılı Kanun değişikliğiyle kazandırılan "uzlaşma müessesesi" incelenmektedir. Bu doğrultuda öncelikle uzlaşma müessesesinin hukuki tanımı ve unsurları açıklanarak, rekabet hukuku alanındaki gerekliliği ve uygulanabilirliği ortaya konulmaktadır. Rekabet hukuku alanında uzlaşma müessesesinin işleyişi, Uzlaşma Yönetmeliği ve Rekabet Kurulu tarafından yayınlanan "uzlaşma kararları" çerçevesinde detaylı olarak incelenmiştir. Çalışma sonucunda uzlaşma müessesesinin etkinliğini artırabilmek amacıyla hukuki sorunlar tespit edilmiş ve çözüm önerileri geliştirilmiştir.