Doğuş University
Discipline

Klinik Psikoloji Anabilim Dalı

Doğuş University

96

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Tip 1 diyabetli yetişkinlerin, diyabet tanısına ilişkin deneyimlerinin incelenmesi

Bu çalışmada, ülkemizde gün geçtikçe yaygınlaşmakta olan tip 1 diyabet tanısına sahip erişkinlerin bu hastalık ile yaşamaya dair deneyimlerinin daha iyi anlaşılması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda, 18 yaşının üzerinde olan ve iki seneden uzun süredir bu tanıya sahip 8 katılımcı ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (YFA) kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonucunda, toplam 5 grup deneyimsel teması ve 6 alt tema elde edilmiştir. Bu temalar ise 'Diyabetle Tanışmak' ('İlk Tepkiler' ve 'Diyabetin Sınırları ile Tanışmak'), 'Diyabete Alışmak' ('Gerekliliklere Uyum Sağlamak' ve 'Alışma Sürecinde Yardımcılar'), 'Kendi Bakımverenin Olmak', 'Diyabetin Zihinsel Yükü' ve 'Diyabete ve Diyabetliye Bakış Açısı' ('Diyabetlilerin Gözünden Tip 1 Diyabet ve 'Başkalarının Gözünden Tip 1 Diyabet') şeklindedir. Temalar aracılığıyla kişilerin tip 1 diyabetle yaşamı tanı anından itibaren bir akış içerisinde verilmiş ve sonuçlar, ilgili literatür ile bağlantıları üzerinden tartışılmıştır.

Diabetes mellitus-tip 1Hasta psikolojisiKlinik psikoloji
Zeynep Peker
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin bireylerde bağlanma stilleri, psikolojik sağlamlık ve bilinçli farkındalık arasındaki ilişkilerin incelenmesi

Bu araştırmanın amacı, yetişkin bireylerin bağlanma stilleri, psikolojik sağlamlık ve bilinçli farkındalık düzeyleri arasında ilişki bulunup bulunmadığını incelemektedir. Araştırmanın diğer amacı yetişkin bireylerin söz konusu özelliklerinin cinsiyet, gelir ve romantik ilişki durumu değişkenleri açısından ele alınmasıdır. Araştırmanın örneklemi 18-45 yaş aralığında bulunan 339 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcıların 243'ü (%71,7) kadın, 96'sı (%28,3) erkek ve yaş ortalaması 30,24±6,65'tir. Araştırmanın verileri katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YİYE-II), Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (KPSÖ) ve Bilinçli Farkındalık Ölçeği'nin (BİFÖ) uygulanmasıyla elde edilmiştir. Araştırma nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modelinde tasarlanmıştır. Araştırma verileri SPSS 29 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Bağımsız Gruplar T-Testi Analizi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), Çok Değişkenli Doğrusal Regresyon Analizi ve Hiyerarşik Regresyon Analizi uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; kaygılı ve kaçınmacı bağlanma stilinin psikolojik sağlamlık ile negatif korelasyona sahip olduğu, kaygılı ve kaçınmacı bağlanma stili ile bilinçli farkındalık düzeyleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu, psikolojik sağlamlık ve bilinçli farkındalık arasında pozitif korelasyon olduğu, düşük gelir grubundaki katılımcıların kaygılı bağlanma puanlarının orta gelir grubundaki katılımcılardan anlamlı derecede yüksek olduğu, ilişkisi olmayan bireylerin kaygılı bağlanma ve kaçınmacı bağlanma puanlarının ilişkisi olan katılımcılardan, erkeklerin psikolojik sağlamlık düzeyinin kadınlardan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu, ilişkisi olan bireylerin bilinçli farkındalık düzeylerinin ilişkisi olmayan bireylerin bilinçli farkındalık düzeylerinden anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir. Araştırma bulgularına göre, kaygılı bağlanmanın psikolojik sağlamlığı ve bilinçli farkındalığı yordadığı, kaçınmacı bağlanma stilinin bilinçli farkındalığı yordadığı ve bilinçli farkındalığın psikolojik sağlamlığı yordadığı saptanmıştır. Sonuçlar psikolojik sağlamlıkta, bağlanma stilleri ve bilinçli farkındalığın önemini vurgulamaktadır.

Hatice Simge Altıntaş
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Canlı yayın platformlarını izleme sıklığının yalnızlık ve psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisinde parasosyal ilişkilerin aracı rolü

Bu çalışmanın temel amacı, canlı yayın platformlarını izleme sıklığının yalnızlık ve psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisinde parasosyal ilişkilerin aracı rolünü incelemektir. Ayrıca değişkenlerin kendi aralarındaki ilişkilerine ve cinsiyete göre ölçeklerden alınan puanların karşılaştırılmasına da yer verilmiştir. Son olarak, canlı yayın platformlarını izleme motivasyonlarının psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisinde izleme sıklığı, parasosyal ilişkiler ve yalnızlığın aracı rol oynayabileceği varsayılmış; bu doğrultuda araştırmaya yeni bir denence ve model eklenmiştir. Araştırmanın örneklemi 165'i kadın 161'i erkek olmak üzere toplam 326 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama araçları olarak demografik bilgi formu, Twitch İzleyici Motivasyon Ölçeği (TİMÖ), Parasosyal Etkileşim Ölçeği (PEÖ), Yetişkinler İçin Sosyal ve Duygusal Yalnızlık Ölçeği (SELSA-S) ve Psikolojik İyi Oluş Ölçeği (PİÖ) kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlar, canlı yayın platformlarını izleme sıklığının yalnızlık ve psikolojik iyilik hali üzerinde parasosyal ilişkilerin kısmi aracı rol oynadığını ortaya koymuştur. Ek olarak, canlı yayın platformlarını izleme motivasyonlarının psikolojik iyilik hali üzerinde izleme sıklığı ve yalnızlık ile anlamlı derecede dolaylı etkili olduğu, parasosyal ilişkilerin bu ilişkiye aracılık etmediği bulunmuştur. Bu araştırmanın sonuçları, canlı yayın platformlarına aşırı yönelme nedenlerini anlama, buna yönelik önlemler alma ve olumsuz psikolojik iyilik halini iyileştirme konusunda özellikle yalnızlık ile ilgili çalışmalar yapılmasının önemine dikkat çekmektedir.

İpek Karakelle
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk çağı travmaları ve duygu düzenleme güçlüğünün gençyetişkinlerin madde kullanımına etkileri

Bu çalışmanın amacı, çocukluk çağı travmalarının madde kullanımı eğilimi üzerindeki etkisini ve bu ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün düzenleyici rolünü incelemektir. Travma ve duygu düzenleme gibi bireyin psikolojik işleyişini derinden etkileyen değişkenlerin, madde kullanımına zemin hazırlayıcı etkisi alanyazında sıklıkla vurgulanmaktadır. Araştırma, Türkiye genelinde 18–35 yaş aralığında yer alan klinik dışı 205 genç yetişkin bireyden elde edilen verilerle yürütülmüştür. Katılımcılara Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ-33), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ-16) ve Bağımlılık Profil İndeksi – Kısa Form (BAPİ-Kısa) uygulanmıştır. Veriler genelleştirilmiş doğrusal model (GLM), Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri ile analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, çocukluk çağı travmaları ile madde kullanımı eğilimi arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Aynı şekilde, duygu düzenleme güçlüğü de madde kullanımı eğilimini anlamlı biçimde yordamakta; duygu düzenleme becerileri zayıf olan bireylerin madde kullanımına daha yatkın olabileceğini göstermektedir. Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri, duygu düzenleme güçlüğünün bu iki değişken arasındaki ilişkide anlamlı bir düzenleyici rol oynadığıdır. Özellikle duygu düzenleme güçlüğü düzeyi yüksek bireylerde, çocukluk travmalarının madde kullanımı eğilimini daha güçlü bir biçimde yordadığı; bu güçlüğün düşük olduğu bireylerde ise söz konusu ilişkinin zayıfladığı görülmüştür. Elde edilen bulgular, bireylerin erken dönem travmatik yaşantılarının madde kullanım eğilimi üzerindeki etkisinin sabit değil, bireyin duygularını düzenleme kapasitesine bağlı olarak değişkenlik gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, önleyici ruh sağlığı müdahalelerinde duygu düzenleme becerilerinin geliştirilmesine yönelik uygulamaların desteklenmesi önem taşımaktadır.

Duygu düzenlemeDuygu düzenleme güçlüğüMadde bağımlılığı
İpek Denil
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kadınların çalışma durumuna göre algılanan stres ve somatik belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün rolü

Bu çalışmanın amacı kadınların çalışma durumlarına göre algılanan stres ile somatik belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün düzenleyici rolünü incelemektir. Çalışmanın örneklemi, toplum örneklemi olup, yaş aralığı 21-60 olan 119' u (%51.5) aktif çalışan, 112'si (%48.5) çalışmayan (ev kadını) olmak üzere toplam 231 kadın katılımcıdan oluşturmuştur. Araştırma verileri katılımcılardan sürecin başında çevrimiçi olarak toplanırken ilerleyen süreçte bazı katılımcıların görme problemi yaşamasından dolayı anket yöntemi de eklenerek veri toplanmıştır. Araştırmanın amacı doğrultusunda veri toplamak amacıyla Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ), Somatik Duygusal Çatışma Ölçeği (SDÇÖ) ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ-16) uygulanmıştır. Verilerin analizi için Sosyal Bilimler İstatistik Paket Programı (SPSS) 21 programı ile kullanılarak Pearson Korelayon Analizi, Bağımsız Örneklem T-Testi, tek yönlü ANOVA ve Process Macro Analizi uygulanmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen bulgulara göre somatik belirtilerin sıklık ve şiddet düzeyleri ile algılanan stres düzeyleri ve duygu düzenleme güçlüğü arasında anlamlı ve pozitif yönde ilişkiler saptanmıştır. Ayrıca kadınların çalışma durumları açısından yapılan karşılaştırmalarda ev kadınlarının duygu düzenleme güçlüğü ve somatik belirtilerin sıklığı düzeylerinin çalışan kadınlara göre anlamlı farklılık gösterdiği saptanmıştır. Yapılan moderasyon analizileri sonucunda duygu düzenleme güçlüğünün algılanan stres ile somatik belirtiler arasındaki ilişki üzerinde düzenleyici bir etkisinin olmadığı saptanmıştır. Çalışmanın bulguları kadınların toplumsal ve sosyal rollerinin duygusal ve bedensel tepkiler açısından farklılık oluşturabileceğini göstermektedir. Bunun yanı sıra stresin doğrudan somatik belirtiler üzerinde etkili olduğunu, duygu düzenleme becerilerin ise bu süreçte belirtilerin şiddeti ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Alanyazındaki araştırmalarda bu üç değişkenin kadın örneklemi üzerinde ele alındığı araştırmalara ulaşılmaması bu araştırmayı özgün kılmaktadır. Elde edilen bulgular doğrultusunda kadınların stres ile baş etme becerilerinin desteklenmesi, duygu düzenleme becerileri konusunda eğitimlerin çoğaltılması ve özellikle ev kadınlarına yönelik ruh sağlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi gibi klinik alanda uygulamalar açısından katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Duygu düzenleme güçlüğüEv kadınlarıEvde çalışanlar+2
Elif Avcan
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Fibromiyalji sendromu tanısı olan kişilerde çocukluk çağı travmaları ile fibromiyalji semptom şiddeti arasındaki ilişkide öfkenin ve ağrı felaketleştirmenin aracı rolü

Bu araştırmanın amacı fibromiyalji hastalarında çocukluk çağı travmaları ile fibromiyaljiden etkilenme düzeyi ilişkisinde öfkenin ve ağrı felaketleştirmenin sıralı aracı rolünün incelenmesidir. Bu değişkenlerin bir arada incelendiği bir çalışmaya rastlanılmadığı için bu çalışmanın alanyazına katkısı olacağı düşünülmüştür. Çalışmanın örneklemini çeşitli merkezlere tedavi amacıyla başvurmuş fibromiyalji tanısı olan 132 yetişkin hasta oluşturmaktadır. Katılımcılara demografik bilgi formu, Yeniden Gözden Geçirilmiş Fibromiyalji Etki Anketi (YFEA), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-33) Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş Türkçe Versiyonu, Sürekli Öfke (SL-ÖFKE) ve Öfke İfade Tarzı (ÖFKE-TARZ) Ölçekleri, Ağrı Felaketleştirme Anketi (PCS-TR) verilmiştir. Aracı modeller oluşturulmadan önce değişkenler arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Bu inceleme sonucunda asıl değişkenlere ek olarak çocukluk çağı travmalarının alt boyutlarını içeren modeller oluşturulmuştur. Korelasyon analizinde çocukluk çağı travmaları ile fibromiyaljiden etkilenme düzeyi arasında ilişki bulunmamıştır. Ancak dolaylı etkiler göz önüne alınarak araştırmanın amacı doğrultusunda analizler yürütülmüştür. Aracı analiz bulgularına göre çocukluk çağı travmalarının fibromiyaljiden etkilenme düzeyi üzerindeki etkisi ağrı felaketleştirme aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Aynı zamanda çocukluk çağı travmalarının bir türü olan fiziksel istismarın fibromiyaljiden etkilenme düzeyi üzerindeki etkisi ağrı felaketleştirme aracılığı ile dolaylı olarak gerçekleştirmektedir. Çocukluk çağı travmalarının bir türü olan duygusal ihmalin fibromiyaljiden etkilenme düzeyi üzerindeki etkisi, sürekli öfke ve ağrı felaketleştirmenin sıralı aracı rolüyle dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Fibromiyalji hastalarının, fibromiyaljiden etkilenme düzeylerini belirleyen kritik faktörlerden birinin ağrı felaketleştirme olduğu dikkat çekmektedir. Bu araştırma bulgularına göre fibromiyalji hastalarının psikoterapisinde ağrıya dair bilişsel inançların çalışılmasının öncelikli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Aynı zamanda fibromiyalji hastalarında öfke azaltmaya yönelik terapi yöntemlerinin kullanılabileceği özellikle de duygusal ihmale maruz kalan hastalarda fayda sağlayabileceği düşünülmektedir.

Ağrı felaketleştirmeFibromiyaljiKronik ağrı+2
Melek Bilgesu Alıtkan
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Aşağılık ve üstünlük kompleksi ile sosyal görünüş kaygısı arasındaki ilişkide sosyal medya kullanım süresinin aracı rolü

Dijital teknolojilerin günlük hayatta yaygın bir şekilde kullanılması ve günlük hayata bütünleşmiş olması, tüm yaş gruplarında ekran tabanlı faaliyetlerin artmasına neden olmuştur. Genellikle ekran süresi olarak adlandırılan bu olgu, sosyal medya etkileşimi ve çevrimiçi oyunlardan video akışı ve internet taramasına kadar çok çeşitli etkinlikleri kapsamaktadır. Ekran süresindeki bu artışın yanı sıra, özellikle sosyal medya kullanımının psikolojik sonuçlarına olan ilgi de son zamanlarda artış göstermiştir (Oswald ve ark., 2020). Mevcut araştırma, aşağılık kompleksi, üstünlük kompleksi ve sosyal görünüş kaygısı gibi psikolojik yapılar arasındaki karmaşık ilişkilere ve bu ilişkilerde Instagram ekran süresinin potansiyel aracılık rolüne odaklanmaktadır. Araştırılan temel varsayım, aşağılık ve üstünlük duygularının sosyal görünüş kaygısı üzerindeki etkisinde Instagram ekran süresinin aracı rolüdür. Mevcut araştırmada ayrıca yapısal eşitlik modellemesi (YEM) çerçevesinde değişkenlerin birbirleriyle olan ilişkisi de incelenmiştir. YEM analizi sonuçlarına göre, Instagram ekran süresinin aşağılık ve üstünlük kompleksi ile sosyal görünüş kaygısı arasındaki ilişkide aracı bir rol oynamadığı belirlenmiştir. Aşağılık kompleksi ve üstünlük kompleksi, sosyal görünüş kaygısını anlamlı bir şekilde yordamıştır. Aşağılık kompleksi ile Instagram ekran süresi arasındaki ilişki ise negatif yönlüdür. Yapılan YEM analizi psikolojik faktörlerin ekran süresi ile olan ilişkilerinin karmaşık bir yapı olabileceğini ve psikolojik bireysel kavramların sosyal görünüş kaygısı üzerine olan etkisinin -Instagram kullanımından ziyade- asıl faktör olabileceği fikrini vermiştir. Gelecekteki araştırmalar, aşağılık ve üstünlük komplekslerinin başka hangi psikolojik kavramlarla ilişkili olduğunu ve Instagram'da sadece görünüm odaklı içeriğe maruz kalmak gibi Instagram kullanımının ve Instagram'da geçirilen sürenin daha özellikli bir şekilde araştırmak yoluyla bu karmaşık ilişkiyi açıklamada alan yazına katkı sağlayabilir.

Eralp Akgül
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ebeveyn suçluluğu ve bilişsel çarpıtmaların ebeveyn tükenmişliği üzerindeki rolü

Bu çalışmanın amacı, ebeveyn suçluluğunun ebeveyn tükenmişliği üzerindeki yordayıcı etkisini ve bu ilişkide bilişsel çarpıtmaların aracı rolünü incelemektir. Araştırma, 0-24 yaş arasında çocuğa sahip olan ve psikiyatrik tanısı bulunmayan 300 ebeveynden oluşan bir örneklemde gerçekleştirilmiştir. Doğum sonrası depresyon semptomlarının karıştırıcı etkisini en aza indirmek amacıyla, 0-12 aylık bebeği olan anneler çalışma dışı bırakılmıştır. Katılımcılar, Sosyodemografik Bilgi Formu, Ebeveyn Suçluluğu Ölçeği (ESÖ), Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği (BÇÖ-R) ve Ebeveyn Tükenmişliği Ölçeği'ni (ETÖ) çevrimiçi olarak doldurmuştur. Çocuk sayısı, ebeveyn yaşı, çalışma durumu, eğitim düzeyi ve çocuğun hayatına katılımın kontrol edildiği analizler, ebeveyn suçluluğunun tükenmişlik üzerinde anlamlı bir doğrudan etkisi olduğunu göstermiştir. Bilişsel çarpıtmaların bu ilişkide istatistiksel olarak anlamlı bir aracılık rolü oynadığı bootstrap analiziyle doğrulanmıştır. Kadın olmak, genç bir ebeveyn olmak ve 14 yaşından küçük çocuğa sahip olmak, daha yüksek tükenmişlik düzeyleri ile ilişkilendirilmiştir. Sonuç olarak, ebeveyn suçluluğunun tükenmişliği hem doğrudan hem de bilişsel çarpıtmalar yoluyla dolaylı olarak artırdığı bulunmuştur. Bu bulgular, ebeveyn tükenmişliği ile başa çıkmaya yönelik müdahale programlarında, sadece suçluluk duygularını değil, aynı zamanda işlevsiz bilişsel süreçleri hedef almanın kritik önemine işaret etmektedir. Çalışma, ebeveynlik psikolojisi alanında suçluluk, biliş ve tükenmişlik arasındaki ilişkisel süreçlere ışık tutan ilk araştırmalardan biri olarak kuramsal bir katkı sunmaktadır.

Zeynep Zehra Güntürk
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Adverse childhood experiences and romantic relationship satisfaction: The role of dyadic coping

Abstract Adverse childhood experiences (ACEs) are unfavorable events occurring before age 18. ACEs can negatively affect social functioning in adulthood, including relationship satisfaction (Ross et al., 2020). However, studies document that when partners have strong dyadic coping skills (strategies they build together to deal with daily external stressors), they experience high levels of relationship satisfaction (Bodenmann et al., 2019). The current study expanded on that literature and explored the direct and indirect associations of ACEs and relationship satisfaction and the role of dyadic coping as a potential mechanism in that process. The sample included 361 Turkish unmarried emerging adults who were 18 to 30 years old and in a committed relationship for at least six months. Data were collected from December 2021 to May 2022 through Qualtrics. Participants' individual coping strategies and gender were investigated as moderators. Data were analyzed using a Structural Equation Modelling (SEM) paradigm to test the moderated mediation model. Results suggested that there was a negative and a significant relationship between ACEs and relationship satisfaction (ß = -.19, p = .01). Besides, dyadic coping was positively associated with relationship satisfaction (ß = .49, p < .001) but negatively associated with ACEs (ß = -.32, p < .001). Mediation analysis suggested that dyadic coping partially mediated the relationship between ACEs and relationship satisfaction. There were no moderating effects of gender (ß = -.05, p = .40) or individual coping style (ß = -.01, p = .74) in the final model. These findings illustrate the need for early intervention efforts for individuals with ACEs to mitigate potential risks to their relational well-being.

Negative early childhood experiencesRomantic relationship obsessions and compulsionStress+3
Elif Eyisoylu
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The effectiveness of culturally adapted cognitive behavioral intervention in reducing psychological distress of COVID-19 survivors

Survivors of the infectious diseases are at an increased risk of mental problems both in the short- and long-term, as observed in the epidemics of the severe acute respiratory syndrome (SARS), the Middle East respiratory syndrome (MERS) as well as the novel coronavirus disease (COVID-19). However, to our knowledge, there is a dearth of high-quality research investigating the effectiveness of mental health interventions targeting psychological problems of COVID-19 survivors. We, therefore, conducted a randomized controlled trial (RCT) to investigate whether the online-delivered, group-based culturally adapted cognitive behavioral intervention (CA-CBI) would be effective in improving the levels of psychological distress in addition to a range of secondary outcomes in COVID-19 survivors at a one-month follow-up assessment. 34 participants with elevated levels of psychological distress were randomly assigned to CA-CBI or enhanced treatment as usual (ETAU). In the intention-to-treat analysis, we found that the CA-CBI significantly improved depressive symptoms (d = 0.8) and environmental quality of life (d = 0.8) over ETAU at the one-month follow-up. While within-group differences were observed in psychological distress, anxiety, post-traumatic stress symptoms, and psychological quality of life in favor of the intervention group, no differences were detected for somatic symptoms, and quality of life related to physical health and social relationships. Considering that the study was not powered to detect significant effects on each outcome measure, these results suggest that CA-CBI seems to be promising in improving the mental health problems of survivors of infectious diseases. In the future, the findings should be tested with fully powered RCTs. Key Words: COVID-19 survivors, psychological distress, culturally adapted cognitive behavioral intervention, mental health intervention

Talya Öztürk
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between negative urgency and abnormal eating patterns: Mediator role of emotion regulation deficits and moderator role of eating expectancies

Emotional eating and external eating are abnormal eating patterns that have been defined to explain individuals' overeating tendencies. One of the significant predictors of abnormal eating patterns is negative urgency (NU), the tendency to engage in rush actions in response to negative emotions. Although NU's relation to abnormal eating patterns is well established, the mechanism of this relationship still needs clarification. Previous research suggested that emotion regulation deficits (ERD) could be a mechanism to understand NU's relation to abnormal eating patterns and eating expectancies might further increase the risk for abnormal eating patterns when combined with other risk factors. The current study explored the direct and indirect associations between NU and abnormal eating patterns and the mediator role of ERD. Additionally, the moderator role of eating expectancies in the relationships between NU and abnormal eating patterns, and ERD and abnormal eating patterns were examined. The participants were 653 Turkish adults (536 women), whose ages ranged from 18 to 68 (M= 33.15, SD=12.63). The results revealed a significant and positive association of NU with both emotional eating and external eating. Moreover, mediation analyses results showed that ERD mediated the relationship between NU and emotional eating but did not mediate the relationship between NU and external eating. Furthermore, eating expectancies only moderated the relationship between NU and emotional eating. No significant moderator effect of eating expectancies was observed for external eating. Results emphasize the importance of targeting NU, ERD, and eating expectancies in the prevention or treatment of abnormal eating patterns.

Binge-eating disorderEmotion dysregulationEmotional eating+3
Elifnaz Ünsal
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Looming cognitive style and anxiety: Moderator role of negative problem orientation and mediator roles of problem-solving styles in this relationship

Looming cognitive style (LCS) is an anxiety-specific cognitive vulnerability factor characterized by the tendency to form mental representations about either real or imagined threats perceived as rapidly approaching and increasing in risk. The hypothetical model of Riskind et al. (2006) stated that these mental scenarios may lead individuals to respond with maladaptive self-protective behaviors, that has not been well studied in the literature. The current study aimed to examine this relationship with the role of Social Problem-Solving dimensions and anticipated that LCS may increase individuals' proneness to use certain problem-solving styles more. It was hypothesized that negative problem orientation, impulsive and avoidant problem-solving styles may maladaptively interact with LCS leading to an increase in the vulnerability towards anxiety, whereas the interaction of LCS with rational problem-solving style may buffer it. The mediator roles of three problem-solving styles in the association between LCS and anxiety with the moderator role of negative problem orientation were investigated while depression and age were controlled. Data were collected at a single time point from 347 participants with ages between 18 – 65 via scales assessing LCS, Social Problem-Solving dimensions, anxiety and depression. The findings showed that high levels of negative problem orientation significantly moderated the effect of LCS on anxiety. The mediating role of the three problem-solving styles, and the moderating effect of negative problem orientation in the indirect effects were not significant. The current study highlights the need to re-examine the maladaptive responses produced by high LCS, and the relationship between problem-solving styles and anxiety.

AnxietyCognitive looming styleProblem solving+1
Laçin Kantarcı
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

BIS and its relation to psychological distress: An explanation of balanced time perspective

Behavioural Inhibition System (BIS) is an emotion system that regulates one's reactiveness to cues of punishment, non-reward, and novelty. Although BIS and its association to anxiety and depression is known in literature, BIS is not enough to explain their occurrence by itself. The current study used Zimbardo's Time Perspective (TP) Theory which has been shown to be significantly associated with BIS before, to explain this pathway. Zimbardo's TP explains how people classify their experiences into different time contexts as past, present, and future, giving them unity and meaning. Balanced Time Perspective (BTP) is a construct that proposes that the optimum way of using these time perspectives adaptively according to situational demands. Deviation from a Balanced Time Perspective (DBTP) is associated with various detrimental psychological outcomes. Current study aimed to explain the role of DBTP in the relationship between BIS and depression and anxiety. To further understand the association between BIS and DBTP, attachment anxiety and attachment avoidance was investigated as moderators. A sample of 378 (Female 74.3%, M= 33.18, SD = 12.16) participants participated in the study. The participants were presented with measures of BIS scale of BIS/BAS scales, Experiences in Close Relationships-Revised, Zimbardo's Time Perspective Inventory, Generalized Anxiety Disorder-7, and Patient Health Questionnaire-9. The results indicated support for the significant mediator role of DBTP between BIS and depression/anxiety. Although the moderator role of attachment anxiety and avoidance between BIS and DBTP was not supported, we found evidence for additive effect of both BIS and attachment anxiety on DBTP.

AttachmentBehavioral inhibition systemAttachment anxiety and avoidance+3
Canan Sütemen
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Stigma and mental health among deaf and hard of hearing adults: The moderating role of social support

Deaf and hard of hearing (DHH) individuals constitute 4.5% of the total population in Turkey. They experience challenges in integrating into society, along with stigma and discrimination. Studies document that they have limited access to healthcare services and are at higher risk of mental health problems such as anxiety and depression. The current study focuses on that vulnerable group and examines the association between stigma, perceived social support, and mental health outcomes. Data were collected through social network platforms, DHH associations, and word of mouth. The study was conducted with Turkish adults (18-65 years old) who had either total or partial hearing loss and/or used hearing assistance devices or Turkish Sign Language (TSL). Participants were provided with three online study participation options including survey written in Turkish, written in simplified Turkish (parallel with TSL), or videotaped TSL with subtitles. The final sample included 97 participants (68% female; 51% DHH since birth; Meanage= 32.75; SDage= 9.86). Multiple linear regression analysis revealed that higher levels of experienced stigma was associated with increased levels of self-reported anxiety, but not depression. Internalized stigma and age were robust predictors of anxiety symptoms, suggesting that DHH individuals who were younger and self-stigmatized reported more anxiety symptoms. Furthermore, perceived social support and internalized stigma were independently linked to depressive symptoms, but did not interact with one another. Findings suggest the need to focus on internalized stigma as a risk factor for DHH individuals' mental health.

Yaren Gülşen
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Factors associated with motivation and worry to become a leader: Dysfunctional parenting and social problem-solving skills

Motivation and worry to become a leader may be influenced by early life experiences such as parenting. Individuals may observe and learn how to engage in leadership activities and behaviors from their parents in their early life. Social problem-solving skills may have a crucial role in this association, such that higher social problem-solving skills as one of the foremost coping strategies minimize the effect of negative incidents by increasing resilience (Eskin, 2012). The current study aimed firstly to examine the association between dysfunctional parenting and motivation and worry to become a leader that consists of 'Motivation to Lead' (MTL; Chan & Drasgow, 2001) and 'Worries About Leadership' (WAL; Aycan & Shelia, 2019). Also, this study intended to investigate the mediating role of social problem-solving skills in the association between dysfunctional parenting and MTL/WAL. This study is conducted as a correlational study in a cross-sectional design, including a 20-minute survey including demographic questions, social problem-solving inventory, and the scales of perceived parenting, worries about leadership, and motivation to lead. Overall, 320 participants completed the survey, and 170 participants fulfilled the necessary requirements and were evaluated as sample data. Obtained data is analyzed using SPSS. Multiple regression analysis was conducted, and the results showed that dysfunctional parenting is not a direct determinant of motivation and worry to become a leader. However, a significant impact of dysfunctional parenting on motivation and worry to become a leader is found through social problem-solving skills, such that dysfunctional parenting is significantly associated with social problem-solving skills, which are significantly related to motivation and worry to become a leader. Therefore, an indirect effect of dysfunctional parenting and a direct effect of social problem-solving skills have been revealed by this study. Keywords: Dysfunctional parenting, social problem-solving, worries about leadership, motivation to lead

Dysfunctional parentingParentsAnxiety+4
Fatma Nihan Çaldır Yerebasmaz
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between rejection sensitivity and social anxiety: Mediator role of post-event processing and moderator role of difficulties in emotion regulation

Socially anxious individuals experience significant distress, interpersonal disability, and impairment in daily functioning. Therefore, it is crucial to explore factors related to symptoms of social anxiety. Growing evidence shows that rejection sensitivity (RS), a cognitive-affective bias toward anxiously expecting rejection, is robustly linked to social anxiety. However, the exploration of the mechanisms underlying this association has been scarce. This research aimed to examine the relationship between RS and social anxiety among emerging adults and further investigate the mediator role of post-event processing (PEP) and the moderator role of difficulties in emotion regulation (ER). Data were collected cross-sectionally through convenience sampling. A total of 392 participants (%74.7 female) aged 18 to 25 years (M = 20.94, SD = 1.63) completed an online battery of self-report measures for social anxiety, depression, ER difficulties, PEP, and RS. Analyses were conducted using SPSS PROCESS Macro, while controlling for depression. Results indicated that RS is positively associated with PEP and symptoms of social anxiety. Besides, PEP is positively linked to social anxiety. PEP partially mediated the association between RS and social anxiety. There was no significant moderating effect of difficulties in ER in the association of RS with PEP or social anxiety. These findings illustrate that high-RS individuals are more likely to engage in a negative and prolonged review of their past social interactions, which is in turn linked with increased symptoms of social anxiety. Results deepen our understanding of the psychological processes underlying the link between RS and social anxiety by highlighting PEP as an important vulnerability for high-RS and socially anxious individuals. Keywords: rejection sensitivity, social anxiety, difficulties in emotion regulation, post-event processing.

Gamze Sevin
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Association of time perspective with depression and anxiety: The role of repetitive negative thinking and humor styles

Time perspective (TP) refers to how individuals allocate their attention across different temporal categories. By doing so, they give meaning to those experiences. Deviance from Balanced Time Perspective (dBTP), on the other hand, refers to temporal biases resulting from the overuse/underuse of one or more temporal frames, especially the negative TPs. It has been consistently documented that such biases may result in adverse mental health consequences such as depression and anxiety. Repetitive negative thinking (i.e., rumination and worry), which is related to depression and anxiety, broadly refers to a thinking pattern by which individuals engage in repetitive, abstract, uncontrollable, pessimistic thoughts about past or future events. In contrast, the adaptive humor styles (affiliative and self-enhancing) can act as a coping strategy by finding a humorous aspect of negative life events. Although robust evidence exists regarding the association between TP and numerous mental health outcomes, the underlying mechanism through which TPs are related to psychological distress has received little empirical attention. Similarly, the role of humor style as a moderating phenomenon has not been investigated much in the Turkish sample. Moreover, the buffering role of humor did not receive adequate attention in lessening the negative effect of repetitive negative thinking and deviation from balanced time perspective. The current study, therefore, aimed to explore the mediating role of worry/rumination on the association of dBTP with depression and anxiety and the moderating role of adaptive humor styles on the association of dBTP and RNT with depression and anxiety. The data were collected from 563 (483 women) individuals aged between 18 and 69 (M = 29.04, SD = 9.22) through scales assessing TP, worry, rumination, humor styles, depression, and anxiety. The findings indicated that the moderator role of adaptive humor styles was not significant. Furthermore, adaptive humor styles buffered the negative impact of neither dBTP nor rumination on depression and anxiety. However, both rumination and worry significantly mediated the association of dBTP with depression and anxiety. Deviation from balanced TP, which was linked with RNT, turned out to be associated with elevated levels of depression and anxiety. As a clinical implication, the findings of the current study may help clinicians shape their growing therapy technique, Time Perspective Therapy (TPT), considering depression and anxiety. Keywords: Time Perspective, Deviance from Balanced Time Perspective, Worry, Rumination, Adaptive humor styles, Depression, Anxiety

AnxietyDepressionHumor styles+2
Mustafa Fatih Boluvat
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Art of delay: How problem-solving affects the relationship between negative urgency and procrastination

Procrastination is a form of self-regulatory failure characterized by delaying work, leading to loss of time, and resulting in psychological distress, which is intolerable for people with higher negative urgency (NU). NU is a component of the urgency-premeditation-perseverance-sensation seeking (UPPS) model of impulsivity and can be defined as the tendency to act rashly and impulsively while experiencing negative emotions to seek immediate relief. These individuals may employ problem-solving strategies when faced with negative emotions that surpass their low tolerance level. Moreover, negative problem orientation (NPO) shapes individuals' perspectives on negative emotion-inducing problems and their approach to addressing them. The present study aimed to investigate the relationships between procrastination, NU, NPO, and problem-solving styles while controlling for age, anxiety, and depression. It was hypothesized that negative urgency would be associated with procrastination and the problem-solving styles of individuals mediating this association. Additionally, NPO was expected to moderate the relationships of NU with other study variables. 410 participants in their emerging adulthood stage (aged between 18 and 29; M = 22.04, SD = 2.75) completed an online questionnaire including measures for NU, social problem-solving dimensions, procrastination, depression, and anxiety. Results showed that while controlling for age, depression, and anxiety, individuals with higher NU procrastinated more, and all problem-solving styles mediated this relationship. On the other hand, NPO only moderated the relationship between NU and rational problem-solving style (RPS). These findings suggest a connection between NU and procrastination, and people with NU are more prone to procrastinate and tend to employ maladaptive problem-solving styles to solve their problems.

Academic procrastinationGeneral procrastinationNegative urgency
Ertürk Yılmaz
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Understanding the association between financial strain, mental health, and intention to move abroad among Turkish emerging adults: Roles of hopelessness and future anxiety

The current economic crisis in Turkey coupled with the high inflation rate has adverse effects for Turkish emerging adults' future aspirations. Recent population surveys documented that the majority of Turkish emerging adults (ages 18 and 30) feel hopeless and anxious about their future and show a strong desire to move abroad for better education and job prospects. While it is well established that Turkish emerging adults cite financial struggles, work conditions, and unemployment as their top concerns, no study to date has examined the link between financial strain, mental health, and intent to move abroad. The current study aimed to address this gap. To that aim, we recruited 308 Turkish emerging adults via social media platforms, listservs, and word of mouth. The eligibility criteria to participate were being 18-30 years old and being in transition from higher education - defined as either a) an undergraduate senior student in last year in college or b) an alumna who recently graduated but not involved in either graduate education or full-time employment. Participants filled out an online survey assessing subjective and objective financial strain, future anxiety, hopelessness, anxiety, depression, life satisfaction, as well as intentions and actions to move abroad. The survey took 15 minutes to complete. The results indicated that subjective financial strain was negatively associated with life satisfaction, and positively associated with depression, anxiety, intention, and actions to move abroad. Hopelessness mediated and future anxiety moderated the links of subjective financial strain with all three mental health outcomes (depression, anxiety, and life satisfaction). In addition, we found the mediating effect of future anxiety in the associations of subjective financial strain with the intention and actions to move abroad and the moderating effect of hopelessness for the association of subjective financial strain with the intention. The findings of the current study have implications for understanding Turkish emerging adults' mental health in an ongoing financial crisis and exploring their decision processes to move abroad.

Zeynep Betül Yücesoy
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between social problem solving and eating pathology: Parallel and serial mediating roles of emotional eating and intuitive eating

This study suggests that a tendency to alter dietary intake to cope can establish a ground for eating pathology. Coping-related eating measures, emotional eating, and intuitive eating were examined as mediators in the relationship between social problem solving and eating pathology. A convenience sample of 377 university students aged between 18 and 30 were recruited. Parallel and serial mediation analyses were conducted. Results indicated that intuitive eating and emotional eating fully mediated the relationship between social problem solving and eating pathology, both independently and sequentially. Findings suggest that deficiencies in effectively dealing with issues in daily life might lead to altering dietary intake as an attempt to cope, which might ultimately lead to eating pathology. The associations between eating pathology components and maladaptive problem-solving style are also discussed within the perspective of the transdiagnostic eating disorder model.

Feeding and eating disordersIntuitive eatingEating
Sıla Özer
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Association of childhood emotional maltreatment with depression and anxiety: Serial mediating roles of distress intolerance and repetitive negative thinking

Childhood emotional maltreatment (CEM) is characterized by recurring destructive interactions (i.e., emotional abuse and emotional neglect) between a child and their caregiver(s), which become habitual and ingrained within the relational context. CEM had been consistently demonstrated to be strongly linked to the development of depressive and anxiety disorders. On the other hand, distress tolerance is defined as one's capacity to endure and tolerate negative experiential and emotional states, and it is conceptualized as one's propensity for aversive reactivity. Lack of distress tolerance, or distress intolerance, is associated with maladaptive emotion regulation and coping strategies, such as repetitive negative thinking (RNT). RNT is characterized by a cognitive tendency to recurrently engage in negative thinking. This style is distinguished by its repetitive, intrusive nature, and difficulty in disengagement. While RNT may create a false sense of control over distressing emotions and situations, it ultimately sustains a cycle of negative affect and maladaptive coping. Although several studies have shown that CEM is associated with distress intolerance, there is a need in the literature for a transdiagnostic investigation of whether CEM is associated with depression and anxiety through distress intolerance and RNT, respectively. Therefore, the current study aims to investigate a multiple serial mediation model by proposing that the relationship between CEM and both depression and anxiety is serially mediated by distress intolerance and RNT. A further objective of the current study is to explore an alternative multiple serial mediation model, wherein the relationship between CEM and empathy is serially mediated by distress intolerance, RNT, and both depression and anxiety. Within this exploratory framework, it was hypothesized, based on existing literature, that only distress intolerance serves as a mediator between CEM and empathy. A total of 548 participants (86.9% women), aged 18 to 66 (M = 32.8, SD = 9.1), completed scales measuring CEM, distress intolerance, RNT, empathy, depression, and anxiety. The findings revealed that distress intolerance and RNT serially and significantly mediated the relationship between CEM and both depression and anxiety. Furthermore, although distress intolerance functioned as a mediator in the association between CEM and empathy, the exploratory analysis showed that distress intolerance, RNT, and depression or anxiety did not serially mediate this association. Importantly, the results have implications for transdiagnostic models and treatments of emotional disorders emphasizing aversive reactivity to negative emotions and maladaptive emotion regulation and avoidant coping strategies.

Mustafa Yıldız
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Intolerance of uncertainty and anxiety and depression symptomatology in breast cancer survivors: Mediating role of fear of cancer recurrence and moderating role of social support

Breast cancer is one of the most common cancer types and despite that, it has an increasing survival rate. Therefore, the number of cancer survivors is increasing throughout the world. The post-treatment process of breast cancer can be challenging, and it involves a lot of uncertainty. Intolerance of uncertainty (IU) is as a dispositional characteristic which is caused by negative cognitive, emotional, and behavioral reactions that people have against uncertain events. Although robust evidence exists regarding the association between IU and depression/anxiety symptoms, the underlying mechanism through which IU is related to depression/anxiety in breast cancer survivors have received little empirical attention. The uncertainty in the post-treatment process related to recurrence creates a fear of cancer recurrence (FCR). Several studies indicate that FCR is related with increased risk of depression while perceived social support has a positive impact on mental health. However, the mechanism of action by which perceived social support affects FCR is not clear in the literature. Overall, most of the studies done on these topics comes from Western countries, and the ones from Turkey are not sufficient to understand the specific pathways between these factors. Therefore, the aim of this study is to explore the mediating role of FCR and the moderating role of perceived social support on the association between IU and anxiety and depression. In this study, data were collected cross-sectionally through convenience sampling. A total of 269 participants were recruited for the study. Participants completed a sociodemographic questioner, Intolerance of Uncertainty Scale, Fear of Cancer Recurrence Scale, Multidimensional Scale of Perceived Social Support and Depression Anxiety Stress Scale. According to the results, there was a positive relationship between IU, FCR and depression and anxiety levels. Additionally, FCR fully mediated the association between IU and depression and anxiety. In other words, among breast cancer survivors, those with higher IU had higher FCR and consequently this led to higher anxiety and depression levels. There was no significant moderating effect of perceived social support in the association between FCR and depression and anxiety. Overall, these findings illustrate that individuals with high IU are more likely to have greater fear against cancer recurrence, which in turn is linked with increased symptoms of depression and anxiety. As a clinical implication, the findings of the current study are helpful for extending the current knowledge on the factors that are associated with anxiety/depression symptomology in breast cancer survivors. Furthermore, based on these findings, future studies can further investigate the effect of IU and FCR on cancer survivors' well-being and explore effective interventions for preventing psychopathology among breast cancer survivors.

Nilsu Solmaz
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Individual Self-Help Plus (SH+) for women earthquake survivors: Pilot randomized controlled trial

This pilot randomized controlled trial was conducted in Hatay province, Türkiye, targeting women aged 18-65 living in container cities after the February 2023 earthquakes. The sample included women aged 18 to 65 who met the inclusion criteria: direct exposure to the earthquake, elevated psychological distress (Kessler Psychological Distress Scale, K10 >15), and impaired psychosocial functioning (WHO Disability Assessment Schedule 2.0, WHODAS 2.0 >16). Participants were randomly assigned to either the SH+ intervention group or a control group by an independent researcher to ensure allocation concealment and minimize selection bias. The final analysis was conducted on completers only, comprising 23 participants in the SH+ group and 14 participants in the control group. A series of repeated measures MANOVA and post hoc pairwise analyses were conducted to evaluate changes from pre- to post-intervention. Within the SH+ group, participants demonstrated statistically significant reductions in depressive symptoms, anxiety, post-traumatic stress, and prolonged grief, indicating that the adapted SH+ intervention had a meaningful impact on key psychological symptoms. Furthermore, post-assessment comparisons between the intervention and control groups revealed significantly greater improvements in depressive symptoms, anxiety, and post-traumatic stress among those who received SH+. The significant improvements observed in participants receiving the SH+ intervention underline the importance of involving the target population in the development and adaptation of mental health programs. By engaging survivors as partners, the intervention was better positioned to address the complexities of trauma recovery in a way that respects local values and experiences. The study provides preliminary evidence that the individually delivered SH+ intervention is feasible and acceptable in a post-disaster setting. Preliminary evidence suggests it effectively reduces key psychological symptoms, making it a promising approach to support mental health and resilience among women earthquake survivors in Türkiye.

Psychological traumaStress disorders-post traumaticGeneralized anxiety disorder
Asude Uçal
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Interplay of sociocultural attitudes towards appearance, benevolent sexism, and mental well-being: A self-objectification framework

Sociocultural appearance pressures and traditional gender roles play a critical role in shaping individuals' body image and psychological well-being. Grounded in self- objectification theory, this study examined how internalized standards regarding appearance contribute to symptoms of anxiety and depression through three mediators: body surveillance, body shame, and appearance anxiety. Benevolent sexism was examined as a moderator of the relationship between appearance pressures and self-objectification. Data were collected from 314 Turkish participants and analyzed using Hayes' PROCESS macro. Results showed that sociocultural pressures had a significant direct effect on mental health symptoms. Among the proposed mediators, only appearance anxiety was significant. Benevolent sexism did not moderate any of the hypothesized pathways. Analyses by age group suggested that younger and older adults may experience appearance pressures through different psychological pathways, underscoring the potential value of age-sensitive approaches. Exploratory gender-based analyses showed that for women, sociocultural pressures predicted symptoms both directly and indirectly through appearance anxiety, while for men, the effect was fully mediated. These findings highlight appearance anxiety as the most salient mechanism linking appearance-based social pressures to mental health, emphasizing the need for culturally and gender-sensitive interventions.

Berrak Akyol
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk çağı travmaları, bağlanma stilleri ve narsisistik kişilik özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi

Mevcut çalışmada, genç yetişkinlerin çocukluk çağı travmaları, bağlanma stilleri ve narsisistik kişili özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini 18-45 yaş aralığında bulunan 148'i kadın (%38) ve 241 (%62) olmak üzere 389 genç yetişkin birey oluşturmaktadır. Veri toplama araçları Kişisel Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği ve Beş Faktör Narsisizm Ölçeği-Kısa Form kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen verilerin test edilmesi amacıyla bağımsız örneklemler t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), korelasyon analizi ve çoklu doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Araştırma sonuçları incelendiğinde, fiziksel istismar, fiziksel ihmal ve cinsel istismarın cinsiyet ve eğitim düzeyine göre farklılaştığı bulunmuştur. Bağlanma stillerinin cinsiyete göre anlamlı şekilde farklılaşmadığı ancak eğitim düzeyine göre farklılaştığı görülmüştür. Kırılgan narsisizmin cinsiyete göre farklılaşmadığı ancak büyüklenmeci narsisizmin cinsiyete göre farklılaştığı ve narsisizmin eğitim düzeyine göre farklılaşmadığı görülmüştür. Yapılan korelasyon analizi sonuçlarına göre güvenli bağlanmanın fiziksel ve duygusal istismar ile negatif yönlü, duygusal ihmal ile pozitif yönlü bir ilişki görülmüştür. Kaygılı bağlanmanın fiziksel istismar ve duygusal ihmal ile negatif yönlü, duygusal istismar ile pozitif yönlü ilişkisi olduğu görülmüştür. Kaçınan bağlanmanın fiziksel istismar ve duygusal ihmal ile negatif yönlü, duygusal istismar ile pozitif yönlü bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Kırılgan narsisizmin cinsel, fiziksel ve duygusal istismar ile pozitif yönlü bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Büyüklenmeci narsisizmin fiziksel ve duygusal istismar ile pozitif yönlü bir ilişkisi olduğu, fiziksel ihmal ile negatif yönlü bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Narsisizmin bağlanma stilleri ile bir ilişkisi olmadığı görülmüştür. Regresyon analizi sonuçlarına göre çocukluk çağı travmaları kırılgan narsisizmi anlamlı şekilde yordamaktadır. Çocukluk çağı travmaları ve bağlanma stilleri ile büyüklenmeci narsisizmi anlamlı şekilde yordamaktadır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, alanyazın ışığında tartışılmış olup, gelecekte araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur.

Şeyma Meryem Yıldırım
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Predicting relationship satisfaction: dark triad personality traits, love attitudes, attachment dimensions

The present study aimed to investigate the role of dark triad personality traits (narcissism, Machiavellianism and psychopathy), love attitudes and attachment dimensions (attachment anxiety and attachment avoidance) on relationship satisfaction. The sample of the study composed of 336 (131 males, 205 female) university students with an age range between 19 to 43 years. The participants completed Experiences in Close Relationships Scale-Revised, Relationship Assessment Scale, Short Dark Triad Questionnaire, and Love Attitudes Scale. Regression analyses were conducted in order to find out the predictors of relationship satisfaction. Results showed that psychopathy, attachment anxiety, and ludus love style negatively predicted relationship satisfaction, whereas attachment avoidance positively predicted relationship satisfaction. Regression analysis suggested that there might be potential mediators, therefore a path analysis was performed to test the proposed model and to examine the associations between dark triad personality characteristics and relationship satisfaction via attachment dimensions and love attitudes. Results revealed significant pathways. Machiavellianism was found to be positive predictor of attachment anxiety, which in turn predicted increased ludus and lessened relationship satisfaction. Results also revealed that narcissism was inversely associated with attachment anxiety; in turn it predicted ludus and relationship satisfaction, respectively. The results were discussed in terms of potential limitations and importance for future research. Keywords: Relationship Satisfaction, Dark Triad, Attachment anxiety, Attachment avoidance, Love Styles, Love Attitudes

LoveAttachmentAnxiety+7
Aşkım Nur Yücesan
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between early maladaptive schemas, perceived maternal parenting style, emotion regulation difficulties and psyhological well-being

Although many studies have elaborated the relationships between early maladaptive schemas, perceived maternal parenting style and psychopathology regarding Young's Schema Theory, few researches examined the relations of these dynamics with emotion regulation difficulties. Therefore, the purpose of the present study was (1) to examine possible effects of demographic variables on schema domains, maternal parenting style, emotion regulation difficulties and psychological symptoms; (2) to investigate the relationships between perceived maternal parenting style, schema domains, difficulties in emotion regulatory processes and psychological distress level; (3) to determine predictive factors of schema domains, emotion regulation difficulties and psychopathology. The sample of the study consisted of 372 individuals who were mostly recruited from the Doğuş University (285). Young Schema Questionnaire- Short Form 3 (YSQ-SF3), Young Parenting Inventory (YPI), Difficulties in Emotion Regulation Scale (DERS) and Brief Symptom Inventory (BSI) were administered to participants. In order to investigate the research question, a separate set of MANOVAs, ANOVAs, t- tests, bivariate correlation and hierarchical regression analyses were conducted. Results of MANOVA yielded that females had lower scores in Disconnection schema domains while they obtained higher score in Clarity subscale of DERS than males. Besides, younger participants had higher scores in this Clarity subscale, compared to older ones. The zero order correlations indicated a number of significant correlations between measures of the study, which was consistent with the previous findings. The hierarchical analyses revealed that negative maternal parenting behaviors were significant predictor of all schema domains. Regarding Goal subscale of DERS, the negative maternal parenting and Impaired Autonomy positively predicted difficulties in engaging goal-directed behaviors during negative emotional state, whereas Disconnection was negatively predicted difficulties in engaging goal-directed behaviors. In terms of Strategy and Impulse subscales of DERS, the negative maternal parenting and Impaired Autonomy were positively associated with difficulties in using effective strategies and controlling impulsive behaviors when experiencing negative affect, Impaired Limits appeared as negatively associated factor for Strategy and Impulse subscale. The significant predictor of Non-Acceptance subscale of DERS was found as Impaired Autonomy. Regarding Clarity and Awareness subscales, Disconnection was positively predicted difficulties in being clear and aware of negative emotions, whereas Other-Directedness was negatively predicted difficulties in Clarity and Awareness subscales. Finally, perceived negative maternal parenting style, Impaired Autonomy and Disconnection schema domains were positively associated with psychological symptoms, while Impaired Limits was negatively associated with psychological distress level. On the contrary of expectations, emotion regulation difficulties were not appeared as significant predictors of general psychological disturbances in spite of the fact that the zero-order correlation analyses found significant association between them. These results were discussed regarding potential limitations and future suggestions. Keywords: Early maladaptive schemas, perceived maternal parenting styles, emotion regulation difficulties, psychological symptoms.

Parents perceptionMotherhoodEmotion regulation+5
Buket Çalışkan
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessEN

An experimental investigation of the effects of state and trait anxiety and self-esteem on decision making

The dynamics of how people make decisions has received attention for a long time. But it is a very recent assumption that emotions have unique effects on how people decide. Anxiety –as one of the widespread form of negative emotionality- is also shown to have an impact on decision making but findings are contradictory across studies for both state and trait forms of anxiety. This study tries to explore the influence of state and trait anxiety on Iowa Gambling Task (IGT), a well-validated behavioral index of decision making, by experimentally inducing anxious mood. Also, the association between self-esteem and decision making is investigated, since few studies reported inconsistent data. A hundred and three university students were assigned to mood induction or control group randomly. State Trait Anxiety (STAI), Beck Depression Inventory (BDI), Positive and Negative Affect Schedule (PANAS), Rosenberg Self Esteem Scale (RSES) and sociodemographic form were used as instruments. To induce anxious mood, movie scripts were used. To pursue changes in mood STAI – State form, PANAS and visual analogue scales were used at different times. Results revealed that the control and experimental group were similar in performance in IGT, but experimental group picked fewer cards from an advantageous deck, indicating impairment in decision making. This finding supported partially the hypothesis that anxious mood induced by an irrelevant source impairs decision making. However, trait anxiety affected negatively decision making, since those high on trait anxiety scores lower in IGT, picked less from an advantageous deck and more form a disadvantageous deck. Nonetheless, the correlations between self esteem and decision making as measured by a complex task was non-significant. The findings are discussed in the light of relevant literature. Key words: State Anxiety, Anxious mood, Trait Anxiety, Iowa Gambling Task, Self Esteem, Decision Making, Mood Induction

Self esteemExperimental methodsState anxiety+7
Seha Çobanoğlu
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Eve bağlı hastalara bakım verenlerin kişilik özellikleri ile sağlık algıları arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı, Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi kayıtlarında bulunan ve evde bakım hizmeti alan hastaların bakım verenlerinin kişilik özellikleri ile genel sağlık algıları arasında bir ilişki olup olmadığının belirlenmesidir. Yöntem: Araştırmaya 2017 yılı Şubat, Mart ayları içerisinde İstanbul ilinde Pendik bölgesinde ve Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi kayıtlarında bulunan 600 evde bakım hastası arasından oranlı küme örnekleme yaklaşımına göre seçilen 86 kişinin katılmıştır. Araştırmada evde bakıma ihtiyacı olan hastaların bakım verenlerinin kendileri ve bakım verdikleri kişiler ile ilgili verileri toplamak amacıyla araştırmacı tarafından geliştirilen kişisel bilgi formu ile bağımsız değişkenlere yönelik bilgiler toplanmıştır. Ayrıca TIPI-10 (On Maddeli Kişilik Envanteri) ve Sağlık Algısı Ölçeği (Perception of Health) veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Betimsel ve ilişkisel tarama modelinin analizinde SPSS 23.0 programından yararlanılmıştır. Araştırmada, verilerin çözümlenmesinde frekans, yüzdelik, aritmetik ortalama, standart sapma, min-max değerler, Pearson Kolerasyon, bağımsız t testi ve varyans analizi (ANOVA testi) kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmada bakım verenlerin yaş ortalaması 42,3±11,3 yıl (min:25, max:58) olurken, %74,4'ü kadın ve %25,6'sının erkek olduğu saptandı. Bakım veren kişilerin %51,9'u 36-51 yaş arasında ve %54,7'si ilkokul mezunudur. Bakım verenlerin %79,8'i evli ve %72,6'sı çalışmamaktadır. Hasta ve yaşlılara bakım veren kişilerin, %61,4'nün bir sosyal güvencesi olduğu, %45,7'sinin 801-1500 Tl arasında aylık kazancı olduğu belirlendi. Bakım verenlerin %87,2'si 3 ya da daha fazla kişi ile beraber oturmaktadır. Bakım veren kişilerin %57,0'sinin herhangi bir sağlık problemi olduğu ve bu kişilerin 49 tanesinde bir ve birden çok rahatsızlık saptandı. Ayrıca bu kişilerin %44,2'si sürekli olarak bir ilaç kullandığını belirtti. Bakım veren kişilerin %27,9'u hastanın kızıydı, %69,8'i 6 saat ve üzerinde bakım verdiğini belirtirken, %38,4'ünün bakım vermesine yardımcı bir kişinin olmadığı tespit edildi. Bakım alan kişilerin %72,1'i kadın, %93,6'sı 50 yaş ve üzeri ve %74,4'nün yatağa bağımlılığı olduğu saptandı. OMKÖ ölçeği alt boyutları arasında "Duygusal dengelilik" ortalama puanı 5,96 ile en yüksek kişilik özelliği iken "Dışadönüklük" 4,28 ile en düşük olan ortalama puandır. Sağlık algısı ölçeği alt boyutları arasında "sağlığın önemi" ve "öz farkındalık" en yüksek ortala puan alan kısımlar iken en düşük sağlık algısı ölçeği alt boyutu "kesinlik" olarak saptandı. Kişilik özellikleri alt boyutlarından sorumluluk, yumuşak başlı olma ve duygusal dengelilik arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sağlık algısı ölçeği alt boyutlarından kontrol merkezi ile kesinlik ve sağlığın önemi arasında zayıf ve pozitif yönlü; öz farkındalık ve sağlığın önemi arasında ise zayıf ve pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Bakım verme, hem bakım veren hem de hasta için oldukça zor ve sıkıntılı bir süreçtir. Bakım verenlerin sağlık durumlarının, bakım alanların ruhsal ve fiziksel iyi oluşlarına da etkisi olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda bakım verenlerin çoğunun kadın olduğu, bakım verme yükünün çok az paylaşıldığı ve bakım verenlerin kendi kronik hastalıkları olduğu gibi, bakım verme işinden ötürü ruhsal ve fiziksel sağlık sorunları yaşadıkları da görülmüştür. Çalışmamız sonucunda bazı bakım verenlerin psikolojik destek almaya istekli oldukları görülmüştür. Bu nedenle aile bakımının güçlendirilmesini sağlayacak biyolojik ve psikolojik sağlık hizmetlerin oluşturulması çok önemlidir. Anahtar Sözcükler: Eve Bağımlı Hasta, Bakım Verme, Sağlık Algısı, Kişilik

AlgıBakımBakıma muhtaç kişiler+6
Altuğ Koraltan
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınların depresyon düzeyi ile çocukluk çağı istismarı arasındaki ilişkide öz-şefkat ve psikolojik dayanıklılığın aracı rollerinin araştırılması

AMAÇ: Bu araştırmanın amacı, çocukluk çağı cinsel istismar öyküsü bildiren depresyon tanısı almış kadınların çocukluk çağı travmaları ve depresyon düzeyi arasındaki ilişkide öz-şefkat ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin aracı rolü olup olmadığını incelemektedir. Ayrıca, araştırmanın diğer bir amacı, cinsel istismar öyküsü bildirmeyen kadınlarla öz-şefkat, psikolojik dayanıklılık ve çocukluk çağı travma alt boyutları bakımından karşılaştırmasını yapmaktır. YÖNTEM: Araştırma, ilişkisel tarama modelinde yürütülmüş olup, uygun örnekleme yöntemi ile kesitsel bir çalışma yapılmıştır. Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde ayaktan tedavi gören majör depresif bozukluk tanısı konmuş 100 kadın araştırmaya katılmıştır. Yapılan klinik görüşmelerle, kadınların çocukluk çağı cinsel istismara maruz kalma durumuna göre gruplara ayrılmıştır. Katılımcılara, Sosyo-demografik Bilgi Formu, Klinik Görüşme Formu, Çocukluk Çağı Travma Ölçeği, Öz-duyarlılık Ölçeği, Yetişkin Dayanıklılık Ölçeği, Genel Aidiyet Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada grupların karşılaştırılması için t-test; korelasyonel analiz için Pearson Korelasyonu, aracı rolün incelenmesi için hiyerarşik regresyon analizi uygulanmıştır. BULGULAR: Araştırmada elde edilen bulgulara göre, cinsel istismar öyküsü bildiren majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınların olumsuz öz-şefkat alt boyutlarından öz-yargılama ve izolasyon puanları daha yüksek; olumlu öz-şefkat alt boyut puanlarından bilinçlilik ve paylaşımların bilincinde olmak alt boyutları sadece majör depresif bozukluk tanısı konmuş gruba kıyasla anlamlı düzeyde daha düşüktür. Psikolojik dayanıklılık alt boyutlarından yapısal stil, aile uyumu ve gelecek algısı puanlarının anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulunmuştur. Korelasyon ve regresyon bulguları incelendiğinde, cinsel istismar öyküsü bildiren majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınların depresyon düzeyleri, psikolojik dayanıklılık sosyal kaynaklar ve sosyal yeterlilik alt boyutları tarafından negatif yönlü; öz-şefkat izolasyon alt boyutu tarafından pozitif yönlü ve anlamlı düzeyde yordanmaktadır. Ayrıca, cinsel istismar öyküsü bildiren majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınların cinsel istismara yönelik değişkenleri bakımından öz-şefkat ve psikolojik dayanıklılık alt boyutlarında anlamlı farklılıklar olduğu saptanmıştır. SONUÇ: Araştırma bulguları doğrultusunda, majör depresif bozukluk tanısı konmuş cinsel istismar öyküsü bildiren kadınlarda depresyon, öz-şefkat ve psikolojik dayanıklılık düzeyleri arasındaki ilişkinin cinsel istismar öyküsü bildirmeyen majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınlara kıyasla daha yüksek olmasının özellikle travmatik deneyimle ilişkilendirilebilecek depresyonun şiddetini azaltmaya yönelik öz-şefkat ve dayanıklılık becerilerinin önemi ortaya koyulmuştur. Ruh sağlığı alanında verilen hizmetler kapsamında, özellikle travmatik deneyimler ve eşlik eden psikopatolojilere yönelik koruyucu ve geliştirici olması bakımından söz konusu değişkenlerin değerlendirilebileceği ve ileri araştırmalarla desteklenebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Cinsel İstismar, Öz-şefkat, Psikolojik Dayanıklılık, Travma.

Cinsel istismarDepresif bozuklukDepresif bozukluk-majör+7
Kader Bahayi
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Ülke değiştiren bireylerin arasında kişilik inançları, travma sonrası büyüme ve sosyokültürel uyumun değerlendirmesi

Dünyanın her bölgesinde göç ve göç eden olgulara yönelik ilgi hem psikiyatristler hem klinik psikologlar tarafından yürütülen projeler ve araştırmalarda giderek artmaktadır. Bu araştırma, ülke değiştiren bireylerin kişilik inançları, sosyokültürel uyum ile travma sonrası büyümeleri arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamıştır. Araştırmaya iş ve/veya eğitim amacıyla Türkiye'ye yerleşen 18-50 yaşları arasında 352 İran vatandaşı katılmıştır. Örneklem 193 (%54,8) kadın ve 156 (%48,2) erkekten oluşmaktadır. Araştırmada katılımcılara Kişilik İnanç Ölçeği, Sosyokültürel Uyum Ölçeği, Çok Kültürlü Kişilik Ölçeği, Kültürleşme Stratejileri Ölçeği ve Travma Sonrası Büyüme Ölçeği uygulandı. Değişkenler arasındaki ilişkiler korelasyon, regresyon analizi ve yapısal eşitlik modeli uygulanarak incelendi. Elde edilen bulgulara göre yaş ve ikamet süresi ile travma sonrası büyüme ile kişilik inançları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Öte yandan, yaş ve ikamet süresi ile sosyokültürel uyum değişkeni arasında anlamlı ilişki bulundu. Kişilik inançları ile sosyokültürel uyum arasındaki ilişki incelendiğinde, kategorik kişilik özellikleri belirgin olan bireylerin sosyokültürel uyum ile ilgili güçlük yaşadıkları sonucuna ulaşıldı. Kişilik inançları ile travma sonrası büyüme değişkenleri arasında ise negatif yönlü ve anlamlı ilişki saptandı. Öte yandan çok kültürlü kişilik ile sosyokültürel uyum değişkenleri arasında negatif yönlü ve anlamlı ilişki olduğu sonucuna ulaşıldı. İlişkisel bulguların elde edilmesiyle, araştırmada iki farklı model oluşturularak değişkenler incelendi. İlk modelde kişilik inancının travma sonrası büyümeyi yordamasında, sosyokültürel uyumun etkisi değerlendirildi. Kişilik inançları ile travma sonrası büyüme arasında sosyokültürel uyumun kısmi aracı rolü olduğu sonucuna ulaşıldı. İkinci modelde ise çok kültürlü kişilik ile kültürleşme stratejileri arasında sosyokültürel uyumun aracı rolünü sınamak için hipotetik bir model kuruldu. Elde edilen bulgular doğrultusunda çok kültürlü kişilik ile kültürleşme stratejileri arasında sosyokültürel uyumun kısmi aracı rolü olduğu tespit edildi. Elde edilen bulguların, göç ile ilişkili psikososyal unsurların anlaşılması ve göç eden bireylerin çok kültürlü kişilik ve travma sonrası büyümeyi yaşamalarında etkili olabileceğine yönelik geliştirilebilecek müdahale yaklaşımlarına katkıda bulunulabileceği düşünülmektedir.

GöçlerGöçmenlerKişilik+7
Mahsa Jostejouy Khoeı
Doğuş University · Institute of Graduate Studies
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

İrritabl barsak sendromu ve fonksiyonel dispepsi tanıları konmuş hastalar ile tanı konmamış bireylerin mizaç, bağlanma ve kaygı özellikleri açısından karşılaştırılması

Fonksiyonel gastrointestinal hastalıklar (FGİH), organik bir sebep bulunamayan, psikososyal faktörleri içine alan hastalık grubu olarak tanımlanmaktadır. FGİH grubu içinde yer alan İrritabl Barsak Sendromu (İBS) ve Fonksiyonel Dispepsi (FD), ülkemizde ve dünyada poliklinik başvurularının önemli bir kısmını oluşturan hastalıklardır. Bu çalışmada, İBS ve FD tanıları konmuş hastalar ile tanı konmamış bireylerin mizaç, bağlanma ve kaygı özelliklerinin karşılaştırılması amaçlandı. Katılımcılar, Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi Gastroenteroloji Servisinde ROMA IV kriterlerine göre tanı konmuş İBS (n=46) ve FD (n=35) hastaları arasından gönüllülük ve ulaşılabilirlik ilkelerine göre seçildi. Tanı konmamış bireylerden oluşan karşılaştırma grubu (n=52) aynı hastanenin çalışanlarının katkısı ve meslek grupları aracılığı ile ulaşılabilirlik ilkesine göre oluşturuldu. Mizaç değişkeni Cloninger Mizaç ve Karakter Envanteri (TCI) ile, bağlanma, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri (YİYE II) ile, kaygı, Speilberger Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI II) kullanılarak ölçüldü. Sonuçlar, Tanı (+) grubunun bağlanma ve sürekli kaygı puan ortalamalarının Tanı (-) grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu gösterdi. Mizaç değişkeninde; Tanı (-) grubu ile karşılaştırıldığında, İBS grubunda yenilik arayışı ve zarardan kaçınma alt ölçek puan ortalamaları anlamlı derecede yüksek iken, sebat etme alt ölçeğinde düşük bulundu, ödül bağımlılığında anlamlı bir fark bulunmadı. Tanı (-) grubu ile karşılaştırıldığında, FD grubunda, yenilik arayışı yüksek iken sebat etme puan ortalamaları anlamlı düzeyde düşük bulundu. Lojistik regresyon analizi sonuçlarına göre, bağlanma ve kaygı değişkenlerinin İBS ve FD hastalıkları üzerinde anlamlı yordayıcı etkiye sahip olmadığı; yenilik arayışı, zarardan kaçınma ve sebat etme mizaç değişkenlerinin tanılar üzerinde anlamlı yordayıcı etkisi olduğu bulundu.

BağlanmaDispepsiGastrointestinal hastalıklar+5
Ebru Erol
Doğuş University · Institute of Graduate Studies
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Kil Alanı Terapisi'nde dokunsal ve sözel deneyimin açıklayıcı fenomenolojik analizi: Tıbbi olarak açıklanamayan belirtiler çalışma grubuyla boylamsal bir nitel araştırma

Kil Alanı Terapisi, ellerin malzemelerle ne yaptığından ziyade nasıl bir ilişki kurduğuna ve haptik algıya odaklanan bir sensorimotor sanat psikoterapisidir. Özellikle Avrupa ve Avustralya'da uzun süredir etkin bir şekilde uygulanmasına rağmen, Kil Alanı Terapisi ile ilgili çok az sayıda araştırma bulunmaktadır. Bu çalışmanın gayesi, Boylamsal Açıklayıcı Fenomenolojik Analiz yöntemini kullanarak, Kil Alanı Terapisi'nde katılımcıların dokunsal ve sözel deneyimlerinin değişim sürecini derinlemesine bir şekilde incelemektir. Bu tez, Kil Alanı Terapisi ile ilgili ilk fenomenolojik çalışma, aynı zamanda dokunma ve sözü iki fenomen olarak ele alarak bir psikoterapi sürecinde nasıl yaşandığını ve anlam dünyasının nasıl kurgulandığını inceleyen ilk niteliksel araştırma olabilir. Araştırma grubu, Tıbbi Olarak Açıklanamayan Belirtileri (TOAB) olan 25- 45 yaş arasındaki, beş Kil Alanı Terapisi danışanından oluşmaktadır. Veriler, her katılımcılının ilk ve on ikinci Kil Alanı Terapisi seansı sonrasında gerçekleştirilen, toplam on yarı yapılandırılmış derinlemesine mülakatın ses kayıtlarından elde edilmiştir. Ses kayıtlarının yazı dökümlerinin sekiz aşamalı boylamsal fenomenomenolojik analizinde bütün sürecin farklı yönlerini gösteren beş üst tema ortaya çıkmıştır. Bulgular, her üst temanın sürece özgü aşamalarına işaret eden alt temalarla detaylandırılmış ve katılımcılardan alıntılarla desteklenmiş; tartışmalarda, klinik psikoloji ve fenomenolojik felsefe ile bir diyalog içine girerek yeniden yorumlanmıştır. Bu araştırma, kalımcıların Kil Alanı Terapisi'ndeki dokunsal ilişki ile söze gelmeyen psikolojik dünyalarıyla bağlantı kurabildikleri; ellerinin keşfettiği olasılıklarla, sözün yeni olasılıklarının ortaya çıktığı; dokunma ve sözün farklılıklarının zamanla birbirini tamamlayarak anlam dünyalarının yeniden kurgulandığı; belirtilerine kendilerine özgü ve detaylı açımlamalar yapabildikleri ve TOAB şikayetlerinin günlük hayatlarında da belirgin bir şekilde azaldığı süreci detaylı bir şekilde göstermektedir.

EkspresyonizmFenomenolojiKil Alanı Terapisi+3
Saba Başoğlu Yavuz
Doğuş University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Anksiyetenin yaşam doyumu üzerindeki etkisinde tükenmişliğin aracı rolü

Bu araştırma, anksiyetenin yaşam doyumu üzerindeki etkisinde tükenmişliğin aracı rolünü araştırmak amacıyla yapılmıştır. Ayrıca anksiyete, yaşam doyumu ve tükenmişlik arasındaki ilişkiler belirlenmiş, bu değişkenlerin demografik özelliklere göre farklılık gösterip göstermediği incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini Beykent Üniversitesinde kayıtlı olan ve elverişli örnekleme yöntemi ile belirlenen 384 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmada İlişkisel Tarama Modeli ve Aracı Değişken Modeli kullanılmıştır. Veri toplama aracı olarak 'Sosyodemografik Bilgi Formu', 'Beck Anksiyete Ölçeği', 'Tükenmişlik Ölçeği Kısa Formu' ve 'Yaşam Doyumu Ölçeği' kullanılmıştır. Verilerin analizinde Bağımsız Örnek t Testi, Varyans Analizi, Korelasyon Analizi, Regresyon Analizi ve Sobel Testinden yararlanılmıştır. Araştırmanın sonucunda, anksiyete, tükenmişlik ve yaşam doyumu değişkenlerinin birbirleri ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki içerisinde bulunduğu görülmüştür. Anksiyetenin, yaşam doyumunu ve tükenmişliği, tükenmişliğin de yaşam doyumunu yordadığı saptanmıştır. Anksiyetenin yaşam doyumu üzerindeki yordayıcı etkisi incelenirken, tükenmişlik değişkeni analize dahil edildiğinde, tükenmişliğin anksiyete ve yaşam doyumu arasında tam aracı değişken olduğu belirlenmiştir.

AnksiyeteTükenmişlikYaşam doyumu+1
Furkan Onur Eken
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Çalışan ve çalışmayan kadınların sosyal görünüş kaygısı ve psikolojik iyi oluş açısından incelenmesi

Araştırmanın amacı sosyal görünüş kaygısı ile psikolojik iyi oluş puanlarının çalışan ve çalışmayan kadınlarda farklılığın incelenmesidir. Bunun yanında çalışmada sosyal görünüş kaygısı ve psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkinin anlamlılığı incelenmiştir. Bu amaçla araştırmaya Gaziantep'in Şehitkâmil ilçesinde yaşamakta olan 144 kadın (70 çalışan ve 74 çalışmayan) katılmıştır. Verilerin toplanmasında Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Psikolojik İyi Oluş Ölçeği ve Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde Ki-Kare Testi, Bağımsız Örnekler T-Testi, ANOVA, Pearson Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda kadınların psikolojik iyi oluş puanlarının medeni durum, eğitim durumu ve yaşamın büyük bölümün geçirildiği yere göre farklılık göstermez iken yaşa, çalışma durumuna ve gelir durumuna göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Çalışmanın sonucunda kadınların sosyal görünüş kaygısı puanlarının yaşa, gelir durumuna ve yaşamın büyük bölümün geçirildiği yere göre farklılık göstermez iken medeni duruma, eğitim durumuna ve çalışma durumuna göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Araştırma sonucunda psikolojik iyi oluş puanı ile sosyal görünüş kaygısı puanı arasında negatif yönde orta kuvvetli bir ilişki bulunduğu saptanmıştır.

KadınlarPsikolojik iyi oluşSosyal görünüş kaygısı+3
Büşra Yıldız
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sosyal medya bağımlılığı ile depresyon ve anksiyete arasındaki ilişki

Bu çalışma, sosyal medya bağımlılığı ile depresyon ve anksiyete arasındaki ilişkinin saptanması amacıyla yapılmıştır. Sosyal medya bağımlılığı ile depresyon ve anksiyete arasındaki ilişki başlıklı bu çalışmada evreni İstanbul İlinde yaşayan 18 yaş üstü bireyler oluşturmaktadır. Örneklem ise evrende yer alan uygun örnekleme yöntemi ile seçilen ve çalışmaya katılmaya gönüllü bireylerden oluşmuştur. Yapılan analiz sonucunda sanal iletişim düzeyinin cinsiyete göre anlamlı bir farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Sosyal medya bağımlılığı düzeyinin yaşa, eğitime ve medeni duruma göre anlamlı bir farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Yapılan araştırmada katılımcıların sosyal medya bağımlılığı düzeyleri ile Beck depresyon puanları ve Beck anksiyete puanları arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Başka bir ifadeyle katılımcıların sosyal medya bağımlılığı düzeyleri arttıkça Beck depresyon ve Beck anksiyete puanlarının da arttığı tespit edilmiştir. Ayrıca katılımcıların Beck depresyon ve Beck anksiyete puanları arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Başka bir deyişle katılımcı bireylerin Beck depresyon puanları arttıkça Beck anksiyete puanlarının da arttığı tespit edilmiştir.

AnksiyeteBağımlılıkDepresyon+2
Volkan Taha Şeker
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

COVİD-19 pandemisinde cinsel benlik şeması ve cinsel doyum paradigması

Bu araştırmada; COVID-19 pandemisinde, cinsel doyum ve cinsel benlik şemaları arasındaki ilişki ve bu değişkenlerin sosyo-demografik özelliklere göre farklılaşmaları incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini 809 yetişkin kadın birey oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplamak amacıyla; Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Yeni Cinsel Doyum Ölçeği ve Cinsel Benlik Şeması Ölçeği kullanılmış olup, araştırma modeli ilişkisel tarama modelidir. Katılımcılardan elde edilen veriler SPSS 25.0 istatistik paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerinin analizinde Bağımsız Örneklem T Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) ve Pearson Korelasyon Analizi gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre kadınların cinsel doyumları ve cinsel benlik şemaları arasında orta düzey, pozitif yönlü korelasyon vardır. Ön lisans veya lisans mezunu olan kadın katılımcıların Cinsel Benlik Şeması Ölçeği toplam puanları lise mezunlarından anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Pandemi sürecini partneri ile birlikte geçiren kadınların, cinsel doyum düzeylerinin ve Cinsel Benlik Şeması Ölçeği toplam puanlarının pandemiyi partneriyle birlikte geçirmeyen kadın bireylere göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptanmıştır. Elde edilen bulgular literatür çerçevesinde tartışılmış ve çeşitli öneriler sunulmuştur.

COVID 19Cinsel benlik şemalarıCinsel doyum+2
Hacer Bolat
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinin depresyon ve anksiyete düzeylerinin internet kullanım amaçları ve akademik başarı açısından incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, üniversite öğrencilerinin depresyon ve anksiyete düzeylerinin internet kullanım amaçları ve akademik başarı düzeyleri ile olan ilişkisinin ortaya konulmasıdır. Ek olarak, araştırmada öğrencilerin cinsiyeti, yaşı, kaçıncı sınıfta okuduğu, interneti ne amaçlarla kullandığı, akademik başarı düzeyi gibi değişkenlerin depresyon ve anksiyete düzeyleri üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Araştırmaya İstanbul İlinde genelindeki devlet ve vakıf üniversitelerinden İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Acıbadem Üniversitesi ve Yeditepe Üniversitelerinin yerleşke, fakülte ve bölüm farkı gözetmeksizin 1, 2, 3, ve 4. sınıflarında okuyan rastgele yöntemle seçilmiş 17-44 yaş arasında olan toplam 200 öğrenci alınmıştır. Veri toplama araçları olarak Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Aynı zamanda öğrencilerin sosyo-demografik özelliklerini belirlemek amacıyla araştırmacı tarafından Kişisel Bilgi Formu oluşturulmuştur. Araştırmada sosyo-demografik özelliklere göre bakıldığında; akademik başarısı zayıf, orta ve iyi olan öğrencilerin diğer öğrencilere oranla depresyon ve anksiyete düzeylerinin daha yüksek olduğu, günlük interneti 0-2 saat ile 9-11 saat kullanan öğrencilerin diğer öğrencilere oranla depresyon düzeylerinin daha yüksek olduğu, 2 yıl ve daha az internet kullanan öğrencilerin diğer öğrencilere oranla anksiyete düzeylerinin daha yüksek olduğu ve bilgisayar oyunu oynayan öğrencilerin, internette bilgisayar oyunu oynamayan öğrencilere oranla anksiyete düzeylerinin daha yüksek olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır. Araştırmada yer alan öğrencilerin cinsiyet, yaş ve hangi sınıfta okuduğu gibi sosyo-demografik özelliklere göre de anlamlı sonuçlar elde edilmemiştir. Araştırmada grubun depresyon düzeyleri ile anksiyete düzeyleri arasında da pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Araştırmanın sonunda yer alan tartışma bölümünde bulgulara dayalı olarak araştırmacılara, alanda çalışan psikolojik danışmanlara ve ailelere yönelik önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler : Depresyon, Anksiyete, Akademik BaĢarı, Ġnternet Kullanım Amaçları.

Akademik başarıAnksiyeteDepresyon+3
Özlem Kapucı
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Lise öğrencilerinin boyun eğici davranışlarında depresyon ve dürtüsellik düzeylerinin incelenmesi

Bu araştırma boyun eğici davranışlar , depresyon ve dürtüselliğin birbirleriyle ilişkili olduklarını ortaya koymak amacı ile gerçekleştirilmiştir. Bunun yanı sıra boyun eğici davranışlar, depresyon ve dürtüsellik bazı demografik değişkenler açısından incelenmiştir. Araştırmaya Van ilinde yaşayan, gönüllülük esasına göre seçkisiz olarak seçilen 89'u kız, 79'u erkek olmak üzere toplam 167 anadolu ve fen lisesi öğrencisine anket uygulaması yapılmıştır.Araştırmada veri toplamak amacıyla "Boyun Eğici Davranışlar Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Barrat Dürtüsellik Ölçeği ve Kişisel Bilgi Formu'' kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 20.0 paket programı kullanılmıştır. Elde edilen verilerin normal dağılıp dağılmadığını " Normallik testi" ile gerçekleştirilmiş olup, verilerin normal dağıldığı görülmüştür. Araştırmada veriler normal dağılım sergilediği için Parametric testler kullanılmıştır. Örneklemi oluşturan kişilerin tanıcıtı özelliklerinin belirlenmesi için "Frekans" analizi yapılmıştır. Boyun eğici davranışlar , dürtüsellik ve depresyon düzeyi arasındaki ilişkiyi tespit etmek için "Spearman kolerasyon analizi" uygulanmıştır. Yapılan değerlendirmeler ve analizler sonucunda depresif bireylerin daha boyun eğici ve dürtüsel oldukları, boyun eğici olan bireylerin ise daha dürtüsel oldukları görülmüştür. Buna ek olarak depresyonun dürtüselliğin ve boyun eğici davranışların bazı değişkenler ile anlamlı oldukları görülmüştür.

BoyuneğicilikDepresyonDürtü+3
Doğan Erdoğan
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Dislektik bireylerin ebeveynlerinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve psikiyatrik belirtiler

Bu çalışmaya disleksi tanısı alan ve almayan bireylerin anne babalarından oluşan toplam yüz kişi katılmıştır. Her iki grup da ellişer kişiden oluşmuştur. Katılımcılar İzmir ilinde yaşamaktadırlar. Çalışmanın amacı dislektik bireylerin anne babalarındaki psikolojik belirtileri ve dikkat eksikliği hiperaktivite belirtilerini araştırmaktır. Psikolojik belirtiler SCL-90 R Ruhsal Belirti Tarama Ölçeği ile incelenmiştir. Somatizasyon, obsesyon-kompulsiyon, depresyon, anksiyete, hostilite, psikoz, fobik kaygı belirtileri, paranoid düşünceler ve kişilerarası duyarlık alt ölçeklerdir. Yetişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperktivite Ölçeği (Turgay,1995) ile dikkat eksikliği hiperaktivite belirtileri araştırılmıştır. Dikkat eksikliği, hiperaktivite, dürtüsellik ve dikkat eksikliği hiperaktiviteyle ilişkili özellikler alt ölçeklerdir. Araştırma betimsel bir çalışmadır. Tıp fakülteleri ya da eğitim araştırma hastanelerinde " Disleksi " tanısı konan çocukların anne babalarından istekli olanlar katılmıştır. Rastgele yöntemle seçilmişlerdir. SCL 90-R bir özbildirim ölçeğidir ve katılımcılar kendileri yanıtlamışlardır. ADHD ölçeği ise görüşme ile tarafımdan doldurulmuştur. Herhangi bir psikiyatrik tanısı olan bireyler çalışmaya dahil edilmemişlerdir. Kontrol grubunda ise disleksi tanısı almamış çocukların anne babaları yer almıştır. Veriler IBM SPSS Statistics 20.0 programı ile çözümlenmiştir. Güvenirlik analizi, frekans analizi, Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Somatizasyon belirtileri, obsesif kompulsif belirtiler, depresyon, anksiyete, hostilite, fobik kaygı, paranoid düşünceler, dürtüsellik, aşırı hareketlilik belirtileri, dikkat eksikliği/dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuyla ilişkili özellikler açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılaşma saptanmamıştır. Kişilerarası duyarlık, psikotik belirtiler, dikkat eksikliği belirtileri alanlarında dislektik bireylerin ebeveynlerinin daha yüksek puan aldığı görülmüştür. Bu araştırmanın sonuçlarına göre disleksi ile psikotik belirtiler, kişilerarası duyarlık ve dikkat eksikliği arasında bir ilişki olup olmadığına yönelik ileri araştırılmaların yapılması tavsiye edilmektedir.

DisleksiEbeveynlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+4
Seval Pala
İstanbul Beykent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between attachment styles and grief after romantic separation: The mediating role of cyberstalking

As digital technologies become increasingly embedded in social interactions, problematic behaviors like cyberstalking are also becoming more common and multifaced. In this context, the present study investigated the mediating role of intimate partner cyberstalking in the relationship between adult attachment styles and grief after romantic separation. The study was conducted with 294 individuals aged between 18 and 45 (M = 23.50, SD = 4.29), who had experienced a romantic breakup within the past 3 to 6 months and were not currently in a romantic relationship. Participants completed The Experiences in Close Relationships- II (ECR- II), The Intimate Partner Cyberstalking Scale (IPCS), and The Grief After Separation Scale (GASS), along with a demographic information form. According to the results, anxious attachment significantly predicted higher levels of cyberstalking behaviors, while avoidant attachment did not significantly predict cyberstalking engagement. Furthermore, cyberstalking was found to significantly predict grief levels following romantic separation. Mediation analyses demonstrated that cyberstalking partially mediated the relationship between anxious attachment and grief after romantic separation. These findings align with theoretical assumptions suggesting that individuals with anxious attachment, driven by a heightened fear of abandonment and a desire for proximity, may engage in digital surveillance behaviors during or after the relationship. These behaviors, in turn, may hinder emotional resolution and intensify the grieving experience. Although avoidantly attached individuals were less likely to engage in cyberstalking, they may still process grief through alternative mechanisms such as emotional detachment or social withdrawal. As far as the author is aware, this study is the first to look into how intimate partner cyberstalking may act as a mediator in the relationship between grief after romantic separation and adult attachment styles. It highlights how crucial it is to acknowledge that digital habits play a big role in the grieving process in contemporary relationships. The results imply that long-lasting grieving reactions may be lessened by therapy therapies that target attachment-related needs and the development of digital coping mechanisms, especially for those with anxious attachment. Keywords: Attachment styles, cyberstalking, grief, romantic separation, anxious attachment.

Zeynep Büşra Kaya
Başkent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

The predictive role of insecure attachment styles on relationship centered and partner focused obsessive compulsive symptoms: The mediator role of relationship satisfaction and intention of infidelity

The present study aims to examine the relationships between insecure attachment styles (IAS), relationship satisfaction (RS), intention of infidelity (IOI), relationship centered (RCOCS) and partner focused obsessive compulsive symptoms (PFOCS). In line with this aim, path analysis was conducted to examine the mediational role of RS and IOI between the relationship of IAS and RCOCS and PFOCS. According to the secondary aim of the study the differences of gender and relationship status on RCOCS, PFCOS, and their dimensions are investigated. Also, correlations between the measures of study, age and relationship duration were inspected. The sample of the research consists of 317 (209 female and 108 male) participants whose age ranged from 18 to 65. The participants firstly signed the informed consent, then completed the Demographic Information Questionnaire, Experiences in Close Relationships-Revised Scale, Relationship Assessment Scale, The Intentions Towards Infidelity Scale, Relationship Obsessive Compulsive Inventory and Partner Related Obsessive Compulsive Symptoms Inventory. Since COVID-19 Pandemic was first announced in Turkey during the data gathering process, scores of relationship centered and partner focused obsessive compulsive symptoms of participants who were enrolled in the study before and after the announcement are compared with each other and no significant difference was found. Also, no significant difference in scores of RCOCS and PFOCS in terms of gender, or interaction of gender and relationship status was found, but there is a significant difference between the constructs in terms of relationship status. In addition, there is a significant difference of relationship status on Being Loved by the Partner, Relationship "Rightness", Morality, Sociability, Emotional Stability, Competence, Intelligence dimensions but not on Love for the Partner or Physical Appearance dimensions. Additionally, there is a significant interaction effect of gender and relationship status on Relationship "Rightness" dimension. In terms of gender, there is only a significant difference on Physical Appearance dimension. Path analysis results show that insecure attachment predicts relationship satisfaction negatively; and predicts intention of infidelity, RCOCS and PFOCS positively. Also, relationship satisfaction negatively predicts RCOCS and PFOCS, whereas intention of infidelity positively predicts PFOCS but not RCOCS. Finally, the results of path analysis revealed the mediational role of relationship satisfaction and intention of infidelity in the relationship between insecure attachment styles and relationship centered obsessive compulsive symptoms and also partner focused obsessive compulsive symptoms.

DeceptionInfidelity tendencyAttachment+6
Ezgi Su Balcı
Başkent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
10
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin erkeklerde duygusal yeme ile öz şefkat ve beden algısı arasındaki ilişki

Günümüzde, insanlar üzerinde baskı halinde olan ideal beden kavramı, kişinin toplum tarafından belirlenen kiloda bulunması gerektiği inancına yol açmaktadır. Bu baskı ile insanlar belirlenen kilo değerine ulaşabilmek için çaba göstermekte, ideal kiloya sahip olmayı başarı olarak görmektedir. Birey başarı olarak nitelendirdiği kilo değerlerine sahip olamadığında farklı psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkabilmektedir. Buna bağlı olarak istediği kiloya ulaşamayan olan kişilerde suçluluk, öz değersizlik ve özgüvensizlik gibi duygular da ortaya çıkmaktadır. Duygusal yeme hususunda kendisine engel olamayan birey sonrasında kendisine karşı öfke de duymaktadır ve belirtilen bu olumsuz duygular bireyi duygusal yeme davranışına itmekte, döngüsel bir tablo içinde kalabilmektedir. Bu nedenle, söz konusu tez çalışmasında yetişkin erkeklerde duygusal yeme davranışı ile öz şefkat ve beden algısı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 215 yetişkin erkek katılmıştır. Veri toplama araçları olarak araştırmacı tarafından hazırlanmış olan Demografik Bilgi Formu; Beden Algısı Ölçeği (BAO), Duygusal Yeme Ölçeği (DYÖ) ve Öz Duyarlılık Ölçeği (ÖDÖ) kullanılmıştır. İlişkisel tarama yönteminin kullanıldığı araştırma verilerinin analizinde Bağımsız Gruplar t-Testi, Tek yönlü varyans analizi ve araştırmanın değişkenleri arasındaki ilişkiyi incelemek için Pearson Korelasyon analizi ve Çoklu Doğrusal Regresyon analizi uygulanmıştır. Analizler sonucunda, beden algısı, öz-duyarlılık ve öz şefkat puanlarının duygusal yeme davranışları üzerinde belirgin bir etkisi olduğu bulgulanmıştır. Özellikle, öz yargılama ve öz şefkat puanları arttıkça duygusal yeme davranışları da artmaktadır. Ayrıca, beden algısının olumsuz olduğu durumlarda duygusal yeme davranışlarının daha sık görüldüğü belirlenmiştir. Bu üç faktörün birleşimi, bireylerin duygusal yeme davranışlarını daha iyi anlamamızı sağlamaktadır.

Çağla Şahin
Beykoz University · Lisansüstü Programlar Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Beliren yetişkinlerde reddedilme duyarlılığı ve sosyal kaygı arasındaki ilişkide beden imgesinin aracı rolü

Modern tolumda beliren yetişkinlik, ergenlik ve yetişkinlik gelişim dönemleri arasında bulunan fakat her iki dönemden de farklı davranış paternlerini içinde barındıran bir ara dönem olarak kabul edilmektedir. Reddedilme duyarlılığı ise, beliren yetişkinlik döneminde de ortaya çıktığı düşünülen bir davranışsal yaklaşımdır. Bu tez çalışmasında beliren yetişkinlerde reddedilme duyarlılığı ve sosyal kaygı arasındaki ilişkide beden imgesinin aracı rolü incelenmiştir. Araştırma yaşları 18-29 arasında değişen 300 katılımcıyla yürütülmüştür. Araştırma verileri Demografik Form, Reddedilme Duyarlılığı Ölçeği, Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği ve Vücut Algısı Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Analizlerden elde edilen bulgulara göre beden imgesi, reddedilme duyarlılığı ve sosyal kaygı arasındaki ilişkiye aracılık etmektedir. Elde edilen bulgular literatür kapsamında tartışılmış olup, gelecek araştırma ve klinik pratiğe yönelik önerilerde bulunulmuştur.

Sosyal kaygı
Nisan İlayda Kocaman
Beykoz University · Lisansüstü Programlar Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

6 Şubat depremlerine maruz kalan bireylerde anbean farkındalık ve TSSB semptom şiddeti arasındaki ilişkide deneyimsel kaçınmanın ve dikkat kontrolünün etkisi

Son zamanlarda popülerleşen, meditasyonlarla pratik edildiği gibi çeşitli psikoterapi uygulamalarında da yerini alan anbean farkındalık kavramı, çeşitli olumsuz psikolojik etkilere karşı koruyucu işlev edindiği değerlendirilmektedir. Bu çalışmada, 6 Şubat depremlerine maruz kalan bireylerde, kişilik özelliği olan anbean farkındalık düzeyi ve TSSB semptom şiddeti arasındaki ilişki incelenmiştir. Ayrıca, bu ilişkide deneyimsel kaçınmanın aracı rolü, dikkat kontrolünün düzenleyici rolü incelenmiştir. Çalışma, yaşları 18 ile 65 yaş arasında değişen, 6 Şubat 2023 öncesinde depremin yaşandığı illerde ikamet eden 390 gönüllü katılımcı ile yürütülmüştür. Araştırmada veriler Post-travmatik Stres Bozukluğu Kontrol Listesi (PCL-5), Beş Faktörlü Bilgece Farkındalık Ölçeği-Kısa Formu (BFBFÖ-K), Dikkat Kontrolü Ölçeği (DKÖ), Kabul ve Eylem Formu 2 (KEF-2) ve Demografik Form ile toplanmıştır. Verilerin analizinde, değişkenler arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesinde, Yapısal Eşitlik Modellemesi kullanılmıştır. Ek olarak düzenleyici etkiler değerlendirilmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre anbean farkındalık ve TSSB semptom şiddeti arasında, iki yönlü güçlü bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Anbean farkındalık ve TSSB semptom şiddeti arasındaki ilişkide deneyimsel kaçınmanın aracılık etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Yine aynı ilişkide dikkat kontrolünün düzenleyici etkisi olmadığı gözlemlenirken, dikkat kontrolünün dikkati odaklama alt boyutunun ilişkiyi anlamlı ölçüde düzenlediği gözlemlenmiştir. Araştırmanın sonuçları, anbean farkındalık ve TSSB semptom şiddeti arasında güçlü negatif ilişki olduğunu ve bu ilişkinin dikkat kontrolünün dikkati odaklama boyutu tarafından anlamlı şekilde düzenlediğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Anbean farkındalık, TSSB semptom şiddeti, deneyimsel kaçınma, dikkat kontrolü

Simay Kaymaz
Beykoz University · Lisansüstü Programlar Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin bireylerin Suriyelilere yönelik algılarını ve duygu durumlarını etkileyen faktörlerin incelenmesi

Bu araştırmanın amacı, yetişkin bireylerin, Suriye'den Türkiye'ye çeşitli sebeplerle gelmiş olan kişilere yönelik algılarının; sosyal medya kullanım biçimleri, duygu durumları ve bilişsel esneklik düzeyleri bağlamında nasıl şekillendiğini incelemektir. Bu doğrultuda, sosyal medya kullanım sıklığı ve yeterliliği gibi dijital pratiklerin yanı sıra, bireylerin duygusal (pozitif/negatif) ve bilişsel özelliklerinin, göçmenleri tehlikeli algılama, sosyal dışlama, sosyal içerme ve insancıllık gibi çeşitli boyutlarda göçmen algıları üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Araştırmaya 18–65 yaş aralığında, 225 kadın ve 108 erkek olmak üzere toplam 333 kişi katılmıştır. Katılımcılar; Kişisel Bilgi Formu, Göçmen Algısı Ölçeği, Sosyal Medya Kullanım Pratikleri Ölçeği, Pozitif ve Negatif Duygulanım Ölçeği ve Bilişsel Esneklik Envanterini doldurmuştur. Toplanan verilerin analizinde betimleyici istatistikler, Pearson korelasyon analizi ve çoklu hiyerarşik regresyon analizleri uygulanmıştır. Araştırma bulgularına göre, erkek olmak, azınlık hissi ve sosyal medyada haber takibi göçmenlere yönelik olumsuz tutumları yordarken; Suriyeli bir arkadaşa sahip olmak ve yurt dışı deneyimi daha olumlu tutumlarla ilişkilendirilmiştir. Sosyal medya kullanımı (özellikle TikTok ve Instagram) olumsuz algılarla ilişkilidir. Bilişsel esnekliği yüksek bireyler daha insancıl ama daha az sosyal içerici tutum sergilemektedir. Eğitim düzeyi, sosyo-ekonomik durum, duygulanım ve sosyal medya yetkinliği de göçmen algısını anlamlı şekilde etkilemektedir.

Düzensiz göçUluslararası göç
Ayşe Taşatmanlar Baltürk
Beykoz University · Lisansüstü Programlar Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ergenlerde sosyal medya kullanımı ve sosyal karşılaştırma arasındaki ilişkide aile iletişiminin aracı etkisi

Bu araştırmada sosyal medya kullanımı ve sosyal karşılaştırma arasındaki ilişkide aile iletişiminin aracı etkisi incelenmiştir. Araştırma, İstanbul' da yaşayan 14-18 yaş arası 358 ergen katılımcı ile yürütülmüştür. Bu araştırmada; Sosyo-demografik Bilgi Formu, Sosyal Karşılaştırma Ölçeği, Sosyal Medya Kullanım Ölçeği ve Aile İletişim Kalıpları Ölçeği kullanılarak veriler elde edilmiştir. Çalışmada ele alınan değişkenlerde sosyo-demografik verilere göre bir fark olup olmadığını incelemek için Tek Yönlü Varyans Analizi ve bağımsız örneklem grupları için uygulanan t- testi uygulanmıştır. Değişkenlerin birbirleri ile ilişkisine bakmak için Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Testi ve sosyal karşılaştırma düzeyleri ve sosyal medya kullanım düzeyi arasındaki ilişkide aile iletişiminin aracı rolüne bakmak amacı ile Yol Analizi uygulanmıştır. Aile iletişim Kalıpları uyum yönelimi alt boyutu ile sosyal medya kullanımı süreklilik ve yetkinlik alt boyutları arasında zayıf düzeyde pozitif yönlü anlamlı ilişki bulunmuştur. Aile iletişim düzeylerinin diyalog yönelimi alt boyutu ile sosyal karşılaştırma düzeyleri arasında pozitif yönlü ve orta düzeyde anlamlı ilişki bulunmuştur. Aile iletişiminin uyum yönelimi alt boyutu ile sosyal karşılaştırma düzeyi arasındaki ilişki anlamlı değildir. Sosyal medya kullanımı ve sosyal karşılaştırma arasındaki ilişkide aile iletişiminin diyalog yönelimi alt boyutunun tam aracı etkisi bulunmuştur.

Aras Aynaz
Beykoz University · Lisansüstü Programlar Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkinlerde uyku kalitesi kronobiyolojinin psikolojik dayanıklılık ve anksiyete ile ilişkisi

Bu araştırmanın amacı; uyku kalitesi, sirkadiyen tipler, psikolojik dayanıklılık ile anksiyete arasındaki ilişkileri tespit etmektir. Araştırma, nicel analiz yöntemlerinden betimsel ve ilişkisel tarama modeline uygun olarak hazırlanmıştır. Araştırmanın çalışma grubu, 18-65 yaş aralığında içleme ve dışlama kriterlerine uygun olarak belirlenmiş 298 bireyden oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak "Sabahlılık- Akşamlılık Ölçeği", "Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ)", "Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (YİPDÖ)" ve "Beck Anksiyete Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmada normallik testleri, betimsel analiz, değişkenler arasındaki ilişkileri incelemek için Ki-Kare Testi, Tek Yönlü ANOVA ve Paralel Aracılık Modeline uygun testler yapılmıştır. Araştırmada betimsel analiz sonuçlarına göre; katılımcıların büyük çoğunluğunun ara tip kronotip özelliği gösterdiği, orta ve iyi düzey uyku kalitesine sahip olduğu, anksiyete düzeylerinin yüksek olmadığı ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin ise yüksek olduğu belirlenmiştir. Analiz sonuçlarına göre; uyku kalitesi anksiyete ile negatif yönde, psikolojik dayanıklılık ile pozitif yönde anlamlı ilişkiye sahiptir. Psikolojik dayanıklılık ile anksiyete arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur Araştırmada ayrıca sabahçı tipe yakın tipteki katılımcıların çoğunluğunun iyi ve orta düzeyde uyku kalitesine sahip olduğu, sabahçı tipte yer alan katılımcıların orta tipte yer alan katılımcılara göre psikolojik dayanıklılık düzeylerinin yüksek olduğu belirlenmiştir. Anksiyete ile sirkadiyen tipleri arasında ise anlamlı bir ilişki belirlenmemiştir. Araştırmada elde edilen bu sonuçlara göre; uyku kalitesinin anksiyete üzerindeki etkisinin hem doğrudan hem de psikolojik dayanıklılık aracılığı ile dolaylı şekilde etkilediği belirlenmiştir.

Pittsburg uyku kalitesi ölçeği
Mehmet Şahin
Beykoz University · Lisansüstü Programlar Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan dönemindeki kısa süreli annelik yoksunluğunun 2-3 yaş arası çocukların ruh sağlığı ve gelişimi üzerine etkisi

Çalışmada, yenidoğan döneminde kısa süreli anne yoksunluğu yaşayan ve yaşamayan çocukların gelişim düzeyi ile sosyal, duygusal ve davranışsal problemlerinin karşılaştırmalı şekilde incelenmesi ve erken çocukluk döneminde anne-bebek ilişkisini etkileyen değişkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, araştırmaya katılmayı kabul eden 75 çocuğa Çocuk Davranış Değerlendirme Ölçeği 1,5-5 Yaş Formu (ÇDDÖ-1,5/5) ve annelerin bildiriminin yanı sıra klinisyen değerlendirmesini de gerektiren Ankara Gelişim Tarama Envanteri uygulanmıştır. Ayrıca annelere Çocuk ve Aile Bilgi Formu doldurularak aile ve çocuğa ilişkin bilgilere ulaşılmıştır. Yaşları ortalama 35,05±5,92 (24-47) ay olan, doğumun ardından yenidoğan yoğun bakım ünitesinde kalmış 40 çocuk araştırma grubunu, 34,31±7,07 (24-47) ay olan yenidoğan yoğun bakım ünitesinde kalmamış olan 35 çocuk da kontrol grubunu oluşturmuştur. Çalışmada, araştırma grubunun ÇDDÖ toplam problem puanlarının yanı sıra içe yönelim (duygusal tepkisellik, kaygılı/çökkün, somatik şikayetler ve içe çekilme alt alanları), dışa yönelim (dikkat sorunları ve saldırgan davranışlar), uyku sorunları ve diğer sorunlar alt alanlarından aldıkları puanların da kontrol grubuna oranla daha yüksek puanlar aldıkları saptanmıştır. Ayrıca, çalışmada, araştırma ve kontrol grupları ÇDDÖ'nün DSM-IV tanı sınıflamaları alt alanları açısından da karşılaştırılmış ve araştırma grubunu oluşturan çocukların duygudurum sorunları, yaygın gelişimsel sorunlar, kaygı, dikkat eksikliği/hiperaktivite sorunları, karşıt olma-karşı gelme sorunları alanlarının tümünde, kontrol grubundan daha yüksek puanlar aldığı ve gruplar arasında anlamlı bir farklılık olduğu saptanmıştır. Yapılan gelişim değerlendirmesinde, araştırma grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunsa da, bu farklılığın cinsiyet ve anne-baba akrabalığı değişkenlerinden kaynaklandığı belirlenmiştir.

Anne yoksunluğuMental bozukluklarYoğun bakım üniteleri-neonatal+1
Gülşah Dursun
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessEN

Durumluk kaygının dikkat ve yürütücü işlevler üzerindeki etkisi

People complain that their forgetfulness and careless behavior increase in the developing world. Research indicates that anxiety undeniably has an effect on cognitive processes. This study aims to investigate how stress and state anxiety are related with attention and executive functions. Individuals with high state anxiety levels are expected to perform weaker in tests evaluating attention and executive functions than those with low state anxiety levels. An experimental setup was used. First, a pilot study was conducted with a group of 20 people to test whether manipulation to change state anxiety level worked. As manipulation, 2 videos with a length of approximately 5 minutes were used to increase or decrease the state anxiety in the participant. Participants were assigned to the videos by simple random assignment method. After the video was finished, a measure of state anxiety was given. After the observation that the manipulation worked, the main study was started. At this stage, data were collected from 66 participants who are undergraduate and graduate students at Yeditepe University with an average age of 21 years. Participants were randomly assigned to one of the two video conditions. The State-Trait Anxiety Inventory (Öner & LeCompte, 1985) and Perceived Stress Scale (Demirkıran, Dereboy, Eskin & Harlak, 2013) were given to the participants to evaluate anxiety and stress levels. Stroop Test (Karakaşve et al., 1999), Forward and Backward Digit Span Tasks (Wechsler, 1987) and Verbal Fluency Test (Tumaç, 1997) were used as the assessment of attention and executive functions. When participants with high and low state anxiety were compared, it was observed that participants with low anxiety level were more successful in executive function tests than participants with high anxiety level. The results were discussed in the light of the relevant literature and the recommendations for future studies and clinical applications were presented. Keywords: state anxiety, stress, attention, cognitive processes, executive functions

Cognitive processesAttentionState anxiety+4
Beray Bulak
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00