
20
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Bilim kurgu sinemasında sömürgecilik, direniş ve koloni hareketlerinin toplumsal ve tarihsel süreç içerisinde ı̇zdüşümleri
Bilim kurgu sineması, gelecek hikâyeleri inşa eden bir tür olarak düşünülür. Ancak sadece gelecek üzerine kurulu hikâyeler anlatmanın aksine, geçmişte yaşanmış tarihsel ve toplumsal olayları da anlatmaktadır. Bu araştırmanın konusu, bilim kurgu sinemasının tarihsel ve toplumsal olaylarla olan ilişkisidir. Bu tarihsel ve toplumsal olaylar; sömürgecilik, direniş ve koloni hareketleridir. Sömürgecilik, direniş ve koloni hareketleri insanlık tarihi boyunca varlığını sürdürmüş olsa da çalışma kapsamında Avrupalı devletlerin 15. yüzyılda başlatmış olduğu coğrafi keşifler ve sonrasında Amerika Kıtası'na yönelik başlatılan sömürgecilik hareketleri dönemi ve sonrasındaki dönem incelenmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde, bir tür olarak bilim kurgu incelenerek türün, dinamikleri olan, bilim, edebiyat ve sinemanın bilim kurgu sineması ile olan ilişkisi ortaya konmuştur. Bilim kurgu sinemasının temel ögeleri olan alt türler ve temalar tanımlanmıştır. Tezin odak noktasını oluşturan sömürgecilik, direniş ve koloni hareketleri olguları incelenmiş ve tanımlanmıştır. Türün toplumsal ve tarihsel süreç içerisinde, geçmişte yaşanmış olaylardan nasıl etkilendiğinin anlaşılması için ise; bilim kurgu sinemasının biçim ve içerik olarak değişmesine neden olan toplumsal olaylar, olgular tanımlanmış ve incelenmiştir. İkinci bölümde ise çalışma kapsamında örneklem olarak seçilen filmler, film inceleme yöntemi olan tarihsel film eleştirisi ekseninde incelenmiştir. Bu yöntemin seçilme nedeni ise; seçilen filmlerin geçmişte yaşanmış tarihsel ve toplumsal olgular olan sömürgecilik, direniş ve koloni hareketlerini, bilim kurgu sinemasına ait kodlar ile yeniden üreterek bilim kurguya özgü bir biçim kazandırmış olmasıdır.
Video oyun tasarımı ve film tasarımı etkileşiminde yeni teknik ve estetik arayışların hikâye anlatıcılığa etkisi
Video oyunları, görsel-işitsel temsil kapasitelerinin artmasıyla birlikte, toplum tarafından kabul görmek ve saygınlık kazanmak amacıyla dönemin baskın kültürel ifade aracı olan sinemaya özgü teknik ve estetik unsurları kullanmaya başlamış; anlatısal özellikler kazanmıştır. Öte yanda sinema, sayısal teknolojilerin gelişmesi; video oyunlarının yaygınlaşması ve ekonomik açıdan önem kazanmasıyla, oyunlara özgü teknik ve estetik unsurları kendi imkânları doğrultusunda uyarlamıştır. Bu çalışmanın amacı, video oyunları ve sinemanın etkileşimiyle ortaya çıkan yeni hikâye anlatım olanaklarını incelemektir. Bu doğrultuda, video oyunlarında anlatısal özelliklerin gelişimi incelenmiş ve bu anlatılarda sinemanın etkisi hikâye, görüntü yönetimi, oyunculuk bazında ele alınmış. Ayrıca sinemanın senaryo, çekim ve kurgu aşamalarında video oyunlarına özgü niteliklerin artışı açıklanmış; son olarak, bu nitelikler yakın tarihli bir film üzerinden incelenmiştir.
2000 yılı sonrası Avrupa'da ödüllendirilen Türk filmlerindeki içselleştirilmiş şarkiyatçılık
Şarkiyatçılık, Edward Said ona ideolojik bir anlam katana kadar çoğunlukla Batı dünyası tarafından Doğu üzerine yapılan art niyetsiz inceleme ve araştırma bütününü ifade eder. Yüzlerce yılı kapsayan bu çalışmalarda Şark, egzotikliği, büyüleyiciliği ve sıradışılığı ile ön plana çıkmıştır. 1978 yılına gelindiğinde ise Said, Doğu üzerine harcanan bu mesaiyi yeniden gözden geçirir ve Şarkiyatçılar tarafından Doğu'ya atfedilen tüm özelliklerin aslında Doğu'nun fethini mübah kılmak amacı ile yaratıldığı düşüncesini öne sürer. Ona göre Şarkiyatçılık, sömürgeciliğin keşif koludur. Yüzyılların geçtiği zaman diliminde toplumsal, iktisadi ve siyasi kuramlarla ilişkilerini geliştirmiş ve en başından itibaren Doğu'yu ciddi ekonomik yatırımların yapılabileceği kurmaca bir diyara dönüştürmüştür. Gelinen noktada sistemli olarak yürütülen "Doğu'nun Doğululaştırılabilmesi" uygulaması için artık bir Batılıya dahi ihtiyaç yoktur. Bilinçli ya da bilinçsizce olsa da Şarkiyatçılığı içselleştiren kimi Doğulu aydınlar, içinde bulunduğu halka yönelttiği bu yöntem ile oluşturulan fikirsel hazineye katkıda bulunur. Etkinliğini bugün de sürdürmeye devam eden Şarkiyatçılık gerek doğrudan gerek içselleştirilmiş haliyle genel kültüre nüfuz eden enstrümanlarını kullanarak, kendisine pek çok temsil alanı yaratmıştır. Bahsi geçen alanların en başında ise sinema gibi sanatsal disiplinler gelir. Halihazırda kolonyalist bir düşüncenin aygıtı olarak sinema, kurmaca Doğu düşüncesinin öğretilebilirliğine önemli katkılarda bulunmuş ve Doğu'yu, Batı seyircisinin ayağına getirme görevi edinmiştir. Fethedilen sömürge topraklarının "sadece 35mm uzakta" olduğunu ima eden ideolojik bir söylemi başarıyla taşıyan filmler, Batılı seyircide önemli bir karşılık bulmuştur. Ortaya çıkan ilgi, daha sonra galeriler, müzeler ya da film festivalleri gibi Batılı sanat otoriteleri tarafından adeta bir beklenti haline dönüştürülerek eserlerini kendilerine gönderen Doğulu sanatçıları "ayıklamak" üzere bir kıstas haline getirilmiştir. Şarkiyatçılığı içselleştirmek konusunda herhangi bir beis görmeyen ya da bunu farkında olmadan gerçekleştiren sayısız Doğu aydını ise bu beklentilere boyun eğerek eserlerini Şarkiyatçı motiflerle işlemeye çalışmıştır. Yazar, bu çalışma ile Edward Said izleğinde bir Şarkiyatçılık okumasından yararlanarak 2000 yılı sonrası Avrupa'daki majör film festivallerinde ödüllendirilen Türk filmlerini incelemiştir.
Postmodern dönemde bilimsel bilginin başkalaşımı ve Amerikan bilim kurgu sineması
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasının içine girdiği yeni periyodu tanımlayan bir tabir olan postmodern dönem, toplumsal ve kültürel bağlamda pek çok değişime sahne olmuştur. Postmodern dönemin yeni bakış açısını niteleyen bir kavram olan postmodernite ise zamanla moderiteye tepki içeren her şeyi kapsar hale gelmiş ve moderniteye ait değerleri başkalaşıma uğratmıştır. Bu dönemde Aydınlanma felsefesinin ve modernitenin kurucu öğelerinden bilim ve bilimsel bilgi de dönüşüme uğramış; yöntemi, sermayeyle ve devletle olan ilişkisi ve nesnellik iddiası üzerinden yoğun bir şekilde eleştirilmiştir. Bunun sonucunda pek çok bilim felsefesi görüşü ve yönelimi ortaya çıkmış; bilim, modern dönemdeki anlamı ve değerinden bir hayli uzaklaşmış ve yeni tartışma alanları oluşturmuştur. Modernitenin kurucu öğelerinden olan bilimin edebiyattaki yansıması niteliğinde olan bilim kurgu türü ise 19. yüzyılda teknolojinin gelişimi ve yükselişinden kısa bir süre sonra sinemayla buluşmuştur. İlk örneklerini Avrupa'da veren sinemada bilim kurgu türü, ilerleyen dönemlerde çoğunlukla Amerikan sinemasında kendini göstermiştir. 1950'li yılların sonuna kadar benzer biçimsel ve içeriksel tercihlerle izleyici karşısına çıkan Amerikan sinemasında bilim kurgu türü, korku ve fantastik gibi türlerin arka planında kalmıştır. 1960'lı yıllarla birlikte Dünya Sineması'nda nitelikli bilim kurgu filmleri üretilmeye başlasa da türü adeta yeniden tanımlayan Stanley Kubrick'in 2001: A Space Odyssey isimli filmi olmuştur. Bu filmin ardından özellikle 1970'li yılların ikinci yarısından sonra ilk sinema filmini çeken genç yönetmenlerin elinde aktarım gücü, sanatsal değeri ve kâr marjı yüksek bir tür haline gelen bilim kurgu, her geçen gün artan bir üretim ve tüketim ivmesiyle sinema türleri arasında baskın bir hale gelmiştir. Bu çalışma bir tür olarak bilim kurgu ile bilim, bilimsel bilgi ve bunların düşünsel karşılığı olan bilim felsefesi arasındaki ilişkiyi ön plana çıkarmayı esas almaktadır. Çalışmanın amacı, bilim kurgu sinemasında 1960'lı yılların sonunda yaşanan dönüşümü, postmodern dönemde bilimsel bilginin geçirdiği başkalaşım üzerinden açıklamak ve daha da önemlisi; ortaya çıkan bilim felsefesi görüşlerinin ve yönelimlerinin Amerikan bilim kurgu sinemasına etkisini ifade etmeye çalışmaktır. Postmodern dönemde bilimde ve bilimsel bilgide yaşanan başkalaşımın Amerikan bilim kurgu sinemasını biçimsel ve içeriksel olarak etkilediği düşüncesi bu çalışmanın temel savını oluşturmaktadır. Bu anlamda postmodern dönemde bilim felsefesi alanının önemli düşünürlerinden ve oluşumlarından Karl Popper'in, Thomas Kuhn'un, Paul Feyerabend'ın ve Yeni Ateizm oluşumunun önemli çalışmalarını referans alan ve dörtlü bir izlek olarak kabul eden çalışmanın örneklem filmleri de bu yaklaşımlar üzerinden değerlendirilmiş ve sonuçlandırılmıştır.
2000 sonrası Türk sinemasında Aleviliğin görünürlüğüne dair temsiller
Kimlik ve inanç sistemi olarak Alevilik, diğer inanç sistemleri gibi yüzyıllar boyunca süregelen farklı inanç ve kültürlerin etkileşiminden doğan, tarihsel ve kültürel bir olgudur. Günümüzde İslam dinî içinde kendini konumlandırmış olsa da, Alevilik ile ilgili farklı yaklaşımlar mevcuttur. Bu noktada Alevilik, tek bir çatı altında toparlanamayacak düzeyde geniş ve tanımlanması zor bir inanç biçimidir. Bununla birlikte Aleviliğin kendine has kültürel kodları bulunmaktadır. Tarihsel süreç içinde şekillenen bu kodlar, Aleviliğin inanç ve kimlik yapısını belirlemektedir. Böylelikle Aleviliğin geçmişten günümüze geçirmiş olduğu tarihsel, toplumsal ve politik aşamalar, çalışma boyunca ele alınarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmada, sinemanın toplumsal meseleleri yansıtma biçiminden yola çıkılarak Türk sinemasında kimlik temsillerine odaklanılmıştır. Türk sinemasının ilk yıllarından günümüze kadar geçen süreçte gayrimüslim, azınlık, Kürt ve Alevi temsilleri üzerinde durulmuştur. Bilhassa 1990'lı yıllardan itibaren kamusal görünürlük kazanan Alevi-Bektaşilerin, 2000 sonrası Türk sinemasında görünür hale gelmeleri tezin ana çerçevesini oluşturmuştur. İncelenen filmlerdeki karakterlerin Alevi-Bektaşi inanç ya da kimliğine sahip olmalarının yanı sıra filmlerde Alevi-Bektaşiliğe ait ritüelistik özelliklerin örtük ya da görünür biçimde beyaz perdeye aktarılması değerlendirilmiştir. Yönetmenlerin, Alevi-Bektaşi kimliğini ele alış biçimi; öykü, olay örgüsü ve konuşma örgüleri bağlamında çözümlenmiştir. Aleviliğin sinemasal temsilinin tarihsel, toplumsal ve ideolojik art alanı filmlerde ele alınarak, yönetmenlerin meseleleri değerlendirme biçimi analiz edilmiştir. Bu bağlamda 2000 sonrası Türk sinemasında Alevi-Bektaşi inanç ya da kimliğinin açık bir biçimde temsil edildiği görülmüştür. Ancak filmlerdeki temsillerin gerçekçi olup olmadığı noktasında çeşitli sorunlar ön plana çıkmaktadır.
Jean-Luc Dardenne Kardeşler'in sinemasında gerçekliğin sinematografik sunumu
İnsanlığın yüzyıllardır düşünsel alanda farklı biçimlerde yorumladığı gerçeklik, sanatsal üretimde de farklı bakış açılarına yön vermiş ve pek çok kuramsal öğretilerin gelişmesine sebep olmuştur. Özellikle görsel sanatlar alanında taklide dayalı olan gerçekçilik anlayışı daha sonra nesnenin özünün kavranmasına dönük bir anlatım aracı olmaya doğru evrilmiştir. Sinemada da karşılığını bulan gerçekçi düşünce Yeni Gerçekçilik ile temellenerek günümüze kadar farklı eğilimler göstermiş ve modernist anlatı uygulamalarıyla desteklenmiştir. Araştırmaya konu olan Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin sineması da çağdaş sosyal gerçekçi bir nitelik taşımakta olup toplum-sinema etkileşimini güncel olarak görünür kılmaktadır. Toplumsal gerçekçi bir düzlemde geleneksel kalıpların dışına çıkarak kendi gerçekçilik anlayışlarını yaratan Dardenne kardeşler hem düşünsel hem de biçimsel olarak sinemada gerçekçi düşüncenin farklı eğilim gösteren stillerine örnekler sunmaktadır. Çalışmanın amacı sinemada geleneksel gerçekçiliğin izini sürüp Dardenne kardeşlerin filmlerindeki yansımalarını saptamaktır. Bu kapsamda gerçekliğin önce felsefe ve sanatta ifade ettiği anlam kavranmaya daha sonra da sinemadaki karşılığı bulunmaya çalışılmıştır. Dünya sinemasında gerçekçi anlayış ve bu anlayışın Dardenne kardeşlerin filmlerine olan etkisi hem tematik hem de sinematografik olarak incelenmiş, gerçekçiliğin çağdaş sinemada yaşadığı değişim ele alınmıştır. Filmografilerinde yer alan dokuz film düşünsel, biçimsel ve estetik olarak analiz edilmiş ve sonucunda Dardenne'lerin sinemadaki gerçekçi kalıpları modernist anlatı teknikleriyle sentezleyerek yenilikçi bir stil geliştirdikleri kanısına varılmıştır.
1945 sonrası İtalyan sinemasında faşizm eleştirisinin estetik politikası
Sinema; faşizmi, faşizme karşı yürütülen mücadelelerin direnişini, bastırılmış veya gerçekleşememiş olan devrimin tutkusunu; içerik ve biçim olarak bir film ile 'hatırlatma' imkanı sunar. Faşizmin yeniden dirilme olasılığının, ezilenlerin-emekçilerin özgürleşme olasılığının önüne geçme ihtimalinin hala diri tutulduğu bir çağda bu konuda filmler yapılmasına duyulan ihtiyaç her zamankinden çoktur. '1945 Sonrası İtalyan Sinemasında Faşizm Eleştirisinin Estetik Politikası' başlıklı bu çalışma, faşizmin bir doktrin olarak kurumsallaştığı ve anti-faşist mücadelelerle yenilgiye uğratıldığı İtalya'da, Yeni Gerçekçilik sonrası faşizmle yüzleşen filmlerin estetik politikası üzerine araştırma ve analizleri içermektedir. Rossellini'den sonra da İtalyan sinemasının her döneminde, faşizmle yüzleşme ve anti-faşist mücadele, yönetmenlerin tercih ettiği konuların arasında ön sıralarda yerini almıştır. Faşizm eleştirisinin estetik politikasını oluşturduğunu düşündüğümüz filmlerin, faşizmi doğrudan yaşayan bir kuşağın değil; geçmişe belirli mesafe ile bakabilen yeni bir kuşağın film yaptığı, 1970'li yılları kapsadığı görülmüş, bu nedenle II. Dünya Savaşı sonrası yapılan filmler tercih edilmiştir. 1900 (Novecento, Bernardo Bertolucci, 1976), Konformist (Il Conformista, Bernardo Bertolucci, 1970), Özel Bir Gün (Una Giornata Particolare, Ettore Scola, 1977), İsa Eboli'de Durdu (Cristo si è fermato a Eboli, Francesco Rosi, 1979) filmleri, estetik politika, sinema ve faşizm bağlamında çözümlenmiştir. Faşizmin argümanlarını ve bu argümanlar üzerinden geliştirdiği içi boşaltılarak şişirilmiş 'değerler sistemini' eleştiren bu dört filmin çözümlemeleri ile sinemanın, toplumların geçmişleri ile yüzleşmesinde olumlu bir rol oynayabileceği ve böylelikle kuşaktan kuşağa aktarılan görme-düşünme biçimlerinin değişmesine ön ayak olabileceği yaptığımız film analizleriyle ortaya konmuştur.
Sinemasal anlatıda Kürt yönetmenlerin üslup sorunsalı
Sinema, gerek estetik gerekse de finansal olarak, şüphesiz ki içinde pek çok bileşeni barındırır. Bugün sinema, 125 yıl öncesinin biçimsel yaklaşımına ve finansal örüntüsünün dışına çıkmış, günün gerçekliğini ve kapitalizmin aldığı biçimi özümsemek zorunda kalmıştır. 20. yüzyılın başında ulus-devlet sürecinin dışında kalan ve yurttaşlık hukukuyla bağlı bulunduğu devletlere entegre edilmeye çalışılan Kürtlerin sinema ile ilişki kurmaları, diğer uluslara nazaran, daha geç olmuştur. Sinema salonlarının 20. yüzyılın başında Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde açılması ancak Kürtlerin kendi kimlikleriyle sinema yapabilmeleri süreci arasında neredeyse yarım asırdan fazla süre vardır. Birkaç münferit örneği saymazsak Kürtlerin, Kürt olarak temsil edilmesi Yılmaz Güney'in ortaya çıkışına kadar mümkün olmamıştır. Güney, tıpkı döneminin "Üçüncü Dünya" sinemacıları gibi belgesel gerçekçi bir biçimle, kurmaca hikâyeler anlatırken, finansal olarak Yeşilçam'ın basmakalıp ilişkilerinin içinde kalmıştır. 2000'ler ile birlikte Kürt yönetmenler, Güney'in estetik anlayışından da hareketle, vatandaşı oldukları ülkelerde çekimler yaparak, film fonlarının da desteğiyle, kendi biçimsel anlayışlarını yaratmaya girişmişlerdir. "Sinemasal Anlatıda Kürt Yönetmenlerin Üslup Sorunsalı" başlıklı tez, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı, Türkiye'den Hüseyin Karabey ve Kazım Öz, İran'dan Bahman Ghobadi ve Irak'tan Hiner Saleem ile Şevket Emin Korkî'nin birer filmini, estetik ve finansal bağlamda açıklamaya, göstergeler üzerinden açıklamaya ve aralarındaki ilişkiliyi ya da ilişkisizliği gözler önüne sermeye ve bu sayede bir tartışma yaratmaya çalışmaktadır. Bu amaçtan yola çıkarak, Kürt yönetmenlerin içinde bulundukları siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik bağlamın bunda son derece etkili olduğunu belirtmekte fayda var. Bugünün koşulları bu yönetmenlerin, tıpkı diğer yönetmenler gibi, sinema anlayışını doğrudan etkilemiş ve onun üzerinden biçimlemiştir. Ancak Kürt yönetmenlerin parçalı bir bölgede bulunması başka tanımlamaları da doğurabilir. Dolayısıyla değişkenliği, dönüşkenliği ve başka bir düzlemde ele alınabilmesi ve tartışabilmesi de mümkündür.
Popüler sinemada evrensel anlatım öğeleri ve senaryo analizi
'Popüler Sinema' diyince aklımıza gelen ilk şey; 'Amerikan ticari sineması' popüler tanımıyla 'Hollywood' sinemasıdır. Hollywood Sineması; dünya sinemasının merkezi aynı zamanda sinema endüstrisinin çok büyük bir bölümünü elinde bulunduran bölgedir. Popüler filmleri büyük bir ustalıkla gerçekleştiren Hollywood sineması; farklı kültürdeki insanlara kadar ulaşabilmekte filmleri dünyanın her yerindeki insanlar tarafından izlenmektedir. Hollywood sineması nasıl oluyor da bütün dünyanın ilgisini çeken popülerliği kazanmıştır? Hollywood sinema yapısı incelendiğinde; ortaya çıkan hikayeleme yöntemlerinin evrensel özelliklere sahip olduğu görülür. Hollywood sinemasının başarısının sırrı kuşkusuz hikâyeleme yöntemi, kolay anlaşılır ve ilgi çekici anlatımıdır. Bu çalışmanın ana sorunsalı popüler sinema filmlerinin kullandığı evrensel hikâye anlatma öğelerini ortaya çıkarmak, kültürel ve ticari kaynaklarıyla temellendirmektir.
İslamiyetteki kötülük anlayışı bağlamında 2000 sonrası Türk korku sinemasının örnek filmler üzerinden incelenmesi
Tüm insanlarda ortak, doğal ve evrensel bir duygu durumu olan korkunun, dinamikleri kültürlere göre farklılıklar gösterebilmektedir. Korku özünde varlığı tehdit edici bir duruma karşı geliştirilen duygu durumu olduğu için kötülük ile ayrı düşünülememektedir. Farklı kültürlerin kötülüğe karşı geliştirdikleri bakış açıları korku imgelerinin şekillenmesinde de etkili olmuştur. İmgeler üzerine kurulu bir sanat olan sinemada da korku filmleri içinden çıktığı toplumun korku ve kötülük anlayışına göre şekillenmiştir. Çalışmanın temeli Hristiyan ve İslamiyetteki kötülük anlayışlarının saptaması olacak ve Hristiyan ve İslamiyetteki kötülüğün örnek korku filmlerinde nasıl ele alındığı incelenecektir. 2000'li yıllarla birlikte Türkiye'de korku sinemasında niceliksel bir artış yaşanmaya başlamış ve günümüze kadar pek çok korku filmi çekilmiştir. İstisnalar dışında filmlerin çoğu İslamiyet'e ait dini imgeleri kullanarak korku unsurunu yaratmaya çalışmıştır. Çalışmanın çıkış noktasını İslami imgeleri kullanan filmlerin içerik açısından İslamiyet'i yansıtıp yansıtmadığı oluşturmuştur. Bu bağlamda İslamiyet ve Hristiyanlık dinleri kötülük anlayışı doğrultusunda ele alınmış ve farklılıklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Başlangıcında yabancı filmleri taklit olarak başlayan Türk korku sinemasının 2000'li yıllar ile birlikte taklit anlayışını İslami imgeleri kullanarak nasıl devam ettirdiği incelenecektir. 2000 sonrası Türk korku filmleri üzerinden İslamiyetteki kötülük anlayışı bağlamında yapılan örnek filmlerin çözümlemeleriyle kötülüğe ve kötülüğün cisimleşmiş hali olan şeytan-cine, yaklaşımın nasıl olduğu araştırılacaktır. Bu çalışma, İslam dininin korku sineması için uygun bir zemin olup olmadığı sorusunu ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Anahtar Kelimeler: Korku Sineması, İslamiyet, Hristiyanlık, Kötülük Anlayışı, Şeytan-Cin,
90'lardan günümüze yeni Fransız aşırılığı'nda şiddet
İnsanoğlunun varoluşundan bu yana bir korku, acı ve ceza unsuru olan şiddet aynı zamanda patolojik olarak bir haz kaynağı olarak da bilinmektedir. Ancak özellikle 90'lar ile birlikte 'olağanlaşmış' bir seyirsel haz ve izlencesel talep olarak karşımıza çıkmaktadır. Uzun yıllar boyunca sosyoloji ve psikoloji gibi disiplinlerin araştırma konusu olmuş olan şiddet, kaçınılmaz bir toplumsal yansıma olan sanatın da içine girmesiyle birlikte, aynı disiplinlerin çözümleyici katkıları altında sinema içinde de kendini bir araştırma öznesi olarak var etmeyi başarmıştır. 1930'lardan 1980'lere değin büyük tepki çeken, yasaklanan ve lanetlenen holocoust ve cannibalism filmlerinin ardından şiddetin beyaz perdede bir talep nesnesi haline gelmesi başlangıçta şaşırtıcı görünebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta vardır; birincisi modern dünyanın ve bizim tüketim toplumu olarak bildiğimiz yığının o zamandan bu yana bir hayli değişmiş bir görsel algıya sahip olduğu, ikincisi ise sözü edilen şiddetin tarih boyunca gösterilmiş olandan yöntem olarak farklı oluşudur. Bu yöntem farklılığı eskinin rastgele şiddetini değil yeni sistemin bize verdiği 'belirli bir şiddet' anlayışını ifade etmektedir. Tüm bu unsurlar François Ozon, Gaspar Noé, Claire Denis gibi yönetmenlerin liderlik ettiği, neon ışıkları, patlayan renkleri, uzun uzun gösterilen işkence ve cinsel şiddet (fiziksel ve psikolojik) sahneleriyle bilinen Yeni Fransız Aşırılığı Akımının temellerini atmakta ve onu araştırılması gereken bir kaynak haline getirmektedir.
Üç boyutlu canlandırma sinemasında ışıklandırma yöntemlerinin anlatıya etkisi
Sanal görüntü ile kaydedilmiş gerçek görüntü arasındaki farkın günden güne azaldığı günümüzde, üç boyutlu canlandırma teknikleri sinema filmlerinin dışında, çizgi diziler, televizyon ve internet reklamları, infografikler, haber bültenleri ve televizyon programları gibi pek çok medya içeriğinin üretiminde kullanılmaktadır. Üç boyutlu bilgisayar animasyonlarının, her tür medya için farklı çözümler sunabilmesi ve istenen her tür talebe cevap verebilmesi dolayısıyla çok geniş bir kullanım alanı bulunmaktadır. Dolayısıyla amaç ne olursa olsun, etkin bir anlatım herkesin ihtiyacıdır ve bunun için etkili bir görsel dil kullanma zorunluluğu bulunur. Bu tezin hazırlanması ile amaçlanan, tüm görsel sanatlar için vazgeçilmez bir anlatım aracı olan ışığın, resim ve tiyatro sanatında nasıl kullanıldığını incelemek, bu kullanımın sinema sanatınında anlatıma nasıl etki ettiğini araştırmak ve tüm bunların üç boyutlu canlandırma filmlerdeki yansımalarını görmek ve benzerlikleriyle farklılıklarını anlamaktır. Çalışmamızda canlandırma film üretiminin iş akışı içinde, ışıklandırma aşamasında kullanılan araçlar ve yöntemler, teknolojik ve estetik açılardan incelenerek sunulmuş ve üç adet farklı kara film örneğinden seçilen sahnelerin, yeniden üretim uygulaması yapılmıştır.
90'lardan günümüze yoksulluk temsilleri ve armağan kültürü
Marcel Mauss tarafından kaleme alınan Armağan (Hediye) Üzerine Deneme (Essai sur le Don) isimli çalışma, Armağan kültürünü ya da Potlaç kavramını anlayabilmemiz açısından önemli bir yere sahiptir. İlkel toplumların zihinsel dünyasının anlaşılabilmesinde armağan kültürü merkezi bir rol oynamaktadır. Bu evrende toplumsal ilişkiler, armağan mübadeleleri sonucunda şekillenmektedir. Vermek-almak ve daha fazlasıyla geri iade etmek, toplumsal ilişkilerin karşılıklı hale gelmesinde ve toplumsal statülerin belirlenmesinde oldukça önemlidir. Toplumsal statü modern toplumlarda olduğu gibi servetin birikimi üzerinden değil, tersi bir hareketle servetin tüketimiyle sağlanmaktadır. Bu anlamıyla armağan kültürü ya da potlaç düzeni modern toplumlardan farklı bir görünüme sahiptir. Osmanlı'dan günümüze, Türkiye toplumsal tarihinde armağan kültürünün güçlü etkileri bulunmaktadır. İçinde yaşadığımız toplumun kültür ve zihniyet dünyası, armağan ilişkilerini bugün de devam ettirmekte ve bu etki Türkiye sinemasında görülebilmektedir. Bu araştırma, armağan kültürü ve potlaç düzeni üzerinden Türkiye sinemasındaki yoksulluk temsillerine odaklanmaktadır. Armağan kültüründe belirleyici olan veren el-alan el ilişkisi, tahakküm ve tabiiyet, karşılıklı yükümlülük, cömertlik ve cimrilik, değer ya da mana, büyü ve din, şans ve kader, zenginlik, şeref ve prestij, gösterişçi tüketim gibi kavramlara yoğunlaşarak kültür ve zihniyet üzerinden Türkiye sinemasındaki yoksulluk temsillerine bir bakış açısı geliştirmektedir. Yeşilçam filmlerinden 90'lı yılların sinemasına ve günümüzden örnek filmlerle yoksulluğun temsil edilme biçimlerini armağan kültürüyle birlikte okumaya çalışmaktadır. Bu bağlamda araştırmanın içerisinde ticari ve popüler filmlerden iki, bağımsız ve sanat sinemasından üç film olmak üzere toplam beş film, detaylı olarak analiz edilmiştir.
Weimar sinemasında korkunun estetiği
En kuvvetli insani duygulardan biri olan korku, geçmişten günümüze kültürün tüm alanlarında görünür olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca korkunun, zaman, mekan ve onu deneyimleyen insan/toplum ile bağlantılı olarak farklılaştığı söylenebilir. Bu açıdan en keskin kırılmalardan biri de modernleşme sürecinde yaşanmıştır. Modern çağın sanatı olan sinema, modernliğin bireyde ve toplumda yarattığı korkuların görünür olduğu en çağdaş eserleri üretmiş, özellikle de Birinci Dünya Savaşı sonrası Weimar Cumhuriyeti Almanyası'nda sinema sanatı ve korku estetiğinin kesiştiği özgün bir dönem ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı, bu dönemde üretilen filmlerin korku estetiği perspektifinden bir analizini yapmak, böylece modernlik, modernizm ve korku arasındaki ilişkilerin sinema sanatındaki izdüşümlerini keşfetmektir. Sinemasal bir korku estetiğinin ana hatlarının çizilmesi adına gotik, ucube, yüce, dehşet, fantastik, kötü ve tekinsiz gibi estetik kategoriler üzerinden ilerleyen çözümleme sonucunda ele alınan filmlerin ifade ettikleri, hem üslupsal / biçemsel hem de anlatısal / içeriksel açılardan bir bütün olarak incelenecek ve Weimar Sinemasında korkunun estetiğine dair tarihsel, toplumsal, kültürel açıdan bütünlüklü bir yoruma gidilecektir.
Sinema sanatında oyun kuramı ve bir uygulayıcı olarak Reha Erdem
Oyun kavramı, 19. YY başlarından itibaren kültür, toplum sanat gibi alanlar üzerine yazan birçok düşünür tarafından kullanılmıştır. John Huizinga'nın 1938 yılında yayınlanan Homo Ludens kitabı bu literatürde çok önemli bir yere sahiptir. Huizinga oyunu kültürden önce gelen, kültürü doğuran temel bir eylem olarak tanımlarken sanatla olan yakın bağlarını ortaya koymaktadır. Yaratıcı eylemin bir örneği olarak sinemada da oyuncu unsurlar oldukça fazladır. Filmdeki karakterlerin yaratılış sürecinden izledikleri yola, yönetmenin filmiyle kurduğu ilişkiden seyirciye aktarımına kadarki pek çok süreçte, oyun kavramının çizgilerini bulmak mümkündür. Bu çalışma, Türkiye sinemasının en önemli auteurlerinden Reha Erdem'in filmlerinde oyun kavramı dinamiklerinin izini sürer. Oyun kavramı ile sinema arasındaki ilişkinin daha anlaşılabilir olması adına dünya sinemasından seçilen örnek filmler üzerinden incelemeler yapılmıştır. Çalışmanın temelinde ise Reha Erdem sinemasının Oyun Kuramı çerçevesinde incelenmesi, yönetmenin sanatsal üretimini ve bu üretimin kültürel bağlamının analizi hedeflenmektedir. Böylece çoğunlukla gözden kaçan, ancak canlıların en temel eylemlerinden biri olan oyun oynamanın önemine sinema ve Reha Erdem filmleri bağlamında ışık tutulmaya çalışılacaktır.
2000 sonrası Holywood sinemasında öznellik üretimi
Öznellik öznel olanı, bir bütün olarak "kendilik" kavramının bireylerdeki karşılığını, bir öznenin herhangi bir durum karşısındaki duyumsama biçimini, şahsi fikrini, hislerini, anlam vermesini, duygulanma tarzını, olaylara ve kavramlara yaklaşımını, diğer öznelerle ilişki geliştirmesini ifade eder. Ancak Guattari tüm bunların ötesinde öznellik üretiminin kapitalizmin en önemli üretimi olduğunu ileri sürer. Zira kavram özellikle 19.yy ile birlikte kültürel, politik, ideolojik bazı değişimlere uğrar. Bunun bir sonucu olarak öznellik günümüzde artık eskisi gibi aile, din gibi kurumlar üzerinden üretilmez. Lazzarato'dan mülhem "toplumsal makineler" için üretilen öznellikler globalleşen dünyanın da etkisiyle artık daha çok tüketim, iletişim, sosyal medya, sinema gibi alanlarda üretilir. Görsellik üretiminin olduğu her alan aynı zamanda öznellik üretiminin de alanıdır. Buna karşın kavramın kendisi sanat dallarıyla bu denli iç içe olmasına rağmen özellikle sinema alanında inceleme olanağı bulmamıştır. Bu çerçevede çalışmada öznellik kavramının Aydınlanma Felsefesi ve onu takiben Nietzsche, Freud, Lacan, Foucault, Deleuze, Guattari, Lazzarato, Rossi gibi isimlerin teorilerinde nasıl işlerlik kazandığı, hem filmlerde hem de sinemada anlatı teorilerinde nasıl ele alındığı saptanmıştır. Bu çalışmada Hollywood sinemasının üretmiş olduğu anlatı yapıları tarihsel ve biçimsel olarak incelenmiş ve bu anlatı yapılarının özne ve öznellik üretimi kavramlarıyla nasıl ilişkilerinin olduğu ortaya konmuştur. Öznelliğin Hollywood sinemasındaki anlatı stillerine göre ne tür farklılıklar gösterdiği, anlatıların hangi unsurları aracılığıyla üretildiği, filmlerdeki üretim süreçleri ve anlatı yapılarına göre ne tarz farklılıklar gösterdiği araştırılmıştır. Buna göre filmlerin biçim ve içerik açısından anlatı yapılarına göre farklı öznellik biçimlerini temsil ettiği ve bunun da izleyici öznede anlatı yapıları bakımında farklı etkilerinin olduğu ortaya konmuştur.
Sinemada rüya temsilleri ve Ömer Kavur sineması bağlamında değerlendirilmesi
Geçmişten günümüze tüm sanat dallarında çeşitli şekillerde ifade edilen rüyalar, gündüz hayatında geçerli olan zaman ve mekân kurallarının dışında gerçekleşen olgulardır. Zaman ve mekân kavramları üzerinde hakimiyet kurabilen sinema, şüphesiz bütün sanat dalları arasında rüya benzeri bir deneyim yaşatmaya en yatkın olanıdır. Rüya benzeri bir deneyim yaşatmak, bir filmin içerisinde rüya olgusunu kullanmaktan ziyade, o filmin yapısal, biçimsel ve estetik olarak rüyalara benzemesiyle alakalı bir durumdur. Bu çalışmanın amacı, sinemada rüya temsilinin gerçekleşebilmesi için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini belirlemektir. Bu bağlamda, rüyaların işleyişi ve iç mantığı incelenerek sinemadaki karşılığı bulunmaya çalışılmıştır. Dünya ve Türk sinemasından örnekler verilerek sinemada rüya temsilleri araştırılmıştır. Sinemada rüya temsilinin nasıl gerçekleşebileceğine dair detaylı incelemeler ise Ömer Kavur filmleri üzerinden yapılmıştır. Ömer Kavur'un filmleri yapısal, biçimsel ve estetik olarak analiz edilmiş, sonucunda ise rüyaların iç mantığını benimseyen filmler olduğu ve böylelikle seyirciye rüya deneyimi yaşattığı kanısına varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Sinemada Rüya, Ömer Kavur, Zaman, Mekân
Yeşilçam Döneminde bir yapıbozumcu: Alp Zeki Heper
Bir döneme damgasını vuran Yeşilçam Sineması barındırdığı yüzlerce örnek ile içerisinde bulunduğu dönemin bir aynası olmaktadır. Bu dönemde çok sayıda film yapılmış olmasına rağmen, filmlerin biçim ve içerikleri çok tartışılmakta ve filmlerin belli kalıplar dışına çıkamaması, yaratıcı yönetmen ve eserlerin ortaya çıkamaması, çeşitli yeteneklerin ortadan kaybolması gibi çeşitli sorunlara sebep olmuştur. Çalışmanın amacı dönemin bu durumunun sebeplerini Fransız düşünür Jacques Derrida'nın "Yapıbozum Kuramı"nı esas alarak dönemin kabul görmemiş yönetmeni Alp Zeki Heper filmleri ile incelemek, Yeşilçam Dönemini Yapıbozuma uğratmak ve mevcut düşünüş şeklini ortaya çıkartmaktır. Bu bağlamda Yeşilçam Dönemi Derrida'nın kuramı üzerinden tartışılmış ve Alp Zeki Heper filmleri detaylı bir biçimde incelenmiştir. Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri filmi çözümlenerek, Yeşilçam'ın sorunları Heper'in yaşadığı sorunlar üzerinden ortaya konulmuştur. Sonucunda ise Alp Zeki Heper'in biçim ve içerik olarak sanat kaygısı taşıyan filmler ortaya koyduğu, dönem içerisinde filmlerinin kabul görmediği ve filmlerinin Yeşilçam'ı yapıbozuma uğratan bir niteliği olduğu kanısına varılmıştır.
Devlet, iktidar, ideoloji bağlamında günümüz Türkiye sineması'nda ' Hükümet Kadın 1 ve 2 'filmleri örneğinde yönetici kadın temsilleri
Bu çalışmada Giriş dışındaki bölümler iki konu başlığıyla incelenmiştir. İlk Bölümü, Toplumsal Cinsiyet ve Siyaset ve Yerel Yönetimlerde Kadın ana başlığı altında sırasıyla Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet, Toplumsal Cinsiyette Kalıp Yargıları, Toplumsal Cinsiyet ve Dil, Devlet, İktidar ve İdeoloji, Feminizm, Güncel Verilerle Türk Kadını ve Atılması Gereken Adımlar, Türkiye'de Ulusal Siyasette Kadın ve Türkiye'de Yerel Siyasette Kadın ara başlıkları oluşturmaktadır. Bu bölümde bürokrasi ve değişik kurumlardaki kadın oranları ele alınmakla birlikte Türkiye'deki parlamento ve belediye meclislerindeki kadın oranlarıyla değişik ülkelerdeki kadın oranları karşılaştırılmaktadır. İkinci bölümde ise Hükümet Kadın 1 ve 2 Filmlerinde Lider Kadın Özellikleri ana başlığı bulunmaktadır. Her iki film hakkında kısaca bilgiler verildikten sonra Filmlerin Künyesi, Konusu, Ana Kadın Karakterin (Xate) Liderlik Özellikleri ve filmlerle ilgili Değerlendirme kısımları ikinci bölümü oluşturmaktadır.
Kamera önü oyunculuk eğitimi ve yöntem sorunları
Eğlence endüstrisi, tiyatro oyunculuğundan,gelişen teknolojiye paralel olarak,ekran üzerindeki görüntülere yönelik büyük bir değişim süreci göstermiştir.Bu doğrultuda devlet okulları ve özel okullar,öğrencilerin eğitimini üstlenerek;sinema,televizyon ve ekran medyası için gerekli olan benzersiz oyunculuk becerileri ve tekniklerinde öğrencilerin beceri kazanmasına yardım etmektedir. Öğrencilerin kamera önü oyunculuk eğitiminde, oyunculuk sanatını etkileyen paradoksal unsurlardan ve oyunculuğu kendi başına bir sanatsal disiplin olarak nitelendiren ilk düşünür olan Diderot'un görüşlerinden hareketle çeşitli yöntemler ortaya koyan, Konstantin Stanislavski, Vsevolod Meyerhold, Bertolt Brecht ve Jerzy Grotowski'nin oyunculuğa yaklaşımları önem kazanır. Bu teknikler ve ayrıca yeni geliştirilen teknikler, öğrencilerekapsamlı,dinamik ve çok yönlü uygulama sağlar.