
490
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Fazla kilolu ve obez bireylerde kilo verme kararının beden imgesi ve yaşam niteliği ile ilişkisi
Amaç: Obezite, günümüz şartlarında önlenebilir ölümlerin ikinci en sık nedenidir. Günümüz dünyasında ülkelerin gelişmişlik seviyesine bakılmaksızın bir halk sağlığı sorunu haline gelmiş olmasına rağmen halen kesin bir tedavisi bulunamamıştır. Beden algısı, kişinin kendi bedeninin zihnindeki yansımasıdır.(11) Bu yansıma bedene ve kendilik haline dair duygu ve deneyimleri içerir. Yaşam kalitesi kavramı sağlıklı olma durumunu kapsar ancak, tıbben sağlıksız olma durumu, yaşam kalitesinin yüksekliği algısını her zaman dışlanamaz. Yapılan çalışmalar kendini olduğundan daha sağlıklı değerlendiren insanların sağlık açısından riskli davranışlar sergilemeye yatkın olduğu ortaya konmuştur. Bu çalışma kişinin kilo verme karar süreci ile beden algısı ile ilişkili yaşam kalitesinin ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçlamıştır. Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel tipte planlanan çalışmamıza 01.10.2021 ile 01.10.2022 Kasım tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi eğitim aile sağlığı merkezlerine başvurup dahil edilme kriterlerini karşılayan 215 kişi dahil edilmiştir. Çalışma yüz yüze anket yöntemiyle gerçekleştirildi. Katılımcılardan sosyodemografik veri anketi, zayıflama karar verme dengesi ölçeği, beden imgesinin yaşam niteliğine etkisi ölçeği ve sağlık hizmetine başvuru durumu ile ilgili sorular anketi doldurmaları istenmiştir. Toplanan veriler SPSS 24.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Anlamlılık düzeyi . p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların, beden kitle indeksi ortalamaları 31,3±3,6 olarak hesaplanmıştır. %69,3'ü fazla kilo yada obezitesinin farkında iken, %30,7'si fazla kilo ve obezitesi olduğunu düşünmüyordu. Katılımcılar beden imgesinin yaşam niteliğine etkisi ölçeğinden ortalama olarak 28,827±17,931 puan almışlardı. Kilo verme karar dengesi ölçeği pozitif alt grubundan ortalama olarak 26,116±8,508 puan, negatif alt grubundan 15,827±5,812 puan almışlardı. BMI ortalamaları kadınların erkeklerden, ilköğretim mezunlarının üniversite mezunlarından, bir işte çalışmayanların çalışanlardan, kronik hastalığı olanların olmayanlardan daha yüksek çıkmıştır. Sonuç: Beden imgesinin yaşam niteliğine etkisi ile kilo verme karar dengesi arasında istatistiksel anlamlı bil ilişki saptanmamıştır. Kilo verme kararı bireysel ve zamanla değişen bir süreç olduğu için bu kararın beden imgesi ve yaşam niteliği ile ilişkini değerlendirmek adına daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Obezite, kilo verme kararı, yaşam niteliği, beden imgesi
Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine 2019-2022 yılları arasında hastane dışı, non travmatik kardiyak arrest vakalarının sonlanımı
Giriş: Tüm dünyada ve ülkemizde kardiyak arrest vakalarında binlerce insan etkili ve başarılı KPR uygulamaları ile yeniden hayata dönmektedir. Bu bize KPR uygulamalarının geliştirilmesi için harcanan çabanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ülkemizde şimdiye kadar kardiyak arrest vakalarında sağ kalımı ortaya koyan çalışmaların az olması sebebiyle ve hastanemizde kardiyak arrest vakalarında sağ kalım oranını tespit etmek, geçmiş yıllarda bu konuyla ilgili hastanemizde yapılmış olan çalışmayla güncel durumumuzu kıyaslamak amacıyla bu çalışmayı yapmış bulunmaktayız. Metod: Çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'ne 01.01.2019-01.06.2022 tarihleri arasında acil servise getirilen kardiyopulmoner arrest (KPA) vakalarının demografik özellikleri, başvuru şekilleri, yapılan kardiyopulmoner resüsitasyonun özellikleri ve vakaların sonlanımı retropesktif olarak incelendi. Hastane içi arrest olan, travmatik arrest olan,18 yaş altında olan ve dosyasına ulaşılamayan hastalar çalışmadan dışlandı. Bulgular: 1 Ocak 2019 ile 1 Haziran 2022 tarihleri arasında DEÜH acil servisine başvuran 347.728 hastadan hastane dışı non travmatik kardiyopulmoner arrest olduğu belirlenen 480'i çalışmaya dahil edildi. Hastaların 287 (%59,8)' si erkek, 193'ü (%40,2) kadın ve yaş ortalaması 69.9 ± 14.9 (aralık: 19-102), yaş ortancası 72 (IQR: 60-81) idi. 30 günde ölen 431 hastanın yaş ortalaması (71.1±14.8), yaşayan 49 hastanın yaş ortalamasından (59.4±12.08) istatiksel anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p: < 0.001). Hastalara uygulanan CPR süresinin ortalaması 17,3±13,5 dakika (aralık:0-84) idi. 30. günde ölmüş olan 431 hastaya uygulanan CPR süresinin ortalaması (18.5±13.4), yaşayan 49 hastaya uygulanan CPR süresinden (6.35±8.3) istatiksel anlamlı olarak daha uzun idi (p: < 0.001). Kardiyak nedenlerle arrest olan hastaların 30 günlük sağkalımları kardiyak dışı nedenlerle arrest olanlara göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla χ2= 69.900, p < 0,001 ve χ2= 41.966 ve p < 0,001) ve modifiye rankin skoru 0 olan hasta oranı %64,3 'tü. Geliş ritmi VT/VF olanların 30 günlük sağkalımları diğer ritimlere göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla p < 0.001 ve p < 0.001) ve Modifiye rankin skoru 3'ün altında olanların oranı %72 idi. Hastaların 24 saatlik sonlanımına baktığımızda 377 (%78,5) hasta exitus iken 103 (%21,5) hasta yaşıyor saptandı. Hastaların 30 günlük sonlanımında 431 (%89,8) hasta exitus iken 49 (%10,2) hasta yaşıyor saptandı. Sonuç: Kardiyak nedenlerle arrest olan hastaların 30 günlük sağkalımları kardiyak dışı nedenlerle arrest olanlara göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek ve nörolojik sonlanımları daha iyiydi. Geliş ritmi VT/VF olanların 30 günlük sağkalımları diğer ritimlere göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek ve nörolojik sonlanımları daha iyiydi. Yaptığımız çalışma ile acil servisimize gelen nontravmatik kardiyak arrestlerin 24 saatlik sağkalım oranı %21,5 ve 30 günlük sağkalım oranı %10,2 bulunmuştur. 30 günlük sağkalım oranı hastanemiz acil servisinde 12 yıl önce yapılmış olan çalışmaya göre belirgin olarak artmıştı.
COVID-19'a bilinen maruziyetin bireylerin COVID-19 ile ilgili bilgi düzeyleri ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada COVID-19'a bilinen maruziyeti olan ve olmayan bireylerin bilgi düzeyinin ölçülmesi, bu iki grup arasında bilgi düzeyi açısından anlamlı bir fark olup olmadığı ve bu verilerin sosyodemografik değişkenlerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel analitik tipte olan çalışmamız Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezleri'ne başvuran hastalarla gönüllülük esasına dayanarak gerçekleştirilmiştir. Evreni bilinen örneklem hesabıyla en az 377 kişiye ulaşılması hedeflenmiş, 388 kişiye ulaşılmış, katılımcılara bilgi düzeyi anketi ve sosyodemografik bilgilerini içeren anket uygulanmıştır. Araştırmanın istatistiksel verileri SPSS 25 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde p<0,05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezlerinde yüz yüze anket uygulamasıyla toplam 388 katılımcıya ulaşılmıştır. Çalışmadaki 388 kişinin yaş ortalaması 41,87±14,60 olup %53,4 (n:207)'ü kadındır. Araştırma grubunun %6,2´si okula gitmemiş, bunların %2,1´i okuma yazma bilmemektedir. Lise ve üniversite mezunu olanlar ise grubun %70,6´sini oluşturmuştur. Evinde 65 yaş üstü kişilerle yaşayanların oranı%13,9 dur. Katılımcıların %50'si COVID-19 geçirmiştir. Katılımcıların yaklaşık beşte biri 12 Eylül 2020 ile 12 Mart 2021 arasında hastalanmıştır. Hastalık geçirdikleri dönemde gebe ya da lohusa olanların oranı %4,1'dir. COVID-19 pozitif olanların %5,7´si hiç belirti vermemiş, %2,1´i yoğun bakıma alınmıştır. Katılımcıların yaklaşık üçte biri verilen ilacı düzenli kullanmıştır. Katılımcıların %31'inde en az bir tane kronik hastalık vardır. Bunlardan 69 kişide diyabet, 75 kişide ise hipertansiyon bildirilmiştir. COVID-19 bilgi düzeyi toplam puan ortalaması 13,22±3,71 (min. 1-max. 17) dir. Katılımcıların sosyodemografik özelliklerine göre COVID-19 bilgi düzeyi puan ortalamaları arasındaki ilişkinin analizi için yapılan Mann Whitney U testine göre; eğitim durumu, kronik hastalık varlığı, kimle yaşadığı ile toplam puan arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (sırasıyla p<0.001; p=0.006; p<0.001). Buna göre lise ve üstü eğitimi olanların, kronik hastalığı olmayanların ve yalnız yaşayanların puanı daha yüksektir. Cinsiyet, evde 65 yaş üstü birey varlığı ile COVID-19 bilgi düzeyi puanı ile ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (Tablo 7). COVID-19 geçirme, kronik hastalık varlığı, aşı olma durumuna göre klinik puan ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmiştir (sırasıyla p<0.001; p=0.005; p<0.001). Buna göre COVID-19 geçirenlerde, kronik hastalığı olmayanlarda ve aşı olanlarda klinik puanı daha yüksektir. Hastaneye yatışı ile klinik puan ortalaması arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (Tablo 9). COVID-19 geçirme, kronik hastalık, aşı olma ile korunma ve kontrol puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (sırasıyla p<0.001; p<0.001). Buna göre COVID-19 geçirenlerde ve aşı olanlarda korunma ve kontrol puanı daha yüksektir. Kronik hastalığı olup olmaması ve hastaneye yatışın varlığı ile ise anlamlı bir fark saptanmamıştır (Tablo 11). Sonuçlar: COVID-19'a bilinen maruziyeti olan bireylerin bilgi düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Araştırmamızda ayrıca COVID-19 bilgi düzeyi puan ortalamaları katılımcıların yaşları, eğitim durumları, kronik hastalığa sahip olup olmadığı, hanede kaç kişiyle yaşadığı, aşı olma durumuna göre anlamlı farklılıklar gösterdiğini tespit ettik. COVID-19'a bilinen maruziyeti olmayanların bilgi düzeylerinin daha düşük olması, hastalığa maruz kalmadan önce önleyici bir faktör olarak bilgi düzeylerinin güçlendirilmesi ve buna bağlı olarak bireylerin COVID-19 karşısında daha doğru tutumlar geliştirmesinin gerekli olduğunu göstermektedir. Bunun için toplumdaki her bireyin hastalıklara maruz kalmadan önce bilgi düzeylerinin yükseltilmesi amaçlanmalıdır.
Ailesel akdeniz ateşi tanılı çocuklarda akdeniz diyetinin hastalık seyrine etkisi
Amaç: Ailesel Akdeniz ateşi (AAA), tekrarlayan ateş ve serozit atakları ile karakterize otoinflamatuar hastalıktır. Ataklar sırasında inflamatuar belirteçler artar ve ataklar arasında subklinik inflamasyon devam edebilir. AAA hastalarında kronik/subklinik inflamasyon hayatı tehdit edici komplikasyon olan amiloidozun temel nedenidir. Akdeniz diyeti ise inflamasyon modülasyonu ile ilgili moleküler parametreleri değiştirerek anti-inflamatuar etki gösterip inflamatuar hastalıklar üzerine olumlu etki gösterir. Bu çalışmadaki amacımız, AAA ile takip edilen çocuklarda Akdeniz diyetinin atak sıklığı ve hastalık seyrine etkisini araştırmaktır. Hastalar ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Romatoloji Bilim Dalı'nda Mart 2022-Şubat 2023 tarihleri arasında başvuran 7-18 yaş arası AAA tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara poliklinik vizitlerinde beslenme anketleri uygulanmıştır. 95 hasta taranmıştır, bunların 91'i analize dahil edilmiştir. Araştırmada elde edilen veriler SPSS 24.0 versiyon programı ile analiz edilmiştir. Çalışmamızda yer alan tüm testlerde anlamlılık düzeyi için p<0,05 şartı arandı. Bulgular: Beslenme davranış ölçeğine göre beslenme davranışı kötü ve iyi olan grup arasında vücut kitle indeksi ve egzersizle indüklenen bacak ağrısı sıklığı açısından anlamlı fark saptanmıştır (p= 0.016, p=0.036). Akdeniz diyet kalitesi indeksine göre çok düşük kalitede beslenen gruptaki lökosit sayısı, optimal kalitede beslenen gruptakinden anlamlı yüksektir (p= 0.043). AAA ciddiyet skoru açısından yüksek puan alan hastalarda M694V homozigot mutasyon sıklığı düşük puan alanlara göre anlamlı yüksek saptanmıştır (p <0.001). Sonuç: Ailesel Akdeniz ateşi hastalığında ataklara yol açabilecek ve hastalık seyrini etkileyebilecek pek çok epigenetik ve çevresel faktör rol oynar. Bu nedenle muhtemel risk faktörleri belirlenip, ataklar ile oluşabilecek komplikasyonlar uygun diyet alışkanlıkları ile en aza indirilmeye çalışılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ailesel Akdeniz ateşi, Akdeniz diyeti
Türkiye'de bir üniversite hastanesi acil servisi içinde arrest olan hastalarda öngörücüler ve sonlanım
Türkiye'de Bir Üniversite Hastanesi Acil Servisi İçinde Arrest Olan Hastalarda Öngörücüler ve Sonlanım Mehmet Erişen, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı, İzmir, Türkiye. Giriş: Tüm hastane içi kardiyak arrestlerin yaklaşık %10'unun acil servis içinde olmaktadır. Kardiyak arrest sonrası farklı sağkalım oranları bildirilmekte ve acil servis içinde kardiyak arrest olan hastaların yüksek oranda sağkalım oranları olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Erişkin Acil Servisi içinde arrest olan hastaların insidansı, demografik ve klinik özellikleri, sağkalımları ve sağkalımlarını etkileyen faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 01.01.2018 ile 31.12.2019 tarihleri arasında acil servisimize başvuruda spontan dolaşım ve solunumu olan ancak acil servis izleminde KPA olan hastalar çalışmaya dahil edildi. KPA olan hastaların verileri, elektronik ve manuel hemşire izlem dosyalarından tarandı. Hastaların yaş, komorbid hastalıkları, arrest öncesi vital bulguları ile aldıkları tedaviler, KPR süreci verileri, sonlanımları gibi veriler kayıt altına alındı. Hastaların mCCI skorları hesaplandı. Verilerin KPR sonlanımı, 24. saat sonlanımı ve 30. gün sonlanımı ile ilişkileri incelendi. Bulgular: Çalışmaya acil servis izlemi sürecinde KPA olan 552 hasta dahil edildi. Hastaların 296'sı (%53,6) erkekti ve yaş ortancası 79(IQR:68-86), yaş ortalaması 79±14,13 (aralık:18-102) yıldı. Kadınların yaş ortancası (83 yaş, IQR:73,3-89), erkeklerin yaş ortancasından (73yaş, IQR:64-82) daha yüksekti. Hastaların acil servise en sık başvuru şikayeti nefes darlığı (%35,1) idi. Komorbidite yükü mCCI skorunun ortancası tüm hastalarda 6, erkeklerde 7, kadınlarda ise 6 olarak bulundu. Hastalar en sık Monitörlü Gözlem (%50,7) biriminde karşılanmıştı ve en sık monitörize bir birimde arrest (%95,5) olmuştu. KPA nedeni olarak en sık Medikal-Nonkardiyak (%73,6) etiyolojiye sahiplerdi. Medikal-Kardiyak grup hastaların %13'ünü, Travmatik grup %3,8'ini oluşturdu. Hastaların yarısından fazlası vazopressör ve yine yarısından fazlası İMV desteği altında izlenirken KPA oldu. Acil serviste KPA olana kadar geçen izlem süresinin ortancası 11,8 saat idi ve hastaların %12,5 i acil servis izleminin ilk saatinde arrest oldu. KPR süresinin ortancası 20 dakika, KPR süresince yapılan adrenalin sayısının ortancası 7 idi. Arrest sırasındaki ilk ritmi şoklanabilir olanların oranı %7,7 ve KPR'nin herhangi bir anında şoklanabilir ritim elde edilip defibrile edilen hasta sayısı 72 (%13) olarak bulundu. Defibrile edilen hastalarda şok ortancası 2 idi. Hastaların KPA nedenine bakıldığında en sık nedenler sırasıyla pnömoni, septik şok ve malignite idi. Çalışmamıza dahil ettiğimiz 552 hastanın %32,6'sında SDGD sağlandı, %13,2'si 24.saatinde ve %4,7'si 30.günde sağ (%3,1 taburcu) kaldı. Sonuç: Genç yaş, KPR süresinin kısa olması kardiyak etiyolojiye bağlı KPA gelişmesi hastalarda sağkalım artırmakta iken , vazopressör desteği ihtiyacı, uzun KPR süresi, yaşın artması ve kardiyak olmayan etiyolojiye sahip olmak sağkalımı azaltmaktadır. Anahtar kelimeler: acil servis, kardiyopulmoner, arrest, resüsitasyon, mortalite, modifiye charlson komobidite indeksi
Primer spontan pnömotoraks ile başvuran hastalarda rekürrens insidansı ve rekürrensi etkileyen risk faktörlerinin retrospektif incelenmesi
Giriş ve Amaç: Primer spontan pnömotoraks (PSP) acil servislerde sık karşılaşılan bir klinik durumdur ve insidansının artmakta olduğu düşünülmektedir. PSP rekürrens riski yüksektir ve çeşitli araştırmalar %20-60 oranlarından bahsetmektedirler. Dolayısıyla PSP rekürrens oranlarını ve rekürrensi etkileyen risk faktörlerini inceleyen literatürdeki çalışmalar arasında büyük farklılıklar görülmektedir. Çalışmamızda, PSP rekürrens oranlarının doğru bir tahminini belirlemeyi ve rekürrens ile ilişkili risk faktörlerini tanımlamayı amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamız, etik kurul onayı alındıktan sonra, 01.01.2013/01.01.2020 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Erişkin Acil Servisine başvuran ve nihai tanıları ilk atak primer spontan pnömotoraks olan hastalarda yapılan retrospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmamızda, kısa-orta dönem (3 yıl içinde) PSP rekürrens oranı ve PSP rekürrensine etki edebilecek risk faktörleri incelendi. Olguların görüntülemeleri 17 yıl deneyimli radyoloji uzmanı tarafından değerlendirildi. Radyoloji uzmanı tarafından hastaların görüntülemelerinden bül/bleb varlığı, pulmoner distrofik lezyon skoru, Light indeksi ve pnömotoraks hacim ölçümleri yapıldı. Veriler SPSS 29 programı ile analiz edildi. Sayısal verilerin ortancalarının karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanıldı. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Pearson ki-kare ve Fischer's Exact testi kullanıldı. Çok değişkenli analizde, olası risk faktörleri lojistik regresyon analizi kullanılarak incelendi. Veriler %95 güven aralığında değerlendirildi, p değeri 0.05'in altı anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda pnömotoraks tanısı alan 1161 hastanın 132'si primer spontan pnömotoraks (PSP) idi. Çalışmaya dahil edilen 132 PSP hastasının 35'inin (%26,51) 3 yıllık kısa-orta dönem takipte rekürrens olduğu görüldü. Bu hastaların 30'unun (%85,71) ilk yıl içinde, 4'ünün (%11,42) ikinci yıl içinde, 1'inin (%2,85) üçüncü yıl içinde rekürrens olduğu saptandı. Çalışmamızda, VKİ düştükçe hastaların daha fazla rekürrens ile karşılaştığı görüldü (p=0.028). İlk PSP atağında yalnızca tüp torakostomi ile tedavi edilen hastaların, cerrahi uygulanan gruba göre anlamlı şekilde daha fazla rekürrens ile karşılaştığı saptandı (p=0.039). İlk PSP atağında cerrahi uygulanan hastalarda, uygulanmayanlara göre rekürens oranı daha düşük saptandı. Light indeksi ile pnömotoraks gerçek hacim ölçümleri arasında yapılan korelasyon analizinde Pearson korelasyon katsayısı 0,776 (p<0.001) olarak bulundu ve Light indeksi ile pnömotoraks gerçek hacim ölçümleri arasında güçlü korelasyon olduğu görüldü. Çalışmamızda diğer olası risk faktörlerinin PSP rekürrensi ile ilişkili olmadığını bulduk. Sonuç: Çalışmamız, özellikle ilk yılda daha yüksek oranda olmak üzere 3 yıllık kısa-orta dönem PSP rekürrensinin %26,51 olduğunu göstermektedir. Düşük VKİ ve sadece tüp torakostomi uygulanması PSP rekürrensi için risk faktörü olarak bulunmuştur. Cerrahi uygulanması ise uygulanmamasına göre PSP rekürrensini azaltmaktadır.
Siber mağduriyet yaşamış ergenlerin internet kullanım özelliklerinin ruhsal sorunlarının ve aile stillerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Gelişen teknoloji sonucu internet çocuk ve ergenlerin hayatında önemli bir yere sahiptir. İnternet ve teknolojik cihaz kullanımı; bilgiye ulaşma, sosyal iletişim, merak duygusunu giderme gibi imkanlar sağlasa da siber zorbalık ve siber mağduriyet dahil birtakım çevrim içi riskle ilişkilendirilmiştir. Siber mağduriyet son yıllarda önemi gittikçe artan güncel bir konudur. Bu çalışmada siber mağduriyet yaşamış ergenlerin internet kullanım özellikleri, ruhsal sorunları ve internet aile stillerinin incelenmesi ve bulguların klinik karşılaştırma grubu ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğinde gerçekleştirilmiştir. Siber Mağduriyet Ölçeği'ne göre (12-17 yaş aralığında) siber mağduriyet yaşayan 42 ergen "siber mağdur" ve siber mağduriyet yaşamayan 42 ergen "kontrol" gruplarını oluşturmuştur. Psikiyatrik değerlendirme KSADS-PL (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli) kullanılarak yapılmıştır. Ek olarak katılımcılara Sosyodemografik ve İnternet Kullanımı Veri Formu, İnternet Bağımlılığı Ölçeği (İBÖ), Çocuk ve Gençler İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ), Çocukluk Çağı Kaygı Tarama Ölçeği (ÇATÖ), Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), İnternet Aile Stili Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Siber mağdur grupta ders başarısı (p=0.043) ve akran ilişkisi (p=0.006) daha kötü bulundu. Siber mağdur grupta okul devamsızlığı (p=0.002) ve disiplin cezası alma (p=0.01) daha fazlaydı. Siber mağdur grupta sigara kullanımı, psikotrop kullanımı, geçmişte intihar girişim sayısı anlamlı daha yüksek bulunmuştur. Ebeveyn birlikteliği kontrol grubunda daha yüksekti (p=0.004). Siber mağdur grupta Major Depresif Bozukluk tanısı daha fazladır (p=0.001). Siber mağdur grubun günlük internet (p<0.001) ve sosyal medya kullanım süresi (p=0.006) daha yüksek saptanmıştır. Teknolojik aletlere erişebilirlik açısından iki grup arasında anlamlı farklılıklar mevcuttur. Siber mağdur gruptaki ergenlerin internet kullanımına başlama yaşı daha küçüktür (p=0.006). Siber mağdur grupta kontrol grubuna göre İBÖ, ÇDÖ, ÇATÖ puanları anlamlı daha yüksek saptanmıştır. Ayrıca ÇDDÖ İçe Yönelim, Dışa Yönelim ve Toplam Sorun puanları da siber mağdur grupta anlamlı düzeyde daha yüksektir. İnternet Aile Stilleri açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktur. SMÖ ve ÇATÖ Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu alt ölçek puanı; SMÖ ve ÇDDÖ Anksiyete/Depresyon, Kurallara Karşı Gelme, Saldırgan Davranışlar, Dikkat Sorunları alt ölçek puanları; SMÖ ve ÇDDÖ Dışa Yönelim, Toplam Sorun puanları arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızdaki siber mağduriyet yaşayan ergenlerin daha fazla ruhsal sorunlar yaşadıkları, riskli internet kullanım özelliklerine sahip oldukları, daha kötü okul başarısı ve akran ilişkilerine sahip oldukları düşünüldüğünde; bu bulgular siber mağduriyetin önlenmesinin ve siber zorbalıkla mücadelenin önemine vurgu yapmaktadır. Gençlerin, ailelerin, okul yönetimleri ve öğretmenlerin siber mağduriyet ile ilgili farkındalıklarının artırılması gerekmektedir.
Turner Sendromu tanılı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin retrospektif olarak incelenmesi
Turner Sendromu (TS), bir cinsiyet kromozomunun tamamen veya kısmen yokluğu ile karakterize ve en sık görülen cinsiyet kromozom bozukluğu olup literatüre göre canlı doğan her kız bebekten yaklaşık 1/2000 ile 1/2500 canlı doğumda bir görülmektedir. En yaygın karyotip 45,X'tir, bunu mozaisizm takip etmektedir. TS, yaşla birlikte artan çeşitli morbiditelerle ilişkilidir. TS birçok multisistemik bozukluğa neden olmasına rağmen, en sık görülen prezentasyon genellikle boy kısalığı ve primer gonadal yetmezliktir. Boy kısalığının kızlarda en sık sebeplerinden biri olan TS'de, bu durumun önlenmesi amacıyla rekombinant insan büyüme hormonu (rBH) kullanılmaktadır. Hastalar at nalı böbreği ve aort koarktasyonu gibi konjenital malformasyonlarla başvurabilirler. Ayrıca diyabet, hipotiroidizm, hipertansiyon, işitme kaybı, osteoporoz ve kemik kırıkları görülebilir. TS hastalarında zamanında tanı ve ilişkili sorunların uygun yönetimi önemli morbidite ve mortaliteyi azaltabilir ve yaşam kalitesini artırabilir. Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde TS tanısı ile takip edilen hastaların demografik, klinik, karyotip dağılımları, eşlik eden dismorfik bulguları, anomalileri ve tedavi yanıtlarının geriye yönelik değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Bilim Dalı'nda 2010 – 2022 yılları arasında TS tanısı ile takip edilen 0-18 yaş arası 29 olgunun arşiv dosyaları geriye yönelik incelenerek, demografik, antropometrik, klinik, laboratuvar ve karyotip bulguları, eşlik eden otoimmün hastalıklar ve tedavi yanıtları kaydedildi. Antropometrik verilerin SDS değerlerinin hesaplanmasında Ranke ve Neyzi verileri kullanıldı. Normal dağılan veriler ortalama ±SDS, normal dağılmayan veriler ortanca (25-75p) olarak verilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen olguların ortalaması yaşı 9,62 ± 4,80 yıl olarak saptandı. Olguların hastane başvuru süreçleri incelendiğinde %65,5'inde boy kısalığı, %17,2'sinde Antenatal, %17,2'sinde pubertal gecikme nedeniyle tetkik edilmesi sonrasında tanı aldığı görülmüştür. Hastaların başvurudaki boy SDS değerleri Ranke ve Neyzi kriterine göre sırasıyla, +1,26 ±1,48 ve -2,46± 1,14 olarak saptanmıştır. Hedef boylarının ortalaması 159,48 ± 5,93 (-0,60 ± 0,95 SDS). Olguların %37,9'unda 45,X monozomi, %34,4'ünde mozaisizm, %24,5'inde ise mozaik izokromozoma sahip X olduğu saptanmıştır. Hastaların %72,4'ünde dismorfik bulgu saptanmıştır. Boy kısalığı hastaların %72,4'ünde(n=21) saptanmıştır. Hastaların %10,3'ünde 4.metakarp kısalığı, %6,9'unda skolyoz, %51,7'sinde kubitus valgus, %37,9'unda yele boyun, %13,8'inde yüksek damak, %31'inde meme başı ayrıklığı, %3,4'ünde Kutanöz (ciltte nevüs) bulgu ve %3,4'ünde pektus karinatus saptanmıştır. Hastaların izleminde %6,9'unda (n=2) çölyak otoantikoru ( anti-endomisyum IgA ve anti-gliadin IgA) pozitif tespit edilmiştir. Tanı anında tiroid otoantikorları (Anti -TG ve Anti-TPO) istenen hastaların %44,8'inde (n=13) otoimmün tiroidit saptanmıştır.Altı hastada Anti-TG+, dokuz hastada Anti-TPO+ bulunurken 2 hastada her iki oto-antikor da pozitif saptanmıştır. Olguların TFT sonuçları ile oto-antikorlar birlikte değerlendirildiğinde; 11 tanesi ötiroid Hashimoto, 1 tanesi subklinik hipotiroidi, 1 tanesinde ise aşikâr hipotiroidi saptanmıştır. Hastaların %6,9'unun (n=2) spontan menarş (10 yaş 6 ay ve 14 yaş) olduğu görmüştür. Hastaların %58,6'sına n=17) ortalama 13,72±1,90 yaşında pubertal indüksiyonu uygulanmıştır ve bunların %82,3'ü (n=14) ilk 4 yıl içinde menarş görmüştür. İndüksiyon sonrası menarş (n=14) görülen hastaların yaşlarının ortalaması 14,51 ± 1,57 yıl olarak belirlenmiştir. Hastaların %72,4'ünün ortalama 42,89 ± 8,05 ug/kg/gün dozda büyüme hormonu tedavisi (ortalama başlangıç yaşı: 9,26 ± 3,61) aldığı belirlenmiştir. Hastaların büyüme hızlarının ortalaması tedavinin 1.yılında 7,65 ± 2,36 cm/yıl ve 2.yılında 5,34 ± 2,12 cm/yıl olarak belirlenmiştir. Tedavi alan 21 hastadan altı tanesi henüz final boya ulaşmadı ve tedavisi devam etmektedir. Hastalardan 15 tanesinin final boyları 151,35 ± 5,49 cm ve -1,96 ± 1,02 SDS (Neyzi) olarak belirlenmiştir. Sonuç: Olgularımızın tanı yaşlarının ortalaması Türkiye ortalamasına göre daha erken yaşta, uluslararası kaynaklara göre daha geç yaşta olduğu görüldü. En sık görülen sitogenetik anomali olan Monozomi X (45,X) hasta grubumuzda da benzer bulunmuştur. Boy kısalığı Neyzi verilerine göre hesaplandığında hastaların %68.9'unda (n=20) saptanarak en sık görülen fenotipik bulgu olmuştur. Çalışmamızda büyüme hormonu tedavi dozlarının ortalaması 42,89 ± 8,05 ve büyüme hormonu tedavisi maksimum dozlarının ortalaması 46,76 ± 6,36 olarak belirlenmiştir. Hastaların %58,6'sına (n=17) ortalama 13,72±1,90 yaşta pubertal indüksiyon uygulanmıştır. 17 hastanın %82,3'ü (n=14) ilk 4 yıl içinde menarş görmüştür. İndüksiyon sonrası menarş (n=14) görülen hastaların yaşlarının ortalaması 14,51 ± 1,57 yıl olarak belirlenmiştir. Çalışmamız sonucunda uluslararası çalışmalar ve uzlaşı raporlarına göre çoğunlukla benzerlikler göstermiş olsak da mevcut uygulamada geliştirilmesi gereken bazı klinik uygulamalar bulunmaktadır. Hastaların tanı anında fizik muayene bulgularını belli bir standardizasyonda kayıt altına almak ve karyotip analizi ile tanısı kesinleşmiş tüm TS hastalarından istenmesi gereken tetkiklerin not edilerek hastaların uzun dönemde morbiditeleri açısından yakın izlenmesi gerekmektedir. Ülkemizde TSli çok sayıda vaka ergenliğe kadar teşhis edilemeden kalmakta veya doktora başvuru çok geç olmaktadır. Klinik şüphe, bu çocukları daha erken teşhis etmemize yardımcı olabilir. Tanı konulan hastalar genellikle takipte kaybedilmektedir. Bu kızlarda TS daha erken teşhis edilirse, maksimum potansiyellerine kadar büyüme elde etmek mümkün olacaktır. Erken tanı, uygun yönetim ve takip ile multidisipliner bakım sağlamamıza ve dolayısıyla komplikasyonları önlememize yardımcı olacaktır. Bu kızların günlük yaşamlarındaki psikososyal sorunları ele almak büyük bir zorluk olmaya devam etmektedir ve pediatrik endokrinoloji kliniğinde takibin bir parçası haline gelmeli ve morbiditeyi azaltmak için yetişkin bakımına sorunsuz geçişlerini sağlamalı, TSli hastanın yetişkinlik döneminde sürekli takip ihtiyacını fark etmesini sağlamalıyız.
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde primer perkütan koroner girişim yapılan hastaların demografik özellikleri, klinik ve laboratuvar bulgularının retrospektif analizi
Amaç: ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü (STEMI) akut koroner sendrom (AKS) vakalarının yaklaşık %40'ını oluşturmaktadır ve dünya çapında en önde gelen morbidite ve mortalite nedenidir. STEMI tedavisinde altın standart tedavi yöntemi primer perkütan koroner girişimdir (PPKG). Çalışmanın amacı; kliniğimizde PPKG yapılan hastaların demografik özelliklerini, işlemle ilgili özellikleri, hastane içi ve uzun dönem mortalite belirlenmesidir. Metot: Çalışma grubunu, 01/01/2018- 01/01/2023 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne AKS tanılı, STEMI veya acil invaziv koroner girişim endikasyonu koyularak PPKG yapılan 1114 hasta oluşturmaktadır. Demografik, klinik, elektrokardiyografi (EKG) ve anjiografik özelliklerinin karakteristiği belirlenen hastalar medyan 29 ay takip edilmiş ve hastaların hastane içi ve uzun dönem mortaliteleri belirlenmiştir. Mortaliteyi etkileyen bütün faktörler tanımlanarak lojistik regresyon modeli ile bağımsız göstergeler tanımlanmıştır. Bulgular: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalaması 61.39 ± 12 yıl olarak bulundu ve hastaların %80'si erkekti. Yandaş hastalıklar arasında hipertansiyon (%58,3), diabetes mellitus (%33,9), kronik böbrek hastalığı (%15,2) ve sigara kullanımı (%47,5) bulunuyordu. Çalışmada, hastane içi mortalite %11,5 olarak tespit edildi. Taburculuktan sonraki uzun dönem mortalite oranları ise takip süresine göre, ilk 30 gün içinde %13,1, 12. ayda %17,6 ve 60. ayda %22,5 olarak saptanmıştır. Sonuç: Çalışma, İzmir ilinde günaşırı sıralı sevk sistemi ile PKG hizmeti veren 3.basamak üniversite hastanemizin 5 yıllık verilerini içermektedir. Hastane içi mortalitenin bağımsız prediktörleri şu şekilde saptanmıştır: Yaş, başvuru hemoglobin ve CK-MB değeri, başvuruda kardiyojenik şok tablosu olması, üç damar hastalığı bulunması, anjiyo başlangıcından TIMI-3 akım elde edilene kadar geçen süre, işlemde no-reflow gelişmesi, işlem sonrası izlemde hemodiyaliz yapılmış olmasıdır. Anahtar Kelimeler: Miyokard İnfarktüsü, STEMI, No-reflow, CK-MB, Primer Perkütan Koroner Girişim, Hastane içi mortalite
Kronik Subdural Hematomu olan hastalarda postoperatif rekürrens riskinin hematomun hacim, dansite ve protein içeriğine göre değerlendirilmesi: Retrospektif bir çalışma
Giriş: Kronik Subdural Hematom beyin ve sinir cerrahisi pratiğinde sık karşılaşılan hastalıklardan birisidir. Genellikle yaşlı hasta popülasyonunda daha sık görülür ve insidansı yılda 100 binde 14.1-20.6'dır. Opere edilen ve kapalı drenaj sistemi ile takip edilen hastaların yaklaşık %10'unda rekürren hematom geliştiği literatürde tanımlanmıştır. Bu çalışmada hastaların demografik, radyolojik ve periferik kan serum ve hematom biyokimyasal özelliklerinin rekürren hematom gelişme riski üzerine etkisi araştırılmıştır. Materyal ve Metot: Dokuz Eylül Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde Ocak 2019-Temmuz 2023 yılları arasında kronik subdural hematom nedeni ile opere edilmiş hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Toplamda 84 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, hastaların yatış anında alınan periferik kan serum ve ameliyat sırasında gönderilen hematom biyokimya değerleri, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1. Gün ve 1. Ay BBT radyolojik özelikleri kayıt edilmiş ve hastaların 6 aylık takiplerinde rekürren hematom gelişmesi üzerine etkisi araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda opere edilen en genç hasta 36, en yaşlı hasta 93 yaşında ve hastaların aritmetik yaş ortalaması 70,39(± 12,98) olarak hesaplanmıştır. Hastaların 20 (23,8%) kadın ve 64 (76,2%) erkektir. Çalışmamızda ameliyat sonrası 1. Ay görüntülemelerdeki efüzyon kalınlığının (mm), efüzyon hacminin (ml) ve orta hat yapılarındaki kayma/ şiftin rekürren hematom gelişmesi üzerine etkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ameliyat sırasında hematomdan gönderilen hematom biyokimyasındaki protein miktarının rekürren hematom gelişimi üzerine etkisi istatiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Sonuç: Rekürren hematom gelişimi açısından risk grubundaki hastaların belirlenmesinin olası rekürren hematomun erken tespitine ve bu sayede hastalarda semptom gelişmeden erken müdahaleye olanak sağlanacağını düşünmekteyiz. Çalışmamızda ameliyat sonrası 1. ay görüntülemelerdeki radyolojik özeliklerin ve hematom protein miktarının rekürren hematom gelişme riski için anlamlı olduğu ortaya konulmuştur. Risk parametrelerinin daha iyi tanımlanması için daha geniş hasta grupları ile ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kronik Subdural Hematom, Rekürren Hematom, Hematom Biyokimya