Dokuz Eylül University
Faculty

Faculty of Medicine

Dokuz Eylül University

1,660

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gadolinyum bazlı kontrast maddelerle çok sayıda beyin MRG çekimi yapılmış olan hastalarda beyinde bazal ganglionlarda sinyal intensite değişikliklerinin saptanması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kontrastsız T1 ağırlıklı MRG'de nucleus dentatus ve globus pallidusta görülen yüksek sinyal intensitesi ile daha önceki gadolinyum bazlı kontrast ajan uygulamaları arasında herhangi bir korelasyon olup olmadığının araştırılmasıdır. Araç ve Gereçler: Çalışmamız fakültemizin etik kurulu tarafından yazılı bilgilendirilmiş onamın gerekli olmadığı belirtilerek onaylandı. Kesitsel analiz yapılabilmesi için birbirini izleyen beyin MR'ı çekilmiş 21 kişilik multiple skleroz hastasından oluşan bir grup belirlendi. Hastaların hepsi en az 4 kez kontrastlı beyin MR'ı çekilmişti. Kontrastsız T1 ağırlıklı görüntülerde nucleus dentatusun, ponsun, globus pallidusun ve talamusun ortalama sinyal değerleri ölçüldü. Nucleus dentatustaki sinyal değerinin ponstaki sinyal değerine bölünmesiyle nucleus dentatus-pons sinyal oranı, globus palliduski SI değerinin talamustaki SI değerine bölünmesiyle globus pallidus-talamus sinyal oranı hesaplandı. Gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamaları ile nucleus dentatus-pons SI oranı ve globus pallidus-talamus sinyal oranı arasında herhangi bir ilişki varlığını tespit edebilmek için tekrarlı ölçümlerde ANOVA analizi, hasta grubuna uygulandı. Bulgular: Nucleus dentatus-pons sinyaloranındaki artış ile tekrarlayan sayıda gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamaları anlamlı korelasyon gösterdi (P < .001; F değeri 56.45, Partial Eta Square değeri 0.738 ). Globus pallidus-talamus sinyal oranındaki artış ile tekrarlayan sayıda gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamalarının sayısı birbirleriyle anlamlı korelasyon gösterdi (P < .001; F değeri 98.96, Partial Eta Square değeri 0.832). Kontrastlı MR incelemeleri yapılmış olan hastalardaki nucleus dentatus-pons ve globus pallidus-talamustaki sinyal intensite oranları, son incelemelerde ilk incelemelere göre anlamlı derecede büyüktür (her ikisi için P <.001). Kısıtlılıklar: Nucleus dentatustaki ve globus pallidustaki görüntülerden elde edilen bulguların patolojik korelasyonu sağlanamamıştır. Nucleus dentatusun ve globus pallidusun kontrastsız T1 ağırlıklı görüntülerde hiperintensite gösterebileceğini tespit ettik, bununla birlikte diğer nükleusların görünümü belirsizdir. Nucleus dentatus ve globus pallidus ile klinik bozukluklar arasındaki olası korelasyonlar incelenmedi. Çalışma aynı zamanda 1.5 T MR görüntüleri üzerinden yapıldı. İleri karşılaştırmalı çalışmalar ile nucleus dentatus ve globus pallidusun 3.0 T ve 1.5 T MR'da çekilen T1 ağırlıklı görüntüleri arasında fark olup olmadığı araştırılabilinir. Sonuç: Kontrastsız T1 ağırlıklı MR görüntülerinde, nucleus dentatus ve globus pallidusta görülen yüksek sinyal değerleri, daha önceki gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamalarının bir sonucu olabilir. Anahtar kelimeler: Gadolinyum, Hiperintensitesi, Bazal çekirdekler, Manyetik Rezonans, Multiple skleroz.

Bazal gangliaGadolinyumKontrast maddeler+3
Yasin Ertuğ Çekdemir
Dokuz Eylül University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasental growth faktör ve uterin arter doppler indekslerinin kombine tarama testi ile birlikte değerlendirilmesinin iskemik plsental hastalıkları öngörme etkinliği

PLASENTAL GROWTH FAKTÖR VE UTERİN ARTER DOPPLER İNDEKSLERİNİN KOMBİNE TARAMA TESTİ İLE BİRLİKTE DEĞERLENDİRİLMESİNİN İSKEMİK PLASENTAL HASTALIKLARI ÖNGÖRME ETKİNLİĞİ Amaç: Rutin kombine tarama testine eklenecek uterin arter doppler indeks ve plasental growth faktör maternal serum düzey tayininin iskemik plasental hastalıkların öngörüsündeki etkinliğini araştırmak. Yöntem: : Prospektif gözlemsel çalışmamız Eylül 2014 ile Eylül 2015 tarihleri arasında değerlendirilen 465 gebeye ait sonuçları içermektedir. Hastalar Grup I kontrol grubu (n:378) ve Grup II iskemik plasental hastalık saptanan hastalar (erken başlangıçlı preeklampsi (n:4), geç başlangıçlı preeklampsi (n:11) ve intrauterin gelişme geriliği (n:19)) olarak 2 grupta incelendi. Ayrıca Grup II kendi içinde Grup II a (erken başlangıçlı preeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği olan olgular) ile Grup II b ( geç başlangıçlı preeklampsi) olarak alt gruplara ayrılarak ileri değerlendirmeler yapıldı. Bulgular: Çalışmamız 465 hastanın gebelik sonuçları ile tamamlanmıştır. Çalışma kriterlerine uymayan hastaların sonuçları çıkarıldıktan sonra 412 hastanın gebelik sonucuyla tez yazılmıştır.378 kontrol (%91.7) ve 34 hastalık grubu (%8.3) sonuçları karşılaştırılmıştır. VKİ, sistolik kan basıncının, sol uterin arter ve ortalama uterin arter PI değerlerinin, PAPP-A, plasental growth faktör değerleri ve fetal ağırlığın gruplararası anlamlı olarak farklı olduğu izlenmiştir. Sonuç: Birinci trimester uterin arter doppler incelemesi ve maternal serum plasental growth faktör düzey tayini iskemik plasental hastalıkları öngörmede etkindir. Anahtar kelimeler: preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği, plasental growth faktör.

ArterlerBüyüme maddeleriFetal gelişme geriliği+6
Gulnar Nurıyeva
Dokuz Eylül University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Schmorl nodülü olan hastalarda kemik mineral yoğunluğu daha düşük müdür?

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı SN gelişimi ile vertebral kolon kemik yoğunluğu arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemiz radyolojik görüntüleme arşivi retrospektif olarak taranarak 2011-2015 yılları arasında 64 kanallı ve 16 kanallı çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) cihazı (Brilliance, Philips Medical Systems) ile torakolomber vertebral kolona yönelik elde olunmuş BT incelemeleri veya torakal ve lomber vertebraları içeren torako-abdominal BT incelemeleri değerlendirilmiştir. Torakolomber vertebrasında schmorl nodülü bulunan 40 yaş altı 74 hasta ve yaş ve cinsiyet bakımından eşleşmiş 38 sağlıklı kontrol olgusu çalışmaya dahil edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızdaki 74 hastadan 14'ü kadın, 60'ı erkekti. Kontrol grubunun 8'i kadın, 30' u erkekti. Hasta grubunun yaş ortalaması 24.3, kontrol grubunun yaş ortalaması 25.0 bulunmuştur. Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p=0.438). Hasta grubunun ortalama KMY değeri 131.6 g/cm3, kontrol grubunun ortalama KMY değeri 140.7 g/cm3 ölçülmüş olup iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.03). Her bir hastadaki toplam SN sayısı ile ortalama KMY değerleri arasında istatistiksel ilişki saptanmamıştır (p=0.156). SONUÇ: SN patogenezini anlatan pek çok teori öne sürülmüştür. Osteoporotik hastalarda minör travmalar ile end platodaki mikrofraktürler ve zayıflık nedeniyle SN oluşabildiği bildirilmiştir. Ancak literatürde genç hastalarda SN gelişimi ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bizim çalışmamızda torakolomber vertebrasında SN bulunan 40 yaş altı hastaların kemik mineral yoğunluğunun kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşük olduğu gösterilmiştir. Genç hastalarda SN gelişimi ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkisini inceleyen, daha fazla sayıda olgu içeren daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Kemik dansitesiKemik hastalıklarıManyetik rezonans görüntüleme+2
Özlem Güngör
Dokuz Eylül University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzmir acil sağlık ambulans hizmetleri çalışanlarının intihar olgularına yaklaşımları

Giriş ve Amaç: İntiharlar, şiddet sonucu ölümlerin önemli bölümünü oluşturmakta ve önlenebilir bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Sağlık çalışanlarının tümünün intiharların önlenmesinde belirgin rolleri olduğu bilinmekte ve intihar olgularına yaklaşımda kendilerine önemli mesleki, etik ve yasal sorumluluklar düşmektedir. Hastane öncesi acil sağlık hizmetlerinde görevli kişiler intihar olguları ile ilk karşılaşan sağlık çalışanı olabilmektedir. İntiharların önlenmesinde bu olgulara doğru tutum ve yaklaşımın önemi pek çok kaynakta vurgulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, hastane öncesi acil sağlık çalışanlarının intihar ve intihar girişimleri ile ilgili bilgi birikimi ve tutumlarını değerlendirmek, bu olgularda mesleki, etik ve yasal sorumlulukları yerine getirirken yaşadıkları sorunları ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel olarak planlanan çalışmamızda T.C. Sağlık Bakanlığı İzmir İl Sağlık Müdürlüğü Acil Sağlık Hizmetleri Şube'sine bağlı İzmir il merkezinde acil yardım istasyonları ve komuta kontrol merkezinde görevli 464 acil yardım sağlık çalışanına 25 soruluk bir anket uygulanmıştır. Yaş, cinsiyet, meslek, çalışma yılı gibi demografik veriler çalışmanın bağımsız değişkenlerini, anket formunda yer alan, intihar ile ilgili bilgi, tutum soruları ve yasal, etik sorumluluklar ile ilgili sorular bağımlı değişkenler olarak ele alınmıştır. İstatiksel analizde Statistical Package for the Social Sciences (SPSS 15) kullanılmıştır. Bulgular: Anketi yanıtlayanların %59.9'u kadın, yaş ortalaması 33,3±10,3, çalışma yılı ortalaması 10,9±8,2 yıldı. Katılımcıların % 44'ü ATT (Acil Tıp Teknisyeni), % 19,8'i paramedik, % 14,7'si hekim, geri kalanlar hemşire ve sürücüydü. %81,4'ünün intihar konusunda hizmet içi eğitim almadığı, %53.4'ü intihar girişimi olgularına yaklaşımda kendilerini yeterli hissetmedikleri, %63,5'inin intihar girişiminde bulunmuş hastalar karşısında nötr ve negatif duygulara sahip oldukları gözlendi. İntihar olgularına yaklaşımda katılımcıların % 79.35'inin yasal ve etik sorumluluklarının farkında oldukları gözlendi. İntiharla ilgili bilgi, risk etmenleri ve tutumla ilgili önermelere katılımcıların büyük kısmının katılmadığı ya da fikri olmadığı, en sık hasta ve hasta yakınları, polis, jandarma ve olay yeri ekibi ile sorun yaşadıkları gözlendi. Hizmet içi eğitim alma, meslekte çalışma yılı uzunluğunun bilgi ve tutum sorularına verilen yanıtlarda istatistiksel anlamlılık yarattığı gözlendi (p < 0,05). Tartışma: Yerli ve yabancı araştırmalarla karşılaştırıldığında, bizim çalışmamızda da intihar girişiminde bulunmuş hastalara yaklaşımda, hastane öncesi acil sağlık çalışanlarının nötr yada olumsuz tutumları olabildiği belirlenmiştir. Çalışmamızda, hastane öncesi acil sağlık çalışanlarının, intihar girişiminde bulunmuş olgulara yaklaşım ve yönetimde sorunlar yaşandığı, bu sorunların bilgi eksikliğinden kaynaklandığı düşünülmüştür. Sonuç ve öneriler: 112 acil sağlık çalışanlarının intihar girişimi olgularıyla ilk karşılaşabilen sağlık görevlileri olduğu ve intihar sonucu ölümleri önlemede önemli rolleri göz önüne alındığında konuyla ilgili mezuniyet öncesi ve sonrası eğitimlere gereksinim olduğu görüşüne varılmıştır.

Acil servis-hastaneAcil tıpAcil tıp servisleri+6
Devrim Sertaç Özkan
Dokuz Eylül University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik biyokimya laboratuvarlarında kritik değer bildirimi

Amaç ve Hipotez: Klinik laboratuvarların hastalıkların tanı, tedavi ve izleminde önemli rolleri bulunmaktadır. Laboratuvar test sonuçları, insan sağlığını direkt olarak etkilemekte, sonuçların hasta yararına kullanılması hasta güvenliği açısından önem kazanmaktadır. Laboratuvar test sonuçlarının doğruluğu, testlerin belirtilen sürede sonuçlandırılarak raporlanması ayrıca kalite standartları açısından da oldukça önemlidir. Laboratuvarlarda uygulanan kalite iyileştirme çalışmalarından biri olarak ele alınan kritik değerler, gerekli müdahaleler hemen yapılmadıkça yaşamı tehdit eden ve düzeltici bazı işlemlerin mutlaka yapılmasının zorunlu olduğu normalden sapma gösteren sonuçlar olarak tanımlanır. Bu nedenle en kısa zamanda ilgili klinisyene bildirimi hasta bakımı ve güvenliği açısından önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, Merkez Laboratuvarında kritik değer bildirimlerinin sayı, özellik ve dağılımlarının belirlenerek iş yükü açısından değerlendirilmesi ve kritik değer bildirim sürecini iyileştirmeye yönelik önerilerde bulunulmasıdır. Yöntem: DEÜ Merkez Laboratuvarı Biyokimya birimlerinde Ocak 2013 - Aralık 2013 tarihleri arasında acil ve rutin biyokimya, kan gazı, hemogram-sedimentasyon, koagulasyon ve idrar analizlerinden kritik değer etiketli sonuçlar kullanıldı. Veriler onay-bildirim süresi, çalışma-bildirim süresi, bildirim tipi dağılımı, bildirilen kişi, bildiren kişi, testlere göre dağılımı, laboratuvar birimlerine göre dağılımı ve servislere göre dağılımı baz alınarak değerlendirildi ve sonuçlar sayı ve % oran olarak ifade edildi. Bulgular: Ocak 2013 - Aralık 2013 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Merkez Laboratuvarının Biyokimya Bölümü birimlerinde, biyokimya grubunda 4.837.920, kan gazı grubunda 435.618, hemogram - sedimantasyon grubunda 5.715.088, koagülasyon grubunda 222.965 ve idrar grubunda 777.050 test çalışılmıştır. Toplam kritik sonuç sayısı ise 28.974 adet bulunmuştur. 1 gün içinde bildirilmesi gereken ortalama kritik değer sayısı 79'dur. Kritik değerli sonuçların %74'ü yatan hastalara, %7'si poliklinik hastalarına, %20'si ise acil servis hastalarına aittir. . Kritik değerli sonuçların %42'si aynı hastada tekrarlayan değerler olduğundan bildirime gerek olmayan sonuçlardır. %18'i ilgili klinisyene bildirilmiş, %36'si ise bildirim herhangi bir kişiye ulaşılamamış sonuçlardır. Bildirimlerin %77'si sonuç onaylandıktan sonra 30 dakika içinde yapılmış ve %90 oranında laboratuvar uzman veya uzmanlık öğrencisi tarafından %94 oranında ilgili doktora bildirilmiştir. Sonuç: Kritik değer aralığındaki test sonuçları hasta için risk taşımaktadır. Bu testlerin tespiti ile hastaya erken müdahale edilerek hasta tedavi işlemlerinin hızlandırılması sağlanır. Kritik değer listesindeki testler ve bildirim değerlerinin klinisyenlerle birlikte tanımlanması ve süreç boyunca karşılıklı iletişimin devam etmesi işleyişin etkin yürütülebilmesinde önemlidir. Gerek laboratuvarın, gerekse de kliniklerdeki iş yükünün azaltılabilmesi için de teste ve servise özel kritik değer aralıkları ile bildirim süreleri tanımlanabilir. Ayrıca özellikle işleyişin yerleştirilmesi sırasında ve yine süreç içinde hem klinisyenler hem de laboratuvar çalışanları için kritik değer bildirimine ilişkin eğitimlerin gerçekleştirilmesi işleyişin benimsenmesi ve düzgün şekilde sürdürülebilmesi için yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: kritik değer, klinik laboratuvar, kalite, akreditasyon, hasta güvenliği.

AkreditasyonBiyokimyaKalite+5
Muhammed Emre Demiray
Dokuz Eylül University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresyonda antidepresan tedavi ve elektrokonvülzif terapiye erken yanıtın tedavi yanıtını yordayıcılığı

Amaç: Yeni kanıtlar antidepresan ilaçların etkinliğinin ilk haftalarda ortaya çıktığı ve bu erken yanıtın nihai tedavi yanıtı için öngörücü bir faktör olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmanın amacı major depresyon tanılı hastalarda uygulanan antidepresan tedavi ve EKT'ye birinci haftada gözlenen kısmi yanıtın tedavi sonunda gözlenen yanıt için yordayıcılığını araştırmaktır.Yöntem: Çalışmaya servisimizde major depresyon tanısı ile yatarak izlenen ve antidepresan ilaç (n=52) ya da elektrokonvülzif terapi (EKT) (n=48) uygulanan hastalar alınmıştır. Hastaların verileri geriye dönük olarak taranarak birinci haftada Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) puanında gözlenen %25 düşüşün üçüncü haftada %50 düşüşü yordayıcılığı geçerlilik analizi ile araştırılmıştır. Çeşitli sosyodemografik ve klinik değişkenlerin yanıt üzerindeki etkisi incelenmiştir.Bulgular: Birinci haftada HDDÖ puanındaki %25 düşüşün, üçüncü haftada HDDÖ puanındaki %50 düşüşü antidepresan ilaçlar için %78.3 pozitif prediktif değer, %62.1 negatif prediktif değer, %62.1 duyarlılık ve %78.3 seçicilik; EKT için %88 pozitif prediktif değer, %52.2 negatif prediktif değer, %66.7 duyarlılık ve %80 seçicilik ile yordadığı bulunmuştur. Daha önce hastaneye yatış sayısı, komorbid tıbbi hastalık varlığı, toplam epizod sayısı, hastalık süresi, şimdiki epizod süresi gibi faktörlerin tedaviye yanıt ile ilişkili olduğu saptanmıştır.Sonuç: Birinci haftada gözlenen yanıt üçüncü hafta gözlenen yanıtı yüksek bir seçicilik ve pozitif prediktif değer ile yordamaktadır. Tedavi yanıtının birinci haftadan itibaren yakından izlenmesi daha sonraki yanıtın öngörülmesini sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Antidepresan tedavi, elektrokonvülzif terapi, major depresyon, yanıt, yordama

Antidepresif ajanlarDepresif bozuklukDepresyon+2
Aslı Çiftçi
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken aksiyal spondiloartritli hastalarda magnetik rezonans görüntülemede ortaya konan sakroiliit varlığının radyolojik sakroiliit gelişimi ile ilişkisi

Gerekçe: Ankilozan spondilitte (AS) tanıda gerekli olan radyolojik sakroiliit gelişimi yaklaşık bir dekat kadar sürebilmekte ve bu durum tanı gecikmesine yol açmaktadır. Magnetik rezonans görüntüleme (MRI) sakroiliak eklemde aktif inflamasyonu gösterme ve erken tanıyı kolaylaştırmak için giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. Ancak MRI anormalliklerinin prognostik önemi net değildir. Bu nedenle, bu çalışmada radyolojik sakroiliit gelişimi ve MRI değişiklikleri arasındaki ilişkiyi inceleme yanında radyolojik sakroiliit için ön-gördürücü olabilecek faktörleri saptamayı amaçladık.Yöntem: 26.06.2002 ve 29.12.2006 tarihleri arasında Romatoloji kliniğince istenilen tüm MRI incelemeleri gözden geçirildi, bazal ve takip (en az bir yıl sonra) grafileri olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Sakroiliit ile ilgili MRI bulgularının tanımlanması için ASAS/OMERACT grubu önerileri kullanıldı. MRI'da kemik iliği ödemi (KIO) Leeds skorlama sistemi kullanılarak skorlandı. Direk grafide sakroiliak eklemler modifiye New York kriterlerine uygun olarak skorlandı. Tüm MRI incelemeleri ve radyografik görüntüler bir araştırmacı tarafından değerlendirildi ve daha sonra aynı araştırmacı, random seçilen bir grup grafi ve MRI incelemelerini kör olarak yeniden değerlendirdi. Araştırmacının kendi içindeki (intra-reader) güvenilirliği için linear kappa değerleri kullanıldı. Demografik bilgileri, klinik ve laboratuvar özellikleri hasta kayıtlarından elde edildi.Sonuçlar: Veritabanı taraması ile 472 hastanın MRI incelemesi saptandı, bunların 50'sinin MRI incelemesi SİE'lere yönelik değildi. Geri kalan 422 hastanın (322 kadın [%77], 97 erkek [%23]) 167'si (%39.6) analize uygundu ancak bir MRI incelemesi teknik nedenlerle değerlendirilemedi. Çalışmaya alınan hastalar ile analize giremeyen hastaların MRI incelemesi sırasındaki dışında demografik özellikleri ve hastalık ilişkili bulguları oldukça benzerdi. Yalnızca çalışma grubunun tetkik sırasındaki ortalama yaşları daha fazla idi. 346 hastanın tetkikinin radyolojik raporuna ulaşıldı ve KIO varlığı açısından gözlemciler arası uyum değerlendirildiğinde ?=0.550 olarak ve bu uyum istatistiki olarak anlamlı idi. MRI'da akut değişiklikler için gözlem ici (intraobserver) önemli derecede (? = 0.750; <0.001), modifiye New York kriterlerine göre radyolojik sakroiliitin varlığı için ise mükemmel uyum tespit edildi. Bazal direkt grafilerinin yeniden değerlendirilmesinde 3 hastanın modifiye New York kriterlerine göre AS olarak sınıflandırılabildiği görüldüğünden bu üç hasta sonraki analizlere dahil edilmedi. MRI değerlendirilmelerinde, 53 (%32) hastada KIO saptandı ve bu hastaların 24'ünde sakroiliak eklemde en az bir kadranda grade 2 ve üzerinde KIO tespit edildi. Ortalama dört yıllık takipte on hastada radyografik sakroiliit gelişmişti. MRI'da KIO ve yüksek derece KIO varlığı radyolojik sakroiliit gelişimi ile ilişkili bulundu. Ayrıca, MRI'da yapısal değişikliklerin varlığı, erkek cinsiyet, HLA B27 pozitifliği ve üveit varlığı da sakroiliit gelişimi ile korele idi. Regresyon analizinde ise orta şiddette KIO varlığı ve erkek cinsiyet radyolojik sakroiliit gelişimi için bağımsız değişkenler olarak saptandı.Tartışma: Başlangıçta MRI'da SIE'de aktif inflamatuvar lezyon varlığı gelecekte AS gelişimi ile ilişkili görülmektedir.

Manyetik rezonans görüntülemeSakroiliyak eklemSpondilit-ankilozan+1
Sibel Işık
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST yükselmeli miyokard enfarktüsünde primer veya kurtarıcı perkütan girişim öncesi no-reflow fenomeni öngörülebilir mi?

Giriş ve Amaç: Perkütan koroner girişimlerde koroner arterde akımı engelleyen diseksiyon, mekanik engel, distal emboli olmaksızın sorumlu arterin açılmasına rağmen miyokardiyal perfüzyonun sağlanamaması ?no-reflow? fenomeni, akımda daha az bozulma ?yavaş akım? olarak tanımlanır. Akut miyokard enfarktüsü sonrası no reflow gelişen hastalarda, tehlikeli aritmi, konjestif kalp yetmezliği, kardiyak ölüm, akım sağlananlara oranla daha fazla görülmektedir. No-reflow fenomeni gelişiminde, mikrovasküler spazm, endotel hücre hasarı, inflamasyon, doku ödemi ve mikrovasküler sahada nötrofil tıkaçlar oluşması etkili faktörler olarak bilinmektedir. No-reflow'un patofizyolojisindeki risk belirteçlerin tanımlanması ile işlem öncesi uygun tedavi seçimi işlemin başarı oranını arttıracaktır. Bu noktadan yola çıkılarak çalışmada AMI tanısı ile primer veya kurtarıcı perkütan koroner girişim uygulanmış hastaların demografik özellikleri, laboratuar parametreleri ve ekg'leri incelenerek no-reflow gelişme riski yüksek hastaların işlem öncesi tanımlanması amaçlanmıştır.Method: Çalışmaya; kliniğimizde ST yükselmeli akut miyokard enfarktüsü tanısıyla, primer veya kurtarıcı perkütan koroner girişim uygulanmış 173 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen hastaların ekg'leri, laboratuar parametreleri, demografik verileri ve uygulanan tedavi yöntemleri, hastane arşivine kayıtlı hasta dosyalarından edinildi. Hastalar işlem sırasında no-reflow fenomeni gelişenler ve gelişmeyenler olmak üzere iki gruba ayrıldı. No-reflow fenomeni kriteri olarak hastanın katater raporunda belirtilen anjiografik TIMI akım ?2 kriteri kullanılmıştır. Gruplar arasında belirtilen parametrelerdeki farkın anlamlılığı değerlendirildi.Bulgular: İleri yaş (p=0,048), kadın cinsiyet (p=0,002), diyabet öyküsü (p=0,023), başvuru anında bakılan laboratuar parametlerinde anemi (p=0,005), lenfopeni (p=0,023), kan şekeri yüksekliği (p=0,014) olması, semptom başlangıç-balon süresinin uzun (p=0,000), başvuru anında çekilen ekg'de ST elevasyon skoru yüksek (p=0,048), QT mesafesi uzun (p=0,023) olması, işlem sırasında balon+stent tedavisinin uygulanması (p=0,048) no-reflow gelişiminde öngördürücü parametreler olarak bulundu. Anlamlı bulunan parametreler çoklu lojistik regresyon analizi ile değerlendirildiğinde başvuru anında kan şekeri yüksekliği, QT mesafesi, semptom başlangıç-balon süresi, balon+stent tedavinsin no-reflow gelişminde bağımsız prediktörler olduğu saptandı.Sonuç: Primer veya kurtarıcı perkütan girişim öncesi basit klinik, laboratuar parametreleri, ekg bulguları ile no-reflow fenomeni ön görülebilir. Myokardiyal hasarın büyüklüğü no-reflow gelişimi ile ilişkilidir.Anahtar Kelimeler: Akut miyokard enfarktüsü, no-reflow fenomeni, primer perkütan koroner girişim

Cerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıkları+2
Nazile Bilgin Doğan
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine başvuran ve serum digoksin düzeyi yüksek saptanan olguların geriye yönelik değerlendirilmesi

AMAÇ Çalışmamızın amacı, Ocak 2010 - Temmuz 2011 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi 'ne başvuran, kan digoksin düzeyleri 1.2 ng/mL ve üzerinde ölçülen hastaların, demografik özelliklerini, klinik ve laboratuvar bulgularını, hastalara uygulanan tedavi yöntemleri ve klinik sonlanmalarını ortaya koymaktırYÖNTEM Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikteki araştırmamızda, Ocak 2010 - Temmuz 2011 tarihleri arasında acil serviste digoksin düzeyi 1.2 ng/mL ve üzerinde olan olguların sosyodemografik ve klinik özellikleri incelendi. Tüm veriler çalışma için hazırlanmış standart bilgi formlarına, daha sonra bir veri tabanı programına kaydedildi. Olguların klinik belirti ve bulguları digoksin zehirlenmesi açısından değerlendirildi. İstatistiksel analizde ki-kare ve t testi kullanıldı.BULGULAR Çalışmamızda verilerine ulaşılabilen 137 hasta çalışmaya alındı. Hastaların %68.6'sının (n=94) kadın olduğu görüldü ve yaş ortalamaları 76.1±12.2 idi. Digoksin zehirlenmesi ile cinsiyet arasında anlamlı fark yoktu. Digoksin zehirlenmesi olgularının yaş ortalaması, olmayan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.03). Hastalarda en sık yandaş hastalık konjestif kalp yetmezliği (n=91) ve atriyal fibrilasyondu (n=74). Yavaş ventrikül yanıtlı atriyal fibrilasyon, sinüs bradikardisi ve ventriküler erken vuru digoksin zehirlenmesi olan hastalarda anlamlı olarak fazla bulundu (p<0.05). Digoksin zehirlenmesi olan hastaların en sık kardiyak bulantı, kusma ve karın ağrısı ile acil servise başvurduğu belirlendi. Bu hastaların servislere ya da yoğun bakımlara yatış ve ölümleri anlamlı oranda yüksekti (p<0.001).SONUÇ Acil servisimize Ocak 2010 ? Temmuz 2011 tarihleri arasında başvuran serum digoksin düzeyi 1.2 ng/mL ve üzerinde saptanan hastalardan yaşlı, bayan ve konjestif kalp yetmezliği ve atriyal fibrilasyonu olanlarda digoksin zehirlenmesinin daha sık görüldüğünü tespit ettik. Digoksin kullanan ve bu kriterleri taşıyan hastalar özellikle acil servise bulantı, kusma gibi şikayetlerle başvurduğunda ve yeni elektrokardiyografi bulgusu da varsa digoksin zehirlenmesi düşünülmeli ve acil serviste digoksin düzeyi değerlendirilmelidir.ANAHTAR KELİMELER Digoksin, Zehirlenme, Acil servis?

Acil servis-hastaneAcil tedaviAcil tıp+2
Gülsüm Limon
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Neoadjuvan kemoradyoterapi verilen lokal ileri rektum kanserli hastalarda tümör tomurcuklanmasının prognostik önemi

Amaç: Neoadjuvan kemoradyoterapi verilen ve verilmeyen rektum kanserli hastaların rezeke edilmiş patolojik piyeslerinde tümör tomurcuklanmasının prognostik önemi ve iyi bilinen klinikopatolojik faktörler ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Hastalar ve Yöntem: Ocak 2000?Haziran 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Kolorektal Cerrahi Birimi'nde uluslararası kabul edilmiş standartlara göre klinik evrelemesi yapılıp cT3N0-cT4N0 veya herhangi bir cTN(+) pozitif olarak lokal ileri rektum kanseri tanısı almışve multidisipliner kolorektal konseyinde neoadjuvan kemoradyoterapi alması gerekliliği karara bağlanmış, metastazı olmayan rektum kanseri hastaları(n=117) ile preoperatif adjuvan tedavi verilmeyen cT2N0-cT3N0 rektum kanseri hastalarının(n=113) klinikopatolojik verileri ve onkolojik sonuçları prospektif olarak değerlendirildi.?Tumor budding?[Tümör Tomurcuklanması(TT)] değerlendirilirken Hase ve ark.'nın 1993 yılındaki tanımlaması esas alınarak izole tek bir kanser hücresi veya 5'den daha az sayıda hücreden oluşmuş olan kanser hücresi kümesi ?tomurcuklanma odağı? olarak kabul edildi. Elde edilen sayı tümör tomurcuklanmasının derecesi olarak kabul edildi ve bu sayı için ?tomurcuklanma yoğunluğu? terimi kullanıldı. TT yoğunluğuna göre yok, az(1?5), orta(6?10), çok(>10) olarak sınıflandı. Ayrıca TT yoğunluğu skalası (yok, az) ve (orta, çok) olarak iki grup(TT-1 ve TT-2) oluşturuldu.Sonuçlar: Tümör tomurcuklanması ile neoadjuvan kemoradyoterapi(KRT), tümör invazyon derinliği, lenf nodu tutulumu, lenf damar invazyonu, venöz invazyon, lokal nüks, uzak metastaz ve metastatik lenf nodu sayısı arasında anlamlı ilişki saptandı.TT yoğunluğu arttıkça olgularda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım oranları azalmaktadır. Tümör tomurcuklanması tüm rektum kanserlerini içeren seride ve neoadjuvan KRT verilmeyen olgularda genel sağkalım için bağımsız prognostik faktör olarak tespit edildi. Neoadjuvan KRT verilen olgularda tümör tomurcuklanması skorunun genel sağkalıma bağımsız bir faktör olarak etkisinin olmadığı görüldü.Neoadjuvan KRT verilmesi ile genel sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanırken, hastalıksız sağkalım üzerine anlamlı etkisinin olmadığı görüldü.Lenf damar invazyonu ve venöz invazyon varlığının genel sağkalımı ve hastalıksız sağkalımı azalttığı tespit edildi.Çevresel rezeksiyon sınırı(ÇRS) uzaklığının yetersiz olmasının hastalıksız sağkalımı azalttığı ve ÇRS uzaklığı mesafesi daraldıkça-tümöre yaklaşıldıkça-hem neoadjuvan KRT alan hem de almayan olgularda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalımın azaldığı saptandı.

Kemoterapi-adjüvantNeoplazm evreleriNeoplazmlar+3
Abdullah Haluk Şirin
Dokuz Eylül University
2012
00