
489
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Neoadjuvan tedavi almış meme kanseri hastalarında aksiller lenf nodu örneklemesinde süperparamanyetik demir oksit iyonlarının (SPIO) yeri
Meme kanserinde sentinel lenf nodu(SLN) tayininde altın standart olarak kullanılan yöntem mavi boya ve radyoizotopun kullanıldığı ikili tekniktir. Neoadjuvan kemoterapi (NAKT) sonrası, hastalarda SLN tespit oranları ikili yönteme rağmen daha düşük ve yanlış negatif oranları daha yüksektir. Çalışmamızda amaç SLN tespitinde izleyici olarak kullanılan süperparamanyetik demir oksitin iyonlarının (SPIO) NAKT gören meme kanserli hastalarda etkinliğinin standart teknik ile karşılaştırılmasıdır. Haziran 2015-Aralık 2015 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Bölümüne başvuran NAKT gören klinik olarak lenf nodu negative olarak değerlendirilen 20 meme kanseri hastasına sentinal lenf nodu biopsisi (SLNB) uygulanmıştır. SLN tayini manyetik teknik ve standart teknik uygulanarak yapıldı. Hastalara ameliyattan bir gün önce Tc99, intraoperatif olarak SPIO ve arkasından mavi boya enjekte edildi. Radyoaktif, mavi boya veya manyetik olarak işaretlenen tüm SLNları çıkarıldı. Çıkarılan lenf nodları, peroperatif bulgular ve patoloji sonuçları kaydedildi. Lenf nodu tespit oranları ve yöntemlerin uyumlulukları değerlendirildi. Toplam 82 lenf nodu çıkarıldı. SPIO ile SLN tespitinin radyoizotop ile tespitinden daha düşük olmadığı görüldü. SPIO nun sensitivitesi %100 olarak bulundu. Uyumlulukları ise mavi boyada %80.49, radyoizotopta %39 ve SPIO da %25.6 olarak bulundu. Manyetik izleyici, radyasyon içermemesi, kahverengi boya ile boyaması ve prob yardımı ile lokalizasyon tayini yapabilmesi nedeniyle NAKT sonrası ikili teknik yerine kullanılabilecek daha kolay ve güvenli bir yöntemdir.
Mikro ribonükleik asitlerin meme kanserinde multisentrisiteyi öngörmedeki yeri
Klinik ve histopatolojik olarak heterojen özelliklere sahip meme kanserinin tanı ve tedavisinde genetik faktörlerin rolü son dönemlerde ön plana çıkmıştır. Özellikle miRNA'ların ekspresyon profillerinin farklı kanser tiplerinde farklılıklar gösterdiği; mRNA ekspresyonunu regüle ettikleri, ya da translasyonu inhibe edici rolleri ile meme kanseri hücrelerinin progresyon, invazyon ve metastaz yapmasında etkin olabilecekleri gösterilmektedir. Multisentrik olarak saptanan meme kanserli vakaların tedavi planında meme koruyucu cerrahinin lokal rekürrens ve survival üzerine etkisi halen tartışmalıdır. Çalışmamızda, meme kanserlerinde expresyon farklılığı bildirilmiş olan 84 miRNA geninin multisentrisiteyi öngörmedeki etkinliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ABD Meme Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, cerrahi tedavi öncesinde kemoterapi / kemoradyoterapi almamış ve daha önce kanser anamnezi olmayan 31 unifokal-26 multisentrik meme kanseri tanılı bayan hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların operasyonları sırasında tümörlü dokular ve cerrahi sınırlar dışındaki sağlam meme dokularından alınan parçalar " RNA later solüsyonu " içinde -80°C'de muhafaza edildi. İÜ İTF İç Hastalıkları AD, Tıbbi Genetik BD, Moleküler Genetik Laboratuvarı'nda tüm dokularda "Human Breast Cancer miRNA PCR Array" kit ile 84 miRNA çalışıldı. Çalışmanın etik ilkelere uygunluğu Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından değerlendirilerek etik onam alındı. Çalışmamızda fold change cut off değeri 4 olarak kabul edildi. Unifokal grupta 13 adet upregüle, 5 adet downregüle, multisentrik grupta 3 adet upregüle 7 adet downregüle miRNA tespit edildi.
Mide kanseri nedeniyle total veya subtotal gastrektomi yapılan hastaların yaşam kalitesini ölçme
Giriş: Mide kanseri hem Dünya'da hem de Türkiye'de önemli oranda yüksek görülmektedir. En önemli tedavisi cerrahi rezeksiyondur. Ancak midenin sindirim sisteminde çok önemli bir role sahip olması; rezeksiyon sonrası morbidite ve mortalitenin yanında yaşam kalitesinde de anlamlı değişiklikler meydana getirmesine neden olmaktadır. Tıp dünyasında önemi artan yaşam kalitesi kavramı giderek subjektif bir kavram olmaktan çıkıp objektif parametrelere dönüşmeye başlamıştır. Bu amaçla hastalara yönelik fiziksel, sosyal ve psikolojik iyilik halini ölçen anketler hazırlanmıştır. EORTC QLQ-C30, EORTC STO22 bu anketlerden biridir. Materyal ve metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesinde mide kanseri nedeniyle ameliyat edilen hastaların yaşam kaliteleri ölçüldü. Ölçüm için Avrupa'da yaşam kalitesi için tercih edilen anket (EORTC QLQ-C30, EORTC STO22) formları kullanıldı. Çalışma için 10.07.2018 tarihinde 15/183 numaralı girişimsel olmayan etik kurul onayı alındıktan sonra 2010 Ekim ile 2018 Nisan ayları arasında mide kanseri tanısı ile total veya subtotal gastrektomi ameliyatı yapılmış olan hastalar retrospektif olarak tarandı. Demografi, patoloji ve ameliyat bilgileri not edildi. Bu hastalardan hayatta olanlar ve adjuvan tedavisinin üzerinden en az 3 ay geçmiş olup nüksü olmayan 85 hasta ile irtibata geçildi. Prospektif olarak EORTC QLQ-C30, EORTC STO22 Türkçe formları dolduruldu. Daha sonra total gastrektomi ve subtotal gastrektomi istatistiksel yöntemlerle kendi aralarında kıyaslandı. Sonuç: EORTC QLQ-C30 anketine göre diyare EORTC STO22 anketine göre ise disfaji total gastrektomi hastalarında daha sık görüldü. Bu bilgiler ışığında subtotal gastrektomi yapılan hastaların yaşam kalitelerinin daha yüksek olduğu tespit edildi.
Laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerinin postoperatif erken dönem sonuçları ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkisi
Amaç: Morbid obezite nedeniyle laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) uygulanan hastalarda stapler hattı güçlendirme yöntemlerinin postoperatif erken dönem komplikasyonlar ve gastrointestinal semptomlar üzerine olan etkilerini ve ilişkilerini prospektif randomize olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Haziran 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında obezite nedeniyle LSG ameliyatı endikasyonu alan 90 hasta çalışmaya dâhil edildi. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Stapler hattı destekleme (SHD) tekniklerinden fibrin doku yapıştırıcısı (Tisseel® fibrin sealant) kullanılan (Grup – 1), omentopeksi yapılan (Grup – 2) ve stapler hattı güçlendirmesi yapılmayan grup (Grup – 3) olarak 3 grup (n=30) belirlendi ve hastalar www.random.org kullanılarak randomize edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, komorbid hastalıkları, kullandıkları antikoagülan ilaçlar, beden kitle indeksi, preoperatif tüm batın ultrason ve özofagogastroskopi bulguları kaydedildi. Postoperatif komplikasyonlardan kanamanın karşılaştırılması için hastaların tümünden preoperatif, postoperatif 6.saat ve 24.saat kan alınarak hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. 2. ve 3. gün dren debi miktarları ölçülerek kaydedildi. Postoperatif kaçak için tüm hastalara postoperatif 2.gün mide-duodenum pasaj grafisi yapıldı. Tüm hastalara postoperatif 1. hafta ve 1. ayda gastrointestinal semptom derecelendirme ölçeği (GSRS) yapılarak gastrointestinal semptomları (karın ağrısı, hazımsızlık, gastroözofagial reflü, kabızlık ve diyare) değerlendirilerek kaydedildi. Bulgular: Hastaların 17'si (%18,9) erkek, 73'ü (%81,1) kadın, yaş ortalaması 35,3±11,6, ortalama VKİ 45,3±7,7 kg/m2 idi. Hastaların 57'sinde (%63,3) obezite ile ilişkili yandaş hastalıklar (n=46'sında (%51,1) tip 2 diyabet, n=21'inde (%23,3) hipertansiyon, n=10'unda (%11,1) hiperlipidemi, n=10'unda (%11,1) obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) ve n=7'sinde (%7,8) antikoagülan ilaç kullanımı) mevcut idi. Grupların demografik verileri ve yandaş hastalıkları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmadı ve grupların homojen dağıldığı tespit edildi. Mortalite izlenmedi. Grupların ameliyat süreleri; grup 1 için 83,6±17,7 dk, grup 2 için 85,4±16,2 dk. ve grup 3 için 70,7±11,9 dk. olarak kaydedildi. Ameliyat süreleri karşılaştırıldığında grup 3 diğer gruplara göre (grup 1 için (p=0,005), grup 2 için (p=0,001)) istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha kısa bulundu. Ortalama hastane yatış süresi 3,2±0,5 gün idi. Tüm hastalardan postoperatif 6. saat (p=0,582) ve 24.saat (p=261) alınan hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. gün (p=0,193), 2.gün (p=0,233) ve 3.gün (p=0,363) dren debi miktarları gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Grup 3'te postoperatif 2 hastada (%2,2) kanama gelişti. Hiçbir hastada kaçak izlenmedi. GSRS anketi sonuçlarına göre grup 3'te 1. haftadaki reflü semptomları ve hazımsızlık şikâyetleri, grup 1 ve 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla bulundu (p<0,001). Ayrıca karın ağrısı skorlamasında 1.haftada gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,702). Sonuç: Günümüzde sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerin rutin kullanımı üzerine tartışmalar sürmektedir. Çalışmamız LSG'de SHD yöntemlerinin gastrointestinal sistem üzerine etkilerinin araştırıldığı ilk prospektif randomize klinik çalışmadır. Ameliyat sonrasında erken dönemde SHD yöntemlerinin kullanımının gastrointestinal sistem şikayetlerini azaltığını tespit ettik. Çalışmamızda LSG'de SHD yöntemleri postoperatif erken dönem komplikasyonlar üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermedi. Ancak SHD kullanımının klinik olarak komplikasyon oranlarının azalttığını tespit edildi. Daha iyi ve güçlü sonuçlar için; orta ve uzun dönem sonuçların değerlendirildiği daha geniş hasta gruplarını içeren karşılaştırmalı yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkilendirilmiş mikroRNA düzeylerine etkisi
Amaç: Obezite ile ilişkilendirilmiş olan miRNA ekspresyon düzeyleri ile kilo kaybı arasındaki ilişkinin değerlendirilerek, hastaların postoperatif ne kadar kilo verebileceğini öngörmek ve planlanan cerrahiden maksimum fayda edinilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2017-Temmuz 2018 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD Obezite ve Metabolik Cerrahi Polikliniği'nde bariatrik cerrahi için endikasyon konulan ve laparoskopik sleeve gastrektomi planlanan 17 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu'ndan onay alındı. Hastalardan preoperatif ve postoperatif 6. ay kan örneği ile intraoperatif yağ doku örneği alınarak obezite ile ilişkilendirilmiş miRNA (miR27b-3p, miR122-5p, miR223-3p) ekspresyon düzeylerine bakıldı. MiRNA'lar kan ve yağ dokudan izole edilip gerçek zamanlı polimeraz zincirleme tepkimesi (RT-PCR) yöntemi kullanılarak kantite edilip incelendi. Hastaların postoperatif 6. ay vücut fazla kilo kaybı oranları (%EWL) %0-50 (grup-1), %50-70 (grup-2), %70-90 (grup-3) olarak üç gruba ayrılarak değerlendirildi. MiRNA ekspresyonlarının kan ile yağ dokuları arasındaki farklılıkları, cinsiyet, kilo kaybı oranları ve diyabetes mellitus ile ilişkisi incelendi. Bulgular: Hastaların 4'ü erkek (%23,5), 13'ü kadın (%76,4), erkek/kadın oranı: 0,3, ortalama yaş 41±11,6, ortalama vücut kitle indeksi 49,1±7,6 kg/m2 idi. Altı hastada (%35,2) diyabetes mellitus mevcut olup bu hastaların ortalama glukoz ve HbA1c değerleri sırasıyla 133 ± 59,4 mg/dl ve %6,4 ± 1,3 idi. Altıncı ay % EWL oranı ortalama %62,7±17 olup grup-1, 2 ve 3'te sırasıyla 4, 7 ve 6 hasta mevcut idi. Preoperatif gruplar arasında miR223-3p'nin ekspresyonu tüm gruplar için anlamlı şekilde yüksek bulundu (grup-1 için p=0,0046; grup-2 için p<0,0001; grup-3 için p=0.0017). Grup-2 ve grup-3'teki hastaların preoperatif ve postoperatif kan değerlerinde bakılan miR223-3p gen ekspresyon düzeylerinin miR27b-3p ve miR122-5p gen ekspresyon düzeylerinden istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek olduğu tespit edildi (grup 2 için p değerleri sırasıyla p=0,0335 ve p=0,0328; grup 3 için p değerleri sırasıyla p=0.0446 ve p=0.0441). Ayrıca yağlı dokuda bakılan miR122-5p gen ekspresyonunun diabetes mellitusu olan olgularda diğer miRNA'lardan daha az eksprese olduğu tespit edildi (p=0,0062). Sonuç: Morbid obez hastalarda miR223-3p ekspresyonunun özellikle %EWL değeri 50 ve üzerinde olan hastalar ile korele olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle bariatrik cerrahi sonrası kilo kaybını ön görmede miR223-3p geni olası bir biyobelirteç olarak kullanılabilir. Böylece cerrahiden daha fazla fayda görecek hasta grubu önceden belirlenip cerrahinin etkinliği arttırılabilir. Aynı zamanda cerrahiden fayda görmeyecek olan gruplar belirlenip, bu hastalarda da restriktif bariatrik cerrahi prosedürleri yerine kombine (restriktif + malabsorbtif) veya malabsorbtif cerrahi prosedürler tercih edilebilir. Ancak vaka sayısının ve miRNA tiplerinin fazla olduğu ve farklı bariatrik cerrahi prosedürlerinin uygulandığı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Rektum kanserli hastalarda fast track cerrahi uygulaması
Günümüzde rektum kanseri, kansere bağlı ölümlerin ve sağlık harcamalarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Nüfus artışı, sağlık kaynaklarına daha kolay erişim ve sosyal bilinç oluşumu sonucunda, erken yaşlarda artan sayıda hasta teşhis edilmektedir. Dolayısıyla, ekonomik kaynaklar ve sınırlı hastane kapasitesi açısından zorluklar ortaya çıkmaktadır. Birçok merkez, rektum kanseri tedavisinde hala geleneksel prosedürleri tercih etmektedir. Fast track cerrahi fikri, son 10 yılda ameliyatla ilişkili mortalite ve morbidite oranlarını artırmadan hastaların daha hızlı ve ekonomik olarak nasıl tedavi edileceği arayışı sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde 2006 yılından bu yana rektum kanserli hastaların Fast track cerrahi yönteminin sonuçlarını tartışmaktır. Kliniğimizde 2006 yılı Ocak ve Aralık 2009 tarihleri arasında toplam 46 rektum kanserli hasta fast track cerrahi yöntemle tedavi edildi (grup 2). Ocak 2004 ile Aralık 2009 arasında 26 hastaya konvansiyonel yöntemler tercih edildi (grup 1). Bu iki hasta grubu postoperatif morbidite, mortalite ve hastanede kalış açısından karşılaştırıldı. Morbidite oranları grup 1'de% 42,3 ve grup 2'de% 32,6, grup 1'de mortalite oranı% 10,3 idi ve grup 2'de mortalite kaydedilmedi, ancak orantılı olarak daha düşük mortalite ve morbidite olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı(p = 0,45 ve p = 0,054). Ortalama hastanede yatış süresi grup 1'de 10,5 gün ve grup 2'de 7,3 gün olarak saptandı. Bu iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı (p = 0,009). Sonuç olarak, rektal kanser cerrahisinde kliniğimizde yapılan fast track cerrahi prosedürünün mortalite ve morbidite oranlarını artırmadan hastanede yatış süresini azalttığını söyleyebiliriz. Çalışmamızın en önemli kısıtlılığı açık cerrahi yapmaktı; rektal kanser cerrahisinde rutin laparoskopik cerrahi uygulamasına girdikten sonra çok uygun oranlar elde edilebilir.
1,2 dimetilhidrazin ile kolorektal kanser oluşturulan sıçanlarda velenyum, vitamin E ve levamizolün etkileri
ÖZET 1,2 DIMETILHIDRAZIN İLE KOLOREKTAL KANSER OLUŞTURULAN SIÇANLARDA SELENYUM, VİTAMİN E VE LEVAMİZOLÜN ETKİLERİ Bu çalışmada 1,2 dimetilhidrazin verilerek kolorektal karsinom oluşturulan sıçanlarda; selenyum, vitamin E ve levamizolün, karsinom oluşumu ve gelişimi üzerine olan etldlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 150-200 gram ağırlığında 140 adet, Wistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, her grupta 20 sıçan bulunan biri kontrol ve altısı deney grubu olarak yedi gruba ayrıldı. Deney grubundaki sıçanlar 20 hafta ilaç verilerek 28 hafta boyunca takip edildi. 28. hafta sonunda sakrifiye edilen sıçanlarda şüpheli bulunan tüm lezyonlardan örnek alınarak kolorektal kanser açısından incelendi. Kolorektal tümör görülme sıklığı selenyum ve selenyum ile levamizolün birlikte verildiği sıçanlarda daha düşük bulundu (p<0.05). E vitamini ve selenyum verilen sıçanlarda ise malign kolorektal tümör görülme sıklığı daha düşüktü (p<0.05). Buna karşılık, levamizol ve levamizol ile birlikte E vitamini verilen sıçanlarda kolorektal kanser görülme sıklığında herhangi bir farklılık olmadığı saptandı (p>0.05). Bu bulgular ışığında, selenyum ve E vitamininin sıçanlarda 1,2 dimetilhidrazin ile oluşturulan kolorektal tümörlerin insidansını azalttığı, levamizolün ise herhangi bir etkisinin olmadığı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: 1,2 Dimetilhidrazin, Selenyum, Vitamin E, Levamizol, Kolorektal kanser. rv xc. DOKÜMAfffltVPN MHBCUf
Laparoskopik kolesistektomi sırasında batın içerisine sızan safra ve taşların batın içi etkilerinin deneysel çalışma ile gösterilmesi
Laparoskopik kolesistektomi semptomatik safra taşlarının tedavisinde seçkin bir yöntem olarak kısa bir sürede açık cerrahinin yerine geçmiştir. Bu yeni prosedür post-operativ daha az ağrı, hastanede kalış süresinin kısalması, brid ve insizyonel herniasyonun azalması, erken dönemde mobilizasyon ve daha iyi kozmetik sonuçlar nedeni ile tercih edilmektedir. Her cerrahi teknikte olduğu gibi, Laparoskopik kolesistektomi de beraberinde bazı sorunları getirmiştir. Bu komplikasyonlar per-op ve post-op dönemde izlenmektedir. Laparoskopik kolesistektomi esnasında olabilecek bir komplikasyonda, safra kesesinin perfore olmasıdır. Sıkça karşılaştığımız bu komplikasyon sonucu peritoneal kaviteye safra sızması ve safra taşlarının peritoneal kavite içerisinde dağılması gibibdurumlarla karşılaşabilmekteyiz. Bu materyalleri peritoneal kaviteden uzaklaştırmak ise mevcut metodlar ile her zaman mümkün olmayabilir. Tezimde, periton için irritan olan bu safranın ve yabancı cisim özelliği gösteren taşların intraabdominal etkilerini ratlar üzerinde yaptığımız deneysel bir çalışma ile izleyip değerlendirdik. Kontrollü karşılaştırmalarda bulduğumuz sonuçların anlamlı olduğunu gördük.
Kasık fıtığı onarımında kullanılan total ekstra peritoneal (TEP) onarım tekniğinde preperitoneal alanın disseksiyonunda balonlu ve balonsuz diseksiyon yöntemlerinin karşılaştırılması
AMAÇ: TEP herni onarım tekniğinde kullanılan balonlu ve balonsuz preperitoneal diseksiyon yönteölerinin objektif kriterlerle karşılaştırılması ve birbiribirine iyilrşme, ağrı, nüks ve maliyet gibi parametreler açısından üstünlüğünün olup olmadığının gösterilmesi METOD: Toplam 40 hasta , 20'si balonlu 20' balonsuz (kamera diseksiyonu) yöntemle opere edilmiş olup preop perop ve postop datalar ve operasyon videokayıtlarından elde edilen parametreler randomize prospektif yöntemle karşılaştırıldı SONUÇ: Her iki yöntem teknik zorluk ve postop iyileşme,hasta konforu ve nüks gibi parametreler açısından birbirine denk olmakla beraber Balonsuz (Kamera) diseksiyonu yöntemi Balonlu yöntemden maliyet avantajı açısından istatistiksel olarak anlamlı derecede üstündür
Rektum kanserinde neoadjuvan tedavi sonrası lateral pelvik lenf nodu diseksiyonu: Morbidite, patolojik ve erken onkolojik sonuçların değerlendirilmesi
ÖZET Amaçlar: Evre II-III asağı yerlesimli rektum kanserli hastalarda, lateral pelvik lenf nodu tutulumu üzerinde etkili faktörlerin değerlendirilmesi, neoadjuvan tedavi sonrası total mezorektal eksizyona ek olarak selektif lateral pelvik lenf nodu diseksiyonu yapılmasının patolojik ve kısa dönem onkolojik sonuçlarının değerlendirilmesi, perioperatif morbidite ve üriner fonksiyonlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıstır. Hastalar ve Yöntem: Eylül 2011 – Mayıs 2013 dönemleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na basvuran histopatolojik olarak rektum adenokarsinomu tanısı almıs 35 hasta (25 erkek, 10 kadın, erkek/kadın: 2,5/1, yas aralığı: 39-79, ortalama yas; 56,7) randomize olarak çalısmaya alındı. Tüm hastalara neoadjuvan kemoradyoterapi uygulandı. Hastalar, basvuru sırasına göre iki gruba ayrıldılar. Grup 1 total mezorektal eksizyon + lateral pelvik lenf nodu diseksiyonu (TME + LPLND) grubu, Grup 2 total mezorekral eksizyon (TME) grubu olarak tanımlandı. Lateral pelvik nodların durumu, tutulum üzerine etkili faktörler, her iki grup arasında morbidite ve üriner fonksiyonlar ile kısa dönem onkolojik sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: LPLND yapılan grupta intraoperatif kanama miktarı (ml) ve operasyon süresi (dk) diğer gruba göre daha uzun bulundu (kanama miktarı: 297±168 vs 258±152; operasyon süresi: 249±55 vs 214±59). Neoadjuvan tedavi sonrası LPLND yapılan grupta (n=18) sadece 1 hastada (%5,5) LPLN tutulumu saptandı. Her iki grup arasında morbidite, üriner fonksiyonlar ile erken onkolojik sonuçlar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Neoadjuvan öncesi MR incelemede, N2 olan hastaların (n=13) % 61,5 inde (n=8) radyolojik olarak LPLN saptanmıs olup, buna karsılık N1 olan hastaların (n=16) %25 inde (n=4) radyolojik olarak LPLN saptandı. Sonuçlar: Neoadjuvan tedavi öncesi MR incelemede N0 olan olgularda neoadjuvan tedavi sonrası LPLND girisimi yararlı olmayabilir. Bunun yanında N2 ve seçilmis olgularda da N1 olan vakalarda yararlı olma potansiyeli daha yüksektir.
Ratlarda inkarsere ve strangüle ventral fıtık modellerinde serum iskemi modifiye albumin değerlerinin karşılaştırılması: deneysel çalışma
İnkarsere fıtıklarda IMA'NIN prediktif etkisini değerlendirmek. Yöntemler. Sıçanların üç grubu (n=7) ameliyat edildi. Grup I hapsedilmeyi taklit etmeyi amaçladı, Grup II boğulmayı amaçladı ve grup III sham gruptu. IMA ve LDH ölçümleri yapıldı. Sonuçlar. Strangüle taklit grubunda IMA seviyeleri anlamlı olarak daha yüksekti ve IMA seviyeleri anlamlı olarak daha yüksekti. taklitçi grupta postoperatif 6. saatte normal. LDH seviyeleri her iki hapishanede de anlamlı olarak daha yüksekti ve grupları taklit eden boğulma. Sonuç. IMA, nekrozu tahmin etmek için hapsedilen fıtıklarda etkili bir belirteç gibi görünüyor. Ancak bu hipotezi genelleştirmek için daha fazla araştırmaya ihtiyacımız var.
Gliserol ve keten tohumu yağının tiroidektomi sonrası adezyonları önlemedeki etkinliği
Amaç: Tiroidektomi sonrasında oluşan adezyonların önlenmesinde lokal olarak uygulanan gliserol ve keten tohumu yağının etkinliği. Materyal ve Metod: Peritiroidal alanda postoperatif adezyonları önlemek amacıyla bu alana gliserol ve keten tohumu yağı uygulandı. Toplam 18 adet Wistar albino dişi sıçan (ortalama ağırlık: 275 gr, ortalama yaş: 4,5 ay) üç eşit gruba ayrıldı. İlk grup (n:6) %0,9 NaCl ile kontrol grubu, ikinci grup (n:6) gliserol ve üçüncü grup da keten tohumu yağı grubu (n:6) olarak belirlendi. Her grupta kullanılan sıvılar, subtotal tiroidektomi yapılmasını takiben peritiroidal alana 0.1ml enjekte edildi ve denekler postoperatif 14. gün sakrifiye edildi. Oluşan adezyonlar makroskobik ve mikroskobik olarak değerlendirildi. Bulgular: Makroskobik adezyon skor ortalaması kontrol grubunda 3,0±0,0gliserol grubunda 1,33±0,52 ve keten tohumu yağı grubunda 1,67±0,52 idi. Mikroskobik olarak yapılan histopatolojik fibrozis skor ortalaması ise kontrol grubunda 2,33±0,82, gliserol grubunda 0,67±0,52, keten tohumu yağı grubunda ise 0,83±0,75 idi. Her iki çalışma grubundan elde edilen makroskobik adezyon skorları gliserol grubunda %55.6, keten tohumu yağı grubunda %44,4 oranında, mikroskobik adezyon skorları ise gliserol grubunda %71,25, keten tohumu yağında %64,4 oranında azalmıştır. Çalışma gruplarının kendi aralarıda yapılan karşılaştırmada anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Tartışma:Gliserol ve keten tohumu yağıtiroid cerrahisi sonrası oluşan adezyonları azaltmada etkili olmakla birlikte gliserolün etkinliği daha belirgindir.
Rektum kanserinde ameliyat stratejisine endorektal ultrasonografi, manyetik rezonans ve pozitron emisyon tomografisinin katkısı
ÖZET Giriş: Gastrointestinal sistemin en sık görülen kanserleri kolorektal kanserlerdir. Özellikle rektum kanserli hastalarda operasyon öncesi evreleme büyük önem taşımaktadır. Bunun sebebi ise evrelemeye göre tedavi yönetimindeki değişik olanakların hasta için tercih edilebilmesidir. Evreleme hasta için uygun tedavi yönetimini planlamaya yardımcı olmaktadır. Amaç: Rektum kanserli hastaların ERUS, MR ve PET -CT ile yapılan değerlendirilmelerinin ameliyat stratejinise etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; klinik ve histopatolojik olarak Ekim 2010 - Nisan 2012 rektum kanseri tanısı almış 30 olgu preoperatif olarak ERUS, MR ve PET-CT ile değerlendirilmiş, histopatolojik bulgularla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Ekim 2010 – Nisan 2012 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde biyopsi ile rektum kanseri tanısı alan 30 hasta çalışmaya alınmıştır. (20 hasta erkek (%66,6), 10 hasta Kadın (%33,3), hastaların yaşları 38 ile 78 arasındaydı, 21 hasta neoadjuvan tedavi gördü. 9 hasta neoadjuvan tedavi görmedi.) Hastaların tümüne preoperatif MR, PET-CT ve ERUS yapılmıştır. Çalışmaya opere edilen primer rektum adenokanserli hastalar dahil edildi. T evresini değerlendirmede MR, ERUS ve PET-CT 30 hastadan sırasıyla 9 (%31) , 12 (%41) , 12 (%40) hastada doğru evreledi. N evresini değerlendirmede MR , ERUS ve PET-CT 30 hastadan sırasıyla 15 (%51), 16 (%55,1) , 17 (%56,6) hastada doğru evreledi.. PET-CT' nin diğer görüntüleme yöntemleri ile karşılaştırıldığında evrelemede anlamlı bir farklılık oluşturmadığı ve ameliyat stratejisini değiştirmediği görülmüştür. PET-CT ile üç hastada uzak metastaz saptandı. Bunlardan biri karaciğer, ikisi akciğer metastazı idi. Akciğer metastazı düşünülen kitlelerden alınan biyopsilerde metastaz saptanmadı. PET-CT' nin uzak metastazı saptamada yüksek yanlış pozitiflik oranı olduğu görülmüştür. İstatiksel analizde değerlendirme sonucu için anlamlı p değerleri saptanmamıştır. Sonuç: PET-CT'yi rektum kanseri evrelemesinde T,N ve ekstramezorektal yayılım değerlendirilmesinde rutin olarak kullanılmasının faydası gösterilememiştir.
Meme biyopsilerinde histopatolojileri duktal karsinoma in situ olarak sonuçlanan lezyonların invazivliğini öngörmede mikro ribonükleik asitlerin rolü
Meme kanseri görülme sıklığı ve ölüm oranı yüksek olması nedeniyle önemli bir hastalıktır. Erken tanı aldığında yaşam süresi çok yüksektir. Duktal karsinoma in situ (DKİS) ise meme kanserinin öncül lezyonu kabul edilen, henüz metastaz yapma yeteneğinde olmayan neoplastik hücre çoğalmasıdır. Son dönemlerde meme kanseri üzerinde genetik çalışmalar yapılmış ve karsinogenez basamaklarındaki gen değişimleri ve mikroRNA'ların genler üzerindeki etkileri ortaya konmuştur. Ancak normal dokudan DKİS'e geçişte rolü olan mekanizmalar çalışılmış olsa da, bu noktada meme kanserini tespit edebilecek ve tedavi hedefi olarak da kullanılabilecek biyobelirteç tanımlanmamıştır. Çalışmamızda normal dokudan DKİS'a geçişte disregüle olan 11 miRNA'nın DKİS tanısı almış lezyonların invaziv meme kanserine dönüşümünü öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Meme Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran meme biyopsisi yapılmış ve histopatolojik olarak DKİS tanısı almış, 40 kadın hasta ve kontrol grubu olarak fibroadenom tanısı alan 8 kadın hasta dahil edildi. Hasta grupları; cerrahi eksizyon sonrası patolojik tanılarına göre DKİS grubu (A grubu) ve invaziv karsinom grubu (B grubu) olarak planlandı. Patoloji Anabilim Dalı arşivinden taranarak hastaların FFPE (Formalin-Fixed Paraffin-Embedded) bloklarına ulaşıldı. Parafin bloklardan total RNA ve miRNA eldesi FFPE RNA Purification Kit ile yapıldı, sonrasında RT-PCR yöntemi kullanıldı. Tüm çalışma süresince referans gen olarak miR-let-7a kullanıldı. Elde edilecek Ct değerleri ile genlerin artış ve azalış oranları 2-ΔΔCt yöntemi kullanılarak hesaplandı ve istatistiksel olarak anlamlılık p<0,05 kabul edildi. Çalışmamızda miR-21-5p ve miR-210'un gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı eksprese edildiği ve invazyon derecesinin artmasıyla ekspresyon değerlerinin arttığı görülmüş olup, klinikte erken tanıda ve biyopsisi DKİS olarak saptanan lezyonların invaziv komponentinin olup olmadığını öngörmek için kullanılabilirler. Anahtar kelimeler: DKİS, Duktal karsinoma in situ, miRNA, Meme kanseri
Momordica charantia'nın gastrit üzerine etkisi
Amaç: Gastrit çeşitli etiyolojilere bağlı olarak gelişebilen, tedavi edilmediği takdirde uzun dönemde ciddi komplikasyonlar ile ilişkili olabilen kronik bir sağlık problemidir. Patoloji ve hastalığın seyrine göre, farklı sınıflama tanımlamaları bulunmasına karşın en yaygın şekilde akut ve kronik gastrit olarak sınıflandırılır. Akut gastrit, genellikle uyarıcı gıdalar, ilaçlar, kimyasal korozif maddeler, bakteriyel enfeksiyonlar ve stres reaksiyonu gibi etkenler tarafından tetiklenirken, kronik gastrit çok daha kompleks etiyoloji ve mekanizmalara sahiptir ve genellikle multifaktöriyeldir.Gastrik mukoza da oluşan enflamasyona yanıt olarak açığa çıkan Serbest Oksijen radikalleri tarafından hasar oluşturulur. Yükselen konsantrasyonları hücreler tarafından algılanarak, vücuttaki anti oksidan mekanizmaların devreye girmesine neden olur. Takip ve tedavi çeşitli medikal seçenekler farklı mekanizmalar üzerinden etki göstermektedir. Yine bazı tedaviler sonrasında nüks oranları oldukça yüksek olup, uzun dönem geleneksel tedavilerin kullanımında çeşitli patolojilere yatkınlık oluşabileceğinden bilim insanlarının bu alanda yeni substrat arayışları devam etmektedir. Literatürde çeşitli medikal alanlarda, doğru seçilen fitoteropatik ajanların uzun dönem kullanımında daha düşük risk profilleri olup, altın standart tedaviye yakın sonuçları olduğu bilinmektedir. Bu amaçla M.Charantia çeşitli biyolojik özellikleri ile araştırmacıların dikkatini çekmiştir. (Immünstimülan, Anti-Enflamatuvar, Anti- Oksidan, Kardiyoprotektif, Hipoglisemik ve Serbest Radikal Çöpçüsü) Yapılan çalışmalarda, M.Charantia'nın pektin polisakkaritlerinin jel yapısı oluşturarak ön planda mukoprotektif ve antioksidan mekanizmalar üzerinden enflamasyonu baskılayan anti-gastrik bir ajan olduğu düşünülmektedir. Burada oluşturulan deneysel modelde, M.Charantia'nın gastrit tedavisindeki etkinliği Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile histopatolojik incelemeler ile detaylı olarak değerlendirilerek altın standart Proton Pompa Inhibitörü tedavisine alternatif olabileceği düşünülmektedir. xv Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 200-250 gr arasında değişen yaklaşık olarak aynı yaşta, Sprague Dawley (SD) cinsi 25 adet erkek sıçan 2 haftalık süre boyunca uygun akklimizasyon sonrası, gerekli ölçümler yapılarak, raslantısal olarak kontrol ve çalışma gruplarına dağıtıldı. Tüm gruplar deney modelleri oluşturulmadan 24 saatlik süre ile aç bırakılarak, su ulaşımına kısıtlama getirilmedi. Deney hayvanlarının bakımlarına ilişkin yürürlülükteki uygulamalara özen gösterildi. 24 saatlik açlığı takiben, %80'lik Etanol (C2H5OH) 5ml/kg intragastrik yoldan oral gavaj yardımı ile verilerek literatüre uygun olarak yaklaşık 4 saat sonra model oluşturuldu. (5) Grup 1 Sham, Grup 2 Etanol (5ml/kg), Grup 3 Momordica Charantia (30 mg/kg), Grup 4 Proton Pompa Inhibitörü (Omeprazol 20 mg/kg), Grup 5 Bitkisel Kapsül Bileşiği (1 Kapsül- Zeytin Yaprağı Ekstresi 250 mg, Kudret Narı Ekstresi 200 mg , Garcinia Cambogia ( Garsiniya) Ekstresi 150 mg, Tarçın 100 mg, L-Karnitin 50 mg, Krom 100 μg) olmak üzere toplamda beş adet grup oluşturuldu. Tedavi süresi daha önceki çalışmalar ile uyumlu olarak 14 gün olarak belirlenerek, uygulanan her tedavi yöntemi sıçanlara benzer şekilde oral gavaj yardımı ile verildi.(6) Sıçanlar model oluşturulup, 14 gün boyunca farklı yöntemler ile tedavi edildikten sonra kanları alınarak, Ketamin Xylazine anestezisi ile sakrifiye edildikten sonra, sternum ve anüs arasından yapılan orta hat insizyonu ile Total Gastrektomi yapıldı. Dokudan alınan kesitler histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme için ayrılarak, kan, serum ve mide dokusu örnekleri ile birlikte laboratuvar koşullarında -80 derecede saklandı. Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile gerekli histopatolojik boyamalar yapıldıktan sonra incelemeler gerçekleştirilerek, elde edilen tüm veriler istatistiksel analizler ile değerlendirildi. Bulgular: Yapılan incelemelerde, Gruplararası Biyokimya Parametrelerinden Hemogram sonuçlarında MONO (0 - 0,098 10*9 uL), GRA (0.1 - 5.4 10*9 uL), HGB (14-18 g/dL) ve MCHC (31 - 40 g/dL) değerleri istatistiksel olarak anlamlı folarak saptandı. (p<0,05) Grup-2 Etanol'de kanda GRANULOSİT (0.1- 5.4 10*9 uL) ölçümü medyan değerinin Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği'ne göre daha yüksek olduğu saptandı. Gruplar arasındaki Kan ve Doku Değerlerinde Biyokimya Parametreleri ve Enzime Bağlı İmmünosorbent Testi (ELİSA) Analizleri (TAS, HbA1c, TOS, IL1β, IL- 6 TNFα, TGF-β değerleri arasında anlamlı farklılık olduğu saptandı. (p<0,05) TOS, IL1β, IL-6 TNFα, TGF-β paremetreleri median değerlerinin en yüksek Grup-2 Etanol'de olduğu görüldü. TAS median değerinin ise Grup-1 Sham ve Grup-4 Proton xvi Pompa Inhibitörü ve Grup-2 Etanol'de yüksek olduğu saptandı. Hb1Ac parametresi median değerinin en düşük Grup-1 Sham ve Grup-3 M.Charantia'da olduğu saptandı. Histopatolojik bulgular değerlendirildiğinde, gruplar arasında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama, İntestinal Metaplazi parametreleri istatistiksel olarak anlamlı olarak saptandı. Grup-2 Etanol'de %80 oranında Ödem ve İntestinal Metaplazi gözüktüğü, %100 oranında Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olduğu görüldü. Grup-3 M.Charantia'da ise %80'inde Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olmadığı saptandı. Grup-4 Proton Pompa İnhibitörü, Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrik Aktivite ve H.Pylori varlığı saptanmadı. Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'de ise, %80 oranında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül ve H.pylori varlığı saptanmış olup, %60 oranında ise Gastrit Aktivitesi ve Gastrik Kanama olduğu saptandı. Grup 5- Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'ün tamamında ise Intestinal Metaplazi görüldü. Sonuç: Yapılan bu çalışma ile M.Charantia'nın gastritte oluşan mukozal hasarı, özellikle mukoprotektif savunmayı güçlendirerek azalttığı ve ek olarak anti-oksidan mekanizmalar üzerinden de enflamasyon ve oksidatif stresi baskıladığı gösterilmiştir. Hastalığa spesifik seçilen farklı fitoteropatik tedavi ajanlarının, daha az yan etki, düşük risk profilleri ve düşük nüks oranlarıyla tek başına ya da geleneksel ilaçlarla kombinasyon halinde sinerjistik etki oluşturarak, gastrit ve gastrik ülserlerin tedavisinde ya da nüksün önlenmesinde Proton Pompa Inhibitörü tedavisine ek veya alternatif olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. H.pylori varlığında, H.Pylori eradikasyon tedavisi ile kombine edilerek kullanılması uygun olabilir. Kesin sonuçlar için daha geniş ölçekli araştırmalar ile birlikte insanlar üzerinde ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Hidatik kist skolekslerinde farklı ajanların in vitro etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Kist hidatik genellikle Echinococcus granulosus nedeniyle oluşan, insanların tesadüf olarak konak olduğu zoonotik bir hastalıktır. Kist hidatikte en sık tutulan organ karaciğerdir. Semptomlar kist büyüklüğü belli bir boyuta ulaşana kadar genellikle non-spesifik olduğundan tanı koymak güçleşebilmektedir. Tedavi kist boyutu, kist konumu, radyolojik evre, komplikasyon varlığı gibi faktörlere göre değişmektedir. Takip, medikal tedavi, perkütan girişimsel işlemler ve cerrahi tedavi seçenekleri arasında yer almaktadır. Echinococcus granulosus geniş bir coğrafyaya yayılmaktadır ve Türkiye de endemik bölgeler arasında yer almaktadır. Uygulanan tedavilerde nüks oranları değişkenlik gösterebilmektedir. Günümüzde medikal tedavide yaygın olarak kullanılan ilaç albendazoldür. Cerrahi loju, peritoneal boşluğu koruyarak ve kist içinde sterilizasyonu sağlayarak serpilmeyi önlemek, nüks oranlarını azaltmak amacıyla ameliyat sırasında ve perkütan girişimsel işlemlerde skolosidal ajanlar kist içine enjekte edilmektedir. Enjeksiyon için sıklıkla hipertonik salin ve etanol kullanılmakta olup, skolosidal aktivitesi kanıtlanmış farklı ajanlar da mevcuttur. Ancak intra-kistik yapılan enjeksiyonlarda kullanılan ajanların hipernatremi, sklerozan kolanjit, safra yollarında striktür, peritonit, toksisite gibi istenmeyen yan etkileri vardır. İntra-kistik yapılan enjeksiyonda kullanılan ajanın skolosidal aktivitesi yüksek, kısa sürede etkili olması ve istenmeyen yan etkilerinin olmaması gerekmektedir. Bu nedenle yeni skolosidal ajan arayışı halen sürmektedir. Bu kapsamda bitki ekstreleri ve etken maddeleri de değerlendirilmektedir. Özellikle sıtmaya karşı etkinliği gösterilmiş ajanların, Echinococcus türlerine karşı da etkili olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle tarafımızca, sıtmaya karşı etkisi kanıtlanmış Artemisia annua ve Cinchona officinalis bitki ekstrelerinin skolosidal aktivitesinin araştırılması hedeflenmiştir. Başka parazitlerde etkisi kanıtlanmış Camellia sinensis ve Commiphora molmol bitki ekstreleri de araştırılarak skolosidal ajan arayışına katkıda bulunulmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Karaciğerde Gharbi tip 3 hidatik kist ile uyumlu büyük soliter karaciğer kisti olan bir hastanın operasyonda kist içeriği, sıvısı aspire edilerek gavaj enjektöründe toplandı. Kist çatısı açıldıktan sonra kız veziküller açılmayacak şekilde toplanıp izotonik solüsyon ile yıkandı ve deney için ayrıldı. Steril şekilde deney için ayrılan kız veziküller, aspire edilen kist sıvısı içinde açıldı ve ardından bütün kist içeriği cam silindirlerde toplandı. Belli bir süre bekledikten sonra protoskoleksler dibe çöktü ve üst kısımda kalan süpernatant atıldı. Ardından protoskoleksler fosfat tamponlu salin (PBS) ile üç kez yıkandı. Protoskolekslerin canlılığını koruduğu hem eozin ile boyanmadığından hem de hareketliliğinden teyit edildi. Yapılan incelemede 200.000/cc protoskoleks sayıldı ve canlılık oranının %95'ten fazla olduğu tespit edildi. Cinchona officinalis, Camellia sinensis, Commiphora molmol bitki ekstreleri tarafımızca hazırlandı ve Artemisia annua bitki ekstresi hazır olarak dışarıdan temin edildi. Her bir bitki ekstresinin 25 mg/ml, 12,5 mg/ml ve 6,25 mg/ml olmak üzere üç farklı konsantrasyonu dimetil sülfoksit'te (DMSO) çözülerek hazırlandı. Negatif kontrol grubu olarak DMSO, pozitif kontrol grubu olarak %20 hipertonik salin kullanıldı. Test edilecek ajanın üç farklı konsantrasyonundan da 0,05 ml alınarak kuyucuklu plakta sıralandı ve üstlerine 0,05 ml hacminde protoskoleksleri içeren kist sıvısı eklendi. Dört bitki ekstresinin de her bir konsantrasyonu 5 dakika, 15 dakika ve 25 dakika sonunda %0,1 eozin solüsyonu ile birlikte lamlara damlatılarak ışık mikroskobunda sayımlar gerçekleştirildi. Ölen protoskoleksler eozin ile kırmızıya boyanırken, yaşayanlar eozin ile boyanmamaktadır. Her bir deney üç kez tekrarlandı. Işık mikroskobu altında ölü bulunan skolekslerin sayısı, tüm skolekslere oranlanarak skolosidal aktivite yüzdesel olarak hesaplandı. Bulgular: Camellia sinensis ve Commiphora molmol ekstreleri kullanılan en yüksek konsantrasyonda bile etkin bir skolosidal aktivite gösteremedi. 25 mg/ml'lik Camellia sinensis ekstresi 5, 15 ve 25 dakika sonunda gözlenen skolosidal aktivite ortalaması sırasıyla %46,15, %58,83, %76,81 olarak hesaplandı. 25 mg/ml'lik Commiphora molmol ekstresi ise 5, 15 ve 25 dakika sonunda sırasıyla ortalama %31,51, %34,2, %45,25 oranlarında skolosidal aktivite gösterdi. En yüksek skolosidal aktiviteyi Cinchona officinalis ekstresi gösterdi. 25 mg/ml konsantrasyonda kullanıldığında her zaman diliminde %20 hipertonik salinden daha yüksek oranda etkili olduğu gözlendi. Sırasıyla 5, 15 ve 25 dakika sonunda ortalama %89,08, %95,01 ve %100 skolosidal aktivite gösterdi. %20 hipertonik salinin ortalama skolosidal aktivitesi ise 5. dakika sonunda %62,8, 15. dakika sonunda %76,95 ve 25. dakika sonunda ise %89,65 olarak hesaplandı. Artemisia annua ekstresi ise 25 mg/ml konsantrasyonda 25 dakika sonunda en yüksek etkisine ulaşıp, bu zamandaki ortalama skolosidal aktivitesi %87,25 olarak gözlendi. En zayıf etki negatif kontrol grubu olarak kullanılan DMSO'da gözlendi. 25 dakika sonunda ortalama %15,78 skolosidal aktivite göstererek, açık ara en güçsüz ajan oldu. Sonuç: Yapılan bu çalışma ile birlikte Cinchona officinalis ve Artemisia annua'nın kist hidatik tedavisinde skolosidal ajan olarak bir alternatif oluşturabileceği in vitro olarak gösterildi. %20 hipertonik salin ile Cinchona officinalis arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamış olmasına rağmen, 25 mg/ml'lik Cinchona officinalis ekstresi %20 hipertonik salinden üç zaman diliminde de daha aktif oldu ve %100 skolosidal etkiye 25 dakika sonunda ulaşan tek ajan oldu. Skolosidal ajan arayışı için etkili bulduğumuz ajanların, in vivo yapılacak yeni araştırmalar ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Kist hidatik, kistik ekinokokkoz, karaciğer kisti, in vitro, skolosidal ajan, Cinchona officinalis, Artemisia annua, hipertonik salin, Commiphora molmol, Camellia sinensis
İdiyopatik granülomatöz mastit hastalarında oksidatif stres ve mononükleer lökosit DNA hasarının araştırılması
Amaç: İdiyopatik granülomatöz mastit (İGM), memenin nadir görülen, etiyolojisi net olarak açıklığa kavuşturulamamış, kronik inflamatuar hastalığıdır. Benign bir hastalık olmasına karşın bazen komplike ve tedaviye dirençli olup nükslerle seyredebilir. Etiyolojide otoimmünite dahil birçok faktörden bahsedilmiştir. Klinik ve radyolojik olarak meme kanseri ile ayırıcı tanı yapılması gereken ve kronikleşme eğilimi nedeni ile selim meme hastalıklarından sayılmasına rağmen hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir hastalık olduğu için önemlidir. İdiyopatik granülomatöz mastitin ülkemizde görülme sıklığı ve bu konu hakkında yapılan çalışmalar çoğu ülkelere oranla fazlalık göstermektedir. Literatürde İGM ile DNA hasarı ve oksidatif stresi birlikte değerlendiren herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Projenin amacı, IGM hastalığının oksidatif stres ve DNA hasarına neden olup olmadığını göstermektir. Tedavi protokolünde net bir şemaya sahip olunamayan bu hastalıkta DNA hasarı ve oksidatif stresin varlığını göstermek; oksidatif stresin neden olduğu DNA hasarını önleyici tedavi seçeneklerinin de alternatif olabilmesine olanak sağlayacak, tedavi şemalarının geliştirilmesinde yol gösterici olabilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ekim 2023 – Ekim 2024 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği ve İstanbul Üniversitesi- Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Granülomatöz mastit polikliniğine başvuran klinik ve histopatolojik olarak kanıtlanmış granülomatöz mastit tanısı alan, etiyolojide neden bulunamayarak idiyopatik olarak değerlendirilen, son 6 ayda hiç kortikosteroid ya da immunsupresif tedavi almamış 28 hasta ve yaşları hasta grubuna benzer 27 sağlıklı kadın dahil edildi. Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu'ndan onay alındı. İGM hastalarından poliklinik başvurusu sırasında alınan rutin kanlara ek olarak steril koşullarda bir adet EDTA'lı tüpe 10cc venöz kan ve ayrı bir kaba idrar örneği alınarak laboratuvara getirildi. Bu kan ve idrar örneklerinden mononükleer lökosit DNA hasarı, Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Total Oksidan Seviye (TOS) analizleri yapıldı. Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) hesaplandı. Hastaların sosyodemografik özellikleri, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları da değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 37.3±5.3 iken, sağlıklı gönüllü grubunun yaş ortalaması 35.4±8.6 idi. Kontrol ve hasta grupları arasında hastaların yaşı anlamlı farklılık göstermemiştir(p=0.081). Hasta ve kontrol grubundaki kişilerin çalışma için kan ve idrar örneği verdikleri dönem ile aynı zamanda ya da en az 1 aylık yakın bir zaman içerisinde bakılan hemogram, biyokimya ve seroloji değerleri de not edildi. Hasta grubunda lökosit, nötrofil, lenfosit değeri, nötrofil/lenfosit oranı, Üre, Kreatinin, LDH ve Potasyum değeri kontrol grubundan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Ayrıca hasta grubunda CRP ve Sedimentasyon değerlerine de bakıldı. CRP ve Sedimentasyon değerleri ortalaması sırasıyla 23.78 ve 20.62 ile normalin üst sınırında izlendi. Hasta grubunda TOS, OSİ ve İdrar 8-Hidroksideoksiguanozin değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. (p=0.009; p=0.028; p=0.024). Kontrol ve hasta grupları arasında TAS değeri anlamlı farklılık göstermemiştir. (p=0.534) DNA hasarı için yapılan Comet Assay analizinde hasta grubunda tail intensity yüzdesi ve tail moment değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p=0.029; p=0.016) Sonuç: Yapılan bu çalışma ile İdiyopatik Granülomatöz Mastit hastalığında oksidatif stres ve mononükleer lökosit DNA hasarı araştırılmıştır. Çalışmamız sonucunda İGM hastalarında plazma TOS seviyesi ile idrardaki 8-OHdG düzeyinin arttığı, Oksidatif Stres İndeksinin de belirgin düzeyde arttığı saptanmıştır. Çalışmada DNA hasarını belirlemek için; hasar tespit yöntemlerinden biri olan Comet Assay yöntemine göre DNA hasar seviyesi ölçülmüş; Tail moment ve Tail intensity oranları anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, İGM hastalarında oksidatif stresin ve buna bağlı olarak DNA hasarının önemli derecede arttığı, dolayısı ile oksidatif stresin azaltılması ve DNA hasarının yavaşlatılmasının İGM hastalarında alternatif bir tedavi modalitesi yaratabileceği sonucuna varılmıştır. Hastalığın oluşturduğu oksidatif stres hasarının önlenmesinde doğal ya da sentetik antioksidanların kullanımı bir seçenek olabilir. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Granülomatöz Mastit, Oksidatif stres, DNA hasarı
Fare balb/c ve C57BL/6J hatlarında in vitro fertilizasyon ve heterolog zigot aktarılması
ÖZET Solunum yolu basısı benign tiroid büyümelerinde yeterli semptom olmaması durumunda hekimler tarafından uzun zaman tanınmayabilir. Doğru tanı konamayan hallerde hastaların yanlış tanılarla tedavi edilmesine yol açabilmesi açısından önemlidir. Böyle durumlarda hastanın yaşam kalitesi düşer. Yapılan araştırmalarda üst hava yolu obstrüksiyonu nedeni ile tiroidektomi yapılan hastalarda, ameliyat sonrası dönemde solunum fonksiyon testlerinde belirgin iyileşme saptanmıştır. Bununla birlikte bildirilen çalışmalarda solunum yolu basısına ait semptom derecesi veya radyolojik bulgulardan elde edilen veriler yardımı ile tiroidektomi endikasyonu konacak objektif kriterlerden bahsedilmemektedir. Çalışmamız, herhangi bir nedenle tiroidektomi yapılan hastalarda ameliyat sonrası dönemde hava yolu basısına ait şikayetlerde gerileme olması gözlemine dayanarak planlandı. Bu amaçla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı' nda yatmakta olan ve benign tiroid patolojisi nedeni ile tiroidektomi kararı alınan ve havayolu basısına ait değişik derecelerde dispne şikayeti olan 50 hasta değerlendirildi. Ameliyat öncesi dönemde dispne skorlaması, trakea çapı ölçümleri, tiroid ultrasonografısi yapıldı ve solunum fonksiyon testleri ile üst hava yolu basısına ait objektif bulgular arandı. Ameliyat sonrası dönemde hastalar kontrole çağırılarak yapılan yeni solunum fonksiyon testleri ile tiroidektominin solunum fonksiyonları üzerine etkisi değerlendirildi. 53Çalışmanın sonucunda hastalarda saptanan semptom derecesinin, trakea çapının, tiroid volümünün solunum fonksiyon testleri ile korelasyon gösterdiği ve tiroidektominin üst hava yolu obstrüksiyonu olan olgularda basıya ait solunum fonksiyon testi bulgularını ortadan kaldırdığı gösterilmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda klinik sorgulama, trakeanın radyolojik olarak basit grafı ile görüntülenmesi, tiroid volümü saptanması gibi basit ve non- invaziv metodlarla elde edilen bulguların solunum fonksiyon testleri ile birlikte değerlendirmesi yapıldığında üst hava yolu basısı hakkında önemli bilgiler vereceğini düşünmekteyiz. 54
Kolonoskopi öncesi bağırsak temizliği için kullanılan;Polietilen Glikol", "Monobazik Sodyum Fosfat" ve "SennozitA-B Kalsiyum" solüsyonlarının kolon mukozası ve serumdaTAS/TOS değerleri ile serum IL-6 üzerine etkilerininkıyaslanması
Amaç: Kolonoskopi, başta kolorektal kanser olmak üzere birçok bağırsak hastalığının tanısı, takip ve tedavisi sürecinde uygulanan girişimsel bir işlemdir. Bağırsak mukozasının sağlıklı incelenebilmesi için kolonoskopi öncesinde mekanik bağırsak temizliği sağlanmalıdır. Eskiden, sıkı bir katı gıda almaksızın beslenme diyeti ile birlikte bol musluk suyu alımı ile sağlanmaya çalışılan bağırsak temizliği, yeni solüsyonların kullanıma başlanması ile daha kolay ve etkin yapılabilir hale gelmiştir. Literatürde bu solüsyonların; etkinliği, temizlik becerisi, serum elektrolit düzeyi üzerine etkisi ve klinik yan etki profilleri açısından yapılan çalışmalar mevcut olsa da, serum ve bağırsak mukozası üzerinde oksidatif stres ve birlikte pro-inflamasyon etkilerine dair yapılmış bir çalışmaya rastlanmamıştır. Dizayn edilen bu çalışmamızda, kolonoskopi öncesi bağırsak temizliğinde kullanılmakta olan; Polietilen Glikol 3350 (PEG), Monobazik Sodyum Fosfat (NaP) ve Sennozit A-B Kalsiyum preparatlarının serum ve bağırsak mukozası üzerindeki oksidatif stres düzeyi ve pro-inflamatuar sitokin düzeyinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen olguların, solüsyon kullanım öncesi - sonrası venöz kanlarından ve sigmoid kolon mukozasından alınan örneklerde, oksidatif stres belirteçlerinden; Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS) ölçülmüş ve pro-inflamatuar sitokin İnterlökin-6 (IL-6) düzeyleri analiz edilmiş, Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesapla bulunmuştur. Oksidatif stres ile indüklenmiş DNA hasarının kronik dönemde pre-kanseröz etki gösterebilmesi nedeni ile, kalın bağırsak hastalıklarının, başta maligniteler ve iltihabi bağırsak hastalıkları olmak üzere oksidatif stres ile ilişkisinin araştırıldığı makalelerin sayısı son dönemde giderek artmaktayken, bağırsak temizliği için kullanılan solüsyonların oksidatif stres ve inflamasyon açısından güvenilirliğinin araştırılması da önemli hale gelmiştir. Gereç ve Yöntem: Kolonoskopi planlanmış ve çalışmaya dahil edilen 76 olgu rastgele olarak üç gruba ayrılmış ve her grup farklı bir solüsyon kullanılarak bağırsak temizliği işlemine tabi tutulmuştur. Olgulardan, solüsyon kullanım öncesinde ve solüsyon tüketiminden sonra iki kez kübital venöz kan örneği alınmış; ayrıca kolonoskopi esnasında sigmoid kolon mukozasından biyopsi numunesi alınmıştır. Elde edilen serumda; Beyaz Kan Hücre Sayısı (WBC), C-Reaktif Protein(CRP), TAS, TOS, OSI ve IL-6 düzeyi; dokuda ise TAS, TOS, OSI değerleri ölçülmüştür. Ölçümler ELISA ve spektrofotometrik analiz yöntemleriyle gerçekleştirilmiş, veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Önce ve sonra alınan serum numunelerin değişim analizleri "Δ" (delta) olarak ifade edilmiştir. Bulgular: Serumda ölçülen; IL-6 (Δ), TAS (Δ), TOS (Δ) ve OSI (Δ) değerleri arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0. 05). Sigmoid kolon mukozal doku örneklerinde TOS değerleri kıyaslandığında solüsyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuş (p = 0, 043) olsa da alt grup analizlerindeki fark, istatistiksel anlamlılık seviyesine ulaşamamıştır (p > 0, 05). Doku TOS değerleri arasındaki anlamlılığa en yakın fark Sennozit A-B Kalsiyum ve Monobazik Sodyum Fosfat (p=0, 054) arasında Monobazik Sodyum Fosfat lehine olarak değerlendirilmiştir. Hastalardan alınan serum örneklerindeki; CRP, WBC ve IL-6 düzeyleri gibi klasik inflamasyon belirteçleri ile oksidatif stres belirteçleri arasında korelasyon çalışılmış olup herhangi bir korelasyon gözlenmemiştir (p>0. 05). Ayrıca, hastalardan Boston Bağırsak Temizliği Skorlaması (BBPS) ve ASA (Amerikan Anestezi Derneği ) skorlaması hesaplanmış olup, skorlama sonuçları ile oksidatif stres parametrelerine yönelik bir etki veya korelasyon saptanmamıştır (p>0, 05). BBPS skorları; PEG, NaP ve Sennozit A-B Kalsiyum için sırasıyla (ort ± ss) 6. 1±1. 63, 6, 04 ± 1, 39, 6. 17 ±1, 37 olarak bulunmuştur. Sonuç: Elde edilen veriler doğrultusunda, kullanılan üç bağırsak hazırlık solüsyonunun serumdan ölçülen sistemik oksidatif stres düzeyleri veya pro-inflamatuar yanıt üzerine belirgin bir etkisi olmadığı gözlenmiştir. Doku TOS düzeyleri kıyaslandığında, solüsyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olsa da alt grup analizlerindeki fark, istatistiksel anlamlılık seviyesine ulaşamamıştır. Doku TOS düzeyleri arasındaki anlamlılığa en yakın fark NaP ve Sennozit A-B Kalsiyum arasında NaP lehine doku oksidasyonunun daha fazla olması lehine değerlendirilmiştir. Ayrıca, solüsyonlar arası BBPS skorları arasında fark gözlenmemiştir. Sonuç olarak, kısa süreli kullanımda solüsyonların benzer güvenlik profiline sahip olduğu gösterilmiş olmakla birlikte, bağırsak temizliğinde kullanılan solüsyonların biyokimyasal etkilerinin dikkate alınması önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler : Bağırsak Hazırlığı, Kolon Temizliği, Polietilen Glikol, Sodyum Fosfat, Sennozit A-B Kalsiyum, Oksidatif Stres, IL-6
Kolorektal kanserlerde albümin seviyesi ve metastatik lenf nodu oranının prognoza etkisinin araştırılması
AMAÇ: Kolorektal kanser dünyada kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen 3. kanser türüdür. Hastalığın evresi arttıkça 5 yıllık sağkalım beklentisi azalmaktadır. Kötü prognozun öngörülmesi hastaların optimal tedaviyi alabilmesi için klinik öneme sahiptir. Preoperatif kanda bakılan albümin değeri her yerde ulaşılabilir ve ucuz bir yöntemdir. Literatürde albümin değerinin ve opere olan hastalarda metastatik lenf nodu oranının kolorektal kanserlerde prognoza etkisini gösteren çalışmalar mevcut olup, albümin değerinin ve metastatik lenf nodu oranının birlikte değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Amacımız kolorektal kanserlerde albümin seviyesi ile birlikte metastatik lenf nodu oranının mortalite ve sağkalıma etkisinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Kliniğimizde 2012 ile 2024 tarihleri arasında kolorektal adenokarsinom nedeniyle opere olmuş hastalar retrospektif olarak HBYS üzerinden tarandı. Hastaların preop alınan albümin değeri,yaşı ,cinsiyeti, tümörün lokalizasyonu, histolojik tipi, T ve N evreleri,tümörün grade'i,tümör çapı,metastatik lenf nodu sayısı,toplam lenf nodu sayısı,lenfovasküler invazyon,vasküler invazyon,perinöral invazyon,sağkalım ve takip süreleri kaydedildi. Hastanemizdeki albümin normal değeri 3,5-5,5 mg/dl'dir. Uygun prognostik çalışmalarda kullanılan metastatik/toplam lenf nodu oranının 0,12-0,3 değerleri arasında değiştiği görülmektedir. Bizim çalışmamızda metastatik lenf nodunun toplam lenf noduna oranı cut off değeri %10 olarak belirlendi. Bu oranın üstü kötü prognoz ile ilişkilendirildi. Kolorektal adenokanser hastalarında albümin seviyesinin ve metastatik lenf nodu oranının sağkalım,takip süreleri ve mortalite oranları karşılaştırıldı. Albümin<3.5mg/dl - xiv metastatik/toplam LN>%10 değerine göre mortalite oranları karşılaştırıldı. Albümin seviyesine göre ;albümin seviyesi<3.5 mg/dl olan ve ≥3.5 mg/dl olanlar mortalite ve sağkalım açısından değerlendirildi .Metastatik/toplam lenf nodu oranına göre; ≤10 olanlar ve >10 olanlar da mortalite ve sağkalım açısından değerlendirmeye alındı. BULGULAR: Albümin<3.5 mg/dl - metastatik/toplam LN>%10 değerinin mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında anlamlı [Eğri altı alan 0.667 (0.624-0.710)] etkinliği gözlenmiştir. albümin<3.5 mg/dl - metastatik/toplam LN>%10 değerinde mortalite olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılık % 34.3, pozitif kestirim % 96.0, özgüllük % 99.1 negatif kestirim % 70.2 di. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında albümin değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.846 (0.814-0.878)] etkinliği gözlenmiştir. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında albümin 3.5 mg/dl cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.811 (0.775-0.847)] etkinliği gözlenmiştir. Albümin 3.5 mg/dl cut off değerinde mortalite olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılığı % 69.3, pozitif kestirimi % 86.1, özgüllüğü % 92.8, negatif kestirimi % 82.5 idi. Albümin <3.5 mg/dl olan (37.8 ay) grupta öngörülen sağkalım süresi albümin≥3.5 mg/dl olan (139.5 ay) gruptan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Metastatik / toplam lenf nodu sayısı oranı>%10 olan (39.7 ay) grupta öngörülen sağkalım süresi metastatik / toplam lenf nodu sayısı<%10 olan (128.0 ay) gruptan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında metastatik/toplam LN oranının anlamlı [Eğri altı alan 0.730 (0.689-0.771)] etkinliği gözlenmiştir. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında metastatik /toplam LN oranı %10 cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.731 (0.690-0.771)] etkinliği gözlenmiştir. Metastatik/toplam LN oranı %10 cut off değerinde mortalite olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılık % 53.1, pozitif kestirim % 83.1, özgüllük % 93.1 negatif kestirim % 75.6 idi. xv SONUÇ: Kolorektal kanserlerde hastanın yaşı ve kanser evresi arttığında prognozun kötü olduğu bilinmektedir. Çalışmamız da bunu teyit etti. Hipoalbumineminin kolorektal kanser hastalarında prognozu kötü etkilediği ve mortalite oranını arttırdığı çalışmamızda gösterildi. Kolorektal kanser hastalarında albümin seviyesi; normal veya normalden yüksek olması gerekmektedir. Kolorektal kanser hastalarında metastatik lenf nodu oranı artınca prognozun kötü etkilendiği ve mortalitenin yükseldiği çalışmamızda gösterildi. Kolorektal kanser hastalarında hipoalbuminemi ile birlikte metastatik lenf nodu oranı fazlalığı kötü bir prognoz göstergesi olarak kabul edilebilir. ANAHTAR KELİMELER: Kolorektal kanserler,hipoalbuminemi,metastatik lenf nodu,metastatik lenf nodu oranı
Genel cerrahi hastalarında ameliyat sonrası derin ven trombozunun önlenmesinde düşük moleküler ağırlıklı heparin etkinliği
Bir proflaktik ajan olarak, DMAH (Nadroparin Kalsiyum)'nin post operatif DVT 'daki etkinliği ve güvenirliliği kontrol hasta grubu ile karşılaştırılarak değerlendirildi. Çalışmaya katılan 393 hastadan 195'ine günde tek doz 7500 anti Xa Ü Nadroparin Kalsiyum uygulanırken, 198'ine ise herhangi bir mekanik veya farmokolojik proflaksi uygulanmadı. Hastalar post operatif olarak DVT'un klinik bulguları açısından izlendiler ve post operatif 7. günde renkli doppler incelemeye tabi tutuldular. Nadroparin kalsiyum verilen 195 hastadan 5'inde (%2.6), kontrol grubundaki 198 hastadan ise 28'inde (%14.1) DVT gelişti(P< 0.01). Post operatif olarak Nadroparin kalsiyum uygulanan grupta 2 hastada (%1), kontrol grubunda ise 1 hastada (%0.5) yara hematomu gelişti. Bu çalışmanın sonuçları, genel cerrahide risk altındaki hastalarda, günde tek doz olarak uygulanan DMAH (Nadroparin kalsiyum)'ın post operatif DVT'nun önlenmesinde etkin ve güvenilir olduğunu göstermiştir.
Portal hipertansiyon tedavisinde splenorenal şantlar
Portal hipertansiyon (PHT), komplikasyonlar nedeniyle klinik açıdan önemlidir. Komplikasyonların tedavisi öncelikle medikal ve endoskopik girişimlerdir, bunlara yanıt alınamaması halinde cerrahi tedavi hayat kurtarıcıdır. Bu çalışmada 1994 yılından bu yana ÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda PHT'da uygulanan splenorenal şant operasyonlar prospektif olarak incelendi. Olguların % 31 'i acil, % 69'u elektif şartlarda öpere edildiler. Child-Pough sınıflamasına göre % 86 olgu Child A-B grubunda, % 14 olgu Child C grubundaydı. Splenorenal şant operasyonlarının, morbidite, mortalite ile portal hipertansiyon komplikasyonlarını ortadan kaldırması açısından yaran incelendi. Üç olgumuzda (% 18.8) morbidite gelişti. Operatif mortalite iki olguda (% 12.5) gelişti. Kaplan-Meier metoduna göre 1 yıllık hayatta kalım oranı % 87.5, 2 yıllık ve 3 yıllık hayatta kalım oranı % 74 olarak bulundu. Splenorenal santiarın, tekrarlayan veya skleropterapiye rağmen kanayan özofagus varisleri, portal hipertansif gastropati kanamaları ile birlikte derin hipersplenizm ve assit gibi portal hipertansiyonun komplikasyonlarını düzelttiği, diğer tedavi seçeneklerine göre daha konforlu bir yaşam sağladığı sonucuna vardık. Anahtar Kelimeler: Portal hipertansif varis kanaması, distal splenorenal şant, proksimal splenorenal şant, hipersplenizm.
Laparatomi uygulanan künt karın travmalı hastalarda prognostik faktörler ve travma skorlama sistemlerinin prognostik değeri
ÖZETLAPAROTOM UYGULANAN KÜNT KARIN TRAVMALI HASTALARDAPROGNOST K FAKTÖRLER VE TRAVMA SKORLAMA S STEMLER N NPROGNOST K DE ERBu çalı manın amacı, laparotomi uygulanan künt karın travmalı olgularda prognozuetkileyen faktörleri ve travma puanlama sistemlerinin prognostik de erini saptamaktır.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Klini ine 1 Ocak 1998 ile 31Aralık 2005 tarihleri arasında laparotomi uygulanan 151 künt karın travmalı olgu retrospektifolarak incelendi. Tüm hastalar için ya , cinsiyet, vital bulgular, fizik muayene bulguları,laboratuvar de erleri, yaralanan organ ve yaralanma derecesi, travma ekli, travma ileoperasyon arasında geçen süre, komplikasyon geli imi ve kan transfüzyonu ile ilgili bilgilerkaydedildi. Travma ve yaralanma iddet puanı (TY P), APACHE II, Yaralanma iddet puanı(Y P), Düzeltilmi travma puanı (DTP), Travma puanı (TP), CRAMS ve Glasgow komaölçütü için tüm hastaların travma skorları hesaplanarak hasta sonlanımları açısındankar ıla tırıldı.Hastalarımızın ya ortalaması 36,5, kadın/erkek oranı 1/2,6 idi. En sık travma eklitrafik kazaları (% 73,4), en sık yaralanan organ dalaktı (% 36,5). Hastaların 54 (% 34,8)'ündepostoperatif major cerrahi komplikasyon geli ti ve 37 (% 24,5) hasta öldü. Hastasonlanımlarını tahminde Travma ve yaralanma iddet puanı, APACHE II, Yaralanma iddetpuanı, Düzeltilmi travma puanı, Travma puanı, CRAMS ve Glasgow koma ölçütünündo ruluk oranları sırasıyla % 92, % 87, % 80, % 72, % 69, % 68 ve % 66 olarak bulundu.Laparotomi uygulanan künt karın travmalı hastalarda Travma ve yaralanma iddetpuanı ve APACHE II hasta sonlanımını tahminde en iyi sistemler olarak bulunurken 55 üzeriya , 6 üniteden fazla kan tranfüzyonu, travma ile operasyon arasındaki sürenin 12 saattenuzun olması ve postoperatif komplikasyon geli imi ba ımsız prognostik faktörler olaraksaptandı.Anahtar Kelimeler: Künt karın travması, travma puanlama sistemleri, prognostik faktörler.
Hiler kolanjiokarsinomda cerrahi tedavi
karsinomdur. Hiler kolanjiokarsinom tedavisinde yaşam süresini uzatan tek seçenek negatif sınırlı cerrahi (R0) rezeksiyondur. Bu çalışmada 1996 ? 2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda hiler kolanjiokarsinom tanısıyla cerrahi rezeksiyon uygulanan 40 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Olguların yaş ortalaması 54,7±10,2 yıl olup 25'i erkek, 15'i kadın idi. Modifiye Bismuth Corlette sınıflamasına göre 15 olgu Tip 1, 8 olgu Tip 3a, 17 olgu Tip 3b olarak sınıflandırıldı. Burke T evreleme sistemine göre 23 olgu T1, 4 olgu T2, 13 olgu T3 olarak sınıflandırıldı. Yalnızca safra yolu rezeksiyonu 15 olguya, karaciğer rezeksiyonu 25 olguya uygulandı. Karaciğer rezeksiyonu ile birlikte pankreatikoduodenektomi 1, antrektomi 1, kaudat lobektomi 10 olguya uygulandı. Uygulanan hepatektomi tipleri; sağ hepatektomi (5 olgu), sol hepatektomi (6 olgu), genişletilmiş sağ hepatektomi (3 olgu), genişletilmiş sol hepatektomi (1 olgu), genişletilmiş sol hepatektomi ve kaudat lobektomi (1 olgu), sol hepatektomi ve kaudat lobektomi (9 olgu) şeklindeydi. Histopatolojik incelemede; 9 olgu grade 1, 22 olgu grade 2, 9 olgu grade 3 olarak değerlendirildi. Tümörün safra yolu serozasına infiltrasyonu 29 olguda, hiler lenf nodu metastazı (N1) 9 olguda, perinöral invazyon 22 olguda, vasküler invazyon 10 olguda, lenfatik invazyon 7 olguda, karaciğer invazyonu 14 olguda, antrum invazyonu 1 olguda ve pankreas invazyonu 1 olguda görüldü. R0 rezeksiyon 35 olguda sağlandı. TNM evreleme sistemine göre Evre 1a (6 olgu), Evre 1b (12 olgu), Evre 2a (12olgu), Evre 2b (9 olgu) ve Evre 3 (1 olgu) olarak evrelendirildi. Erken dönem postoperatif morbidite ve mortalite oranları %45 ve %17,5 idi. Karaciğer rezeksiyonunda erken dönem morbidite %56, mortalite %20 oranında ve safra yolu rezeksiyonuna göre daha yüksek oranda bulundu. Geç dönemde morbidite ve mortalite, %72 ve %66,6 oranındaydı. Karaciğer rezeksiyonunda lokal ve uzak rekürrens gelişimi daha uzun sürede ve daha düşük oranda görüldü. Olguların yaşam oranları 1.yılda %87, 3.yılda %44, 5.yılda %7 idi.Ortalama (median) yaşam süresi 30 ay olarak hesaplandı. Karaciğer rezeksiyonu uygulanan olgularda median yaşam süresi 42 ay, 5 yıllık yaşam oranı %15 idi ve safra yolu rezeksiyonu uygulananlardan daha uzundu. Yaşam süresi üzerine etkili faktörlerin analizinde rezeksiyon tipi, negatif sınırlı rezeksiyon (R0 rezeksiyon) ve perinöral invazyon istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Karaciğer rezeksiyonunda olgular daha ileri evre olmalarına rağmen uzun dönem yaşam oranları daha yüksek ve rekürrens oranları daha düşüktü. Sonuç olarak; karaciğer rezeksiyonun R0 rezeksiyonu daha yüksek oranlarda sağlaması nedeniyle hiler kolanjiokarsinom tedavisinde standart küratif cerrahi tedavi olarak tanımlanmaktadır.
Cerrahi tedavi uygulanan meme kanserli hastaların erken dönem sonuçları
Deneysel akut pankreatit modelinde n-asetil sistein ile metilprednizolon'un akut pankreatit ve akciğer komplikasyonları üzerine etkisi
metil-prednisolon ve N-asetilsisteinin, pankreatit ve pankreatite bağlı akciğer komplikasyonlarına etkinliğinin kısa dönem ve uzun dönem amilaz, lipaz değerlerine ek olarak kısa dönem ve uzun dönem histopatolojik pankreatit ve akciğer skorları kullanılarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla, ağırlıkları 175 ve 240 arasında değişen 64 wistar albino rat, kendi içerisinde de iki eşit gruba ayrılan 4 eşit gruba bölündü. Grup 1 deki ratlara subkutan serum fizyolojik enjekte edilerek kontrol grubu oluşturuldu. Grup 2 deki ratlara subkutan cerulein enjekte edilerek deneysel pankreatit modeli oluşturuldu. Grup 3 deki ratlara intraperitoneal N-asetilsistein, grup 4 deki ratlara intramuskuler metil-prednisolon, ceruleinle birlikte verilerek iki farklı tedavi grubu oluşturuldu. Gruplardaki ratların ilk yarısına enjeksiyondan 7 saat sonra, ikinci yarısına ise 24 saat sonra dekapitayon uygulandı. İlk 7 saatte elde edilen amilaz, lipaz, histopatolojik pankreatit ve akciğer komplikasyonlarının skorları kısa dönem sonuçlar, 24. saatteki elde edilen bulgular ise uzun dönem sonuçlar olarak kabul edildi. Histopatolojik ise inceleme gruplardan habersiz bir patolog tarafından yapıldı. Pankreas dokusundaki ödem, inflamasyon, vakualizasyon ve nekroz 0-4 arasında değişen skorlama (schönberg) kullanılarak değerlendirildi. Akciğer dokusundaki ödem, hemoraji, enflamasyon ve peribronşit ise 0-3 arasında değişen skorlama kullanarak değerlendirildi. Deneysel pankreatit oluşumunun gösterilmesi için kontrol grubu kısa dönem ve uzun dönem sonuçları ile diğer grupların sonuçları karşılaştırıldı. Ayrıca pankreatit oluşturulan grupların pankreas ve akciğer dokularının preparatları immünohistokimyasal boyalar ile boyandı. Myeloperoksidaz boyası ve IL-8 ile pankreas ve akciğer dokularında ki nötrofi infiltrasyonları gösterildi. Buna ek olarak akciğer skoru ile akciğer dokusunun iNOS boyası ile boyanması arasındaki ilişki araştırıldı. Akut pankreatitte akciğer dokusunun inflamasyon ve ödeme bağlı olarak yaş ağırlığında artış olabileceği düşünülerek yaş akciğer ve kuru akciğer oranı tespit edildi. Kontrol grubunun ( Grup 1) kısa dönem sonuçları, diğer grupların sonuçları (Grup2, 3 ve 4) ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Kontrol grubu ile diğer grupları uzun dönem sonuçları karşılaştırıldığında ise, sadece pankreatit grubu kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı fark göstermekte idi. Kontrol grubu ile akut pankreatit oluşturulan grubların (Grup 2,3 ve 4) akciğer dokuların preparatları karşılaştırıldığında, pankreatit oluşturulan grubların akciğer dokularında belirgin hemoraji, ödem ve peribronşial mononükleer hücre infiltrasyonu görüldü. Buna ek olarak pankretit oluşturulan grupların ( Grup 2,3 ve 4) tüm preparatlarında pankreas ve akciğer dokusundaki Myeloperoxidaz ve IL-8 boyası ile nötrofil infiltrasyonu gösterildi. Akciğer skoru yüksek olan ratlarda akciğer dokusu I iNOS boyası ile yüksek oranda boyandığı tespit edildi. Kuru/yaş ağırlık oranları pankreatitli grupta kontrol grubuna göre yüksek olmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı değildi. Tedavi etkinliğinin gösterilmesi için pankreatit grubu (Grup 2) sonuçları ile tedavi gruplarının ( Grup3 ve 4) sonuçları karşılaştırıldı. Pankreatit grubu (Grup 2) ile tedavi grupları (Grup3 ve 4) kısa dönem sonuçlar açısından karşılaştırıldığında sonuçlardaki düşme istatistiksel olarak anlamlı idi. Ancak pankreatit grubu ile tedavi grupları uzun dönem sonuçlar açısından karşılaştırıldığında, tedavi gruplarının pankreatit skorlarındaki düşme anlamlı iken, akciğer skorları uzun dönemde sadece meti-prednisolon (Grup 4) grubunda anlamlı olarak düşmekte idi. Sonuç: Bu çalışmada, ceruleinin deneysel akut pankreatit modelinde kullanılabilecek uygun bir ajan olduğu; oluşturulan deneysel pankreatit modelinde metilprednisolon ve N-asetilsisteinin pankreatit tedavisinde etkin olduğu, akciğer komplikasyonu üzerinde kısa dönemde N-asetilsistein ve metilprednisolonun etkin olduğu, ancak uzun dönemde sadece metil prednisolonun etkin olduğu gösterilmiştir.
Deneysel kolit modeli üzerine, glutamin, N-Asetil sistein ve intrarektal metotreksat'ın etkilerinin incelenmesi
AmaçBu çalışmada, TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modeli üzerine N -Asetil sistein'in, glutamin'in ve metotreksat'ın etkilerini incelenmesi amaçlandı.Gereç ve yöntemBu amaçla 71 Wistar Albino rat kullanıldı. Kontrol grubuna serum fizyolojik dışında uygulama yapılmadı. Etanol grubuna, intrarektal etanol lavmanı verilerek, etkinliği değerlendirildi. NAC grubuna intraperitoneal NAC enjeksiyonu yapıldı. MTX grubuna intrarektal MTX verildi. GLN-NAC grubu deneklerin içme sularına 1g/kg olacak şekilde glutamin karıştırıldı ve intraperitoneal NAC enjeksiyonu yapıldı. GLN-MTX grubuna da içme sularına glutamin karıştırıldıktan sonra intrarektal MTX verildi. Deneyin başında ve sonunda ratların ağırlıkları kaydedildi. Deneyin sonunda, ratlar sakrifiye edildi. Distal kolon çıkarılarak, çalışmanın içeriğinden haberi olmayan, iki patolog tarafından makroskopik olarak değerlendirildikten sonra histopatolojik değerlendirme için patolojiye gönderildi. Antioksidan etkiyi değerlendirmek amacı ile SOD ve MDA seviyelerini ölçmek için hasarlanmış kolondan örnekler alındı.BulgularAğırlıklardaki değişiklikler karşılaştırıldığında kontrol ve etanol gruplarında değişiklik saptanmazken, kolit oluşturulan tüm gruplarda kilo kaybı saptandı (p<0,05). Tedavi verilen gruplarda kilo kaybının daha az olmasını beklerken, bu sonuçlara ulaşılamadı. MTX verilen grupta kilo kaybı sadece kolit oluşturulan gruptan daha fazla olarak hesaplandı. NAC ve MTX tedavilerine glutamin eklenen gruplarda kilo kaybı daha az olarak hesaplandı. Morfolojik hasar skorları hesaplandığında kontrol ve etanol gruplarında morfolojik hasar saptanmadı. Kolit oluşturulan tüm gruplarda hasar skorları yüksekti(p<0,05). Tedavi verilen gruplarda hasar skorları düşük hesaplandı. En düşük skorlar, GLN verilen gruplarda ölçüldü. Antioksidan etkinlik kıyaslandığında, kolit grubunda SOD ve MDA seviyeleri anlamlı olarak artmışken (p<0,017), tedavi verilen gruplar kontrol grubuna yakınlık göstermekle beraber aralarında istatiksel olarak anlamlı fark mevcuttu. Fakat, glutamin verilen gruplardaki etkinlik, diğer tedavi yöntemlerine kıyasla daha az olarak hesaplandıSonuçSerbest oksijen radikallerinin etkisini önlemek amacıyla verilen GLN'nin ve NAC'nin olumlu etkileri olduğunu, bu iki maddenin berber verilmesiyle morfolojik olarak iyileşmeye daha fazla katkı sağladığını gözlemledik. MTX verilen ratlarda diğer tüm gruplara göre daha fazla kilo kaybı saptanmıştır. MTX'in lavman şeklinde verilmesi her ne kadar inflamatuar parametreler üzerinde olumlu etkisi olduğu görülse de, deneysel kolitin semptomları üzerine olumsuz etkisi olabileceğini düşündürmektedirAnahtar Kelimeler: Deneysel Kolit, Glutamin, Metotreksat, N-Asetil Sistein, trinitrobenzenosülfonik asit-etanol
Erken evre meme kanserli hastalarda sentinel lenf nodu biyopsisinin yeri
Aksiller lenf nodlarının durumu meme kanserindeki en önemli prognostik faktördür. Bu nedenle aksillanın durumunu belirlemek meme kanseri cerrahisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Buna rağmen meme kanseri cerrahisinde morbiditenin de en önemli nedeni aksiler lenf nodu diseksiyonudur. Klinik olarak aksilla negatif erken evre meme kanserli hastaların % 10-30'unda aksillada hastalık yayılımı saptanmakta ve diğer olgularda aksiller diseksiyon gereksiz olarak yapılmaktadır. Bu hastalarda sentinel lenf nodu biyopsisi aksillanın evrelemesinde yaygın olarak kullanılmaktadır.Amaç: Bu çalışmada klinik olarak aksilla negatif erken evre meme kanserli hastalarda sentinel lenf nodu biyopsisinin etkinliği araştırıldı. Bu yöntemin sentinel lenf nodu bulma ve yanlış negatiflik oranları hesaplanarak erken evre meme kanserli hastalarda aksillanın değerlendirilmesinde sentinel lenf nodu biyopsisinin yerinin belirlenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışma, erken evre meme kanseri tanısıyla Mart 2006 ? Mart 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda tedavi edilen 57 hastada yapıldı. Hastalar iki farklı gruba ayrıldı ve Grup I'de 35 hastada mavi boya tekniği, Grup II'de 22 hastada kombine teknik uygulandı. İnvaziv kanser saptanan 46 hastada sentinel lenf nod biyopsisi sonrası aksiller lenf nodu diseksiyonu yapıldı.Bulgular: Grup I'de 2 hastada, Grup II'de 1 hastada olmak üzere toplam 3 hastada sentinel lenf nodu saptanamadı. Sentinel lenf nodu bulma oranı tüm hastalar için yüzde 94,7 olup bu oran Grup I'de yüzde 94,2 , Grup II'de yüzde 95,4 idi. Duyarlılık Grup I'de yüzde 77,7 , Grup II'de yüzde 70 olarak hesaplandı. Yanlış negatiflik oranı Grup I'de yüzde 22,2 , Grup II'de yüzde 30 olup tüm hastalar için yüzde 26,3 idi. Tekniği öğrenme sürecindeki ilk 15 olgu değerlenme dışı bırakıldığında tüm grupta sentinel lenf nodu bulma oranı yüzde 96,8'e yükselirken yanlış negatiflik oranı yüzde 0'a geriledi. Aksiller lenf nodlarında hastalık yayılımına etki eden tümöre ait en önemli özellik lenfovasküler invazyon varlığı bulundu.Sonuçlar: Bu çalışmada erken evre meme kanserli hastalarda aksillanın evrelemesinde sentinel lenf nodu biyopsisinin etkin ve güvenli bir yöntem olduğu belirlendi. Bununla beraber her merkezin yeterli deneyimini kazanıncaya kadar, sentinel lenf nodu biyopsisi ile aksiller lenf nodu diseksiyonunu beraber yapması gerektiği düşünüldü.
2004-2009 Yılları arasında ameliyat edilen adrenal kitlesi olan hastaların retrospektif değerlendirilmesi
2004-2009 Yılları Arasında Ameliyat Edilen Adrenal Kitlesi Olan HastalarınRetrospektif DegerlendirilmesiAmaç: Sürrenal kitleleri benign veya malign, fonksiyonel veya non-fonksiyonelolabilir. Radyolojik görüntüleme yöntemlerinin gelisimi ve yaygın kullanımı sayesindeküratif tedavisi mümkün küçük ve lokalize adrenokortikal malignitelerin tanısıkonabilmektedir. Abdominal ultrasonografinin ve BT'nin kullanımının artması ileadrenal kitlelerin veya bir insidentelomanın tespit edilme sıklıgı da artmıstır. Tespitedilen adrenal kitlelerin % 80'i 2 cm'den küçük, % 94'ü benign ve % 90'ı nonfonksiyoneldir.Adrenal karsinom nadir olup prognozu kötüdür. Adrenal malignensilergenellikle 5 cm'den büyük oldugundan, BT veya MRG ile 5 cm'den büyük kitle tespitedildiginde eksplorasyon uygulanmalıdır.Gereç ve yöntem: 2004-2009 yılları arasında Çukurova Üniversite'si Genel CerrahiA.D'da adrenalde kitle nedeniyle ameliyat edilen 42 hasta retrospektif olarakdegerlendirildi. Hastalar hikaye, fizik muayene, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi,manyetik rezonans görüntüleme ile degerlendirildi ve hastaların serum kortizol, serımepinefrin, serum norepinefrin, serum aldosteron, idrar kortizol, idrar epinefrin, idrarnorepinefrin, idrar VMA ve idrar metanefrin degerlerine bakıldı.Bulgular: Hastaların ortalama yası 43±13 (21-76) idi. Erkek hastaların ortalama yası44, kadın hastaların ortalama yası 42 idi (p<0,669). Histopatolojik inceleme sonucunda12 hastada feokromositoma, 13 hastada adenom, 6 hastada karsinom, 1 hastada adrenalkist, 2 hastada adrenal psödokist, 1 hastada schwannoma, 1 hastada ganglionöroma, 1hastada hematom, 1 hastada mikst tümör ve 1 hastada adrenal kortikal hiperplazibulundu. Transabdominal açık cerrahi veya laparoskopik cerrahi'den biri uygulandı.Feokromositoma, karsinom ve adrenal kortikal hiperplazi tespit edilen hastalardapreoperatif dönemde bakılan serum ve idrar hormon düzeyleri diger patolojilere göredaha yüksek bulundu.Sonuçlar: Klinik, biyokimyasal tetkikler ve radyolojik tetkikler birlikte kullanılarakadrenal kitlelere daha kolay tanı konabilir. Adrenal kitlelerin degerlendirilmesindehastanın semptomları, kitle büyüklügü ve kitlenin fonksiyonel olup olmaması önemlidir.Her hastada mutlaka serum ve idrar hormon düzeyleri degerlendirilmelidir. Benignkitlelere kolaylıkla tanı konur ve ameliyat ile basarılı bir sekilde çıkarılabilir. ErkenEvre karsinom'da küratif rezeksiyon saglanabilir.Benign sürrenal kitlelerin tanıları kolaydır ve cerrahi olarak basarı ile çıkarılabilir.Hormon ölçümleri semptomatik ve asempromatik tüm hastalarda bakılmalıdır. Erkendönemde saptanan malign tümörlerde ek tedavilerle birlikte kür saglanabilir.Anahtar Kelimeler: Adrenal kitle, cerrahi tedavi
Paratiroid adenomlarında cerrahi tedavi
Amaç: Primer hiperparatiroidizm paratiroid bezlerinin aşırı miktarda parathormon salgılaması ve buna bağlı hiperklasemi ile ortaya çıkan klinik tablodur. Geçmişte, daha çok ağır kemik ve böbrek semptomları ile tanı konulan hastaların tersine; günümüzde hastaların büyük bir kısmı asemptomatik dönemde tanı alabilmektedir. Paratiroid adenomu, hiperplazi ve karsinomunun neden olduğu primer hiperparatiroidizmde cerrahi tedavi küratiftir. Bu çalışmada kliniğimizde son 5 yılda primer hiperparatiroidi nedeniyle tanı tedavi ve takipleri yapılan 57 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandıGereç ve Yöntem: Bu çalışma Ocak 2005 ile Aralık 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda primer hiperparatiroidi nedeni ile tedavi edilen 57 hastada yapıldı. Hastaların yaş, cins, şikayetleri, ameliyat öncesi ve sonrası laboratuar bulguları incelendi. Görüntüleme tekniklerinin etkinliği ve ameliyat bulguları, patolojik piyeslerin inceleme sonuçları değerlendirildi. Ameliyat öncesi kemik dansitometresi yapılan hastaların ameliyat sonrası kemik mineral yoğunluğunaki artış değerlendirildi.Bulgular: Hastaların en sık başvuru şikayetleri 27 (% 47,4) hastada kas-iskelet sistemi şikayetleri idi. Ameliyat öncesi bakılan Parathormon ile serum kalsiyum değerlerinde ameliyat sonrası 1. gün ve 1. ay sonunda istatiksel olarak anlamlı düşme mevcut idi. 49 (% 86) hastaya tek taraflı boyun eksplorasyonu, diğer 8 (% 14) hastaya iki taraflı boyun eksplorasyonu yapıldı. Ameliyat bulgusu olarak lezyon 55 (% 96,5) hastada normal anatomik lokalizasyonda iken, 2 (% 3,5) hastada ise ön mediasten yerleşimli idi. Histopatolojik inceleme sonucu 53 (% 93) hastada paratiroid adenomu, 1 (% 1,8) hastada paratiroid hiperplazisi, 2 (% 3,5) hastada paratiroid kanseri, 1 (% 1,8) hastada ise timus dokusu olarak raporlandı. Ameliyat sonrası 15 (% 26,3) hastada görülen hipokalsemi tek ve en sık görülen komplikasyon idi. Ameliyat öncesi ve sonrası kemik dansitometri yapılan hastaların kemik mineral yoğunluğundaki artış istatiksel olarak anlamlı bulundu.Sonuç: Bu çalışmada primer hiperparatiroidizmde ameliyat öncesi görüntüleme yöntemleri rehberliğinde tek taraflı lezyon saptanan hastalarda tek taraflı boyun eksplorasyonun yeterli olduğu kanaatindeyiz.
Semptomatik dev karaciğer hemanjiomlarında cerrahi tedavi
Amaç: Günümüzde görüntüleme yöntemlerindeki gelişme ile birlikte karaciğer hemanjiomu tanısında artış görülmektedir. Fakat tedavi konusunda tartışmalar devam etmektedir. Semptomatik olgularda üzerinde en fazla durulan tedavi seçeneği cerrahidir. Bu çalışmada 1999-2009 yılları arasındaki 10 yıllık dönem içinde ÇÜTF Genel Cerrahi anabilim dalında hepatik hemanjiyom nedeni ile opere edilen 49 olgunun prospektif incelenmesi ve sonuçlarının literatürle karşılaştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Olguların arşiv bilgileri incelenerek demografik bulguları, yaşı, cinsiyeti, şikayeti, yapılan tetkikler, hemanjiom lokalizasyonu, ameliyat endikasyonu, tümör boyutu, yapılan ameliyat, kan transfüzyonu, postoperatif hastanede yatış süresi, komplikasyonlar, patoloji sonuçları ve mortalite değerlendirildi.Bulgular: Olguların 39 (% 79,6)'u kadın,10 (% 20,4)'u erkek olup, ortalama yaş 46,2±8,54 idi.En sık görülen semptom 37 (% 75,5) olguda karın ağrısı, 5 (% 10,2) olguda bası semptomları, asemptomatik olan 7 (% 14,3) olguda malignite şüphesi saptandı.Olguların 25 (% 51)'inde hemanjiyomlar sağ lob, 18 (% 36,7)'inde sol ve 6 (% 12,2)'sında her iki lobda yerleşmiş bulundu.Olguların 47 (% 96)'sinde hemanjiom çapı 5 cm veya daha büyük, 2 (% 4)'sinde 5 cm'den daha küçük olarak saptandı.Cerrahi girişim olarak, 28 (% 57,1) olguda enükleasyon, 21 (% 42,9) olguda anatomik karaciğer rezeksiyonu uygulandıEnükleasyon grubunda ortalama operasyon süresi rezeksiyon grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda kısalmış olduğu görüldü (p < 0,05). Transfüzyon ihtiyacı enükleasyon grubunda belirgin olarak azalmasına karşılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p > 0,05). Hastanede yatış süresi ise enükleasyon grubunda belirgin olarak kısa saptandı (p < 0,05).Karaciğer rezeksiyonu yapılan olguların 8 (% 38,1)'inde komplikasyon gelişti. Enükleasyon yapılan olgularda komplikasyon gelişmedi (p < 0,05). En sık komplikasyon atelektazi ve plevral effüzyon olup, 5 (% 10,5) olguda mevcut idi. Komplikasyon gelişen diğer 3 olgunun birinde koleksiyon, 1'inde pnömoni, diğerinde ise pulmoner emboli görüldü.49 olgudan 3 (% 6)'ünde mortalite görüldü. Bu olguların 1'i pulmoner emboli, diğer 2 olgu postoperatif intraabdominal kanama sonucu kaybedildi.Patolojik olarak; 47 (% 96) olguda kavernöz formasyon, 2 (% 4) olguda ise kapiller formasyon tespit edildi.Sonuç: Bugüne kadarki bilgiler ışığında daha çok sayıda teşhis edilmeye başlanan karaciğer hemanjiomlarının ayırıcı tanılarının konulması, uygulanacak tedavi yönteminin özel endikasyonlarına sahip ol¬mayan olguların 3 - 6 aylık aralıklarla izlenmesinin daha faydalı olabileceği bizim de katıldığımız ve daha fazla taraftar bulan görüş olarak belirmektedir.Anahtar sözcükler: Karaciğer hemanjiomu, enükleasyon, rezeksiyon, kan transfüzyonu, komplikasyon.
Meme kanserinde prame (Preferentıally expressed antıgen of melanoma) ekspresyonunun prognostik önemi
Amaç: Prospektif çalışmamız Eylül 2009-Mayıs 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Onkoloji Bilimdalı ve Patoloji Anabilim Dalı'nın ortak çalışmaları ile gerçekleştirildi. Çalışmada 54 meme kanserli ve 37 benign meme lezyonlu hasta yer aldı.Gereç ve Yöntem: Meme kanserli hastalardan alınan kanserli taze dokularda Preferentially Expressed Antigen of Melanoma (PRAME) ekspresyonu ters transkriptaz/polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) yöntemiyle çalışıldı. Aynı kanserli örneklerin parafin bloklarında PRAME ekspresyonu İmmünohistokimyasal (İHK) yöntemle belirlendi. Benign meme lezyonlu 37 olguya ait örneklerde İHK yöntemle PRAME'in boyanma paternine bakılırken bunlardan 20 örnekte ve 10 normal meme dokusunda RT-PCR yöntemiyle PRAME ekspresyonu incelendi. İHK ve RT-PCR ile değerlendirilen PRAME ekspresyonu; yaş, menopoz durumu, histolojik tipi, evre, tümör çapı, tümör grade'i, lenfovasküler invazyon (LVİ) durumu, östrojen reseptör (ER)/progesteron reseptör (PR) durumu, cerb-B2 reseptör durumu, aksiler lenf nodu tutulumu gibi bilinen prognostik parametrelerle kıyaslandı.Bulgular: RT-PCR ile PRAME ekspresyonu meme kanserinde % 50, iyi huylu meme lezyonlarında % 25 oranında saptandı ve normal meme dokusunda PRAME ekspresyonu saptanmadı. İHK yöntemle PRAME ekspresyonu invaziv meme kanserinde % 29,6 (+) boyanma, % 31,5 (++) boyanma, % 3,7 (+++) boyanma saptanırken olguların % 35'inde PRAME saptanmadı. İn-situ komponentte ise % 20,4 (+) boyanma, % 25,9 (++) boyanma saptandı ve olguların % 54'ünde PRAME saptanmadı. Benign meme lezyonlarında % 8 (+) boyanma, % 51,3 (++) boyanma, % 27,7 (+++) boyanma saptandı ve olguların % 13'ünde ekspresyon saptanmadı. PRAME ekspresyonu için RT-PCR sonuçları ile İHK sonuçları ilişkili bulundu.Sonuç: Sonuç olarak meme kanserinde PRAME gen ekspresyonu yüksek grade ve ER yokluğu gibi kötü prognostik parametrelerle ilişkili bulundu. Olguların uzun süreli takipleri olmadığı için hastalıksız ve toplam sağkalım gibi yaşam parametreleri ile ilişkiyi bilmemekteyiz. Bu çalışmada elde edilen veriler, şimdilik sınırlı olmakla birlikte, PRAME ekspresyonunun kötü risk parametreleri ile ilişkili olmasından dolayı kötü risk belirleyicisi olduğunu telkin etmektedir. PRAME ekspresyonunun saptanmasında gerek taze dokuda RT-PCR gerekse parafinli dokuda İHK yöntemin kullanılabileceği ve bu nedenle uzun süredir takibi yapılan olgulardan PRAME ekspresyonunun saptanması ile diğer prognostik parametrelerle ve bazı tedavilerle ilişki bulunursa prediktif rolunun ortaya çıkarılabileceği kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: meme kanseri, PRAME, prognostik faktörler
`Open abdomen' Yönetiminde erken dönem cerrahi alternatiflerin karşılaştırılması: Randomize prospektif çalışma
Amaç: Abdominal Kompartman Sendromu (AKS); sınırlı bir anatomik alana sahip abdomende basıncın akut ve patolojik artışı ile karakterize olup, tedavi edilmediği takdirde yüksek oranda mortaliteyle sonuçlananan klinik bir durumdur. İntraabdominal basıncın progresif yükselmesi sonucu ortaya çıkan bu sendromun etkileri sistemik olarak ortaya çıkar. AKS'nin tedavisi, artmış karın içi basıncın düşürülmesidir. Dekompresif laparotomi kararını vermede en önemli kriter hastanın klinik tablosudur. Grade 3 ve 4 hastalarda dekompresif laparatomiyi takiben postoperatif karın içi basıncın tekrar yükselmesini engellemek için karın kapatılmaz, açık abdomen uygulanır. Bu çalışmada dekompresif laparotomi uygulanmış evre 3 ve 4 AKS'li hastalara geçici karın kapatılmasında kullanılan Vacuum-assisted closure (VAC) ve Bogota bag yöntemlerinin randomize prospektif değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya şubat 2007 ile eylül 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Yoğun Bakımı'na travma, geçirilmiş cerrahi sonrası ya da medikal takiplerinin izlemi sırasında AKS gelişmiş ve tedavilerinin bir parçası olarak dekompresif laparotomi uygulanmış 40 hasta dahil edildi. Hastalar ardışık randomizasyon yöntemi ile VAC ve Bag olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Geçici karın kapama yöntemleri olan bu yöntemlerin sonuçları gruplar arasında randomize prospektif olarak klinik, laboratuvar, morbidite ve mortalite yönünden karşılaştırılarak değerlendirildi.Bulgular: Her iki gruptaki hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, yandaş hastalıkları gibi demografik özellikleri arasında anlamlı fark yoktu. AKS gelişen hastalarda etiyolojik faktörler arasında en sık neden 12 hastada (% 30) görülen gastrointestinal sistem perforasyonu idi. İnsizyon eninin ölçümlerinde VAC grubunda daha anlamlı bir azalma vardı. Hastanın primer fasya kapatılması için uygun hale gelmesi için geçen zaman VAC grubunda 16,9 gün iken, Bogota bag'li grupta 20,5 gün idi. Postoperatif dönemde alınan kan gazlarına ait parametrelerde; VAC grubunda elde edilen SPO2, PO2, PCO2, pH değerlerinde Bogota bag grubuna göre olumlu yönde anlamlı iyileşme mevcut idi. BUN ve Cre değerlerinin VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşerek normale yaklaştığı ve renal fonksiyonların düzeldiği saptandı. İntraabdominal basıncı düşürme değerlendirildiğinde; her iki grupta 1, 4 ve 7. günlerde benzer oranlarda düşme saptanırken, postoperatif 14. günde VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşme saptandı. Mortalite gelişen hasta sayısı 12 (% 30) iken, 5 (% 12,5) hasta VAC grubuna, 7 (% 17,5) hasta Bogota bag grubuna aitti.Sonuç: Bulgulara dayanarak geçici karın kapama yöntemi olarak VAC uygulamasının daha uygun olduğu kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: AKS, intraabdominal hipertansiyon, Vacuum assisted closure, Bogota bag, randomize klinik çalışma
Sekonder peritonit prognozunda prokalsitonin, CRP ve tiroid hormonlarının yeri
Amaç: Prokalsitonin 116 aminoasitlik bir glikopeptit olup kalsitonin hormonunun prekürsörüdür. Son yıllarda prokalsitonin bakteriyel enfeksiyonlara spesifik, viral ve sistemik enflamatuar cevap sendromundan etkilenmeyen yeni bir enfeksiyon göstergesi olma özelliği ile dikkat çekmektedir. Tiroid hormon seviyelerinin sepsis ve ağır bakteriyel enfeksiyonlarda belirgin şekilde düşmesi hastalığın prognozu hakkında fikir vericidir. Biz bu çalışmamızda sekonder peritonit tanı ve prognozunda prokalsitonin, CRP ve tiroid hormonlarının yerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2008-Ocak 2010 tarihleri arasında, Çukurova üniversitesi tıp fakültesi genel cerrahi ana bilim dalında sekonder peritonit nedeniyle opere olan 84 hasta üzerinde yapılan prospektif bir çalışmadır. Hastaların preoperatif, postoperatif 1-3-5-7-14 günlerinde CRP, prokalsitonin ve tiroid hormon seviyeleri incelenmiştir. Veriler SPSS 15.0 programında analiz edilmiştir.Bulgular: Çalışmaya aldığımız hastaların postop dönemde komplikasyon gelişen ve gelişmeyen hastaların CRP, PKT ve tiroid hormon değerlerinin karşılaştırıldığı peptik ülser perforasyonlu hastaların preop PKT (p=0,043), postop 3. gün T4 (p=0,003), postop 3. gün PKT (p=0,019), postop 5. gün T4 (p=0,031), postop 5. gün PKT (p=0,031), postop 7.gün PKT(p=0,013), ince barsak perforasyonlu hastaların postop 1. gün T3 (p=0,025), postop 1. gün TSH (p=0,031), postop 7. gün T4 (p=0,027), postop 14. gün T3 (p=0,028), postop 14. gün PKT (p=0,050), kolon perforasyonlu hastaların postop 1. gün TSH (p=0,035), postop 5. gün PKT (p=0,015), postop 7. gün T3 (p=0,009) değerleri komplikasyon gelişen ve komplikasyon gelişmeyen hastalar arasında istatiksel olarak anlamlıdır.Çalışmaya aldığımız taburcu ve eksitus olan hastaların CRP, PKT ve tiroid hormon değerlerinin karşılaştırıldığı tabloda da görüldüğü gibi peptik ülser perforasyonlu hastaların postop 3. gün T4 (p=0,002), postop 3. gün PKT (p=0,010), postop 5. gün T4 (p=0,039), postop 7. gün T4 (p=0,019), ince barsak perforasyonlu hastaların preop T3 (p=0,042), postop 1. gün T3 (p=0,026), postop 3. gün T4 (p=0,012), postop 3. gün CRP (p=0,036), postop 7. gün T4 (p=0,023), kolon perforasyonlu hastaların postop 1. gün TSH (p=0,020), postop 3. gün TSH (p=0,006) değerleri taburcu ve eksitus olan hastalar arasında istatiksel olarak anlamlıdır.Sonuç: Prokalsitonin enflamatuar yanıttan etkilenmemesi ve enfeksiyona daha hızlı cevap vermesi ile mevcut enfeksiyon parametrelerinden üstün olduğu söylenebilir. Sekonder peritonin tablosu ne kadar ağırsa tiroid hormon seviyelerinin o derecede düşmesi hastalığı prognozu açısından önemli bir parametre olacağı kanaatindeyiz.Anahtar sözcükler: Tiroid hormonları, CRP, Prokalsitonin, Sekonder peritonit
Kolon kanserinde interferon epsilon (IFN-ε) ekspresyon seviyelerinin belirlenmesi ve klinopatolojik özelliklerle ilişkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kolorektal kanser tanısı almış hastalarda İnterferon Epsilon (IFN-ε) düzeylerinin tümörlü ve normal dokular ile ameliyat öncesi ve sonrası serum örneklerinde karşılaştırılarak, IFN-ε'nin kolorektal kanser patogenezindeki olası antitümöral etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesinde kolorektal kanser tanısı alan ve kemoterapi veya radyoterapi almamış 50 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Preoperatif ve postoperatif 30. günlerde alınan serum örneklerinde IFN-ε düzeyleri Enzim Bağlantılı İmmünosorbent Analiz (ELISA) yöntemiyle belirlenmiştir. Aynı hastalardan alınan tümörlü ve sağlam kolon dokularında IFN-ε gen ekspresyonu Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu (Real-Time PCR) ile değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 23 programı ile analiz edilmiş, parametrik veriler için bağımsız örneklem T-Testi, parametrik olmayan veriler için ise Wilcoxon ve Mann-Whitney U testleri uygulanmıştır. Bulgular: Ameliyat öncesi periferik kan IFN-ε düzeyleri, ameliyat sonrası değerlere kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tümörlü ve normal doku IFN-ε seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamış olsa da normal dokularda IFN-ε ekspresyonunun tümörlü dokulardan daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Çalışma sonuçları, IFN-ε'nin kolorektal kanser gelişiminde koruyucu veya antitümöral bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular, İnterferon Epsilon'un kolorektal kanserlerde prognostik bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini desteklemekte olup, bu konuda daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnterferon Epsilon, Kolorektal Kanser, ELISA, Real-Time PCR, Tip I İnterferon, Antitümöral Etki
Tiroid kanserleri ile e-kaderin ß-katenin arasındaki ilişki ve e-kaderin ß-katenin düzeyi ile metastaz ilişkisi
Amaç: Tiroid kanserleri tüm kanser olgularının yaklaşık %1 kadarını oluşturmasına karşın endokrin sistemde en fazla görülen kanserdir. Çalışmamızda 100 tiroid kanseri olgusu değerlendirildi. Bunlardan 33'ü papiller kanser, 42'i papiller kanser foliküler varyant, 20'i foliküler karsinom, 5'i az diferansiye tümörlü hastalardı. Foliküler kanserli olan hastaları minimal invaziv ve yaygın invaziv olarak ayrıldı. Foliküler kanserlerden 12 minimal invaziv, 8 hasta yaygın invazivdi. Tüm olgular PCR ve immünohistokimyasal metodlar kullanılarak incelendi. PCR da ß-katenin mutasyonu olup olmadığı araştırıldı.Materyal ve Metod: İmmünuhistokimyasal incelemede tüm preparatlar E kadherin ve ?? -katenin boyaları ile boyandı. Az diferansiye tümörler incelenirken aynı preparatın iyi diferansiye alanların da güçlü boyanma gözlenirken, kötü diferansiye alanlarda hiç boyanma gözlemlenmemiştir.Bulgular: ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu tüm olguların 44 (% 44,0) tanesinde pozitif bulunmuştur. Kanser çeşidi ile PCR'da bulunan mutasyonu arsında bir korelasyon saptanmamıştır. Boyun diseksiyonu yapılmış olan hastaların 4 (% 40,0)'nüde ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu pozitif olup, yapılmayan hastaların 40 (% 44,4)'ında pozitiftir. Bunlar arasında anlamlı bir fark tespit edilememiştirİyi diferansiye tümörlerden kötü diferansiye tümörlere doğru gidildikçe E-kaderin ekspresyonunun azaldığı gözlenmiştir. E-kaderin ve ß-katenin kompleksinde gelişen dengesizlik iyi diferansiye tümörlerin az diferansiye tümörlere dönüşümünde rol oynamakta ve aynı zamanda bölgesel lenf nodu metastazı gelişimine katkıda bulunmaktadır.(p=0,0001)Sonuç: E-kaderin/ ß katenin kompleksini spesifik olarak hedefleyen antikanser ajanlar geliştirilmektedir ve bu ajanlar az diferansiye tiroid kanseri tedavisi için de araştırılmalıdır. Böylelikle ölümcül malignitesi olan hastalar için bir tedavi umudu olabilir.Anahtar Kelimeler: E-kaderin, ß katenin, Tiroid Kanseri, CTNNB1 gen mutasyonu
Cerrahi girişim uygulanan pankreas ve periampüller kitlelerde deneyimlerimiz
Olgu ve Yöntem: Çalışmamızda, 2001-2011 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında, pankreas ve periampuller bölgede kitle nedeniyle radikal amaçlı operasyon yapılan 79 hastanın retrospektif değerlendirilmesi yapılmıştır.Bulgular: Yetmişdokuz olgumuzun 38'i erkek (% 48,1) 41'i kadın (% 51,9) idi. Erkek olguların yaş ortalaması 57, kadın olguların yaş ortalaması 56 olarak bulundu.Olguların içinde kliniğimize en sık başvuru nedeni (% 74,6) karın ağrısı idi. Bunu sarılık ile 31 olgu (% 39,2) takip ediyordu.Ameliyat öncesi hastalar radyolojik olarak ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirildi. Abdominal Ultrasonografi yapılan olguların 32' sinde (% 40,5) safra kesesi hidropik, koledok ve intrahepatik safra yollarında genişleme bulguları, 20 olguda (% 25,3) pankreasta kitle saptandı. Pankreasta kitle olan hastalarımızın 39' unda (% 90,6) bilgisayarlı tomografi ile kitle gösterildi. Manyetik rezonans görüntüleme yapılan 18 olgunun 16' sında (% 88,8) pankreas veya periampuller bölgede lezyon saptandı.59 olguya (% 74.7) pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi, 11 olguya (% 14) subtotal pankreatektomi splenektomi, 9 olguya (% 11,3) distal pankreatektomi splenektomi yapıldı.Ortalama ameliyat süresi 240 dakika (60?360 dakika arasında) olarak bulundu.Ameliyat sırasında ortalama 2.8 ünite (0?8 ünite) kan transfüzyonu yapıldı.Peroperatif dört olguda (% 5,1) vasküler yaralanma oldu. Bu olgulara primer vasküler onarım yapıldı.Pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi yapılan hastalarda postoperatif komplikasyon olarak 4 olguda safra fistülü (% 6,7), 4 olguda pankreatikojejenostomi kaçağına bağlı pankreas fistülü (% 6,7) gelişti. Gelişen fistüller tüm olgularda medikal tedavi ile kendiliğinden kapandı. İki olguda (% 5,8) erken dönem ileus gelişti. Medikal tedavi ile düzeldi. Yirmi olguda (% 25,3) yara yeri enfeksiyonu ortaya çıktı. Pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi yapılan hastalardan 4'ünde (% 5,2) gastrik atoni gelişti. Kontrastlı pasaj grafisinde belirgin bir obstrüksiyon saptanmadı. Medikal tedavi ile düzeldi.Çalışmamızda 79 pankreas ve periampuller kanserli olgumuz çeşitli yönleri ile incelenmiş ve literatür desteği altında irdelenmeye çalışılmıştır.Sonuç: Genel durumu cerrahi için uygun olan hastalara en az invaziv ve en etkili radyolojik yöntemleri tanı ve evrelemede yeterli düzeyde kullanıp rezektabl olarak görülen hastalara düşük mortalite ve morbidite ile rezeksiyon yapılabileceği düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, Periampuller tümör, Pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi
Dev primer karaciğer tümörlerinde hepatektomi sonuçlarımız
Primer karaciğer tümörleri özellikle doğu coğrafyasında en sık rastlanan tümörlerdendir. Bu nedenle farklı tedavi modeliteleri üzerinde sıklıkla durulmaktadır. Çalışmamızda 1997?2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda hepatektomi yapılan dev primer karaciğer tümörlü hastaların retrospektif klinik analizi yapılmıştır.Bu çalışmada tedavi edilen 68 olgunun demografik bilgileri, tümör histolojik tipi, tümörün boyutu ve yerleşim yeri, peroperatif laboratuvar ve radyolojik tetkikleri, kullanılan preoperatif yardımcı yöntemler, yapılan hepatektomi teknikleri, peroperatif kan transfüzyonu, operasyon süresi, postoperatif yatış süresi, postoperatif mortalite ve morbidite, nüks oranları ve yaşam süreleri incelendi.Olguların 45 (%66,2)'i erkek 23 (%33,8)'ü kadındı. Ortalama yaş 50,2 (15-80) idi. Olguların histopatolojik inceleme sonrası 46 (% 67,8)'sı hepatoselüler karsinom, 7 (% 10,3)'si mezenkimal tümörler, 6 (% 8,8)'sı kolanjioselüler karsinom, 6 (% 8,8)'sı nöroendokrin tümör, 2 (% 2,9)'si kist adenokarsinomu iken, 1 olgu (% 1,5) non-Hodkign lenfoma olarak bulundu. Hepatektomi yapılan 68 olgunun 31'inde kronik karaciğer hastalığı saptanmış olup bu olguların tümü hepatoselüler karsinomdu.Tümörün karaciğer içindeki yerleşimi, tümör boyutları, hastanın genel durumuna göre olgulara farklı cerrahi teknikler uygulandı. Tümörün lokalizasyonuna göre olguların 38 (% 55,9)'ine sağ hepatektomi, 7 (% 10,3)'sine genişletilmiş sağ hepatektomi, 18 (% 26,5)'ine sol hepatektomi, 2 (% 2,9)'sine sol lateral segmentektomi, 2 (% 2,9)'sine kaudat lobektomi, 1 (% 1,5)'ine sol hepatektomi ve kaudat lobektomi yapıldı.Operasyon süresi ortalama 158,3 (s.s±46,4) dakikaydı. Operasyonda kullanılan transfüzyonu ise ortalama 3,2 (s.s±3,1) üniteydi. Olguların postoperatif yatış süreleri ortalama 14,4(s.s±9,3) gündü.Olguların 26 (% 38,2)'sında komplikasyon gelişti.Olguların takiplerinde 21 (% 30,9)'inde lokal, intrahepatik ve uzak metastaz gelişirken, 47 (% 69,1)'sinde nüks saptanmadı. 1.yıl sonunda % 78,26 (45)'sı, 3. yıl sonunda % 58,93 (34)'ü 5. yıl sonunda % 46,22 (26)'si 10 yıl sonunda % 7,01 (4)'i yaşamakta idi.Bütün bu bulgular ve incelenen literatür bilgileri sonucunda klinik deneyim, preoperatif değerlendirme, radyolojik olanaklar ve teknolojik destek arttıkça major hepatik rezeksiyonların azalan morbidite ve mortalite oranları ile yapılabileceği kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Karaciğer, Primer, Hepatoselüler karsinom, Hepatektomi, Komplikasyon
Tiroid folliküler neoplazi şüphesiyle operasyona alınan hastalarda preoperatif tanısal parametrelerle postoperatif sonuçların karşılaştırılması
Tiroid bezi hastalıklarının değerlendirmesinde İİAB çok önemli bir yere sahiptir. Folliküler neoplazi şüphesi, tiroid İİAB'sinin gri zonudur. İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan lezyonlar; folliküler adenom, adenomatöz hiperplazi, folliküler karsinom veya papiller karsinom folliküler varyantı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastalarda preoperatif değerlendirme ile malign hastalık öngörüsünde yardımcı olabilecek parametrelerin değerlendirilmesidirÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda folliküler neoplazi şüphesi ile tiroidektomi uygulanan 152 hasta çalışmaya alındı. Hastalar demografik özellikleri, serum TSH düzeyleri, ultrasonografik olarak nodül sayısı, çapı, nodül sınır düzeni, intranodüler kalsifikasyon ve vaskularizasyon özellikleri, nodül etrafı periferik halo varlığı ile malignite görülme arasındaki ilişki açısından değerlendirildiHastaların 127'si kadın, 25'i erkekti. Yaş ortalaması 48,14 idi. Malign hastalık 28 hastada saptandı (%18,4). Nodül sınırının düzensiz olması, intranodüler kalsifikasyon ya da vaskülarizasyon artışı ve nodül etrafı periferik halo olmaması malign lezyonlar için anlamlı derecede yüksek oranda bulunmuştur.Tiroid İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastaların yaklaşık % 20'sinde malign hastalık saptanmaktadır. Geriye kalan %80 hasta ise benign hastalık nedeni ile opere edilmektedir. Frozen inceleme kapsül invazyonunu değerlendiremediği için bu lezyonların ayırıcı tanısında yetersiz kalmaktadır. Malign hastalık öngörüsünde, kanıt değeri yüksek yardımcı tanı yöntemlerinin tespiti operasyon planı hatta operasyon endikasyonlarını değiştirebilir. Bu çalışmanın sonucunda, nodül sınırının düzensiz olması, nodülde kalsifikasyon varlığı, intranodüler vaskülarizasyonunun artması, periferik halo yokluğunda malign hastalık olasılığının arttığı tespit edilmiştir. Daha geniş çalışmalarla elde edilecek veriler ışığında oluşturulacak risk indeksi, folliküler neoplazi şüphesi olan tiroid nodüllerinin cerrahi yönetiminde fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Folliküler neoplazi şüphesi, Tiroid İİAB
Lokal ileri evre meme kanserli hastalarda, neoadjuvan kemoterapinin VEGF ve KI-67 değişimine etkisi
Neoadjuvan kemoterapi, lokal ileri evre meme kanserli hastaların tedavisinde günümüzde kullanılan bir yöntemdir. Neoadjuvan kemoterapi ile primer operable meme kanserlerinde meme koruyucu cerrahi şansı artmakta, inoperable ve inflamatuvar meme kanserlerinde ise operabiliteyi sağlayıp sağkalımı uzatmaktadır. Neoadjuvan kemoterapi uygulaması esnasında verilen sitotoksik ajanların etkisiyle neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrasında değerlendirilen bazı parametrelerde değişimler olmaktadır. Amaç: Bu çalışmada lokal ileri evre meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapi etkisiyle tümör çapı, tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü, Ki-67 ve Cerb-B2 düzeylerinde değişim olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ve Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı?nda 2008 ve 2013 yılları arasında lokal ileri evre meme kanseri (Evre III-A, evre III-B, evre III-C) nedeniyle tedavi gören, çalışmaya başlamadan önceki hastaların da çalışmaya dahil edildiği 69 hastanın verileri prospektif olarak araştırılmıştır. Tümör çapı, tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeyleri neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrası dönemde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Neoadjuvan kemoterapi öncesi dönemde tümörlü dokuda değerlendirilen vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeyleri ile; neoadjuvan kemoterapi sonrası dönemde değerlendirilen tümör çapı, vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada lokal ileri evre meme kanserli hastalara uygulanan neoadjuvan kemoterapinin etkisiyle tümör çapı, vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 gibi parametrelerde istatistiksel olarak değişim olabileceği saptanmıştır. Tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör düzeyindeki anlamlı değişim, tümörün anjiyogenezisinin ve bu yolla metastaz yapabilme yeteneğinin neoadjuvan kemoterapi etkisiyle azalabileceği sonucunu düşündürmektedir. Tümörlü dokuda çalışılan Ki-67 proliferasyon indeksi düzeylerindeki anlamlı değişim; malign hücre proliferasyonunun neoadjuvan kemoterapi etkisiyle azaldığını gösterebilir. Değerlendirilen vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeylerindeki değişikliklerin kliniğe olan yansımaları için, uzun dönem sonuçlarının değerlendirildiği randomize klinik çalışmalara ihtiyaç vardır Anahtar sözcükler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, tümör çapı, VEGF, Ki-67, ER, PR, Cerb-B2.
Meme kanserinde SIRT1 ilişkili mirna'ların araştırılması
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen malignitelerden biri olup yine kadınlarda kansere bağlı ölümlerde de en sık nedenlerden biridir. Bu hastalığın tedavisinde son yıllarda yeni yaklaşımlar ve yöntemler geliştirilmesine rağmen, hastalığın insidansındaki sürekli artıştan dolayı, meme kanseri halen çok önemli bir sağlık problemidir. Meme kanseri, etyolojisinde birçok etkenin rol adığı multifaktöryel bir hastalıktır. Etyolojide genetik faktörler ve aile öyküsü çok önemli bir yer tutmaktadır. SIRT1, meme kanseri ile ilişkili olduğu düşünülen ve regülasyonunun meme kanserinin tedavisinde bir yol olabileceğine inanılan bir enzim ailesidir. SIRT1'in regülasyonu bazı molekülleri direkt uygulanması ile veya SIRT1 ile ilişkili olan mikro RNA'ların kullanılması ile olabilir. Mikro RNA'lardan miRNA-9, miRNA-34a ve miRNA-132 meme kanserine etkisi olduğu düşünülen SIRT1 ilişkili mikro RNA'lardandır. Literatürdeki kısıtlı çalışmalarda bu mikro RNA'ların meme kanseri dokularında, normal dokulara göre daha düşük oranda bulunduğunu bildirmiştir. Bu çalışmada etik kurul onayı ile 66 hastadan alınan 132 dokuda, bu üç mikro RNA'nın düzeylerini araştırdı. Her üç RNA için de, normal ve kanser dokuları arasında anlamlı bir düzey farkı saptanmadı. SIRT1 ve ilişkili mikro RNA'lar ile ilgili literatürdeki çelişkili sonuçlar göz önüne alındığında bu konuda ek çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir.
Akut apandisit tanısı veya şüphesi olan vakalarda alvarado skorlamasının görüntüleme yöntemleri ve CRP, prokalsitonin değerleriyle desteklenmesi
ÖZET Akut Apandisit Tanısı Veya Şüphesi Olan Vakalarda Alvarado Skorlamasının Görüntüleme Yöntemleri ve Crp, Prokalsitonin Değerleriyle Desteklenmesi Akut apandisit tüm yaş gruplarında en sık görülen akut karın nedenidir. Akut apandisit şüphesi olan hastalarda amaç negatif apendektomiyi ve buna bağlı komplikasyonları azaltmaktır. Alvarado Skoru 1986 yılında tanımlanmış bir skorlama sistemidir. Hastanın semptomları, fizik muayene bulguları ve laboratuar değerlerinden oluşur. Bu çalışmanın amacı, Alvarado Skorunun akut apandisit tanısı koymadaki değerine diğer tanısal yöntemlerin etkisini saptamaktır. Çalışmaya Mayıs 2012 ile Mayıs 2013 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Acil Servisi ve Genel Cerrahi polikliniğine başvuran, akut apandisit şüphesi olan 133 hasta dahil edildi. Hastaların seçimi konusunda herhangi bir kısıtlama getirilmedi. Hastaların tedavisinin planlaması çalışmadan bağımsız olarak hastayı izleyen hekim tarafından yapıldı. Yüz otuz üç hastanın 20'si (%15) gözlem sonrası taburcu edildi. Yüz on üç hasta (%85) ameliyat edildi. Doksan dört hastaya (%83,2) histopatolojik olarak apandisit tanısı kondu. On dokuz hastada (%16,8) apendiks normal idi. Tüm hastalardan rutin laboratuar tetkikleriyle birlikte serum CRP ve PCT değerleri istendi. Tüm hastalara başvuru anında karın USG yaptırıldı. Klinik olarak şüpheli ve ayırıcı tanı gerektiren hastalara oral ve IV kontrastlı BT çekildi. Tüm bu sonuçların Alvarado skorunun tanı koymadaki etkinliğini arttırıp arttırmadığı araştırıldı. Bu çalışmada Alvarado skorunun duyarlılığı %85, özgüllüğü ise %46 olarak bulundu. CRP ve PCT'nin Alvarado skoruyla beraber kullanılması durumunda skorlamanın tanı koymadaki başarısını arttırdığı ancak BT ve USG'nin aynı etkiyi Alvarado skorlaması üzerinde gösteremediği saptandı. Bu sonuç özellikle radyologların klinik deneyimlerinin farklı olması ile açıklandı. Sonuç olarak hiçbir ek tanısal yöntemin tek başına akut apandisit tanısını koyamayacağını düşünüyoruz. Bununla birlikte Alvarado Skoru düşük olan vakalarda ek tanısal yöntemlerin kullanılmasının klinisyene yol gösterici bir araç olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Akut apandisit, Alvarado Skoru, CRP, PCT, BT, USG
Küratif rezeksiyon yapılan kolorektal kanserlerde lenf nodu oranının prognostik önemi
ÖZET Küratif Rezeksiyon Yapılan Kolorektal Kanserlerde Lenf nodu Oranının Prognostik Önemi Amaç: Bu çalışmanın retrospektif amacı küratif rezeksiyon yapılan nonmetastatik kolorektal kanserlerde lenf nodu oranın (LNO) prognostik önemini belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Servisimizde nonmetastatik kolorektal kanser nedeni ile opere edilen 205 hastanın karakteristik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak incelenerek kaydedildi. Metastatik lenf nodlarının çıkarılan toplam lenf noduna oranının 1/4, 1/2, 3/4 ve 1 arasında olmasına göre hastalar 4 gruba ayrıldı. Bu gruplardan LNO1 lenf nodu oranının 0 ile 1/4 arasında kalan hasta grubunu, LNO2 1/4 ile 1/2 arasında kalan hasta grubunu, LNO3 1/2 ve 3/4 arasında kalan hasta grubunu ve LNO4 de 3/4 ile 1 arasında kalan hasta grubunu temsil etmektedir. Bu çalışmada ayrıca lenf nodu oranı 1/2'nin altındaki ve 1/2'nin üstündeki farklılığın değerlendirilebilmesi amaçlanarak iki grup daha oluşturuldu. Bu gruplar da LNOA ve LNOB olarak adlandırıldılar. LNOA grubu lenf nodu oranının 0 ile 1/2 arasında olan hastaları, LNOB grubu ise lenf nodu oranının 1/2 ile 1 arasında olan hastaları temsil etmektedir. Çalışmada elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu test edilmiş, normal dağılım gösteren sürekli değişkenlerin analizinde bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü varyans analizi, normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin analizinde ise Mann Whitney U veya Kruskall Wallis testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerin analizinde ki-kare testi kullanılmıştır. Yaşam analizleri için Kaplan-Meier ve Cox regression analizleri, grup karşılaştırmalarında ise Log rank testi kullanılmıştır. p değerinin <0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 17.0 Evaluation Version (Statistical Package for Social Sciences Chicago, USA) paket programı ile yapılmıştır. Bulgular: LNO göre oluşturulan gruplardaki sağkalım oranları değerlendirildiğinde LNO1 grubunda 5 yıllık sağkalım oranı % 57 iken LNO2 grubunda % 52, LNO3 grubunda % 31 ve LNO4 grubunda % 28 olarak tespit edildi. Toplam sağkalım süresi ve oranları açısından gruplar karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (pa=0,026). LNOA ve LNOB gruplarında mortalite oranları sırasıyla % 48,8 ve % 74,4 iken 5 yıllık sağkalım sırasıyla % 57 ve % 29 olarak bulundu. LNOA ile LNOB grupları arasında yapılan istatistiksel çalışma sonucundaki değerler diğer gruplandırmaya oranla daha anlamlı olup çalışmaya alınan prognostik faktörler içinde en kuvvetli prognostik faktör olarak lenf nodu oranının yükseldikçe sağkalımın azaldığını göstermektedir. LNO artıkça hem mortalitenin anlamlı olarak yükseldiği (p=0,004) hem de sağkalımın diğer prognostik faktörlere göre çok daha anlamlı bir şekilde düştüğü görüldü (p=0,002). Mortalite, 5 yıllık sağkalım ve GSK açısından en önemli prognostik faktör LNO olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Yetersiz lenf nodu çıkarılmış hastalarda LNO, doğru evreleme için adjuvan tedaviye karar vermede ve prognozu daha iyi kestirebilmede hekimlere yol gösterecek önemli parametrelerden biri olabilir. Anahtar Sözcükler: Kolorektal kanser, lenf nodu oranı, evreleme, prognoz
Periampulller bölge tümörlerinde mirna'ların rolünün araştırılması
Periampuller bölge tümörlerinin patolojik incelemesi sonucu bu bölge tümörlerinin büyük çoğunluğunun kanser olduğu anlaşılmıştır. Periampuller bölge tümörleri kansere bağlı ölüm nedenleri arasında üst sıralarda yer almaktadır. Ayrıca periampuller bölge kanserlerinde 5 yıllık sağ kalım oranı sadece %6 olup diğer maligniteler içinde en kötü prognoza sahip olanıdır ve muhtemelen, obezite ve diyabet gibi risk faktörlerinin insidansındaki artışa bağlı olarak, pankreas kanseri insidansı da artmaya devam etmektedir. Bu hastalığın tanı ve tedavisinde yeni yaklaşımlar ve yöntemler geliştirilmesine rağmen, hastalığın insidansındaki sürekli artıştan dolayı periampuller bölge kanserleri önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Periampuller bölge tümörleri etyolojilerinde bir çok etkenin rol aldığı multifaktöryel hastalıklardır. Etyolojide genetik faktörler ve aile öyküsü çok önemli bir yer tutmaktadır. miRNA-196a, miRNA-223 ve miRNA-145 periampuller bölge kanserlerinde etkisi olduğu düşünülen mikroRNA (miRNA)'lardandır. Literatürdeki kısıtlı çalışmalarda periampuller bölge tümörlerinde, normal dokulara göre miRNA-196a ve miRNA-223'ün yüksek, miRNA-145'in ise düşük oranda bulunduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada daha önce periampuller bölge tümörü nedeniyle pankreatikoduodenektomi ameliyatı yapılan ve patoloji sonucu adenokarsinom gelen hastaların patoloji spesmenlerinde normal ve tümoral dokulardan alınan örneklerde ayrı ayrı miRNA düzeyleri araştırıldı. Çalışma sonucunda her üç miRNA için de, kanserli dokularda normal dokulara oranla azalma tespit edildi. Periampuller bölge kanserleri için literatürdeki çelişkili sonuçlar göz önüne alındığında bu konuda ek çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir.
İnsan kist hidatiği üzerine in-vitro ortamda değişik konsantrasyonlardaki nacı, albendazol ve praziquantel solüsyonlarının skolisidal etkilerinin araştırılması
Kist hidatik dünya üzerinde yaygın bir coğrafyada görülen, önemli komplikasyonlara neden olan ve azımsanmayacak düzeyde nüks izlenen bir hastalıktır.Enfektif bir hastalık olmasına rağmen hala primer tedavisi cerrahidir. Bu noktada tedavinin başarı şansını arttırmak için cerrahi teknik ve kullanılan skolisidal madde önem arzetmektedir. Literatürde en etkin skolisidal maddenin belirlenmesi konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle her klinik farklı ajanları kullanabilmektedir. Bu çalışmada in-vitro ortamda sık kullanılan bazı skolisidal maddelerin zamanla ilişkili olarak etkinliğini araştırdık. Çalışmamızda kullanılan ajanların 20. dakikada hepsinin başarılı olduğunu, ancak en erken ve en efektif yanıtın praziquantel ile alındığını gördük. Bu bulgular praziquantelin E. granulosusu öldürmedeki başarısını göstermekle birlikte medikal tedavide yer edinmesini öneren çalışmalara destek vermektedir. E.granulosusun hem medikal hem de cerrahi tedavisi sırasında kullanılacak ideal skolisidal maddenin belirlenmesi için efektivite-yan etki analizi yapılan daha fazla çalışma yapılmalıdır.
Laparaskopik reflü cerrahisinde nissen rosetti ve floppy nissen tekniklerinin karşılaştırılması
ÖZET Laparaskopik Reflü Cerrahisinde Nissen Rosetti ve Floppy Nissen Tekniklerinin Karşılaştırılması Amaç:Laparaskopik reflü cerrahisi gastroözofageal reflü semptomlarını çok iyi kontrol altına alan ancak beraberinde bazı yan etkileri olan ameliyat teknikleridir. Bu tez çalışmasında gastroözofageal reflü hastalığı nedeniyle yapılan laparaskopik fundoplikasyon prosedürlerinden Nissen ve Rosetti fundoplikasyonlarının kısa(cerrahi süresi, komplikasyon gelişmesi, hastanede kalış süresi) ve uzun dönem(semptomların kaybolması, yaşam kalitesi gibi subjektif ve patolojik asit reflünün ortadan kalkıp kalkmadığının endoskopik olarak gösterilmesi) sonuçlarının karşılıklı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada literatürden farklı olarak tek cerrah tarafından opere edilen ve iki farklı prosedür uygulanan hastaların tek bir gözlemci tarafından değerlendirmesi yapılmıştır. Gereç ve Yöntem:Mart 2010 - Mart 2013 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim dalı polikliniğine gastroözefageal reflü şikâyetiyle başvuran 126 hasta değerlendirmeye alındı. Yapılan endoskopi sonucu hiatal hernisi olup eroziv reflü hastalığı bulunan 80 hastaya randomize kontrollü şekilde aynı cerrah tarafından (Dr. Parsak) laparoskopik nissen ve laparoskopik rosetti operasyonu uygulandı. Hastalara preoperatif ve postoperatif dönemde reflüye spesifik ve nonspesifik gastrointestinal şikayetleri, bunların sıklığı ve şiddetini, postoperatif dönemde ameliyattan memnuniyeti sorgulayan bir form uygulandı. İstatistiki analizler için Wilcoxon testi, Kruskal Wallis varyans analizi, Spearman'ın korelasyon katsayısı ve Mann Whitney U testi kullanıldı. Sonuçlar: Postoperatif dönemde % 10 yutma güçlüğü, % 11,3 regürjitasyon, % 16,2 yanma, % 35 şişkinlik, % 11,3 ağızdan sık gaz çıkarma, % 11,3 ishal, % 73,8 karın ağrısı, % 1,3 kusma ve % 20 ağızdan sık gaz çıkaramama saptadık. Hastaların % 7,5'inde şikayetlerde tekrar etme, % 8,8'inde de ilaç kullanım öyküsü mevcuttu. Karın ağrısı ve yutma güçlüğü dışında diğer tüm bulgularda postoperatif dönemde azalma mevcuttu. Ayrıca postoperatif dönemde ağızdan gaz çıkaramama da yeni oluşan semptomlar arasındaydı. Semptom süresinin memnuniyet düzeyini etkilemediğini; regürjitasyon, şişkinlik ve yanma şikayetlerinin semptom süresi uzun olanlarda daha sık görüldüğünü; cinsiyet ve eğitimle postoperatif şikayet ve memnuniyet arasında bir ilişki olmadığını gördük. Hastaların % 92,5'i mevcut durumlarından memnun ve yine % 92,5'i ameliyata sıcak bakıyordu. Ayrıca Nissen operasyonu uygulananlarla Rosetti operasyonu uygulanan hasta grupları arasında operasyon süresi haricinde semptom ve memnuniyet olarak farklılık olmadığını saptadık. Tartışma: Laparaskopik reflü cerrahisi gastroözofageal reflü hastalığını kontrol etmede etkin bir yöntem olsa da postoperatif dönemde bazı nonspesifik gastrointestinal şikayetler görülmektedir. Ancak bunların sıklık ve derecelerinin az olması memnuniyet oranını düşürmemektedir. Bizim çalışmamızda laparaskopik Nissen fundoplikasyonu ile laparaskopik Rosetti fundoplikasyonu arasında operasyon süresi dışında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Ancak bu konuda kesin hüküm verebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler:laparaskopik Nissen fundoplikasyonu, laparaskopik Rosetti fundoplikasyonu, postoperatif gastrointestinal şikayetler,
Preoperatif serum tiroglobulin seviyesinin papiller tiroid kanserleri ile ilişkisi
PREOPERATİF SERUM TİROGLOBULİN SEVİYESİNİN PAPİLLER TİROİD KANSERLERİ İLE İLİŞKİSİ Dr. Mehmet Ali MELİK Uzmanlık Tezi, Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Tez Danışmanı: Doç. Dr. İlyas BAŞKONUŞ Yardımcı Tez Danışmanı: Dr. Öğr. Üye. Latif YILMAZ Mart 2018, 66 Sayfa AMAÇ: Papiller tiroid kanserleri (PTK) endokrin kanserleri arasında en sık görülen kanserdir. Primer tedavisi cerrahi olup prognozu çok iyidir. Erken tanı için birçok yöntem olmasına karşın, daha basit ve non invaziv yöntemler aranmaktadır. Bu çalışma, kanda ölçülen tiroglobulinin (Tg) papiller tiroid kanseri ile ilişkisinin olup olmadığının ortaya çıkarılması amacını taşımaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Prospektif olarak Gaziantep Üniversitesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda çeşitli endikasyonlarla total tiroidektomi yapılan 159'u kadın 44'ü erkek olmak üzere 203 hastadan preoperatif Tg değeri ölçüldü. Operasyon sonrası benign 61 hasta ile PTK tanılı 142 hastanın patolojik sonuçları Tg değerleri ile karşılaştırıldı. ROC analizi ve Mann Whitney u testi ile analiz edildi. BULGULAR: PTK tanılı hastalarda ortalama preoperatif Tg değeri 105,05 ng/ml, benign hastalarda 76,80 ng/ml olarak bulundu. ROC analizine göre kesme noktası 102 ng/ml olarak belirlendi. Mann Whitney u testinde preoperatif Tg' e göre benign grup ile PTK arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05). TARTIŞMA VE SONUÇ: Preoperatif Tg düzeyinde kesme noktası olan 102 ng/ml üstündeki değerlerde olan hastalarda PTK bulunma ihtimali daha fazla olabilir. Yeni çalışmalarla da desteklenmesi gereken bu sonuca göre Tg' nin tanı yöntemlerine eklenebilir bir kriter olabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Tiroid, Tiroglobulin, Tanı, Diferansiye
İkincil girişim tiroid kanser cerrahisinde sinir monitorizasyonunun laringeal sinir hasarı oranına etkisi
Amaç: Rekürren Laringeal Sinir hasarı az görülen ancak meydana geldiğinde yaşam kalitesini bozan önemli bir komplikasyondur.Bu prospektif randomize çalışmanın amacı tiroidektomi sırasında intraoperatif sinir monitorizasyonu kullanılan (İOSM) hastalar ile klasik görsel sinir diseksiyonu yapılan hastalar arasında karşılaştırma yaparak, İOSM'nin postoperatif rekürren laringeal sinir felci oranını azaltma, sinir bulma süresi ve operasyon süresine etkisini görmektir. Çalışmada ayrıca yöntemin, postoperatif serum kalsiyum, parathormon seviyelerindeki değişimleri üzerindeki etkileri incelenerek, Çukurova Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniği olarak kendi verilerimizi literatüre sunma amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 ile Şubat 2017 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD polikliniğine başvuran ve çalışmaya dahil edilen 527 hasta nöromonitorizasyon kullanılan (Grup1; n=241), nöromonitorizasyon kullanılmayan (Grup 2; n=286) olmak üzere randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Hastaların, yaş, cinsiyet, postoperatif patoloji sonuçları, yapılan ameliyatlar, preoperatif ve postoperatif serum kalsiyum ve parathormon değerleri, sinir bulma süresi, operasyon süresi, geçici ve kalıcı ses kısıklıkları ve komplikasyonlar istatiksel olarak incelendi. Bulgular: Monitör kullanılan ile kullanılmayan gruplar arasında geçici ve kalıcı ses kısıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Operasyon öncesi ve sonrası serum kalsiyum ve Parathormon seviyeleri arasında monitör kullanılmayan grupta belirgin düşme tespit edilmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Gruplar arasında sinir bulma ve operasyon süreleri karşılaştırıldığında monitör kullanılan grupta anlamlı şekilde düşük saptandı. Sonuç: İOSM'nin kullanımının sinir bulma aşamasını hızlandırdığı ve buna bağlı olarak operasyon süresini kısalttığı gösterilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da sinir hasarını önlemede olumlu katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Rekürren Laringeal Sinir, Nöromonitorizasyon, Tiroidektomi Komplikasyon.
İntestinal motilitenin değerlendirilmesinde yeni metod: Akustik gastrointestinal gözetim
Amaç: Postoperatif dönemde gelişebilecek ileus tanısını koymada günlük cerrahi pratiğini değiştirmeye aday ve objektif bir değerlendirme yöntemi olabilecek, intestinal motilitenin akustik incelemesini yapmak ve klinikle ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma progresif deneysel bir araştırma metodunu içermektedir. Çukurova Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği ile iş birlikteliği doğrultusunda geliştirilen 'Gastrointestinal Aktivite İzlem Cihazı' ile 18 yaş üstü kolorektal cerrahi geçirmiş hastalarda günlük 10 dakika boyunca (5-7 gün süreyle) bağırsak aktivite kaydı yapılmıştır. Elde edilen ses kayıtlarının bilgisayar ortamında analizi gerçekleştirilerek; POI-(n:20), POI+(n:12) ve kontrol(n:20) gruplarına ait aktivite oranları, orali tolore etme, gaz ve gaita çıkarma zamanları ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Grupların ortalama bağırsak aktivitesi kontrol, POI- ve POI+ gruplarında sırasıyla 0,20akt/s; 0,14akt/s ve 0,08akt/s olarak belirlenmiştir. Gruplar arasında aktivite de anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,01). Kontrol ve postoperatif hastaların aktivite sayıları doğrultusunda eşik değer (0,12akt/sn) tespit edilmiştir. Eşik değerin üstünde aktiviteye sahip hastaların oral alımlarına müsaade edilmiştir. POI+ grupta postoperatif günler ilerledikçe hastaların ortalama aktivite sayılarının artığı ve oral alımı da tolore ettiği tespit edilmiştir (p<0,05). POI- grupta ise ortalama aktivite sayısının postoperatif 2. günden itibaren 0,14 ±0,04 akt/s üstünde olduğu ve ortalama rejim başlanma gününün 3±0,9 gün, gaita çıkışının ise 2±1,3 gün olduğu tespit edilmiştir. Dinleme sonuçlarına göre skalada eşik değerin üstünde kalan hastaların rejimi tolore ettiği saptanmıştır. Çalışmada bağırsak aktivitesinin varlığı ile ilk gaz ve ilk gaita çıkışı arasında ise ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Bağırsak motilitesinin postoperatif izlenmesine yönelik standart bir yaklaşım mevcut olmadığından, gastrointestinal akustik aktivite izlem cihazı, invaziv olmayan şekilde bağırsak fonksiyonunun iyileşmesini izlemek için klinik olarak erişilebilir bir yaklaşımı temsil edebilir. Gastrointestinal aktivite izlem cihazının, postoperatif bir hastanın beslenip beslenemeyeceği veya nasıl besleneceğini hakkında tek başına yeterli olamayacağı, fakat klinik kararların verilmesinde elde edilen kayıtların objektif bir parametre olarak kullanılmasının büyük fayda sağlayabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Deneysel intraabdominal sepsisin geç döneminde düşük ve yüksek doz ganoderma lucidumun iyileştirici etkileri
Giriş: Sepsis; konakçının inflamatuar yanıtının abartılı bir formu olup organ yetmezliğine kadar gidebilen ciddi bir klinik tablodur. Aynı anda koagülasyon ve inflamasyon kaskatlarının aktive olması olaya fibrinolizisin de eklenmesi tedavisini güçleştirmekte ve aynı anda birden fazla noktaya etki edebilecek tedavi edici bir ajana gereksinim göstermektedir. Literatürde Ganoderma Lucidum(GL)'un içerdiği biyoaktif maddeler sayesinde antioksidan, antiinflamatuar ve immünmodulatuar etkiler gösterdiği gösterilmiştir. Çalışmamızda deneysel polimikrobial sepsis modelinde düşük doz ve yüksek doz Ganoderma lucidum tedavilerinin etkinliğini araştırdık. Materyal Metod: Çalışmamızda ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 32 adet wistar albino erkek ratlar Kontrol, ÇLD (septik), Düşük doz GL, Yüksek doz GL grupları olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna sadece laparatomi yapılırken septik grup ratlara ÇLD işlemi uygulandı. Düşük doz GL grubuna deneyden önce 1 hafta süreyle kg başına 5mg/kg günlük dozda, yüksek doz tedavi grubuna ise gene ÇLD işleminden önce 1 hafta süreyle 250 mg/kg dozda GL ağız yoluyla verildi. Bir haftalık tedavi sonrasında her iki gruba da ÇLD işlemi uygulandı. ÇLD işleminden 24 saat sonrasında intrakardiyak kan örnekleri alınarak trombosit, lökosit ve hemoglobin düzeyleri yanında IL-1, IL-6 ve TNF-α düzeylerine bakıldı. Ayrıca barsak, karaciğer ve akciğer doku örnekleri alınarak histopatolojik incelemeye gönderildi. Sonuçlar SPSS 20.0 windows istatistik paket programında ANOVA Tukey post Hoc, Kruskal Wallis ve Man Whitney U testleri kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. P<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında Septik rat grubunda trombosit düzeyleri anlamlı düşük, lökosit, IL-1,IL-6 ve TNF-α düzeyleri anlamlı yüksek bulunmuştu. Düşük doz GL lökosit düzeyleri septik grupla anlamlı farklılık göstermezken, yüksek doz GL tedavisi alan grupta lökosit düzeyleri anlamlı düşük bulundu. Trombosit düzeyleri septik grupla karşılaştırıldığında yüksek doz ve düşük doz tedavi gruplarında anlamlı yüksek bulundu. IL-1 düzeyleri açısından septik grupla karşılaştırıldığında düşük doz tedavi grubunda anlamlı fark gözlenmezken yüksek doz tedavi grubunda anlamlı düşme gözlendi. IL l-6, TNF-α düzeyleri septik grupla karşılaştırıldığında düşük doz ve yüksek doz tedavi gruplarında anlamlı düşüktü. Septik grup ratların intestinal doku örneklerinde anlamlı villöz atrofi, uçlarda nekroz ve lökosit infitrasyonu gözlenirken düşük doz ve yüksek doz GL tedavisi alan ratların intestinal doku örneklerinde villus paterni belirgin ölçüde korunmuş olduğu uç nekrozuna rastlanmadığı ve iltihabi hücre infitrasyonunun sınırlanmış olduğu saptandı. Septik rat grubu karaciğer doku örneklerinde sinüzoidlerde dilatasyon, portal alanda iltihabi hücre infitrasyonu ve sinüzoidlerde vakuolar değişiklikler gözlenirken yüksek doz ve düşük doz tedavi alan grup karaciğer doku örneklerinde bu değişikliklerin doz bağımlı olarak anlamlı ölçüde gerilemiş ve sınırlı olduğu gözlendi. Akciğer doku örneklerinde ise septik rat grubunda sepsise bağlı akut akciğer hasarını düşündüren, amfizamatöz değişiklikler, alveollerde duvar kalınlaşması ve lökosit infiltrasyonu gözlenirken, düşük doz ve yüksek doz GL tedavisi alanlarda bu etkilerin gene doz bağımlı olarak gerilemiş ve sınırlanmış olduğu kaydedildi. Sonuçlar: ÇLD işlemi septik saldırının etkilerini belirlemede uygun bir deneysel modeldir. GL trombositopeni ve lökositoz gibi septik parametreler üzerinde anlamlı iyileştirici etkilere sahiptir. Bunun yanında sepsisin geç döneminde sepsise bağlı doku hasarları üzerinde de anlamlı iyileştirici etkilere sahiptir. GL'un bu iyileştirici etkileri onun antioksidatif, antikoagülan, anti inflamatuar ve immünmodulatuar etkileriyle açıklanabildi.