
423
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Tiroid nodüllerinde TIRADS skorlamasının preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi ve postoperatif spesmen patolojisi ile korelasyonu
Amaç: Çalışmamızın amacı tiroid nodüllerinde TIRADS skorlamasının, ince iğne aspirasyon biyopsisi ve postoperatif histopatolojik sonuçlarla ilişkisini inceleyerek maligniteyi öngörmedeki değerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2014-Kasım 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde tiroid nodülü nedeniyle ultrasonografik inceleme ve ince iğne aspirasyon biyopsisi sonrası cerrahi uygulanan hastalar retrospektif incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tiroid ultrasonografisi ve ince iğne aspirasyon biyopsisi 15 yıllık tecrübeye sahip klinisyen tarafından yapılmıştı. Nodüllerin ultrasonografik özellikleri aynı klinisyen tarafından yeniden değerlendirildi ve ACR TIRADS skoru belirlendi. İnce iğne aspirasyon biyopsisi sonuçları Bethesda'ya uygun gruplandırıldı. Cerrahi sonrası histopatolojik inceleme sonuçları benign ve malign olarak iki gruba ayrıldı. ACR TIRADS skoru ince iğne aspirasyon biyopisisi ve histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırıldı. ACR TIRADS skorunun maligniteyi öngörmedeki performansı belirlendi. Bulgular: 397 hastanın % 79,8'i kadındı ve ortalama yaş 50,9±12,8'di. Nodüllerin ortalama çapı 27,4±15,8 mm idi. ACR TIRADS ile Bethesda arasında anlamlı, pozitif yönlü fakat zayıf bir korelasyon vardı (p<0,001) (r=0,33). ACR TIRADS skoru ile histopatolojik sonuçlar karşılaştırıldığında TIRADS skoru arttıkça malign tanı konma oranının arttığı tespit edildi. (p<0,001). Malign tanı konma oranı sırası ile TR1'de % 0, TR2'de % 13,2, TR3'de % 21,7, TR4'te % 50,3,TR5'te % 72,4 idi. Maligniteyi öngörmede ROC eğrisi altında kalan alan değeri TIRADS için 0,747((% 95GA: 0,699-0,796) olarak saptandı (p<0,001). TIRADS, maligniteyi % 75 başarı ile ayırt edebilmektedir. % 80,3 duyarlılık ve % 60,8 seçicilik ile en uygun kesim noktası TR4 olarak belirlendi. Sonuç: ACR TIRADS skorlaması maliginteyi öngörmede % 75 başarı sağlayan,% 80,3 duyarlılık ve % 60,8 seçicilik değerleri ile tiroid nodülleri için etkin bir risk sınıflama sistemidir.
Glutamin ve parsiyel hidrolize guar gum'ın deneysel radyasyon enteriti oluşturulmuş ratlarda protektif etkisi ve sonuçları
Amaç: ÇalıĢmamızın amacı glutamin, parsiyel hidrolize guar gam ve kombine glutamin ile parsiyel hidrolize guar gam formunun deneysel radyasyon enteriti oluĢturulmuĢ ratlarda etkisinin histopatolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal ölçümlerle değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Ortalama ağırlıkları 220-280 gram olan 64 adet Wistar albino türü rat çalıĢmada kullanıldı. Ratlar 8 gruba ayrıldı, 1. gruba sadece su, 2. gruba sadece glutamin, 3. gruba sadece parsiyel hidrolize guar gum, 4. gruba glutaminle birlikte parsiyel hidrolize guar gum, 5. gruba sadece radyoterapi, 6. gruba radyoterapi ile birlikte glutamin, 7. gruba radyoterapi ile birlikte parsiyel hidrolize guar gum, 8. gruba da radyoterapi ile birlikte glutamin ve guar gum verildi. Tüm ratlar birinci, yedinci ve onuncu gün tartıldı. Onuncu günde ratlar sakrifiye edilerek kilo değiĢimi, gaita kıvamları, terminal ileumlarındaki biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal parametreler değerlendirildi. Gruplar arası farklılıklar istatistiksel olarak karĢılaĢtırıldı. Bulgular: Bütün gruplar kript boyu, villus yüksekliği, kript apsesi varlığı, konjesyon, intraepitelyal lenfoid infiltrasyon, gaita kıvamı, myeloperoksidaz, malondialdehit, kaspaz-3 yüzdesi ve tumor necrosis factor alpha ortalamaları açısından karĢılaĢtırıldığında istatistiksel anlam görüldü (p<0,05). Ratlardaki ağırlık yüzde farkı gruplar arası istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Ġnterlökin-10 değerleri istatistiksel olarak gruplar arası anlamlı değildi(p>0,05). Yapılan ikili karĢılaĢtırmalarda kontrol grubu ile radyasyon enteriti oluĢturulmuĢ grup arasında biyokimyasal, histopatolojik, immünohistokimyasal ve klinik parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p<0,05). 5. grup ile 6. grup, 7. grup ve 8. Gruplar arasında biyokimyasal, histopatolojik, immünohistokimyasal ve klinik parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi (p>0,05). Sonuç: Parsiyel hidrolize guar gum, glutamin ve kombine tedavinin, radyasyon enteriti üzerinde protektif etkisi olmadığı sonucuna ulaĢılmıĢtır.
Meme kanserli hastaların aksiller diseksiyonunda ligasure ile konvansiyonel yöntemin seroma oluşumu ve yapısına olan etkisi prospektif randomize klinik çalışma
Cerrahinin çeşitli alanlarında hemostaz ve diseksiyon amacıyla yeni geliştirilen termal enerji sistemleri (Ligasure, Argon Plasma Koagülatör, Cavitron Ultrasonic Surgical Aspiratör, Ultracision gibi) kullanılmaktadır. Ligasure ForceTriad Sistemi (Valleylab Boulder Colorado) yeni kullanıma giren primer olarak abdominal cerrahi için geliştirilen hemostaz sağlayıcı bir cihazdır. Ligasure, çapı 7 mm?ye kadar olan damarları kollajen ve elastin liflerini denatüre edip tıkaç oluşturarak hemostaz sağlar.(8) Bu klinik randomize çalışmanın amacı; meme kanseri nedeni ile ameliyat edilen ve aksiller diseksiyon yapılan hastalarda, damar mühürleme cihazının (Ligasure), ameliyat sonrası direnlerden gelen sıvı miktarına, direnlerden gelen sıvının yapısındaki değişimi, diren kalış süresine ve seroma oluşumuna etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya radyolojik ve histolojik olarak meme kanseri tanısı konulmuş olan modifiye radikal mastektomi operesyonu planlanan hastalar dahil edildi. Bu hastaların hepsine seviye II aksiller lenf nodu diseksiyonu uygulandı. Sentinel lenf nodu biyopsisi pozitif olan veya klinik olarak aksillası pozitif olup aksiller diseksiyon yapılan ortalama yaşı 56.60 ± 12,6 olan toplam 21 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Birinci gruba elektrokoter ve bağlama, ikinci gruba Ligasure ile aksiller diseksiyon yapıldı. Grup I (n:11) hastaların ortalama yaşı 61,45 yıl ± 13,56, Grup II (n:10) hastaların ortalama yaşı 51,30 yıl ± 9,57. İki grup arasında menapozal durum, vücut kitle indeksi, hastanın boyu, kilosu, metastatik lenf nodu sayısı, çıkarılan lenf nodu sayısı, çıkarılan doku ağırlığı, tümör çapı, lenf nodu sayısı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ligasure kullanımının ameliyat süresini kısalttığı görüldü. Ancak seroma oluşumu, direnaj süresi ve direnaj miktarları açısından ligasure kullanımı ile bağlama elektrokoter yöntemi arasında bir fark saptanmadı. Direnlerden gelen sıvıların hemogram ve biyokimyasal olarak günler içindeki değişimlerin grupların kendi aralarında kıyaslamasında istatistiksel olarak bir anlamlılık bulunmaz iken, günler içindeki grupların kendi içindeki değişimlerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Seroma oluşumunun patofizyolojisi halen belirsiz olmakla beraber özellikle yapılan aksiller diseksiyon sonucunda lenfatik direnaj sisteminin sekteye uğramasının majör nedenlerden en önemlisi olduğu konusunda fikir birliği mevcuttur. Seroma oluşumunda obezite, yaş, hipertansiyon, cerrahi teknik ve elektrokoter kullanımı gibi birçok faktör etyolojide tanımlanmıştır. Seroma tek başına yaşamı tehdit eden bir komplikasyon olmadığı halde neden olduğu enfeksiyon ve nekroz, morbiditenin artmasına neden olur. Seroma hastanede kalış süresini uzatır, taburcu sonrası hastanın yara yeri kontrol sıklığını arttırır, hatta adjuvan tedavinin gecikmesine neden olur. Modi?ye radikal mastektomi ameliyatları sonucu oluşan komplikasyonlar; kanama, enfeksiyon, nekroz ve seroma olarak sayılabilir. En çok görülen komplikasyon seroma oluşumudur. Seroma oluşumu tek başına enfeksiyon ve nekroz riskini artırmakta, ?eplerin göğüs duvarına yapışma süresini uzatmakta ve hastanede kalış süresini uzatmaktadır. Modi?ye radikal mastektomi ameliyatının en sık rastlanılan komplikasyonu seroma birikimidir ve % 8.4 ? 85.0 arasında görülmektedir. Seroma seröz sıvının, mastektomi veya aksiller diseksiyon sonrası deri ?epleri altındaki ve aksiller ölü boşlukta birikmesidir. Seroma oluşumunu artıran nedenler; -Aşırı diseksiyon sonrası oluşan ölü boşluğun fazlalığı, -Göğüs duvarı düzensizliği, -Yaş, -Vücut-kitle indeksi fazlalığı, -Sistemik hastalıklar (örn: diabet), -Solunum hareketleri ile göğüs duvarı hareketliliği, -Omuz kol hareketleri ile lenf akımının pompalaması olarak sıralanabilir (13). Seroma komplikasyonu sıklığını azaltmak için bir takım önlemler önerilmiştir. Bunlar skleroterapi, ?eplerin göğüs duvarına dikilmesi, omuz ve kol hareketlerinin kısıtlanması, direnlerin erken çekilmesi olarak sıralanabilir(8,9). Ancak en etkili yöntem kapalı emici direnaj sistemlerinin kullanılmasıdır. Hemostaz ve doku kesme işlemini beraber yapan Ligasure ForceTriad cihazın çalışma sonucunda kullanılabilir, güvenli ve etkili olduğu ancak seroma oluşmasında anlamlı bir fark oluşturmadığı, postoperatif dönemde komplikasyon gelişmesi açısından güvenli olduğu tespit edildi. Bu açıdan konvansiyonel tekniğe bir alternatif olabileceği görüldü.
Meme kanseri cerrahisinden sonra gelişen kronik postmastektomi ağrı insidansı: Retrospektif bir çalışma
Bu çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda meme kanseri nedeniyle ameliyat edilen hastalarda KPA insidansının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca KPA seyri, şiddeti, özellikleri, ağrının günlük yaşama etkisi ve analjezik kullanımı araştırıldı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 01.01.1998 ile 01.06.2013 tarihleri arasında meme kanseri tanısıyla operasyon geçiren 135 olgu incelendi. Tüm olgular hastane arşivindeki dosyaları ve sistemde kayıtlı telefon numaraları kullanılarak arandı. 24 olguya mevcut telefon numaralarından ulaşılamadı (%17,8); 12 olgu hayatını kaybetmişti (%8,9); telefon ile ulaşılan ve yanıt alınabilen 99 olgu çalışmaya dahil edildi (%73,3). 99 olgudan meme kanseri cerrahisi sonrası ağrı duyduğunu bildiren 16 olgu tespit edildi. KPA insidansı % 16,2 olarak bulundu. Ağrı sorgulama formuna alınan yanıtların değerlendirilmesinde hastaların %50 kadarında ağrı şiddeti hafif, %37,5 kadarında ağrı şiddeti orta, %12,5 kadarında ise ağrı derecesi şiddetli bulundu. Bu hastalar içinde %87,5 hasta ağrısının zamanla azaldığını bildirdi. Hastaların %56,25'i ağrı nedeniyle analjezik kullanmakta idi. Nöropatik ağrı semptomlarının oranının %25 ile %81.25 arasında değiştiği görüldü. Sonuç olarak hastaların ağrı şiddeti operasyondan sonraki dönemde azalmakla birlikte, günlük yaşamı etkilemektedir. Meme kanseri tanısının erken evrede yakalanarak uygulanacak minimal invaziv cerrahi girişimler ve operasyon sonrası hastalara psikososyal destek tedavisi neticesinde KPA oranında azalma olacağını düşünmekteyiz.
Ratlarda oluşturulan deneysel kolit modeli üzerine propolis etkinliğinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada asetik asitle indüklenmiş deneysel kolit modelinde propolis etkinliğinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ortalama ağırlıkları 200-260 gr olan toplam 30 adet Wistar Albino türü dişi rat çalışmada kullanıldı. Ratlar 5 gruba (n:6) ayrıldı. Ağırlıkları ölçülerek kaydedildi. Birinci grup kontrol grubu olarak belirlendi. İkinci, üçüncü ve beşinci gruba kolit oluşturmak için rektal yolla 1 ml %4 asetik asit verildi. Üçüncü gruba rektal yolla 1 ml propolis çözeltisi (50mg/ml) verildi. Dördüncü gruba yalnızca propolis çözeltisi verildi. Beşinci gruba ise kolit oluşturulduktan sonra rektal yoldan 1 ml zeytinyağı verildi. Tüm grupların ağırlıkları 120. saatte tekrar ölçüldü. Gaita kıvamı değerlendirildi. Ratlardan intrakardiyak kan örneği alındıktan sonra laparatomi yapılarak kolon doku örneği alındı. Gaita kıvamı, ağırlık kaybı, mikroskopik ve makroskopik skorlar değerlendirildi. Dokuda MDA, MPO, kaspaz-3 düzeyleri, kan örneklerinde ise TNF-α ve IL-10 düzeyleri incelendi. Bulgular: Asetik asit grubu ile asetik asit+propolis grubu kıyaslandığında propolisin gaita skoru, MDA, MPO, TNF-α, düzeylerini istatistiksel açıdan anlamlı olarak azalttığı saptandı. (p<0.05) Propolis ve zeytinyağının asetik asit grubuna göre kilo kaybı üzerinde istatistiksel olarak olumlu etkisi saptanmadı. Histolojik değerlendirme skorları her ne kadar asetik asit ve asetik asit+propolis grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık içermese de ortalama değerlerin tedavi verilen grupta daha düşük bulunmuş olması dikkat çekicidir. Sonuç: Çalışmamızda asetik asitle indüklediğimiz kolit modelinde rektal yolla verilen propolisin kolit yapılan gruba göre MDA, TNF-α ve MPO düzeylerini istatistiksel açıdan anlamlı olarak azalttığı saptandı. Rektal yolla verilen propolisin deneysel kolit modelinde tedavi edici etkisi olabileceği; ancak daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Asetik asit, Kolit, Propolis, Zeytinyağı.
Deneysel peritonit modelinde intraperitoneal ST. john's wort oil maddesinin (Kantaron yağı'nın) etkisi
Amaç: Deneysel peritonit oluşturularak, Kantaron Yağı'nın Etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 42 Adet Western Albino rat; kontrol(1), peritonit(2), peritonit+Serum Fizyolojik(3), peritonit+Kantaron Yağı(4), Peritonit+zeytinyağı(5), Kantaron Yağı(6), Zeytinyağı(7) olmak üzere 7 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna işlem yapılmadı. 2., 3., 4., 5., grupta gaita çözeltisi ile peritonit oluşturuldu. İntraperitoneal olarak 3. Gruba serum fizyolojik, 4. Gruba Kantaron Yağı, 5. Gruba zeytinyağı verildi. Peritonit oluşturulmayan, 6. gruba Kantaron Yağı, 7. gruba zeytinyağı verildi. Ratlar 5. gün sakrifiye edildiler. Kilo yüzde değişimleri hesaplandı. İntrakardiyak alınan kandan IL-1, IL-6, CRP, Prokalsitonin, TNF-α ve lökosit çalışıldı. Alınan parietal periton ve karaciğerden visseral periton örneklerinden histopatolojik olarak doku fibrozisi, doku inflamasyonu, doku damar çoğalması ve doku kalınlıkları incelendi. Bulgular: İstatiksel sonuçlar incelendi. Kilo yüzde değişim değerleri; peritonit -8,6, peritonit+Kantaron Yağı -5,3, CRP değerleri; peritonit=293,2, peritonit+Kantaron Yağı=253,8, IL-1 değerleri; peritonit=28,2, peritonit+Kantaron Yağı=34,6, IL-6 değerleri; peritonit=35,1, peritonit+Kantaron Yağı=32,1, TNFα değerleri; peritonit=86,4, peritonit+Kantaron Yağı=107,1, Visseral periton kalınlığı; peritonit=337,1, peritonit+Kantaron Yağı=438,6, Parietal periton kalınlığı; peritonit=210, peritonit+Kantaron Yağı=86 bulundu. Visseral periton inflamasyon; peritonit=2, peritonit+Kantaron Yağı=3, Visseral periton fibrozisi; peritonit=2, peritonit+Kantaron Yağı=2, Visseral periton damarlanması; peritonit=2, peritonit+Kantaron Yağı=3, Parietal periton inflamasyonu; peritonit=3, peritonit+Kantaron Yağı=1, Parietal periton fibrozisi; peritonit=3, peritonit+Kantaron Yağı=0, Parietal periton damarlanması; peritonit=3, peritonit+Kantaron Yağı=0 skorları bulundu. Sonuç: Çalışmada intraperitoneal verilen Kantaron Yağı'nın sistemik inflamasyon üzerine etkisi olmadığı, hatta zeytinyağı ve Kantaron Yağı'nın sistemik inflamasyonu tetiklediği gösterilmiştir. Fibrozis üzerine ise visseral ve parietal peritonda koruyucu etkisi olduğu görüldü.
Fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositlerin tek doz steroid uygulanan farelerde yara iyileşmesine etkisi
Günümüzde kronik ilaç kullanımının artmasına bağlı kronik sistemik ve lokal faktörlerin etkisi ile yara iyileşmesinde bozulma, kronik kapanmayan yaralar oluşma sıklığında artışlar ortaya çıkmaktadır. Bu tezin amacı embriyonik kök hücreden farklılaştırılan keratinositlerin yara iyileşmesini bozan faktörlerden steroid kullanımı söz konusu olduğunda yara iyileşmesine etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamızda fare embriyonik kök hücrelerinden immunohistokimyasal yöntemler ile keratinositler elde edildi. Toplam 64 adet fare 4 eşit gruba ayrıldı. Bu gruplar; sadece cerrahi yara oluşturulan yara grubu, cerrahi yara oluşturulmadan önce steroid uygulanan yara + steroid grubu, cerrahi yara oluşturulduktan sonra embriyonik kök hücreden farklılaştırılmış keratinositlerin uygulandığı yara + hücre grubu ve cerrahi yara oluşturulması öncesi steroid uygulanan, cerrahi yara oluşturulduktan sonra da kök hücreden farklılaştırılmış kerotinositlerin transfer edildiği yara + steroid + hücre grubu olarak sınıflandırıldılar. Deneklerden yara oluşturulması sonrası 1., 5., 10., ve 21. günlerde biyopsiler alınarak yara iyileşme süreçleri izlendi ve grupların birbirleriyle karşılaştırılması yapıldı.Alınan biyopsi örnekleri; hematoksilen-eozin boyaması, MMP2, MMP9, IL1 β, TNFα, MCP1, HIF1α, FGF2, EGF, COL1A, IL10 dağılımları açısından değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda steroid uygulamasının yara iyileşmesini olumsuz etkilediği, embriyonik kök hücreden farklılaştırılan keratinositlerin uygulandığı gruplarda keratinosit uygulanmayan gruplara göre yara iyileşmesinin olumlu olarak etkilendiği görüldü.
İnguinal herni onarımında prolen mesh ile anatomik kesimli kordon kesitli ve kapakçıklı polipropilen ve polilaktik asit mesh'in erken dönem ağrı, hareket kısıtlılığı ve yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması
Kasık fıtıkları toplumda en sık görülen hastalıklardan biri olup tarih boyunca birçok onarım tekniği tarif edilmiştir. Günümüzde gerilimsiz onarımlar altın standart olarak kabul edilmiş olup hala post operatif dönemde ağrı sorunu devam etmektedir. Çalışmamızda randomize olarak seçilmiş 25 hastaya progrip self fixating mesh ile , diğer 25 hastaya prolen greft kullanılarak sütür fiksasyon yöntemi ile herni onarımı yapılmış ve hastalar 2 ay boyunca yüzyüze veya telefon görüşmeleriyle VAS ( Vizuel Analog Skala) ile ağrı takibi yapılmış ve 2. ayın sonunda SF-36 (Short Form -36) yaşam kalitesi ölçeği ile günlük rutin aktivitelere dönüş değerlendirilmiştir. Yapılan değerlendirmeler sonucunda post operatif erken dönemde pro grip self fixating mesh kullanılan hastalarda ağrı skorlarının daha düşük olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu fakat 2.ayın sonunda her iki yöntemin ağrı ve yaşam kalitesi açısından istatistiksel olarak benzer sonuçlar verdiği tespit edilmiştir. Literatürde birbirinden farklı sonuçlar olmasına rağmen progrip self fixating mesh lehine olumlu sonuçlar elde edildiğini belirten yayınlar mevcuttur. Sonuç olarak daha büyük vaka serileri ile daha uzun süreli takiplerin yapılması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Total tiroidektomi sonrası geçici hipokalseminin makine öğrenme yolu ile prediksiyonu
Amaç: Bu çalışma, total tiroidektomi yapılan hastalarda gelişebilecek geçici hipokalseminin makine öğrenme yolu ile tahminini amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2015 – Aralık 2021 arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda total tiroidektomi yapılan 571 hasta incelendi. Hastaların demografik, klinik ve laboratuvar verilerinden oluşturulan veri setinde farklı makine öğrenme algoritmalarının prediksiyon skorları incelendi. Bulgular: Hastaların % 19,8'inde (n=113) geçici hipokalsemi geliştiği görüldü. İstatistiksel analizde post-operatif geçici hipokalsemi oluşumunu anlamlı olarak etkileyen faktörlerin insidental paratiroidektomi trake yaralanması, rekürren laringeal sinir yaralanması olduğu görüldü (p<0,05). Pre-operatif kalsiyum, iyonize kalsiyum ve T3, post-operatif kalsiyum ve parathormon değerlerinin hipokalsemi grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü (p<0,05). Yapılan makine öğrenme metodlarında, lojistik regresyonun ROC-AUC skorunun 0.610 olduğu, doğruluk skorunun ise 0.637 olduğu gözlendi. Lineer Diskriminant Analizi modelinin ROC-AUC skorunun 0.602 olduğu, doğruluk skorunun ise 0.805 olduğu görüldü. Tartışma: Total tiroidektomi sonrası geçici hipokalsemi bu cerrahinin yaygın görülen bir komplikasyonu olup % 68 oranında geçici hipokalsemi olabileceğini bildiren yayınlar mevcuttur. Literatürde post-operatif hipokalsemi gelişme riskinin kilo, yaş, cinsiyet, lenf nodu diseksiyonu, hipertiroidizm, Hashimoto tiroiditi, tiroid volümü, insidental paratiroidektomi, post-operatif kalsiyum ve parathormon seviyeleri, plonjan guatr olarak saptanmış, bizim çalışmamızda ise bu verilerden sadece insidental paratiroidektomi, post-operatif kalsiyum ve parathormon seviyelerinin hipokalsemi ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Makine öğrenme yöntemleri ile yapılan çalışmamızda Lineer Diskriminant Analizi modeli hipokalsemi tahmini açısından yüksek ROC-AUC ve doğruluk skoru göstermesi ile diğer modellere göre öne çıkmaktadır. Sonuç: Cerrahi sonrası komplikasyonların prediksiyonu makine öğrenme yolları ile yapılabilir, öte yandan geniş ve düzenli veri tabanları bu yöntemlerin verimli şekilde uygulanmasını kolaylaştıracaktır.
Karaciğer nakilli hastalarda sarkopeninin mortalite ve morbiditeye etkisinin retrospektif analizi
Amaç: Kadaverik karaciğer nakil hastalarında postoperatif dönemde gelişen morbidite ve mortalitenin, PKAI ve PNI endeksleri kullanılarak, sarkopeni ile ilişkisini bulmaktır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı tarafınca opere edilen 52 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmadaki hastaların 42 (%80,8)'si erkekti. Hastaların yaş ortalaması 52,8±10,6 yıl ve vücut kitle indeksi ortalamaları 25,2±3,8 kg/m2 olarak bulundu. Hastaların genel sağ kalım ortalama süresi 77,8 ± 9,5 ay bulundu. PKAI'ya göre belirlenen sarkopenik hastaların genel sağ kalım ortalama süresi 62,2 ± 16,4 ay, olmayanların ise 83,6 ± 11,4 ay bulundu. Sarkopeni varlığına göre fark bulunmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p=0,370). Erkek cinsiyette, Child – Pugh kategori C hastalarda, asitli hastalarda, ASA≥3 hastalarda, Clavien – Dindo derece≥3 olan hastalarda sarkopeni daha sık görülmektedir. Sarkopeni ile albümin düşüklüğü ve VKİ arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Düşük PNI grubunda yüksek PNI grubuna göre sarkopenik hastalar daha sık bulunmaktadır. Child – Pugh skoru ile PNI arasında anlamlı istatistiksel ilişki mevcuttur (p=0,012). Kan AFP düzeyinin PNI düşüklüğü ile ilişkili olduğu bulunmuştur (p=0,007, p=0,001). Sonuç: Hastaların genel sağ kalım ortalama süresi PKAI'ya göre belirlenen sarkopenik hastaların genel sağ kalım ortalama süresinin daha kısa olduğu bulunmuştur. Bu durumla, sarkopeni varlığının sağ kalım üzerinde negatif etkili bir prognostik faktör olduğu bulunmuştur. PNI'daki her bir birimlik artışın 3 aylık mortalite riskini %5,7 arttırmaktadır. PNI'daki her bir birimlik artış genel mortalite riskini %3,3 arttırmaktadır. Sonuç olarak, sarkopeninin değerlendirilmesinde PNI'nın yerinin olduğu ve sarkopeni ile karaciğer nakilli hastaların klinik sonuçları arasında negatif bir prognostik etki olduğu söylenebilir.
Pankreatikoduodenektomi komplikasyonları, literatür taramasıyla kliniğimiz sonuçlarının değerlendirilmesi
AMAÇ: Periampuller bölge kanserleri nedeniyle pankreatikoduodenektomi uygulanan hastaların retrospektif değerlendirilmesi, hastane mortalite, morbidite ve sağkalım oranlarını ve bunlara etki eden faktörleri ortaya koymaktır. HASTALAR VE YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Bölümünde 2003-2014 yılları arasında periampuller bölge tümörü nedeniyle pankreatikoduodenektomi yapılan 23 hasta çalışmaya alındı. Retrospektif yürütülen bu çalışmada yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, tümör lokalizasyonu, tümör çapı, lenf nodu metastaz varlığı, tümörün diferansiasyon derecesi, preoperatif total bilirubin düzeyi, preoperatif serum alkalen fosfataz değeri, preoperatif bilier drenaj girişim varlığı ve ameliyat süreleri göz önüne alınarak değerlendirildi. Değerlendirilen parametreler üzerinden pankreatikoduodenektomi operasyonu sonrasında mortalitemorbidite verileri 1 ve 2 yıllık sağkalım süreleri karşılaştırıldı. İstatiksel veriler Sosyal Bilimler için İstatistik Programı (SPSS) 15.0 kullanılarak oluşturuldu. Veriler değerlendirilirken tanımlayıcı istatiksel analizde sürekli veriler ortalama minimum ve maksimum ile, kategorik veriler ise sayı ve yüzde dağılımları ile ifade edildi. Kategorik verilerin karşılaştırmasında Ki-Kare ve Fisher'in kesin testi kullanıldı. Tümöre bağlı mortalite değerlendirmesi Kaplan-Meier testi ve Cox regresyon testi ile yapıldı.Analitik değerlendirmelerde p< 0.05 anlamlılık sınır değeri olarak alındı. BULGULAR: Yaptığımız çalışma sonucunda tümör lokalizasyonunun, lenf nodu metastaz durumunun, ve preoperatif total bilirubin değerinin mortalite morbidite ve sağkalım üzerine etkili olduğunu gördük ÇIKARIM: Bu faktörlerin pankreatikoduodenektomi uygulanacak hastaların seçiminde ve hastaların perioperatif mortalite, postoperatif morbidite, ve operasyon sonrası sağkalım oranlarını öngörmekte kullanabiliriz.
Gastrointestinal sistem kanserli hastalarda beslenme durumunun postoperatif mortalite ve morbiditeye etkisi
Hastaların vücut fonksiyonlarını etkileyen, ameliyat sonrası morbidite ve mortalite ile yakından ilişkisi bulunan önemli faktörlerden birisi kişinin beslenme durumudur. Nutrisyonel durumun ortaya konması ve eksikliklerin giderilmesi prognoz üzerine pozitif yönden etkili olacağı bilinen bir gerçektir. Hastanede yatan kişilerde malnutrisyon gelişme olasılığı biliniyor olmasına rağmen, halen hastaların beslenme durumları tam olarak saptanamamaktadır. Malnutrisyon tanısında kullanılan altın standart kabul edilen bir yöntem olmamakla beraber birçok laboratuar ve tarama yöntemleri sıklıkla kullanılmaktadır. Bunlar arasında Beden Kitle İndeksi, Subjektif Global Değerlendirme ve NRS-2002 sayılabilir. Özellikle gastrointestinal maligniteye bağlı olarak cerrahi planlanan hastalarda nütrisyon durumu yapılacak cerrahinin sonuçlarında anahtar bir role sahiptir . NRS ve SGD değerleri malnütrisyon ve majör abdominal cerrahi komplikasyonları açısından prediktif olabilir. Bu yüzden nütrisyon durumunun değerlendirilmesi ve tedavi edilmesi, postoperatif morbidite ve mortalite oranlarının azalmasını, hastanede yatış süresinin kısalmasını, yaşam kalitesinin artmasını ve maliyet oranlarının azalmasını sağlayabilir. Çalışmamızda NRS ve SGD tarafından ağır malnutrisyonlu hastaların belirgin olarak daha yüksek postoperatif mortalite ve morbiditeye sahip olduğu saptandı. Bu çalışmalar ışığında preoperatif dönemde nutrisyonel statünün saptanması ; gereken hastalara destek verilmesi postoperatif komplikasyon oranlarının ve mortalitenin azalmasına katkı sağlayacaktır.
Deneysel akut pankreatit modelinde hepatik perfüzyon değişiklikleri
Dr.Semra TutcuDENEYSEL AKUT PANKREAT T MODEL NDEHEPAT K PERFÜZYON DEĞ Ş KL KLERAkut pankreatit, gelişen tanı ve tedavi olanaklarına rağmen hala yüksek mortaliteve morbidite nedenidir. Akut pankreatitde uzak organlar değişik derecelerdeetkilenebilmekte ve önemli klinik tablolara neden olmaktadır.Akut pankreatitin başta akciğer ve böbrekler olmak üzere pek çok organdasekonder değişikliklere neden olduğu ve karaciğerin bu durumdan etkilenen organlararasında yer aldığı bilinmektedir. Farklı deneysel modellerle yapılan çalışmalarda,karaciğer hasarı histopatolojik olarak gösterilmiştir. Ancak bu histopatolojikdeğişikliklere eşlik edebilecek perfüzyon bozuklukları konusunda çok az sayıdaçalışma bulunmaktadır.Bu çalışmada amacımız ılımlı akut pankreatitin karaciğer perfüzyonu üzerine olanetkisini incelemekti.Çalışmada ortalama ağırlıkları 250 gr olan her iki cins Sprague-Dawley tipi 40adet rat kullanıldı. Ratlar, 20'si kontrol, 20'si pankreatit grubu olmak üzere randomizeolarak iki gruba ayrıldı. Pankreatit grubundaki ratlara 50 mikrogram/kg serulein birersaat arayla toplam beş kez intraperitoneal olarak, kontrol grubundaki ratlara ise 0,1ml serum fizyolojik çözeltisi birer saat arayla toplam beş kez intraperitoneal olarakenjekte edildi. lk enjeksiyonun yapılmasından altı saat sonra ratın femoral veni 24 Gbranül ile anestezi altında kanüle edildi. Noniyonik kontrast ajan femoral vendenverilerek dinamik bilgisayarlı tomografi çekimi yapıldı. Elde edilen görüntülerbilgisayarlı perfüzyon tomografi yazılım programı ile işlenerek perfüzyon haritalarıoluşturuldu. Bu haritalardan kan akımı ve kan hacmi değerleri elde edildi. Ratlarınfemoral veninden amilaz çalışılması için kan örnekleri alındı. Laparotomi ile pankreasve karaciğer dokusu en blok olarak çıkarıldı ve histopatolojik inceleme yapıldı. Deneyişlemlerinin bitimini takiben ratlar sakrifiye edildi. Bulguların istatistiksel analizi içinStudent T testi kullanıldı ve 0.05'den küçük p değerleri anlamlı kabul edildi.Sonuç olarak çalışmamız, ratlarda serulein ile oluşturulan akut pankreatitmodelinde, karaciğerde portal yangı, sinüzoidal dilatasyon ve hepatositdejenerasyonu şeklinde histopatolojik değişiklikler oluştuğunu; pankreatitin altıncısaatinde bilgisayarlı perfüzyon tomografi ile karaciğerin her iki lobunun kan hacmindeve sağ lobun kan akımında istatistiksel olarak anlamlı derecede artış, sol lobun kanakımında istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan göreceli bir artış olduğunu gösterdi.Bizim karaciğerde saptadığımız perfüzyon değişikliklerinin hangi mekanizma ileortaya çıktığını anlayabilmek için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ratlarda oluşturulmuş deneysel pnömoperitoneum modelinde beta-D glukanın peritoneal immün defans belirteçleri ve sitokin yanıtı üzerine etkileri
Tezin Adı: RATLARDA OLUŞTURULMUŞ DENEYSEL PNÖMOPER TONYUMMODEL NDE BETA- D GLUKAN'IN PER TONEAL MMÜN DEFANS BEL RTEÇLERVE S TOK N YANITI ÜZER NE ETK LERYazarı: Dr.Okan YumuşÖZETLaparoskopik cerrahinin, peritoneal ve sistemik immün yanıt üzerindeki etkileriyleilgili bilgimiz henüz yeterli düzeyde değildir. Cerrahi travmanın yarattığıimmündisregülasyonu düzenlemek için değişik yöntemler denenmektedir. Buçalışmanın amacı, pnömoperitonyum oluşturulmuş rat modelinde, preoperatifkullanılan beta-glukanın peritoneal immün sisteme ve sitokin yanıtına etkileriniincelemektir.28 adet rat , şu şekilde 3 gruba ayrıldı: grup 1, n=9 (sham-operasyon yok); grup2, n=9 (kontrol, 10 mmHg ile 30 dk pnömoperitonyum); grup 3, n=10 (beta-glukan,pnömoperitonyum öncesi 7 gün 100mg/kg/gün gavajla beta-glukan).Pnömoperitonyum uygulandıktan 24 saat sonra tüm ratların peritoneal yıkama sıvılarıalınarak, flowsitometri ile CD4, CD8, CD25 tayini ve ELISA ile IL-4,IL-10, IL-12, IFN-gama, TGF-beta tayini yapıldı.Beta-glukan grubunda CD4+CD25+ T hücrelerde (Treg) her iki gruba göre ve IL-10düzeylerinde sham grubuna göre anlamlı yükseklik saptandı (p<0.05). IFN-gamadüzeyi kontrol grubunda sham grubuna göre yüksek bulunurken, beta-glukangrubunda kontrol grubundan anlamlı derecede düşüktü(p<0.05). CD4+ T hücrelerdegruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmezken, CD8+ T hücreler beta-glukangrubunda yüksek bulundu. TGF-beta düzeyi beta-glukan grubunda her iki gruptandaha yüksekti. IL-4 ve IL-12 düzeylerinde anlamlı değişiklik gözlenmedi.Pnömoperitonyum, peritoneal immünitede disregülasyona neden olmaktadır ancakpreoperatif beta-glukan tedavisi, regülatör T hücre düzeylerini arttırarak budisregülasyonun şiddetini azaltmakta ve oluşan inflamatuar süreci süpreseetmektedir. Bu çalışma, literatürde beta-glukanın deneysel laparoskopik cerrahi veregülatör T hücreleri üzerine etkilerini inceleyen ilk çalışmadır. Bu nedenle betaglukanın immün sistemin diğer öğelerine olan etkileri, ilacın farklı doz ve kullanımsürelerinde ne gibi etkilerinin olduğunun ortaya konabilmesi amacıyla ileri deneyselve klinik çalışmalara gereksinim vardır.
Kolorektal kanserli hastaların preop hemoglobin, albumin, lenfosit ve platelet (HALP) değeri ile kanser inflamasyon prognostik indeksi (CIPI) değerinin 5 yıllık sağkalım üzerine etkisinin karşılaştırılması
Amaç: Kolorektal kanser nedeniyle opere edilen hastalarda preoperatif bakılan HALP skoru ile CIPI' nın prognostik rolü ve birbirine olan üstünlüğünü araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Haziran 2014 ile Mart 2019 arasında kolorektal kanser nedeniyle opere edilen 264 hasta dahil edilerek prospektif olarak oluşturulmuş veri setinden retrospektif analiz yapıldı. Çalışmamızın istatistiksel analizi IBM SPSS Statistics 22 yazılımı kullanılarak yapıldı. HALP ve CIPI indekslerinin mortalite ile ilişkisi değerlendirildi ve bir cut-off noktası belirlendi. Bu cut-off değerine göre hastalar, CIPI ve HALP indeksi açısından yüksek ve düşük gruplarına ayrıldı. Gruplarda demografik, klinik, patoloji verileri ve sağkalım süreleri karşılaştırıldı. Tüm istatistiksel testlerde p<0.05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: HALP skorundaki cut-off değeri 28,43 olarak hesaplandı. Hastalar HALP cut-off 28,43 değerine göre düşük ve yüksek HALP skoru olarak iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında CA 19-9 düzeyi, neodjuvant tedavi alması, stoma açma oranları, intraoperatif komplikasyon oranları, patolojik evre dağılımı, neoadjuvant alan rektum hastalarında tedaviye yanıt ve total sağ kalım süresi açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulundu. Hastalar CIPI cut-off 16,12 değerine göre düşük ve yüksek CIPI skoru olarak iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında CEA düzeyi, CA 19-9 düzeyi, elektif vaka alma oranı, konversiyon oranı, patolojik evre dağılımı, uzak organ metastazı ve total sağ kalım süresi açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sonuç: Çalışmamızda düşük HALP ve yüksek CIPI skorunun kötü prognoz ve kötü klinikopatolojik verilerle ilişkisini saptadık. HALP ve CIPI skorunun birbirine olan üstünlüğünü araştırmak ve bulgularımızı doğrulamak için çok merkezli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: HALP, CIPI, Kolorektal Kanser, Prognoz
Kist hidatik nedeniyle ameliyat edilen hastaların uzun ve kısa dönem sonuçları
Giriş ve Amaç : Karaciğer kist hidatik hastalığının tedavi ve takibinde optimal yaklaşım halen belirsizdir. Cerrahi halen altın standarttır. Bu çalışmada kist hidatik nedeniyle ameliyat edilen hastaların konservatif ve radikal cerrahi prosedürlere göre sonuçlarını, önemli morbiditeler ve nüks hastalık ile ilişkisini ve bunlara etkili, ön gördürücü faktörlerini bularak sonuçların getirdiği tıbbi ve ekonomik zararı azaltabilmek, cerrahi tedavi ve takibinde daha doğru yaklaşımı sağlayabilmek için literatüre katkı sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem : Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Ağustos 2011 – Mayıs 2022 tarihleri arasında Karaciğer kist hidatiği nedeniyle cerrahi uygulanan 59 hastanın demografik verileri, preoperatif ve postoperatif laboratuvar sonuçları ve serolojik test sonuçları, radyolojik görüntülemeleri, invaziv işlemleri, medikal tedavileri, ameliyat teknikleri ve bulguları, postoperatif yatış süresi, morbidite ve nüksleri değerlendirilerek detaylı analiz yapıldı. Bulgular : Konservatif cerrahi grubu(Grup 1) 30 , radikal cerrahi grubu(Grup 2) 29 hastadan oluşmaktaydı. Yaş ortalaması konservatif grupta 42,27±17,05, radikal grupta 44,21±13,31 yaştı. Konservatif grupta 15(%50) kadın, 15(%50) erkek, radikal grupta 14(%48,3) kadın, 15(%51,7) erkek hasta mevcuttu(p>0,05). Komplikasyon oranları konservatif grupta % 16,67, radikal grupta % 20,69 olarak belirlendi(p>0,05). Safra kaçağı ve abse yatış süresini anlamlı olarak uzatmaktaydı(p<0,05). Segment 4 kisti olanlarda safra kaçağı ve kisto-biliyer ilişki anlamlı olarak daha fazlaydı(p<0,05). Kisto-biliyer ilişkisi saptanan hastalarda preoperatif Alkalen Fosfataz, Gama Glutamil Transferaz anlamlı olarak yüksekti(p<0,05). Konservatif grupta nüks(%26,67), radikal gruba göre(% 3,45) anlamlı olarak daha yüksekti(p<0,05). Sonuç : Kist hidatik cerrahisinde prosedür seçimi kist sayısı, konumu gibi faktörlere göre bireyselleştirilebilir. Deneyimli merkezlerde düşük nüks ihtimali olan radikal cerrahi prosedürler, benzer morbidite riski ile konservatif cerrahi prosedürlere tercih edilebilir. Preoperatif ALP, GGT yüksekliği ve segment 4 kisti olan hastalarda kisto-biliyer ilişki açısından daha dikkatli olunarak, cerrahi sırasında ve öncesinde önlemler alınıp safra kaçakları ve yatış süreleri azaltılabilir. Nüks takibinde, İHA ve ticari Western blot IgG gibi serolojik testler kısa dönemde pozitif kaldığından, takibin günlük pratiğinde kullanımı maliyetleri arttıracaktır.
İntestinal iskemi reperfüzyon oluşturulan ratlarda Tadalafil'in anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi
Gastrointestinal sistem cerrahisi sonrasında mortalite ve morbiditeden sorumlu faktörler içerisinde anastomoz kaçakları halen ilk sırada yer almaktadır. İnce barsak iskemi ve reperfüzyon hasarının anastomoz iyileşmesini olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Bu nedenle günümüzde ince barsak iskemi reperfüzyon hasarının olumsuz etkilerini önleyebilecek yada oluşan olumsuz etkileri geri çevirebilecek bir ilaç bulmaya yönelik araştırmalara araştırıcıların ilgisi devam etmektedir.Bu çalışmada, vasküler düz kaslarda vazodilatasyon yaparak kan akımını arttıran ve trombosit agregasyonunu inhibe ederek mikrosirkülasyonu düzenleyen Tadalafil'in intestinal iskemi reperfüzyon oluşturulan ratlarda ince barsak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmada ortalama ağırlıkları 200-250 gram olan erkek cinsi Sprague-Dawley tipi ratlar kullanıldı. Ratlar rastgele seçilerek dört gruba ayrıldı. Grup I'de normal barsağa anastomoz, Grup II'de normal barsağa anastomoz + Tadalafil, Grup III'de intestinal iskemi reperfüzyon + anastomoz, Grup IV'de intestinal iskemi reperfüzyon + anastomoz + Tadalafil uygulandı. Grup III ve IV'de süperior mezenterik arter ve ince barsağa gelen kollateral damarlar klemplenerek 30 dakika iskemi sonrası reperfüzyon sağlandı. Grup II ve IV'e çalışmanın başlangıcından 2 saat önce başlanarak 4 gün 10mg/kg/gün oral yolla Tadalafil verildi. Anastomoz iyileşmesini değerlendirmek üzere postoperatif 4. gün ratlar sakrifiye edilerek anastomoz patlama basınçları ölçüldü, histopatolojik inceleme ve perianastomotik doku hidroksiprolin düzeyi ölçümü için doku örnekleri alındı. Hidroksiprolin düzeyleri biyokimyasal olarak ölçüldü. Anastomoz hattı histopatolojik olarak modifiye Ehrlich-Hunt skorlaması ile değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmeler ?SPSS 16.0 for Windows? paket programında Anova ve Tukey testleri kullanılarak yapıldı ve p<0,05 değerleri anlamlı kabul edildi.Anastomoz patlama basınçları grup II'de grup I'e göre ve grup IV'de grup III'e göre yüksek bulundu (p:0,041 ve p:0,000). Hidroksiprolin değerleri grup II'de grup I'e göre yüksek bulundu ancak istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p:0,081) buna karşın grup IV'de grup III'e göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p:0,000).30 dakikalık intestinal iskemi reperfüzyonun ince barsak anastomoz iyileşmesini olumsuz etkilediği literatüre uygun olarak anastomoz patlama basıncı ve perianastomotik doku hidroksiprolin düzeyi ölçümü ile gösterildi. Tadalafil'in normal barsağa anastomoz yapıldığında anastomoz iyileşmesine olumlu etkisi anastomoz patlama basıncı ölçümü ile gösterildi. İntestinal iskemi reperfüzyon hasarına uğrayan ince barsaklarda Tadalafil'in anastomoz iyileşmesini olumlu yönde etkilediği hem anastomoz patlama basınçları ile hem de perianastomotik doku hidroksiprolin değerleriyle gösterildi.Sonuçta; İntestinal iskemi reperfüzyon hasarına maruz kalan ince barsaklarda Tadalafil'in operasyondan 2 saat önce başlanarak 4 gün 10 mg/kg/gün dozunda verilmesiyle anastomoz iyileşmesini olumlu etkilediği gösterildi.Yapılacak yeni çalışmalar ışığında Tadalafil'in etki mekanizması, kullanım dozu ve en fazla ne kadar süre ile oluşan iskemi reperfüzyon hasarında etkili olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Sağlıklı ve kanserli dokularda element miktarlarının indüktif olarak eşleştirilmiş plazma-kütle spektrometresi(İCP-MS) yöntemiyle belirlenerek kıyaslanması
Giriş ve Amaç: En ölümcül halk sağlığı problemlerinden olan kanserle mücadelede önlemek, erken tespit etmek ve morbiditesini azaltmak için yıllardır yoğun bir bilimsel savaş verilmektedir. Biz bu çalışmada tümörlü ve sağlıklı hücrelerdeki eser element ve ağır metal miktarlarını indüktif olarak eşleştirilmiş plazma-kütle spektrometresi ile belirleyip kıyaslayarak bunların kanser ve prognoz üzerindeki etkilerini ortaya koymaya çalıştık. Bu sayede bu elementlerin kanser davranışındaki etkilerini belirleyerek önleyici ve tedavi edici metodlar açısından literatüre katkı sağlamayı amaçladık Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2024 yılı içerisinde malign ön tanılı olup, intraoperatif makroskobik olarak tümör tespit edilen 24 hastanın demografik verileri, komorbiditeleri, preoperatif laboratuvar sonuçları, onkolojik verileri, medikal tedavi etkileri, radyolojik ve patolojik verileri değerlendirilerek detaylı analiz yapıldı. Bulgular: Çalışmamız benign doku (Grup 1) 24 ve malign doku (Grup 2) 24 olarak iki gruptan oluşmaktadır. Toplam 24 hastadan alınan oluşan çalışmamızda yaş ortalaması 65.16±10.55'ti.Hastaların 15(%62,5) tanesi erkek, 9 (%37,5)i kadındı. Türlere göre 12(%50) kolon, 8 (%33.3) rektum, 4/%16,7) mide kanseri olarak görüldü. Benign ve malign dokulardaki eser element konsantrasyon farkları ve cinsiyete göre konsantrasyon farkları arasında anlamlı farklılık görülmedi(p>0,05). Tanıya göre Cd,Pb, Fe, Zn arasında anlamlı farklılık görüldü(p<0,05). Neoadjuvan tedavi alan hastalardaki konsantrasyon farkları incelendiğinde As(p<0,05) anlamlı derecede farklılık görüldü. Lenfovasküler invazyon yapan dokulardaki kıyaslamada Pb ve Cr(p<0,05) görülürken, perinöral invazyon ve uzak metastaz mevcut olan hastalardaki eser element konsantrasyonlarında anlamlı değişiklik görülmedi. Vücut kitle indeksinin ise eser element konsantrasyonlarında anlamlı farklılık oluşturmadığı(p>0,05) görüldü. Eser elementlerin malign ve benign dokularda birbirleriyle etkileşimi incelendiğinde malign dokularda Cr'un Pb ve Co ile, As'nin Cd ile, Cu'nun K, Cr ve Pb ile, Co'nun Ni ve Se ile, Fe'nin Pb, Cu ve Zn ile, Ni'nin Cr anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği görüldü.(p<0,05) Benign dokulardaki etkileşim incelendiğinde ise Cr'un Pb, Co ile Mn'nin Co, Cr, Cu ile Ni'nin Cr, Co, Pb ve Cu ile anlamlı pozitif korelasyonlar(p<0,05), Se ve Cd arasında ise negatif korelasyon görüldü(p<0,05) Sonuç:Literatürde en çok çalışılan serum konsantrasyonlarının değil de doğrudan tümörlü ve sağlıklı dokularda inceleme yapmamız nedeniyle bu elementlerin tümörlü hücrelerde doğrudan etkilerini öngörebileceğimizi düşünüyoruz. Elde ettiğimiz verilere göre eser elementlerin tümörlü ve benign dokularda farklı davranışlar gösterdiğini, ayrıca birbirleriyle etkileşim içerisinde bulunduğunu gördük. Beslenme ile doğrudan ilişkili olan bu elementleri GİS malignitelerinde kıyaslayarak beslenme ve ilaç sanayisinde yapılacak yeni çalışmalara ve güncellemelere, belki de ilaç kontrendikasyonlarındaki değişikliklere farklı bir bakış açısı oluşturacağımızı düşünüyoruz. Literatüre yeni katkı sağlayacağımız bu çalışma daha büyük ölçekli ve daha hassas çalışmalar içinde bir fikir hüviyetinde olacaktır. Anahtar Kelimeler: Kanser, Eser Element, ICP-MS, Kütle spektrometresi
Peritonite bağlı akciğer hasarı oluşturulan ratlarda intraperitoneal olarak probiyotik uygulanmasının sonuçları
Probiyotiklerin intraperitoneal kullanımı ile ratlarda peritonite bağlı akciğer doku hasarı azaltılabilir.Materyal-Metod:40 adet Winstar albino rat 4 gruba ayrıldı ve çekal ligasyon ?perforasyon modeli kullanılarak peritonite bağlı akciğer hasarı oluşturuldu. Tüm hayvanlar cerrahi esnasında probiyotik karışımı (Lactobacilluıs peracasei, Lactobacillus plantarum, Leuconostoc mesenterioides, Pediococcus pentasaceus ) veya serum fizyolojik ile tedavi edildi. ÇLP işleminden 24 saat sonra hayvanlar sakrifiye edildi, elde edilen akciğer dokusu ve kan örnekleri biyokimyasal (Myeloperoksidaz, Malendialdehid , Nitrik oksid ) ve immunhistokimyasal (eNOS, iNOS) metodlarla çalışıldı.Sonuçlar:Akciğer hasarının histolojik bulguları ( nötrofil infiltrasyonu, eNOS, iNOS ), probiyotiklerle tedavi edilen grup dışında tüm gruplarda gösterildi. MPO aktivitesi, probiyotik tedavisi uygulanan iki grupta anlamlı derecede düşüktü ve bu iki grup arasında anlamlı bir fark yoktu. NO, probiyotik tedavi gruplarının ikisinde de akciğer dokusu ve kan örneklerinde düşük seviyelerde saptandı.Tartışma:Ratlara uygulanan ÇLP modeli ile oluşturulan peritonita bağlı akut akciğer hasarı, probiyotik karışımının intraperitoneal kullanımı ile azaltılabilir.
Rat fasyasından elde edilen fibroblast ile kültüre edilen polipropilen meshe yönelik oluşan kronik enflamatuar yanıtın ve fibrotik dokunun değerlendirilmesi(Deneysel çalışma)
Ratlarla yapılan bu deneysel çalışmada deneğin kendi fibroblastı ile enkübe edilmişpolipropilen mesh greftler kullanılarak nihai yara dokusunun kalitesi ve enflamatuar yanıtdeğerlendirildi.Sentetik meshlere immün yanıt olarak oluşan protein düzeyli reaksiyon ile otologfibroblast ile kültüre edilmiş sentetik meshlere karşı oluşan immün yanıtta daha kontrollü biryanıt elde edilebileceği ve daha kaliteli nihai bir skar dokusu elde edilebilceği düşünüldü.Uygun ortamda yetiştirilip yine standart olarak bakımı yapılan 25 adet Sprague-Dawleycinsi, erkek, 12 aylık 250 gram ortalama ağırlığında rat kullanıldı. İmmünolojik biyomateryalkullanımının amaçlandığı bu deneysel çalışmada ratlardan ilk önce batın ön duvarından alınanciltaltı, fasya örneklerinden in vitro ortamda üretilen deneğin kendi fibroblastların polipropilenmesh üzerine ekimi yapıldı. Polipropilen mesh üzerinde çoğaldıkları gözlendikten sonra uyguntransfer metotları ile aynı hayvanın sırt bölgesine bu deneğin kendi fibroblastı ile enkübe edilmişpolipropilen meshler implante edildi. Her hayvanın kontrolü kendi üzerinde olacak biçimdestandart polipropilen meshler de ayrı bir ensizyon ile sırt bölgesine yerleştirildi. 90 günsonrasında unblok olarak dokularak çıkarıldı ve histolojik inceleme için Histoloji ADlaboratuarına teslim edildi.İmmünohistokimyasal olarak skar dokusunda tip I ve tip III kollagen, MMP-2, -3,-9, IL 1ßve TNF-? değerlendirildi.Sonuç olarak polipropilen mesh grubu ile deneğin kendi fibroblastı ile enkübe edilmişpolipropilen mesh grubu arasında kollagen reaksiyonları düzeyinde anlamlı fark olmadığı, ancakmmp aktivitesinin sadece polipropilen mesh grubunda olması sebebi ile deneğin kendifibroblastı ile enkübe edilmiş polipropilen mesh kullanımı ile nihai skar dokusunun kalitesininarttırılabildiği gözlendi. Ayrıca dokulardaki enflamatuar sitokin incelemelerinde de deneğin kendifibroblastı ile enkübe edilmiş polipropilen mesh grubunda aktivasyon görülmemesinin materyalinvücut tarafından kabul edildiğini ve implantasyona ait hiperallerjik reaksiyonların görülmediğinive aşırı immün yanıtın da kontrol altına alınabildiğini gösterdi.
C-reaktif protein-Albümin-Lenfosit (CALLY) indeksinin, pankreatikoduodenektomi yapılan pankreas başı adenokarsinomlarındaki prognoz tayinine yararlılığı
Giriş-Amaç: Vücut inflamasyon yanıtı, kanserin belirgin özelliklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Artan kanıtlar, vücut inflamasyon yanıtının kanserin gelişiminde, ilerlemesinde ve metastazında önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Çeşitli preoperatif inflamasyon tabanlı prognostik belirteçler kanser hastalarında uzun dönem sağ kalımı tahmin etmek için bildirilmiştir. Biz de bu çalışmada pankreatikoduodenektomi yapılan pankreas başı adenokarsinom hastalarında CALLY indeksinin prognostik ilişkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada pankreas başı adenokanseri nedeniyle 2010 2021 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde pankreatikoduodenektomi yapılan 101 hastanın prospektif tutulan verilerini retrospektif olarak inceledik. Hastaların demografik verileri, intraoperatif ve postoperatif sonuçları, patolojik özellikleri, prognostik faktörleri ve sağkalımları değerlendirildi. Bulgular: Hastalar ROC analizine göre oluşturulan cut-off değerine göre 2 gruba ayrıldı. Cut-off değeri 1,38 olarak bulundu. CALLY indeksi düşük olan grup 58 hasta, yüksek olan grup 43 hastadan oluştu. Yaş faktörü CALLY indeksi yüksek olan grupta anlamlı olarak daha düşük olarak saptandı(p:0,04). ASA skoru, BMI, CEA ve CA19-9 değerlerinde iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı(p>0,05). Preoperatif ERCP ile stent varlığı, preoperatif perkütan drenaj, intraoperatif transfüzyon ihtiyacı, postoperatif transfüzyon ihtiyacı, tümör çapı, çıkarılan toplam lenf nodu sayısı ve metastatik lenf nodu sayısında iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı(P>0,05). İntraoperatif ve postoperatif komplikasyon, re-operasyon ihtiyacı, plansız hastane başvurusu, operasyon sonrası 30 90 günlük mortalite değerlerine bakıldığında CALLY indeksi düşük olan grupta anlamlı olarak daha yüksek olarak bulundu(p<0,05). 3 yıllık sağkalım ise CALLY indeksi düşük olan grupta anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur(p<0,05). Sonuç: Serum CRP, albümin ve lenfosit sayısını kullanarak hesaplanan CALLY indeksi, pankreas başı adenokanser nedeniyle pankreatikoduodenektomi yapılan hastalarda uzun vadeli sonuçların öngörülmesinde faydalı olabilir. Bulgularımız, CALLY indeksinin bu hastaların prognoz tayini için umut verici bir sınıflama aracı olarak işlev görebileceğini gösterebilmekle beraber bu konuda daha fazla hasta popülasyonlarını içeren ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tavşanlarda elektrotermal bipolar damar kapama sistemleri ile apendiks güdüğünün kapatılması
Apendektomi akut apandisit başta olmak üzere apendiksin birçok hastalı-ğında tercih edilen tedavi yöntemdir. Akut abdominal ağrı ile acil servislere başvuran hastalarda en sık görülen nedenlerden biri akut apandisittir. Bu durum apendektomiyi hastanelerin genel cerrahi bölümlerinde en sık uygulanan acil cerrahi girişimlerden biri haline getirir. 100 yıldan fazla bir süre boyunca açık apendektomi akut apandisitin tedavisinde oldukça iyi sonuçlar veren bir tedavi yöntemi olarak uygulanmaktadır. Laparoskopinin daha hızlı yara iyileşmesi, postoperatif ağrıda azalma, hastanede kalış süresinde azalma ve daha iyi kozmetik sonuç sağlaması gibi avantajları laparoskopik minimal invaziv cerrahi tekniklerin yaygınlaşmasını sağlayarak özellikle son on yılda tekniğin daha çok kullanılmasını sağlamıştır. İlk yıllarda laparoskopik prosedürlerde uzun ameliyat süresi önemli bir dezavantaj olarak ortaya çıkmasına rağmen deneyimlerin artması ile birlikte bu dezavantaj ortadan kalkmıştır. Ancak hala laparoskopik apendektomi apendiks operasyonlarında altın standart haline gelememiştir.Cerrahinin çeşitli alanlarında hemostaz ve diseksiyon amacıyla termal enerji sistemleri kullanılmaktadır. Elektrotermal damar kapama sistemi yeni kullanıma giren primer olarak abdominal cerrahi için geliştirilen hemostaz sağlayıcı bir cihazdır. Bu sistem ısıyla damar veya diğer dokuların içerisinde bulunan kollajen ve elastin liflerini denatüre edip birbirine yapıştırarak bir tıkaç oluşturur ve hemostazı sağlar. Elektrotermal damar kapama sistemi 7 mm'ye kadar olan damarların kapatılmasında güvenle kullanılabilmektedir.Bu deneysel çalışma, elektrotermal damar kapama sistemlerinin damar dışında bir kullanım alanı olabilecek, apendiks güdüğünün kapatılmasında güvenilir ve etkin bir şekilde kullanılabilirliğini doku iyileşmesini değerlendirerek incelemek amacıyla yapıldı.Çalışmada 1-2 yaş arasında, 2-5 kg ağırlığında, her iki cinsiyetten 32 adet Yeni Zelanda türü albino tavşan kullanıldı. Sekizer denekten oluşan dört grup oluşturuldu. İlk iki grubun apendiks güdükleri ipek bağlamalar ile kapatıldı. Son iki grubun apendiks güdükleri ise elektrotermal damar kapama sistemi olan Ligasure yardımıyla kapatıldı. Apendiks güdüğü ipek bağlama ile kapatılan gruplardan biri ve apendiks güdüğü Ligasure ile kapatılan gruplarından biri 3. günde diğer iki grupta 7. günde tekrar opere edilerek erken ve geç dönem doku iyileşmelerini değerlendirmek üzere örnekler alındı.Alınan örneklerde doku iyileşmesini değerlendirmek amacıyla biyokimyasal ve immünhistokimyasal incelemeler yapıldı. Dokuların kollajen 1, IL-1-ß, FGF-2 ve TGF-ß antikorları ile immünreaktiviteleri değerlendirilerek immunohistokimyasal inceleme yapıldı. Biyokimyasal olarakta dokulardaki hidroksiprolin düzeyleri ölçüldü.Bulgular değerlendirildiğinde; erken dönemde gruplarda inflamatuar yanıtın istatistiksel bir fark göstermediği, geç dönemde ise bu yanıtın güdüğün Ligasure ile kapatıldığı grupta daha belirgin olduğu görüldü. Doku hidroksiprolin düzeyinin geç dönemde Ligasure grubunda daha fazla olduğu tespit edildi ve dolayısıyla yara iyileşmesinin Ligasure grubunda daha iyi olduğu görüldü. TGF-ß' nın geç dönem gruplar arasında fark göstermediği ve iyileşen yarada fibrozisin eşit düzeyde olduğu belirlendi.Sonuç olarak, elektrotermal damar kapama sistemlerinin apendiks güdüğünün kapatılmasında alternatif ve güvenilir bir yöntem olarak kullanılabileceği görülmektedir. Ancak bu tekniğin insanlarda uygulanabilmesi için daha fazla deneysel çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.
Karaciğer kist hidatiğinin tedavisindeki gelişmeler ve kliniğimizdeki uygulamalar
Gelişmekte olan ülkelerde paraziter hastalıklar halk sağlığı açısından önemli bir problem oluşturmaktadır. Bütün dünyada insan ve hayvan sağlığını tehdit eden kistik ekinokok Türkiye'deki paraziter zoonozların en önemlilerinden biridir. Karaciğer kist hidatiklerinin tedavisinde uzun yıllardır konvansiyonel cerrahi yöntemler uygulanmaktadır. Açık cerrahi yöntemlerin bazı komplikasyonları bulunması nedeniyle perkütan drenaj işlemleri karşımıza alternatif tedavi yöntemi olarak çıkmaktadır.Perkütan drenajın; kolay uygulanabilmesi, etkili ve güvenilir olması ve hastanede kalma sürelerini önemli ölçüde azalttığı için giderek yaygınlık kazanmaktadır. Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulunun onayı alındıktan sonra; kliniğimizde 2001- 2009 yılları arasında opere edilen, ancak nüks vaka olmayan, 92 vaka dahil edildi. Vakaların 17 sine USG eşliğinde perkutan drenaj, ve 75 ine ise açık cerrahi yöntemler kullanılarak tedavi edildiler. Toplam 92 hastanın yaşları 19-73 arasında değişmekteydi. Çalışma perkütan drenaj ve açık cerrahi olmak üzere iki grup üzerinden planlandı. Bu klinik araştırmamızda, karaciğer kist hidatik hastalığının tevdisinde önemli yeri olan ve kliniğimizde başarı ile uygulanan açık cerrahi operasyonlar ile perkütan drenaj yöntemlerinin tedavideki etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlandı.Perkütan drenaj ve açık cerrahi uygulanan olguların uzun dönemdeki kist kavitelerinin takipleri US ve BT ile postoperatif 6. ay, 1. yıl, 2. yıl olarak yapıldı. Takiplerinde kist poşu çapları ölçülen olguların sonuçları Tekrarlı Varyans Analizi Testi ile değerlendirildi. Uzun dönemde (2 yıl) kist poşu çapları; perkütan drenaj uygulanan grupta 3.2 cm (p >0. 05), açık cerrahi grupta 2.52 cm ( p >0. 05) olarak ölçüldü. İki grup arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Yine ikinci yıl takipleri sonucunda toplam 75 açık cerrahi uygulanan olgularda 3 adet nüks görüldü, ( % 3.2 ) perkutan drenaj uygulananlarda nüks görülmedi. Abdominal diseminasyon her iki grupta da izlenmedi. Sonuç olarak perkütan drenaj işlemleri hidatik kistlerin inaktive edilmesinde etkili ve güvenilir bir yöntemdir.Abdominal diseminasyonu önlemede başarılı, işlem sonrası kist kavitesinin küçülmesinde önemli sonuçlara sahiptir. Hastanede kalış sürelerni önemli oranda azalttığı, hastaya operasyon riskini yüklemediği, tedavi edici yönü dışında kozmetik açıdan yaşam kalitesini artırdığı, uygulama kolaylığına sahip girişimsel radyolojik bir işlemdir. Açık cerrahi operasyonlara alternatif, uygun vakalarda ise ilk tercih edilmesi gereken yöntem olduğunu düşünmekteyiz.
Primer ve rekürren ventral hernili hastalarda C-myc, Catenin,Tenascin ve CTGF(connective tissue like growth factor ) doku düzeylerinin analizi
Son yıllarda karın duvarı fıtıkları patogenezinde kollejen metabolizmasının rol aldığı düşüncesi giderek artmaktadır. Skar oluşumunu ve kollajen inşasını etkileyen kilit biyolojik faktörler henüz net ortaya konamamıştır. Primer ve rekürren kesi fıtıklarında yara iyileşme sürecini etkileyen ve kötü skar oluşumuna neden olan hasta bağımlı faktörlerin rol aynadığı gösterilmiştir. Bu çalışmada; C-myc, Catenin, Tenascin ve CTGF doku seviyelerinin ventral hernili hastalardaki analizi ve varsa nüks ile ilintisinin ortaya konması amaçlandı.
Kolorektal kanser cerrahisinde açık ve laparoskopik cerrahi tekniklerin karşılaştırılması, erken ve geç dönem sonuçları
Amaç: Kolorektal kanser cerrahisinde onkolojik sonuçlar ve sağkalım açısından laparoskopik cerrahinin yeri, tüm dünyada halen tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada, laparoskopik ve açık yöntemle gerçekleştirilen kolorektal kanser cerrahilerinde uygulanan tekniklerin klinik sonuçları karşılaştırılarak değerlendirilmiş ve elde edilen veriler literatür ile karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2015 ile Haziran 2020 arasında kolorektal kanser cerrahisi uygulanan 462 hastanın verileri incelenerek yapılmıştır. Demografik veriler, laboratuvar değerleri, ameliyat verileri, erken ve uzun dönem klinik ve patolojik sonuçlar, sağ kalım oranları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 462 hastanın 271'i (%58,7) açık, 191'i (%41,3) laparoskopik yöntemle opere edilmişti. Açığa dönüş (konversiyon) gelişen 20 hasta açık cerrahi grupta incelenmiştir. Hastaların demografik verileri incelendiğinde; medyan yaş açık cerrahi grupta 61.6±12.32, laparoskopik cerrahi grupta 59.6±12.45 olarak bulunmuştur. Erkek hastaların 166'sı (%57,0) açık, 125'i (%43.0) laparoskopik, kadın hastaların 105'i (%61,4) açık, 66'sı (%38.6) laparoskopik yöntemle opere edilmişti. Seride acil opere edilen vaka sayısı 57 (%22,7), elektif vaka sayısı 405'tir (%77,3). Acil opere edilen vakaların hepsi açık yöntemle opere edilmişti. Çalışmamızda açık cerrahi gruptaki 271 (%100) hastanın 10' unda (%3,7), laparoskopik cerrahi gruptaki 191 (%100) hastanın 3' ünde (%1,6) intraoperatif komplikasyon gelişmiştir. Postoperatif cerrahi komplikasyon açık cerrahi grupta 138(%50,9), laparoskopik cerrahi grupta 104 (%54,5) idi. 462 hastanın hepsi malignite nedeniyle opere edilen hastalardı. TNM evrelendirme sistemine göre 462 vakamızdan açık cerrahi grupta yer alan 271(%100) hastanın 4'ü (%1,5) evre 0, 41'i (%15,2) evre 1, 81'i (%30,1) evre 2, 97'si (%36,1) evre 3 ve 46'sı (%17,1) evre 4, laparoskopik cerrahi grupta yer alan 171(%100) hastanın 13'ü (%6,8) evre 0, 35'i (%18,3) evre 1, 63'ü (%33) evre 2, 66'sı (%34,6) evre 3 ve 14'ü (%7,3) evre 4 olarak belirlenmiştir. Açık cerrahi grubunda 5 yıllık genel sağ kalım 136 (%52,3), laparoskopik cerrahi grupta 122 (%67) olup istatistiksel olarak anlamlı idi. Ancak ileri evre vakaların çoğu ve acil cerrahi vakaların tamamı açık yöntemle opere edilmişti. Evrelere göre 1,3 ve 5 yıllık genel sağ kalım dağılımına bakıldığında iki grup arasında anlamlı istatistiksel farklılık yoktu. Sonuç: Çalışmamızda laparoskopik yöntemle opere edilen kolorektal kanser hastalarının sağkalımının açık yöntemle opere edilen hastalardan anlamlı derece uzun olduğu gözükmekteydi. Ancak çoğu ileri evre vakalar ve acil vakaların tamamı açık yöntemele opere edilmişti. Evrelere göre sağkalım dağılımına bakıldığında ise iki gurup arasında bazı zaman dilimleri hariç anlamlı farklılık yoktu. Laparoskopik cerrahinin daha az postoperatif komplikasyon gelişmesi, hastanede kalış süresinin daha kısa olması, enteral beslenmeye daha erken geçilmesi, hastanın eski hayatına daha hızlı dönmesi, postoperatif ağrının daha az olması, inflamatuvar yanıtın daha az olması nedeniyle kolorektal kanser hastalarında öncelikle tercih edilmesi gereken ameliyat yöntemi olduğunu düşünmekteyiz. Ancak bu konuda fikir ayrılıkları olduğundan çok merkezli, randomize çalışmalara ve metaanalizlere hala ihtiyaç vardır.
Safra yolu yaralanması nedeniyle cerrahi onarım yapılan hastaların erken ve geç dönem sonuçlarını etkileyen faktörler
Giriş ve Amaç Kolesistektomi ülkemizde ve dünyada en sık yapılan elektif batın cerrahisidir. Laparoskopinin gelişmesi ile birlikte laparoskopik kolesistektomi, kolesistektomi için altın standart olmuştur. Bununla beraber safra yolu yaralanma insidansında da artış meydana gelmiştir. Safra yolu yaralanması morbidite ve mortalitesi yüksek komplikasyondur ve multidisipliner bir tedavi yaklaşımı gerektirir. Bu çalışmada safra yolu yaralanması nedeniyle cerrahi onarım yaptığımız hastalarda postoperatif erken ve geç dönem sonuçlarını etkileyen faktörleri aydınlatmayı amaçladık. Materyal-Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi genel cerrahi kliniğinde ocak 2005- haziran 2022 yılları arasında safra yolu yaralanması nedeniyle dış merkezden kabul ettiğimiz ve hepatikojejunostomi yapılan 66 hasta incelendi. Hastaların demografik özellikleri, ameliyat öncesi ve sonrası bakılan laboratuvar değerleri, onarım öncesi görüntülemeler ve ameliyatta uygulanan anastomoz tipleri kayıt altına alınıp istatistiksel analiz yapıldı. Hastaların postoperatif erken dönem sonuçları ve uzun dönem sonuçları incelendi. Uzun dönem takiplerde McDonald sınıflaması kullanıldı. Bulgular: Hastaların 18'i erkek 48'i kadındı. Ortalama takip süresi 105±58 (12-216) ay idi. Hastaların %42.4'ünde erken dönemde 1 veya daha fazla komplikasyon meydana geldi. Diyabet ve kültür pozitifliğinin yara yeri enfeksiyonu gelişimi ile anlamlı ilişkisi tespit edildi(p:0,032) (p: 0,001). Uzun dönem takipte McDonald sınıflaması kullanıldı. Onarım öncesi ALP ile onarım sonrası ALP- GGT'nin McDonald sınıflamasına anlamlı etkisi saptandı(p:0,012) (p<0,05) (p:0,05). Onarım öncesi GGT ve CRP'nin ise McDonald sınıflaması ile anlamlı bir ilişkisi olmadığı tespit edildi (p>0,05). Vasküler yaralanma varlığı ile postoperatif takiplerde görülen izole ALP-GGT yüksekliği arasında anlamlı ilişki mevcuttu(p<0,05). Takiplerde 8 hastada anastomoz darlığı gelişti. 2 hasta balon ile dilatasyona yanıt verirken 5 hastada revizyon cerrahisi yapıldı. Revizyon cerrahisi planlanan 1 hasta ise kontrol altına alınamayan kolanjitik sepsis nedeniyle exitus oldu. Sonuç: Safra yolu yaralanması, kolesistektominin en korkulan komplikasyonudur. Cerrahın deneyimi, teknik imkanlar, lokal risk faktörleri ve anatomik varyasyonlar yaralanmalarda önemli rol oynamaktadır. Safra yolu yaralanmaları, multidisipliner tedavi yaklaşımı gerektirmektedir ve hepatobiliyer cerrahi deneyimi olan merkezlerde takibi önemlidir. Anahtar kelimeler: Kolesistektomi, laparoskopik kolesistektomi, safra yolu yaralanmaları, hepatikojejunostomi,
Kolorektal kanserlerde çıkarılan kolon uzunluğunun lenf nodu sayısı ile ilişkisi
Amaç: Kolorektal kanserli hastalarda malign lenf nodlarının sayısı ve bu lenf nodlarının yeterli rezeksiyonu, sağkalım üzerine çok önemlidir. Bu çalışmada kolorektal kanser nedeniyle opere edilen hastalarda çıkarılan kolon spesmen uzunluğunun lenf nodu sayısı ile ilişkisi olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 01 Ocak 2010 ile 20 Haziran 2018 arası Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Anabilim Dalı'nda kolorektal cerrahi yapılan 531 hastadan, kolorektal kanser tanılı 381 hastanın çıkarılan kolon spesmen uzunluğu ile lenf nodu sayısı arasındaki ilişki retrospektif olarak incelenmiştir. Bu çalışmada yaş, cinsiyet, total lenf nodu, benign lenf nodu, malign lenf nodu, lenf nodu oranı, kolon ve rektum uzunluğu gibi parametreler incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan 531 hastadan 219 (%41,2) 'u kadın, 312 (%58,8) 'si erkekti. Benign tanı alan hastaların 100 (%66,7) 'ü erkek, 50 (%33,3) 'si kadın iken; malign tanı alan hastaların 212 (%55,6) 'si erkek, 169 (%44,4) 'u kadındı. Çalışmadaki tüm hastaların yaş ortalaması 55,85 iken; en küçük hasta 17 yaşında en büyük hasta ise 92 yaşındaydı. Benign tanı alan hastaların ortalama yaşı 50,67±19,23 iken; malign tanı alan hastaların ortalama yaşı 57,90±14,45'dir. Çalışmadaki 531 hastanın patoloji raporuna göre 150 (28.2)'si benign iken; 381 (%71.8) 'i maligndir. Malign hastaların 337 'si adenokanser tanılı idi. V Ortalama kolon spesmen uzunluğu benign tanı alanlarda 30,24 cm, malign tanı alanlarda 26.68 cm olarak bulunmuştur. Ortalama lenf nodu sayısı benign tanı alanlarda 10,43 iken; malign tanı alanlarda 28,96 olarak bulunmuştur. Genel sağkalım grubunda 5 yıllık yaşam olasılığı %53,2 iken; ortalama yaşam süresi 49,87±1,82 aydır. Hastalığa özel sağkalım grubunda 5 yıllık yaşam olasılığı %58,2 iken; ortalama yaşam süresi 54,38±1,79 aydır. Kolon spesmen uzunluğu ile total lenf nodu ve reaktif lenf nodu sayıları arasında pozitif yönde zayıf, anlamlı bir korelasyon saptandı (r=0,330 p=0,001 r=0,335 p=0,001); fakat kolon spesmen uzunluğu ile malign lenf nodu sayısı arasında anlamlı korelasyon tespit edilemedi (r=-0,052 p=0,311). Kolon spesmen uzunluğu ile lenf nodu oranı arasında negatif yönde çok zayıf anlamlı bir korelasyon saptandı (r=-0,108 p=0,038). Çalışmamızda hastalığa özel sağkalım üzerine etkili olan parametreler için cox regresyon analizi kullanılarak hazard ratio tespit edildi. Lenf nodu oranındaki 1 birimlik değişim hazard ratio'yu yaklaşık 10,28 kat artırdığı, malign lenf nodu sayısında 1 nod artışı hazard ratio'yu 1,099 kat artırdığı tespit edildi. Reaktif lenf nodu sayısında 1 birimlik artış, hazard ratio'yu yaklaşık %2 azalttığı tespit edildi. Sonuç: Kolorektal kanser nedeniyle cerrahi yapılan hastalarda kolon spesmen uzunluğu ile total lenf nodu ve benign lenf nodu sayıları arasında anlamlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Malign lenf nodu sayısı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Hastalığın doğru bir şekilde evrelendirilmesi için gereken en az lenf nodu sayısını elde etmek için yeterli kolon spesmen uzunluğu çıkarılması gerekmektedir. Malign lenf nodu sayısında artış görülmesi sağkalımı azaltmakla birlikte ve prognoz üzerine negatif yönde etki yapmaktadır.
Kolonoskopinin bakteriyemi ile olan ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada kolonoskopi yapılan hastalarda işlemden hemen sonra alınan kan kültürü ile kolonoskopi sonrası olabilecek bakteriyemi sıklığını ve bakteriyemi varsa hangi bakterilerin ürediğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Genel Cerrahi Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran hastalardan kolonoskopi endikasyonu konulan 19 ile 75 yaş arası 56 hasta alındı. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, varsa diğer hastalıkları, sigara, alkol kullanımları, kolonoskopi istenme nedenleri hasta değerlendirme formuna kaydedildi. Uygun diyet sonrasında bağırsak temizliği yapılan hastalara önce damar yolu açıldı, maske ile oksijen (2–3 lt/dak) verildi, monitorize edildi, kalp atım sayımı ve oksijen satürasyonları takip edildi. Ağrı kontrolü için bilinçli sedasyon uygulandı. Kolonoskopi tek el metoduyla yapıldı. Kolonoskopi ile anüsten başlayarak çekuma kadar gidildi, bakı ile kolon kontrol edildi ve anüse geri dönülerek işlem tamamlandı. İşlem süresi kaydedildi. İşlem tamamlandıktan hemen sonra hastalardan steril bir şekilde intravenöz yol ile 10 ml kan alındı. Alınan kan, kan kültürü tüpüne konuldu ve Mikrobiyoloji Laboratuarına gönderilerek bakteriyemi varlığı arandı. Bulgular: Hastaların 31'i (% 55.4) kadın, 25'i (% 44,6) erkekti. Cinsiyet açısından çalışma örneklemi homojendi (p=0.504). Hastaların 41'inde (% 73,2) tanı konulmuş başka bir sistem hastalığı yoktu, 15 (%26,8) hastada vardı. Kolonoskopi işlem süresi ortalama 17,6 dakika, damar yolunun açık kalma süresi 23,2 dakika, bağırsakların temizliği 2,1 gün, aç kalma süresi 12,8 saatti. Kan kültüründe üreme olmayan 44 hastanın (% 79) oranı, üreme olan 12 hastanın (%21) oranına göre anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.001). Başka bir sistem hastalığı olan ve olmayan hastalar arasında üreme açısından istatistiksel fark yoktu (p>0.05). Kolonoskopi sonrası üreme olan hastaların 5'inde (% 41,7) Staphylococcus Aureus, 1'inde (% 8,3) Escherichia Coli, 5'inde (% 41,7) Koagulaz Negative Stafilokok, 1'inde (% 8,3) ise Candida Albicans üredi. Sonuç: Kolonoskopi işlemi sırasında geçici bakteriyemi az görülmektedir ancak yüksek bulduğumuz %21 oranını uzun süredir kolonoskopide bakteriyemi çalışması yapılmamasına, dünyada yaşanan değişikliklere veya hasta sayısının az olmasına bağlayabiliriz. iii Anahtar sözcükler: Kolonoskopi, Bakteriyemi
İatrojenik safra yolu yaralanmalarına uygulanan cerrahi tedavilerin uzun dönemde yaşam kalitesi üzerine sonuçları
AMAÇ: Genel Cerrahi alanında en sık yapılan ameliyatlardan olan kolesistektomi operasyonu, beraberinde bazı komplikasyonları da barındırmaktadır. Bunlardan en önemlisi sayılabilecek olan iatrojenik safra yolu yaralanmasıdır. Bu durum gerçekleştiğinde hastalara birtakım düzeltici cerrahi işlemler gerekmektedir. Çalışmamızda; düzeltici cerrahi operasyonların, bu hastaların yaşam kalitelerine uzun dönemdeki etkisi araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Ekim 2009 ile Aralık 2017 yılları arasında kolesistektomi yapılan, iatrojenik safra yolu yaralanması gerçekleşen ve düzeltici operasyon yaptığımız 38'i kadın, 11'i erkek olmak üzere toplamda 49 hasta ele alındı. Yapılan operasyonlarımızın, hastaların uzun dönemde yaşam kaliteleri üzerine prospektif sonuçları değerlendirildi. Hastaların genel klinik durumları, biyokimyasal tetkikleri ve her hastamıza SF-36 (short form) anketi uygulanarak, sonuçlar elde edildi. BULGULAR: Hastalarımızın % 32,6'sı akut kolesistit, % 67,4'ü ise kronik taşlı kolesistit nedeniyle opere edildi. Safra yolu yaralanmaları Strasberg sınıflamasına göre değerlendirilmiş olup: 7 hasta A tipi, 1 hasta C tipi, 7 hasta D tipi, 7 hasta E1 tipi, 12 hasta E2 tipi, 12 hasta E3 tipi ve 3 hasta da E4 tipi yaralanmaya örnektir. Otuz hastaya Roux-en-Y hepatikojejunostomi, 6 hastaya sistik dukt/Luschka ligasyonu, 5 hastaya koledok primer onarımı + T-tüp uygulaması, 4 hastaya ERCP ile stent uygulaması, birer hastaya ise kolanjiojejunostomi, koledokokoledokostomi, koledokoduodenostomi ve koledokojejunostomi yapıldı. Bu hastalardan sistik dukt ligasyonuyapılanbir hastada aynı zamanda hepatik arterde de yaralanma mevcuttu. Bunların dışında Roux-en-Y hepatikojejunostomi yaptığımız 4 hasta ise takibimizde olup, operasyonları üzerinden 2 yıl geçmemiş olduğundan dolayı çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların bilirubin, transaminaz ve alkalen fosfatazdeğerlerinde operasyon öncesine göre anlamlı düzelmeler gözlenmiştir. Uygulanan SF-36 anket puanları göz önüne alındığında ise, Türkiye norm değerlerine kıyasla, bu hastalarımızda anlamlı sonuçlar görülmektedir. TARTIŞMA VE SONUÇ: Genelde elektif şartlarda yapılan kolesistektomi sonrası safra yolu yaralanması beklenmeyen ve ciddi bir sonuçtur. Yüksek morbidite ve hatta mortalite riski vardır. Bu yaralanma sonrası başarılı bir ameliyat yapılsa bile, hem fiziksel hemde zihinsel yaşam kalitesinde uzun süreli azalmaya neden olabilmektedir. Anahtar kelimeler: Kolesistektomi, Safra yolları, SF-36.
Total tiroidektomi sonrası intakt parathormon düzeyi ile hipokalsemi riski saptanabilir mi?
Günümüzde çeşitli endikasyonlarla bilateral total tiroidektomi yapılmaktadır. Ameliyat sonrası hastalar çoğunlukla birinci veya ikinci gününde taburcu olmaktadır. Ancak tiroidektomi komplikasyonları arasında en sık görülen hipokalsemi nedeniyle hastaların hastanede yatış süresi uzamakta ve bu da ek maliyet ve iş gücü kaybına neden olmaktadır. Bu çalışmada biyokimyasal bir belirteç olan intakt parathormon ile hipokalsemiyi erken dönemde tespit etmeye çalıştık.
Sleeve gastrektomi operasyonu öncesi ve sonrası alt özofagus sfinkterinin hıgh resulatıon manometre (HRM) ile değerlendirilmesi
Laparoskopik Sleeve Gastrektomi (LSG) operasyonu, günümüz dünyasında obezite için en çok uygulanan tedavi seçeneklerinden biri olmuştur. Sleeve Gastrektomi operasyonunda; büyük kurvatura pilorun 2-3 cm proksimalinden, His açısına kadar serbestleştirildikten sonra staplerlar ile mide rezeksiyonu gerçekleştirilir. His açısı; özofagus ile fundus arasındaki dar açıdır. Bu dar açı ve gazla dolu fundus, kardianın kapalı kalmasını sağlar. Sonuç olarak gastroözofegeal reflü önlenir. Sleeve Gastrektomi operasyonu sırasında fundus serbestleştirilmesi His açısının bozulmasına ve dolayısıyla reflü mekanizmalarının bozulmasına sebep olur. Bu nedenle çalışmamızın amacı; Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğinde yapılan Sleeve Gastrektomi operasyonlarında, preoperatif ve postoperatif High Resulation Manometre (HRM) ile Alt Özofagus Sfinkter Basıncının nicel olarak ölçülmesi ve postoperatif reflü yapma olasılığını ortaya konması olmuştur. Yaptığımız çalışmada sonucunda, LSG yapılan preoperatif ve postoperatif 28 hastada HRM ile Alt Özofagus Sfinkteri Dinlenim Basıncı ölçüldü. Ölçümler sonucunda postoperatif dönemde Alt Özofagus Sfinkter Basıncının düştüğü görüldü. (p=0,048) Cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. (p>0,05) Ancak, BMI düşüş hızına göre Alt Özofagus Sfinkter Basıncının istatistiksel anlamda daha çok düştüğü görüldü. (p=0,026) Sonuç olarak, günümüz dünyasında çok fazla yapılan LSG operasyonlarından sonra, gelişebilecek reflü ve reflüye bağlı komplikasyonlardan (özofajit, Barrett Özofagusu gibi) korunmak için postoperatif LSG hastalarına her zaman daha uyanık olunması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Sleeve Gastrektomi, High Resulation Manometre, Alt Özofagus Sfinkter Basıncı, Reflü
Kolorektal kanserlerde kodlanmayan LNC-RNA crnde'nin gen ifade düzeylerinin analizi
Amaç: Uzun kodlanmayan RNA (Lnc-RNA)'ların son zamanlarda yapılan çalışmalar ile kanser gelişminin çeşitli aşamalarında etkisi bulunmuştur. Lnc-RNA'ların DNA, RNA ve proteinlerle etkileşerek kromatin organizasyonu, trankripsiyonel ve transkripsiyon sonrası düzenlemelerde önemli düzenleyiciler olduğu keşfedilmiştir. Lnc-RNA'ların bozulmuş gen ifadeleri; kanser başlaması, ilerlemesi ve metastazda rol oynamaktadır. Bu çalışmada kolorektal kanserde bir Lnc-RNA olan CRNDE geninin ifade düzeylerinin analizi ve klinik değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu prospektif çalışma için Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulundan 26.09.2018 tarihli 2018/204 karar ile onay alındı. Çalışma Gaziantep Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projesi (BAP) TF.UT.19.22 no'lu desteğiyle, Gaziantep Üniversitesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda 2014-2016 yılları arasında kolorektal adenokarsinom nedeniyle sağ hemikolektomi, sol hemikolektomi, rektum anterior rezeksiyon, low anterior rezekisyon, abdominoperineal rezeksiyon yapılan 52 hastada gerçekleştirildi. Her hastanın tümörlü ve bitişik tümörsüz dokusunda Lnc-RNA CRNDE gen ifadeleri Real Time PCR ile değerlendirildi. Normalize edilen ΔCt değerleri Wilcoxon testi ile karşılaştırıldı. 2-ΔΔCt metodu ile gen ekspresyonları arasındaki katsayı farkı kıyaslandı. Bulgular: Kolorektal kanser tanısıyla ameliyat edilen 52 hastanın ortalama yaşları 58,1±13,1 idi. Ortalama %80'ini evre 2-3 hastalar oluşturmaktaydı. Real time PCR'da tümörlü dokuda CRNDE ekspresyon seviyesi ΔCt değeri 7, 48± 3, 21 bulundu. Bitişik tümörsüz dokudaki CRNDE ΔCt değeri 5, 57± 0, 95 bulundu. Tümörlü dokuda CRNDE ekspresyon düzeyleri tümörsüz dokuya göre(2-ΔΔCt metodu ile) yaklaşık 5 kat azaldığı tespit edildi. Bu ekspresyon farkı hastalığın evresi arttıkça yükselmekteydi. Yalnızca rektum kanserli hastalar değerlendirildiğinde, tümörlü dokuda gen ekspresyon düzeyinin 8 kat azaldığı görüldü. Tartışma ve sonuç: Bu çalışma kolorektal adenokarsinom dokularında CRNDE gen ekspresyonunun anlamlı düzeyde azaldığını göstermiştir. Aksine literatürde yapılan birçok çalışmada kolorektal kanserde CRNDE ekspresyonunun yükseldiği belirtilmektedir, sonuçların uyumsuz olması CRNDE ekspresyonunda tanımlanmamış başka gen sinyal yolaklarının olabileceğini akla getirmektedir. Ayrıca hasta gruplarının daha homojen seçilip sayılarının yeterli düzeyde çoğaltılarak ilgili yolaklarla birlikte değerlendirilmesi ve hücre kültürleri ile desteklenmesi gerekmektedir. Henüz tanı ve tedavide klinik olarak tek başına yeterli olmadığı görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Kolon, Rektum, Adenokarsinom, Lnc-RNA, CRNDE, Gen ekspresyonu.
Canlı vericili karaciğer nakillerinde total kaval klempaj tekniğinin uzun dönemli sonuçları
Amaç: Total kaval klempaj tekniği ile canlı donörden yapılan karaciğer transplantasyonunun uzun dönemli sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi Gereç ve Yöntem: 2010 yılından 2015 yılına kadar Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Anabilim Dalı'nda canlıdan canlıya karaciğer nakli yapılan 31 hastanın vena cava inferior total klempaj süresinin, biyokimyasal parametreler, renal yetmezlik bulguları, morbidite, greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkileri retrospektif olarak incelenmiştir. Bu çalışmada yaş, cinsiyet, Child ve Meld skorları, intraoperatif anestezi verileri, preoperatif ve postoperatif biyokimyasal parametreleri ve postoperatif komplikasyonlar incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastaların 21'i (%67) erkek,10'u (%32) kadındır. Yaş ortalaması ise 43,48 dir. En küçük hasta 6 yaşında bir kız çocuğu iken en yaşlı hasta ise 63 yaşındadır. Çalışmamızda transplantasyonu gerçekleşen hastaların %71'inin NaMELD skoru 10-20 arasındaydı. 12 hastanın CHILD skoru CHILD B-7 ve 3 hastanın CHILD C-11 di. Ameliyatlar maximum 11 saat, minumum ise 6 saat sürmüş olup ortalama olarak 8,29 saat sürdü. Total kaval klempaj süresi ise maximum 135 dakikaydı, ortalama olarak 81,29 dakika olarak gerçekleşti. Transplantasyonu gerçekleşen 31 hastanın 18'ine operasyon sonrası kan transfüzyonu uygulandı. Hastaların %48,4'üne operasyon esnasında vasopressör verildi. 1 yıllık süre içerisinde 31 hastanın 6'sı kaybedildi. Bu kayıpların 5'i postoperatif 40 günlük süre içerisinde gerçekleşti. Total kaval klempaj süresi ile ameliyat sonrası 1 ve 7 günlük pik GGT değerleri arasında anlamlı, pozitif yönde ve orta derecede bir ilişki bulunmuştur (p<0,05; r=0,527) (p<0,05; r=0,468). Diğer taraftan total kaval klempaj süresi ile postoperatif 48 saatlik, 7 günlük ve 1 yıllık bakılan pik kreatinin(Cre) değerleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır(p>0,05). Transplantasyonu gerçekleşen hastaların 1 yıllık sağ kalım oranı %80,6 olduğu görüldü. Total kaval klempaj süresinin sağ kalım üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü (p>0,05). Sonuç: Total klempaj tekniği ile yapılan canlı vericili karaciğer nakillerinde, klempaj süresinin uzun dönemde renal yetmezlik,safra yolu komplikasyonları,morbidite ve mortalite ile anlamlı bir ilişkisinin bulunmadığı görülmüştür. Literatürde, total kaval klempaj süresinin uzun dönemli etkileri üzerine yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu konu ile ilgili daha geniş çalışmalar yapılması önerilmektedir. Anahtar kelime: Canlı vericili karaciğer nakli, total kaval klempaj tekniği, uzun dönem sonuçları
Akut kolesistit tanılı hastada termal kamera ölçümlerinin analizi
Bu çalışmanın amacı karın ağrısı ile hastanemize başvuran ve Akut Kolesistit (AK) tanısı alan hastaların infrared (IR) (termal kamera) görüntülerinin analizi ve tanıda kullanılabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya hastanemize karın ağrısı ile başvuran, AK tanısı konulan hastalar ile sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Hasta grupta hastaneye yattıktan sonra karın dört kadranı içine alacak şekilde termal görüntüler alındı. Gönüllüler için de aynı işlemler tekrarlandı. İstatistiksel analiz sonucunda hasta ve kontrol grubunda sağ üst kadran sıcaklığı arasında anlamlı bir fark bulundu (p<0.001). Hasta ve kontrol grubundan 40'ar kişinin tüm termal analiz verileri ile önce topluluk sınıflandırıcı vektörüyle makine öğrenmesi modeli oluşturuldu. Sonra daha önce makinenin görmediği 10 hasta ve 10 kontrole ait görüntüleri yükleyip hasta ve sağlıklı olanları ayırt etmesini inceledik ve doğruluk, duyarlıklık ve özgüllük oranlarını bulduk. Daha sonra istatistiksel olarak anlamlı parametreler ile aynı uygulamayı doğrusal ayırt edici vektörüyle yapıp sonuçları tekrar inceledik. Sağ ve sol üst kadran sıcaklığı termal kamera analizi verilerinin hasta ve kontrol grubunda istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı bulundu (p<0,001). Yapay zeka ile makine öğrenmesi yöntemi kullanılarak , yapay zekanın hasta ve kontrol grubunu ayırması yönünden %95 doğruluk, %100 duyarlılık ve %90 özgüllüğü olduğunu bulduk. AK tanılı hastalarda termal kamera görüntülerinin analiz edilip yapay zeka ve makine öğrenmesi ile hasta ve normal kişilerin yüksek bir başarı ile ayırt edildiği çalışmamızın AK tanısında yardımcı yöntemlerden birisi olabileceği ve daha geniş katılımlı çalışmalarla bu yöntemin geliştirilmesinin mümkün olabileceği sonucuna varıldı.
Kronik taşlı kolesistit olgularında laparoskopik kolesistektomi ile açık kolesistektomi yönteminin karşılaştırılması
Sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan karın duvarı defektlerinde polipropilen protez seprafilm ve omentektomi uygulamalarının adezyonlar üzerinde etkileri
İnferior Tiroit Arterlerin Trunkal Bağlanmasının Fostuparatif Serum Kalsiyum Düzeyine Etkisi
Pankreas kanserlerinde D vitamini reseptör polimorfizmi ve ekspresyonu
Bu çalışmadaki amacımız, pankreas kanserli vakalarda tümöral dokulardaki vitamin D reseptör geninin ekspresyonu ve polimorfizmini ortaya koyarak VDR geni polimorfizmleri ile pankreas kanseri arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Ayrıca, VDR geninin ekspresyon seviyesinin normal dokuda ve tümör dokusunda belirlenerek bu genin ekspresyon seviyesi ve kanser gelişimi arasındaki olası ilişkinin ortaya konulması hedeflenmektedir.Bu çalışmaya, pankreas kanseri nedeniyle operasyona alınan hastalar (n=31) ve polimorfizm karşılaştırması için, kontrol grubu olarak kendinde ve birinci derece akrabalarında kanser hastalığı olmayan, sağlıklı gönüllüler (kontrol grubu, n=31) alınmıştır. Hastalardan alınan dokular ve kontrol grubundan alınan kan örneklerinden DNA ve RNA izolasyonları yapılarak, floresan PCR yöntemi kullanılarak erime eğrisi analizi yapılmıştır.Pankreas kanserli grupla kontrol grubu VDR gen BSM I polimorfizmi için G/G, G/A, A/A genotip frekanslarına ve G ve A allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Pankreas kanserli grupla kontrol grubu VDR gen Fok I polimorfizmi için C/C, C/T, T/T genotip frekanslarına ve C ve T allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Hastalardan operasyon sırasında çıkarılan materyallerinden alınan normal ve tümörlü dokulardan VDR gen ekspresyon düzeyi çalışıldı. Referans aralığı, Yüksek<1.25, Düşük>0.75, 0.75Anahtar Kelime: Neoplazmlar = Neoplasms ; Pankreas = Pancreas ; Pankreas hastalıkları = Pancreatic diseases ; Pankreas neoplazmları = Pancreatic neoplasms ; Polimorfizm-genetik = Polymorphism-genetic ; Vitamin D = Vitamin D ; Vitamin D eksikliği = Vitamin D deficiency
Akut kolesistit cerrahi tedavisinde açık ve laparoskopik yöntemlerin karşılaştırılması
Günümüzde; cerrahi hastalıkların tedavisindeki radikal geleneksel yaklaşımların yerini minimal invaziv veya endoskopik metodlar almaktadır. Laparoskopik kolesistektomi; kısa süre içinde safra kesesi ameliyatlarında altın standart olarak kabul edilmiş ve endoskopik cerrahinin diğer formlarının geliştirilmesinde önemli etken olmuştur. Daha önceleri laparoskopik girişim için kontrendike olarak kabul edilen akut kolesistit; tecrübenin artması ve teknolojik gelişmelerin sağlık alanına uygulanması ile endike hale gelmiş ve hızla yaygınlaşmaya başlamıştır.Akut kolesistit cerrahi tedavisinde açık ve laparoskopik yöntemlerin birbirine karşı bazı avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır. Haziran 2005 - Mayıs 2010 tarihleri arasında akut kolesistit nedeniyle opere ettiğimiz 338 hastayı çalışmamıza dahil ederek hastaları laparoskopik yöntem ile opere edilenler ve açık yöntem ile opere edilenler olmak üzere iki gruba ayırdık. Her iki yöntemin avantaj ve dezavantajlarının belirlenmesi, yöntemlerin mortalite ve morbidite oranlarının, peroperatif ve postoperatif komplikasyonlarının, hastanede yatış sürelerinin, rejim başlanma sürelerinin ve cerrahi konfor durumlarının karşılaştırılmasını amaçladık.Laparoskopik ve açık yöntemler arasında mortalite, peroperatif ve postoperatif komplikasyonlar, hastanede yatış süreleri açısından istatiksel olarak anlamlı farklar saptandı.Literatür bilgileri ve gözlemlerimize dayanarak laparoskopik cerrahinin daha kozmetik ve daha az ağrılı olması ve daha erken dönemde rejim başlanması nedeniyle hasta için daha konforlu bir ameliyat şekli olduğunu söyleyebiliriz.Safra kesesi ameliyatlarında altın standart olarak kabul edilen laparoskopik kolesistektominin akut kolesistit cerrahi tedavisinde de güvenle kullanılabileceği yönünde literatürde yeterli çalışma olmamakla birlikte; çalışmamızda kullanılabilirliliği yönünde bir kanaat oluşmuştur. Ancak yinede daha büyük sayılarda hasta grupları ile daha fazla çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz.
Pankreas kanserlerinde CDC25A gen polimorfizmi ve ekspresyonu
Bu çalışmadaki amacımız; pankreas kanserli vakalarda tümöral dokulardaki CDC25A gen ekspresyonu ve polimorfizmini ortaya koyarak CDC25A geni polimorfizmleri ile pankreas kanseri arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Ayrıca, CDC25A geninin ekspresyon seviyesi normal dokuda ve tümör dokusunda belirlenerek bu genin ekspresyon seviyesi ve kanser gelişimi arasındaki olası ilişkinin ortaya konulması hedeflenmektedir. Bu amaçla CDC25A'nın 28 hastada dokuda ekspresyonunu, 118 hastada ise kanda polimorfizmini çalışarak literatür verilerine daha kapsamlı hale getirdik.Çalışmaya pankreas kanseri tanısı ile opere edilen 28 hasta ve pankreas kanseri tanısı ile takip edilen 90 hasta, toplam 118 pankreas kanserli hasta alındı. Kontrol grubu olarakta 83 tane önceden bilinen kronik bir hastalığı olmayan ve birinci derece akrabalarında kanser hastası olmayan sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Hastalardan alınan doku ve kan örnekleri, kontrol grubundan alınan kan örnekleri ile beraber DNA ve RNA izolasyonları yapıldı.Pankreas kanserli grupla kontrol grubu CDC25A geni SER88PHE polimorfizmi için C/C, C/T, T/T genotip frekanslarına ve C ve T allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Pankreas kanserli grupla kontrol grubu CDC25A geni RS3731485 polimorfizmi için C/C, C/G, G/G genotip frekanslarına ve C ve G allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Hastalardan operasyon sırasında çıkarılan materyallerinden alınan normal ve tümörlü dokulardan CDC25A gen ekspresyon düzeyi çalışıldı. Referans aralığı >1.5 ise artmış, <0.5 ise azalmış, 0.5-1.5 aralığı ise normal olarak alındı. Elde edilen ekspresyon değerlerine yapılan istatiksel çalışmada; kontrol gurubu ile pankreas kanseri gurubu arasında CDC25A gen ekspresyonun anlamlı olmadığı görüldü (p<0,05).Elde edilen veriler ışığında pankreas kanserinde CDC25A gen polimorfizminde ve ekspresyonu düzeyinde anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. Sonuç olarak pankreas kanseri mortalitesi yüksek olan bir hastalık olup, kanser etyolojisinde genetiğin yeri tartışmasızdır. Bundan dolayı polimorfizm ve ekspresyon çalışmalarının devam etmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Stres gastritisi proflaksisinde misoprostol, sucralfate ve vitamin e`nin yeri
Ekstrahepatik safra yolları cerrahisinde operatif kolanjiografi basınç ve akım hızı ölçümlerinin yeri
Alkalen reflü gastrit tanısında gadoksetik asit ile yapılan manyetik rezonans görüntülemenin klinik kullanıma uygunluğunun değerlendirilmesi
Alkalen reflü gastrit duodenumdaki safra ve pankreatik salgıların mideye reflüsü sonucu mide mukozasının hasarlanmasıdır. Klinik olarak spesifik semptomlarının olmaması nedeniyle zor tanı almaktadır. Kesin tanı için endoskopik olarak midede mukozal eritem, safra ile safra tuzlarının görülmesi ve histopatolojik değerlendirme gerekmektedir. Tedavi seçenekleri; yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç tedavilerinden, cerrahi müdahalelere kadar uzanmaktadır. Gadoksetik asit (gadolyum etoksibenzil dietilentriaminpentasetik asit) karaciğere özgü bir manyetik rezonans görüntüleme(MRG) kontrast ajanıdır. Uygulanan dozun %50'sine kadar fonksiyonel hepatositler tarafından alınır ve ardından safra kanalına atılır. Klinik uygulamada, gadoksetik asit ile yapılan MR kolanjiografi'de (G-MRK) safra kanalından atılan kontrast maddenin mide lümeninde sıkça görüldüğü gözlemlenmektedir. Bunun duodenogastrik safra reflüsünü temsil edebileceğini ve alkalen reflü gastritin, MRK'nin geç fazında midede kontrast maddenin varlığı ile yakından ilişkili olabileceğini varsaydık. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi kliniğindeki hastalar retrospektif olarak tarandı. Kriterleri karşılayan endoskopik olarak tanı almış 103 alkalen reflü gastrit hastası ve endoskopisinde alkalen reflü gastrit görülmeyen 103 kontrol hastası çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızda, G-MRK yönteminin alkalen reflü gastrit tanısındaki etkinliği değerlendirildi; %82,52 duyarlılık ve %74,76 özgüllük ile istatistiksel açısından anlamlı, literatür ile uyumlu sonuçlar elde edildi. Sonuç olarak; MRG'nin ARG tanısında non-invaziv, radyasyon yaymayan, yüksek çözünürlüklü, geniş bir görüş alanı ve süresi sunan mevcut tanı yöntemlerine iyi bir alternatif olabileceğini düşünmekteyiz.
Pilonidal sinüs tedavisinde V-Y Advancement flep yönteminin uygulanması
Kronik anal fissürün cerrahi tedavisinde spinal veya lokal anestezi altında açık ve kapalı teknikle lateral internal sfinkterotomi
Pilonidal sinüs tedavisinde değişik cerrahi yöntemlerin karşılaştırılması
Meme kanseri hücrelerinde ROCK I ve ROCK II gen ifade düzeylerinin belirlenmesi
Meme kanserli hastaların kanında yapılan mutasyonel analizlerle elde RHO KİNAZ I ve RHO KİNAZ II ile ilgili verilerden yola çıkılarak meme kanserli hastalarda tümör dokusunun kendisinde ve normal meme dokusunda RHO KİNAZ gen ifade düzeylerinin belirlenmesi meme kanserinin hücresel ve moleküler genetiğinin ortaya konmasında önemlidir.Önceki çalışmalarda metastatik meme kanserli hastaların kanında RHO KİNAZ genine ait mutasyonel değişiklikler saptanmıştır. Çalışma bütününde 5i metastaik olan toplan 49 meme kanserli hastadan alınan tümör dokusu ve normal meme dokusu RHO KİNAZ gen ifade düzeyleri açısından moleküler olarak Real Time PCR ile analiz edildi. Analizde House keeping gen olarak beta aktin kullanıldı.Sonuç olarak meme kanserli dokunun aynı hastanın sağlıklı meme dokusu ile karşılaştırıldığında, RHO KİNAZ I ve RHO KİNAZ II gen ifade düzeyleri açısından farklılık saptanmaması, metastatik meme kanserli hastalar da dahil olmak üzere Rho gen ailesi ile meme kanseri arasında bir ilişkinin varlığı şüphesinden uzaklaşılmasına neden olmuştur.Anahtar Kelimeler: Rho kinaz, ROCK I, ROCK II, meme kanseri, polimorfizm, genetik
Tiroid nodüllerinde ince iğne aspirasyon biyopsisinin tanısal değeri
Tiroid hastalıkları bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de sık görülen hastalıklardandır.Yurtdışında yapılan otopsi serilerinde tiroid bezlerinin %50'sinden fazlasında nodül saptanmış olması ve palpasyonla normal olan glandların çoğunda ultrasonografi ile küçük nodüllerin saptanabilmesi, nodüler guatrın yaygınlık ve önemini gösterir. Tiroid nodüllerinin klasik yöntemlerle tanısı pahalı ve güçtür. 1980'lerin başından beri uygulamalarda geniş yer bulan ince iğne aspirasyonu ile yapılan biyopsiler hasta seçiminde önemli bir yer tutmaktadır. İğne biyopsisi, ameliyat öncesi benign tiroid nodüllerinin malign tiroid nodüllerinden ayrımında güvenilir bir teşhis yöntemi olarak kabul edilmektedir. Tehlikesiz, az maliyetli ve genellikle doğru sonuç veren bir yöntem olduğundan, iğne aspirasyon biyopsisi tiroid nodüllerinin teşhisinde ilk tercihtir.Çalışma Gaziantep Üniversitesi Genel Cerrahi kliniğinde toplam 221 hastanın dosyalarının retrospektif olarak incelenmesi ile yapılmıştır. Olguların yaşları 17 ile 77 arasında değişmekte olup ortalama yaş 45.1±0.8117'di. Patolojide malignite tanısı konan 63 olgunun İİAB'de %12,6'sı malign, %42,8'i süpheli, %44,4'ü bening tanısı almıştır. Bu değerlerle testin duyarlılığı %55 olarak; özgüllüğü %96 olarak saptanmıştır. Bu bulgularımız litaratürle uyumlu olarak bulunmuştur.Sonuç olarak; ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) güvenilir sonuçlar vermesi, az sayıda komplikasyona sebep olması, hastalar tarafından iyi tolere edilebilmesi ve tanısal değerinin artan tecrübe ile giderek yükselmesi tiroid nodüllerinin tanı ve tadavisinde İİAB'ni vazgeçilmez bir basamak haline getirmiştir.Anahtar Kelimeler : Nodüler guatr, İnce İğne Aspirasyon biyopsisi, Malign
Ratlarda deneysel olarak oluşturulan intraabdominal hipertansiyonun böbrekler üzerine etkileri
İntraabdominal basınç, normal şartlarda atmosfer basıncı kadar veya onun biraz altındadır. Abdominal hipertansiyonun sebepleri arasında; pankreatit, intraabdominal kanama, ödem, kitle, asit, apse, abdominal aort anevrizması, obezite sayılabilir. İntraabdominal basınç direk ve indirek yöntemlerle ölçülebilir. Bunlar arasında en kolay uygulanan, en az invaziv yöntem mesane içi basınç ölçümüdürİntraabdominal hipertansiyon kardiyovasküler, respiratuar ve renal sistem başta olmak üzere birçok sistemi olumsuz etkiler. İntraabdominal hipertansiyonla birlikte organ fonksiyon bozukluğu olmasına abdominal kompartman sendromu adı verilirAbdominal kompartman sendromu tedavi edilmediği taktirde mortal seyreder. Tek tedavi yöntemi ise dekompresyondurBu çalışmada deneysel olarak oluşturduğumuz intraabdominal basınç artışının böbrekler üzerine etkilerini araştırdık. Bu amaçla 30 adet Wistar albino erkek rat kullanıldı. Grup 1 (kontrol grubu) 6, diğer gruplar 8'er denekten oluşturuldu. Grup 1 (kontrol grubu) ve grup 2'de (sham grubu) intraabdominal hipertansiyon oluşturulmadı. Grup 1'den intrakardiyak 3 cc kan alındı. Grup 3'te 20 mmHg, grup 4'te 30 mmHg basınç ile üç saat süreyle, intraabdominal hipertansiyon oluşturuldu. Deney sonunda grup 2, 3 ve 4'ten de intrakardiyak 3 cc kan alındı. Tüm deneklerin serumda üre ve kreatinin düzeyleri belirlendi. Böbrekleri de alınarak histopatolojik olarak incelendiGrup 1 ile diğer gruplar karşılaştırıldığında, grup 3 ve grup 4 üre-kreatinin düzeylerinde artış olduğu görüldü. Bu artışın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu saptandı (p<0.05). Grup 1 ile grup 2 arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Histopatolojik incelemede; grup 1 ve 2 normal olarak değerlendirildi. Grup 3'te, glomerüllerde ve interstisyel alanda konjesyone alanlar, grup 4'te bu bulgulara ek olarak pelvikalisiyel yapılarda ve proksimal üreterde dilatasyon saptandıSonuç olarak, ratlarda oluşturulan intraabdominal hipertansiyonun böbrekler üzerinde anlamlı değişikliklere neden olduğu tespit edildi.Anahtar Kelimeler: İntraabdominal hipertansiyon, Abdominal kompartman sendromu, Rat, Böbrekler.
Enterokutan fistüllü hastalarda fistül kapanmasına ve mortaliteye etki eden faktörler
Enterokutan fistüller tedavi yöntemlerdeki gelişmelere rağmen hala ciddi klinik tablolar oluşturmaktadır. Cerrah bir taraftan konservatif tedavi sürecinde karşılaşılabilecek komplikasyonları doğru değerlendirip gerektiğinde acil cerrahi kararı vermek, diğer taraftan konservatif yöntemle kapanmaya yatkın fistüllerde olabildiğince erken cerrahiden kaçınmak ikilemiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle fistüllerin kapanmasına ve mortaliteye etki eden faktörlerin ortaya konulması oldukça önemlidir.Bu çalışmada 1 Ocak 2005-31 Aralık 2008 tarihleri arasında kliniğimizde tedavi gören 41 enterokutan fistül hastası retrospektif olarak incelendi. Konservatif tedavi ve cerrahi tedavi uygulanan hastalarda fistüllerin kapanmasına ve mortaliteye etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlandı. Veriler bilgisayar kayıtlarından ve hasta dosyalarından elde edildi. İstatistiksel değerlendirmede SPSS 13 programı kullanıldı.Enterokutan fistüllerin %82.9'unu postoperatif gelişmiş fistüller, %17.1'ini spontan gelişmiş fistüller oluşturuyordu. Konservatif tedavi uygulama süresi ortalama 19 (7-51) gündü. Konservatif tedavi aşamasında fistül kapanmasına etki eden faktörler; düşük debi (p<0.001), uzun fistül traktı (p=0.005), kolon lokalizasyonu (p=0.001) ve somatostatin kullanımı (p=0.006) idi. Fistül kapanma oranı %39, mortalite oranı %12.5 olarak bulundu.Hastaların %61'inde cerrahi tedaviye ihtiyaç duyuldu. Cerrahi tedavi endikasyonu hastaların %76'sında sepsis, peritonit ve ileus gibi komplikasyonlar, %24'ünde ise konservatif tedaviye yanıtsızlıktı. Cerrahi tedavi uygulananlarda kapanmaya etki eden tek faktör sepsis varlığıydı (p=0.010). Cerrahi tedaviyle fistül kapanma oranı %84 olmasına karşın, mortalite oranı %28 idi. İleri yaş (p=0.021), sepsis varlığı (p<0.001) ve hipoalbuminemi (p=0.001) mortaliteye etki eden faktörler olarak bulundu.Bu veriler ışığında enterokutan fistüllerin tedavisinde, erken dönemde cerrahi girişimden olabildiğince kaçınılarak, şartlar elverdiği ölçüde konservatif tedaviye devam edilmesinin uygun olacağı söylenebilir. Konservatif tedavinin optimal düzeyde uygulanabilmesi için, fistül kapanmasına ve mortaliteye etkili faktörlerin göz önünde bulundurulması, fistüle bağlı komplikasyonların yakın takibi, erken tanısı ve etkin kontrolünün gerekli olduğu görülmektedir.