
123
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
İnfiltratif glial tümör evrelemesinde SWI(Susceptıbılıty Weıghted Imagıng)
AMAÇ: Tümörlerin evrelemesi yapılacak tedaviyi ve prognozu belirlemesi açısından önemlidir. Kesin tümör tipinin belirlenmesi ve evrelemesinde histopatoloji altın standart olsa da radyolojik yöntemlerde pre-operatif evrelemede kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bu amaçla SWI'ı kullandık. MATERYAL METOT: Patolojik olarak glial tümör tanısı almış 67 hastanın (4 - 79 yaş aralığında, yaş ortalaması 36,7 olan 29'u kadın, 38'i erkek) retrospektif olarak preoperatif MRG görüntülemelerindeki SWI sekansları değerlendirilmiştir. Tüm tümörlerin SWI sekansında izlenen punktat ITSS sayıları 2 radyolog tarafından konsensusla patolojik tanıları bilinmeden kör olarak hesaplanmıştır. Hiç ITSS içermeyen lezyonlar ITSS evre 0, 1-5 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 1, 6-15 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre2, 15< ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 3 olarak sınıflandırılmıştır. ITSS olarak izlenmeyen, "punktat olmayan sınırları belirsiz" ve yoğun olarak izlenen susceptibilitelerin sayısı '15<' olarak kabul edilmiştir. ITSS evreleri ile histopatolojik evreler ve tanılar karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda SWI sekansında tümörün çevre dokuya göre genel intensitesine izo, hipo, hiperintens olarak ve bu intensitenin homojen / heterojen oluşuna bakılmıştır. BULGULAR: ITSS varlığının yüksek ve düşük glial tümörleri ayırt etmesinin duyarlılığı %97,6, özgüllüğü %88, negatif prediktif değeri %95,65, pozitif prediktif değeri ise %93,18 olarak hesaplanmıştır. Tümörlerin SWI'daki intensitelerine bakıldığında ise bu veriler doğrultusunda tümör intensitesi ve evresi arasındaki ilişki ile ilgili anlamlı sonuç bulunamamıştır. SONUÇ: Glial tümörlerde ITSS varlığı yüksek evreli tümörlere, ITSS yokluğu ise düşük evreli tümörlere işaret etmektedir. Mevcut veriler doğrultusunda ITSS derecesinden ziyade ITSS mevcudiyetinin daha etkili olduğu görülmüştür.
Koroner ilaç kaplı stent uygulanan hastaların orta ve uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan ve ilgili damarına de novo ilaç kaplı stent (İSS) implante edilmiş olan hastaların, orta ve uzun dönem MACCE (Major kardiyak olay ve serebral olay) oranlarının incelenmesi. Yöntem: Aralık 2009-2013 tarihleri arasında perkütan koroner girişim (PKG) uygulanmış yaklaşık 2150 hasta tarandı. İncelenen 2150 hasta içinden 400 hasta çalışmaya dahil olma kriterlerine uygun bulundu ve çalışmaya alındı. Çalışma retrospektif olarak hastane kayıtları üzerinden yapıldı. Sonucunda ölüm, serebrovasküler olay, miyokard infarktüsü (Mİ), hedef damar revaskülarizasyonu (TVR) açısından değerlendirildiler. Hastane kayıtları ve telefon irtibatı yoluyla MACCE oranları incelenmiştir. Bulgular: Hastalar, 6-60 ay süre ile takip edildiler, takip süresinin ortalaması 27 aydır [Ort ± St.sapma=27.8 ± 14.7]. Çalışmaya alınan 400 hastanın 166'sına everolimus (EES), 54'üne zotarolimus (ZES), 151'ine biolimus (BES) ve toplam 29 tanesine bu grupların kombinasyonu uygulanmıştır. Stent tiplerine göre ve total MACCE incelenmiştir. EES grubunda re-Mİ 3(%1.8), TVR 5(%3) ve ölüm 5(%3) hastada; BES grubunda re-Mİ 1(%1.9), TVR 1(%1.9) ve ölüm 1 (%1.9) hastada ve ZES grubunda re-Mİ 4(%2.6), TVR 7(%4.6) ve ölüm 6(%4) hastada izlenmiştir. Çalışmaya alınan hiçbir hastada işlem sırasında ya da sonrasında serebrovasküler olay (SVO) gözlenmemiştir. Sonuç: EES grubunda MACCE oranı %7.8, BES grubunda %5.5 ve ZES grubunda ise %11.5 olarak izlenmiştir. Tüm hastalar (400 hasta) için yeni jenerasyon İSS implantasyonu sonrası MACCE oranı değerlendirildiğinde %8.25 olarak saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Perkütan koroner girişim, ilaç kaplı stent.
Nefrotik sendromlu çocuklarda MDR-1 geni mRNA ekspresyonunun tedaviye cevabın belirlenmesinde rolü
ÖZET Nefrotik sendrom, yoğun proteinüri, hipoalbuminemi, hiperlipidemi ve ödemin görüldüğü çocukluk çağının kronik bir hastalığıdır. Nefrotik sendrom, tedavisinde kullanılan steroid cevabına göre klinik olarak sınıflandırılmaktadır. Steroid direnci gelişmesinde birçok faktör etkilidir, bunlardan biride steroidin hücre içi atılımından sorumlu bir membran proteini olan p-glikoprotein (p-gp) dir. P-gp ilaç eliminasyonundan sorumlu MDR–1 geninin son ürünüdür. Bu nedenle steroid direncinde p-gp'nin etkisi araştırmak için birçok çalışma yapılmıştır. MDR–1 geni mRNA ölçümünün p-gp protein ölçümüne göre daha duyarlı olduğu bildirilmektedir. Bu çalışma nefrotik sendromlu çocuklarda ilaç eliminasyonundan sorumlu MDR–1 geni mRNA ekspresyonunun steroid tedavisine cevabın belirlenmesinde etkili bir faktör olup olmadığını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Nefroloji polikliniği tarafından nefrotik sendrom tanısı ile izlenen 40 hasta ve kontrol grubu olarak 22 sağlam çocuk dahil edildi. Hastaların demografik verileri, klinik durumları, laboratuvar değerleri ve kullanılmış olan tedaviye ait bilgiler kaydedildi. NS hastalarının tümünde tanı anında MDR–1 geni mRNA ekspresyon düzeyleri değerlendirildi. Steroide duyarlı olan ve steroid tedavisi devam eden hastalar da ise tedavinin dördüncü haftası sonunda ve tedavi bitiminde tekrar MDR–1 geni mRNA düzeyleri değerlendirildi. Nefrotik sendrom ve kontrol grubu hastalarının yaş ve cinsiyet açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). NS hastalarında tanı anında mRNA düzeyi 3,03±4,23 kopya/μgr RNA, kontrol grubunda ise 4,78±2,54 kopya/μgr RNA idi. Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Steroide duyarlı NS (SSNS) ve steroide dirençli NS (SRNS) gruplar arasında tanı anında mRNA düzeyleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). SRNS hastaların serum kreatinin düzeyleri SSNS hastalara göre daha yüksek, ayrıca hematüri görülme oranları da SRNS hastalarında istatistiksel olarak daha yüksek oranda görüldü (p<0.05). Steroide duyarlı hastalarda tanı anında mRNA düzeyi 3,65±3,79 kopya/μgr RNA, tedavinin dördüncü haftasında mRNA 3,15±4,46 kopya/μgr RNA, tedavi sonunda mRNA 2,97±3,01 kopya/μgr RNA olarak bulundu. Steroid kullanan SSNS hastaların mRNA düzeyleri giderek azalmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0.05). Sonuç olarak, nefrotik sendrom tedavisinde steroid direncinin gelişmesinde ilaç eliminasyonundan sorumlu gen MDR–1 mRNA ekspresyonunun etkili olmadığı belirlendi. Nefrotik sendromda tedavi cevapsızlığının çok faktörlü olduğu ve uygun tedavi modelinin geliştirilebilmesi için hastalık patogenezini açıklayacak araştırmalara ihtiyaç olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Nefrotik sendrom, steroid, MDR–1, mRNA, p-glikoprotein
Deneysel oluşturulmuş akut miyokart infarktüsünde Benfotiamin'in etkileri
ÖZET Miyokard İnfarktüsü (MI) Kardiyovasküler Hastalıklar içinde ölüme en fazla sebebiyet veren hastalık grubudur. Isoproterenol (ISO), deneysel akut miyokart infarktüsü modeli oluşturmada sık kullanılan -adrenerjik bir ajandır. Benfotiamin Vitamin B1'in yağda çözünen hali olup antioksidan etkileri bilinmektedir. Bu çalışmada ISO ile deneysel olarak akut miyokart infarktüsü oluşturulan sıçanlarda, antioksidan etkisi bilinen benfotiaminin kalp dokusu üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 24 adet 8 haftalık Wistar albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (Grup I) deney süresi olan 14 gün boyunca herhangi bir uygulama yapılmadı. Benfotiamin (grup II) grubuna benfotiamin 70mg/kg/gün dozunda oral yolla verildi. MI (grup III) ve MI + benfotiamin (grup IV) grublarına 150 mg/kg isoproterenol, 24 saat ara ile 2 kez intraperitoneal olarak verildikten sonra MI grubuna deney süresince herhangi bir uygulama yapılmazken MI + benfotiamin grubuna 70mg/kg/gün dozunda benfotiamin oral yolla verildi. Deney sonunda tüm sıçanlar anestezi altında dekapite edilerek kalp dokuları çıkarıldı. Kalp dokularına Hemotoksilen&Eozin, Masson Trikrom, Bax ve Kaspaz 3 İmmunohistokimyası ve TUNEL boyama yapıldı. İmmünohistokimyasal boyamada; kontrol ve benfotiamin gruplarına göre MI grubunda Bax ve Kaspaz 3 immünreaktivitesinde belirgin bir artış gözlenirken, MI + benfotiamin grubunda azalma izlendi. TUNEL boyamada ise kontrol ve benfotiamin gruplarına göre MI grubunda apoptotik hücre artışı belirgin olarak gözlenirken MI + benfotiamin grubunda azalma izlendi. Sonuç olarak, deneysel olarak akut miyokart infarktüsünün oluşturduğu hücresel değişikliklere karşı benfotiamin'in koruyucu etkilerinin gösterilmesi, MI komplikasyonlarını önlemek amacıyla benfotiamin ile ilişkili tedavi yaklaşımlarının denenmesinin yararlı olabileceği ve bu konuda kapsamlı araştırmaların yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Miyokart İnfarktüsü, benfotiamin, isoproterenol
Resveratrol ve quercetin'in deneysel şiddetli akut pankreatitteki koruyucu etkilerinin araştırılması
ÖZET Akut pankreatit, hastalık ciddiyetiyle orantılı olarak tedaviye rağmen ciddi komplikasyonlar ve yüksek mortalite oranına sahiptir. İnflamatuvar bir hastalık olduğundan yapılmış çalışmalarda tedavide antiinflamatuvar özelliği olduğu bilinen bazı doğal bileşenler üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada antiinlamatuvar, antioksidan etkileri olan bitkisel kaynaklı bileşenler olan resveratrol ve quercetin 'in şiddetli akut pankreatitteki koruyucu etkilerinin araştırıldı. Çalışmada 7'şerli gruplarda toplam 42 adet dişi Wistar rat kullanıldı. Grup 1'e (n=7) (K) bazal diyet uygulandı. Grup 2'ye (n=7) (DMSO) intraperitoneal DMSO (dimetil sülfoksit) uygulandı. 3. gruba (n=7) (C) 20 mcg/kg cerulein 1 saat aralıklarla 4 kez subkutan (s.c) olarak uygulandı. Grup 4 (n=7) (C+RES); cerulein ile akut pankreatit oluşturulan grupta 30 mg/kg resveratrol+DMSO ceruleinin ilk dozundan önce intraperitoneal olarak uygulandı. Grup 5 (n=7)(C+QUE); cerulein ile akut pankreatit oluşturulan grupta 50 mg/kg quercetin cerulein ilk dozundan önce orogastrik sonda ile uygulandı. Grup 6 (n=7) (C+RES+QUE); cerulein ile akut pankreatit oluşturulan grupta cerulein ilk dozundan önce 30 mg/kg resveratrol+DMSO intraperitoneal, 50 mg/kg quercetin orogastrik sonda ile uygulandı. Çalışma protokolü tamamlandıktan sonra ratlar anastezi altında dekapite edildi. Biyokimyasal incelemeler için serum ve histopatolojik inceleme için pankreas doku örnekleri alındı. Serum örneklerinden amilaz, lipaz, AST, ALT çalışıldı. Pankreas dokusu fikse edildikten sonra hemotoksilen ve eozin ile boyanarak ödem, yağ nekrozu ve lökosit infiltrasyonu açısından değerlendirildi ve histopatolojik skorlama kriterlerine göre sınıflandırıldı. Pankreas dokusu homojenize edilerek HPLC yöntemiyle MDA, real time PCR yöntemiyle TNF alfa, COX-2, NFκB, IκB düzeyleri çalışıldı. Çalışma sonunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum amilaz düzeyleri grup 3 (C) ve grup 4'te (C+RES) anlamlı yüksek saptanırken; grup 5 (C+QUE) ve grup 6' da (C+RES+QUE) anlamlı fark izlenmedi. Serum lipaz düzeyi açısından değerlendirildiğinde kontrol grubu ile (C) grubu arasında anlamlı fark saptanırken, kontrol grubu ile 4. 5. ve 6. gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Serum amilaz, lipaz ve histopatolojik skorlama açısından bakıldığında grup 5 (C+QUE) ve grup 6 (C+RES+QUE) nın serum amilaz, lipaz düzeylerinde cerulein (C) grubuna göre anlamlı azalma ve histopatolojik skorlarda iyileşme sağladığı saptanmıştır. Resveratrol, quercetin ve her ikisi birlikte pankreas dokusunda MDA, TNF alfa, COX-2, NFκB düzeylerinde azalma sağladılar, IκB düzeyinde ise sadece kombine uygulamaları sonucu azalma olmasını önlediler. Sonuçta quercetin ve resveratrol quercetin kombinasyonunun biyokimyasal parametrelerde, oksidatif stres elemanları ve proinflamatuar sitokinlerde ve histolojik skorlarda akut pankreatit grubuna oranla en belirgin koruyucu etkiyi göstermiştir. Hem resveratrol hem quercetin hemde kombine olarak uygulanmaları hastalık şiddetini azaltmıştır. Anahtar Kelimeler: Şiddetli akut pankreatit, cerulein, resveratrol, quercetin
Ratlarda yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketimine bağlı oluşan damar hasarı üzerine caffeıc acid phenethyl ester (CAPE)'in etkisi
ÖZET Fruktoz kullanımı, raf ömrünü uzattığı için, işlenmiş gıdalar ve gazlı içecekler içinde giderek artmaktadır. Yüksek miktarda fruktoz alınımının hiperinsülinemi, hipertrigliseridemi ve hipertansiyon nedeni olduğu saptanmıştır. Bu yüzden fruktozun zararlı etkilerinin önlenmesi özel bir önem arz etmektedir. Caffeic Acid Phenethyl Ester (CAPE )'in endotel ve damar fonksiyon bozukluğunu düzelterek kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde yararlı olabileceği ileri sürülmüştür. Deneysel olarak fruktozla oluşturulan damar düz kas fonksiyonundaki değişiklikler üzerine CAPE'nin etkisi iyi bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında, ratlara içme suyu içinde 6 hafta süreyle yüksek fruktozlu mısır şurubu (% 30) verilerek oluşturulan metabolik sendromda CAPE'nin (50 micromol/g, i.p) damar fonksiyon bozukluğuna etkisi incelendi. CAPE uygulaması (50 micromol/kg, i.p 2 hafta) fruktoz uygulanmasından 4 hafta sonra başlatılmıştır. Deney gruplarından alınan kan örneklerinde biyokimyasal, aortada ise damar düz kas fonksiyonu ölçümleri yapılmıştır. Ayrıca, kan basıncı, serum lipid ve glukoz düzeyleri değişiklikleri kaydedilmiştir. Aort dokusunda eNOS enzim immün reaktivitesi de belirlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları, fruktozlu ratlardan elde edilen aorta halkalarında asetilkolin ile oluşturulan gevşemelerin kontrolden farksız olduğunu gösterirken, fruktoz tüketimi, ratlardan alınan aortlarda fenilefrinle olan kasılma cevaplarında bir azalmaya neden oldu. CAPE takviyesi damar kontraktilitesindeki azalmayı düzeltti. Ek olarak, fruktoz ile beslenme sonucu ortaya çıkan hipertansiyon CAPE alan ratlarda düzeldi. CAPE takviyesi fruktoz ile beslenme sonucu artan kan glukoz ve kolestrol düzeylerini düşürdü. Fruktoz verilmiş ratlarda aort dokusu eNOS enzim immün reaktivitesi azaldı, ancak CAPE uygulanması fruktoz tüketimine bağlı eNOS enzim immün reaktivitesindeki azalmayı önledi. Bu bulgular, fazla miktarda fruktoz alınımına bağlı olarak gelişen kardiyovasküler fonksiyon bozukluklarının CAPE tedavisi ile önlenebileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Caffeic Acid Phenethyl Ester, CAPE, damar düz kas fonksiyonu, hipertansiyon, fruktoz ile beslenme.
Tiroid nodüllerinden ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılan olgularda nodül içi ve serum VEGF (Vascular endothelial growth factor) ve VEGFR-1 (Vascular endothelial growth factor receptor-1) düzeylerinin araştırılması
Tiroid nodülleri palpasyonla kadınlarda ortalama %10, erkeklerde ise %2 civarında tespit edilmektedir. Sonografi kullanıldığında %50'nin üzerine çıkmaktadır. Tiroid neoplazilerinin fizyopatolojisinde birçok molekül tanımlanmıştır. Özellikle neoplazilerin agresivitesi ve metastazı ile ilişkilendirilen hepatosit büyüme fakötörü (HGF), PDGF, EGF, TGF α ,IGF I-II, FGF, TSH, Östrojen, HCG, GH, VİP ve VEGF dir. Çalışmamızda nodüler tiroid hastalarının nodül içi ve serum VEGF ve VEGFR1 düzeylerini saptanması planlandı. Elde edilen verilerin demografik, klinik, laboratuar, aspirasyon sitoloji ve histopatoloji bulgularıyla ilişkisinin araştırılmasını amaçladık. Tiroid nodüllü 80 Olgunun demografik verileri (yaş, cinsiyet, meslek), klinik bulguları, tiroid fonksiyon testlerirutin ultrasonografi ve sintigrafi verileri kaydedildi. Yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisi sonrası aspirasyon materyalinde ve serumda VEGF ve SVEGFR1 düzeyleri Elisa yöntemi ile bakıldı. Klinik, laboratuvar verileri ve patoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Yaş arttıkça serum ve nodül VEGFR1 düzeyleri anlamlı bir şekilde yüksekti (sırasıyla p= 0,008, p=0,01). Vücut kitle indeksi arttıkça nodül VEGFR1 düzeyinin anlamlı bir şekilde azaldığı saptandı (p=0,004). Serum VEGFR1,VEGF düzeyi arttıkça nodül içi VEGFR1, VEGF düzeyinde de anlamlı artış olduğu gösterildi (sırasıyla p=0,006, p=0,001). İnce iğne aspirasyonların yedi tanesinin sitolojisi şüpheli veya malign saptandı. Cerrahiye giden olguların %15,7'si malign, %63,2'si nodüler hiperplazi, %21,1'i foliküler adenomdu. Olgular sintigrafik olarak hipoaktif ve hiperaktif şeklinde karşılaştırıldığında. Hiperaktiflerde TSH anlamlı düşük (p=0,017), serum VEGF ortalaması anlamlı yükseklikteydi (p=0,024). Obez olanlarda TSH anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,014). Normal kilolu olanların nodül içi VEGFR1 düzeyi anlamlı yüksekti (p= 0,02). Serum VEGFR-1 düzeyi hipertiroid olgularda ötiroid olgulara göre anlamlı yükseklikte bulundu (p=<0,05). Nodül içi VEGFR-1 düzeyi hipertiroidili olgularda ötiroid olgulara göre anlamlı yükseklikteydi (p= 0,003). Nodül içi VEGFR1 hipotiroidililerde ötiroidlerle kıyaslandığında anlamlı yüksek bulundu (p= 0,016). Sonuç olarak; Serum VEGF ve SVEGFR1' in tiroid nodül oluşumunda, klinik ve laboratuvar parametreleriyle (yaş, vücut kitle indeksi, fonksiyonel nodül olması) ilişkisinin olduğu saptanmıştır.
Kronik karaciğer parankim hastalığında renal perfüzyonun renal doppler USG ve difüzyon MRG ile korele değerlendirilmesi
Siroz, Dünya Sağlık Örgütü tarafından karaciğerin normal parankim yapısının artan fibrozis sonucu diffüz nodüler yapısı ile yer değiştirdiği kronik bir süreç olarak tanımlanır. Siroz, tedavisinin zorluğu yanında korunma, tanı ve tedavi giderlerinin oluşturduğu ağır yük nedeni ile önemli bir sağlık sorunudur. Sirozda kardiyak outputta ve frekansta artış ile birlikte ortalama arteriyel basınçta ve total periferal rezistansta düşüş gibi sistemik hemodinamik değişiklikler gelişmektedir. Böbrek gibi bazı diğer solid organlarda tam tersine arteriyolar akıma direnç artmakta ve organ perfüzyonu progressif olarak azalmaktadır. Çalışmamıza Haziran 2013 ile Ocak 2014 tarihleri arasında, 40 siroz olgusu ve 50 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 90 kişi dahil edilmiştir. Siroz hastaları Child-Pugh skorlaması ile karaciğer biyopsisi sonucu elde edilen fibrozis evresi ve HAİ skorlaması yapılarak sınıflandırıldı. Böbrek fonksiyonları değerlendirmek için kreatinin klirensi hesaplandı. RDUS incelemede her iki böbrekte ana renal arter, interlober ve interlobuler arterler incelenerek her bir böbrek arterlerinden en az üç ölçüm yapılıp rezistif indeks ortalama değerleri hesaplandı. Siroz tanısı ile üst abdomen MRG çekilen hastalarda alınan difüzyon ağırlıklı görüntülerde (DAG) yeterli görüntü kalitesini sağlamak, perfüzyon etkisini düşük ve difüzyon etkisini yüksek tutabilmek amacıyla b değerini 600 sn/mm2 olarak seçtik. Görüntüler iş istasyonunda işlendikten sonra ADC değerleri hesaplandı ve karaciğer sağ ve sol lobu ile her iki böbreğin ADC değerleri ölçüldü. Siroz hastalarında ki karaciğer sağ ve sol lob ADC değerleri ile kontrol grubunun ADC değerleri ile karşılaştırıldığında sağ lob ADC değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı derecede düşük saptanırken, sol lob ADC değerlerinde kontrol grubuna göre anlamlı farklılık saptanmadı. Bu durum perfüzyon değişikliklerine bağlı olabileceği gibi, özellikle sol lobun damar atımları ile kalp ve barsak hareketlerinin yarattığı artefaktlardan etkilenmesinin sonucu ortaya çıkabilir. Siroz hastalarını karaciğer fibrozisi ve HİA (histolojik aktivite indeksi) yönünden sınıflandırdığımızda hastalar arasında karaciğer sağ ve sol lob ADC değerleri bakımından anlamlı farklılık saptanmadı. Dolayısıyla nicel difüzyon ağırlıklı MR görüntülemenin kronik hepatit evrelerinin belirlenmesinde yeterli bir yöntem olmadığını sonucuna varılmıştır. Siroz hastalarında renal perfüzyondaki değişimler değerlendirilirken öncelikle siroz hastaları ve kontrol grubu renal doppler US sonuçları bakımından karşılaştırıldığında; siroz hastalarının renal arteryel RI'leri kontrol grubuna oranla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Siroz olgularında CHİLD sınıflamasına göre CTP A'dan CTP B ve CTP C'ye doğru gidildikçe renal rezistif indeksi arttığı saptanmıştır. Fakat bu subgruplar arasında rezistif indeksi artışı bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Siroz hastalarındaki sağ ve sol böbrek ADC değerleri kontrol grubunun ADC değerlerine oranla istatistiksel anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Siroz hastalarının sağ ve sol böbrek ortalama ADC değerleri ile kreatinin klirensleri karşılaştırıldığında kreatinin klirensleri düştükçe böbrek ADC değerlerininde istatistiksel anlamlı derecede düştüğü gözlenmiştir. Sonuç olarak; iyonizan radyasyon içermeyen ve hızlı bir görüntüleme yöntemi olan renal difüzyon ağırlıklı görüntüleme ve bundan elde edilen kantitatif ADC değerleri erken renal perfüzyon değişikliklerini saptamada kullanılan laboratuar parametrelerine ek olarak RDUS'a alternatif olarak kullanılabilecek efektif bir görüntüleme yöntemidir.
Akut viral bronşiolitli hastalarda D vitamini düzeyi ve D vitamini reseptör gen polimorfizmi
Amaç: Akut viral bronşiolitli çocuklarda serum D vitamini düzeyleri ve gen polimorfizmlerini sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak ve D vitamininin rolünü araştırmak. Gereç ve Yöntemler: Çalışma grubu Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi çocuk acil poliklinik ve çocuk sağlığı ve hastalıkları servisinde Haziran 2012 ile Haziran 2013 tarihleri arasında başvuran hastalardan oluşturuldu. Çalışmaya 1 ay ile 2 yaş arasında klinik bulgular ile bronşiolit tanısı konularak hastaneye yatırılan veya ayaktan tedavi edilen 54 hasta ile aynı yaş grubunda daha önce bronşiolit geçirmemiş 55 sağlıklı gönüllü alındı. Her iki grupta HPLC yöntemiyle serum 25 (OH) vitamin D düzeyleri ve VDR geni Fok I polimorfizmi çalışıldı. Serum D vitamini düzeyini etkileyebilecek doğum öncesi, doğum sonrası ve çevresel risk faktörleri sorgulandı. Bulgular: Çalışma grubunun % 63'ü (n=34), kontrol grubunun % 54,5'i (n=30) erkekti. Çalışma grubunun ortanca yaşı 10,5 (2-24) ay, kontrol grubunun ortanca yaşı 12 (2-23) ay idi. Her iki grupta yaş açısından istatistiksel fark saptanmadı. Çalışma grubunun ortanca serum 25 (OH) vitamin D düzeyi 21,3 (10,7-50,5) ng/ml saptandı. 21 olgunun serum 25 (OH) vitamin D düzeyi, D vitamininin yetersizlik sınırı olan 20 ng/ml'nin altında, bu gruptaki 6 olgunun serum düzeyi ise D vitamininin eksiklik sınırı olan 15 ng/ml'nin altında saptanırken kontrol grubunun ortanca serum 25 (OH) vitamin D düzeyi 38,1 (25,3- 61,1) ng/ml idi. Çalışma grubunun serum 25 (OH) vitamin D düzeyi, kontrol grubundan istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşüktü (p<0.001). Bronşiolit skoru ile serum 25 (OH) Vitamin D düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.001). Çalışma ve kontrol grupları arasında VDR geni Fok I polimorfizmi açısından fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda akut viral bronşiolit geçiren çocuklarda serum 25(OH) vitamin D düzeyinin düşük bulunması, D vitamininin önemli bir immün modülatör olduğunu ve eksikliğinin alt solunum yolu enfeksiyonları görülme sıklığını arttırabileceğini desteklemektedir. Düşük vitamin D düzeyleri bronşiolit ataklarının daha ağır geçmesine neden olmaktadır. VDR geni Fok I polimorfizmi ile bronşiolit ve serum 25 OH Vitamin D düzeyi arasında bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Akut bronşiolit, D vitamini, VDR gen polimorfizmi
Kronik aktif hepatit C olgularında serum adiponektin ve leptin seviyeleri ile insülin rezistansının peginterferon ve ribavirin tedavisine etkisi
Giriş ve amaç: Total serum adiponektin seviyelerinin hepatit c virus (HCV) genotip 4 ile en fekte hastalarda antiviral tedaviye yanıtta iyi bir prediktif faktör olduğu bildirilmektedir. Biz HCV genotip 1 ile enfekte 80 hastada 48 haftalık antiviral tedavi başarısı ile tedavi öncesi serum total adiponektin, leptin, insülin direnci (HOMA skorları) ve vücut kitle indeksi (VKİ) dahil olmak üzere çeşitli metabolik faktörlerin ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Tedavi sonrasında hastaların 43 tanesinde kalıcı virolojik yanıt elde edilerken 37 hastada kalıcı virolojik yanıt yoktu. Ayrıca tedavi öncesi HCV RNA ve serum ferritin düzeyi, modifiye İshak skorlamasına göre hepatik aktivite indeksi / karaciğer fibrozis skorları ve kalıcı virolojik yanıt ile ilgili hepatobiliyer fonksiyon testleri gibi diğer laboratuvar parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Kalıcı virolojik yanıt elde edilen ve edilemeyen grup arasında yaş ve cinsiyet açısından fark yoktu. Ortalama serum HOMA skoru ve vücut kitle endeksi kalıcı virolojik yanıt elde edilemeyen grupta, kalıcı virolokik yanıt elde edilen gruba göre anlanmlı olarak daha yüksek olarak bulundu (p <0.05).Ortalama serum total adiponectin ve leptin düzeyleri arasında kalıcı virolojik yanıt olan ve kalıcı virolojik yanıt olmayan gruplar arasında fark yoktu (10.6 ng/dl, ve 10.2 ng/dl,15.1 pg/ml ve 14.7 pg/ml, sırasıyla, p>0.05).Univaryant analizde yaş, trombosit düzeyleri, fibrozis skorları, HOMA skorları, bazal HCV RNA düzeyleri, serum ferritin düzeylerinde kalıcı virolojik yanıt gelişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark varken, multivaryant analizde kalıcı virolojik yanıt gelişimi ile ilgili olarak sadece trombosit düzeyleri ve tedavi öncesi fiboris skorları istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Ayrıca serum adiponectin ve leptin seviyeleri ile fibrozis skoru ve veya insülin rezistansı arasında korelasyon yoktu. Sonuç: HCV genotip 1 ile enfekte olgularda antiviral yanıt ve hepatik histoloji ile hastaların bazal serum total adiponektin ve leptin seviyeleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.