
134
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Ratlarda deneysel spinal kord hasarlanma modelinde alemtuzumab' ın etkisinin araştırılması
Travmatik yaralanmalar arasında en zor yaralanma olan omurilik yaralanması; önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Primer ve sekonder hasarlanma mekanizmaları; spinal kord yaralanmalarında önemli rol alırlar. Bu çalışmada, ratlara uygulanan deneysel spinal kord yaralanma modelinde, Alemtuzumab? ın sekonder mekanizma üzerine etkileri araştırılmaktadır. Bu çalışmada, 24 adet Long Evans cinsi erkek rat kullanıldı. Ratlar, rastgele 4 farklı gruba ayrıldı. Grup 1; kontrol grubu, Grup 2; (Travma grubu) tedavi verilmeden travma uygulanan grup olarak belirlendi. Grup 3A; travma sonrası 1 mg / kg (sc) Alemtuzumab verilip 72 saat sonra sakrifiye edilen grup, Grup 4A; travma sonrası 1 mg / kg (sc) Alemtuzumab verilip 120 saat sonra sakrifiye edilen grup olarak belirlendi. Travma modelinde; T6, T7 laminektomi sonrası, 60 saniye boyunca anevrizma klibi (Yaşargil) ile doğrudan spinal kordda, travma oluşturuldu. Ratlar, fonksiyonel iyileşmenin değerlendirilmesi amacıyla, klinik motor muayene skalası (Drummond ve Moore? a göre) ile eğik düzlem (Inclined Plane) testine tabi tutuldu. Ratların sakrifikasyonu sonrasında, biyokimyasal (MDA ve GSH ölçümleri) ve histopatolojik incelemelerde kullanılmak üzere, plazma ve doku örnekleri alındı. Çalışmanın sonucunda, MDA ve GSH analizleri; gruplar arasında, Alemtuzumab lehine anlamlı faklılık gösterdi. Histopatolojik analizler de tedavi grupları lehine değerlendirildi. Alemtuzumab, deneysel spinal kord yaralanmasında; sekonder hasarlanma mekanizmasının zararlı etkilerini azalmasıyla, antiinflamatuar ve antioksidan bir ajan olarak hizmet edebilir.
Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hastalarda subdural hematom gelişimi
Subdural hematomlar (SDH) sıklıkla kafa travması sonucu gelişen kanamalar olup serebral atrofiye sekonder köprü venlerin gerilmesi, intrakranial basınç düşüşü ve antiagregan/trombolitik kullanımı ise diğer sık etiyolojik nedenlerdir. Bu tezde vetriküloperitoneal (VP) şant cerrahisi sonrası SDH gelişimini kolaylaştıran olası risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Kliniğimizde 2010-2020 yılları arasında VP şant cerrahisi uygulanan ve en az 3 ay takibimizde olup cerrahi sonrası SDH gelişen hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, operasyon öncesi Evans indeksi, operasyon öncesi baş çevresi, hidrosefalinin tipi, şantın kraniuma giriş tarafı ve noktası, kullanılan VP şantın tipi, eşlik eden hastalıkları, antikoagülan ilaç kullanım öyküleri kaydedildi. Verilerin istatistiksel analizi için kategorik değişkenlerin gruplar arası karşılaştırılmasında Pearson Ki-kare testi, normal dağılmayan sürekli veri için bağımsız grupların karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlendi. Çalışmaya dâhil edilen 499 hastadan 79'unda (%15) VP şant cerrahisi ardından SDH geliştiği görüldü. Pediatrik hastalarda 2 yaş üzerinde, erişkin hastalarda 58 yaş üzerinde SDH riskinde artış görüldü. Ayrıca erkek cinsiyet ve Kocher giriş noktası kullanılarak ventriküler katater yerleştirilen hastalarda SDH gelişme oranı göre daha sık oranda saptandı (p<0,05). Hastaların büyük bölümünde (%35) VP şant cerrahisi ardından ilk 1 ay içerisinde SDH gelişimi saptandı. Asetil salisilik asit kullanımı, erişkin hastalarda baş çevresi 52 cm altındaysa ve pediatrik hastalarda ise Evans indeksinin %48'in üzerinde olması SDH gelişimini kolaylaştıran risk faktörleri olarak görüldü. İleri yaş, erkek cinsiyet, Evans indeksi >%48, Kocher girişli ventriküler kateter yerleştirilmesi, asetilsalisilik asit kullanımı VP şant cerrahisi ardından SDH gelişimi açısından anlamlı risk faktörleridir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, subdural hematom, ventriküloperitoneal şant cerrahisi
Mikroskobik unilateral yaklaşım ile bilateral dekompresyonun total laminektomi ve füzyon ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, lomber spinal stenozlu (LSS) hastalarda bilateral dekompresyon için mikroskopik unilateral laminotomi (ULYBD) ve posterior füzyonlu laminektomi sonuçlarının karşılaştırılması amaçlandı. Yöntemler: 2015-2022 yılları arasında LSS tanısı konan 123 hastanın retrospektif analizi yapıldı. Hastalar iki gruba ayrıldı: Grup 1'e ULYBD ve Grup 2'ye füzyon ile konvansiyonel laminektomi uygulandı. Demografik veriler, cerrahi parametreler (süre, kan kaybı, transfüzyon ihtiyacı), hastanede kalış süresi ve Görsel Analog Skala (VAS) ve Odom's skorları dahil olmak üzere ameliyat sonrası sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: Grup 1'de Grup 2'ye kıyasla anlamlı olarak daha kısa cerrahi süre (134.86 ± 30.99 vs. 225.44 ± 70.22 dakika, p <0.01) ve daha düşük kan kaybı (347.8 ± 141.1 vs. 496.5 ± 254.8 mL, p <0.01) vardı. Hastanede kalış süresi ve diren kalma süresi de Grup 1'de anlamlı olarak azaldı (p <0.01). Ameliyat sonrası VAS ve Odom' s skorları her iki grupta da anlamlı iyileşmeler göstermiştir (p <0.01); ancak 12 aylık takipte bu sonuçlar açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p> 0.05). Grup 1, Grup 2' ye kıyasla daha düşük transfüzyon oranları ve daha az komplikasyonla daha erken iyileşme göstermiştir. Sonuç: ULYBD, LSS için füzyonlu geleneksel laminektomiye güvenli ve etkili bir alternatif olup; daha kısa cerrahi süre, daha az kan kaybı ve daha hızlı iyileşme sağlar. Bu bulgular, omurga cerrahisinde minimal invaziv tekniklerin avantajlarını vurgulamaktadır. Uzun vadeli sonuçları doğrulamak için daha ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hastalarda abdominal psödokist gelişimi
Ventriküloperitoneal şant cerrahisi hidrosefali tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemdir. İleri teknolojiye rağmen ventriküloperitoneal şant (VPŞ) cerrahisinin komplikasyonları bu hastalarda bazen ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Abdominal psödokist (APK) oluşumu VPŞ cerrahisinin nadir ancak önemli bir komplikasyonudur. Bu tezde VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar gelişen APK komplikasyonu yönünden incelendi. Kliniğimizde Ocak 2006 – Haziran 2020 tarihleri arasında VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmamıza dahil edilen tüm hastalar yaşları, cinsiyetleri, başvuru şikayetleri, takip süreleri, etiyolojileri, eşlik eden hastalıkları, cerrahi ve APK gelişimi arasındaki zaman aralıkları, APK boyutları, kan ve beyin omurilik sıvısı (BOS) örneklerindeki bazı biyokimyasal parametreler, tanı yöntemleri ve uygulanan tedaviler açısından değerlendirilerek elde edilen veriler kaydedildi. Gruplar arası kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare analizi uygulandı. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk testi ile değerlendirildi. İkili grupların karşılaştırılmasında normal dağılıma uyan değişkenlerde Student T testi normal dağılıma uymayan değişkenlerde ise Mann Whitney U testi kullanıldı. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. VPŞ cerrahisi uygulanan toplam 1578 hastadan takiplerinde APK gelişen 25 (%1,58) hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların 17'si (%68) pediatrik, 8'i (%32) ise erişkin yaş grubundaydı. Ortalama yaş 15 olarak bulundu. En genç hasta 5 aylık, en yaşlı hasta 73 yaşında idi. Yine hastaların 10'u (%40) erkek, 15'i (%60) kadındı. VPŞ cerrahisi ile APK gelişimi arasındaki süre ortalama 4,9 yıl olup en kısa süre 12 gün en uzun süre 21.6 yıldı. Hastaların 17 sinde nöral tüp defekti mevcuttu. 3 hasta asemptomatik olduğundan konservatif tedavi ile takibe alındı. Enfeksiyonu olan 7 hastanın kisti boşaltılıp eş zamanlı eksternal ventriküler drenaj uygulandı ve antibiyotik tedavisi başlandı. 15 hastada laparoskopik veya açık cerrahi ile kist boşaltılıp batın ucu farklı bir alana yönlendirildi. Takiplerde toplam 2 olguda nüks görüldü ve bu olguların bir tanesinde ventrikülplevral şanta diğerinde ise ventriküloatriyal şanta geçildi. APK şant disfonksiyonlarının nadir ancak önemli bir nedeni olup bu konuda geniş serilerin olduğu çok az çalışma vardır. VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar abdominal şikayetlerle başvurduğunda APK özellikle akılda tutulmalı, ultrasonografi ile hızlıca tanı konulup tedaviye karar verilmelidir. BOS protein yüksekliği ve PLT yüksekliği APK oluşumu açısından risk faktörü olabilir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, abdominal psödokist, ventriküloperitoneal şant cerrahisi
Hipofiz tümörlerinde transsphenoidal yolla endoskopik cerrahinin karşılaştırılması
Bu çalışmada hipofiz tümörlerinde transsphenoidal yolla endoskopik cerrahinin farklılıkları incelenmiştir. Araştırma, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi klinik araştırmalar ve etik kurul başkanlığından 20.06.2019 tarih ve 33479383/35 sayılı onay kararı ile Zonguldak Bülent Ecevit üniversitesi sağlık uygulama ve araştırma merkezi beyin ve sinir cerrahi kliniğinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya Ocak 2012 ve Aralık 2018 tarihleri arasından Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi sağlık uygulama ve araştırma merkezi beyin ve sinir cerrahi kliniğinde transnazal transphenoidal ve endoskopik yolla opere edilen 52 hipofiz tümörü tanılı hasta dahil edilmiştir. Hastalarda cinsiyet ayrımı gözetmeksizin 19-77 yaş arası hipofiz tümörü tanısı ile opere edilen hastaların anamnezleri, fizik ve nörolojik muayeneleri incelendi. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası hipofiz Magnetic Resonans Görüntüleme (MRG) tetkikleri ile hipofiz hormon düzeyleri olan hastalar çalışmaya alındı. Ameliyat öncesi hipofiz MRG görüntülerinde tümör boyutu üç eksende ölçüldü. Transsphenodial yöntemle opere edilmiş 26 ve endoskopik yöntemle opere edilmiş 26 hastanın ameliyat sonrası ortaya çıkan sonuçları retrospektik olarak sınıflandırıldı ve alt gruplar için ayrı ayrı karşılaştırıldı. Araştırma sonuçlarına göre Endoskopik ve Transsphenodial ameliyat tipi istatiksel olarak aynı çıkmıştır. Çalışmada vakaların yarısı Endoskopik diğer yarısı ise Transsphenodial ameliyat olduğu gözlenmiştir. Eksik bilgileri olan ve transkranial yolla opere edilen hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmada elde edilen veriler SPSS programı kullanılarak değerlendirildi. Bilgilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde kullanıldı.
Multiple meningiomlarda mn1 gen overekspresyonu ve tipik-atipik meningiomlarla karşılaştırılması
Meningiomlar araknoidal "cap" hücrelerinden köken alan, biyolojik davranışları çoğunlukla iyi huylu, yavaş büyüyen ekstraaksiyel tümörlerdir. Meningiom tanılı hastaların %10'undan az bir kısmında ise tümör multiple olarak izlenmektedir. Kadınlarda erkeklere göre 2/1-3/2 oranında daha sık görülürler. Bu tümörlerin etiyolojisinde travma, radyasyon, konjenital faktörler ve bazı malignensilerin predispozisyonu yer alır. Kromozom 22'de sporadik dengeli t(4:22) translokasyonunun kırık noktasında saptanmış bir gen olan MN1 (meningioma-1) geni, meningioma tümör baskılayıcı geni olarak tanımlanmıştır. Transkripsiyon aktivatörü olduğu düşünülen MN1 geninin hematopoetik sistem maligniteleri gelişiminde de rolü olduğu yönünde çalışmalar bulunmaktadır. Fakat bu genin meningiomlar ile ilişkisi hala çözülememiştir. Bu çalışmada multiple meningiomlara MN1 gen overekspresyonunun eşlik edip etmediği, diğer solid tipik ve atipik meningiomlar ile karşılaştırılarak multiple meningiomlarda MN1 gen overekspresyonunun etkisinin olup olmadığı ve nasıl bir rol oynadığının araştırılması planlandı. Çalışmaya 25 multiple meningiom, 25 tipik meningiom ve 19 atipik meningiom hastası dahil edildi. Bu üç grup; MN1 geni over ekspresyonu, yaş, cinsiyet, tümörün yerleşim yeri ve büyüklüğü, epileptik nöbet ve tümörün histopatolojik alt tipi yönleriyle incelendi. Çalışmaya dahil edilen 69 hastanın 49'u kadın, 20'si erkekti. İncelenen hastaların yaş ortalaması 59, ortalama tümör büyüklüğü ise 38x41 mm izlendi. Tümörün yerleşim yeri açısından 3 grupta da en fazla konveksite yerleşimi görüldü ve 9 hastada nöbet şikayeti mevcuttu. Hastaların 22'si WHO grade II, 47'si WHO grade I özellikteydi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmamızın sonucunda kadın cinsiyette MN1 geni ekspresyonu anlamlı bulunmakla beraber multiple, atipik ve tipik meningiomlarda MN1 geni overekspresyonu skoruna göre yapılan değerlendirmelerde anlamlı bir farklılık izlenmedi. Hasta grupları ve MN1 geni ekspresyonu arasında istatistiksel olarak korelasyon görülmemiş olsa da çalışmamızdaki hastaların %62,3'ünde MN1 geni ekspresyonu gözlenmesi, meningiom gelişiminde MN1 geninin rolünün olabileceğini düşündürtmektedir. Yapılacak farklı çalışmalarla MN1 geni ile meningiom arasındaki ilişki daha iyi anlaşılacak ve bu çalışmalar hastalığın seyri ile tedavi algoritmalarında yeni değerlendirmelere yön verecektir. Anahtar kelimeler: Meningiom, Multiple meningiom, MN1 geni
Spinal stenoz ve lomber disk hernili hastalarda ligamentum flavumda BMP-2, VEGF ve D vitamin reseptör düzeylerinin değerlendirilmesi
Nöroşirurji pratiğinde disk hernisi ve spinal stenoz sık gözlenirler. Disk hernileri her yaşta görülebilen, intervertebral diskin fıtıklaşması sonucu klinik oluşturan, temelde aksiyel kompresyon ve dejenerasyona bağlı gelişebilen bir hastalıktır. Ligamentum flavumda (LF) histopatolojik değişiklikler beklenebilir. Spinal stenoz ise daha ileri yaşlarda karşılaşılan, LF'da elastik liflerin azalması, fibrozis oluşumu ve ossifikasyon gibi histopatolojik değişiklikler ile seyreden bir hastalıktır. Kemik morfogenetik protein 2 (BMP-2) osteoblastlar ve osteositler tarafından sentezlenen, primer olarak kemikte bulunan, ossifikasyonda önemli rol alan bir proteindir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) vücutta birçok farklı hücreden sentezlenir, anjiogenezde rol alır. D vitamin reseptörü de (DVR) kemik ve kıkırdak dokularda esas olarak bulunan ve D vitaminin etkisini gösterebilmesi için gerekli olan reseptördür. Çalışmamızda spinal stenoz ve lomber disk hernisi hastalarında, LF dokularında BMP-2, VEGF ve DVR düzeylerinde farklılıklar olup olmadığını değerlendirmeyi hedefledik. Lomber disk hernisi ve spinal stenoz nedeniyle cerrahi uyguladığımız toplam 50 hasta değerlendirildi. Ameliyatta hastaların ligamentum flavumları uygun olarak toplandı. Patoloji laboratuvarında BMP-2, VEGF ve DVR immün reaktivitelerinin yaygınlığı histopatolojik olarak değerlendirildi. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanılarak analiz edildi. BMP-2 düzeylerinin her iki hastalıkta da birbirine yakın düzeylerde olduğu tespit edildi. VEGF düzeylerinin spinal stenoz hastalarının LF dokularında istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. DVR düzeyleri ise spinal stenoz hastalarında anlamlı olarak daha düşüktü. Sonuç olarak, lomber disk hernisi ve spinal stenozda LF'da dejeneratif değişiklikler gelişmektedir. Spinal stenozda, lomber disk hernisine göre LF'da VEGF düzeylerinin daha fazla yükselmesi, DVR düzeylerinin ise belirgin olarak azalması hastalıktaki dejeneratif proçeslerin daha yoğun ve kronik olmasına bağlandı. Anahtar kelimeler: Lomber disk hernisi, Spinal stenoz, BMP-2, VEGF, DVR
Meningiomlarda transient reseptör potansiyel melastatin2 ve transient reseptör potansiyel melastatin 7 iyon kanallarının ekspresyonunun histopatolojik incelenmesi ve difüzyon manyetik rezonans görüntüleme'de apperent difüzyon coefficient ölçümleri ile korelasyonu
Transient Reseptör Potansiyel Melastatin (TRPM) iyon kanalları plazma zarında +2 değerli kalsiyum (Ca2+ ) ve +2 değerli magnezyum (Mg2+ ) girişinde görevli katyon kanallarıdır. Çeşitli tümörlerde TRPM iyon kanalları ile ilgili çalışmalar yapılmıştır. Ancak meningiomlardaki ekspresyonu ve etkileri bilinmemektedir. Meningiom tanısında sıklıkla tercih edilen görüntüleme yöntemi Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) dir. Çalışmamızda meningiomlarda TRPM2 ve TRPM7 düzeyleri bakılıp, Beyin Difüzyon MR'da tümör, tümör çevresi ve simetrik beyin dokusundaki Apparent Diffusion Coefficient (ADC) sinyal farklılıkları değerlendirildi. Meningiom nedeniyle cerrahi uyguladığımız 30 hasta ile 2 grup oluşturuldu. Birinci grupta Tip 1 (benign) meningiomu olan 15, ikinci grupta tip 2 (malign) meningiomu olan 15 hasta vardı. Alınan tümör dokuları histopatolojik olarak incelendi. Aynı hastaların difüzyon MRG'lerinde ADC ölçümleri yapıldı. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programında analiz edildi. TRPM2 ve TRPM7 iyon kanalları tip 1 menengiom hastaları arasında karşılaştırıldığında anlamlı bir fark izlenmedi. Tip 2 menengiom hastalarında ise TRPM2 ekspresyonu TRPM7'ye göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak fazlaydı. Tip 2 menengiom hastalarında kitle üzerinde yapılan ölçümlerde ADC değerleri tip 1'e kıyasla anlamlı olarak düşüktü. Kitle çevresi değerleri ise tip 2' de kitle ve simetrik beyin dokusundan daha yüksekti. Sonuçta, hem tip 1 hem de tip 2 meningiomlarda TRPM2 ve TRPM7 iyon kanallarının ekspresyonu görüldü. Fakat tip 2 meningiomlarda TRPM2 ekspresyonu daha belirgindi. Tümör evresi arttıkça kitle ADC değerlerinin düşmesi yani difüzyonun azalması hipersellülarite ile ilişkilendirildi. Kitle çevresinde ise tümör derecesi arttıkça ADC değerlerinin artması, peritümöral ödemin artması ile ilişkilendirildi. Çalışmamız, menengiomlarda iyon kanallarına yönelik tedavi seçeneklerine ve tanıda difüzyon MRG'de ADC ölçümleri ile tümör derecesinin tespitine literatürel katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Meningioma, Transient Reseptör Potansiyel Melastatin, Difüzyon ağırlıklı görüntüleme
Subtalamik çekirdek derin beyin stimülasyonu uygulanmış parkinson hastalarında serebral dokulardaki difüzyon değişimlerinin analizi
Parkinson hastalığı (PH), dopaminerjik nöronların sayı ve aktivitesinin azalmasıyla; tremor, rijidite ve bradikinezi gibi kardinal semptomların ortaya çıktığı nörodejeneratif bir hastalıktır. Bu çalışmamızda, bilateral subtalamik çekirdek (STN) derin beyin stimülasyonu (DBS) cerrahisi uyguladığımız Parkinson hastalarında operasyon öncesi ve operasyon sonrası stimülasyonun 3. ayında beynin farklı alanlarındaki olası appearant diffusion coefficient (ADC) değişikliklerini analiz etmeyi amaçladık. 2017-2019 yılları arasında PH tanısıyla STN-DBS cerrahisi uyguladığımız hastalar çalışmaya dâhil edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası stimülasyonun 3. ayında difüzyon manyetik rezonans görüntülemeleri (MRG), Unified Parkinson Disease Rating Scale (UPDRS) III skorları, Beck ve Hamilton depresyon testlerinin sonuçları kaydedildi. Elde edilen parametrik verilerin karşılaştırılması Wilcoxon signed rank testi ile yapıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında ve p<0,05 değerleri anlamlı olarak kabul edildi. Çalışmamız, 8'i erkek ve 5'i kadın olmak üzere toplam 13 hasta ile yapıldı. Beynin motor ve nöropsikiyatrik alanları başta olmak üzere toplam 32 farklı bölgeden yapılan ölçümlerin neticesinde tüm alanlarda ADC değerlerinde artış saptandı. Bunlardan sol korpus kallosum, sağ korona radiata, sol korona radiata, hipokampus, sağ insula, sol superior serebellar pedinkül, sol kaudat çekirdek ve sol putamen gibi sekiz lokalizasyonun ADC değişimleri istatistiksel olarak anlamlı görüldü. UPDRS III skorlarında %57 (p<0,05), Beck ve Hamilton depresyon skorlarında ise sırasıyla %25 ve %33 oranında iyileşme saptandı (p>0,05). Derin beyin stimülasyonu uygulanan Parkinson hastalarında serebral perfüzyonun değerlendirilmesinde difüzyon MRG ucuz, hızlı, radyasyon içermeyen, etkin ve güvenilir bir görüntüleme yöntemidir. Parkinson hastalarında STN-DBS tedavisi serebral dokularda kan akımını arttırarak motor ve nöropsikiyatrik semptomların düzelmesine katkı sağlar. Anahtar Kelimeler: Appearant difüzyon co-efficient, derin beyin stimülasyonu, nöromodülasyon, Parkinson hastalığı, subtalamik çekirdek.
Ratta klaustrumda oluşturulan stereotaksik lezyonların motor hareketler ve davranış üzerine olan etkileri
Klaustrum; beyinde bilateral neokorteks altında gri cevherde, insulanın hemen alt bölgesinde uzanan, putamenin dış yüzünün üstünde olan ince, kısmen düzensiz görünümde kortikal bir yapıdır. Birçok bölge ile bağlantılıdır. Frontal korteks (motor korteks, prefrontal korteks ve singulate korteks), oksipital lobdaki görme bölgeleri, temporal korteks, paryetooksipital korteks, arka paryetal korteks, frontoparyetal operkulum, somatosensorial bölgeler, prepiriform olfaktör korteks, entorhinal korteks, hipokampus, amigdala, kaudat nükleus ile bağlantıları mevcuttur. Klaustrumun davranışsal kortikal yapılarla olan yoğun bağlantıları tespit edilmesine karşın işlevsel rolü net olarak bilinmemektedir ve davranışlarla ilgili çalışma çok fazla yapılmamıştır. Bu çalışmada, stereotaksik unilateral ve bilateral girişimler ile anterior klastrumda sabit akım kaynağı ile elektriksel lezyon oluşturularak ile otomatik davranış kaydedici bir cihaz vasıtasıyla mobilizasyon, donma, yeme, içme davranışı, grooming, dönme, v.b. davranışları kaydedilerek analiz edilmiştir. Eş zamanlı olarak ratlarda ultrasonik sesler ultrasonik ses kaydetme programı ile incelenmiştir. Ardından anksiyete yükseltilmiş artı labirent testi ile tekrar değerlendirilmiştir. Bu çalışmada ventral KL lezyonunun donma, şahlanma gibi spontan davranışlarda istatiksel anlamlı değişikliğe yol açtığı gösterilmiştir. Artmış anksiyete ile ilişkili bulunan davranış değişikliklerine ek olarak; sağ KL lezyonarında içme davranışı süresinde anlamlı artış, tüm cerrahi geçiren gruplarda saat yönü ve saatin tersi yönüne dönme harketlerinde anlamlı azalma görülmüştür. Çalışma deneysel KL lezyonları ve spontan davranış üzerine etkinliği göstererek KL'un anksiyete-depresyondaki rolü üzerine yeni çalışmalar gerekliliğini göstermektedir.
Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hidrosefali tanılı pediatrik olgularda operasyon öncesi ve sonrası işitme fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Pediatrik nöroşirurji pratiğinde en sık karşılaşılan hasta grubu hidrosefali tanılı hastalardır. Hidrosefalik hastalarda işitmenin objektif olarak değerlendirilmesi ile ilgili olarak literatür tarandığında; yeterli sayıda hasta sayısından oluşan ve bilimsel kanıt düzeyi yüksek herhangi bir çalışma bulunamamıştır. Bu nedenle hidrosefalik hastalarda ventriküloperitoneal şant cerrahisi sonrasında işitme fonksiyonlarının ne yönde değişikliğe uğradığı işitsel uyarılmış beyinsapı cevapları (ABR) testi aracılığıyla değerlendirilip, sonuçlarını ortaya koymak amaçlandı. Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hidrosefali tanılı 20 yenidoğan hasta (13 kız, 7 erkek) çalışmaya dâhil edildi. Her hasta için operasyondan 1 gün önce, operasyon sonrası 7. Günde ve yine operasyon sonrası 90. günde ABR testleri yapıldı. 90 dB nHL, 70 dB nHL, 50 dB nHL ve 30 dB nHL klik uyarana karşı elde edilen işitsel beyinsapı yanıtlarının V. dalga latansları ile I-III, I-V dalgalar arası latans süreleri her iki kulak için kayıt altına alındı. Elde edilen parametrik veriler için varyans analizi ve farklı çekim dönemlerinden elde edilen sonuçlar arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için ise post hoc Tukey's HSD testi kullanıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Hastaların ABR test verilerinin ortalama değerleri dikkate alınıp, operasyon öncesi ve operasyon sonrası geç dönem elde edilen bütün sinir iletim hızları kıyaslandığında 0,2 ms'den daha hızlı bir iletim olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar istatistiksel olarak 90 ve 50 dB ses şiddetinde test dönemleri arasında kıyaslama yapıldığında anlamlı çıkmasa da (p>0,05), 70 ve 30 dB ses şiddetinde yapılan kıyaslamalarda istatistiksel olarak anlamlı sonuçlara ulaşılmıştır (p<0,05). Geri dönüşümsüz beyin parenkim hasarına, kognitif bozukluklara, mental-motor retardasyona, özellikle sensörinöral tipte işitme kaybı neticesinde dil öğrenememe ve konuşamama gibi sekellere neden olan hidrosefalik hastalarda mümkün olan en kısa sürede tanı konulmalı ve tedavi geciktirilmemelidir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, İşitme, Uyarılmış beyinsapı cevabı, Ventriküloperitoneal şant cerrahisi
Deneysel spinal iskemi reperfüzyon yaralanmasında Vigabatrin'in etkileri
Giriş: Spinal kord iskemi-reperfüzyon yaralanması önemli ve katastrofik komplikasyonlara yol açabilen bir durumdur. Halen yoğun bir şekilde araştırılmasına karşın, spinal kordu korumaya yönelik bazı önlemler alınabilse de, geçerliliği kanıtlanmış, klinik uygulamaya geçebilecek alternatif ilaçlar bulunamamıştır. Bu çalışmamızda epilepsi tedavisinde kullanılan vigabatrin'in spinal iskemi reperfüzyon modelindeki nöroprotektif etkinliğini araştırmak istedik.Materyal / Metod:Kontrol grubu, iskemi-reperfüzyon grubu, düşük doz ve yüksek doz tedavi grupları olacak şekilde 24 Yeni Zellanda tavşanı 4 gruba bölündü. Kontrol grubuna sadece abdominal cerrahi yapılırken diğer gruplara tavşan aortik kros-klempleme metodu ile 30 dk spinal iskemi uygulandı. 48 saat boyunca günde 1 kez düşük doz grubuna 50mg/kg, yüksek doz grubuna 150 mg/kg intraperitoneal vigabatrin uygulandı. 48 saat boyunca nörolojik muayeneleri takip edildi ve takip süresi sonunda deneklerden kan örneği alındı ve lumbosakral spinal kordları eksize edilip sakrifiye edildiler. Deneklerin kan ve spinal kord örneklerinden glutatyon (GSH), malonildialdehit (MDA), ileri oksidasyon protein ürünleri (AOPP), süperoksit dismutaz (SOD),nitrik oksit (NO), bakıldı ve bu değerler spinal kordun histolojik incelemesi ve nörolojik skorlar ile karşılaştırıldı.Bulgular: Elde edilen değerler, düşük doz vigabatrinin iskemi reperfüzyon hasarında nöronal koruma yönünden etkili olduğu, yüksek doz vigabatrinin ise benzer etkileri olmasına karşın bunun her enzim değeri için anlamlı olmadığı ve nöronlar üzerinde toksik sayılabilecek etkilerinin olabileceğini göstermiştir.Tartışma: Spinal iskemi reperfüzyon modelinde kullandığımız vigabatrin'in antiepileptik etkinliği dışında nöroprotektif etkilerinin de olabileceğini ortaya koyduk. Ancak bu ilacın klinik kullanıma geçebilmesi için şüphesiz ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.
Trigeminovasküler sistemin deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen serebral vazospazma etkisi
Bu çalışmada trigeminovasküler sistem uyarımının deneysel subaraknoid kanama modelinde meydana gelen vazospazmı engelleyici etkisini görmek istedik.Bu çalışmada 30 adet Sprauge-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Gruplar; Sadece trigeminovasküler sistemin sakrifikasyondan ondört gün önce uyarıldığı ligasyon grubu. Trigeminovasküler sistemin sakrifikasyondan ondört gün önce uyarıldığı ve SAK oluşturulan grup. Sadece SAK oluşturulan grup. Trigeminovasküler sistemin sakrifikasyondan iki gün önce uyarıldığı ve SAK oluşturulan grup. Her hangi bir işlemin yapılmadığı kontrol grubundan oluşturuldu. Subaraknoid kanama oluşturulan deneklerde işlemin 48. Saatinde sakrifikasyon gerçekleştirildi.Histopatolojik incelemeler ve basiller arter lümen çapları ve duvar kalınlıklarının ölçümleri sonucunda en küçük ortalama arter lümen çapına sadece SAK yapılan grupta rastlandı. Aynı zamanda bu grupta diğer gruplarda gözlenmeyen ortalama damar duvar kalınlığında artış olduğu gözlendi. En büyük ortalama arter lümen çapına ise sadece trigeminovasküler sistemin uyarıldığı grupta rastlandı. Eş zamanlı olarak SAK yapılan ve trigeminovasküler sistemin uyarıldığı grupta ortalama arter çapları göz önüne alındığında damar lümeninde daralma olmadığı aksine kontrol grubundaki ortalama damar lümen çapındanda fazla bir damar lümen çapına ulaşıldığı ve damar duvar kalınlık artışının olmadığı izlendi.Sadece SAK oluşturulan deneklere nazaran eş zamanlı SAK ve ligasyon yapılan deneklerin ortalama arter lümen çapında ve duvar kalınlığında beklentimiz doğrultusunda koruyucu yönde bir fark saptanmıştır. Denek sayısının artırılarak yapılması durumunda sonuçların istatiksel olarak da anlamlı çıkacağı beklenmektedir.Tüm bu bulgular ışığında trigeminovasküler sistem uyarımının deneysel SAK modelinde oluşan vazospazm üzerinde koruyucu etkisinin olduğunu denek sayısının daha fazla olduğu çalışmalarla gösterilebileceği kanaatine vardık.
Deneysel olarak beyin omirilik sıvısı kaçağı oluşturulan ratlarda lokal tachosil kullanımının dura iyileşmesi ve BOS kaçağı üzerine etkileri
Travma veya cerrahi sonrası olusan duramater kapanma defektleri,hastaların morbidite ve mortaliteleri üzerinde fatal sonuçlanabilecek kadar ciddiöneme sahiptir. Su ana kadar yapılan birçok araştırma ve uygulamalara rağmentam bir tedavi yöntemi bulunamamıştır. Dura iyileşmesinin hızlı ve sorunsuzgerçekleşmesi için duradan BOS kaçağının önlenmesi ve BOS kolleksiyonununengellenmesi önem arzetmektedir.Bu amaçla insan fibrinajen ve insan trombini katmanı ile kaplı kollojen birsüngerden oluşan TachoSil kullanılarak dural hemoztazı teşvik etmek, BOSkaçağına karşı mekanik bir bariyer oluşturmak ve dural rejenerasyonu sağlamakmümkün olacaktır.Çalışmada ağırlıkları 250-300 gram arasında değişen toplam 24 adetwistar cinsi erişkin erkek rat kullanıldı.Ratlar altışarlı gruplara ayrıştırılıp toplam 4grup oluşturuldu.Her ratın frontoparyetal bölgesine vertikal eksende orta hatta 15 numarabistüri ile cilt insizyonu yapıldı. Cilt flebi iki yana doğru disseke edilerek ekertöryerleştirildi.Mikroskop altında her ratın sağ frontoparyetal bölgesinde kemik incetur ile turlanarak yaklaşık 0.5x0.7cm ebadında dikdörtgen kraniektomi yapıldı.Dura vertikal insizyon ile açılıp iki yana doğru genişletildi. Yaklaşık 0.5 cm lik duradefekti oluşturuldu ve BOS gelişi izlendi.I. ve III. gruplar, erken ve geç kontrol grubu olarak seçildi. Bu guplaradura insizyonu yapılıp cilt primer onarıldı. II. ve IV. gruplar ise erken geç deneygrupları olarak seçıldi. Bu gruptaki ratlarda dura defekti üzerine TachoSilyerleştirildi.1. ve 6. haftaların sonunda ratlar sakrifiye edilip makroskobik olarakbakıldığında TachoSil konulan ratlarda BOS sızıntısına rastlanmazken, TachoSilkonulmayan ratlarda belirgin BOS sızıntısına rastlandı. Histopatolojikincelemelerin neticesinde TachoSil'in neo-dura oluşumunu olumlu yöndeetkilediği ve bu etkilerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü.
Travmatik intraserebral hemorajili hastalarda difüzyon MR bulguları ve serum S100b düzeylerinin lezyon progresyonu ile korelasyonu
Travmatik intraparankimal kanamaların progresyonu bu hastalardaki klinik kötüleşme ve ölümün en yaygın nedenidir. Hastaların başarılı şekilde tedavisi risk grubundaki hastaların belirlenip, progresyonunun nörolojik kötüleşme başlamadan saptanmasına ve tedavinin buna göre düzenlenmesine bağlıdır.Difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (MRG) dakikalar içinde görüntü elde edilmesini sağlayan, kontrast madde kullanılmasını gerektirmeyen, kafa travmalı hastalarda kullanımı artan bir görüntüleme metodudur.S100B proteini kafa travmalı hastalarda beyin hasarını takiben önce BOS'a, daha sonra da kana salınmaktadır. S100B düzeyleriyle kafa travmasının şiddeti, nörolojik tablo ve prognoz arasında pozitif ilişki bulunmuştur.Amacımız; hafif ve orta kafa travmalı hastalarda difüzyon MR bulguları ve serum S100B düzeylerinin lezyon progresyonuyla korelasyonunu araştırmaktır.Çalışmamızda intraserebral hemoraji saptanan hafif veya orta kafa travmalı 30 hasta değerlendirildi. Hastalara travma sonrası ilk 6 saat içerisinde beyin difüzyon MRG tetkiki yapıldı. Ayrıca kabulde (1. saat), 24. ve 48. saatlerde BBT çektirildi ve aynı saatlerde plazma S100B düzeyleri bakıldı. Progresyon görülen ve görülmeyen bu iki hasta grubu karşılaştırıldı.Progresyon gösteren travmatik intraserebral hemorajilerde lezyon etrafındaki iskemik alanın progresyon göstermeyen hastalara göre oransal olarak daha geniş olduğu tespit edildi. Özellikle difüzyon MRG'deki iskemi/hemoraji oranı 2'nin üzerinde olanlarda progresyon riskinin çok artmış olduğu görüldü. Progresyon gösteren ve göstermeyen travmatik intraserebral hemorajili hastaların 1, 24 ve 48. saat serum S100B düzeyleri arasında ise progresyon gösteren grup lehine istatistiki anlamlı fark saptanmadı.Sonuç olarak; Difüzyon MRG'deki iskemi/hemoraji oranının progresyon riskinin belirlenmesine yardımcı önemli bir parametre olduğunu düşünüyoruz.
Hidrosefalik yenidoğanlarda ventriküloperitoneal şantın tiroid fonksiyonları üzerine olan etkileri
Hidrosefali ve konjenital hipotiroidi beyin parenkiminin diffüz hasarı ile seyreden ve çoğunlukla da diğer konjenital anomalilerle birlikte olması nedeni ile hem hasta açısından, hem de aile ve sosyal çevre açısından birçok problemlere neden olan hastalıklardır.Hidrosefaliye bağlı olarak artmış kafa içi basıncın hipotalamik-hipofizertiroid aksa olan etkileri ve sonrasında uygulanan ventriküloperitoneal şantın, yaşamın ilk 3 ayında tiroid fonksiyonlarını nasıl etkilediğinin incelenmesi bu çalışmanın amacıdır. Çalışmamıza hidrosefali tanısı konup, doğumdan sonra 10 gün içerisinde ventriküloperitoneal şant takılan 25 hasta ile, konjenital hipotiroidi ön tanısı ile takip edilen ancak tiroid fonksiyonları sınırda olan ve bu yüzden medikal tedavi başlanmamış 20 kontrol hastası dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundaki hastalardan doğumdan sonraki 7., 30. ve 90. günlerde alınan kanlardan TSH, ST4 ve ST3 düzeyleri değerlendirildi ve karşılaştırmaları yapıldı. Hasta grubundaki 7. gün değerleri ventriküloperitoneal şant takılmadan önce alınan değerlerdir. Yedinci gündeki gruplar arasındaki TSH ve ST3 seviyesi, 30. gündeki ST3 düzeyi, 90. gündeki. TSH düzeyi hastalarda istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). 7. gündeki hasta ve kontrol gruplarında TSH ve ST3 arasındaki korelasyon önemli bulunmuştur (r=0.334 ve p=0.031). Hastalardaki 7.-30. ve 7.-90. gün TSH değerleri karşılaştırıldığında TSH değerinin normalleşmesi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç olarak, VP şantın hidrosefalide erken dönemde beyin ödemini, kafa içi basıncı, inflamasyonu azaltırken, serebral kan akımını artırdığını ve geç dönemde ise miyelinizasyonu artırarak hipotalamik-hipofizer aksın sirkadian ritimde çalışmasını ve kognitif fonksiyonların düzelmesini sağladığını düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Hidrosefali, Ventriküloperitoneal şant, Konjenital hipotiroidi, Tiroid hormonu
Radyasyonun ratlarda erken ve geç dönemde beyin dokusunda endotelin-1 düzeyi üzerine etkisi
Yanagisawa ve arkadaşları tarafından 1988 yılında domuz aorta endotelinden izole edilen Endotelin-1 (ET-1), 21 aminoasitten oluşan bir nöropeptid olup bilinen en güçlü vazokonstriktör maddedir. ET-1 prostat, over, kolon, serviks, meme, böbrek, akciğer, merkezi sinir sistemi dahil olmak üzere birçok tümör tiplerinde ilgili bir büyüme faktörüdür. İyonize radyasyon biyolojik bir maddeden geçtiğinde o maddeyle etkileşir. Bu etkileşme sırasında birçok fiziksel, fiziko-kimyasal, kimyasal ve biyolojik olaylar zinciri sonucunda asıl biyolojik cevap oluşur. Radyasyon en yoğun çalışılan karsinojendir. Aynı zamanda tümör progresyonuna da neden olmaktadır. İn vitro olarak iyonize radyasyona maruz kalan insan endotelyal hücrelerinde Endothelin-1 gibi vazoaktif aminlerin üretiminin arttığı gösterilmiştir. Bu deneysel çalışmada radyasyonun ratlarda erken ve geç dönemde beyin dokusunda Endotelin-1 düzeyi üzerine etkisini araştırdık ve tümör gelişiminde ve progresyonunda etkisini tartıştık. Çalışmamızda 28 adet 4-6 haftalık (150-200 gr), Sprague Dawley rat kullanıldı. Kontrol grubu dahil herbiri 7 rattan oluşan 4 grup oluşturuldu. Çalışma 30 gün sürdürüldü. Kontrol grubu hariç diğer gruplara 7 Gy radyasyon verildi. Radyasyon verilen gruplar 1.gün, 7.gün ve 30.günde dekapitize edilip beyin dokularındaki ET-1 düzeyleri çalışıldı. Çalışmamızda kontrol grubuna göre 1.gün, 7.gün ve 30.günde doku ET-1 düzeylerinde azalma olmasına rağmen istatiksel olarak p>0,05 olduğu için anlamlı kabul edilmedi. Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında ET-1 düzeylerinde minimal değişikler saptandı. İstatiksel olarak p>0,05 olduğu için istatiksel olarak anlamlı kabul edilmedi. Sonuç olarak erken ve geç dönemde radyasyon etkisi ile beyin dokusu ET-1 düzeyleri anlamlı bir ilişki bulunamadı. Bu bulgumuz radyasyona bağlı sekonder beyin tümörü oluşumunda yada malignite derecesinin artışında radyasyonun etkisinin ET-1 düzeyi üzerinden olmadığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Endotelin-1, Beyin, Radyasyon, Kanser
Beyin ve sinir cerrahisi ana bilim dalına trafik kazası nedeni ile başvuran ağır kafa travmalı olguların retrospektif incelenmesi,
daha sonra yüklenecek
Lomber disk cerrahisinde insizyon büyüklüğünün ameliyat sonrası paraspinal adele iyileşmesine etkisi
Amaç: Subperiostal mikrodiskektomi tekniğinin kas koruyucu etkisinin ekartör ve insizyon büyüklüğü ile olan ilişkisi tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada subperiostal mikrodiskektomi tekniğinde daha küçük insizyon ve daha küçük ekartör kullanımının adele iyileşmesi ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı'nda lomber disk hernisi tanısı ile ameliyat edilen 100 hasta üzerinde uygulanan retroprospektif bir çalışmadır. Çalışmada 2 ayrı grup oluşturulmuş olup her iki grubun postoperatif lomber MR görüntüleri karşılaştırılarak sonuca varılmıştır. Hastalar 2 cm'den büyük standart orta hat insizyonu ve büyük ekartör (Taylor ve büyük Caspar) uygulanarak konvansiyonel subperiostal lomber mikrodiskektomi yapılanlar ve 2 cm'den küçük standart orta hat insizyonu ve küçük ekartör (mini Caspar) uygulanarak konvansiyonel subperiostal lomber mikrodiskektomi yapılanlar olmak üzere 2 ayrı gruba ayrılmıştır. MR görüntüleme, kas boyutunda azalma ve yağ birikiminde artmayı gösterdiğinden, bu araştırma için tercih edilen yöntem olmuştur. Bulgular: Cerrahi sonrası her iki grup arasında cinsiyet, yaş ,sistemik hastalıkların ,erken ya da geç mobilizasyonun paraspinal adele atrofisi üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Cerrahide kullanılan ekartörün ve insziyonun büyüklüğünün paraspinal adele atrofisi üzerine anlamlı şekilde etksinin olduğu gözlenmiştir (p:0.001). Küçük ekartör ve insizyon kullanılan grupta hastaların % 60'ında atrofi tespit edilmemiştir. % 28'inde hafif atrofi , % 10'unda orta atrofi ve % 2'sinde ağır atrofi tespit edilmiştir. Büyük ekartör ve insizyon kullanılan grupta ise hastaların % 28'inde atrofi izlenmemesine rağmen % 26'sında hafif atrofi , % 36'sında orta atrofi ve % 10'unda ağır atrofi tespit edilmiştir. Sonuç: Peroperatif doku travmasının, daha sonraki kas denervasyonu ve atrofisi ile ilişkili olabileceği bilinmektedir. Bu çalışmada kas atrofisi gelişmesinin en aza indirilebilmesi, mikrodiskektominin küçük retraktör ve küçük insizyon kullanılarak yapılması sonucunda kas dokusunu koruyucu özelliğinden kaynaklandığını düşündürmektedir. Bu durum da, lomber disk hernisi tedavisinde bu tekniklerin kullanımını teşvik etmektedir.
Ratlarda deneysel spinal kord yaralanmasında hesperidinin nöroprotektif etkisi
Amaç: Ratlarda deneysel spinal kord travması oluşturup bu model üzerinden biyokimyasal ve elektronmikroskobik inceleme yaparak, hesperidin'in oksdiatif hasara karşı koruyucu etkisini doza bağımlı araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışma 4 grup ve her grupta 10 adet wistar Albino cinsi rat olacak şekilde planlandı. G1: Sadece laminektomi G2: Laminektomi +Ekstradural klip G3: Laminektomi+Ekstradural klip+Düşük doz hesperidin (50 mg/kg) G4: Laminektomi+Ekstradural klip+Yüksek doz hesperidin (100 mg/kg) Laminektomiler torakal 7-10 seviyesinde yapıldı. Spinal kord travması, ekstradural klip 1 dakika süre ile uygulanarak oluşturuldu. G3 grubuna 50 mg /kg G4 grubuna ise 100 mg /kg hesperidin travmayı takiben intraperitoneal olarak uygulandı. Denekler 24. saatin sonunda sakrifiye edildi. Bulgular: Lipid peroksidasyon son ürünü olan malonildialdehit (MDA) düzeylerinde ilaç gruplarında (G3,G4) istatistiki olarak anlamlı derecede azalma tespit edimedi. Serum Total antioksidan seviyeleri (TAS) incelendiğinde de belirgin fark gözlenmedi. Deneysel spinal kord travma sonrasında alınan spinal kord örneklerinin morfolojik incelemesinde G2 ve G3 gruplarının nöron sayılarında belirgin azalma tespit edilmiştir. Yüksek doz hesperidin uygulanan G4 grubunun nöron sayısında kontrol grubuna benzerlik tespit edilmiştir. Sonuç: Elde edilen bu bulgular hesperidinin spinal kord travması sonrasında oluşan nöronal kayıpta belirgin düzelme sağlanmasında etkili olabileceği düşünülmektedir.
Rat periferik sinir hasarı modelinde Duloksetin'in etkileri
Giriş: Periferik sinir hasarı, oldukça karmaşık mekanizmaları içeren, dejenerasyon ve rejenerasyon süreçlerinin işlediği bir patofizyolojiye sahiptir. Rejenerasyonu artırmaya yönelik pek çok çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmada, santral sinir sisteminde nöroprotektif ve restoratif etkinlikleri bilinen duloksetin'in periferik sinir hasarı sürecindeki etkisi incelenmiştir.Gereç ve Yöntem: Toplam 36 rattan oluşan denekler yalancı operasyon, kontrol ve deney gruplarına ayrılarak siyatik sinirlerinde periferik sinir ezilme yaralanması modeli oluşturulmuştur. Bu modelde 3 gün ardışık olarak intraperitoneal yolla verilen duloksetin'in etkileri araştırılmıştır. İncelemeler 1 ve 6. haftalarda histomorfometrik olarak akson sayımı ve myelin kalınlığı ölçümünü, elektrofizyolojik olarak yüzeyel ve iğne CMAP amplitüt ölçümlerini ve yaş kas ağırlık ölçümlerini içerecek şekilde yapılmıştır.Sonuç: Duloksetin, periferik sinir rejenerasyonuna olumlu katkı sağlamamıştır. Hatta geç dönemde akson sayısını artırmasına rağmen myelin kalınlığında azalma ve kas kütle kaybında artışa yol açmıştır. Elektrofizyolojik testlere anlamlı bir etkide bulunmamıştır.
Gliomalarda MR spektroskopi ile Kİ-67 proliferasyon indeksi arasındaki korelasyonun incelenmesi
Beyin tümörleri; tüm hastalıklar içinde en dramatik türlerden birini oluşturmaktadır. Beyin tümörü olan hastalarda tümörün proliferatif aktivitesinin tedavi öncesi belirlenmesinin terapotik strateji üzerinde çok önemli bir etkisi vardır. Fakat proliferasyon belirteci olan Ki?67 indeksi ile yapılan histolojik inceleme yalnızca cerrahi yolla elde edilen tümör numunelerine uygulanabilmektedir.Çalışmamızın amacı beyin tümörlerinde MRS (MR Spektroskopi) ile ölçülebilen kolin (Cho), kreatin (Cr), N-Asetil Aspartat (NAA), lipid seviyeleri ile tümörün proliferasyon aktivitesinin tahmininin mümkün olup olamayacağını araştırmak ve ardından bu seviyeleri cerrahi olarak elde ettiğimiz tümör numunesinin Ki?67 işaretleme indeksi ile karşılaştırmaktır.Bu çalışmaya Haziran 2005 - Temmuz 2007 tarihleri arasında kliniğimizde cerrahi olarak tedavi edilen 30 gliomalı hasta dahil edildi. 30 hastanın tümüne cerrahi öncesi MRS yapıldı. Postoperatif tümör dokuları immünohistokimyasal boyanma yöntemi ile boyanıp Ki?67 proliferasyon indexi hesaplandı.Çalışmamızda yüksek grade'li glial tümörlerin hem Ki?67 proliferasyon indekslerinin hemde Cho, lipid, Cho/Cr, Cho/NAA değerlerinin oldukça yüksek olduğu saptandı. İstatistiksel analizlerde MRS'de ki Cho, NAA, lipid, Cho/Cr ve Cho/NAA oranları ile Ki?67 proliferasyon indeksi arasında istatiksel olarak anlamlı sonuçlar bulundu ( p<0.001 ). Bu sonuçlarla glial bir kitlede invivo olarak ölçtüğümüz MRS değerleri ile tümörün proliferasyon aktivitesinin tahmininin mümkün olacağını düşünüyoruz.
Kafa travmalarında difüzyon MR ile tespit edilen hemorajik ve iskemik lezyonların serum NT-proBNP düzeyleri ile korelasyonu
Kafa travması sonrası bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) acil değerlendirmede ve tedavi gerekebilecek durumların tespitinde önemlidir. BBT ile iyi bir yapısal görüntüleme yapılabilmektedir. Ancak, bazen nörolojik bozuklukları açıklamakta yetersiz kalabilmektedir. Manyetik rezonanas görüntüleme (MRG) ile hem yapısal hem de fizyolojik değerlendirme yapılabilmektedir. Özellikle Difüzyon MR kolay uygulanabilirliği ve tanı koyduruculuğuyla değerlidir.Kardiyak ventriküllerden volüm ve basınç yüklenmesine bağlı olarak salgılanan Brain/B-tipi natriüretik peptid (BNP), natriüretik ve vazodilatatör bir faktör olup, serebral kan akımını düşürebilir. PreproBNP olarak salınır ve N-Terminal proBNP ve BNP'ye ayrılır. Vücutta etki gösteren BNP'dir. Fakat kısa sürede kandan kaybolmaktadır. Kanda uzun süre varolan, günün her saatinde eşit miktarda salgılanan NT-proBNP ölçümü tercih edilir. Kafa travması sonrası BNP plazma konsantrasyonunun arttığı bildirilmiştir. Ancak sıklıkla ağır kafa travmalı hastalarda çalışılmıştır. Amacımız hafif ve orta dereceli kafa travmalarında difüzyon MR da tespit edilen iskemik ve hemorajik lezyonların serum NT-proBNP düzeylerini değerlendirmektir.Çalışmamızda kafa travmalı 30 hasta değerlendirildi. Travma öyküsü olmayan 10 kişilik kontrol grubu normal serum NT-proBNP değerlerini belirlemek için oluşturuldu. Hastalara yatışlarından itibaren 24. saatte ve 48. saatte beyin difüzyon MR çekildi. Aynı dönemlerde plazma NT-proBNP düzeyleri bakıldı. 24. ve 48. saat Intraaksiyal hemoraji (IAHEM) ve Intraaksiyal iskemi (IAISC) değerleri ile 24. ve 48. saat BNP değerleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu.Sonuç olarak, serum NT-proBNP değerlerinin kafa travmaları sonrası intraaksiyal lezyonu geniş olan hastalarda daha küçük intraaksiyal lezyonlulardan yüksek olabileceği izlendi. Ayrıca travmanın ilerleyen saatlerinde serebral parankimal lezyon boyutları artan hastalarda serum NT-proBNP değerlerinin de artmasının belirlenmesi, serum NT-proBNP değerlerinin serebral parankimal hasarın boyutlarının takibinde önemli olabileceğini düşündürmektedir.
Glial tümörlerde serbest yağ asitlerinin tümör dokusu ve kandaki düzeyi ile tümör malignitesi arasındaki ilişki
Glial tümörler mortalitesi ve morbititesinde yükseklik ve görülme sıklığında artış nedeniyle araştırmacılar için öncelikli ilgi alanlarından biridir. Bu tümörlerin tedavi planlanmasında tümörlerin doğasının iyi tanımlanması önemlidir. Gerek yağ asiti gerek metobolitlerinin artan tümör derecesiyle orantılı olarak arttığı araştırılmaktadır. Bu çalışmamızda tümör derecesi ile kan ve doku yağ asitleri düzeyi arasında nasıl bir ilişki olduğu araştırıldı.Fırat üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Kliniğinde 2008?2010 yılları arasında ameliyat edilen ve patolojik tanısı glial tümör olan 40 hasta çalışmamıza alındı. Doku örneklerinden lipitlerin ekstraksiyonu Hara ve Radin metoduyla yapıldı. Gaz kromatografisi ile analiz edildi. Sonuçlar toplam yağ asitleri içinde her bir yağ asiti için % miktar olarak belirlendi.Çalışmaya katılan 40 hastanın 24'ü erkek,16'sı kadındı. 17 hasta yüksek, 23 hasta düşük dereceli glial tümör olarak rapor edildi. Yüksek derece tümörlü erişkin hastalarda C20:4 düzeyi dokuda yüksekti (p<0.05). Düşük dereceli tümörlü hastalarda ise tümör dokusundaki C22:0 düzeyinin yüksekliği istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Yüksek ve düşük dereceli tümörlü hastaların serum yağ asitleri karşışaltırıldığında: C20:4, C22:0, C24:1 düzeyleri düşük dereceli tümörlerde yüksekti (p<0.05). Düşük dereceli tümörlü 0?19 yaş grubu hastalarda sature yağ asiti düzeyi yüksekliği istatistiksel olarak oldukça anlamlıydı ( p<0.001).Yağ asitleri düzeyindeki değişikliklerin bağımsız prognostik değerlerinin tespiti için elde ettiğimiz bulgular klinik araştırmalarla desteklenmelidir. Genç yaş ve düşük dereceli tümörlü hastalarda C18:0 ve C20:0 düzeyi yüksekliğinin bu hastalarda iyi prognoz göstergesi olduğunu düşünmekteyiz. Özellikle serum düzeylerinin yüksek çıkması ameliyat sonrası dönemde hasta prognozunun öngörüsünün belirlenmesinde kullanılabilir. C18:0 ve C20:0 yağ asitleri düzeyi poliansatue yağ asitlerinin tümör dokudaki pro-apopitotik ve antiproliferatif aktivitesi ile ilişkilidir.
Diabetik ve diabetik olmayan lomber disk hernili olgularda kollajen tip ıx düzeylerinin karşılaştırılması
Günümüzde disk dejenerasyonu patogenezinde rol alan anabolik ve katabolik faktörler modern teknolojik incelemeler sayesinde tanımlanmaktadır. Bu çalışma Tip II diabetin lomber disk yapısındaki kollajen Tip IX'un immünhistokimyasal boyanma özelliklerinin karşılaştırılması üzerine yapılan bir ilk çalışmadır. Diabet süresi uzadıkça disk dokusunun beslenmesi ve fonksiyonel devamlılığının sağlanması zordur. Mikro ve makroanjiyopatik komplikasyonlar sonucunda disk ve diğer dokuların beslenmesi bozulur. Biriken toksik oksijen radikalleri ve laktat, kondrosit ve fibroblast benzeri hücrelerin rejenerasyon kabiliyetlerinin bozulmasına yol açar. Diabetik diskteki glikasyon son ürünlerinin kollajenlere enzimatik olmayan yollarla bağlanmaları sonucunda, mekanik özellikler bozulmuştur. Ayrıca büyük çoğunluğu obez olan bu hastalardaki lomber kompresif yüklerin fazlalığı dejeneratif diğer bir durumdur.Çalışmaya 30 diabetik ve diabetik olmayan toplam 60 hastanın diskektomi materyali dâhil edildi. Bu materyaller patoloji laboratuvarımızda parafin bloklar haline getirildi. Kesitler 4 ? m kalınlığında alındı. Rabbit polyclonal anti-human kollajen Tip IX immünhistokimyasal boya ile Ventana cihazında boyandı. Preparatların kollajen Tip IX boyanma şiddeti, boyanma oranı, immünreaktivite boyanma toplam skorları tespit edildi. Disk dejenerasyonuyla ilişkili diabetik diskektomi materyallerindeki kollajen Tip IX'un immünhistokimyasal boyanma özellikleri diabetik olmayan gruptan daha düşüktü (p=0,001*<0,01).Diabetik hastaların HbA1c düzeyleri, diabet süresi, yaş ve operasyon seviyeleri ile boyanma toplam skoru arasındaki istatistiksel korelasyonlar incelendi. Diabet süresi ile boyanma toplam skorundaki düşük sonucun regresyon testi anlamlıydı (ß=?0,016, t=?2,610, p=0,015*<0,05; F=3,688, p=0,017*<0,05; R2=0,270). Bu düşük sonuç HbA1c düzeyiylede ilişkiliydi.Sonuç olarak, diabet diskin direncine önemli katkısı olan Tip IX kollajen miktarını değiştirerek disk hernisi oluşumunu kolaylaştırıcı bir faktördür. Diabetik hastaların Tip IX kollajen miktarı diabetik olmayan gruptan daha düşüktü. Sonuçlarımız başka çalışmalarla da desteklenmelidir.Anahtar kelimeler: Lomber disk hernisi, Disk dejenerasyonu, Diabetes Mellitus, İmmünhistokimya, Kollajen Tip IX.
Ratlarda lomber laminektomi sonrası oluşan epidural fibrozisin engellenmesinde hiperbarik oksijen tedavisinin etkinliği
Bu çalışmada, deneysel bir hayvan modeli kullanılarak, hiperbarik oksijen tedavisinin, lomber laminektomi cerrahisi sonrasında gelişen epidural fibrozise ve epidural fibrozisin ağrı komplikasyonuna karşı etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.Bu amaçla Wistar cinsi 24 adet rata L5 ? L6 seviyelerinden laminektomi cerrahisi uygulanmıştır. Cerrahilerden sonra denekler rastgele bir şekilde 3 farklı gruba ayrılmış ve birinci grup her hangi ek bir tedavi almadan 6 hafta boyunca takip edilmiştir. Diğer iki gruba ise sırasıyla 3 ve 7 gün boyunca 2,5 ATA basınç altında hiperbarik oksijen tedavisi uygulanmıştır. Altı hafta boyunca von Frey filamanları ile mekanik geri çekme eşik değerleri ölçülen denekler altıncı haftanın sonunda sakrifiye edilip cerrahiye uğramış spinal segmentleri histopatolojik olarak incelenmiştir.İnceleme sonuçlarına göre gruplar arasında epidural fibrozis ve fibroblast yoğunluğu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır ancak hiperbarik oksijen alan gruplarda epidural fibrozisin daha az oranda geliştiği gözlenmiştir. Öte yandan mekanik geri çekme eşik değerleri açısından yapılan karşılaştırmada 4 ve 6. hafta sonunda hiperbarik oksijen tedavisi alan hayvanların, kontrol grubuna kıyasla, istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek geri çekme eşik değerlerine sahip olduğu tespit edilmiştir.Günümüzde birçok farklı endikasyon için başarı ile uygulanan hiperbarik oksijen tedavisinin, başarısız bel cerrahisi sendromuna neden olan epidural fibrozis üzerine ve epidural fibrozisin en önemli komplikasyonlarından birisi olan ağrı üzerine olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir. Daha büyük örneklem büyüklüğüne sahip, farklı tedavi protokollerinin daha uzun sürelerde incelendiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Ratlarda duyusal sinir defektlerinin onarımında motor sinir köprüsü kullanımının ciltteki etkilerinin anti-neural-cell adhesion molecule (NCAM) kullanılarak saptanması
Bu çalısmada ratlardaki duyusal sinir defektlerinin onarımında motor sinirköprüsü kullanımının; denerve cilt bölgesindeki etkilerinin neural cell adhesionmolecule (NCAM) kullanılarak saptanması amaçlanmıs olup; bu konuyla ilgilidaha önce yapılmıs bir çalısma bulunmamaktadır. Gerçeklestirilen çalısmada süralsinir defektini onarmada, tibial sinirin köprü olarak kullanıldığı end-to-sidekoaptasyon tekniğini; opere edilmemis, süral sinirde defekt olusturulmus ve süralsinir defekti uç-uca onarılmıs rat gruplarında karsılastırmak ve etkiliğini ciltte testetmek amaçlanmıstır. End organ (cilt) etkilerini test etmek amacıyla tümnöronlardan erken ve geç gelisimsel dönemde eksprese olan ve nöronlarlakomsuluğu bulunan tüm hücrelerle bağlantısı bulunan NCAM aktivitesikullanılmıstır. Çalısmada denerve alanlara sahip ratlardaki NCAM aktivitesi,innerve ve reinnerve olduğu düsünülen cilt bölgelerine sahip ratlardaki NCAMaktivitesiyle karsılastırılmıstır Ağrıya karsı cilt duyarlılığını test etmede ciltçimdikleme testi kullanılarak süral sinir innervasyon alanındaki denervasyon vereinnervasyon basarısıda test edilmistir.Yapılan duyusal fonksiyon testi sonucunda; innerve grubun tümündeolumlu yanıt, denerve grubun tümünde olumsuz yanıt, reinnerve edilen her ikigrupta da %87.5 oranında olumulu yanıt alınmıstır. Yapılan immünohistokimyasal71incelemede ise; denerve edilen grup ile uç-yan koaptasyon metodu ile reinnerveedilen gruptaki NCAM ekspresyonu, innerve kabul edilen grup ile end-to sidekoaptasyon metodu ile reinnerve edilen gruba göre istatistiksel olarak anlamlıdüsüs sergilemistir.Daha önce yapılmıs pek çok çalısmada periferik sinir onarımında uç-ucaonarımın altın standart olarak belirtilmesi ve end-to side sinir onarımının uç-ucaonarımın mümkün olmadığı durumlarda alternatif yöntem olarak gösterilmesi;NCAM ekspresyonu açısından bizim yaptığımız çalısma ile uyusmamaktaydı.Ancak bu konuda yapılmıs fazla çalısma olmaması ve NCAM ekspresyonununend-to-side onarım ile anlamlı artıs göstermesi üzerinde durulması ve tartısılmasıgereken bir konu haline gelmistir.
Deneysel spinal kord iskemi-reperfüzyon yaralanmasında gabapentinin etkileri
Bu çalışmada, tavşanda iskemi-reperfüzyon modeli kullanılarak, daha önce farklı çalışmalarda nöroprotektif etkisi çalışılmış olan gabapentinin, koruyucu etkisi araştırıldıÇalışma, Gazi Üniversitesi rektörlüğü Deney Hayvanları Etik Kurul Başkanlığı' nın izniyle, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deneysel Araştırma Merkezinde gerçekleştirildi. Benzer amaçtaki çalışmalarda sıklıkla tercih edilen, abdominal aortaya kros-klemp uygulaması örnek alınıp, omurilikte meydana gelecek iskemi-reperfüzyon hasarı değerlendirildiKontrol, iskemi, düşük doz ve yüksek doz tedavi grupları 6' şar adet tavşandan oluşan gruplara ayrıldı. Kontrol grubu sadece abdominal cerrahiye maruz kalırken, diğer gruplardaki deneklere 30 dakika süresince aortik kros-klemp uygulaması sonrası reperfüzyon sağlandı. Düşük doz grubuna 30mg/kg, yüksek doz grubuna 200mg/kg gabapentin %0.9 NaCl ile karıştırılarak intraperitoneal olarak verildi. 6, 24, 48 saatlerde nörolojik muayeneleri takip edildi ve 48 saatin sonunda deneklerin doku ve kan örnekleri alınarak sakrifiye edildilerEtkileri değerlendirmek için, plazma ve doku örneklerinde, malondialdehit (MDA), ileri düzey oksidasyon protein ürünleri (AOPP), nitrik oksid (NO), glutatyon (GSH), süperoksid dizmutaz (SOD) düzeyleri biyokimyasal olarak, omurilik dokusu da histopatolojik olarak değerlendirilip, sonuçlar istatistiksel olarak hesaplanıp, gruplar arasında mukayese edildi. Ayrıca deneklerin Tarlov skoru ile fonksiyonel değerlendirmeleri yapıldıSonuç olarak, düşük doz ve yüksek doz gabapentinin intraperitoneal olarak uygulanması, tavşan spinal kordunda, infrarenal aortik oklüzyon modeliyle oluşturulan iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir. Her iki grup arasında, nöroprotektif etki bakımından, istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır.
Deneysel geçici fokal serebral iskemi uygulanan ratlarda Quetiapine' in nöronal apopitozisdeki nöron koruyucu etkisi
Serebral iskemi mortalite ve morbiditenin en önemli nedenleri arasındadır. Sadece nörolojik bir problem olmayıp, psikiyatrik ve medikal birçok komplikasyona sebep olabilmekte, bu problemlerde hastanın iyileşmesini geciktirmektedir. Bu nedenle primer ve sekonder serebral iskemik olayları önlemek, nöronal korumayı sağlamak için bugüne kadar birçok çalışma yapılmıştır. Son çalışmalarda özellikle penumbra alanı ve apoptotik hücre ölümü hedef noktaları oluşturmaktadır.5HT-2 reseptör blokerlerinin apoptozisi önleyebileceğine dair bulgular üzerine, atipik antipsikotik ilaç olan ketiapinin iskemi sonrası özellikle penumbra alanındaki apoptozisi önleyebileceği düşünülerek bu çalışma yapıldı. Toplam 30 hayvanın bulunduğu, 6'şar hayvanlı 5 grup oluşturuldu. K-I grubuna hiçbir işlem yapılmadı ve yeterli iskemi yapıldığına dair diğer gruplarla karşılaştırmak için kullanıldı. K-II grubu geçici fokal serebral iskemi sonrası 1. günde, K-II grubu ise geçici fokal serebral iskemi sonrası 3. günde sakrifiye edildi. D-I grubu iskemi sonrası ketiapin verilip 1.gün, D-II grubu iskemi sonrası hergün ketiapin verilip 3. gün sakrifiye edildi. Tüm örnekler immunohistokimyasal olarak TUNEL yöntemiyle boyanıp apoptotik hücreler sayıldı. Ketiapinin, zamana bağlı giderek artan apoptotik hücre ölümünü azalttığı istatistiksel saptandı( K-III / D-I: p=0,002 ve K-III / D-II p: 0,004).Şimdiye kadar iskemide nöronal koruyucu olarak araştırılan etken maddelerin birçoğunun klinik kullanımdan uzak olması, ketiapinin ise halihazırda klinik kullanımda olan, etkin, güvenilir bir ilaç olması nedeniyle bu çalışma önem arz etmektedir. Bizim sonuçlarımız ve literatür bilgileri ışığında ketiapinin, hem serebral iskemide nöronal koruyucu olarak hem de iskemiden kaynaklanan nöropsikiyatrik sorunların çözülmesinde yardımcı olabileceği görüşündeyiz.
Deneysel spinal kord iskemi-reperfüzyon yaralanmasında İnfiliksimabın etkileri
Bu çalışmada spinal arterio-venöz malformasyon, spinal tümör cerrahisi veya torokal aorta cerrahisi gibi uyğulamalar sonucu oluşabilecek iskemi reperfüzyon hasarının önlenmesinde bir TNF alfa reseptör blokörü olan infiliksimab'ın etkisi araştırıldı.Çalışma Gazi Üniversitesi Rektörlüğü Deney Hayvanları Etik Kurul Başkanlığı'nın izniyle Gazi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Mikrocerrahi ve Araştırma Laboratuvarı'nda gerçekleştirildi. İskemik hasar için son zamanlarda sistemik etkileri daha az olduğu için güvenilir bulunan tavşanlarda renal arter distalinden ve iliak arter proksimalinden abdominal aortaya klipaj uygulanması deney modeli seçildi.Denekler herhangi bir tedavi uygulanmayan ancak aortik klipaj aşamasına kadarki cerrahiye tabi tutulan kontrol grubu, tedavi uygulanmayan ancak aortik klipaj dahil tüm cerrahi prosedüre tabi tutulan iskemi reperfüzyon grubu ve intra peritonal olarak infiliksimab uygulanan ve iskemi oluşturulan tedavi grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı.İnfiliksimab'ın etkilerini değerlenirmek için doku örneklerinde malondialdehit (MDA), redükte glutatyon (GSH), okside protein düzeyi (AOPP) ve süperoksit dismutaz (SOD) düzeyleri biyokimyasal olarak değerlendirilirken, histopatolojik olarakta iskemik hasardan en çok etkilenen spinal kord seğmenti olan L5 düzeyinden alınan kesitler incelendi. Ayrıca denekleri tarlov skoru ile fonksiyonel değerlendirmeleri yapıldı.Tüm bulguların değerlendirilmesi sonucunda infiliksimab, tavşan spinal kordunda, infra renal aortik oklüzyon modeliyle oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir.
Serebral iskemi reperfüzyon hasarı modelinde visnagin'in farklı dozlardaki nöroprotektif potansiyelinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Serabral iskemi, beynin kan akışının azalmasına sekonder olarak nöral dokular için gerekli olan oksijenasyonun kesintiye uğramasıdır. Morbidite ve mortalitenin en önemli nedenleri ararısında iskemik inme yer alır. İnme; hemorajik inme ve iskemik inme olarak ikiye ayrılır. Yaklaşık olarak inmelerin %88'ini iskemik inme oluşturur. İskemik inmelerin çoğunluğunu MCA'dan beslenen alanlarda görülür. İskemik inmede günümüzde 2 tip tedavi yaklaşımı öne pılandadır. Bunlar rekanalizasyon ve nöroproteksiyondur. Rekanalizasyonda kabul edilen tek medikal tedavi seçeneği rtPA'dır. rtPA'nın iskemik inmede ilk 4,5 saatte kullanılabilmesi sebebiyle kullanımı sınırlıdır. Bu nedenle kullanımı daha geniş tedavi protokolleri üzerinde çalışılmaktadır. İskemik inmede bir dizi farklı mekanizmalar rol oynamaktadır. Nöroproteksiyon, bu biyokimyasal ve moleküler olayların önlenip veya yavaşlatılmasıyla ilgili beyni iskemiye karşı koruma gayretidir. Bu amaca uygun birçok antioksidan, antiinflamatuvar, antiapoptotik ve antisitotoksik ajanlar kullanılmıştır. Kromon ve furan'ın bir bileşik türevi olan visnagin furanokromonu halk arasında kürdan otu olarak ta bilinen hıltan bitkisinde yoğun miktarda bulunmaktadır. Latince adı Ammi visnaga olan hıltan bitkisi yenilebilir yabani bitkiler arasında yer almakta ve Türkiye ve Fas gibi ülkelerde bulunmakta ve toplumda geleneksel tıpta yoğun şekilde kullanılmaktadır. Yapılan toksikolojik incelemelerde visnagin'in majör kaynağı olan kürdanotu'nun deney hayvanlarında yüksek dozlarda dahi toksikolojik bir etki göstermedi bildirilmiştir. Bu bitkisel ürün ile yakın dönemde yapılmış olan araştırmalarda visnagin'in anti-inflamatuvar potansiyele sahip olduğu ve vazodilatör etki gösterdiği bildirilmiştir. Yaptığımız çalışmada visnagin'in nöroprotektif etkisinin literatür göz önünde bulundurularak belirlenen düşük, orta ve yüksek doz uygulamalarında serebral iskemi reperfüzyon sonrası koruyucu etkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmamızda rastgele seçilmiş 328,53 ± 47,20gr ağırlıkları olan 35 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. 10 mg/kg ksilazin ve 80 mg/kg ketamin ile anestezi uygulandıktan sonra sağ common karotid arterden girerek internal karotid artere doğru yönlendirilen sütur internal karotid arterden ilerletilerek MCA oklüde edildi. 90 dakika bekletip iskemi oluşturulduktan sonra sütur geri çekilip reperfüzyon sağlandı. Sıçanlar 7'li 5 gruba ayrıldı. 1. Grup: işlem yapılmayan grup, 2. Grup: iskemi oluşturulan grup, 3. Grup: iskemi sonrası düşük doz olan 10mg/kg Visnagin verilen grup, 4. Grup: iskemi sonrası orta doz kabul edilen 30mg/kg visnagin verilen grup ve 5. Grup: iskemi sonrası yüksek doz kabul ettiğimiz 60mg/kg Visnagin verilen grup olarak belirlendi. İlk dozlar reperfüzyon sağlandıktan sonra diğer dozlar 24 saat arayla toplam 3 doz visnagin tedavisi verildi. Tüm visnagin tedavi dozları yapıldıktan sonra yeniden anestezi uygulanan sıçanlar önce torakotomi ile intrakardiyak kanları alındı. Sonra sıçanlar sakrifiye edilip beyin dokuları steril şartlarda çıkarıldı. Çıkarılan dokular oda sıcaklığında %10'luk formaldehit içerisinde fikse edildi. Elde edilen kesitler hemtatoksilen&eosin ile boyandı. Kesitlerde konjesyon, perinöral ve perivasküler ödem, hücre çekirdeklerinde piknozis ve reperfüzyon sonrası kanama odakları değerlendirildi. Alınan kesitler ayrıca parafin bloklarına gömülerek üzerlerine Bax, TNF-α, CD86 ve CD163 antikorları damlatılıp oluşan sinyaller gözlendi. Bulgular: Deneyimizde beyin dokusunda hemorajik alanlar, perinöral ödem, vasküler yataklarda konjesyon, nöron ve glial hücre çekirdeklerinde piknozis, İmmünohistokimya olarak Bax, TNF-α CD86 ve CD163 ekspresyonları incelendi. İskemi grubunda diffüz ve fokal ve hemorajik alanlar, nöron ve glialarda piknotik çekirdek miktarında artış, vasküler lümende konjesyon, perinöral ödem, Bax düyeyinde artış, CD163 immunpozivitesinde azalma, TNF-α ve CD86 düzeyinde artış saptandı. İskemiden sonra 10mg/kg visnagin verilen grupta hemoraji alanlarının kısmen kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin oldukça azaldığı, Perinöral ödemin kısmen azaldığı, Bax düzeyi, CD86, CD163 immunopozivitesi ve TNF-α ekspresyonunun iskemi grubuna benzer olduğu görüldü. İskemiden sonra 30mg/kg visnagin verilen grupta hemoraji alanlarının önemli oranda azaldığı, perinöral ödem, nöron ve glial hücrelerde piknozis görülse de iskemi grubuna kıyasla bu oranın oldukça azaldığı görüldü. Bax düzeyinin azaldığı, CD86 immunopozivitesi 10mg visnagin verilen gruba göre azaldığı, CD163 immunopozivitesinin kısmen arttığı, TNF-α ekspresyonunda ise azalma izlendi. İskemi sonrası 60mg/kg visnagin verilen grupta ise subaraknoid kanama izlerinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı, beyin dokusuna geçen kan doku hücrelerinin büyük oranda ortadan kalktığı görüldü, perinöral ödemin kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin azaldığı izlendi. 60mg/kg visnagin tedavisi verilen grupta Bax düzeyinin kontrol grubuna çok yakın olduğu, özellikle ödemli ve hemorajik beyin doku alanlarında CD163 immunopozivitesi artmış olup kontrol grubuna benzer olduğu izlendi, CD86 immunopozivitesinde anlamlı düşüş olduğu görüldü. TNF-α düzeyinin ise çok düşük eksprese edildiği görüldü. Sonuç: Serebral İskemik inme reperfüzyon hasarında visnagin tedavisinin nöroprotektif olduğu, reperfüzyon sonrası kanamayı azalttığı ve apoptozu önlediği görülmüş olup Visnagin in bu etkileri yüksek doz kabul ettiğimiz 60mg/kg dozunda daha etkin biçimde görülmüştür. Bu yüzden iskemik inme reperfüzyon hasarı tedavi protokollerinde kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: iskemia, reperfüzyon, apoptoz, visnagin, nöroprotektif
Anetol'ün deneysel travmatik beyin hasarında doz bağımlı koruyucu etkisinin apopitotik ve inflamatuar protein ekspresyonları ile oksidatif stres yönünden incelenmesi
AMAÇ: Travmatik beyin hasarı (TBH), her yaşta görülebilen morbidite ve mortalitenin önemli sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir. Tüm dünyada her yıl 50 milyonu aşkın insan travmatik beyin hasarıyla karşılaşmaktadır. TBH'nın klinik özellikleri ve altında yatan kompleks patofizyoloji, özellikle klinik öncesi çalışmalarda, ayrıca faz I/II çalışmaların değerini daha da arttırmaktadır. Ancak halen travmatik beyin yaralanmalarının tedavisine yönelik cerrahi müdahale dışında terapötik bir yöntem halen geliştirilememiştir. Yapılmış olan araştırmalarda Anetol'ün antioksidan, antikanserojenik , anti-inflamatuar ve antihipernosiseptif etkisinin olması bu bitkisel yağın son dönemlerde araştırmalarda önemli bir yer edinmesini sağlamıştır. Güçlü antioksidan potansiyeline yönelik bulgular Anetol'ün kalp iskemi reperfüzyon hasarında koruyucu olabileceğine yönelik veriler sunmuştur. Ucuz bir bitkisel bileşen olması ve kolay elde edilebilirliği sayesinde mevcut çalışmamızda Anetol'ün TBH modelinde koruyucu etkisini doz bağımlı şekilde araştırmayı planlamaktayız. Yaptığımız literatür taramasında antioksidan bir bileşen olduğuna yönelik veriler bulunan Anetol'ün TBH modeli oluşturulan hayvanlarda doz bağımlı koruyucu gücünün araştırılmasına yönelik bir çalışma bulunmamaktadır. Bu sebeple söz konusu araştırma TBH araştırma başlığına yeni bir bakış açısı kazandıracak potansiyel taşımaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma için DÜSAM(Dicle Üniversitesi Sağlık Bilimleri Uygulama Araştırma Merkezi) biriminden 28-30gr ağırlığındaki yetişkin erkek farelerden 35 adet temin edildi. Bu 35 hayvan 5 gruba eşit sayıda olacak şekilde ayrıldı. Bu gruplar oluşturulduktan sonra kontrol grubundaki hayvanlara 72 saat boyunca herhangi bir uygulamada bulunulmadı. Travma grubundaki hayvanlara ağırlık düşürme yöntemi ile travma uygulandı ve daha sonra herhangi bir uygulamaya tabi tutulmadan sadece analjezi uygulanarak optimal koşullarda takibi yapılarak deney sonunda sakrifikasyon sonrası dekapitasyon yapıldı. Travma sonrası doz bağımlı gruplarda ise öncelikle hayvanlara ksilazin ve ketamin yardımı ile genel anestezi uygulandı daha sonra serbest ağırlık düşürme yöntemi ile orta düzey travmatik beyin hasarı oluşturuldu ve travma uygulandıktan 3 saat sonra ve takip eden 72 saat boyunda aynı gün ve saatte bir grup için 40mg/kğ anetol diğer grup için 80mg/kğ anetol ve son grup için ise 160mg/kğ anetol oral gavaj olarak uygulandı. Tüm deney hayvanlarına son tedavi dozları uygulandıktan 1 saat sonra kalpten kan alınarak sakrifiye edildi. Toplanan beyin örnekleri %10'luk tamponlanmış formalin solüsyonu içerisinde fikse edildi ve rutin histolojik takibe tabi tutuldu. Parafine gömülen dokulardan alınan 5 µm kalınlığındaki kesitler Hematoksilen & Eozin (H&E) ile rutin histopatolojik değerlendirme amacıyla boyandı. Ayrıca beyin dokularından alınan seri kesit örneklerine TNF-alfa, Bax, Kaspaz-3 immunohistokimya uygulanarak apapitotik proteinlerin ekspresyon düzeyleri incelendi. Son olarak MDA düzeleri bakılması için deneysel çalışmada biyopsi örneği alındı. BULGULAR: Kontrol grubunda beyin dokusunun normal morfolojide olduğu menings ile örtülü olduğu ve bol miktarda nöron ve glial hücre barındırdığını fakat travma grubunda yoğun hemoraji, vasküler konjesyon görüldü. Nöron hücre gövdelerinde piknotik çekirdek görüntüsü, karyolizis ve yer yer perinöral kavitede artış ve ödem alanları izlendi. Travma sonrası 80mg/kğ ve üzeri anetol uygulanımı sonrası piknozisin olduğunu fakat piramidal nöronların piramit üçgen görüntüsünün güçlü şekilde korunduğunu göstermiştir. Bununla birlikte oksidatif stres, inflamasyon, apopitotik indüksiyon gibi etmenlerden düşük düzeyde etkilendiği ve sağlıklı nöron görüntüsü oluştuğu görüldü. Travma sonrası artan TNF-alfa, Bax ve Caspase-3 düzeyleri için yapılan çalışmalardan elde edilen immunhistokimyasal sonuçlarda bu moleküllerin düzeylerinde yüksek dozlarda ciddi miktarlarda azalma saptanmıştır. MDA analizi sonuçlarına bakıldığında ise travma sonrası artan MDA düzeylerinde anetol uygulanan gruplarda ciddi azalma tespit edilmiştir. SONUÇ: Yaptığımız bu çalışmada anetol travma sonrası uygulanmasında glial hücre miktarını arttırdığını bununla birlikte beyin dokusunun piramidal nöronlarında piramit üçgen görüntüsünün oldukça güçlü şekilde korunduğunu ve travmaya eşlik eden oksidatif stres, inflamasyon, ve apopitotik indüksiyon gibi etmenlerden düşük düzeyde etkilendiğini ortaya koymuştur. Bunlara ek olarak Bax immunopozitivitesinde anlamlı bir azalma, Caspase-3 immunointensitesinde anlamlı bir azalma ve TNF-alfa düzeylerinde ciddi düzeylerde azalmalar olduğunu tespit edilmiştir. MDA analizi sonuçlarına bakıldığında ise travma sonrası artan MDA düzeylerinde anetol uygulanan gruplarda ciddi azalma tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler; Travmatik beyin hasarı, anetol, apopitozis
Periferik sinir yaralanmalarının onarımında kollojen biyomatriks ve omentum greftinin sinir rejenerasyonu üzerine etkilerinin karşılaştırılması
ÖZETPeriferik sinir yaralanmaları ve sinir rejenerasyonunu inceleyip geliştirilmesiniamaçlayan yeni yöntemler saptamayı amaçlayan çok sayıda deneysel çalışma olmasınarağmen, sinir yaralanmaları önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada, sinirrejenerasyonu için önemli nörotropik faktörlerden zengin olan omentum dokusu ve kollajenbiyomatriks'in (Tissudura) periferik sinir rejenerasyonu üzerine etkilerini karşılaştırmakamaçlanmıştır.Cerrahi işlemler için 35 adet Wistar tipi erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar 4 grubaayrıldı ve sağ siyatik sinirlerinde çalışıldı. 1. grupta eksternal sirkumferensiyel nöroliz, 2.grupta dört adet epinöral dikiş ile onarım, 3. grupta epinöral onarım ve kollojen biyomatriksile sarma, 4. grupta ise epinöral onarım ve omentum grefti ile sarma işlemleri uygulandı.Postoperatif 30. , 60. ve 90. günlerde deneklere yürüme analizi ve 90. gündeelektronöromiyografi yapıldı. Denekler sakrifiye edilerek ıslak kas ağırlığı, sinirhistomorfometrik analizleri yapıldı. Veriler Mann Whitney-U yöntemi kullanılarakistatistiksel olarak değerlendirildi.Primer sütür grubunun kas ağılığının omentum grubundan, kollojen biyomatriksgrubunun kas ağırlığının da primer sütür grubundan fazla olduğu bulundu (p<0,05). Deneyselgruplar arasında, siyatik fonksiyon indeksi sonuçları istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı(p>0,05). Elektronöromiyografik değerlendirmede amplitüd oranı ve amplitüd alanı oranlarıölçümleri istatistiksel olarak anlamlı olmadığından (p>0,05) değerlendirme sinir iletim hızı ileyapıldı. Primer sütür grubunun sinir akım hızının omentum grubundan, kollojen biyomatriksgrubunun sinir akım hızının da primer sütür grubundan fazla olduğu bulundu (p<0,05).Histolojik incelemeler sonucunda ortalama myelin kalınlığı, ortalama miyelinli sinir lifi çapıve ortalama g-oranı değerleri primer sütür grubunda omentum grubundan, kollojenbiyomatriks grubunda da primer sütür grubundan yüksek olarak bulundu (p<0,05).Sonuç olarak, pedikülsüz omentum transpozisyonunda periferik sinir rejenerasyonuüzerinde diğer guruplara göre başarısız ve literatür ile uyuşmayan sonuçlar elde edilmiştir.Kollajen biyomatriks'in periferik sinir rejenerasyonunu arttırıcı materyal olarakkullanılabileceği düşünülmüştür. Kollajen biomatriks'in periferik sinir rejenerasyonu ile ilgilideneysel hayvan modellerinde sinir rejenerasyonu üzerine olan etkilerinin klinikuygulamalara uyarlanabilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Deneysel olarak beyin omurilik sıvısı kaçağı oluşturulan sıçanlarda lokal fibroblast growth factor-2 kullanımının dura iyileşmesi üzerine etkileri
ÖZETTam olmayan dura kapanması menenjit, ensefalit, kronik subdural hematom veefüzyonlar gibi hayatı tehdit eden birçok komplikasyona yol açabilir. Bu güne kadar duratamiri amacıyla birçok materyal ve teknik kullanılagelmiş ancak BOS fistülünü mutlakengelleyecek yöntem henüz hayata geçirilememiştir.Çalışmamızda BOS kaçağını önlemeye yönelik olarak, yara iyileşmesine katkılarıdaha önce gösterilmiş olan lokal FGF-2'nin dura iyileşmesi üzerine etkileri araştırılmıştır.Toplam 32 adet Wistar cinsi erkek rat, kontrol ve FGF-2 olarak 16'şar iki gruba ayrıldı. Heriki gruba da iki seviye torokal laminektomi uygulanarak dura açılmasını takiben BOS gelişiizlendi. Ardından kontrol grubuna kan yaması, deney grubuna ise 1µg lokal FGF-2 uygulandı.Her iki grup da 8'erli alt gruplara ayrılarak ilk alt gruplar postoperatif 3. günde, ikinci altgruplar postoperatif altıncı haftada feda edildi. Laminektomi sahası en blok çıkarılarak alınankesitler histolojik incelemeye tabi tutuldu. Dural iyileşme He ve arkadaşlarının kriterleri bazalınarak değerlendirildi. Erken kontrol- geç kontrol, erken kontrol- geç deney ve erken deney-geç deney grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. Bu sonuçlarnormal iyileşme süreci içerisinde olması beklendiği gibiydi. Erken kontrol- erken deney vegeç kontrol- geç deney grupları arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı. Ancak hem erkenhem de geç deney grubunda deneklerin kontrol grubuna göre daha iyi bir iyileşme derecesigösterdiği tespit edildi. Çalışmamızda dura iyileşmesinin arzulanan düzeyde olmamasındauygulama süresi ve dozunun etkili olabileceği düşünüldü.Sonuç olarak; BOS kaçağının önlenmesi amacıyla lokal FGF-2 kullanımının bu alandadaha ileri araştırmalara ışık tutabileceği ve bu yeni çalışmaların sonucunda yüksek morbiditeile seyreden bu soruna çözüm yolları bulunabileceği ümit edilmektedir.
İntrakranial kitle hastalarında hidrosefalinin optik sinir üzerine etkisi
Amaç: Kafa içi basıncının yükselmesi olan hastalarda, uzun süreli nörolojik sonuçların iyileştirilmesi amacıyla, artmış kafa içi basıncı doğru bir şekilde tespit edilmesi önemlidir. Optik sinir kılıfı çapı ölçümü, artmış kafa içi basıncını belirlemek amacıyla kullanılan, noninvaziv, pratik ve ekonomik bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı intrakranial kitlesi olan hastaların preoperatif ve postoperatif optik sinir kılıfı çapı değişimlerinin tespiti ve optik sinir çapı değişimi ile korelasyonu ve hidrosefali varlığının bu değişimlere etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kliniğimize intrakranial kitle şikayeti ile başvurmuş olup cerrahi kararı verilen ve cerrahisi yapılan hastalardan seçilerek yapıldı. Çalışmaya hastaların yaşı, cinsiyeti, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası çekilen kranyal manyetik rezonans görüntülemede ölçülen sağ ve sol optik sinir kılıfı çapı, optik sinir kılıfı çapı aritmetik ortalaması, sağ ve sol optik sinir çapı, optik sinir çapı aritmetik ortalaması, Evans oranı, kitle natür ve grade, tümör lokalizasyonu, boyut üzerinden hacim ölçümü, Glasgow koma skalası skoru, hidrosefali olup olmadığı ve hidrosefali derecesi dahil edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz 91 hidrosefalisi olmayan ve 82 hidrosefalisi olan hastanın preoperatif ve postoperatif bilateral optik sinir ve optik sinir kılıfı çapı ölçümü değerlendirmesi sonucunda; optik sinir ve optik sinir kılıfı çap ölçüm değerlerinin preoperatif ve postoperatif farklı olduğu, postoperatif döneme ait ölçümlerinde tüm gruplarda optik sinir kılıfı çapının belirgin azaldığı, optik sinir çapının ise belirgin arttığı görülürken; hidrosefalinin optik sinir ve optik sinir kılıfı üzerine etkisinin intrakranial kitleye bağlı kafa içi basınç artışının optik sinir ve optik sinir kılıfı üzerine etkisi ile belirgin farklılık olmadığı görüldü. Sonuç: Hidrosefalinin ve intrakranial kitleye bağlı kafa içi basınç artışının optik sinir ve optik sinir kılıfı üzerindeki etkileri arasında fark olmamakla birlikte, Evans oranı göz önünde bulundurulduğunda hidrosefalinin kafa içi basıncında ek bir artışa neden olduğu görülmüştür. Ventriküler dilatasyon arttıkça intrakranial basıncın da arttığı, bu durumun optik sinir kılıfı çapını artırarak papilödemine ve optik sinirde incelmeye yol açtığı belirlenmiştir. Bu bulgular, hidrosefali ve intrakranial kitle bulunan hastalarda erken dönemde beyin omurilik sıvısı diversiyonunun ve optik sinir kılıfı çapının kafa içi basınç yönetiminde önemli olduğunu göstermektedir.
Sıçanlarda deneysel serebral iskemi reperfüzyon hasarı modelinde ranolazin'in farklı dozlardaki nöroprotektif potansiyelinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Serabral iskemi, beyne giden kan akımının azalması veya tamamıyla kesilmesine ikincil olarak nöral dokunun yeterli oksijenizasyonun sağlanamaması, metabolik ihtiyaçlarının temin edilememesi ve toksik metabolitlerin uzaklaştırılmasının durmasıdır. İskemik inme morbidite ve mortalitenin önemli bir nedenidir. İskemik inmelerin çoğunluğunu orta serebral arterden (MCA) beslenen alanlarda meydana gelir. Mekanik trombektomi ve doku plazminojen aktivatörü kullanımlarının sınırlı olması sebebiyle yeni tedavi protokollerinin genişletilmesi üzerinde çalışılmaktadır. Bu amaçla, İntraluminal Orta Arter Serebral Oklüzyon (iMCAO) yöntemi ile iskemi reperfüzyon (IR) hasarı oluşturulmuş sıçanlarda antianjinal bir ilaç olan Ranolazin'in farklı dozlarda nöroprotektif etkisinin olup olmadığını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmamızda 250 ± 20gr ağırlıkları olan 47 adet Sprague Dawley cinsi erkek sıçanlar kullanıldı (n=10). Sıçanlar rastgele 5 gruba ayrıldı: Sham Opere, MCAO, MCAO+RAN10, MCAO+RAN30 ve MCAO+RAN50. MCAO modeli yapılan gruplarda 90 dakika iskemi oluşturulduktan sonra reperfüzyon sağlandı. Ranolazin uygulamalarının ilk dozları reperfüzyon sağlandıktan sonra, diğer dozlar ise 24 saat arayla toplam 21 gün intraperitoneal olacak şekilde uygulandı. Deney sonunda sıçanlar intrakardiyak kan alımı ile sakrifiye edilerek serum ve beyin dokuları elde edildi. Beyin dokularından elde edilen kesitler Hemtatoksilen&Eosin ile boyanarak MCA sulama alanında IR hasarına sekonder meydana gelen değişiklikler değerlendirildi. Kesitlerdeki hasar; apoptotik hücre sayısı, nöronal dejenerasyon şiddeti olarak skorlandı. Aynı zamanda ELISA yöntemi ile serum APELA, APL 13 ve SIRT 1 düzeyleri incelendi. Bulgular: Çalışmamızda sakrifiye edilen sıçan serebrumda yapılan histopatolojik incelemede Sham Opere grubunda normal nöroglial doku ve düşük sayıda apoptotik hücre izlendi. İskemi yapılan grupta hemoraji, nörodejenerasyon, apoptotik hücre artışı ve kronik döneme ait distrofik kalsifikasyon izlendi; ilaç uygulama gruplarında ise -özellikle MCAO+RAN50 grubunda- nörodejeneratif hasar daha da şiddetli idi. SIRT1, APELA, APL13 serum seviyeleri histopatolojik incelemeler ile korele edilip istatiksel olarak değerlendirmeye alınmıştır. Histopatolojik veriler ile serum ELISA sonuçları karşılaştırılmış anlamlı korelasyon görülmüştür. Sonuç: Serebral iskemik inme reperfüzyon hasarında Ranolazin'in etkisi araştırıldığı bu çalışmada bütün sonuçlar değerlendirildiğinde, Ranolazin'in nöroprotektif etkisi görülmemiş olup; yüksek dozlarda daha fazla dejenerasyon olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: MCAO, Ranolazin, SIRT1, APELA, APL13
Deneysel olarak beyin omurilik sıvısı (BOS) kaçağı oluşturulan sıçanlarda fenitoin sodyum kullanımının duramater iyileşmesi üzerine etkileri
Travma veya cerrahi sonrası olusan duramater kapanma defektleri, hastaların morbidite ve mortaliteleri üzerinde fatal sonuçlanabilecek kadar ciddi öneme sahiptir. Su ana kadar yapılan birçok arastırma ve uygulamalara rağmen tam bir tedavi yöntemi bulunamamıstır. Çalısmamızda, birçok doku üzerinde yara iyilesmesi üzerine olumlu etkileri daha önce yapılan arastırmalarda ispatlanmıs olan fenitoin'in defektif duramater üzerine olan etkilerini arastırdık. Çalısmada ağırlıkları 200±20 gr. arasında değisen toplam 36 adet Wistar cinsi erkek rat kullanıldı. Ratlar, her grupta 12 rat bulunacak sekilde kontrol, lokal fenitoin ve sistemik fenitoin grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bütün gruplarda, interskapuler bölgeye 2 seviye laminektomi uygulandı. Ardından dural insizyon yapıldı ve BOS gelisi izlendi. Kontrol grubunda duramater üzerine kan pıhtısı ile yama yapıldı. Lokal fenitoin grubunda duramater üzerine 30 mg/kg lokal fenitoin uygulandı. Sistemik fenitoin grubunda operasyon bitiminde 30 mg/kg fenitoin intraperitoneal yolla verildi. Her gruptan 6 rat 1. haftanın sonunda, 6 rat da 6. haftanın sonunda sakrifiye edildi. Laminektomi bölgeleri en blok çıkarıldı. Hematoksilen-Eosin ve Masson Trikrom boyalarıyla histopatolojik inceleme yapıldı. Sonuçlar Özısık ve arkadaslarının kriterlerine göre değerlendirildi. Kollajen, neovaskülarizasyon ve granülasyon doku düzeyleri mikroskobik olarak incelendi. ?statiksel olarak Kruskal Wallis testi ile değerlendirildiğinde 1. haftada ve 6. haftada arttığı gibi 1.hafta ile 6. hafta arasında da tüm gruplarda anlamlı derecede artıs olduğu tespit edildi. Gruplar birbirleriyle karsılastırıldığında ise en iyi sonuçların sistemik fenitoin grubunda elde edildiği ve anlamlı olduğu görüldü. Gruplar Wilcoxon Testi ile kendi içlerinde 1. hafta ve 6. hafta karsılastırıldığında, kontrol grubunun 1. haftası ile 6. haftasında ki granülasyon doku miktarları arasında fark yoktu. Aynı sekilde lokal grupta kollajen miktarları ve granülasyon doku miktarları arasında da 1. hafta ile 6. hafta arasında anlamlı fark bulunmadı. Sistemik grup içindeki kriterlere bakıldığında ise 1. hafta ile 6. hafta arasında anlamlı derecede artıs saptandı. Wilcoxon testi sonucunda da en fazla artıs sistemik grupta görüldü. Çalısmamızda lokal ve sistemik fenitoin kullanımının duramater iyilesmesi üzerine istatistiksel olarak olumlu etki gösterdiği, bu etkinin sistemik fenitoin grubunda çok daha fazla ve istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Sonuçta çesitli yara iyilesme mekanizmaları üzerinden etkili olduğunu bildiğimiz fenitoinin bu çalısma ile duramater rejenerasyonunda pozitif yönde etkin olduğunu göstermis olduk. Fakat fenitoinin yara iyilesmesinde klinik kullanıma girebilmesi için birçok çalısmaya daha ihtiyaç olduğunu düsünmekteyiz.
Deneysel akut spinal kord hasarında quetıapıne' in tedavideki etkisi
Spinal kord travmasında sekonder hasarlanma döneminin ve yine bu dönemde kordda olusacak hasarla mücadelenin tedavideki yerinin önemi iyi bilinmektedir. Bu nedenle bu dönem birçok deneysel arastırmanın konusu olmustur ve olmaya devam edecektir. Çalısmamızda sekonder hasarlanma döneminin en önemli mekanizmalarından olduğu bilinen apoptozisi önlemek adına 5-HT2 reseptör blokeri bir atipik antipsikotik olan quetiapine(serequel©)' in bir etkinliğinin olup olmadığı arastırıldı. Wistar cinsi 32 adet disi rat 4 esit gruba ayrılarak tüm deney hayvanların T6 vertebra seviyelerinde total laminektomi yapılıp Yasargil FT280T geçici anevrizma klibiyle ekstradural klipleme yöntemiyle spinal kord travması olusturuldu. Travma sonrası 1(D-I) ve 7(D-II) gün yasatılan deney gruplarına 10mg/kg/gün quetiapine intraperitoneal olarak verildi. Yine 1(K-I) ve 7(K-II) gün yasatılan kontrol gruplarına herhangi bir medikasyon uygulanmadı. 1. ve 7. gün sonunda denekler sakrifiye edilerek çıkarılan spinal kord örnekleri histolojik ve immünohistokimyasal tekniklerle incelenerek olusan histopatolojik değisiklikler ve apoptotik hücre sayıları karsılastırıldı. Quetiapine' in spinal kord üzerinde hem 1. hem de 7. gün gruplarında gri ve beyaz cevherde apoptozise karsı koruyucu etkisi olduğu gösterildi. Sonuç analizlerinin istatistiksel incelemesi de anlamlıydı. Ayrıca 7. gün gruplarında istatistiksel olarak da anlamlı olacak sekilde gri cevher hücrelerinin beyaz cevher hücrelerine göre daha iyi korunduğu seklinde de sonuçlar elde edildi. Bu sonuçlar ısığında quetiapine' in spinal kord travmasının sekonder evresinin etkilerine karsı spinal kordu koruyucu etkisinin yanında posttravmatik stres, ajitasyon ve depresyon için de kullanılabileceği düsünüldüğünde spinal travmalı hastalarda kendisine çok yönlü bir tedavi seçeneği olarak yer bulabileceği düsünülmüstür.
Serebral iskemi sonrası elajik asit ve aliskirenin nöroprotektif etkilerinin karşılaştırılması
Serebral iskemi sonrası elajik asit ve aliskirenin nöroprotektif etkilerinin karşılaştırlması Kamuran AYDIN, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı, Diyarbakır Giriş ve Amaç: Serabral iskemi, beyin kan akımının azalmasına bağlı olarak serebral dokular için gerekli oksijenasyonun sürdürülememesidir. İnme günümüzde önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. İnme genel olarak iskemik ve hemorajik olarak sınıflandırılabilir. Trombozda beynin bazı bölgerine kan akımı sağlayan yapılarda tıkayıcı bir süreç mevcuttur. Trombozun riskleri ateroskleroz, vaskülitler ve arteryal diseksiyonlar yer alır. Emboli ise vücudun başka bir bölgesinden köken alan alan bir pıhtıdan kaynaklanır. En yaygın olarak kalpten kaynaklanır. Nöroprotekisyon çalışmaları iskemik beyin hasarının patolojik ve patofizyolojik çalışmalarından kaynak almıştır. Nöral dokulardaki ani oksijen ve şeker düşüklüğü nöronlarda ölüme yol açan bir dizi patolojik kaskadı başlatır. Bu basamakların biri önlenebilirse bir kısım beyin dokusunun korunabileceği düşünülmektedir. Son yıllarda bu kaskadı bloke etmek amacıyla tasarlanan nöroprotektif ajanlar hayvan modellerinde araştırılmıştır. Elajik asit doğal bir antioksidandır. Farklı çalışmalarda elajik asidin antioksidan, antiviral, antimikrobial etkileri, kardiovasküler sistemde koruyucu etkileri, nörodejeneratif hastalıklarda koruyucu etkileri olabileceği gösterilmiştir. Aliskiren ilk oral aktif,nonpeptitik renin inhibitörüdür. Aliskiren hipertansiyon tedavisinde kabul edilen ve tekli ya da diğer antihipertansif ilaçlarla kombine kullanılabilinen bir ilaçtır. İskemi oluşturulan ratlarda bu maddelerin nöroprotektif etkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda rastgele seçilen 18 adet Sprague-Dawley tipi dişi ya da erkek rat kullanıldı. 4 saat açlıktan sonra ratlara 80 mg/kg ketamin ve 10 mg/kg ksilazin ile anestezi uygulandı. Sağ tarafta internal karotisten ilerletilen kateter orta serebral arter proksimalini tıkayacak şekilde ilerletilip 2 saat bekletildi. Sonrasında geri çekilip rekanalizasyon sağlandı. Ratlar üç gruba ayrıldı. İskemi sonrası birinci grup kontrol grubu olup tedavi verilmedi, ikinci grup ratlara bir hafta elajik asit 30 mg/kg dozunda günde tek doz verildi, üçüncü grup ratlara bir hafta aliskiren 2,5 mg/kg dozunda günde tek doz verildi. Bir hafta sonra ratlar sakrifiye edilip steril şartlarda beyin dokuları çıkarıldı. Çıkarılan beyin dokuları Hematoksilen-Eozin ve Toluidin Mavisi ile boyanıldı. Aynı histopatolog tarafından ratların beyin dokusunda nöron hücrelerinde piknosis, glial hücrelerde piknosis, nöron hücre dejenerasyonu, glial hücre dejenerasyonu ve damar dejenerasyonu değerlendirildi. Bulgular: Hem elajik asidin hem de aliskirenin kontrol grubuna göre nöron hücrelerinde piknosisde, glial hücrelerde piknosisde, nöron hücre dejenerasyonunda, glial hücre dejenerasyonunda ve damar dejenerasyonunda pozitif etki ettiği görüldü. Elajik asiidin, aliskirene göre nöron hücrelerinde piknosisde, glial hücrelerde piknosisde ve nöron hücre dejenerasyonunda istatiksel olarak elajik asit lehine çok anlamlı fark var olarak elde edilirken, glial hücre dejenerasyonu ve damar dejenerasyonu açısından iki ilaç arasında elajik asit histolojik olarak daha pozitif etki ederken istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Sonuç: Hem elajik asidin hem de aliskirenin iskemide nöroprotektif etkileri görüldü ve ileri deneysel araştırmalar sonrasında tedavi protokollerinde yer alabileceği kanaati oluşmuştur. Anahtar Kelimeler: Rat, İskemi, Elajik asit, Aliskiren, Nöroprotektif
Kısa segment stabilizasyonun sagital denge parametreleri ve klinik sonuçlar üzerine etkileri
Amaç: Çalışmamızda spinal stenoz ve spondilolistezis nedenli kısa segment stabilizasyon (iki seviye veya tek seviye posterior pedikül vida fiksasyon) yapılan hastalarda, sagital denge parametrelerinin preoperatif ve postoperatif dönemlerde ölçülerek, bu parametrelerin değişimlerinin hastaların aynı dönemlerdeki klinik bulgu değişimleri ile korelasyonunun olup olmadığının incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 01.02.2022 ve 31.05.2024 tarihleri arasında hastanemiz Beyin ve Sinir Cerrahisi bölümünde operasyona alınan 1424 hasta ameliyathane modülünden taranmıştır. Bu hastalardan spinal stenoz ve spondilolistezis radyolojik ve klinik tanıları mevcut olan, bu nedenle kısa segment stabilizasyon cerrahisi yapılan, 6 aylık takip süresini doldurmuş, preoperatif ve postoperatif görüntülemelerine hastane PACS sisteminden muntazam şekilde ulaşılabilen 54 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilen hastaların klinik olarak; yaş, cinsiyet, komorbidite varlığı, hastanede yatış süreleri, operasyon süreleri, operasyon komplikasyonu varlığı, preoperatif dönemdeki lumbalji, nörojenik kladikasyo mesafeleri, siyatalji şikayetleri, preoperatif motor güç muayenesi, VAS ağrı skoru verileri ile postoperatif 1.ay ve 6.ay poliklinik kontrollerindeki nörojenik kladikasyo mesafeleri, siyatalji şikayetleri, motor güç muayeneleri ve VAS ağrı skorları ile ilgili veriler hastane epikriz sistemi üzerinden verilendirilmiştir. Dahil edilen hastaların radyolojik olarak; preoperatif lateral lomber vertebra grafilerinde lomber lordoz, sakral slop, pelvik insidans, l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, preoperatif bilgisayarlı tomografi görüntülerinde pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, postoperatif bilgisayarlı tomografi görüntülerinde pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, postoperatif erken dönem mobilizasyon sonrası lateral lomber vertebra grafilerinde pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, postoperatif 1.ayda çekilen kontrol lateral lomber vertebra grafilerinde pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, postoperatif 6.ayda çekilen kontrol lateral lomber vertebra grafilerinde lomber lordoz, sakral slop, pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri ölçümleri yapıldı. Bu ölçümler radyolog doktor öğretim üyesi tarafından klinik verilerden habersiz ve bağımsız olarak ölçüldü. Daha sonra bu hastaların radyolojik ve klinik verileri istatistiksel olarak birbirleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Bu çalışmaya dahil edilen hastaların 52'sinde (%96,3) preoperatif dönemde lumbalji ve siyatalji şikayetleri mevcuttu. Siyatalji şikayetinde postoperatif 1. ayda bu sayı 6 (%11,1), 6. ayda ise 7 (%12,9) olarak kaydedildi ve bu değişimler istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,0001). Preoperatif dönemde 49 hastada (%90,7) mevcut olan nörojenik kladikasyo şikayeti, rahat yürüyüş mesafesiyle değerlendirildiğinde, ortalama 122,86 ± 110,91 m'den, postoperatif 1. ayda 210,83 ± 198,0 m'ye ve 6. ayda 158,13 ± 172,25 m'ye yükseldi (p<0,0001). Hastaların preoperatif dönemde ortalama 8,43 ± 2,03 olan VAS değerleri, postoperatif 1. ve 6. aylarda anlamlı bir düşüş göstererek sırasıyla 0,93 ± 1,99 ve 1,15 ± 2,08 olarak kaydedildi (p<0,0001). Radyolojik parametrelerde; Lomber lordoz açısı preoperatif ortalama 40,26 ± 11,98° iken postoperatif 6. ayda 38,54 ± 11,77° olarak ölçüldü ve bu fark anlamlı değildi (p=0,453). Pelvik insidans açısı preoperatif ortalama 60,59 ± 15,22°, postoperatif 6. ayda 60,19 ± 14,42° olarak kaydedildi ve bu değişiklik de anlamlı bulunmadı (p=0,823). Sakral slop açısı ise anlamlı artış göstererek preoperatif 30,63 ± 9,85°'den postoperatif 6. ayda 34,72 ± 10,92°'ye yükseldi (p=0,043). Vertebra insidans açılarında; L3 insidansı: Preoperatif 1,20 ± 10,13°, postoperatif 1. ayda 5,26 ± 8,59° ve 6. ayda 5,07 ± 9,68° olarak anlamlı değişim gösterdi (p<0,05), L4 insidansı: Preoperatif 10,07 ± 8,85°, postoperatif 1. ve 6. aylarda sırasıyla 16,52 ± 11,23° ve 16,68 ± 11,80°'ye yükselmiş olup anlamlı değişim gösterdi (p<0,01), L5 insidansı: Preoperatif 26,28 ± 13,26°, postoperatif 1. ve 6. aylarda 31,11 ± 14,33° ve 30,02 ± 14,67°; bu parametrede anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,178). Postoperatif bilgisayarlı tomografi (BT) ve mobilizasyon grafileri karşılaştırıldığında: Pelvik insidans farkı anlamlı değildi (BT: 56,81 ± 13,14°; grafi: 59,06 ± 13,99°; p=0,393), Ancak L3 insidansı mobilizasyon grafisinde anlamlı olarak daha yüksek bulundu (BT: 0,93 ± 5,95°; grafi: 4,61 ± 8,10°; p=0,008), Benzer şekilde L4 (p=0,029) ve L5 insidanslarında da grafi ölçümlerinde anlamlı artış vardı (p=0,032). Preoperatif ve postoperatif 6. ay radyolojik parametre değişimleri ile VAS skor değişimleri arasındaki korelasyon analizinde; lomber lordoz, sakral slop, pelvik insidans, L3, L4 ve L5 insidans değişimleri ile VAS skor değişimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (tüm p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada sakral slop ve alt lomber vertebra insidanslarında izlenen anlamlı artışlar, cerrahinin bölgesel biyomekanik dengeyi yeniden tesis ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte, pelvik insidans gibi sabit morfolojik parametrelerde anlamlı değişiklik saptanmamış olup, bu da cerrahinin anatomik bütünlüğü koruyarak fonksiyonel restorasyon sağladığını düşündürmektedir. VAS skorlarındaki belirgin düşüşler cerrahi müdahalenin klinik etkinliğini teyit etse de, spinopelvik parametrelerdeki değişimlerle bu skorlar arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır. Bu bulgu, ağrı ve fonksiyonel iyileşmenin yalnızca radyolojik parametrelerle açıklanamayacağını; nörolojik dekompresyon, yumuşak doku iyileşmesi ve bireysel ağrı algısı gibi çoklu faktörlerin birlikte etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Stabilizasyon, Sagital Denge, Vertebra İnsidans, Spondilolistezis, Spinal Stenoz, Dejeneratif Omurga
Deneysel hafif kafa travması sonrasında juvenil ratlarda nöromotor fonksiyon, kognitif fonksiyon ve iyileşme süreci üzerine vortıoxetıne'in etkilerinin araştırılması
Kafa travması önemli sağlık sorunlarından birisidir. Literatürde kafa travmasına bağlı başvurular incelendiğinde vakaların %75-90'ını hafif kafa travmalarının oluşturduğu bildirilmektedir. Özellikle genç nüfus içinde kafa travmaları önemli bir engellilik ve ölüm nedenidir; tüm ölümlerin neredeyse %30'undan sorumludur. Hafif kafa travması sonrası ortaya çıkabilecek sekeller içinde baş ağrısı, uyku bozuklukları, kognitif fonksiyon bozuklukları, anksiete ve duygu-durum değişiklikleri sayılabilir. Kafa travması hafif ve bulgular geçici olsa bile travmanın yarattığı hasar jüvenil bireylerde kognitif fonksiyonları uzun dönemde de etkileyebilecek sorunlara neden olabilir. Çalışmamızda vortioxetine etken maddesinin; jüvenil ratların hipokampus ve frontal kortekslerindeki serotonin ve beyin kaynaklı nörotropik faktör seviyelerine etkisi, apoptoz miktarları, hücresel rejenerasyon ve nörogenez üzerine etkileri araştırılmıştır; eş zamanlı olarak klinik yansımaları incelemek için motor ve kognitif beceriler değerlendirilmiştir. Çalışmamız jüvenil 36 ratla, 3 grupla (kontrol, sham, deney), oluşturulan hafif kafa travması modeli sonrasında Barnes Maze, Tapered Beam Walking verileri ve sakrifikasyon sonrasında elde edilen beyin dokusu örneklerinde ELISA, immünhistokimyasal boyamalar ve histolojik değerlendirmelerin neticeleri üzerinden yapılmıştır. Deney grubu ratlara uygun dozda vortioxetine, sham grubuna salin uygulanmıştır, kontrol grubuna herhangi bir girişim yapılmamıştır. Vortioxetine'in deney grubunda hipokampal beyin kaynaklı nörotropik faktörü artırdığı (p=0.014); hipokampus ve kortekste apoptozu azalttığı (p=0.002; p=0.014); ödem, kanama ve enflamasyonu azalttığı (p<0.001; p<0.001; p=0.025); erken dönemde ve çalışma boyunca deney grubundaki arka ayaklarda kayma sayısını azalttığı (p=0.047; p=0.016); süre (p=0.010), erken dönem ortalama hız (p=0.021), geçilen kadran sayısı (p=0.045), yol verimliliği (p=0.024) gibi parametrelerde olumlu sonuçları olduğu görülmüştür. Vortioxetine hafif kafa travması sonrasında jüvenil ratlarda motor koordinasyon ve fonksiyonun daha hızlı geri kazanımında, kognitif becerilerin korunmasında etkili bulunmuştur.
Ratlarda deneysel serebral iskemi sonrası riociguat ve resveratrol kombine tedavinin nöroprotektif etkilerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Vasküler patolojiler dışında başka bir neden olmadan meydana gelen beynin işlevsel fonksiyon bozukluğu olarak tanımlanan inme en önemli mortalite ve morbidite nedenleri arasındadır. Hemorajik ve iskemik olmak üzere iki grupta incelenir. İnmelerin yaklaşık %88'ini oluşturan iskemik inmelerin büyük çoğunluğu MCA'nın beslediği bölgelerde görülür. Günümüzde iskemik inme tedavisinde 2 tedavi yaklaşımı ön plana çıkmaktadır. Bunlar nöroproteksiyon ve rekanalizasyondur. Rekanalizasyonda onaylanan tek medikal tedavi rtPA'dır. İskemik inmeden sonraki ilk 4,5 saatte kullanılabilmesi nedeniyle kullanımı oldukça sınırlıdır. Bu nedenle daha geniş kullanımı olabilen tedaviler için çalışmalar devam etmektedir. İskemik inmede birçok karmaşık mekanizma rol almaktadır. Nöroproteksiyon bu moleküler ve biyokimyasal olayların engellenip veya yavaşlatılmasıyla iskemiye karşı beyni koruma çabasıdır. Bu amaçla anti eksitotoksisite, antioksidan, anti inflamatuvar, anti apoptotik ajanlar kullanılmıştır. Başlıca üzümde, kırmızı şarapta, yer fıstığında bulunan resveratrol nöroprotektif, antiinflamatuvar, antikanserojenik, kardioprotektif olmak üzere birçok etkisi olan bir fitoaleksindir. Vasküler düz kasların gevşemesine neden olan bir guanilatsiklaz stimulatörü olan riociguat kardiak çalışmalarda iskemik alanı küçülttüğü gösterilmesine rağmen serebral iskemide henüz çalışılmamış bir vazodilatatördür. Bu iki ilaç kombinasyonunun serebral iskemi sonrası etkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda rastgele seçilmiş ağırlıkları 328,53 ± 47,20 olan 35 adet Wistar albino cinsi dişi ratlar kullanıldı. 80 mg/kg ketamin ve 10 mg/kg ksilazin ile anestezi verildikten sonra sağ external karotid arterden girilerek internal karotid artere yönlendirilen sütur ilerletilerek MCA oklüzyonu sağlandı. 2 saat bekletilip iskemi oluşturuduktan sonra sütur geri çekilerek reperfüzyon sağlandı. Ratlar 7'li 5 gruba ayrıldı. 1. grup hiçbir işlem yapılmayan grup, 2. Grup iskemi oluşturulan grup, 3. Grup iskemi sonrası riociguat verilen grup, 4. Grup iskemi sonrası resveratrol verilen grup ve son olarak 5. Grup iskemi sonrası resveratrol + riociguat verilen grup olarak ayrıldı. Resveratrol (p.o.) 30 mg/kğ/gün dozunda riociguat(i.p.) ise 10 mg/kğ/gün dozunda 2 gün verildi. Tedavilerden sonra tekrar anestezi verilen ratlar sakrifikasyondan önce torakotomi yöntemiyle intrakardiyak kanları alındı. Sağ hemisferler %10'luk formaldehit içerisinde oda sıcaklığında fikse edildi. Alınan kesitler hemtatoksilen & eosin ile boyandı. Kesitlerde hücre çekirdeklerinde piknozis, perivasküler ve perinöral ödem, vasküler dilatasyon, konjesyon, reperfüzyon sonrası kanama odakları değerlendirildi. Ayrıca alınan kesitler parafin bloklarına gömülüp üzerlerine bax ve bcl-2 antikorları damlatılarak sinyal oluşumları gözlendi. Bulgular: Çalışmamızda beyin dokusunda hemoraji alanları, nöron ve glial hücre çekirdeklerinde piknozis, perinöral ve perivasküler ödem, damar lümenlerindeki konjesyon, bax ve bcl-2 ekspresyonlarına bakıldı. İskemi grubunda fokal ve diffuz hemoraji alanları, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerde artış, perinöral ödem, damar lümeninde konjesyon, aşırı bax ekspresyonu ve bcl-2 immunpozivitesinde kontrol grubuna göre azalma gözlendi. İskemi sonrası riociguat verilen grupta ise hemorajik alanların kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin oldukça azaldığı, damarların dilate olduğu, konjesyonun görülmediği, perivasküler ödemin oldukça azaldığı, bax immunopozivitesi azalıp kontrol grubuyla benzer olduğu, bcl-2 immunopozivitesi ise özellikle aksonlarda arttığı gözlendi. İskemi sonrası resveratrol verilen grupta ise hemorajik alanların önemli oranda azaldığı, konjesyon, perinöral ödem, nöron ve glial hücrelerde piknozis görülse de iskemi grubuna göre oldukça azaldığı görüldü. Bax immunopozivitesi kontrol grubuyla benzerlik gösterirken bcl-2 immunopozitifliği kontrol ve iskemi gruplarına benzer lokalize olmuştu ancak pozitifliğin özellikle sinir liflerinde kontrol grubuna daha yakın olduğu görüldü. İskemi sonrası riociguat ve resveratrol verilen grupta ise damarların dilate olduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin azaldığı perinöral ve perivasküler ödemin kaybolduğu gözlemlendi. Kombine tedavi verilen grupta bax immunopozivitesi yok denecek kadar az iken bcl-2 immunopozivitesi iskemi gruplarına göre oldukça yoğun olduğu görüldü. Sonuç: İskemik inmede riociguat ve resveratrol kombine tedavisinin nöroprotektif olduğu, apoptozu önlediği ve reperfüzyon sonrası kanamayı azalttığı görülmüş olup iskemik inme tedavi protokollerinde kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: İskemi, Riociguat, Resveratrol, Nöroprotektif, Apoptoz
Lomber disk hernisi olan hastalarda ağrı şiddeti ile nöroinflamatuar marker ilişkisinin tespit edilmesi
Amaç: Çalışmamızda vazoaktif duysal nöropeptidlerden olan Kalsitonin Geni İle İlişkili Peptid (CGRP), P Maddesi (SP), Vazoaktif İntestinal Polipeptid (VİP) ve Hipofiz Adenilat Siklaz Aktive Edici Polipeptid 38 (PACAP38)'in tek seviye lomber disk hernisi (LDH) olan hastalarda mikrodiskektomi operasyonu öncesi ve sonrası alınan kanlarındaki serum düzeyleri ile eş zamanlı visuel analog skalası (VAS) ile sorgulanan radiküler ağrı düzeylerini karşılaştırarak bu nöropeptitlerin LDH'ye bağlı radiküler ağrı ile olan ilişkisini incelemeyi planladık. Gereç ve Yöntem: B.A.İ.B.Ü Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahi Anabilim dalına kabul edilen 18-70 yaş arası siyataljisi olan lomber manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) ile tek seviye lomber disk hernisi tanısı alan ve mikrocerrahi planlanan, daha önce lomber bölgeden operasyon geçirmemiş 30 hasta çalışma grubuna alındı. Kontrol grubuna ise vücudunun herhangi bir bölgesinde ağrısı bulunmayan, analjezik, antiinflamatuar ilaç kullanmayan, bilinen lomber disk hernisi, kronik herhangi bir nöroinflamatuar ve alerjik hastalığı bulunmayan 30 birey seçildi. Seçilen çalışma ve kontrol gruplarının ağrı skorlaması ile yaş, mevcut kronik hastalıkları, sigara, alkol tüketimi ve meslek grupları sorgulanmıştır. Her gruptaki bireylerden yaklaşık 12 cc kan alınmıştır. Kan alınmadan hemen önce hastalar radiküler ağrılarının şiddetini Visuel Analog Skalası kullanarak 0 ile 10 arasında bir sayısal değer ile belirlediler. Alınan tüm kanlar EDTA ve Protease içeren mor kapaklı hemogram tüplerine konuldu. Santrifüj edildikten sonra SP, CGRP, VİP ve PACAP38 isimli vasoaktif nöroinflamatuar markerların ELISA ile ölçümüne kadar – 20oC derecede saklandı. Alınan plazma örneklerindeki nöropeptid (SP, CGRP, VIP ve PACAP38) konsantrasyonlarının ölçümü için örneklerde bulunan immünoreaktif nöropeptid içerikleri kullanılmıştır. Assay protokolü üretici firmanın yönergelerine göre uygulanmıştır. Bulgular: Preoperatif hastaların plazma CGRP, SP, VİP ve PACAP38 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede artmış olduğu bulundu (p< 0.001, Mann-Whitney U testi). Bununla birlikte aynı hastaların post-operatif dönemde plazma CGRP, SP, VİP düzeyleri pre-operatif dönemlerine göre anlamlı düzeyde azalmış olarak bulundu (p< 0.001, Wilcoxon işaretli-sıralar testi). Diğer taraftan postoperatif dönemde plazma PACAP38 düzeyi preoperatif dönemdeki plazma düzeyine göre anlamlı düzeyde artmış olarak bulundu (p< 0.001, Wilcoxon işaretli-sıralar testi). Preoperatif ve Postoperatif hastaların ortalama VAS ağrı sokuru değerleri ile plazma CGRP, PACAP-38, SP ve VİP değerleri arasında bir korelasyon olmadığı tespit edildi. (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda preoperatif dönemde plazma düzeyleri artan ve postoperatif dönemde azalan CGRP, SP ve VİP'in LDH'de sinir kökü basısına bağlı oluşan nöroinflamasyonda ve buna bağlı oluşan radiküler ağrının patofizyolojisinde önemli rol oynadıklarını ve aynı zamanda kolay ölçülebilir olmaları ile tanıda ve takipte kullanılabilecek birer biyomarker adayı olabileceklerini gösterdik.
Ratlarda deneysel serebral iskemi sonrası urapidil ve resveratrol kombine tedavinin nöroprotektif etkilerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Serabral iskemi, beynin kan akışının azalmasına sekonder olarak nöral dokular için gerekli olan oksijenasyonun sürdürülememesidir. Morbitide ve mortalitenin en önemli nedenleri ararısında iskemik inme yer alır. İnme; hemorajik inme ve iskemik inme olarak ikiye ayrılır. Yaklaşık olarak inmelerin %88'ini iskemik inme oluşturur. İskemik inmelerin çoğunluğunu MCA'dan beslenen alanlarda görülür. İskemik inmede günümüzde 2 tedavi yaklaşımı öne çıkmaktadır. Bunlar rekanalizasyon ve nöroproteksiyondur. Rekanalizasyonda kabul edilen tek medikal tedavi seçeneği rtPA'dır. rtPA'nın iskemik inmede ilk 4,5 saatte kullanılabilmesi sebebiyle kullanımı sınırlıdır. Bu nedenle kullanımı daha geniş olabilen tedaviler üzerinde çalışılmaktadır. İskemik inmede bir dizi karmaşık mekanizma rol oynamaktadır. Nöroproteksiyon, bu biyokimyasal ve moleküler olayların engellenip veya yavaşlatılmasıyla ilgili beyni iskemiye karşı koruma gayretidir. Bu amaca uygun birçok antioksidan, antiapoptotik, antieksitotoksisite ve antiinflamatuvar ajanlar kullanılmıştır. Başlıca üzümde ve yer fıstığında bulunan resveratrol antikanserojenik, antiinflamatuvar, nöroprotektif ve kardioprotektif gibi birçok etkisi olan bir fitoaleksindir. Sempatolitik bir antihipertansif ilaç olan Urapidil yapılan çalışmalarda vazodilatör etkisiyle iskemik olgularda reperfüzyon öncesinde uygulandığında protektif bir ajan olarak kullanılabileceğine yönelik bulgular, ayrıca iskemi durumunda urapidil tedavisinin hücresel boyutta antioksidan, antiinflammatuvar ve antiapoptotik aktivite göstererek koruyucu olduğuna dair bulgular bulunmasına karşın henüz serebral iskemide çalışılmamış bir vazodilatatördür. Biz de bu iki ilacın kombinasyonunun serebral iskemi sonrası etkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 35 adet rastgele seçilmiş 328,53 ± 47,20gr ağırlıkları olan 35 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. 10 mg/kg ksilazin ve 80 mg/kg ketamin ile anestezi uygulandıktan sonra sağ external karotid arterden girerek internal karotid artere doğru yönlendirilen sütur internal karotit arterden ilerletilerek MCA oklüzyonu sağlandı. 2 saat bekletip iskemi oluşturulduktan sonra sütur geri çekilip reperfüzyon sağlandı. Sıçanlar 7'li 5 gruba ayrıldı. 1. grup herhangi bir işlem yapılmayan grup, 2. grup iskemi oluşturulan grup, 3. grup iskemi sonrası urapidil verilen grup, 4. grup iskemi sonrası resveratrol verilen grup ve 5. grup iskemi sonrası urapidil + resveratrol kombine verilen grup olarak ayrıldı. Resveratrol(i.p.) 30 mg/kğ/gün, urapidil(i.p.) ise 5 mg/kğ/gün dozunda 3 gün verildi. Tedaviden sonra tekrardan anestezi uygulanan sıçanlar önce torakotomi ile intrakardiyak kanları alındı. Sıçanlar sakrifiye edilip beyin dokuları steril şartlarda çıkarıldı. Çıkarılan dokular oda sıcaklığında %10'luk formaldehit içerisinde fikse edildi. Elde edilen kesitler hemtatoksilen & eosin ile boyandı. Kesitlerde konjesyon, perinöral ve perivasküler ödem, hücre çekirdeklerinde piknozis ve reperfüzyon sonrası kanama odakları değerlendirildi. Alınan kesitler ayrıca parafin bloklarına gömülerek üzerlerine Bcl-2, TNF-α ve kaspaz-3 antikorları damlatılıp oluşan sinyaller gözlendi. Bulgular: Deneyimizde beyin dokusunda hemorajik alanlar, perinöral ödem, vasküler yataklarda konjesyon, nöron ve glial hücre çekirdeklerinde piknozis, kaspaz-3, Bcl-2 ve TNF-α ekspresyonları incelendi. İskemi grubunda diffüz ve fokal ve hemorajik alanlar, nöron ve glialarda piknotik çekirdek miktarında artış, vasküler lümende konjesyon, perinöral ödem, kaspaz-3 düyeyinde artış, Bcl-2 immunpozivitesinde azalma ve TNF-α düzeyinde artış saptandı. İskemiden sonra urapidil verilen grupta hemoraji alanlarının kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin oldukça azaldığı, rerinöral ödemin oldukça azaldığı, kaspaz-3 ve Bcl-2 immunopozivitesi azalıp, TNF-α ekspresyonunun arttığı gözlendi. İskemiden sonra resveratrol verilen grupta hemoraji alanlarının önemli oranda azaldığı, perinöral ödem ve nöron ve glial hücrelerde piknozis görülse de iskemi grubuna kıyasla bu oranın oldukça azaldığı görüldü. Kaspaz-3 immunopozivitesi kontrol grubuna benzerlik gösterirken, Bcl-2 ve TNF-α ekspresyonunda azalma izlendi. İskemi sonrası urapidil ve resveratrol kombine tedavi verilen grupta ise subaraknoid kanama izlerinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı, beyin dokusuna geçen kan doku hücrelerinin büyük oranda ortadan kalktığı görüldü, perinöral ödemin kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin azaldığı izlendi. Kombine tedavi verilen grupta kaspaz-3 düzeyinin kontrol grubuna çok yakın olduğu, özellikle ödemli ve hemorajik beyin doku alanlarında Bcl-2 ekspresyonunda kısmen artış olduğu; TNF-α düzeyinin ise çok düşük eksprese edildiği görüldü. Sonuç: İskemik inmede resveratrol ve urapidil kombine tedavisinin nöroprotektif olduğu, reperfüzyon sonrası kanamayı azalttığı ve apoptozu önlediği görülmüş, bu yüzden iskemik inme tedavi protokollerinde kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: İskemi, Urapidil, Resveratrol, Nöroprotektif, Apoptoz
Deneysel rat karotis anastomozlarında pentoksifilin ve adenozin'in restenoz üzerine etkinliği
Amaç: Serebral iskemi ve enfarkt, günümüzde önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu nedenle enfarkt gelişmeden önce yapılacak revaskülarizasyon, morbiditenin derecesini etkileyebilmektedir. Ancak vücudun diğer bölgelerinde olduğu gibi beyinde de yapılan damar anastomozları ve bypass greftlerinin uzun dönem açıklığı, damar hasarının olduğu bölgede intimal hiperplazinin gelişmesiyle azalmaktadır. Vasküler girişimler sonrası gelişebilen restenoz üzerinde intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonun büyük etkisi vardır. Pentoksifilin, bazı sitokinleri inhibe ederek damar hasarı ile ilşkili kollajen birikimini azaltırken adenozin de düz kas hücre proliferasyonunu inhibe etmektedir. Bu yüzden biz de rat karotid arterinde yapılan anastomozda adenozin ve pentoksifilin maddelerinin restenoz, neointima oluşumu ve düz kas hücre proliferasyonu üzerindeki inhibitör etkilerini araştırarak karşılaştırdık. Materyal ve Metod: Çalışmadaki tüm anastomozlar aynı cerrah tarafından yapıldı. Çalışmamızda randomize olarak seçilen, ortalama 250-300 gram ağırlığında 24 adet Sprague Dawley tipi erkek veya dişi rat kullanıldı. Çalışma süresi boyunca tüm denekler aynı yerde (20±2 oC sıcaklıkta, havalandırma tertibatı olan ve güneş ışığı alabilen bir odada) bakıldı. Deney günü ratlara anestezi olarak 80 mg/kg ketamin + 10 mg/kg ksilazin verildi. Anesteziden 45 dakika sonra ikinci doz olarak 40 mg/kg ketamin + 5 mg/kg ksilazin uygulandı. Enfeksiyondan korunmak için intramüsküler yol ile profilaktik amaçlı preoperatif olarak ratlara 50mg/kg dozunda sefazolin uygulandı. Cerrahi alan antiseptik solüsyon ile silindi. Deneklerde anastomoz için sağ taraf karotid arteri, kontrol için ise sol taraf karotid arteri kullanıldı. Sterilizasyon sağlanarak uygun pozisyon verildi ve horizontal sağ taraf boyun insizyonu yapılarak common karotid arter eksplore edildi. Daha sonra karotid arter disseke edilerek proksimal ve distalinden mikroklemple klemplendi. Aynı arter mikro makas ile transekte edilip daha sonra 10/0 polipropilen sütur ile anastomoz yapıldı ve dokular anatomik planda kapatıldı. Ratlar 4 gruba ayrıldı. Grup 1 ratlar kontrol grubu, Grup 2 ratlar pentoksifilin 100 mg/kg/gün dozunda subkutan 7 gün verilen grup, Grup 3 ratlar adenozin 1 mg/kg/gün dozunda subkutan 7 gün verilen grup ve son olarak Grup 4 ratlar her iki ilacın anılan dozlarda birlikte 7 gün uygulandığı grup olarak belirlendi. Yedinci gün sonunda anastomoz yapılan taraf ve anastomoz yapılmayan karşı taraf karotid arter, anastomoz hattını ortaya alacak şekilde 1 cm' lik segment halinde çıkarılarak incelenmek üzere histopatoloji laboratuvarına gönderildi. Alınan biopsi materyelleri formol solüsyonunda korunarak hemotoksilen-eozin ile boyanıp ışık mikroskobu altında aynı histolog tarafından incelendi ve anastomoz iyileşmesi değerlendirildi. Değerlendirme parametreleri lümen çapı, lümen alanı, tunika media alanı, ödem, inflamasyon, damar duvar hasarı, intimal hiperplazi, medial atrofi, trombüs ve endotelizasyon olarak belirlendi. Daha sonra deney hayvanları eksanguinasyon ile sakrifiye edilerek deney sonlandırıldı. Bulgular: Vasküler girişimlerden sonra kullanılan pentoksifilin ve adenozin maddeleri, restenoz, neointima oluşumu ve düz kas hücre proliferasyonu üzerine ayrı ayrı inhibitör etkide bulunmalarına rağmen, bu iki ilacın birlikte kullanılması aditif değil sinerjistik bir etki yaratmaktadır. Sonuç: Pentoksifilin ve adenozinin, vasküler girişimlerden sonra meydana gelen restenoz, intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonunun engellenmesinde yararlı birer ajan olarak birlikte kullanılması daha etkili olabilmektedir. Anahtar kelimeler: Pentoksifilin, Adenozin, Restenoz, İntimal hiperplazi, Düz kas hücre proliferasyonu, Anastomoz, Rat.
Tavşanlarda deneysel subaraknoid kanama modelinde IV %20 mannitolün serebral vazospazm üzerine etkileri
AMAÇ: Taradığımız tüm ingilizce literatürde Subaraknoid Kanama (SAK) tedavisinde sıklıkla kullanılan %20 monnitolün SVS üzerine etkilerinin incelenmediğini gördük. Bu nedenle bu çalışmada tavşanlarda deneysel SAK modelinde bir osmotik diüretik ajan olan ve kafa içi basınç artışı (KİBA) durumunda sıklıkla kullanılan intravenöz %20 mannitol uygulamasının serebral vazospazm üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda toplam 28 adet Yeni Zelanda beyaz tavşanı kullanıldı. Tavşanlar Grup 1[kontrol,n=7],Grup 2[SAK (+),n=7],Grup 3[SAK(-)%20 Mannitol (+) ,n=7], Grup 4[SAK(+),%20 Mannitol(+) ,n=7] olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deneysel SAK modeli Grup 2 ve 4 teki tavşanların sisterna mangalarına otolog arteryel kan verilerek SAK oluşturuldu. Grup 3 ve 4'teki tavşanlara 1gr/kg/gün % 20 mannitol 4 eşit doza bölünerek 3 gün süre ile intravenöz olarak verildi. Tüm tavşanlar SAK oluşumunu takip eden 72.saatte sakrifiye edilerek beyin beyin sapı global olarak çıkarılıp fiske edildi. Deneklerin baziller arterlerinden elde edilen kesitler Hematoksilen ve Eosin ile boyanarak mikroskop altında incelendi. BULGULAR: Elde edilen baziller arter kesitlerinde damar kalınlığı, damar çapı, lümen çapı, lümen kesit alanı ve damar toplam alanları ölçüldü. Grup 1,3,4 arasında damar duvar kalınlığı yönünden anlamlı fark saptanmadı(p=0,01). Tüm gruplar arasında en fazla damar duvar kalınlığı grup 2'de ölçüldü. Grup 1 ve 3 karşılaştırıldığında baziller arter lümen çapları arasında anlamlı fark saptanmadı(p=0,46).Grup 1,2,4 lümen çapları arasında fark saptanmadı. Baziller arter lümen kesit alanları arasında da anlamlı fark saptanmadı(p=0,08). SONUÇ: %20 Mannitol tedavisinin Subaraknoid kanama deneysel modeli sonrası gelişen serebral vazospazm üzerine olumlu veya olumsuz herhangi bir etkisinin olmadığı saptandı. ANAHTAR KELİMELER: Subaraknoid kanama , Serebral vazospazm, Mannitol, Baziller arter , Deneysel SAK
Rat karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda dabigatran eteksilat ve bemiparin sodyum maddelerinin trombolitik etkileri ve neointima üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Rat karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda dabigatran eteksilat ve bemiparin sodyum maddelerinin trombolitik etkileri ve neointima üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması Pınar AYDIN, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı, Diyarbakır. Giriş ve Amaç: Serebral iskemi, arteryel kan akımının azalmasına bağlı olarak serebral dokular için gerekli oksijenizasyonun sürdürülememesi durumudur. İskemi sonrasında oluşan reperfüzyon sonucunda, iskemik dokuya ulaşan oksijen, serbest oksijen radikallerini artırarak paradoks sekonder hasarlara neden olur. Bu nedenle enfarkt gelişmeden önce yapılacak revaskülarizasyon, morbiditenin derecesini etkileyebilmektedir. Revaskülarizasyon amacıyla yapılan girişimlerin başarısı spontan tromboz gelişimi veya stenoz oluşumu nedeni ile beklenenden daha azdır. Vasküler rekonstruktif girişimlerden sonra akut trombüs oluşumu ani tıkanma ile sonuçlanmaktadır. Aynı zamanda geç dönemdeki daralma veya restenozda düz kas hücre migrasyonu, proliferasyonu ve ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır. Dabigatran eteksilat direkt etkili bir trombin inhibitörüdür. Bemiparin sodyum ikinci jenerasyon düşük molekül ağırlıklı heparin (DMAH)dir. Rat karotis arterinde yapılan anastomozda dabigatran eteksilat ve bemiparin sodyum maddelerinin trombolitik etkileri ve neointima oluşumu üzerindeki etkilerini araştırarak karşılaştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda randomize olarak seçilen, 24 adet Sprague-Dawley tipi erkek veya dişi rat kullanıldı. Deney günü 4 saatlik açlık süresinden sonra ratlara 80mg/kg ketamin + 10 mg/kg ksilazin ile anestezi uygulandı. Anastomoz için sağ karotid arteri, kontrol için sol karotid arteri kullanıldı. Sterilizasyon sonrasında horizontal boyun insizyonu ile common karotid arter eksplore edildi. Karotid arter mikroklemple klemlenerek mikromakasla transekte edildi. 10/0 polipropilenle anastomoze edilerek dokular anatomik planda kapatıldı. Ratlar, 1 haftalık adaptasyon döneminden sonra rastgele seçilmiş üç gruba ayrıldı. Grup 1 ratlar kontrol grubu, Grup 2 ratlar dabigatran eteksilat %0,5'lik hidroksietilselüloz içinde çözelti haline getirildikten sonra 10 mg/kg olacak şekilde oral, günde iki doz, 7 gün verilen grup, Grup 3 ratlar bemiparin sodyum 250 IU/kg dozunda, subkutan 7 gün olarak ayrıldı. Yedi günlük tedavi sonrasında anastomoz yapılan sağ karotid arteri ve yapılmayan sol karotid arteri 1 cm'lik segmentler halinde çıkarılarak patoloji laboratuarına gönderildi. Alınan materyaller formol solusyonunda korunarak hematoksilen-eozin ile boyanıp aynı patolog tarafından incelendi. Lümen çapı, lümen alanı, tunika media kalınlığı, ödem, damar duvar hasarı, intimal hiperplazi, trombüs ve inflamasyon değerlendirildi. Bulgular: Anastomoz sonrasında kullanılan bemiparin sodyumun intimal hiperplaziyi azalttığı, lümen çap ve alanında belirgin küçülmeye sebep olmadığı, tunika mediada daha az kalınlaşmaya sebep olduğu görülmüştür. Dabigatran eteksilatın ödem ve inflamasyonu arttırdığı, intimal hiperplaziyi engelleme üzerine etkin olmadığı gözlenmiştir. Sonuç: Bemiparinin intimal hiperplaziyi azalttığı, antitrombotik ve anjiogenez inhibisyonunda etkinliğinin daha fazla olduğunu, dabigatranın intimal hiperplazi üzerine etkin olmadığı, antikoagulan etkisinin daha fazla olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Rat, Anastomoz, İntimal hiperplazi, Restenoz, Bemiparin sodyum, Dabigatran eteksilat
Rat karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda nimodipin ve pentoksifilin maddelerinin damar duvarı üzerine histopatolojik etkilerinin araştırılması
Rat karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda nimodipin ve pentoksifilin maddelerinin damar duvarı üzerine histopatolojik etkilerinin araştırılması Abdurrahman ARPA, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı, Diyarbakır. Giriş ve Amaç: Serebral iskemi, arteryel kan akımının azalmasına bağlı olarak serebral dokular için gerekli oksijenizasyonun sürdürülememesi durumudur. İskemi sonrasında oluşan reperfüzyon sonucunda, iskemik dokuya ulaşan oksijen, serbest oksijen radikallerini artırarak paradoks sekonder hasarlara neden olur. Bu nedenle enfarkt gelişmeden önce yapılacak revaskülarizasyon, morbiditenin derecesini etkileyebilmektedir. Revaskülarizasyon amacıyla yapılan girişimlerin başarısı stenoz oluşumu, düz kas hücre proliferasyonu ve intimal hiperplazi oluşumu nedeni ile beklenenden daha azdır. Vasküler rekonstruktif girişimlerden sonra gelişen bu hadiseler mortalite ve morbiditenin beklenenden daha yüksek olmasına sebep olmaktadır. Aynı zamanda geç dönemdeki daralma veya restenozda düz kas hücre migrasyonu, proliferasyonu ve ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır. Nimodipin, dihidropiridin türevi olan bir kalsiyum kanal blokörüdür. Pentoksifilin, ksantin türevi (teofilin benzeri) fosfodiesteraz inhibitörü bir ilaçtır. Rat karotis arterinde yapılan anastomozlarda nimodipin ve pentoksifilin maddelerinin damar duvarı üzerine histopatolojik etkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda randomize olarak seçilen, 18 adet Sprague-Dawley tipi erkek veya dişi rat kullanıldı. Deney günü 4 saatlik açlık süresinden sonra ratlara 80mg/kg ketamin + 10 mg/kg ksilazin ile anestezi uygulandı. Anastomoz için sağ karotid arteri, kontrol için sol karotid arteri kullanıldı. Sterilizasyon sonrasında horizontal boyun insizyonu ile common karotid arter eksplore edildi. Karotid arter mikroklemple klemlenerek mikromakasla transekte edildi. 10/0 polipropilenle anastomoze edilerek dokular anatomik planda kapatıldı. Ratlar, 1 haftalık adaptasyon döneminden sonra rastgele seçilmiş üç gruba ayrıldı. Grup 1 ratlar kontrol grubu, grup 2 ratlar nimodipin 10mg/kg intraperitoneal günde tek doz 7 gün verilen grup, grup 3 ratlar pentoksifilin 100mg/kg oral günde tek doz 7 gün verilen grup olarak ayrıldı. Yedi günlük tedavi sonrasında anastomoz yapılan sağ karotid arteri ve yapılmayan sol karotid arteri 1 cm'lik segmentler halinde çıkarılarak patoloji laboratuvarına gönderildi. Alınan materyaller formol solusyonunda korunarak hematoksilen-eozin, PAS, masson ile boyanıp aynı patolog tarafından incelendi. İnflamasyon, damar duvar hasarı, intimal hiperplazi, lümen çapı, tunika media kalınlığı, trombüs, lümen alanı değerlendirildi. Bulgular: Anastomoz sonrasında kullanılan pentoksifilinin intimal hiperplaziyi azalttığı, lümen çap ve alanında belirgin küçülmeye sebep olmadığı görülmüştür. Nimodipin grubunun da aynı etkileri olduğu ancak pentoksifilin kadar etkin olmadığı görülmüştür. Sonuç: Pentoksifilin grubunun intimal hiperplaziyi önleme üzerine etkinliğinin belirgin olduğu ve ileri deneysel araştırmalar sonrasında tedavi protokollerinde yerinin olabileceği kanaati oluşmuştur. Anahtar Kelimeler: Rat, Anastomoz, İntimal hiperplazi, Restenoz, Nimodipin, Pentoksifilin, Vazoprotektif
Opere anevrizmal subaraknoid kanamalı hastaların geriye dönük incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, Diyarbakır ilinde anevrizmal subaraknoid kanama nedeni ile opere edilmiş hastalar için risk faktörlerini ve ölüm oranlarını araştırmak ve bu hastaların yönetimi açısından Fisher,WFNS ve Glasgow koma skorlarının önemini vurgulamaktır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Bölümü'nde 1 Ocak 2011 – 31 Temmuz 2016 tarihleri arasında anevrizmal subaraknoid kanama nedeniyle opere edilmiş 105 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Olguların dosyalarından, nörolojik muayene ve ayrıntılı geçmişleri, laboratuar testleri, görüntüleme modaliteleri,cinsiyet,yaş, tansiyon hastalığı öyküsü, Diabetes Mellitus öyküsü, giriş Glasgow koma ölçeği değeri, anevrizma lokalizasyonu, anevrizma sayısı, ventrikül içi ve perimezensefalik sisternlerde kan varlığı,intraserebral kanama, hidrosefali, enfeksiyon, epileptik nöbet, elektrolit bozukluğu parametrelerinin varlığı ve ölüm oranı değerleri elde edildi ve istatistiksel olarak değerlendirildi
Opere anterior kominikan arter anevrizmalı hastaların geriye dönük incelenmesi
İntrakranial anevrizmalar spontan subaraknoid kanamanın en sıksebebidir.En sık görülen intrakranial anevrizma anterior kominikan arteranevrizmasıdır. Anterior kominikan arter anevrizmaları gerek sahip oldukları farklı epidemyolojik ve anatomik özellikleri sebebi ile gerekse rüptüre olmaları sonrası neden oldukları mortalitesi ve morbiditesi yüksek intrakranial kanamalar sebebi ile hayati önem arz eden bir patolojidir. Bu çalışmada Eylül 2012 - Mayıs 2017 tarihleri arasında hastanemize başvurarak ameliyat olan 34 anterior kominikan arter anevrizmalı hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışmada hastalar cinsiyetleri, yaşları, geliş mevsimi,anevrizma domu, morfolojik özellikleri, intrakranial anterior sirkülasyon anatomik varyasyonları,başka anevrizmalar ile birlikteliği,nörolojik muayeneleri, biyokimyasal tetkikleri, sebebiyet verdikleri intrakranial kanamalar açısından araştırıldı. Anterior kominikan arter anevrizması en sık 40-60 yaş arası kadınlarda görülmektedir. Lokalizasyonu itibarıyla karışık bir anatomiye sahip olup çeşitli anatomik varyasyonlar sık eşlik etmektedir. Diğer intrakranial anevrizmlardan farklı olarak çok küçük boyutlarda dahi rüptüre olma olasılığı yüksektir. Tanı için kullanılan görüntülemelerde hastanın vaskuler anatomisi ve anevrizmanın morfolojik özellikleri cerrah için yol gösterici olup kanama ihtimali açısından fikir vericidir. Sebebiyet verdiği subaraknoid kanama sonrasında gelişebilen vasospazmda hiponatremi agreve edicidir.