115
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Valproik asit, zikonotid ve spinorfinin sıçan dorsal kök gangliyon sinir hücre kültürlerine etkilerinin moleküler ve elktrofizyolojik olarak incelenmesi
Bu çalısmanın amacı sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) sinir hücrelerindevalproik asit, zikonotid ve spinorfinin etkilerini flüoresan kalsiyum görüntülemeyöntemleri ile belirlemektir. Valproik asitin etkileri patch kenetleme yöntemi ile deirdelenmistir. Dorsal kök gangliyonları diseke edildi ve enzimatik ve fizikselislemlerle izole tek hücrelere ayrıstırılarak %5 CO2 içeren inkübatörde 37 oC'detutuldu. Tüm hücre diyaliz patch kenetleme tekniginin akım kenetleme formu ile buhücrelerden aksiyon potansiyelleri kaydedildi. Fluoresan kalsiyum görüntülemedeneyleri için, önceden yüzeyi kaplanmıs lamellere ekilen DKG hücreleri kalsiyumaduyarlı boya olan Fura-2 AM (1 ?M) ile yüklendi. Ters mikroskopa (40X, 1,3 NAobjektif) baglantılı CCD kamera ve yazılım programından olusan kalsiyumgörüntüleme sistemi kullanılarak her bir DKG sinir hücresinde hücre içi serbestkalsiyum düzeyi ([Ca2+]i) 340/380 nm oranındaki degisikliklerden yararlanılarakbelirlendi. Veriler eslestirilmemis t testi ile analiz edildi ve P <.05 anlamlı kabuledildi. Patch kenetleme deneyleri sadece valproik asit için yapıldı ve valproik asituygulaması (30 ?M, 100 ?M ve 300 ?M) aksiyon potansiyeli parametreleri üzerineanlamlı bir etki etmedi (n=16). lave olarak valproik asit (100 ?M, n=10; 300?M,n=22 ve 1 mM, n=56) kalsiyum görüntüleme deneylerinde de yüksek K+ (KCl, 30mM) ile indüklenen [Ca2+]i cevaplarında bir degisiklik meydana getirmedi. Kalsiyumgörüntüleme deneylerinde zikonotid (1nM, n=12; 10 nM, n=18 ve 1?M, n=14) KClile olusturulan [Ca2+]i artıslarını doz bagımlı ve güçlü bir sekilde inhibe etti. Yineaynı sekilde spinorfin de doz bagımlı olarak ama daha çok küçük çaplı DKG nöronalt tiplerinde (10?M, n= 22; 100 ?M, n= 25 ve 300 ?M, n=35) yüksek K+ ileindüklenen [Ca2+]i cevaplarını inhibe etti. lave olarak, spinorfin ile ön muameleuygulanması sonrasında küçük çaplı nosiseptif özellikteki DKG hücreleri yüksek K+ile depolarizasyona cevapsızlık ortaya çıkarken, büyük çaplı non-nosiseptifhücrelerde yüksek K+ ile indüklenen yüzde [Ca2+]i cevapları etkilenmedi.Bu çalısmanın bulguları zikonotid ve spinorfinin, hücre zarı uyarılabilirligi venörotransmitter salıverilmesinde anahtar rol oynayan kalsiyum sinyallesmesini vehücre içi serbest kalsiyumdaki degisiklikleri inhibe ettigini ve etkin analjezik olmapotansiyeli arz ettiklerini ama valproik asidin bu baglamda etkisiz oldugunugöstermektedir. Spinorfin ve zikonotidin bu duyusal hücrelerde hücre içi kalsiyumsinyallerine etkileri ilk defa bu tez çalısması ile ortaya konmustur.Anahtar kelimeler: Aksiyon potansiyeli, valproik asit, zikonotid, spinorfin,hücre kültürü, patch kenetleme, iyon kanalları.
Sedanter deneklerin "Kritik egzersiz gücünün" belirlenmesinde "Anaerobik eşik" ve "Solunum kompanzasyon noktası" parametrelerinin etkinliğinin karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı egzersiz sırasında ?Anaerobik Eşik? (AE), solunum kompanzasyon noktası (SKN) ve ?Kritik Güç? (KG) arasındaki ilişkiyi belirleyerek, klinik ve spor bilimleri için en uygun egzersiz protokolünün belirlenmesiydi.Sedanter 25 erkek deneğe yükleme testi ve sabit yük egzersiz testleri uygulandı. Yükleme testi sırasında, AE ve SKN, solunumdan-solunuma ölçülen akciğer gaz değişim parametreleri ile belirlendi. Sabit yük egzersiz testleri AE değerine göre (% 25'lik değişimlerle) 7 farklı iş gücünde uygulandı ve deneklerin egzersizi bitirme süreleri her test için kaydedildi. Bu testlerden elde edilen değerler ile lineer (güç-(1/zaman)) matematiksel modellemeyle KG hesaplandı. Hesaplanan KG değerlerinin istatistiksel olarak anlamlığı lineer regrasyon analiziyle, bağımlı grupların karşılaştırılması ise eşleştirilmiş t-testi analiziyle tespit edildi.İş gücü değerleri AE'de 117.2 ? 22.6 W, SKN'de 132.8 ? 27.0 W olarak bulundu. Üçlü-modelleme ile yapılan analizde KG değeri 141.0 ? 31.3 W, dörtlü-modelleme ile yapılan analizde ise KG değeri 133.2 ? 27.2 W olarak hesaplandı. Bulunan KG değerleri ile SKN'deki değerler arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı (R=0.986 p<0.0001). Üçlü-modelleme ile yapılan KG hesaplamasında SKN'den farklı sonuçlar elde edilirken, dörtlü-modelleme ile yapılan KG hesaplamasında KG değerlerinin SKN ile benzer olduğu belirlendi.Sonuç olarak bu çalışmada;1)KG'nin SKN'ye eşit olduğu ve akciğer gaz değişim parametreleri aracılığı ile kolaylıkla ve doğru olarak hesaplanabileceği ilk defa gösterildi.2)KG ve AE farklı egzersiz bölgelerini göstermektedir.3)KG'nin ölçümünde kullanılan matematiksel modellemelerdeki testin sayısı ve uygulanan sabit yük egzersiz testlerindeki seçilen iş güçlerinin SKN'ye olan uzaklığı KG hesaplamasını etkileyebilecek önemli faktörlerdir. Dörtlü matematiksel modellemelerin altındaki test sayıları ve seçilen iş gücünün SKN'den uzaklığı KG hesaplanmasında hatalı sonuçlara neden olabilir.
Effects of radiofrequency radiation on thyroid gland functions
In the present study we aimed to investigate possible functional effects of modulated Radiofrequency fields on thyroid gland using light microscopy, electron microscopy and immunohistochemical methods. Two months old male Wistar rats were exposed to 900 MHz pulse modulated Radiofrequency Radiation at an average power density of 0.424 mW/ cm² 20 min/day for three weeks. The RF signals were pulse modulated by rectangular pulses with a repetition frequency of 217 Hz and a duty cycle of 1:8 (pulse width 0.576 ms). In order to indicate thyroid endocrine distruption and estimate the degree of the pathology of the gland we analyzed structural alterations in follicular and colloidal diameter and area, colloid content of the follicles and height of the follicular epithelium. We evaluated apoptosis by assessing the activations of two important iniator (caspase-9) and effector (caspase-3) caspases that are the markers of cells undergoing apoptosis. Morphometrical analyses revealed hypothyrophy of the gland in 900 MHz modulated RF exposure group. The revealed signs of morphometrical results indicated that thyroid hormone secretion is inhibited by modulated RF radiation. In addition to the observations of structural alterations in RF exposed group, we also observed increased caspase-3 and caspase-9 activation and formation of apoptotic bodies in thyroid cells of the rats that were exposed to modulated RF fields. The overall findings indicate that whole body exposure of modulated RF Fields may cause pathological changes in thyroid gland by altering the gland structure and enhancing caspase dependent pathways to apoptosis.
Levetirasetamın ağrı üzerine etkilerinin in vitro elektrofizyolojik (patch kenetleme) ve in vivo (hot plate testi) yöntemlerle incelenmesi
LEVETİRASETAMIN AĞRI ÜZERİNE ETKİLERİNİN İN VİTROELEKTROFİZYOLOJİK (PATCH KENETLEME) VE İN VİVO (HOTPLATE TESTİ) YÖNTEMLERLE İNCELENMESİMete ÖZCANÖZETPlazma membranı elektriksel uyarılabilirliği ve uyarılabilirliğin iyonikesasları, ?uyarılabilir dokuların membran biyofiziği? olarak klasik biyofizikkonuları arasında yer almaktadır. Nöronal membran uyarılabilirliği düzeyindekielektriksel aktivite değişikliğine neden olan voltaj bağımlı sodyum, potasyum vekalsiyum kanallarının aktivite değişiklikleri, epilepsi ve ağrı dahil pek çokpatofizyolojik durumun altında yatan sebep olabilir. Bu iyon kanallarınınbiyofiziksel özelliklerinin anlaşılması ve kimyasal ajanlarca aktivitelerininmodifikasyonu antinosiseptif terapiyi de içeren durumlara karşı terapötikyaklaşımların gelişimi açısından son derece önemlidir. Levetirasetam (LEV, ucbL059), epilepside nöbet oluşumunu baskılayan üstün bir farmakolojik profilesahip bir antiepileptik ilaçtır. Bu çalışmanın amacı yeni bir antiepileptik ilaç olanLEV'ın olası analjezik etkisini, sıçan izole duyusal nöronlarında tüm hücre patchkenetleme elektrofizyolojisi ve in vivo olarak nosiseptif davranış hot plate testikullanarak incelemekti.Dorsal kök gangliyonları (DKG) 1-2 günlük yeni doğan sıçanlarındekapitasyonundan sonra enzimatik ve mekanik işlemlerle tek hücrelereayrıştırıldı. Patch kenetleme tekniğinin tüm hücre diyaliz modunungerçekleştirilmesinden sonra, akım kenetleme deneylerinde istirahat membranpotansiyeli kayıt edildi. LEV'ın ( 30, 100 ve 300 µM) membran potansiyeli veaksiyon potansiyeli (AP) parametreleri (eşik, pik amplitüdü, süre, ardpotansiyeller, AP ard potansiyelin % 63'üne düşme zamanı) ve pasif membranözellikleri üzerine etkisi incelendi. LEV bu parametreler üzerine etkisi dozbağımlıydı. 30 µM LEV'ın bu parametreler üzerine etkisi yokken, 100 ve 300 µMLEV istirahat membran potansiyeli hiperpolarizasyonuna neden olarak ve APsonrası hiperpolarizasyon amplitüdünde ve input rezistansında önemli bir artışmeydana getirdi (n=7, p<0.05).İn vivo deneylerde hot plate analjezimetre kullanılarak nosiseptif davranışlatansından ağrı eşiği belirlendi. LEV (60, 300 ve 900 mg/kg) normal farelerdeağrı eşiğini değiştirmedi. Ancak diyabetik nöropati oluşturulan farelerde çok dahadüşük dozlarında LEV (20, 100 ve 200 mg/kg) ağrı eşiğini önemli ölçüde artırdı(n=15, p<0.05).Sonuç olarak; in vitro deneylerde hücresel biyofizik prosedürlerle eldeedilen sonuçlar ve in vivo nosiseptif davranışsal test sonuçları uyumlu bir şekilde,yeni bir antiepileptik ajan olan levetirasetamın, nöropatik ağrı tedavisindeterapötik potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Hücresel Elektrofizyoloji, Patch Kenetleme, İyonKanalları, Levetirasetam, Aksiyon Potansiyeli, Uyarılabilirlik, Ağrı
Radyo frekans radyasyonun; hamile ve hamile olmayan tavşanlarda dna ve oksidatif hasara etkilerinin hplc ve spektrofotometrik yöntemlerle incelenmesi
Çalışmada, GSM benzeri pulslu RF sinyallere vücutlarının tümü maruz bırakılan aynı yaş grubundaki hamile ve hamile olmayan Yeni Zelanda ırkı yetişkin tavşanlarla, anne karnında fetüs olarak bu alanlara maruz kalan yeni doğan yavruların karaciğer dokularındaki DNA ve lipid moleküllerinde meydana gelen oksidatif hasar biyokimyasal olarak incelendi. Toplam 36 adet hamile ve hamile olmayan Yeni Zelanda ırkı yetişkin tavşanlar; her biri 9 tavşandan oluşan dört gruba ayrıldı: i. Grup I (Hamile olmayan-Kontrol ), ii. Grup II (Hamile olmayan-RF maruziyeti), iii. Grup III (Hamile-Kontrol), iv. Grup IV (Hamile-RF maruziyeti). Hamile yetişkinlere ait yeni doğanlarda iki grupta incelendi: v. Grup V (Grup III' ün yeni doğanları ) ve vi. Grup VI (Grup IV' ün yeni doğanları). Hamile ve hamile olmayan yetişkin tavşanlar 1800 MHz RF radyasyona günde 15 dakika olmak üzere 1 hafta boyunca maruz bırakıldıKaraciğer DNA 8OHdG/dG miktarları, Andican ve ark. (2004) HPLC metodu ile karaciğer MDA seviyeleri ise Uchiyama ve Mihara (1978)' nın spektrofotometrik yöntemi kullanılarak analiz edildi. Yetişkin maruziyet gruplarının (Grup II ve Grup IV) karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarında kontrol gruplarına (Grup I ve Grup III) göre bir farklılık olmadığı, ancak Grup II ve Grup IV' ün karaciğer MDA seviyelerinde, Grup I' e göre istatistiksel anlamlı bir artışın olduğu tespit edildi. Anne karnında RF alanlara maruz kalan yenidoğan yavruların hem karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarında hemde MDA seviyelerinde, anne karnında bu alanlara maruz kalmayan yavruların karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarına ve MDA seviyelerine göre bir farklılık göstermediği de saptandı. Ayrıca, maruziyet sonrası hamile yetişkin tavşanların (Grup IV) vücut ağırlıklarında ise hamile kontrol grubuna (Grup III) göre çok az da olsa bir azalmanın olduğu ancak bu azalmanın istatistiksel bir anlam taşımadığı tespit edildiÇalışmadan elde edilen veriler değerlendirildiğinde, 1800 MHz GSM benzeri RF alanlara tüm vücut maruziyetinin lipidlerde hasar meydana getirebileceği, bu hasarın dokuda meydana gelebilecek diğer oksijen toksisite olaylarının bir göstergesi olabileği ancak DNA' da hasar meydana getirebilecek düzeyde olmadığı sonucuna varılmıştırLiteratür araştırmalarından elde ettiğimiz veriler doğrultusunda, cep telefonundan kaynaklı RF radyasyonun karaciğer dokusunda DNA ve lipidlerde meydana getirebileceği oksidatif hasarı araştıran çalışmaların henüz mevcut olmadığını görmekteyiz. Bu nedenle, bu çalışma gelecek hamile çalışmaları için referans olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca, hamile bireylerin RF maruziyeti üzerine yapılacak araştırmaların sayıca arttırılması; ulusal ve uluslararası standartların oluşturulması bakımından büyük önem taşımaktadır.
Sıçan duyusal sinir hücre kültürlerinde kalsiyum-bağımlı potasyum kanallarının biyofiziksel ve farmakolojik yaklaşımlarla tanımlanması
1. ÖZET Bu çalışmanın amacı sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) sinir hücrelerinde paksilinin ve iberiotoksinin kalsiyum bağımlı potasyum kanallarına etkilerini belirlemektir. Sıçan dorsal kök düğümleri yeni doğan sıçanlardan diseke edilerek enzimatik ve fiziksel muamelelerle izole tek hücrelere ayrıştırıldı ve sinir büyütme faktörü içeren kültür vasatı içerisinde 37 °C de % 5 karbondioksit içeren nemli bir inkübatörde kültüre edildi. Bu hücrelerden patch kenetleme tekniğinin akım kenetleme kayıt formu kullanılarak aksiyon potansiyelleri kayıt edildi. Kalsiyum bağımlı potasyum kanallarının zıtlanma potansiyelleri tespit edildi. Paksilin ve iberiotoksin hiperpolarize edici ard potansiyelleri doz bağımlı olarak anlamlı derecede inhibe etti. Bu çalışmanın sonuçlan sıçan arka kök düğüm sinir hücrelerinde iberiotoksin ve paksilinin aksiyon potansiyeli ard potansiyellerini kalsiyum bağımlı potasyum kanallarını bloklayarak inhibe ettiğini göstermektedirs. Anahtar kelimeler: Aksiyon potansiyeli, paksilin, iberiotoksin, hücre kültürü, patch kenetleme, kalsiyum bağımlı potasyum kanalı.
Kronik manyetik alan uygulanan epileptik sıçanlarda beyin dokusunun potasyum kanallarının moleküler analizi
Amaç: Pulslu manyetik alanın epilepsi mekanizması üzerine etkisini araştımak adına deney hayvanları ile oluşturulan gruplar arasındaki sıçanların hipokampüs ve pons dokusundaki Büyük Potasyum (BK) kanallarının ekspresyon seviyelerini araştırmak. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda 40 adet Wistar albino yetişkin erkek sıçanı 5 gruba ayrdık (n=8). 1. Grup (Kontrol) sıçanlara 1 ay boyunca 2 günde bir 0,5 cc serum fizyolojik intraperitoneal (i.p.) olarak verilmiştir. 2. Grup (PTZ) sıçanlara 1 ay boyunca 2 günde bir 35 mg/kg pentilenetetrazol (PTZ) i.p. olarak verilerek kronik epilepsi oluşturulmuştur. 3. Grup (Pozitif kontrol) sıçanlara 108 mg/kg Levetirasetam (LEV) i.p. olarak verildikten 20 dakika sonra, PTZ prosedürü uygunlanmıştır. 4. Grup (Manyetik Alan (MA)) sıçanlara 1 ay boyunca günde 3 saat 1.5 mT pulslu manyetik alan uygulandı. 5. Grup (PTZ + MA) sıçanlara PTZ uygulamasına ek olarak 1 ay boyunca günde 3 saat 1.5 mT pulslu manyetik alan uygulandı. Bir ay sonunda ratların beyin dokusu diseke edilerek patolojik inceleme yapıldı. Bulgular: Deney gruplarının hipokampus ve frontal korteksinde c-Fos protein ekspresyonunda önemli bir artış gözlendi. Patoloji analizinde hipokampus bölgesinde ciddi nöron dejenerasyonu tespit edildi. Frontal kortekste BK kanalı ekspresyonu, kontrol grubuna kıyasla PTZ grubunda, MA grubunda ve PTZ+MA grubunda önemli ölçüde arttı. Ancak hipokampusta iyon kanalı ekspresyonu pozitif kontrol grubunda diğer tüm gruplara göre azalmıştı. Sonuç: BK kanalı ve manyetik alan uygulamalarının sonuçları, nöbet kontrollerinde değerlendirilmek adına iyi örneklerdir. Sonuçlar elektrofizyolojik iyon kanalı akım ölçümleriyle birlikte geliştirilmelidir. Anahtar Kelimeler: PTZ tutuşturma modeli; Manyetik alan; BK kanalları; Nöbet
Cep telefonu maruziyeti kaynaklı RF dozimetrinin FDTD yöntemi ile belirlenmesi
Son yıllarda hızla gelisen teknoloji ile insanlar doğal alan kaynaklarının yanısıra yapay alanlara daha fazla maruz kalmaktadır. Özellikle kablosuz iletisim teknolojilerinin günlük yasamının her alanında, giderek daha fazla yaygınlasması ve beyin gibi hassas bir organa yakın olması insan sağlığı üzerinde olusturabileceği olası risklerin ve endiselerin artmasına neden olmustur. Bu tez çalısmasında, insan kafasının cep telefonu kullanımı ile maruz kalabileceği EM alan etkileri; farklı frekans, anten konumları, kafa boyutu, kafanın dielektrik özellikleri, cep telefonu kullanım pozisyonları ve günlük hayatta yaygın olarak kullanılan küpe ve gözlük gibi metalik aksesuarlar göz önüne alınarak ayrıntılı olarak incelendi. Böylece cep telefonu maruziyetinden kaynaklı SAR değerine bu parametrelerin etkisi kontrollü deneyler ile saptanmaya çalısıldı. Bu amaçla dokuda olusan doz değeri, incelenen her kosul için 1 gr ve 10 gr uzaysal tepe SAR değerleri ile maksimum SAR değerleri FDTD yöntemini kullanan SEMCAD X yazılımı ile hesaplandı. Bu çalısma kapsamında gelisim sürecinde bulunan ve dıs etkilere karsı yetiskinlere oranla daha hassas olan çocuklar da SAR değerleri hesaplandı ve buna iliskin risk değerlendirmesi yapıldı. Çalısmada elde edilen bulgular sonucunda SAR değerini en fazla etkileyen parametrenin cep telefonu kullanım pozisyonu olduğu saptandı. Yanak konumunda eğik konumuna kıyasla önemli oranda artıs gözlendi. Dokuların dielektrik özellikleri SAR değerlerinde önemli bir artısa neden olan bir parametre olduğu doğrulandı. Çocuk dielektrik özellikleri, yetiskin dielektrik özelliklerine kıyasla daha fazla SAR değerleri olusturdu. Çocuklarda kafa boyutundan kaynaklı SAR değerindeki artıs önemli oranda olmamasına rağmen, yüksek dielektrik özelliklerinin katkısı ile çocukların yetiskinlere göre önemli oranda daha yüksek SAR değerleri aldığı saptandı. Cep telefonunun kullanım frekansına, antenin konumuna, küpe ve gözlük gibi metalik aksesuarların kullanımına bağlı olarak farklı oranlarda SAR değerlerine etki tespit edildi. Böylece hangi parametrenin daha önemli olduğu ve alan maruziyetini en aza indirebilmek için neler yapılabileceği belirlendi.
Güneydoğu anadolu bölgesindeki retinitis pigmentosa hastalarının genetik özellikleri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, hastanemize başvuran Retinitis Pigmentosa'lı (RP) olgularda Yeni Nesil Gen Dizileme (NGS) teknolojileri kullanarak RP'nin kalıtım paternini ve birlikteliklerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Klinik olarak RP tanısı konulan 40 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların öyküleri, tashihsiz ve tashihli görme keskinlikleri, göz içi basınç ölçümleri, ayrıntılı ön ve arka segment muayeneleri yapılmıştır. Hastalardan klinikte kan örnekleri alınarak genetik laboratuvarına gönderilmiştir. Kan örneklerinden, NGS yöntemi ile gen ekzonlarını kapsayan primerler kullanılarak ilgili bölgelere DNA dizi analizi yöntemi uygulanarak analiz yapılmıştır. Bulgular: Olguların ortalama yaşı 28,7±15,03 olup, 26'sı erkek ve 14'ü kadındı. Genetik geçiş olarak, %15'i (6 hasta) otozomal dominant (OD), %72,5'i (29 hasta) otozomal resesif (OR) ve %12,5'i (5 hasta) ise genetik geçiş gösterilemeyen sporadik/tanımlanamayan olgulardı. Çalışmamızda 35 hastada (%87,5) sendromik olmayan RP mevcuttu. Bunların 21'inde (%60) izole RP görülürken, 14'ünde (%40) ise RP'ye diğer oküler sendomlar eşlik etmekteydi. En sık eşlik eden oküler patoloji Leber'in Konjenital Amarozu (LKA) idi. Hastalarımızın %12,5'inde (5 hasta) RP ye göz dışı sistemik bulgular eşlik etmekteydi. Sendromik RP olarak kabul ettiğimiz bu vakaların 4'ü (%10) Usher Sendromuydu. Olgularımızda OD geçiş gösteren RHO, RP1, BEST1, FSCN2, HMCN1, NR2E3 genlerinde ve OR geçiş gösteren ABCA4, NMAT1, USHA2, MYO7A, RDE12, RD3, PDE6A, PDE6B, GNAT1, IQCB1, CYP4V2, MERTK CERKL, PCARE, POMGNT1, PROM 1, RP65, RP1L1 genlerinde mutasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda bölgemizdeki RP'nin en sık OR kalıtım paterni ile genetik geçiş gösterdiği tespit edildi. Mutasyon en fazla ABCA4 ve USH2A genlerinde görüldü. Sendromik RP formu olarak en sık Usher Sendromu mevcuttu.
Değişik şiddet ve süreli magnetik alanların deri hidroksiprolin seviyesine etkisi
Değişik şiddet ve süreli magnetik alanların kobay derisinde hidroksiprolin miktarını nasıl etkilediğini araştırmak için yapılan bu çalışmada, toplam 63 adet kobay, 50 Hz'lik magnetik alanların, 10 G, 20 G ve 30 G şiddetlerinde ve günde 4 saat ve 8 saat olmak üzere 5 gün boyunca uygulandığı toplam 6 grup ve bir de kontrol grubu olarak çalışılmıştır.Magnetik alan uygulaması sonunda, magnetik alan uygulanan kobayların ve kontrol kobaylarının deri hidrokiprolin miktarı Woessner'in Modifiye yöntemi ile saptanmıştır. Magnetik alanlar dizaynı ve kurulması tamamen Biyoelektromagnetik Araştırma Laboratuvarımızda gerçekleştirilen 3 adet Helmholtz Bobin Sisteminden elde edilmiştir.Her bir sistemin ayrı ayrı sıcaklık ve homojenlik ölçümleri yapılarak magnetik alan uygulama şartlarının standardizasyonu sağlanmıştır. Kobayın dışarıdan uygulanan magnetik alanın kobay derisinde indüklediği elektrik alan ve akım yoğunlukları hesaplanmıştır.Ayrı elektrik alan veya akım yoğunluğunu insanda oluşturacak B alanların büyüklüğünün belirlenmesi için, iki farklı modelleme (küresel ve elipsoid kobay modellemesi) yaklaşımı uygulanarak, insan : kobay oranını veren ölçülendirme faktörü (SF) saptanmıştır. Ölçülendirme faktörü ile deney şartlarımızda kobaylara uygulanan magnetik alanların insanlardaki eşdeğeri hesaplanmıştır. Deri yapısının heterojen olmasının, hidroksiprolin miktarına yansımasını minimum düzeye indirmek amacıyla, deri örneği alınması işlemi standardize edilmiş ve her kobayın çift deri örneği çalışılarak, kobayların çift örnekleri arasında istatistiksel fark bulunmayışı sonucunda, tüm çalışmanın istatistik değerlendirmesi tamamlanmıştır. 10 G şiddetindeki magnetik alanların 5 gün boyunca 4 saat ve 8 saat uygulandığı kobayların deri hidroksiprolin miktarının kontrollere göre azaldığı saptanmıştır.-150- 20 G şiddetindeki magnetik alanın, her iki uygulama süresinde (4 saat ve 8 saat) de deri hidroksiprolin miktarını artırıcı yönde etki ettiği, ancak 4 saat uygulama sûresinde gözlenen artısın 8 saat uygulama süresindeki artıştan fazla olduğu belirlenmiştir. 30 G şiddetinde ve 5 gün boyunca 4 saat ve 8 saat süreli uygulanan magnetik alanın, her iki uygulama süresinde de deri hidroksiprolin miktarını kontrollere göre artırdığı, ancak bu alan şiddetinde 8 saat uygulamada gözlenen artışın 4 saat uygulamada gözlenen artıştan fazla olduğu saptanmıştır. Araştırma, magnetik alan uygulama süresi yönünden değerlendirildiğinde, deri hidroksiprolin miktarında gözlenen değişim alan şiddetine bağlı bulunmuştur. 4 saat uygulama süresinde, 10 G şiddetinde uygulanan magnetik alan deri hidroksiprolin miktarım azaltırken, 20 G alan şiddetinde daha fazla olmak üzere, 20 G ve 30 G şiddetlerinin deri hidroksiprolin miktarını artırdığı belirlenmiştir. 8 saat uygulama süresinde, 10 G şiddetindeki magnetik alanın deri hidroksiprolin miktarını azalttığı, 20 G ve 30 G şiddetlerinin ise artırdığı belirlenmiş, ancak bu uygulama süresinde 30 G etkisi daha fazla bulunmuştur.
Farklı sürelerde uygulanan AC elektrik alanlarının protein sentezine etkisi
Günlük yaşamda farkına varmadan maruz kaldığımız şiddetteki elektrik alanlara farklı sürelerde maruz kalmanın kollagen sentezine etkisi araştırıldı. Elektrik alanların kollagen sentezine etkisi karaciğer dokusunda hidroksiprolin seviyesi belirlenerek saptandı. Bu işlem için Stegemann- Stalder'm "Hidroksiprolin Tayin Yöntemi" kullanıldı. Dikey doğrultuda 1.35 kV/m şiddetinde 50 Hz frekanslı sinüzoidal elektrik alan toplam 40 adet kobaya günde 9 saat olmak üzere 1 gün, 3 gün. 5 gün ve 7 gün boyunca uygulandı. 15 adet kobay ise elektrik alana maruz bırakılmadan ve fakat aynı şartlarda tutularak kontrol grubunu oluşturdu. Uygulanan elektrik alanın tüm uygulama süreleri için karaciğer hidroksiprolin miktarını kontrollere oranla istatistiksel anlamda önemli ölçüde azalttığı saptandı. Ayrıca araştırmada dışarıdan uygulanan 1.35 kV/m'lik elektrik alanların kobay ve insan modellerinde vücut yüzeyi ve içinde oluşturduğu elektrik alan, akım ve akım yoğunluğu değerleri saptandı.
Elektrik alanının doku hidroksiprolin düzeyine etkisi
Elektrik alanın farklı şiddet ve farklı doğrultularının karaciğer kollagen sentezine etkisi araştırıldı. Kollagen sentezi karaciğer dokusunda hidroksiprolin miktarının saptanması ile takip edildi. Doku hidroksiprolin miktarının saptanmasında Stegemann-Stalder'ın yöntemi kullanıldı. 300 V ve 150 V ile oluşturulan dikey ve yatay elektrik alan 40 adet kobaya (Guinea Pig) 3 gün boyunca 9 saat/gün süreyle üzerine bakır plakalar monte edilmiş olan tahta kafeslerde uygulandı. 20 adet kobay ise elektrik alana maruz bırakılmadan ve fakat aynı şartlarda tutularak kontrol grubunu oluşturdu. Elektrik alanın uygulandığı 3. günün sonunda kobayların karaciğerleri çıkartılarak, dokuların hidroksiprolin miktarları belirlendi. 300 V ile oluşturulan hem dikey hem de yatay elektrik alanın karaciğer hidroksiprolin miktarını kontrollere oranla istatistiksel anlamda Önemli ölçüde artırdığı saptandı. 150 V ile oluşturulan dikey ve yatay elektrik alanların ise hidroksiprolin miktarında azalmaya neden olduğu ve bu azalışın da istatistiksel anlamda önemli olduğu saptandı. Her iki elektrik alan şiddeti için de dikey elektrik alanın yataydan daha etküi olduğu tespit edildi.
Yüksek gerilim hattı ıle oluşturulan elektromanyetik alanın, rat spermatogonium hücreleri üzerindeki etkisinin belirlenmesi
ÖZET Yüksek Gerilim Hattı İle Oluşturulan Elektromanyetik Alanın, Rat Spermatogonium Hücreleri Üzerindeki Etkisinin Belirlenmesi (YAVAŞ M.C. Doktora Tezi, Sayfa: 135, Diyarbakır 2015) Çalışmamızın amacı yüksek gerilim (YG) hattı (10 kV) ile oluşturulan elektromanyetik alanın wistar albino erkek ratların testis dokusu ve serum biyokimyası üzerine olan etkisini ve olası etkilenmede melatonin (MEL) ve ganoderma lucidum' in (Gl) koruyucu etkisini araştırmaktır. Çalışmada 64 adet wistar albino erkek erişkin rat 8 eşit gruba (n:8) ayrıldı. 26 günlük deney süresince; 1.grup: YG, 2.grup: YG+ Gl, 3.grup: YG+MEL 4.Grup: Sham-kontrol. 52 günlük deney süresince; 5.grup: YG, 6.grup: YG+ Gl, 7.grup: YG+MEL, 8.Grup: Sham-kontrol grupları oluşturuldu. Melatonin 10 mg/kg günlük olarak intraperitonal ve Gl 20 mg/kg oral gavaj yoluyla verildi. 26 ve 52 günlük uygulama grubundaki ratlara (1. 2. 3. 5. 6. 7. gruplar) günde 8 saat ELF-EMA uygulandı. Pleksiglas kafesler içinde ortalama manyetik alan şiddeti 2,48 µT, elektrik alan değeri 80,3 V/m olarak ölçülmüştür. Çalışma sonunda ratların testis dokusundan elde edilen kesitlere rutin histoloji, immumohistokimya-PCNA ve TUNEL Assay metodları uygulanarak ışık mikroskobunda değerlendirme ve sayım işlemleri gerçekleştirildi. Ratlardan alınan kanlarda, serum NO, TAS, TOS ve OSI parametrelerindeki değişim analiz edildi. Çalışmanın biyokimyasal bulgularında, hem 26 hemde 52 gün uygulama gruplarında, YG grubunun sham grubuna oranla TAS' da azalma, TOS ve OSI ise artma gözlenmiştir. Çalışmada, 26 ve 52 günlük YG+Gl ve YG+MEL grupların YG gruplarına göre oksidatif stresde azalma antioksidanlar düzeyinde artma gözlenmiştir. 26 günlük uygulama gruplarında NO düzeyi sham grubundan düşük olduğu, 52 günlük uygulama grubunda ise anlamlı bir fark görülmediği ve 52 günlük YG grubunda NO seviyesinin sham ve 26 günlük YG grubuna oranla arttığı belirlenmiştir (p<0,05). 26 ve 52 günlük uygulama grupları arasında (YG+Gl ve YG+MEL)ise fark bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmanın rutin ve immünohistokimyasal analiz bulgularında; 26 günlük uygulama grupları arasında sol testis ağırlığında herhangi bir fark tespit edilmediği (p>0.05) ancak 52 günlük uygulama grupları arasında sol testis ağırlıkları arasında anlamlı bir fark olduğu tespit edildi (p<0,05). Rutin histopatoloji 26 ve 52 günlük YG uygulama grupları arasında spermatik hücrelerde dejenarasyon, 52 günlük YG uygulama gruplarında yapısal bütünlüğün tamamen bozulduğu, hyalinizasyonun arttığı, tubüler alanda bağ doku artışı gibi olaylar gözlenmiştir. Gl uygulanmış gruplarda hücre dejenarasyonun ve yapısal bütünlüğün kısmen düzeldiği, MEL uygulanmış gruplarda ise hücrenin yapısal bütünlüğü ve olgunlaşması düzeldiği belirlenmiştir. İmmünohistokimyasal–PCNA değerlendirmesinde 26 günlük YG uygulamasında Gl grubunda PCNA pozitif hücreler daha fazla proliferatif olduğu, MEL grubunda ise spermatik hücrelerde PCNA pozitif hücrelerin seminifer tubül boyunca yerleştiği ve Gl grubuna göre daha etkin olduğu görülmüştür. 52 günlük uygulamada YG ve YG+Gl karşılaştırmada PCNA pozitif hücrelerin düzeldiği, proliferasyonun kısmen olduğu, ancak YG ve YG+MEL grubunda ise PCNA pozitif hücrelerin daha etkin olduğu belirlenmiştir. Tunel Assay değerlendirmesinde, 26 günlük uygulama grupları arasında anlamlı bir değişimin olmadığı (p>0,05), ancak 52 günlük gruplar arasında anlamlı bir değişimin olduğu saptanmıştır (p<0,05). 26 günlük uygulamadaki MEL grubunun % pozitif sinyal ortalamasının YG grubuna göre oldukça düşük olduğu (p>0,05), Gl grubunun % pozitif sinyal ortalaması YG grubundan oldukça düşük olduğu tespit edildi (p>0,05). 52 günlük uygulama grupların % pozitif sinyal değerleri 26 günlük uygulama gruplarına göre arttığı, 52 günlük YG ve YG+Gl arasında anlamlı bir değişimin olmadığı (p>0,05), ancak 52 günlük YG ve YG+MEL gruplar arasında anlamlı bir değişimin olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak; yüksek gerilimin oluşturduğu oksidatif etkinin ratların serum biyokimya değerlerinde değişikliğe neden olduğu, testis histolojik yapısında bazı dejeneratif hasarlara yol açtığı, spermatogoniaların oluşmasında negatif sonuçlar doğurduğu, Gl bu etkileri kısmen koruduğu ve Melatonin ise korumada daha etkin olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Yüksek Gerilim, ELF-EMA, PCNA, TUNEL Assay, Spermatogonia, Antioksidan, Melatonin, Ganoderma lucidum
Cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusundaki dna hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerinin araştırılması
Cep Telefonlarından Yayınlanan Farklı Frekanslı Radyo Frekans Radyasyonun Ratların Beyin Dokusundaki DNA Hasarı, Bazı Oksidan ve Antioksidan Enzimler Üzerindeki Etkilerinin Araştırılması (ALKIŞ M.E. Doktora Tezi, Sayfa: 110, Diyarbakır 2017) Haberleşme teknolojisindeki gelişmeyle birlikte modern yaşamın vazgeçilmezi haline gelen mobil telefonların kullanıcı sayısı ve kullanım süreleri gün geçtikçe artmaktadır. En son 4.5G yeni nesil cep telefonlarının kesintisiz, hızlı ve kaliteli internet hizmeti sunmalarıyla günlük hayatta daha fazla radyo frekans radyasyonuna maruz kalma söz konusu olmaktadır. Mobil telefondan kaynaklanan radyasyona en çok maruz kalan dokuların başında beyin gelmektedir. Yapılan in vitro ve in vivo çalışmalarda, radyo frekans radyasyonunun (RFR) dokularda DNA hasarına neden olabileceği iddia edilmektedir. Bu çalışmamızın amacı cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı (900MHz, 1800MHz ve 2100MHz) radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusunda DNA hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda 28 adet Sprague dawley erkek sıçan rastgele 4 eşit gruba (n:7) ayrıldı. Gruplar; 1.grup: sham- kontrol, 2.grup: 900MHz, 3.grup: 1800MHz ve 4.grup: 2100MHz şeklinde belirlenmiştir. Deney grubu ratlara 6 ay boyunca her gün ve günde 2 saat RF jeneratörlerinden elde edilen RF radyasyonu uygulandı. Sham-kontrol grubu ratlara ise RF uygulamasının dışında aynı deney prosedürü uygulandı. Pleksiglas kafesler içinde ortalama±standart sapma güç yoğunluğu ve elektrik alan değerleri sırasıyla; 900MHz frekansında 0.1841±0.078 mW/cm2, 26.42±6V/m 1800MHz frekansında 0.2392 ± 0.046 mW/cm2, 30.04±2.88 V/m ve 2100MHz frekansında 0.1160±0.046 mW/cm2, 20.95±4.97V/m olarak ölçülmüştür. Çalışma sonunda ratların beyin dokusundan elde edilen kesitlere Komet assay tekniği uygulanarak deoksiribonükleik asit (DNA) hasarı saptanmaya çalışıldı. Ayrıca beyin dokusu örneklerinden malondialdehit (MDA), 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG), total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stress indeksi (OSİ) düzeyleri ve serum nitrik oksit (NO) seviyeleri analiz edilerek oksidatif stres, lipid peroksidasyon ve oksidatif DNA hasar durumu değerlendirildi. Çalışmamızın biyokimyasal bulgularında, tüm deney gruplarının sham grubuna oranla TAS seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma, TOS, OSI, MDA ve 8-OHdG değerlerinde ise anlamlı artış meydana geldiği ve gruplar arasında da anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p<0.01). Çalışmamızın NO değerlendirilmesinde, deney gruplarının sham-kontrol grubuyla karşılaştırılmasında üç deney grubunda da nitrik oksit seviyesinde artış gözlenmiştir. 900 MHz uygulama grubu ile sham-konrol grubu arasındaki artış istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05), 1800 MHz ve 2100 MHz gruplarının sham-kontrol grubu arasındaki artışın ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Komet Assay bulgularında ise, deney gruplarının sham grubuna oranla tail moment ve tail intensity değerlerinde artma meydana geldiği fakat yapılan istatistiksel analizler sonucunda gruplar arasındaki tail moment parametresindeki artışın istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05) olduğu, tail intensity parametresindeki artışın ise, sadece 2100MHz grubu ile diğer gruplar arasında anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.01). Uygulanan frekans artıkça analiz edilen tüm parametre değerlerinde de artış olduğu tespit edildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde, cep telefonundan kaynaklanan 900, 1800 ve 2100 MHz RF radyasyon maruziyetinin rat beyin dokusunda oksidatif hasara neden olabileceği, lipid peroksidasyonun artışını indükliyebileceğini, oksidatif DNA hasarının oluşumunu artırabileceğini ve ayrıca 2100 MHz RF radyasyon uygulamasının DNA tek zincir kırıklarını oluşturabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Radyofrekans radyasyon, Komet assay, Beyin, Oksidatif stres, Oksidan-antioksidan seviye, Lipit Peroksidasyon, DNA hasarı, Nitrik oksit.
Farklı sürelerde cep telefonları ile konuşanların kulak kıllarında dna hasarının tesbiti
Radyofrekanslar; (RF) iletişim, haberleşme, güvenlik, sterilizasyon vetedavi gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Günlük yaşamımızı kolaylaştıran RF'ların sağlık üzerine olumsuz etkiler oluşturduğu da bir gerçektir. Bilimsel kanıtlara dayanan bu veriler, kamuoyunda endişelere neden olmaktadır. Radyofrekans radyasyonların (RFR)'ların maruziyetin süresine bağlı olarak insanlarda; uykusuzluk, dikkat eksikliği, çınlama, nörovegetatif problemler vekanser gibi, hayatı tehdit eden sorunlaraneden olduğu öne sürülmektedir. Bu etkilerin oluşumunda; maruziyet süresi, kaynağa olan uzaklık ve soğurma gibi etkenlerin önemli rolleri olduğu da, bilinen bir gerçektir. Sözlü, yazılı ve görsel iletişimin günlük yaşamın vazgeçilmezleri arasına girmesi nedeniyle, cep telefonu kullanıcı sayısı ve maruziyet süresi her geçen gün, büyük bir hızla artmaktadır.Cep telefonu kaynaklı radyofrekanslara birebir maruz kalan organların kulak ve beyin olduğu da, unutulmamalıdır. Son yıllarda yapılan in vitro ve in vivo çalışmalarda, radyo frekans radyasyonların (RFR) canlı dokularda DNA hasarına neden olabileceği belirtilmektedir. Buna karşın, insan doku örnekleriyle yapılmış çalışma sayısı ise oldukça sınırlıdır. İnsana zarar vermeyen, etik açıdan sorun oluşturmayan, kolay elde edilebilen en iyi biyolojik insan materyallerinden biri de, kulak kıllarıdır. Cep telefonu kullanımı sırasında, radyofrekanslara en çok maruz kalan organın kulak olduğu düşünülürse, cep telefonu kaynaklı radyofrekansların, herhangi bir DNA hasarına neden olup olmadığının ortaya konması için, kulak kılları iyi bir biyolojik örnektir. Bu nedenle bu çalışmanın amacı, cep telefonu kaynaklı RFR'ların, "Canlı insan kulak kıl folikülü hücre DNA'larını" etkileyip, etkilemediğini ortaya koymaktır. Bu nedenle; cep telefonu kullanımından kaynaklanan RFR'larincanlı insan kulak kıl folikülü hücrelerindeki DNA üzerine etkileri Comet Assay metodu ile araştırmak olmuştur. Bu çalışma toplam dört gruptan oluşmaktadır (n:120). Kontrol grubunda yer alan denekler(n=30), hiç cep telefonu kullanmayanlardan oluşmaktadır. 2. Grupta(n=30) yer alanlar günde 30 dakika, üçüncü grupta(n=30) olanlar günde 30-60 dakika arası, 4. grupta(n=30) yer alanlar ise, günde bir saatten fazla cep telefonu kullananlardan oluşturuldu. Ancak her grupta 114 kulak kıl folikül hücresi izole edilebildi. Dolayısıyla bu çalışmada toplam 456 adet hücre izole edilmiş oldu. Bu araştırmada DNA' nın baş uzunluğu, kuyruk uzunluğu, comet uzunluğu, baştaki DNAoranı, kuyruktaki DNA oranı, kuyruk momenti ve Olive kuyruk momentleri değerlendirildi. Elde edilen veriler, cep telefonu kaynaklı RF radyasyonların, kulak kıllarındaki DNA yapılarını değiştirebilecek bir potansiyele sahip olduğunu gösterdi. Gruplar arası yapılan karşılaştırmalar da, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<.01). Sonuç olarak, cep telefonu kaynaklı RF radyasyonların, kulak kıl folikül hücre DNA'larında, tek zincir kırıklarına neden olduğu ortaya konuldu. AnahtarKelimeler:Cep telefonu, radyo frekanslar, kulak kıl folikül hücresi, DNA, Comet assay
Radyofrekans radyasyonlara maruz kalan hamilelerin plasenta ve kordon kanlarında protein oksidasyonu, oksidatif stres parametreleri ve oksidatif dna hasarının araştırılması
Radyofrekans radyasyonlara maruz kalan hamilelerin plasenta ve kordon kanlarında protein oksidasyonu, oksidatif stres parametreleri ve oksidatif DNA hasarının araştırılması Elektromanyetik kirlilik, özellikle son on yılda dünya genelinde önemli bir çevre sorunu olmaya başlamıştır. Cep telefonları ve diğer kablosuz iletişim kaynakları, günümüz dünyasında, elektromanyetik kirliliği hızla arttıran önemli etkenlerdir. Günlük yaşamın vazgeçilmez araçlarından biri olan, cep telefonlarının yaydığı radyofrekans radyasyonların (RFR), sağlık üzerine etkilerine ilişkin araştırma sonuçları, kamuoyunu her geçen gün daha da endişelendirmektedir. Cep telefonu kaynaklı RF maruziyetlerinin biyolojik etkilerine ilişkin yapılan araştırmalar, Dünya Sağlık Örgütünün bu radyasyonları, "Muhtemel kanserojen yani 2B grubuna" almasıyla sonuçlanmıştır. Başta beyin tümörleri olmak üzere, çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilen RFR ların etkilemesi muhtemel en önemli gruplardan biri de, hamileler ve doğacak bebekleridir. Yapılan araştırmalar, ana rahmindeki bebeklerin, RFR lara duyarlı canlılar olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmanın amacı, gebe kadınların, cep telefonlarından yayılan RFR lara maruz kalmalarının, kendileri ve bebekleri açısından, bir risk oluşturup oluşturmadığını ortaya koymaktır. Gebelik dönemindeki, RFR maruziyeti konusunda, bugüne kadar yapılan çalışmaların neredeyse tümü, hayvan çalışmalarına dayanmaktadır. Söz konusu araştırma sonuçlarının çoğu, hamilelerin ve dolayısıyla fetüsün, RFR lardan olumsuz etkilenebileceğini öne sürmektedir. Bunun aksini ileri süren araştırmaların da var oluşu konuyu tartışmalı hale getirmektedir. Konuya ilişkin insan çalışmalarının bulunmayışı, bu tartışmaların sürmesine ve dolayısıyla hem zaman hem de ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Hayvan araştırmalardan elde edilene benzer olumsuz sonuçlar elde edilmesi durumunda, hamilelik süresince uyulması gereken kurallar geliştirilecektir. Bu da hem anne hem de bebek sağlığı açısından son derece önemlidir. Ayrıca, konunun aydınlatılması, dünya bilimine ve sağlık ekonomisine önemli katkılar sunacaktır. Bu çalışmada, cep telefonu kaynaklı, RFR ların etkileri, 149 hamile kadın ve bebeklerinde araştırıldı. Gebeler, günlük cep telefonu kullanım sürelerine göre, 2-15 dakika (n: 39), 15-60 dakika (n: 37), 60 dakikadan fazla kullananlar (n: 36), cep telefonu kullanmayan kontrol grubu (n: 37) olmak üzere, dört gruba ayrıldı. Farklı sürelerde cep telefonu ile konuşan gebe kadınların plasenta ve bebeklerinin kordon kanlarında, oksidatif stres parametreleri olan, protein karbonil (PCO), malondialdehit (MDA), toplam oksidan düzeyi (TOS), toplam antioksidan düzeyi (TAS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ), 8-Hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdG) değerlerine bakıldı. Bunlara ek olarak kordon kanından elde edilen serum örneklerinde, Comet analizi ile DNA lardaki hasar durumu değerlendirildi. Ayrıca annelere uygulanan anket ve bebeklerin yeni doğan muayenelerinden elde edilen verilerin, istatistiki değerlendirmeleri ile, RFR ların etkileri belirlenmeye çalışıldı. Comet analiz sonuçları, kuyruk yoğunluğu ve kuyruk momentleri ile konuşma süresi arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösterdi. Yapılan istatistiksel analizler, hem kuyruk yoğunluğu hem de kuyruk momenti değerlerinin, 60 dakikadan fazla cep telefonu ile konuşan kadınlarda (4. grup), kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu (p<0,001). Kordon kanlarında ve plasenta doku örneklerinde bakılan, 8-OHdG, MDA, PCO, TOS, OSİ (oksidatif stres bulguları) değerleri ile cep telefonu konuşma süreleri arasında doğru, TAS değerlerinde ise ters bir orantı olduğu gözlendi. 60 dakikadan fazla konuşan kadınların, göbek kordon kanlarında, tüm oksidatif stres bulguları, kontrol ve ikinci gruba (2-15 dak konuşanlar) göre daha yüksek bulundu (p<0,001). 3. (15-60 dak) ve 4. (60 dakikadan fazla) grupların, plasentaya ilişkin oksidatif stres parametreleri de, kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p<0,001). Kordon kanı Comet analiz bulguları, 900 MHz ve 1800 MHz arasında istatistiki açıdan bir fark olmadığını gösterdi (p>0.05). İstatistiki anlamlılık olmamasına rağmen, kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu, 1800 MHz grubunda, daha düşük bulundu. Kan ve plasenta oksidatif stres bulgularında, frekansa bağlı bir değişim gözlenmedi (p>0.05). Anket ve yeni doğan muayeneleri, 4. gruptaki kadınların, çocuk sayısının düşük olduğunu gösterdi. Bebeklerin doğum ağırlıkları ile konuşma süresi arasında bir ilişki gözlendi (p=0,044). 4. gruptakilerin doğum ağırlıklarının, kontrol ve 2. gruba göre düşük olduğu tespit edildi. Konuşma süresi ile doğum haftası arasında bir bağ olduğu gözlendi (p=0,014). 4. grupta zamanında doğum oranı %50 iken, diğer gruplarda %70.3 (kontrol), %84.6 (2. grup), %75.7 (3. grup) olarak bulundu. 4. gruptaki gebelerde, preeklampsi oranı ilginç bir şekilde daha düşük bulundu (p=0,030). Konuşma süresi ile düşük sayısı arasında bir ilişki olduğu gözlendi (p=0,026). Örneğin, 4. gruptaki düşük sayısı, kontrole göre istatistiki olarak daha yüksek bulundu. Ayrıca, 4. grupta, gebelik süresince, ÜSYE (üst solunum yolu enfeksiyonu) geçirme oranının, diğer gruplara göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,014). Konuşma süresinin artmasıyla, konuşma sıklığının arttığı tespit edildi (p<0,001). Örneğin, günde 4 ve daha fazla sıklıkta konuşanların oranı 3. ve 4. gruplarda daha yüksektir. Anket ve yeni doğan muayenelerinden elde edilen diğer bulgular (anne yaşı, baba yaşı, gebelik boyunca annenin aldığı kilo, gebelik süresince gittiği doktor kontrolü sayısı, baş çevresi, boyu, telefonun SAR değeri, akrabalık, anne ve baba mesleği, anne ve baba eğitimi, bebeğin gebelik haftasına göre ağırlığının sınıflandırılması, bebeğin cinsiyeti, doğum şekli, fetal distres, mekonyum varlığı, toksoplazma, rubella, sitomegalovirüs, herpes simpleks ve HIV varlığı, plasental hastalık, sistemik hastalıklar, amniyon sıvısının durumu, çoğul gebelik, ölü doğum, gebenin vitamin kullanımı, demir, D vitamini, folik asit, radyasyon maruziyeti, idrar yolu enfeksiyonu, vajinit, karyoamniyonit, sigara ve alkol kullanımı, günlük içilen sigara miktarı, baz istasyonu varlığı, baş dönmesi, huzursuzluk, konsantrasyon kaybı, hafıza kaybı, uyuşukluk, baş ağrısı, kulak ağrısı, yüzde yanma, yüzde hassasiyet oluşumu), gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark olmadığını gösterdi. Elde edilen veriler tümüyle değerlendirildiğinde, cep telefonlarından yayılan RFR ların, anne ve fetüste, TAS düzeyinde düşüşe ve TOS düzeyinde artışa yol açtığını, dolayısıyla oksidatif stresi arttırdığını gösterdi. Ayrıca, RFR ların, 8-OHdG, MDA, PCO gibi oksidatif hasar göstergelerinin oluşumunu tetiklediği tespit edildi. 8-OHdG düzeyindeki artışın, DNA daki oksidatif hasarı göstermesine ek olarak, Comet bulguları da, RFR ların, DNA tek zincir kırıklarına neden olduğunu gösterdi. Sonuç olarak, RFR maruziyet süresi ile, oluşan oksidatif ve DNA hasarı, düşük doğum ağırlığı, erken doğum, gebeliğin düşük ile sonlanması, gebelikte bağışıklık sisteminin zayıflaması arasında bir ilişki olduğu ortaya kondu. İlk olduğunu düşündüğümüz, bu moleküler insan çalışması, konuya ilişkin tartışmaların netlik kazanmasına, önemli katkılar sunmaktadır. Buna rağmen daha fazla insan çalışmalarına gereksinim vardır.
Kemik mineral yoğunluğunun yapay sinir ağlarıyla saptanması
ÖZETKemik Mineral Yoğunluğunun Yapay Sinir Ağları ile SaptanmasıAraş. Gör. Dr. Veysi AKPOLATOsteoporoz toplumun giderek yaşlanması sonucu ciddi ve pahalı bir halk sağlığı sorunuolarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda sedanter yaşamın yaygınlaşması, yanlış beslenmealışkanlıkları, obezite, diyabet, kemiklerde mekanik stres etkisi yaratacak aktif yürüyüşegzersizlerinin ihmal edilmesi gibi nedenlerle, osteoporoz gelişme hızı ve oranı da paralelolarak artmıştır. Osteoporozun en önemli sonucu kemik kırıklarıdır ve oluşan komplikasyonmorbiditeyi ve mortaliteyi büyük ölçüde etkilemektedir.Osteoporozun belirlenmesinde kemik mineral yoğunluk ölçümleri ve Dünya SağlıkÖrgütünün (WHO) tanı kriterleri kullanılmaktadır. Özellikle ileri yaşlardaki bayanları dahaçok etkileyen osteoporozun gelişiminde, birçok risk faktörü rol oynamaktadır. Bu hastalığınerken tanınmasında epidemiyolojik taramalar önemlidir. Ancak, osteoporoz' un teşhisi vetedavisi oldukça maliyetlidir. Bu nedenle, ekonomik ve pratik olarak kemik kaybı riski olankişilerin saptanması oldukça önemlidir.Bu tez çalışmasında, ekonomik ve pratik olarak riskli olabilecek bayanların saptanmasındakemik kaybı riski olan kişilerin YSA (Yapay Sinir Ağları) yöntemi ile teşhisi amaçedinilmiştir.Çalışmada, osteoporoz ile ilişkili olduğu düşünülen parametreler değerlendirilmeyealınmıştır. Değerlendirilmeye alınan parametreler: Kilo, boy, yaş, toplam gebelik sayısı,menapoz yaşı, vücut yağ oranı ve bazal metebolizma hızı bilgileridir.Tez kapsamında, iki farklı veri grubu olduğundan, değerlendirmeler iki farklı bölümdeyapılmıştır. Birinci bölümde 765 bayandan alınan veriler (Kilo, boy, yaş, menapoz yaşı)değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan bireylerin kilo ortalaması 70.34 kg, boy ortalaması 1.57m, yaş ortalaması 54.94 yıl ve ortalama menapoz yaşı 35.06 yıl olarak belirlenmiştir.İkinci bölümde 442 bayandan alınan veriler (Kilo, boy, yaş, toplam gebelik sayısı, menapozyaşı, vücut yağ oranı ve bazal metebolik hız) değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan bireylerinkilo ortalaması 70.7014 kg, boy ortalaması 1.57 m, yaş ortalaması 54.56 yıl, ortalamatoplam gebelik sayısı 6.73, ortalama menapoz yaşı 35.62 yıl, ortalama vücut yağ oranı 35.25ve ortalama bazal metebolizma hızı 35.62 kal., kemik mineral yoğunluğu 0.908 g/cm olarakbelirlenmiştir.Birinci bölümde yapılan YSA analizi sonucunda, %85.96 toplam doğruluk oranı eldeedilmiştir. İkinci bölümde ise, %70 toplam doğruluk oranı elde edilmiştir.Hastalardan alınan ve DXA ile ölçülen veri bilgilerine dayalı oluşturulan veri kümesininanalizinde YSA öğrenme ve saptama mekanizması olarak kullanılmıştır. Yapılan çalışmadaağın eğitiminde kullanılan eğitim örüntülerinin artmasıyla, öğrenmenin ilerlediği vebaşarının arttığı görülmüştür. Örüntü saptama başarısının artması, doğru ilişkilendirmeyapıldığı şeklinde yorumlanabilir. Kullanılan saptama yöntemi belirsizlik içeren modelsorununa çare olarak görülebilir.Anahtar Kelimeler: Kemik yoğunluğu, Saptama, Yapay Sinir Ağları
Bazı fitoterapik bitkilerin, farklı dozlarda gama radyasyonlarına maruz bırakılan E.coli spp üzerindeki etkileri
Son yıllarda, serbest radikallerin temizlenmesinde antioksidan etki gösteren bitki ekstrelerinin rolü ile ilgili çalışmalar sürdürülmektedir.Serbest radikaller, hücre metabolizması sırasında, dış kaynaklı bazı kimyasal maddelerin ve radyasyonların etkileri sonrasında oluşur. Serbest radikallerin, hücrenin yapısında ve DNA'sında önemli derecede harabiyete yol açtığı bilinmektedir. Özellikle iyonize radyasyonların serbest radikallerin oluşumunda büyük etken olduğu araştırmalarla gösterilmiştir.Bu çalışmada, agar ve agar + bitki ekstrelerinin (83 µl) bulunduğu ortamlardaki E.coli spp artan dozlarda (100, 200, 500, 1000, 3000 ve 6000 cGy) gama radyasyonlarıyla iradiye edildiler. İrradyasyona tabi tutulan bu iki ortamdaki E.coli spp karşılaştırılarak bitkilerin etanolik ekstrelerinin antioksidan etkileri ve gama radyasyonun E.coli spp üzerindeki etkisi araştırıldı. Çalışmada halk arasında tüketilen 6 adet (Keçiboynuzu, Fesleğen, Zencefil, Biberiye, Civan perçemi ve Kimyon) bitkinin fitoterapötik etkisi araştırıldı.Bu çalışmada, gama radyasyonun doz artışına bağlı olarak E.coli spp' nin koloni sayısında azalma gözlemlendi. Çalışmada kullandığımız, Biberiye (Rosmarinus officinalis L)., Civan Perçemi (Achillea millefolium L.), Fesleğen (Ocimum basilicum L.), Keçi Boynuzu (Ceratonia siliqua L.), Zencefil (Zingiber officinale) ve Kimyon (Cuminum cyminum L.)' un etilalkol ekstrelerinin olduğu agarlı besiyerinde bulunan E.coli spp' nin koloni sayıları tam olarak sayılmamakla beraber, petrinin yüzeyine dağıldığı ve kümeleştiği, kullandığımız bitki ekstratlarının antioksidan etkileri gözlendi.Anahtar kelimeler: Bitki ekstresi, gama radyasyon, antioksidan, E.coli spp
Elektron spin rezonans spektroskopi yöntemi ile, normal ve gama ışınları ile ışınlanmış fare karaciğerinden ve kanserli insan dokularından elde edilen serbest radikal sinyalleri üzerine bir araştırma
Polielektrolitik sol ve jellerin düşük frekans öz iletkenliklerinin ve yüksek frekans öz iletkenliklerinin ve yüksek frekans (0.5- 2.0 Mhz) bağıl mağnetik kayıp faktörlerinin etüdü
Anne sütünün NMR 1/T1 oranının zaman bağlılığının saptanması ve rölaksasyon mekanizmasının açıklanması
BÖLÜM 6 : ÖZET Bu çalışmada anne sütünün Tj_ rölaksasyon mekanizmasının zamanla nasıl değiştiğini açıklamak için, doğum öncesi ve sonrası dönemlere ait anne sütünün 1/Tı oranlarının laktasyon peryotlarına bağlılığı incelenmiştir. Ölçümler 60 MHz de çalışan FT-NMR spektrometresi kullanılarak Inversion Recoveri ve Null metoduyla yapılmıştır. l/Ti oranının kolostrumdan olgun süte doğru laktasyon dönemleri süresince azaldığı gözlenmiştir. tyTı deki bu azalma, sütteki total protein ve paramanyetik iyonun (özellikle Fe+°) konsantrasyonunun azalmasına paralel olduğu düşünülmektedir. Ayrıca olgun anne sütüne çeşitli konsantrasyonlarda karıştırılan paramanyetik iyonların ( Cu+2, Zn+2, Fe+2, Fe+^ ) sütün l/Tj oran mm etkileri iyon konsantrasyonuna bağlı olarak incelenmiştir, olgun anne sütünün 1/Tı oranının paramanyetik iyonların eklenmesinden önceki ve sonraki değerlerinden proton rölaksivitesi hesaplanmıştır. Proton rölaksivitesi Fe+^ iyonu için anlamlıca, diğer iyonlar için çok küçük bulunmuştur. Bundan dolayı sütün 1/T^ oranına iyon katkısının yalnızca Fe+3 iyonundan gelebileceği sonucuna varılmıştır. Fe+° iyonu varlığında bu işlemler yapılırken fizyolojik pH da (pH*3? civarı) 1/T^ oranının küçük olduğu pH=2'ye indirilirken bu oranın oldukça büyüdüğü gözlenmiştir. 59
Lenfomalılarda total kan, eritrosit ve plazma volümlerinin tayini
Lenfomalılarda Total Kan, Eritrosit ve Plazma Volümlerinin TayiniBu araştırmanın amacı lenfomalı hastalarda toplam eritrosit, plazma ve kan hacminin değişip değişmediğini saptamaktır. Bu amaçla 15 lenfomalı hastada CR51 yöntemi kullanılarak yukarıda belirtilen parametreler belirlendi. Sağlıklı bireyler ile lenfomalılar arasında istatistiksel açıdan bir fark gözlenmedi (p>0,05)
Cep telefonlarının yaydığı radyasyonun testis üzerine etkilerinin elektron mikroskobik olarak değerlendirilmesi
ÖZET Cep Telefonlarının Yaydığı Radyasyonunun Testis Üzerine Etkilerinin Elektromikroskobik Olarak Değerlendirilmesi Abdullah TOPRAK Bu çalışmada cep telefonlarından yayınlanan mikrodalga radyasyonunun farelerin testis dokusu üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. 36 Wistar albino rat dört gruba bölündü. Bunlar, sham uygulaması yapılan kontrol grubu erkek (n=6) ve dişi (n=12) ile deney grubu erkek (n=6) ve dişi (n=12) şeklindeydi. Fareler uygulama boyunca plexiglas kafeslere konuldu ve cep telefonları kafeslerin 0,5 cm altına yerleştirildi. Tüm deney gruplarında cep telefonları, iki saatlik uygulama periyodu süresince her biri birer dakikalık üç kez konuşma moduna getirildi. Erkek farelerde radyofrekans radyasyonu (RFR) ve sham uygulamaları bir ay devam etti.. Sham (Kontrol) grubundaki hayvanlar radyofrekans uygulamaları dışında aynı deney şartlarına maruz bırakıldılar (cep telefonları kapatıldı). Bu araştırmada yer alan ve uygulamaya tabi tutulan dişi farelerin erkek yavrularının testislerinde bir değişimin sözkonusu olup olmadığını tespit edilebilmesi amacıyla yavru deney ve kontrol grupları oluşturuldu. Son uygulamadan hemen sonra tüm fareler intraperitonal yolla letal öldürücü dozdaki pentobarbital ile öldürüldü. Tüm erkek erişkin ve yavru ratların testis dokuları histopatolojik olarak ışık ve elektron mikroskobu ile incelendi. Yapılan inceleme sonunda, deney ve kontrol grubu arasında histopatolojik olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. Deney ve sham (kontrol) grubu farelerin rektal sıcaklıkları arasında anlamlı farklılık bulunmadı (P>0,05). Deney grubu farelerda spesifik absorblanma oranı (SAR) değeri 0,155 W/kg olarak bulundu. Anahtar Kelimeler : 1- Cep Telefonu 2- Mikrodalga Radyasyonu 3- Testis 4- Radyo Frekans
Cep telefonlarının yaydığı radyasyonunun testis üzerine etkilerinin elektron mikroskobik olarak değerlendirilmesi
Anestezide bilinç düzeyi değişikliklerinin beyin biyofiziği yöntemleri ile irdelenmesi
Amaç: Bu tez çalışmasının amacı genel anestezi uygulamasında oluşan bilinç değişikliği düzeylerinin beyin dalgası dinamikleri üzerine etkilerini, kognitif beyin biyofiziği yöntemleriyle tanımlamaktır.Yöntem: Etik kurul izni ve aydınlatılmış onamları alınan 14 kişinin verisi değerlendirmeye alındı. Hastalara, rutin anestezi ve Bispektral İndeks (BIS) monitörizasyonu yapıldı. Elektroensefalografi (EEG) bonesi giydirildi ve işitsel uyarılma potansiyel (İUP) kayıtları için 40 kanallı dijital EEG cihazı ve uyaran ünitesi (EMISU) kullanıldı. İşitsel uyaranlar (1500-1600Hz, 85dB SPL) gürültü azaltıcı özelliği olan kulaklıkla uygulandı. Operasyon odasında hastanın başlangıç durumunda ilaçsız olarak (0µg/mL), bazal EEG aktivitesi ve İUP kayıtları alındı. Propofol Marsh ve arkadaşları tarafından geliştirilen farmakokinetik model temel alınarak, hedef kontrollü infüzyon cihazı ile propofol beyin konsantrasyonu (0,4, 0,8, 1,2, 1,6 ?g/mL) olacak şekilde infüze edildi. Bu infüzyon sırasında EEG aktivitesi ve İUP kayıtları alındı. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde tek yönlü ANOVA kullanıldı.Bulgular: İUP (N1P2) genliği ilaç uygulanmayan oturumda 13,9 µV olarak bulundu. 0,4 ?g/mL doz seviyesinde 11,33 µV, 0.8 ?g/mL doz seviyesinde 6,00 µV, 1.2 ?g/mL dozunda 3,58 µV ve 1,6 ?g/mL dozunda 2,77 µV olarak bulundu. İlaçsız durumdaki N1P2 genliği 0,8 ?g/mL doz seviyesine göre (p<0.01) ve ayrıca 1,2-1,6 ?g/mL dozlarına göre (p<0,001) anlamlı olarak yüksekti. Benzer yönelim BIS değerlerinde de mevcuttu. İlaçsız doz ortalama BIS değeri 94 iken, 0,4 ?g/mL dozunda 92,68, 0,8 ?g/mL dozunda 87,71, 1,2 ?g/mL'de 79,32 ve 1,6 ?g/mL doz seviyesinde 75,61 olarak bulundu. İlaçsız doz BIS değeri diğer doz seviyelerinden anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). Çalışmada uygulanan 1,2 ?g/mL propofol dozunda tüm katılımcıların bilincini kaybettikleri gözlendi.Tartışma ve Sonuç: İUP kullanılan birçok çalışmada erken ve orta latanslı yanıtlar incelenmiştir. Çalışmamızda, BIS monitorizasyonuna paralel olarak propofolün geç latanslı İUP yanıtları üzerindeki suprese edici etkisi gösterilmiştir. Bu yöntem ile İUP yanıtları ve BIS skorlarında birbirleriyle korele olarak doğrusal azalma saptanmıştır. Çalışmamızda gösterilen BIS ve İUP korelasyonunun, bilinç ve bilinç dışı durumlarının fonksiyonel özellikleriyle beraber değerlendirilmesi için uygun bir analiz platformu sağlayacağı kanısına varılmıştır.
Beynin yapısal özelliklerinin elektrofizyolojisi ile ortak değerlendirilmesi
Amaç: Tezin amacı beynin veya alt bölümlerinin yapısal özellikleri ile işlevleri arasında bir bağlantı olduğunun gösterilmesidir. İkincil amaç ise, şizofreni (SCH) hastalarında, beynin ve alt yapılarının volüm değişikliği ile elektrofizyolojik özelliklerinin nasıl bir değişim gösterdiğini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışma 25 sağlıklı birey ve DSM-IV ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış 28 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. Volümetrik değerlendirmede prefrontal korteksin (PFC) ve Heschl girusunun (HG) volümü ölçülmüş, elektrofizyolojik değerlendirmede işitsel uyarılma potansiyel paradigması ile elde edilen elektroensefalografi (EEG) verisinde N1P2 ve P400 bileşeninin genliği ve latansı ile global field power (GFP) genliği ölçülmüştür. EEG verileri, Curry programı üzerinde MRG görüntüleri üzerine çakıştırılarak EEG sinyalinin projeksiyonu gerçekleştirilmiştir.Bulgular: Volümetrik ölçümler, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında şizofreni hastalarındaki en belirgin değişikliğin HG volümündeki azalma olduğunu göstermiştir. Sol HG hem kontrol hem de hasta grubunda sağdan daha büyük olarak bulunmuştur. PFC' nin volümetrik değerlendirmesi bu alanda volüm kaybının olduğunu ortaya koymuştur. Elektrofizyolojik analizler, şizofreni grubunda N1P2 ve P400 bileşenlerine ve GFP' ye ait genliğin ve latansın azalmış olduğunu göstermiştir. Volüm ve elektrofizyolojik korelasyon, hasta popülasyonunu tümüyle ayırt edecek şekilde ve doğrusal olarak ilişkili bulunmuştur.Sonuç: Şizofreni hasta modelinde, yapısal ve işlevsel sonuçların hastalık süreci ile değiştiği bulunmuştur. GFP değerlerindeki azalma, volüm kaybına eşlik eden azalmış elektriksel aktivite olduğunu göstermiştir. MR görüntülerinin elektrofizyoloji verileri ile çakıştırılması bu ilişkiyi daha net olarak ortaya koymuştur.
Uyku sürecinde ağrısız dokunsal uyaranlara karşı beyinde oluşan yanıtlar
Amaç: Uykuda uyarılmış potansiyeller altında ağrısız dokunsal uyaranlara karşı beyinde oluşan elektrofizyolojik yanıtları incelemektir.Yöntem: Çalışmada 11 gönüllü bireyin ( 21-24 yaş arası, ort: 22,55 ± 1,21; 6 erkek) ilk gece uyku kayıtları incelendi. Ağrısız tek tip basınç uyaranı pnömatik stimulatör aracılığı ile sağ ve sol elin iki parmağına (işaret ve orta) uygulandı. Gece boyunca 40 kanaldan elektroensefalografi kaydı alındı. Uyku skorlama sistemine göre uyku evreleri belirlendi ve her bir uyku evresine ait dokunsal uyarılma potansiyelleri ile dokunsal olay ilişkili potansiyeller incelendi.Bulgular: Uyku derinleştikçe N300, N_geç negatif bileşenleri ile P450 pozitif bileşeninin genliğinde büyüme olduğu görülmüştür. P900 geç pozitif bileşeninin latansı ile yüzeyel uykuda derin uykuya göre daha geç olarak bulunmuştur. Frontal bölgelerde meydana gelen yanıtların genlik değerlerinin oksipital ve pariyetal bölgelere göre daha büyük olduğu görülmüştür.Sonuç: Dokunsal uyarılma ve dokunsal olay ilişkili potansiyel uyaranlarına tüm beyinde yaygın bir şekilde yanıt gözlenmiştir. Ayrıca ağrısız dokunsal uyaranların kullanıldığı çalışmamızda farklı uyku dönemlerinde dokunsal uyarılma potansiyellerinin genlik ve latanslarında farklılıklar görülmüştür.Anahtar Sözcükler: Uyku, Elektrofizyoloji, Dokunsal Uyarılma Potansiyelleri, Olay İlişkili Potansiyel
Uyarlanmış bellek bataryasının uyku süreçlerinde uygulanması
ÖZETAmaç: Farklı bilinç durumlarında, bellek ve öğrenme süreçleri merak uyandıran ve tartışmaya açık konulardır. Bu tür çalışmaların bir ayağı olarak yapılan bu tez çalışmasında uykuda ve uyanıklıkta uygulanan uyarlanmış testler bütünü ile açık ve örtük belleğin, dolayısıyla öğrenmenin ölçülmesi hedeflenmiştir.Yöntem: Üç koşula ait yeni çok bloklu bellek değerlendirme deseni oluşturulmuştur.Uyku öncesi ve uyku sonrasında uyarlanmış İşitsel Sözel Öğrenme Testi ve Kelime Tanıma Testleri sırasıyla uygulanmıştır. Açık ve Örtük belleğe yönelik Kelime Kökü Tamamlama Testi uyarlanarak uygulanmıştır. Çalışmanın özgünlüğü; bireylere uykuda dinletilen anlamlı kelimelerin yanı sıra anlamsız (Mogolca) kelimeler kullanılamasıdır. Uykuya dalışı ve derinliği Bispektral indeks (BİS) değerleri ile izlenmiştir. Uyku sırasında kulaklıkla uyaranlar dinletilmiştir.Bulgular: Deney grubuna ve kontrol grubuna uygulanan testler doğrultusunda açık bellek, örtük bellek ve öğrenme için yapılan ölçüm sonuçlarında iki grup arasında açık bellek açısından bir fark yok iken örtük bellekte farklılıklar gösterilmiştir. Deney grubunun örtük belleği ölçmeyi hedefleyen test puanlarına bakıldığında uyku sırasında dinletilen kelimeleri kontrol grubuna göre daha fazla oranda hatırladıkları bulunmuştur. Bu sonuç istatistiksel olarak da anlamlıdır. Ayrıca örtük bellek ölçümünde bireylere dinletilen anlamsız kelimelerin tamamlanmasında da farklılık istatistiksel olarak gösterilmiştir.Sonuç: Bu bulgular doğrultusunda uyku sırasında öğrenme olduğu sonucuna varılmaktadır. Açık bellek için herhangi anlamlı bir fark elde edilmemiş ve uykunun açık bellek üstünde olumlu veya olumsuz herhangi bir etkisinin olmadığı sonucuna varılmıştır. Yeni geliştirilen Çok Bloklu Bellek Deseni açık ve örtük bellek değerlendirilmesine olanak sağlamıştır. Bu test bataryasının uyku dışında çeşitli bilişsel durumlarda da kullanılabilirliği olanaklıdır.Anahtar Kelimeler: Uyku, Örtük Bellek, Açık Bellek, Öğrenme, MMBD, KKTT
Beyin işlevsel yakın kızılötesi ölçümünü etkileyen etmenlerin değerlendirilmesi
Amaç ve Hipotez: Bu tezin amacı vücut pozisyon değişimlerinde fNIRS yöntemi kullanılarak hemodinamik sınırlarının saptanmasıdır. Aynı zamanda dinamik kararlılığın vücut pozisyon değişimlerindeki etkisinin incelenmesidir. Elde edilen sonuçlar çerçevesinde vücut pozisyon değişimlerinin uyku, anestezi ve çeşitlik mesleksel uygulama alanlarına uyarlanması hedeflenmiştir.Yöntem: Bu tez çalışması ile yapılan iki deneysel çalışmaya toplam 28 kişi gönüllü olarak katılmıştır (deneysel çalışma I = 11; deneysel çalışma II = 17). Deneysel çalışma I'de uyaran parametrelerini incelediğimizde katılımcılar beş vücut pozisyon değişimine (sırtüstü, sağ yan, sol yan, yüzüstü, oturma) ve dört oturuma (ışık var, ışık yok, kısa nefes, uzun nefes) maruz bırakılmıştır. Deneysel çalışma II'de uyaran parametrelerini incelediğimizde katılımcılar üç vücut pozisyonu değişimine (00, 450, 900) ve iki dinamik vücut pozisyon değişimine (900-00-900, 900-00) maruz bırakılmıştır. Deneysel çalışma II'de fNIRS yönteminin yanında tansiyon, nabız ve oksijen satürasyonu ölçümü de yapılmıştır. Elde edilen veriler COBI Studio programı ile ham veri olarak alınmanın ardından MATLAB programı yardımıyla Butterworth filtresi ile temizlenmiştir ve istatistiksel analiz yapılmıştır.Bulgular: Elde edilen sonuçlara göre, vücut pozisyon değişimleri ön beyin bölgesinde hemoglobin konsantrasyonları açısından farklılaşma yaratmaktadır. Vücut pozisyon değişimlerinin hemoglobin konsantrasyonları üzerinde anlamlı açıdan hareket/ivmeye bağlı farklılaşma yarattığı sonucu elde edilmiştir.Sonuçlar: fNIRS ile yapılan bu çalışma, vücut pozisyon değişimlerinde çok kanallı işlevsel görüntüleme yöntemiyle görüntülenmesine yönelik yapılan öncü çalışma özelliği taşımaktadır. Bulgular, vücut pozisyon değişimlerinde fNIRS'ın uyku ve anesteziye uygulanabilirliğinin yararlı olabileceğini göstermiştir. Benzer şekilde kafa/vücut hareket değişimleri açısal dönüşüm içeren mesleksel etkinliklerde (pilotlar vb) fNIRS'ın uygulanabilirliğini de göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Hemoglobin Konsantrasyonları, Vücut Pozisyon Değişimleri, Eğik Masa Testi, Prefrontal Oksijenizasyon
3G cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun görsel uyarılma potansiyellerine etkileri
Son on yılda gelişen teknoloji ve haberleşme gereksiniminden dolayı meydana gelen cep telefonu kullanımındaki artış, bu telefonların yaymış oldukları elektromanyetik radyasyon (EMR)'un insan sağlığı ve özellikle de başa yakın kullanıldıklarından dolayı beyin üzerine olumsuz etkilerinin olabileceği kaygısını gündeme getirmiştir. Bu konuda yapılan çalışmalarda birçok doku ve plazmada, uygulanan süre ve şiddete bağlı olarak lipid peroksidasyonun ve antioksidan enzim aktivitelerinin arttığı, azaldığı veya değişmediği gibi çelişkili sonuçların olduğu dikkati çekmektedir. Bunların yanı sıra EMR'nin beyin üzerindeki etkilerini elektrofizyolojik olarak inceleyen pek az yayın bulunmaktadır. Ayrıca, 2100 MHz EMR'nin sıçanlardan elde edilen görsel uyarılma potansiyelleri (VEP) üzerine de ne gibi etkileri olduğunu araştıran herhangi bir çalışmaya da rastlanmamıştır. Bu bilgilerin ışığı altında, hazırlanan projemizde EMR'nin sıçanlardan kaydedilecek VEP'leri nasıl etkilediğini araştırmanın yanı sıra, ortaya çıkan değişikliklerin oksidan hasar ile ilişkisi ve bunda nitrik oksit (NO)'in rolünün olup olmadığının aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 80 adet 2 aylık erkek Wistar albino sıçan kullanılarak, 1 haftalık sham grubu (S1), 1 haftalık EMR grubu (E1), 10 haftalık sham grubu (S10) ve 10 haftalık EMR grubu (E10) olmak üzere 4 grup oluşturulmuştur. EMR grupları belirtilen süreler boyunca pleksiglas tüpler içerisinde günde 2 saat 2100 MHz radyasyona maruz bırakılmışken, sham grupları aynı ortam koşullarında pleksiglas tüpler içerisinde radyasyon verilmeden bekletilmişlerdir. Deney süresinin sonunda sıçanların VEP'leri ketamin/ksilazin (Ket. 50 mg/kg, Xyl. 10 mg/kg) anestezisi altında iğne elektrotları ile kaydedilmiştir. Kayıtların ardından, biyokimyasal ve histolojik analizler için beyin dokuları çıkarılmıştır. S1 grubu ile karşılaştırıldığında E1 grubunda tiyobarbitürik asit reaktif türleri (TBARS) ve 4-hidroksi-2-nonenal (4-HNE) değerlerinin azaldığı, ancak protein karbonil (PC) değerlerinin arttığı gözlenmiştir. Öte yandan TBARS, 4-HNE ve PC değerlerinin E10 grubunda S10'a göre arttığı ancak sadece TBARS ve 4-HNE değerlerindeki artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlenmiştir. Kontrolleri ile karşılaştırıldıklarında E1 grubunda SOD aktivitesinin azaldığı izlenirken, CAT, GSH-Px, GSH ve NO seviyelerinin arttığı, E10 grubunda ise SOD aktivitesinin arttığı, CAT, GSH-Px, GSH ve NO düzeylerinin azaldığı gözlenmiştir. E1 ve E10 grupları kontrolleri ile karşılaştırıldığında, E1 grubunda tüm VEP bileşenlerinin latenslerinin kısaldığı, E10 grubunda ise P1 bileşeni hariç diğer tüm bileşenlerin latenslerinin uzadığı gözlenmiştir. Yapılan bağıntı analizleri sonucunda, VEP latensleri ile beyin TBARS ve 4-HNE seviyeleri arasında yüksek derecede pozitif bir korelasyonun olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda, EMR'nin süreye bağlı olarak farklı etkiler gösterebileceğini ve kısa süreli uygulanması durumunda lipid peroksidasyonu azalttığı ve VEP bileşenlerinin latenslerini kısalttığı, uzun süreli uygulanmasında ise tam tersi bir etki oluşturarak lipid peroksidasyonu arttırdığı ve VEP bileşenlerinin latenslerini uzattığı tespit edilmiştir. Öte yandan, bulgularımız EMR'nin kısa süreli maruziyette VEP'ler üzeinde olumlu etkilerinin, uzun süreli maruziyette ise olumsuz etkilere sahip olduğunu göstermiştir.
Sinir iletim hızı dağılımı tahmini tekniklerinin karşılaştırmalı analizi
Sinir iletim hızı nörolojik hastalıkların teşhisi ve takibi için klinikte kullanılan en önemli parametrelerden birisidir. İletim hızı dağılımı (İHD) bu hastalıkların teşhisi ve takibi için daha fazla bilgi sağlayabilme potansiyeline sahiptir. İHD tahmini için literatürde birçok teknik bulunmaktadır. Ancak, bu tekniklerin bazıları deri yüzeyinden alınan sinyaller için hatasız modeller ortaya koyamamaktadırlar. Hatta bu tekniklerden bazılarının İHD tahmini için kullanılacak uyarılmış sinir lifi potansiyelinin oluşturulmasında karşılaştığı zorluklar bulunmaktadır. Bu çalışmada sinir demetleri için üç farklı İHD tahmini tekniği ele alınmıştır. Bu tahmin teknikleri hacim iletkeni teorisini temel alarak oluşturulmuştur. İHD tahmin teknikleri için farklı hızlara sahip sinirlerin ortak aktivitesi ile oluşturulan bileşik aksiyon potansiyelleri (BAP) kullanılmaktadır. Tekniklerden ikisinin (Cummins ve Barker) zaman alanında ve iteratif çözümü vardır. Cummins tekniğinde çözüm yapmak için matematiksel olarak oluşturulmuş tek lif aksiyon potansiyeli (TLAP) dalga formuna ihtiyaç vardır. Ancak, Barker tekniğinde TLAP dalga formu olarak yakın mesafeden ölçülen BAP dalga formu kullanılmaktadır. Üçüncü İDH tekniği (Hirose) frekans alanında dekonvolüsyon çözümü yapmaktadır. Ayrıca Hirose çözümü İHD tahmini için önceden bilinen bir TLAP dalga formu gerektirmemektedir. Bu çalışmanın amacı farklı İHD tahmini tekniklerinin performanslarını değerlendirmektir. Bu teknikleri karşılaştırmak için sıçan kuyruğunda sonucu bilinen fizyolojik değişim modelleri oluşturulmuştur. Yavaş ileten miyelinli sinirleri etkilemek için iskemi uygulaması, hızlı ileten miyelinli sinir liflerini etkilemek için ise soğuk uygulaması yapılmıştır. Cummins çözümü iletim hızı dağılımındaki yavaş ve hızlı ileten miyelinli sinir liflerine duyarlı, ancak TLAP için kararlı ve doğru bir matematiksel formüle ihtiyaç duymaktadır. Barker çözümünün sadece hızlı ileten miyelinli sinirlere duyarlı olduğu, ama yavaş ileten miyelinli sinirlere duyarlı olmadığı sonucuna varılmıştır. Bunun sebebi, İHD çözümü yapılırken yakından alınan BAP dalga formunun TLAP dalga formu olarak kullanılması ve farklı hız grupları için dalga süresinin değişmemesinden kaynaklandığı düşünülebilir. Hirose çözümünün hem hızlı hem de yavaş ileten miyelinli sinir liflerindeki sayısal değişmelere duyarlı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, bu teknikle TLAP tahmini yapılabilmektedir. Azalan sıcaklıkla elde edilen TLAP dalga formlarının genliklerinde ve sürelerinde artma gözlenmektedir. Artan iskemi süresiyle TLAP genliğinde artma gözlenirken süresi değişmemektedir. Hirose tekniği üzerine yapılacak çalışmalarla sinir aksiyon potansiyeli dinamikleri hakkında daha ayrıntılı bilgi elde edile bilinir.
Difüz optik tomografide iki farklı geri-çatım tekniğiyle görüntü oluşturma ve elde edilen görüntüleri karşılaştırma
Günümüzde meme kanserini teşhis amaçlı kullanılan yöntemler mevcuttur. Bunlar X-ray tomografi, ultrason ve MRI gibi cihazlardır. Bu cihazların vücuda zararlı ışınlar göndermesi, maliyetinin fazla olması, çözünürlüğünün az olması ve taşınabilirliğinin güç olması nedeniyle meme kanseri teşhisinde yeni yöntemler aranmaktadır. Bu yöntemlerden biri de Difüz Optik Tomografi (DOT)'dir. Difüz optik tomografi meme tümörlerini belirlemek amacı ile geliştirilen bir sistemdir. Bu çalışmada kullanılan DOT sisteminde dokuya penetrasyonu yüksek olan 808 nm dalga boyunda lazer kullanılmaktadır. DOT sisteminin probu 49 kaynak ve 49 detektör fiberden oluşmaktadır. Kaynak ve detektör fiberler 10x10 luk bir matris üzerine sırası ile yerleştirilmiştir. Tek bir kaynaktan ortama ışık gönderilirken difüzyon ile geri dönen ışık 49 detektör fiber tarafından toplanmakta ve fotodiyotlara gönderilmektedir. Bir ölçüm sonunda 49x49 = 2401 tane veri alınmaktadır. Yapılan deneylerde meme benzeri ortam (meme fantomu) olarak %1 konsantrasyonu olan intralipid kullanıldı. Intralipid'in 808 nm de absorpsiyonu çok düşüktür. Intralipid'in içine meme dokusuna benzemesi için absorpsiyon katsayısını 0.04 cm-1 olacak şekilde Indocyanine green (ICG) konuldu. Tümör yapıyı temsil etmek için saydam baloncukların içine intalipid ve absorpsiyon katsayısı 0.16 cm-1 olacak şekilde ICG konuldu. Bunun nedeni de tümör olan bölgedeki yoğun kanlanmadan dolayı absorpsiyonun normal dokuya göre daha yüksek olmasıdır. Bu çalışmada meme fantomunun ve tümör benzeri yapının (absorber) ışığı saçma katsayıları (µs) aynı olup sadece absorpsiyon katsayıları (µa) farklıdır. Bundan dolayı geri çatım (reconstruction) algoritmaları ile oluşturulan görüntüler absorpsiyon konsantrasyonu farkına bağlıdır. Çalışmada 0.3cm ile 1.5cm derinliklerinde inklüzyon olan meme fantomları üzerinde ölçümler alındı. DOT sistemi ile alınan ölçümlerin, Algebraic Reconstruction Teknik (ART) ve Truncated Conjugate Gradient (TCG) yöntemleri kullanılarak 3 boyutlu görüntüleri oluşturuldu. Probun altında kalan hacim x-y-z ekseninde sırasıyla 15x15x10 voksele bölündü ve böylelikle sistemde toplam voksel sayısı 2250 olmuş oldu. Farklı geri çatım algoritmaları ile oluşturulan görüntüler konum (derinlik) ve gerçek şekle benzeme (inklüzyon şekline) parametreleri göz önünde bulundurularak karşılaştırıldı. TCG algoritması ile elde edilen sonuçlar ART algoritmasına göre gerçeğe daha yakın, daha gürültüsüz ve absorberın boyutlarına en yakın olanıdır. Algoritmalar için kullandığımız sistem 2401 ölçüm 2250 vokselden oluştuğundan dolayı böyle sistemlere over-determined sistemler denilmektedir. Over-determined sistemlerde TCG algoritmasının daha iyi çalışmış olduğunu sonuçlarımızdan çıkarmaktayız.
Deneysel Alzheimer modelinde olaya ilişkin potansiyeller ve oksidan stres değişikliklerine rosmarinik asidin etkileri ve mekanizması
Alzheimer hastalığı bilişsel fonksiyonlarda ve davranışlarda ilerleyici bozukluk ile karakterize edilen yaygın bir demans türüdür. Alzheimer hastalığında beyin dokusunda artarak biriken ve polimerize olarak fibriller şeklinde kümelenen amiloid beta (Aβ) peptidinin patofizyolojik süreçlerde rol aldığı bilinmektedir. Çalışmamızda antioksidan özellikleri olan rosmarinik asidin Aβ 42 peptidinin indüklediği komplikasyonlara etkisi elektrofizyolojik parametreler, histolojik ve biyokimyasal analizler yardımıyla incelenmiştir. Çalışmamızda 100 adet 2 aylık Wistar erkek sıçan, her grupta 25 hayvan olacak şekilde rastgele bölünerek sham(S), sham+rosmarinik asit (SR), Aβ42 peptidi (AH) ve Aβ42 peptidi+rosmarinik asit (AHR) grupları oluşturulmuştur. Alzheimer modeli oluşturulacak sıçanlara (AH ve AHR) Aβ 42 peptidi (2,2 nmol/10µl) intraserebroventriküler olarak uygulanmıştır. İki haftalık deney süresi boyunca SR ve AHR gruplarına gavaj yoluyla 50 mg/kg/gün rosmarinik asit verilmiştir. Deney süresinin sonunda işitsel olaya ilişkin potansiyeller kaydedildikten sonra sıçanların beyin dokularında biyokimyasal ve histolojik analizler gerçekleştirilmiştir. Alzheimer grubunda TBARS ve 4-HNE değerlerinin S ve SR gruplarına göre anlamlı düzeyde arttığı ve AHR grubunda rosmarinik asitin lipid peroksidasyonu azaltarak kontrol seviyesine getirdiği görülmüştür. Ayrıca, antioksidan enzim aktivitelerinin (SOD, CAT, GSH-Px) AH grubunda anlamlı şekilde azaldığı, tedavi uygulanan AHR grubunda ise bu azalışın önlendiği izlenmiştir. Alzheimer grubunda S ve SR grubuna göre azalan GSH düzeyinin AHR grubunda arttığı ancak kontrol düzeyine dönmediği saptanmıştır. Amiloid β42'nın AH grubunda ACh miktarını ve AChE aktivitesini düşürerek kolinerjik sistemi zayıflattığı, rosmarinik asitin ise AHR grubunda bu etkiyi tersine çevirdiği belirlenmiştir. Ultrayapısal incelemeler sonucu AH grubunda hücrelerde yapısal bozukluklar gözlenirken, immünboyamalar ile Aβ birikimleri ve astroglial aktivasyon saptanmıştır. Tedavi uygulanan AHR grubunda ise hücre yapılarının normale döndüğü ve Aβ birikimleri ile astrosit aktivasyonunun azaldığı tespit edilmiştir. Elektrofizyolojik incelemeler AH grubunda işitsel ayrım ve ekoik hafızayla ilişkili süreçlerin etkilendiğine işaret ederken, rosmarinik asit uygulamasının bu fonksiyonlar üzerinde iyileştirici etkisi olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak çalışmamızda, Aβ42 peptidinin oksidan-antioksidan dengeyi, kolinerjik belirteçleri ve işitsel süreçlerle ilişkili nöral ağ dinamiklerini etkilediği saptanmış, rosmarinik asitin bu parametrelerde düzelme sağladığı ortaya konmuştur.
Hipertrofik kalp yetmezliğindeki elektriksel modellemenin Rho/ROCK yolağı ile ilişkisinin incelenmesi
Amaç: RhoA/ROCK sinyal yolağının miyokardiyal enfraktüs, kalp yetmezliği ve kardiyak hipertrofi gibi çeşitli kardiyovasküler hastalıklar ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Bu bağlamda çalışmamızda basınç yüklemesine bağlı kardiyak hipertrofi modelinde ROCK inhibisyonunun potasyum (K+) akımları ve aksiyon potansiyeli (AP) üzerindeki etkisi incelenmiştir. Yöntem: Sıçan kalplerinde basınç yüklemesi modeli transvers aort konstriksiyonu (TAK) ile sağlanmıştır. SHAM grubu bağlama işlemi yapılmadan ameliyat edilmiştir. SHAM, TAK ve 10 hafta boyunca fasudil (5mg/kg) uygulanan TAK (T+F) gruplarından elektrofizyolojik ve protein ekspresyon analizi yöntemleri ile veri alınmıştır. İçeri doğrultucu K+ akımı (IK1) kaydı için -70 mV düzeyinde kenetlenmiş hücrelere -120 mV ile 10mV arasında, geçici dışarı doğru K+ akımı (Ito) için ise -50mV ile 70mV arasında 10 mV'luk adımlarla artan voltaj pulsları uygulanmıştır. Bulgular: TAK grubunun 1 Hz frekansında kaydedilen AP sürelerinde anlamlı uzama görülürken, bu uzamanın T+F grubunda düzeldiği gözlemlenmiştir. Her iki K+ akımının yoğunluğu da anlamlı şekilde azalmış, fakat fasudil bu seviyeleri kontrole çekmiştir. Protein analizlerine göre Kv4.2 ekpresyonu, TAK grubunda yükselmesine rağmen T+F grubunda düzelmemiştir. RhoA ekspresyonu TAK grubunda artarken, ROCK1&2 ve Kir2.1 anlamlı şekilde azalmış, 10 haftalık fasudil uygulamasının ardından bu proteinlerin seviyelerinde önemli bir düzelme gözlenmiştir. Sonuç: Özetle, fasudil uzamış AP süresini kısaltıp, IK1 ve Ito gibi potasyum akımlarını ve RhoA/ROCK yolağı elemanlarının protein ekspresyonunu da düzeltmiştir. Sonuç olarak, RhoA/ROCK yolağı kalbin elektriksel yeniden modellemesinde rol sahibi olabilir ve bu yolağın inhibisyonun gelecekte terapötik amaçlar için kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Rho, ROCK, fasudil, K+ akımları, aksiyon potansiyeli
Difüz optik tomografide kullanılan geri çatım tekniğinde görüntü kalitesini arttıracak düzenlemeler yaparak görüntü oluşturma ve elde edilen görüntüleri karşılaştırma
Amaç: Meme kanserinin erken teşhisinde birçok yöntem kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin dezavantajları göz önünde bulundurularak bu cihazlara destek bir yöntem olarak Difüz Optik Tomografi (DOT) sistemi geliştirilmektedir. Bu çalışmada DOT sisteminde kullanılan geri çatım algoritmamızın eksikliklerinin giderilerek geliştirilip, iterasyon sayısının otomatik olarak belirlenebilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Deneylerde meme benzeri ortam oluşturabilmek için intralipid ve Indocyanine green (ICG) kullanıldı. İntralipid ortamının içine konulacak tümör benzeri yapıyı (inklüzyonu) temsil etmek için saydam baloncukların içine intralipid ve absorbsiyon katsayısı 0.016 cm-1 olacak şekilde ICG konuldu. Bu çalışmada meme fantomunun ve inklüzyonun ışığı saçma katsayıları (µs) aynı fakat absorbsiyon katsayıları (µa) farklı olduğu için absorbsiyon konsantrasyon farkına bağlı olarak görüntü oluşturulur. DOT sistemlerinde tasarlanan sisteme göre en uygun geri çatım algoritmasının kullanılması gerekmektedir. Bu çalışmadaki sistemimiz 2401 ölçüm 2250 vokselden oluşmaktadır. Böyle sistemlere over-determined sistemler denilmektedir. Bu yüzden mevcut yayınlarda kullanılan geri çatım tekniklerinden yararlanılarak en uygun tekniğin Truncated Conjugated Gradient (TCG) olduğuna karar verilmiştir. Fakat bu tekniğinde kendine özgü dezavantajları bulunmaktadır. Bunların üstesinden gelebilmek için Transpose Free Quasi Minimal Residual (TFQMR) algoritması kullandık. Fakat bu algoritma da oldukça yavaş çalıştığı için TCG algoritması ile yeni algoritma bu çalışmada birleştirildi. Görüntü oluşturma aşamasında iterasyon sayılarını gözlemsel olarak belirlemek yerine kendi sistemimize uygun iterasyon sayısı belirleme algoritması geliştirildi. Bu algoritma temelde Kontrast Gürültü Oranı (CNR) mantığıyla çalışıyor ve uygun iterasyon sayısını belirleyebiliyor. Bulgular: Algoritmayı denemek için iki farklı deney aşaması belirlendi. İlk olarak MATLAB'ta simülasyon oluşturularak yeni algoritma ile simülasyon verilerinin görüntüleri oluşturuldu. Sonra meme dokusu ve tümör benzeri yapılar oluşturup, ölçümleri alınarak görüntüleri oluşturuldu. Alınan ölçümlerin, TCG ve TCG-TFQMR yöntemleri kullanılarak 3 boyutlu görüntüleri oluşturuldu. Geri çatım algoritmaları ile oluşturulan görüntüler derinlik, mesafe ve gerçek şekle benzeme parametreleri göz önünde bulundurularak karşılaştırıldı. Sonuç: TCG-TFQMR algoritması ile elde edilen sonuçlar TCG algoritmasına göre yaklaşık olarak 11-12 mm den daha derinde olan inklüzyonları gerçeğe daha yakın, daha gürültüsüz bir şekilde oluşturdu. TCG algoritmasının yetersiz kaldığı yerde TCG-TFQMR daha iyi çalıştığı elde ettiğimiz sonuçlarda görüldü.
Optik tomografi sistemi için elektronik donanım ve yazılımın tasarımı ve yapımı
Bu çalışmada optik tomografi sisteminin veri toplama kısmı için gerekli olan elektronik donanım ve yazılım tasarlanmıştır. Elektronik donanım 2 kısımdan oluşmaktadır. Bunlar fotodiyotların üzerinde bulunduğu fotodiyot elektronik kartı ve mikrodenetleyicinin üzerinde bulunduğu ana elektronik kartıdır. Bu kartların dışında sistemde optik anahtarlama devresi ve anahtarlama sistemi bulunmaktadır. Yazılım olarak mikrodenetleyicinin içerisinde C dilinde yazılmış ve derlenmiş gömülü hex kod bulunmaktadır. Sistemi kontrol etmek amacı ile kullanıcı ara yüzey programı Delphi kullanıldı.Anahtar Kelimeler : Optik tomografi sistemi, elektronik donanım ve yazılım.
Deneysel alzheimer modelinde oluşan komplikasyonlara rosmarinik asidin etkisi
Alzheimer hastalığı bilişsel fonksiyonlarda ve davranışlarda ilerleyici bozukluk ile karakterize edilen yaygın bir demans türüdür. Çalışmamızda antioksidan ve anti-inflammatuar özellikleri olan rosmarinik asidin Alzheimer hastalığında oluşan komplikasyonlara etkisi öğrenme parametreleri, histolojik ve biyokimyasal analizler yardımıyla araştırılmıştır. Deneysel Alzheimer modeli, ovaryektomi yapılmış dişi sıçanlara uzun süreli D-galaktoz uygulamasıyla oksidatif stresin ve östrojen azalmasının sinerjik çalışması sağlanarak kurulmuştur.Çalışmamızda 100 adet 2 aylık Wistar dişi sıçan, her grupta 20 hayvan olacak şekilde rastgele bölünerek kontrol(K), sham(Sh), ovaryektomi+galaktoz(OD), ovaryektomi+Rosmarinik(R) ve ovaryektomi+galaktoz+rosmarinik(ODR) grupları oluşturulmuştur. Altmış günlük deney süresi boyunca OD ve ODR gruplarına ovaryektomi ardından enjeksiyon yoluyla 80 mg/kg/gün D-galaktoz, ODR ve R gruplarına gavaj yoluyla 50 mg/kg/gün rosmarinik asit verilmiştir. Deney süresinin sonunda Y labirent ve lokomotor aktivite testleri uygulandıktan sonra, sıçanların beyin dokuları çıkarılarak lipit peroksidasyon için TBARS, PGE2 düzeylerini değerlendirmek için ELİSA testleri yapılmıştır.Alzheimer grubunda TBARS değerlerinin K, S, ODR ve R gruplarına göre anlamlı düzeyde arttığı ve ODR grubunda RA'nın lipid peroksidasyonu azaltarak bilişsel fonksiyonlarda düzelme sağladığı görülmüştür. Ayrıca, inflamasyonun göstergesi olan PGE2 düzeyinin OD grubunda anlamlı şekilde arttığı, tedavi uygulanan ODR grubunda ise bu artışın önlendiği izlenmiştir. Histolojik incelemeler sonucu OD grubundan alınan hücrelerde yapısal bozukluklar gözlenirken, immunboyamalar ile hipokampusta Aß birikimleri saptanmıştır.Tedavi uygulanan ODR grubunda hücre yapılarının normale döndüğü ve Aß birikimlerinin azaldığı tespit edilmiştir.Sonuç olarak çalışmamızda, AH grubunda lipid peroksidasyonun, inflamasyonun ve hafıza bozukluğunun arttığı, rosmarinik asitin bu parametrelerde düzelme sağladığı saptanırken, kurulan AH modelinin hastalıkla ilgili başka çalışmalarda kullanılabileceği ortaya konmuştur.
Beyinde, sülfitin apoptozise etkisi ve elektrofizyolojik parametrelerle ilişkisi
İnsanlar bazı aminoasitlerin metabolizmasıyla oluşan endojen sülfite, gıda, ilaç tüketimi ve kirli havanın solunmasıyla eksojen sülfite maruz kalırlar. Alınan sülfit miktarının fazla olması veya vücutta okside edilememesi sonucunda oluşan sülfit radikallerinin biyomoleküllere olumsuz etkisinin olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle, çalışmamızda sülfitin apoptozise olan etkisi ve bu etkinin elektrofizyolojik parametrelerle ilişkisi incelenmiştir.Çalışmamızda 40 adet wistar sıçan dört gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu (K), sülfit (Na2S2O5) verilen grup(S), fosfolipaz A2 inhibitörü (Quinacrine) verilen grup (Q) Quinacrine-Sülfit verilen grup (QS). 100 mg/kg/gün sülfit gavajla, 10 mg/kg/gün Quinacrine intraperitoneal enjeksiyonla otuz beş günlük deney süresi boyunca verilmiştir. Deney süresinin bitiminde sıçanların somatosensoriyel uyarılma potansiyelleri (SEPs) kaydedilmiş, biyokimyasal analizler için beyin dokuları çıkartılmış, kanları alınmıştır.Sülfite maruz kalmanın bir göstergesi olarak kabul edilen plazma-S-sülfonat düzeylerinin S ve QS gruplarında arttığı saptanmıştır.Çalışmamızda lipid peroksidasyonu değerlendirmek için, tiyobarbitürik asit reaktif ürünleri (TBARS) oluşumuna bakılmıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, diğer grupların TBARS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Diğer yandan, S grubu ile karşılaştırıldığında QS grubunda TBARS değerlerinin azaldığı fakat bu azalmanın anlamlı olmadığı tespit edilmiştir.Kontrol ve deney gruplarının beyin dokularında gerçekleştirilen Western Blot ve dansitometrik analizlerin de, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında S, Q ve QS gruplarının sPLA2 miktarında anlamlı bir artışın olduğu bulunmuştur. S grubu ile karşılaştırıldığında, QS grubunda quinacrine tedavisinin sPLA2 miktarındaki artış üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir.Kontrolle karşılaştırıldığında Q grubunda SEP latenslerinin değişmediği, S grubunda ise tüm dalga formlarında istatistiksel olarak anlamlı uzama olduğu, QS grubunda ise P1 ve N1 bileşenlerinin latenslerinin uzadığı gözlenmiştir. S grubu latenslerine göre QS grubunun SEP latenslerinin N1, P2, N2 bileşenlerinin kısaldığı, Q grubu ile karşılaştırıldığında QS grubu P1 ve N1 bileşenlerinin latenslerinin istatistiksel olarak uzadığı gözlenmiştir.Kaspaz-3 enziminin düzeyi K grubuyla karşılaştırıldığında S grubunda artmış, Q ve QS gruplarında ise değişmemiştir. Apoptozise girmiş hücreleri belirleyebilmek için yapılan Tunel analizi verilerimiz kaspaz 3 bulgularımızla uyumludur. Sülfit gruplarında somatosensoryel alanda Tunel pozitif hücreler saptanırken K, Q ve QS gruplarına ait somatosensoryel alandan Tunel pozitif hücrelere rastlanmamıştır.Sonuç olarak çalışmamızda, günlük normal diyetle alınan sülfit dozunun lipid peroksidasyonu arttırdığı, SEP latenslerini uzattığı ve apoptozisi indüklediği tespit edilmiştir. Sülfitin bu etkisinde sPLA2 enziminin etkili olabileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Sülfit, Somatosensoriyel uyarılma potansiyelleri (SEP), Lipidperoksidasyonu, Sektretuar fosfolipaz A2 (sPLA2)
Uyku dinamiğinin çoklu ses uyaranları ile incelenmesi
Amaç: Uykuda beyin yanıtlılığının, klasik uyku evreleme ve BİS sistemine göre farklı dönemlerde, işitsel uyaranlar aracılığıyla ve ?Uyarılma Potansiyelleri? yöntemi ile incelenmesi.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 18 gönüllü bireyin uyku kayıtları incelendi (18-32 yaş, ort: 24.4 ± 3.6; 5 kadın). Uyku kayıtları sırasında basit işitsel uyaranlar (1500 Hz, 80 dB, 500 ms) kulak içine (etimotik) uygulandı. Klasik uyku skorlama ve BİS sistemine göre uyku dönemleri belirlendi ve her bir uyku döneminde işitsel uyarılma potansiyelleri (İUP) incelendi. N100, P200, N300, P450, N550 ve P900 yanıtlarının uyku dönemleri arasındaki değişimi araştırıldı.Bulgular: BİS sistemi ve klasik NREM uyku evreleri arasında, yüksek korelasyon olduğu saptandı. BİS sistemi ile uyku, klasik skorlama sistemlerine göre daha fazla sayıda dönemlerine ayrıldı ve İUP bileşenlerindeki değişim, daha fazla kademede incelendi. Özellikle, N100 bileşen genliğinde uyku derinleştikçe küçülme, N300 ve P900 bileşen genliklerinde ise büyüme görüldü. BİS ve NREM uyku evrelerinde elde edilen İUP arasında, yüksek korelasyon bulundu. Uykunun ilk ve ikinci yarısı arasında, İUP açısından farklılıklar olduğu gösterildi. İkinci yarı uykuda, yüzeyel uyku döneminde N100 genliğinin, derin uyku dönemlerinde ise P200 ve P900 genliklerinin küçüldüğü görüldü.Sonuç: Bu çalışma, BİS sistemi ile uykuda IUP'nin birlikte incelendiği ilk çalışma olma özelliğini göstermektedir. Bulgular, BİS sisteminin uyku dinamiğinin çalışılmasında, yararlı olabileceğini göstermiştir. Ayrıca uyku, BİS sistemi ile daha fazla alt dönemde incelenebildiği için İUP altında yatan süreçler, daha detaylı çalışılabilmiştir. Bu çalışmada BİS sistemi, klasik uyku evreleme sistemleri yerine değil, beraberinde kullanılmak üzere önerilmektedir.Uyku İUP bileşenlerinin altında yatan süreçleri anlayabilmek için daha çok kapsamlı çalışmaya ihtiyaç vardır. Dinamik İUP yöntemi ile BİS sisteminin birlikte kullanıldığı yeni çalışmalar, farklı uyku bozukluklarının altındaki patolojik süreçlerin aydınlatılmasında da fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Uyku, Elektrofizyoloji, İşitsel Uyarılma Potansiyelleri, N100, P200, N300, P450, N550, P900
Deneysel beyin iskemi reperfüzyon modelinde öğrenme ve hafıza değişikliklerine ghrelinin etkisi ve mekanizmaları
Serebral iskemi dünya genelinde üçüncü ölüm ve birinci morbidite sebebidir. Serebral iskemi/reperfüzyona (İ/R) her yıl yüz binlerce insan maruz kalmakta ve bu hastaların %45'i özel tıbbi destek almadan iyileşememektedir. Serebral İ/R, ağır öğrenme ve hafıza bozukluğuna sebep olduğu için çalışmamızda hipokampal hasar üzerindeki etkisi incelenmiştir. Antioksidan ve hafıza geliştirici özellikleri sebebiyle açlık hormonu olarak adlandırılan ghrelin tedavi edici ajan olarak seçilmiştir.Çalışmamızda 80 adet 3 aylık Wistar erkek sıçan, her grupta 20 hayvan olacak şekilde rastgele bölünerek sham (SHAM), ghrelin (GHR), iskemi/reperfüzyon (İ/R) ve iskemi/reperfüzyon+ghrelin (İ/R+GHR) grupları oluşturulmuştur. Deney süresi boyunca SHAM grubuna ameliyat sonrasında 3 gün boyunca serum fizyolojik, GHR grubuna ameliyat yapılıp 3 gün boyunca ghrelin, İ/R grubuna İ/R uygulanıp 3 gün boyunca serum fizyolojik ve İ/R+GHR grubuna İ/R uygulanıp 3 gün boyunca ghrelin intraperitoneal olarak verilmiştir. Ameliyat sonrası 24. ve 48. saatlerde Y labirent ve açık alan testleri uygulanmış, 72. saatte ise sıçanlardan kan örnekleri alınıp beyin dokuları çıkartılmıştır. İskemi/reperfüzyon hasarını göstermek amacıyla hematoksilen eozin boyaması yapılmış, plazmada açile ghrelin ve deaçile ghrelin düzeyleri ile hipokampusta total oksidan kapasite (TOK), total antioksidan kapasite (TAK), nitrit+nitrat, iNOS ve nNOS seviyelerine, bakılmıştır.İ/R grubunun davranış testleri sonucunda öğrenme ve hafızada bozulma oluştuğu ve buna paralel olarak İ/R grubunun hipokampal TOK değerlerinin S ve GHR gruplarına göre arttığı görülmüştür. İ/R+GHR grubunun TOK değerleri ile SHAM ve GHR grupları arasında anlamlı bir fark bulunamamış, öğrenme ve hafıza bozulmasının I/R grubuna göre belirgin biçimde düzeldiği tespit edilmiştir. Grupların TAK değerleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Plazma ghrelin düzeyleri incelendiğinde GHR grubu plazma açile ghrelin düzeyinin SHAM gruba göre arttığı, İ/R+GHR grubu değerlerinin ise GHR ve İ/R grubuna göre azaldığı görülmüştür. SHAM, GHR ve İ/R gruplarının plazma deaçile ghrelin seviyeleri arasında fark bulunmazken, İ/R+GHR grubunun değerlerinin SHAM ve İ/R grubuna göre anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır. Hematoksilen eozin boyaması sonucunda İ/R grubunda hipokampal nöron hasarı oluştuğu, İ/R+GHR grubunda hasarın azaldığı gözlenmiştir. GHR, İ/R ve İ/R+GHR gruplarının hipokampal nitrit+nitrat seviyeleri arasında fark görülmezken, tüm grupların değerleri SHAM gruba göre artmıştır. İ/R grubunda hipokampustaki iNOS ekspresyonu diğer gruplara göre belirgin biçimde artmıştır. Hipokampal nNOS ekspresyonunun GHR, İ/R ve İ/R+GHR gruplarında SHAM gruba göre arttığı gözlenmiştir.Sonuç olarak çalışmamızda, global serebral İ/R'nin total oksidan kapasiteyi arttırmakla beraber öğrenme ve hafıza bozukluğuna yol açtığı, ghrelinin serebral İ/R hasarını tedavisinde fayda sağlayabileceği ortaya konmuştur.
Doku benzeri bir ortamda kromofor moleküllerin konsantrasyonunun spektroskopik yöntemle tayininin analitik olarak modellenmesi
Bu tezde dokuda alınan geri yansıma spektrumlarını kullanarak endojen veya ekzojen kromoforların konsantrasyonunu hesaplamak için yeni bir metod geliştirildi. Bu metodun dokunun biyokimyasal yapısındaki değişimden doku patolojisini teşhis etme ve fotodinamik tedavide photosensitizer konsantrayonunu belirleme potansiyeli bulunmaktadır.Bu çalışmada doku fantomları intralipid ve iki farklı kromofor kullanılarak hazırlandı. Doku fantom deneylerinin birinci setinde metilen mavisi-intalipid su karışımı, ikinci setinde indosiyanin yeşili (ICG)-intralipid su karışımı kullanıldı. Doku fantomlarında intralipid ve kromofor konsantrasyonlarının değişimi indirgenmiş saçılma ve absorpsiyon katsayısını belirledi. Doku fantomların indirgenmiş saçılma ve absorpsiyon katsayıları biyolojik dokuların aralığı içindedir. Doku fantomlarda spektroskopik ölçümler almak için kullanılan deney düzeneği; küçük bir spektrometre, altı kaynak ve bir fiber dedektörden oluşan optik prob, tungsten-halojen ışık kaynağı ve bir dizüstü bilgisayardan oluşmaktadır. Bütün yansıma spektrumları fiber optik probun doku fantomları içine 1mm daldırılmasıyla alındı. Deneylerin Monte Carlo simülasyonları yapıldı ve toplanan fotonların toplam optik yolları hesaplandı. Doku fantomlarının kromofor konsantrasyonları tahmininde deney ve Monte Carlo sonuçları birlikte kullanıldı.Çalışmanın sonucunda geri yansıma spektrumu ve Monte Carlo simülasyonu kullanılarak absorpsiyon ve indirgenmiş saçılma katsayıları tahmin edildi. Çalışmada indirgenmiş saçılma katsayısı 0.25-1.1mm-1 ve absorpsiyon katsayısı 0.05-0.2mm-1 olarak seçildi. İndirgenmiş saçılma katsayıları % 6.3 hata ile absorpsiyon katsayıları % 11.4 hata ile ölçüldü.
Pre ve/veya postnatal dönemde uygulanan elektrik alanın elektrofizyolojik ve biyokimyasal parametrelere etkisi
Çalışmamızda, 50 Hz elektrik alanların sıçanlardan kaydedilen uyumsuzluk negativitesi (MMN) üzerinde oluşturduğu etkilerle birlikte, beyinde apoptozis ve oksidan hasarın olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamızda Wistar albino sıçanlar kullanılarak, Kontrol grubu (K), 3 haftalık prenatal (Pr), 3 aylık postnatal (Po) ve Prenatal + postnatal (Pr+Po) dönemlerinde elektrik alana maruz bırakılan erkek yavruların oluşturduğu gruplar olmak üzere 4 grup oluşturulmuştur. Pr grubunu oluşturan erkek yavrular sadece prenatal dönemde, Po grubunu oluşturan erkek yavrular sadece postnatal dönemde, Pr+Po grubunu oluşturan erkek yavrular hem pre hem de postnatal dönemde 50 Hz frekanslı 12 kV/m şiddetindeki elektrik alana günde 1 saat süreyle maruz bırakılmışlardır. Deneysel sürenin sonunda erkek sıçanlar üretanla (1.2 g/kg) anestezi edildikten MMN kayıtları alınmıştır. Sıçanların MMN kayıtları alındıktan sonra beyin dokuları çıkarılarak apoptotik hücre, 4-hidroksinonenal (4-HNE) ve protein karbonil tayinleri yapılmıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında 4- HNE ve protein karbonil değerlerinin Pr grubunda değişmediği, Pr+Po grubunda azaldığı, Po grubunda ise 4-HNE düzeyinin arttığı fakat benzer artışın protein karbonil düzeylerinde görülmediği tespit edilmiştir. Beyin dokusundan alınan kesitler Tunel metodu ile yapılan incelemede kontrol ve deney gruplarında apoptotik hücrelere rastlanılmamıştır. Bununla birlikte, kaydedilen potansiyeller karşılaştırıldığında bütün gruplarda P2N2 genliğinin nadir uyarı durumunda standart uyarıya göre önemli derecede arttığı bulunmuştur. Ayrıca, fark eğrilerinin gruplar arası karşılaştırmasında, kontrol grubuna göre elektrik alana maruz kalan bütün deney gruplarında MMN aktivitesini temsil eden P2N2 genliklerinin istatistiksel yönden anlamlı olarak azaldığı gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda, elektrik alanın MMN genliğini azalttığı izlenirken, lipid peroksidasyonu artırabileceği ve protein oksidasyonuna neden olabileceği tespit edilmiştir.
Duyusal engelli bireylerde davranışsal koku verilerinin incelenmesi
Amaç: Duyusal engelli bireyler (görme engelli, işitme engelli) ile sağlıklı bireyler arasında koku duyusu açısından farklılık olup olmadığının incelenmesidir.Yöntem: Tez verilerini oluşturmak üzere 41 işitme engelli (22 kadın), 40 görme engelli (17 kadın) ve 52 sağlıklı (24 kadın) birey çalışmaya katıldı. Katılımcıların koku performansları koku eşiği belirleme, koku tanımlama ve koku ayırt etme olmak üzere üç alt testten oluşan Koku Çubukları (Sniffin' Sticks) Test Bataryası kullanılarak ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 11.0.1 aracılığıyla tek yönlü ANOVA testi ile değerlendirildi.Bulgular: Koku eşiği belirleme testi sonuçlarında üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (işitme engelliler: 7.40±3.47, görme engelliler: 8.45±3.35, sağlıklı kişiler: 8.00±2.73). Koku ayırt etme testinde sağlıklı bireyler (12.32±1.81), işitme engelli bireylerden (10.87±2.29) daha başarılı performans sergilediler (F=5.66, p=.004). Koku tanımlama bölümünde, görme engelli (11.45±1.99) ve sağlıklı bireyler (11.96±1.48), işitme engelli bireylerden daha yüksek puanlar aldılar (9.87±2.01) (F=15.73, p=.000). Ancak görme engelli bireyler ile sağlıklı bireyler arasında koku tanımlama performansları açısından farklılık görülmedi. Genel koku performansları sonuçları incelendiğinde, koku tanımlama bölümüyle benzer sonuçlar olduğu görüldü (görme engelliler: 31.65±5.09, işitme engelliler: 28.15±5.56, sağlıklı kişiler: 32.30±3.86, F=9.33, p=.000).Sonuç: Duyusal engelli bireyler ile yapılan bu çalışma, alandaki araştırmalar için davranışsal planlama ve ölçümlerde nesnel bir model olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca çalışma, duyusal engelli bireylerin beyin kapasite kullanımının incelenmesinde koku duyusunun bir modalite oluşturabileceğini göstermektedir.
Şizofrenide elektrofizyolojik değişimler ve COMT Val158Met polimorfizmi ile ilişkileri
Amaç: Bu tezin amacı beynin bazı elektrofizyolojik yanıtlarının şizofreni hastalığında görülen değişimlerini ve bu değişimlerin COMT geninde görülen Val158Met polimorfizmiyle ilişkilerini incelemektir.Hipotezler: Şizofreni hastalarına ait işitsel uyarılmış potansiyellerin kontrol grubundan farklılık göstermemesi; işitsel olay ilişkili potansiyellerin ve uyumsuzluk negatifliğinin hasta grubunda azalmış genliklere sahip olması beklenmektedir. Val/Val genotipini taşıyan hastaların sinyal/gürültü oranlarının Met/Met genotipli hastalardan düşük olması beklenmektedir.Yöntem: 17 şizofreni hastası ve 17 sağlıklı katılımcıya işitsel uyaranlar dinletilirken EEG kaydı alınmıştır. Elde edilen uyarılmış ve olay ilişkili potansiyeller ile uyumsuzluk negatifliği yanıtlarının 6 elektrotta (F3, F4, FCz, P3, P4, CPz) genlik ve latans ölçümleri yapılmıştır. 14 hastadan alınan kanlardan elde edilen DNA ile hastaların COMT Val158Met genotipi incelenmiştir. Bu hastalar genotiplerine göre gruplandırılarak olay ilişkili potansiyellerde sinyal/gürültü oranları incelenmiştir.Bulgular: Uyarılmış potansiyellerin P60 bileşenlerinin latansı hasta grubunda kısalmış görünmektedir (FCz, P4) . İşitsel olay ilişkili potansiyellere ait P300 bileşenlerinde gruplar arası anlamlı fark yokken hastalarda geç negatif yanıtın genliğinin artmış (FCz, P3, CPz), FCz'de N100 bileşeninin genliğinin azalmış olduğu görülmektedir (p<.05). Farklı ses sapma tiplerinin farklı seviyelerinde şizofreni hastalarının düşük genlikli uyumsuzluk negatifliğine sahip oldukları görülmektedir (p<.05). COMT Val/Val(158) genotipli hastaların olay ilişkili potansiyellerinin sinyal/gürültü oranlarının Met/Met genotipli hastalardan yüksek olduğu gözlenmiştir (istatistiksel anlamlılık incelenmemiştir).Sonuç: Hasta ve kontrol grupları arasında işitsel uyarılmış potansiyellerde görece az sayıda bileşende fark varken işitsel olay ilişkili potansiyel ve uyumsuzluk negatifliğinde daha fazla bileşende ve elektrotta gruplar arası fark gözlenmiştir. Düşük aktiviteli COMT enzimi üreten Met allelinin şizofreni hastalarında sinyal/gürültü oranını düşürdüğü gözlenmektedir.Anahtar Sözcükler: Şizofreni, İUP, İOİP, MMN, COMT, sinyal/gürültü oranı.
Diyabetik sıçan ventrikül miyositlerinin uyarılma-kasılma çiftlenimindeki değişiklere sodyum tungstate tedavisinin etkisi
Son yıllarda yapılan araştırmalarda perfüze edilen diyabetik sıçan kalplerinde sodyum tungstat'ın kardiyak performansı geliştirdiği belirtilmiştir. Bu çerçevede çalışmamızda sodyum tungstat'ın bu yararlı etkisinin altında yatan hücresel ve moleküler mekanizmalar araştırılmıştır.Sodyum tungstat 6 hafta boyunca gavajla diyabet ve kontrol grubu sıçanlara günde 100 mg/kg olarak verilmiştir. Bu süre sonunda diyabetik sıçanlarda glikoz düzeyi dramatik biçimde artmıştır. Diğer taraftan plazma insülin düzeyi, vücut ve kalp ağırlığı azalmış, diğer parametrelerde ise dikkate değer bir değişim gözlenmemiştir.Fura-2 AM yüklenmiş izole ventrikül miyositlerinde sarkomer boyundaki değişim ve hücre içi Ca2+ [Ca2+]i tranzientleri ölçüldü. Sodyum tungstat tedavisi diyabetik kardiyomiyositlerde azalmış olan Ca+2 transientlerinin ve fraksiyonel kısalma eğrilerinin genliğini arttırmıştır. Ayrıca, diyabetle baskılanan Iss ve Ito K akımlarını düzeltmiş, ancak L-tipi Ca+2 akımları üzerinde herhangi bir değişiklik yaratmamıştır. Biyokimyasal paratmetreler açısından diyabetle birlikte kalpte dikkat çekici biçimde artan TBARS ve protein karbonil içeriği sodyum tungstat uygulamasıyla birlikte anlamlı biçimde azalmıştır. Bununla birlikte tungstat tedavisi ksantin oksidaz/ksantin dehidrogenaz aktivitesini belirgin bir şekilde düşürmesine rağmen, gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür.Sonuç olarak, sodyum tungstat uygulaması değişen iyonik akımları ve bozulan Ca+2 regülasyonunu iyileştirerek diyabet indüklü kontraktil abnormaliteleri gidermiştir. Bu veriler, sodyum tugstate'ın bu yararlı etkisini glisemi normalizasyonundan daha ziyade antioksidan etkisi ile gerçekleştirdiğini düşündürmektedir.
Ellagik asidin sıçan kardiyomiyositlerinin kontraktilitesi ve kalsiyum akımları üzerine etkileri
Son yıllarda yapılan çalışmalarda fenolik yapıların birçok biyolojik etkisinin olduğu gösterilmiştir. Bu fenolik bileşiklerden biri olan ellagik asidin (EA) kardiyoprotektif etkisi olduğu ileri sürülmektedir. Bu çerçevede çalışmamızda EA?nın ventrikül miyositlerinin Ca2+ akımlarına etkisi ve bu etkinin altında yatan mekanizmaların araştırılması amaçlanmıştır. Deneyler sıçan kalbinden izole edilen ventrikül miyositlerinde gerçekleştirilmiştir. Akut EA uygulamasının L-tipi Ca2+ akımlarını anlamlı olarak azalttığı, ancak aktivasyon ve inaktivasyon kinetiklerine ait parametreleri etkilemediği görülmüştür. Ellagik asidin Ca2+ akımlarını baskılayıcı etkisinin doz bağımlı olduğu tespit edilmiş ve EC50 değeri 23 nM olarak hesaplanmıştır. Adenilil siklaz inhibitörü (SQ 22536, 10 µM) ve antioksidan (probucol, 5 µM) varlığına rağmen EA?nın Ca2+ akımlarını azaltıcı etkisi devam etmiştir. Ancak Nitrik oksit sentaz (NOS) inhibitörü (L-NAME,500 µM) ve guanilil siklaz (GS) inhibitörü (ODQ, 1 µM) varlığında ise ilginç bir şekilde EA?nın azaltıcı etkisinin ortadan kalktığı görülmüştür. Ayrıca, EA konsantrasyonla orantılı bir şekilde fraksiyonel kısalmayı azaltmış, aksiyon potansiyelinin repolarizasyon süresini ise anlamlı olarak uzatmıştır. Sonuç olarak, EA nanomolar konsantrasyonlarda bile kardiyomiyositlerin iyonik ve mekanik özelliklerini etkilemektedir. Bu veriler EA?nın Ca2+ akımlarına olan azaltıcı etkisinin NOS-GS-cGMP aracılığıyla gerçekleştiğini göstermektedir. EA?nın fraksiyonel kısalmayı azaltması negatif inotropik etkisinin olduğunu göstermekte, aksiyon potansiyeli repolarizasyon süresini uzatması ise potasyum akımları üzerinde de etkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Ellagik Asit, Ca2+ Akımları, Fraksiyonel Kısalma, Aksiyon Potansiyeli.
Parkinson hastalığında kemoduysal uyaranlara karşı beyin yanıtlılığı
Parkinson hastalığı ile koku bozukluğu arasındaki ilişki psikofiziksel ve elektrofizyolojik değerlendirmeler ile incelenmektedir. Koku fonksiyonuna odaklanan elektrofizyolojik çalışmaların artan sayısına rağmen, kemoduysal uyarılma/olay ilişkili potansiyellerin gözlenmesinde halen bazı sınırlılıklar bulunmaktadır. Özellikle düşük sinyal gürültü oranı nedeniyle saf koku ve trigeminal uyarımlara karşı oluşan yanıtlar zorlukla görülebilmektedir. Son dönemdeki çalışmalar kemoduysal potansiyellerin ve beyin yanıtlılığının hassasiyetini arttırmaya odaklanmıştır. Bu tez kapsamında kemoduysal uyaranlara karşı beyin yanıtlılığını entropy analizleri gibi ileri analiz teknikleri kullanarak göstermek amaçlanmıştır. Öte yandan Parkinson hastalarının koku performansları sağlıklı kontroller ile hem psikofiziksel hem de elektrofizyolojik olarak karşılaştırılmıştır. Bu amaçla 12 yeni tanı almış Parkinson hastası ve 12 sağlıklı kontrol çaışmaya dahil edilmiştir. Koku eşik, koku tanımlama ve toplam koku performanslarının Parkinson hastaları için daha kötü olduğu gösterilmiştir. Elektrofizyolojik değerlendirmeler ise kontrol grubunda hem gül kokusu hem de karbondioksit kokusu için entropide anlamlı farklılıklar olduğunu göstermektedir. Ancak Parkinson hastalarında bu fark gösterilememiştir. Entropi analizleri sonucunda kemoduysal uyarım sonrasında kontrol grubunda beynin daha düzenli bir şekilde çalıştığı ancak hasta grubunda kaotik süreçlerin devam ettiği gözlenmiştir. Bu süreçler Parkinson hastalarında kemoduysal uyarıma karşı sistemin işlevselliğinin bozulduğunu gösterir niteliktedir. Bu sürecin Parkinson hastaları için bir biyo-işaret olarak kullanımı konusunda ileri dönem araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
İzoproterenol ile oluşturulan kardiyak hasara kükürt dioksitin etkisinin elektrofizyolojik parametrelerle incelenmesi
Uzun yıllardır toksik etkileri bilinen ve bu doğrultuda araştırılan karbon monoksit (CO), nitrik oksit (NO), hidrojen sülfür (H2S) ve kükürt dioksit (SO2) moleküllerinin, son yıllarda insan vücudu tarafından da üretildiği ve fizyolojik süreçlerde görevli moleküller olduğu anlaşılmıştır. Aynı zamanda bu moleküllerin fizyolojik koşulların dışında, patofizyolojik koşullarda da etkili oldukları fark edilmiştir. Bu çalışmamızda sıçanlarda oluşturulan hipertrofik patolojinin etiyolojisi üzerine SO2 molekülünün rolünün elektrofizyolojik yöntemlerle incelenmesi ve işlevinin anlaşılmasına yönelik bilgilerin ortaya konması amaçlanmıştır. Bu amaçla bir haftalık isoproterenol uygulaması sonucunda kardiyak hasar oluşturularak SO2 donorü etkileri kardiomyosit düzeyinde gözlemlenmiştir. Bununla birlikte antioksidan karışım uygulamasıyla da, SO2 molekülünün olası etkilerinin antioksidan mekanizmayla ilişkisi açıklığa kavuşturulmuştur. Öncelikle kalp ağırlığı/tibia uzunluğu oranı incelenerek, izoproterenol uygulaması sonucunda hipertrofinin oluştuğu ve uygulanan moleküllerin bu süreci durdurmadığı tespit edilmiştir. Bu hastalık modelinin aksiyon potansiyeli depolarizasyon süresinde bir uzamaya neden olduğu ve SO2 uygulamasının bu uzamayı geri döndürdüğü tespit edilmiştir. Ayrıca bu uzamaya antioksidan karışımın paralel bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Bu uzamanın nedeninin başka çalışmalarda gösterildiği üzere geç sodyum akımlarından (INaL) dolayı gerçekleştiği söylenebilir. Bununla birlikte izoproterenolün Ca2+ akımlarını azalttığı ancak SO2 uygulamasıyla birlikte Ca2+ akımlarının kontrol seviyelerine geri döndüğü görülmüştür. Antioksidan karışımın ise hipertrofik modelde gözlenen Ca2+ akımlarının azalışına her hangi bir etkisinin olmadığı fark edilmiştir. Bu bilgilerin dışında SO2'nin elektriksel parametrelerde düzelmelere sebep olsa da mekanik parametrelerde olumsuz değişikliklere neden olduğu fark edilmiştir. Bunun nedeninin ise yapılan diğer çalışmaların da gösterdiği üzere Ca2+ duyarlılığında gözlenen artışa bağlı olarak diyastolik fonksiyon bozukluklarının gerçekleşmesidir. SO2 molekülünün bu etkisinin antioksidan sistemle her hangi bir ilişkisinin bulunup bulunmadığını anlayabilmek için biyokimyasal parametreler de incelenmiştir. Bu incelemenin sonucunda kardiyak hasarın protein oksidasyonu ve lipit peroksidasyonuna neden olmadığı saptanmış ve SO2 molekülünün etkilerinin bu sistem üzerinden olamayacağı sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte tek başına SO2 uygulamasının protein karbonil değerlerini arttırarak oksidatif hasara neden olduğu belirlenmiştir. Bu çerçevede SO2 molekülünün fizyolojik koşullarda oksidatif bir etki yaratırken, koşulların değişmesine bağlı olarak sistem üzerinde farklı etkilerin olabileceği yorumu yapılmıştır. Sonuç olarak SO2 molekülünün patolojik durumlarda kardiyovasküler sistem üzerine olumlu etkilerinin olduğu konusunda verilere ulaşılmıştır. Bu etki mekanizmasının net bir şekilde anlaşılabilmesi amacıyla daha detaylı çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Deneysel hipertansiyonun kalpte oluşturduğu elektrofizyolojik değişiklikler üzerine magnezyum tedavisinin etkisi
Hipertansiyon kardiyak hipertrofi ve kalp yetmezliği gelişiminde majör risk faktörlerinden birisidir ve bu süreçlerin gelişiminde Mg2+'un önemli olduğu iddia edilmektedir. Bu çalışmada L-NAME kullanılarak oluşturulan hipertansiyon modelinde kardiyak miyositlerde meydana gelen elektrofizyolojik değişiklikler belirlenerek, hücre içi serbest Mg2+seviyelerinin bu değişikliklerle olan ilişkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Hipertansiyon ve MgO tedavisi uygulanan hipertansiyon gruplarına 40 mg/kg dozunda L-NAME 6 hafta boyunca içme suyu ile verilirken, Mg2+ tedavisi alan gruplar aynı zaman periyodunda 1 g/kg dozunda MgO içeren yem ile beslenmiştir. L-NAME uygulaması ile yükselen kan basıncı değerleri MgO tedavisi ile kontrol seviyelerine dönmüştür ve hipertansiyona sekonder olarak gelişen hipertrofi önlenmiştir. Hipertansif sıçan ventrikül miyositlerinde azalan hücre içi serbest Mg2+ seviyeleri, 6 haftalık MgO tedavisi ile normal seviyelere dönmüştür. Hipertansiyonun kardiyomiyositlerde fraksiyonel kısalma miktarını anlamlı seviyede azalttığı, kasılma kinetiklerinde yavaşlamaya sebep olduğu, Ca2+ transientlerinin genliklerinde anlamlı bir değişiklik oluşturmamasına karşılık, zaman sabitinin uzamasına neden olduğu görülmüştür. Altı haftalık MgO tedavisi hipertansiyona bağlı olarak meydana gelen kasılma bozukluğunu düzeltmiştir. Aksiyon potansiyelinin repolarizasyon süresinin ventrikül miyositlerinde hipertansiyona bağlı olarak uzadığı, buna karşılık MgO uygulamasının bu değerleri kontrol seviyesine yaklaştırdığı görülmüştür. Hipertansiyon, Ito ve Iss akımlarını baskılarken MgO tedavisi, Ito akımlarını kontrol seviyelerine getirmiş, ancak Iss akımlarında anlamlı bir değişiklik oluşturmamıştır. Hipertansiyonda meydana gelen intrasellüler serbest Mg2+ seviyesindeki azalma L-tipi Ca2+ akımları, SR Ca2+ içeriği ve NCX aktivitesi üzerinde önemli bir değişikliğe sebep olmamıştır. Ayrıca hipertansif sıçan kalplerinde görülen oksidatif stres ve protein oksidasyonu artışının MgO tevisi ile düzeldiği belirlenmiştir. Özetle, Mg2+'un hipertansiyona bağlı olarak sıçan ventriküler miyositlerinin elektriksel ve mekanik aktivitesinde meydana gelen değişikliklerde etkili olduğu gözlenmiştir. Bu sonuçlar hipertansif sıçanlardaki Mg2+ eksikliğinin oksidatif stres artışına ve kardiyak fonksiyon bozukluklarına neden olduğunu, MgO tedavisinin ise antioksidan yolakları aktive ederek hipertansiyona bağlı değişiklikleri düzelttiğini göstermektedir. Sonuç olarak, çalışmamızda Mg2+ dengesindeki değişimlerin kronik kalp hastalıklarının patofizyolojisine katkıda bulunan önemli faktörlerden biri olduğu görülmüştür.
Elastik ışık saçılma spektroskopisi sistemini (eısss) kullanarak prostat tümör dokusu pozitif cerrahi sınırların belirlenmesi
Tekli optik fiber probtan oluşan Elastik Işık Saçılım Spektroskopisi (EISS) sistemi kullanarak prostat dokusu pozitif cerrahi sınırları Temel Bileşenler Analizi (TBA) ve Doğrusal Ayırım Analizi (DAA) ile tespit edildi. Toplam 27 hastadan alınan 299 adet doku üzerinde alınan EISS spektrumları 450-750 nm dalga boyu aralığında değerlendirildi. EISS spektral datası altın standart olan histopatoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Data analizi Temel Bileşenler Analizi (TBA) ve ardından Doğrusal Ayırım Analizi (DAA) ile yapıldı. Teşhis performansı için Receiver Operating Characteristic (ROC) eğimi hesaplandı. Diskriminant skoruna bağlı olarak elde edilen sınıflandırma sonucunda prostat dokusu cerrahi sınırlarında malign dokuyu benign dokudan ayırt etmedeki duyarlılık 100%, seçicilik 95.2% ve ROC eğrisi altında kalan alan 0.98 olarak bulundu. EISS sisteminin prostat dokusu cerrahi sınırlarında malign dokuyu benign dokudan yüksek duyarlılık ve seçicilik ile ayırt ettiği gösterildi. Bu çalışmadaki teşhis doğruluğu in-vivo fiber optik doku ayırımı uygulanabilirliğini gösterdi.