28
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Bizans İmparatorluğunda ticaret (VIII-X. yüzyıllar)
İnsanlık tarihi ile başlayan ticaret, tarih boyunca farklı gelişim süreçleri yaşamıştır. Hayatın devamı için gerekli olan zorunlu tüketim ürünlerinin takası (trampa) ile başlayan bu süreç, günümüze gelindiğinde küresel bir boyut kazanmış ve dünya siyasetinin temel belirleyici unsurlarından biri halini almıştır. Başlangıçtan günümüze yaşamış olduğu gelişim sürecinde ticarete katkı sunan aktörlerden birisi ise Bizans'tır. Bir çağa damgasını vurmuş bu büyük imparatorluk, uygulamış olduğu ticaret politikaları ve ticarete kazandırmış olduğu müesseselerle sadece kendi döneminde değil, kendinden sonra kurulan güçlü devletlere de örnek oluşturmuştur. Bizans'ın sahip olduğu coğrafi konum, onu doğu ve batı dünyası arasında bir kavşak yapmıştır. Özellikle de Bizans, doğunun lüks ürünlerini batıya aktarmada önemli bir aracı rol üstlenmiştir. İmparatorluğun başkenti olan Konstantinopolis, uluslararası ticaretin yürütülmüş olduğu yolların kesişme noktasındadır ve adeta bir dünya başkentidir. Ayrıca "Altın Boynuz" olarak tabir edilen doğal ve muhteşem bir limana sahip olması bu kentin ticari anlamda en büyük avantajlarından biri olmuştur. Nüfusunun en az olduğu dönemlerde dahi sayının iki yüz binin altına düşmemesi burayı ticari açıdan hep önemli kılmıştır. Kentte yoğun bir üretim yapılmasına rağmen, bu üretim kentin ihtiyaçlarını karşılama noktasında yeterli gelmemektedir. Bu sebeple başkent, imparatorluğun farklı bölgeleriyle ve dış dünyayla ithalat ağırlıklı bir ticari faaliyet sürdürmektedir. Bu noktada özellikle ipek ve baharat gibi pahalı ve lüks ürünlerin temininde dış dünyaya muhtaçtır. Gerçi VI. Yüzyılla birlikte başkent ve çevresinde ipek üretimine geçilmiş olsa bile, uzunca bir süre daha yeterli üretim kalitesi ve hacmi yakalanamadığı için bu üründe dışa bağımlılık devam etmiştir. Kentin hayvansal gıda ve sebze talebi çoğunlukla başkent ve çevresinden sağlanmış, hayati öneme sahip tahıl ise Mısır'ın kaybedilmesinden sonra yoğun olarak Anadolu ve Balkanlardan karşılanmıştır. Başkent nüfusunun oluşan gıda talebini karşılamayı ise Bizans imparatorları kendilerine görev bilmişlerdir ve bu noktada yapılan ticarette kârlılıktan öte halka karşı sorumluluk bilinciyle hareket edilmiştir. Bizans bütçesi içerisinde en büyük gelir kalemi toprak vergisi olmasına rağmen, ticaretten elde edilen gümrük vergileri Bizans ekonomisi için oldukça önemlidir. İmparatorluğun yaşamış olduğu siyasi çalkantılar, savaşlar, istilalar, doğal afetler ve kıtlıklar gibi olumsuzluklar Bizans'ın ticaretini olumsuz olarak etkilese dahi, bu faaliyeti hiçbir zaman bitirmemiştir. X. Yüzyıla gelindiğinde Bizans ticareti dünyada özel bir noktadadır. Konstantinopolis, sokaklarında binlerce yerli ve yabancı tüccarın iş yaptığı, limanlarında onlarca ticaret gemisinin demirlediği ve gümrük noktalarının sürekli hareketli olduğu bir kent görünümü çizmektedir. Ayrıca Konstantinopolis dışında Antakya, Sinop, Trabzon, Kıbrıs, Girit ve Selanik gibi ticaret açısından önemli merkezler, imparatorluğun ticaretinin canlanması ve gelişmesine büyük katkı sunmuşlardır. Anahtar Kelimeler: Bizans, Ticaret, Konstantinopolis, Ekonomi, Anadolu,Balkanlar, Tarih, İpek.
Hilafet ve Şia üzerine bir inceleme: VII.-VIII. yy.
Din anlayışımdaki farklılaşmaların bir tezahürü olarak karşımıza çıkan mezheplerin sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi için İslam Düşüncesinin teşekkül dönemi olarak nitelendirilen yaklaşık ilk üç yüz yıllık süreç büyük bir öneme sahiptir. Hz. Peygamberin vefatının hemen akabinde başlayan ve umumiyetle imamet/hilafet çerçevesi etrafında cerayan eden hadiseler Müslümanlar arasında ciddi ihtilaflara neden olmuştur. Şüphesiz başlangıçta siyasi bir niteliğe sahip olan bu ihtilafların doğurduğu fikirler tarihi süreç içerisinde itikadi bir yapıya bürünerek mezhep şeklinde karşımıza çıkmıştır. İlk plânda Haricilik, Şia, Mürcie ve Mutezile olarak tasnif edebileceğimiz bu dini-siyasi oluşumlar daha sonra kendilerine ait birer kültürel yapı oluşturmuşlardır. Belli prensipler çerçevesinde kendini ifade eden bu mezhepler, yine büyük oranda siyasi tutum farklılıklarından dolayı kendi alt gruplarını üretmeye devam etmişlerdir. İslam fikir ve siyaset tarihinde önemli yere sahip olan mezheplerden birisi de Şia mezhebidir. Şia'nın ortaya çıkmasını sağlayan olayların başlangıcı ve kökeni ile ilgili birçok rivayet vardır. İslam alimleri ve Şii alimler arasında bu hususta anlaşmazlıklar vardır. İhtilafların çok olması Ehl-i Sünnet alimlerinin ve Şii alimlerinin konuya bakışlarının ve fikirlerinin farklı olmasının yanı sıra tarihi olayların belirsizliği ve belli bir fikri ispatlamak adına uydurma hadislerin, rivayetlerin ortaya atılmasıda bu konudaki karışıklığı arttıran nedenlerin başında gelmektedir. Şii müelliflerden bazıları Şia'nın varlığını Hz. Peygamber'in hayatta olduğu döneme kadar götürmeye çalışsalarda Şia'nın erken dönemde Hz. Ali taraftarlığı şeklinde ortaya çıkması Hz. Osman'ın şehit edilmesi ile başlayan olaylar ve Hz. Ali'nin döneminde de bu faktörün ileri sürülmesi ile oluşan savaşlar neticesinde olmuştur. Ancak bu dönemdeki şia daha çok bir taraf olma şeklindedir. Daha sonrasında Hz. Hüseyin'in şehadeti ile sonrasındaki olaylar neticesinde Şia imamet fikri daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. Şia'nın siyasi ve itikadi bir mezhep oluşturması ve islam toplumu içerisinde ayrı bir fırka olması ise kaynakların verdiği üzere hicri birinci asrın sonlarına kadar uzanmaktadır. Bu tarihten itibaren artık şia kendi başına siyasi temele dayanan itikadi bir mezhep olmuştur. Anahtar Kelime; Şia, İmamet-Hilafet, Zeydiyye
Bizans İmparatorluğu'nda saray teşkilatı
Saray, hükümdarın oturdugu büyük bina olmanın yanı sıra yönetimin merkezi olması açısından önem tasır. Bizans mparatorlugu'nda saraylar mimari olarak büyük ve gösterisli binalardı. Bu büyüklük ve gösteris Bizans'ın gücünü temsil ediyordu. Romanın daha çok Sasani ? ran saraylarından etkilenerek yaptırdıgı büyük ve gösterisli saraylar, Bizans mparatorlugu'na miras kalmıs ve Bizans da bu mirasın hakkını vererek çok daha büyük ve gösterisli saraylar meydana getirmistir. Konstantinopolis'in kurulusundan itibaren genel olarak XII. yüzyıla kadar imparatorlar Büyük Saray'da oturmus ve devleti buradan yönetmislerdi. XII. yüzyıldan sonra yeni saraylar yapılmıs ve bu saraylar imparatorlugun merkezi olmustur. Yeni yapılan saraylar da gösteris ve ihtisam yönünden Büyük Saray'dan geri kalmayacak güzellikte ve büyüklükte insa edilmistir. Sonuç olarak Bizans sarayları, gerek imparator ve ailesinin oturdugu malikane olması gerekse de yönetimin merkezi olması sebebiyle incelenmeye degerdir
Halep Türkmenleri: Boy ve oymaklar
III ÖZET Yüksek Lisans Tezi HALEP TÜRKMENLERİ (BOY VE OYMAKLAR) Işıl BOSTANCI (IŞIK) Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı 1998; Sayfa : 126 Türkmen adıyla da anılan Oğuzlar, XI. yy ' da bulundukları bölgeden batıya doğru göç etmişler; Anadolu ve Kuzey Suriye bölgesine gelerek bu bölgeleri yurt edinmişlerdir.. Türkmen göçlerinin en önemli iskan merkezlerinden biri de Halep bölgesidir. Halep bölgesine ilk büyük Türkmen göçü ve iskanı XI. yy'da Selçuklular ' la birlikte olmuştur. 1070-1071 yıllarında Nâvekiyye Türkmenleri, ardından da Tutuş ve emrindeki beylere bağlı olan Türkmen topluluklarının bölgeye gelmesiyle Kuzey Suriye bölgesine yoğun bir Türkmen nüfusu hakim olmaya başladı. XII. yy'da da Halep Emiri İmameddin Zengi, Şehrizor-Erbil yöresindeki Yivalar'm büyük bir kısmını Halep bölgesine getirtti. XIII. yy'm başlarında Cengiz ' in batı seferiyle Türkistan'da dengeler değişti. Siyasi istikrar bozuldu ve batıya ikinci Türkmen göçü başladı. Bu suretle Anadolu ve Halep bölgesi, ikinci defa yoğun bir Türkmen göçüne ev sahipliği etti. Böylece Şam'a kadarki bölge daha yoğun bir Türk nüfusu barındırmaya başladı. 1243 Kösedağ Bozgunu ve Moğol istilasından sonra, güçlerini kaybeden Selçuklu Sultanları ' nın imdadına Mısır- Memlûklu Sultanı Baybars yetişti. Baybars 1261 yılında Moğol ordusunu yenilgiye uğrattıktan sonra bölgeye hakim oldu. Bu dönemde de kırkbin çadırlık Türkmen topluluğu Halep veIV /.m|-?^ çevresine gelip yerleşti. Böylelikle XIII. yyf'anif ikinci * \-Â ı:L \"^-*\ ^ cif yarısında özellikle Suriye'nin kuzeyi Türkmen yurdu ^hali^âf gelmiştir. v^"' "I.,',--kf v^ Osmanlı Devleti' nin 15 17' de Suriye bölgesine 'halcim olmasıyla, burada bulunan Türkmenler Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Osmanlı Devleti bu Türkmenleri "Halep Türkmenleri" adıyla siyasi bir teşekkül olarak teşkilatlandırmıştır. İncelediğimiz XVI. yy ' m ortalarında Beğdili, Bayad, Beyliklü, Harbendelü, İnallu, Gündüzlü Avşarı, Köpekli Avşarı, Peçenek ve Şah Meleklü taifeleri ile iki müstakil cemaat olmak üzere 217 cemaatten oluşan Halep Türkmenleri, konar-göçer hayatın gereği olarak kış aylarını, adını aldıkları Halep vilayetinin çevresinde, yaz aylarını ise Sivas taraflarına kadar uzanan bölgedeki yaylalarda geçiriyorlardı. Halep Türkmenleri, siyasal ve ekonomik nedenlerle XVII. yy' in başlarında bulundukları yerlerden göç etmek ya da yerleşik hayata geçmek zorunda kaldılar. Osmanlı Devleti XVII. yy' in ortalarından sonra Halep Türkmenleri ' ni belirli yörelerde iskâna zorladı. 1691 'da Halep Türkmenleri Hama ve Humus arasındaki boş yerlere iskan edildiler. Fakat bir bölümü bir yıl sonra Anadolu içlerine kaçtı; kalanlarsa Trablusşam yöresinde yaşamaya başladı. Bir süre sonra Suriye bölgesini denetim altına alan Arap aşiretleri Osmanlı Devleti için sorun oluşturdu. Devlet hem bu sorunları çözmek, hem de bu bölgede yaşayan oymakları denetim altına alabilmek için Halep Türkmenleri 'ni stratejik açıdan önmeli olan bölgelere yerleştirdi. İskâna tabi tutulan oymaklar eski yurtlarına dönmek istedilerse de yeniden aynı yerlere sürüldüler. Halep Türkmenleri XVIII. ve XIX yy'larda Anadolu içlerine dağıldılar ve çeşitli bölgelerde yerleşerek köyler ve kasabalar kurdular. Bugün Kuzey Suriye'de varolan Türkmenler ise yaşamlarını Suriye bölgesinde devam ettiren Halep Türkmenleri ' nin torunlarıdır. Anahtar Kelimeler : Halep, Halep Türkmenleri, Konar-Göçer
Hanlıklar Devrinde Azerbaycan-Türkiye münasebetleri (1723-1829)
Vakfiyelerine göre Yozgat vakıfları: 1400 - 1920
Bozulus Türkmenleri (1540-1640)
H.1020-1021 tarihli 13 numaralı Ankara şer`iyye sicili transkripsiyon ve değerlendirme
Çorum'un H. 1240 - 1254 / M. 1824 - 1836 tarihli Şer`iyye Sicili'nin H. 1240 - 1241 / M. 1824 - 1826 yılları arası transkripsiyon ve değerlendirme
Bu Yüksek Lisans çalışmasının konusu, 'Çorum'un H. 1240 - 1254 / M. 1824 - 1836 tarihli Şer'iyye Sicili'nin H. 1240 - 1241 / M. 1824 - 1836 yıllan arası transkripsiyon ve değerlendirme' sidir. Bu çalışma için, defterdeki ilk 109 kayıt esas alınmıştır. İncelenen 1824 - 1826 yılları arası, Osmanlı Devleti'nin Mora isyanını bastırmaya çalıştığı kısa bir dönemi içine almaktadır. Devlet, bu isyanı ile uğraşırken küçük bir Anadolu şehri olan Çorum'un sosyal ve ekonomik hayatı incelenmiştir. Çorum şehrine idari olarak, İskilip, Osmancık, Katar, Saz, ve Hacı Hamza'nın bağlı bulundukları görülmektedir. Ayrıca, yerleşik olmayan aşiretlerin var oldukları tesbit edilmiştir. Çorum'da sosyal olaylar,başlıca olarak, evlilik, şekavet olayları,sosyal yapılar ve müesseseler adları altında incelenmiştir. Ekonomik olaylar ise, genel durum, üretim, ticaret ve meslekler adları altında incelenmiştir. Sonuç olarak, Çorum şehri'nin sosyal ve ekonomik yapısı, devletin bastırmaya çalıştığı isyan sebebiyle uğradığı kötü durumdan etkilenmiştir. Devletin ihtiyaçlarını karşılamak için koymuş oldukları vergi ve asker istemesi, Çorum şehri'nin sosyal ve ekonomik yapısını daha fazla bozmuştur.
I. Meşrutiyetin ilanı ve ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı
The Ottoman Empire had been govern with autocracy from establishment to the year 1876. The important characteristic for this type of governing are difference between state Legal structure and political organization. According to the legal regulation the moslem law (Şeriat), in other words the Koran, is accepted as it is without any change. However the political order and organization had been influance by the old Turkish states political systems. The state abonded autocracy and accepted parliamenter regime on 23 rd of December 1 876 withdeclaration of first constitutional Monarhy (Meşrutiyet). The establishment of the first Turkish parliament had been affected by Young Ottoman's period of Struggle. Intellectuals like Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi published their opinion about democracy and freedom wile they had been living in Europe. Mithat Paşa, a young stateman who supported constitutional Monarchy, cooperated with the Young Ottomans. H. Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Mithat Paşa who cooperated with Ahmet Paşa from Kayseri, supported the others to bring down the SuLtan from the throne. Sultan V. Murat who replaced Sultan AbdUlaziz was also brought down from the throne because of his illnesses. The crown prince AbdUlhamit replaced him. The Sultan II AbdUlhamit had promised to declare the constitutional Monarchy (Meşrutiyet). The new draft constitution was inspired by the French and Belgium Constitutional, which was prepared by Mithat Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal and others in the comitee. However the Sultan made changes on the draft constitution than an announcement was made on 23 rd December 1876.IV In this way a new period of time had begun in the Ottoman Empire. The first Parliament (Meclisi - Umumi) was opened with a cerenomy on 19 th Monch 1877 at which the sultan was present. There were 1 15 members in this first parliament which was operated untill 28th June 1877. Sultan II. Abdiilhamit closed the parliament because he was not happy with the result of the work. The second terms work had been done between 13 Dec 1877 to 13 Feb 1878 in the assembly. These second term members of Parliament were elected with the temporary instructions (Talimat-ı Muvakkate) like the first elections due to not having the election law. in the second term the numbers of the parliament were reduced and stayde 96. While the war between Ottomans and Russia were intense in the second term Parliament 1877-1878 (Meclisi Mebusan) opened and had to struggle with the important problems. In the Assembly, the members of parliament had agreed that the government and the Sultan were resonsible for the bad course of the war. At the end the Sultan II Abdtilhamid with the authority of the Basic law, (Kanun-ı-Esasî) closed down the Parliament and the constitution was not used for some time (13 th Feb 1878).
Tunalı Hilmi Bey hayatı, siyasi faaliyetleri ve eserleri
Yakın tarihimiz, henüz tam anlamıyla araştırılmamış pekçok hadise ve şahsiyetlerle doludur. Tunalı Hilmi Bey, Hayatı, Siyasi Faaliyetleri ve Eserleri" konulu tez çalışmamızda, perde arkasında kalmış, ancak, II. Meşrutiyetin ilan edilmesinde ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti' nin kuruluşundaki pekçok kavramın yerine oturtulmasında emeği büyük olan bu şahsiyetin tarih zincirindeki yerini ve önemini belirlemeyi amaç edindik. Türk siyasi tarihinin şekillenmesinde_ büyük katkıları olan Tunalı Hilmi Bey ile ilgili çalışmamızı üç ana bölümde topladık. Birinci bölümde, aileslesini, çocukluğunu eğitimini, özel hayatını ve kişiliğini araştırarak, bu konuda elde ettiğimiz bilgileri değerlendirdik. İkinci bölümde Tunalı Hilmi Bey' in öğrencilik yıllarından itibaren başlayan siyasi yaşamını, Jöntürk Hareketi içerisindeki yerini belirttik. İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları arasında pek fazla ön planda olmayan, ancak düşünceleri, faaliyetleriyle küçümsenemeyecek bir yere sahip olan Tunalı Hilmi Bey' in siyasi şahsiyetini gün ışığına çıkarmaya çalıştık. Tezimizin üçüncü bölümünde ise, kendisinin, mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline olarak gördüğü ve hayatı boyunca yazmayı hiçbir zaman ihmal etmediği eserlerini tanıttık, değerlendirdik ve ilim hayatımıza katkılarını tespit etmeye çalıştık. Sonuç bölümünde ise çalışmamızın genel bir değerlendirmesini yaptık.
Şer`iyye sicillerine göre 19. yüzyıl başlarında Çankırı'nın idari ve sosyal durumu
1201-1202 tarihli 165 numaralı Kayseri şer`iyye sicili -transkripsiyon ve değerlendirme-
Birinci Dünya Savaşında Galiçya Cephesi'nde Türk kuvvetlerinin faaliyetleri
ÖZET Birinci Dünya Savaşı Sırasında, Çanakkale Cephesi Savaşlarından sonra iki fırkadan oluşan Miralay Yakup Şevki Bey kumandasındaki XV. Türk Kolordusu Almanya ve Avusturya - Macaristan'a yardım için Galiçya Cephesine gönderilmiştir. Avrupa'ya gitme emrini 1916 yılı Temmuz ayında alan, Türk askeri tarihinde ilk defa yurt dışında, müttefik devletlerin kumandası emrinde hareket eden XV. Türk Kolordusu bir yıl müttefik kuvvetlerle birlikte Ruslara karşı savaşmıştır. XV. Türk Kolordusu, Osmanlı Ordusunda mevcut imkanlar ölçüsünde en iyi şekilde hazırlandıktan sonra Almanlar tarafından da silah, donatım bakımından çok iyi desteklenmiştir. Alman Ordusu'nda mevcut bütün silahların Türklere verilmesi sağlanmış, erlerin bakımı, beslenmesi, sağlığı, tedavisi ve istirahati için müttefik kuvvetler yakın ilgi göstermişlerdir. XV. Kolordu'nun bir yıl süren savaş esnasında şehit, yaralı ve esir olmak üzere on beş bin civarında zayiatı olmuştur. Bunlardan on iki bin'i şehit olmuştur. Buna karşılık düşmanın kaybının bunun üzerinde olduğu bilinmektedir. XV. Türk Kolordusu, yaklaşık bir yıl müttefik kuvvetlerle birlikte savaştıktan sonra Galiçya'dan vatana 1917 Eylül ayında dönmüştür.
Yakın tarihimizde millet partisi olgusu (1948-1977)
YÜKSEK L SANS TEZ ÖZETYAKIN TAR H M ZDE M LLET PART S OLGUSU(1948-1977)Adnan Ferruh PANCAROĞLUGenel Türk Tarihi Anabilim DalıAfyonkarahisar Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler EnstitüsüEylül 2006Danışman : Yrd. Doç. Dr. Fehmi AKINTürk demokrasisinde önemli bir yeri olan Millet Partisi, iktidara gelme heyecanını hepcanlı tutmuş muhafazakâr bir partidir. 1948'de kurulan Millet Partisi 1977'de kapanışınakadar geçen sürede, hep aynı siyaset çizgisini takip etmiştir. Yalnız Millet Partisi'nintarihinde kapatılma ve diğer bir partiyle birleşme olduysa da, siyaset çizgisi sadece şekilitibariyle farklı, mana itibariyle ise aynı kalmıştır.Koalisyona katılmanın haricinde, tek başına hiçbir zaman iktidar olamayan MilletPartisi, tipik bir lider partisi olarak (Bölükbaşı Partisi) kendini Türk toplumunun sosyal veekonomik gelişmesine paralel olarak yenileyemedi ve 1977 yılında fesh olmuştur. MilletPartisi, hürriyetlerin her alanda çoğalması diye yola çıkmış ve Türk siyasi tarihindeki yeri deMilli irade ve Hürriyet olmuştur.
Tuna Bulgar Kağanı Simeon ve dönemi (863-927)
Tuna Bulgar Kağanlığı tarihinin "büyük" olarak adlandırılan kağanı I. Büyük Simeon (893-927), I. Bulgar Kağanlığı ya da Tuna Bulgar Kağanlığı'nı Orta çağda ekonomik ve siyasî açıdan güçlendirerek Doğu Avrupa'nın en güçlü devletlerinden biri haline getirmiştir. İstanbul Patriği Nikolaos Mystikos tarafından 913 yılında imparator olarak taçlandırılan Simeon döneminde Bulgarlar, Balkan yarımadasının büyük bir kısmını hâkimiyetleri altına almışlardır. Başarılı bir hükümdar olmasının yanısıra mükemmel bir komutan da olan Kağan Simeon döneminde Bulgar ülkesinin sınırları Karadeniz, Adriyatik ve Ege Denizi'ne kadar yayılmıştır. Kağan Simeon yönetimindeki Bulgar Kağanlığı, Bizans'ın vasalı olmaktan çıkmış hatta birçok konuda onu kontrol eder hale gelmiştir. Bu nedenle Simeon dönemi tarihçiler tarafından "Bulgar Tarihinin Altın Dönemi" olarak adlandırılmıştır. Gençliğinde İstanbul'da aldığı iyi eğitim sayesinde ileride hem çok iyi bir bilgin hem de iyi bir eğitimci olduğunu kanıtlayan Simeon, Bulgar edebiyatına da altın çağını yaşatmıştır. Bulgar Kağanlığı'nda olduğu kadar Slav dünyasında da kültür ve din alanında yaptığı hizmetler açısından önemli bir yere sahip olan Simeon, dindar, alçak gönüllü ve hatta aşırı mütevazı bir insan olmasına rağmen siyasî olarak kendini Bizans imparatorlarından çok daha üstün görmüştür. Bu duygular onun ve Tuna Bulgar Kağanlığı'nın gelecek yıllardaki hayatını çok fazla etkileyecektir. Kaynaklar Simeon'un her zaman "Romalıların ve Bulgarların İmparatoru" olmayı hedeflediğini söylemektedir. 913 yılında İstanbul Patriği tarafından taçlandırılmasına rağmen bazı kaynaklar onun Patrik tarafından aldatıldığını ve sadece Bulgar İmparatoru unvanını aldığından bahsetmektedir. Bu duruma tepki gösteren Simeon 913 yılından ölümüne kadar Bizans topraklarına ve İstanbul'a yaptığı akınlarda hep bu hedefin peşinden koşmuştur. Hükümdarlığının son yıllarında Simeon, mühürlerinde Roma ve Bulgar imparatoru veya sadece Roma imparatoru unvanını kullanmıştır. Simeon'un hangi unvan ile taçlandırıldığı Bizans mı yoksa Bulgar imparatoru mu olduğu konusundaki tartışmalar bir yüzyıl boyunca sürmüştür ki bu bugün bile hâlâ tartışılmaktadır.
VIII.yüzyılda Türkistan'da iktidar mücadelesi ve Talas Savaşı
Türkistan, tarihî süreç içerisinde birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, birçok kültürü içerisinde barındırmış, ticaretin merkezi olmuş bir coğrafyadır. Bu da Türkistan'da iktidar ve zenginlik için çetin mücadelenin yaşanmasını kaçınılmaz kılmıştır. Türkistan'ı kendilerine kadim vatan olarak belirleyen Türklerin dışında Çinliler ve Araplar da bu topraklar ile bu özelliğinden dolayı yakından ilgilenmişlerdir. Bu ilgi bir taraftan Çin'i diğer taraftan Arapları bir süre sonra karşı karşıya getirmiştir. Tezimiz Türk, Arap ve Çin'in bu topraklardaki hâkimiyet mücadelesinin bir sonucu olan Talas savaşı üzerinedir. Arapların Türkistan seferleri, Türgişlerin yükselişi, Araplara karşı Türgiş Kağanı Su-lu'nun başarılı mücadelesi ve Talas savaşı detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Türkiye'de Türgişler ve Talas savaşı ile ilgili çok az çalışma yapılmıştır. Öyle ki Türgişler hakkında yapılan özgün çalışma 1998 yılına aittir. Tezimizde Türgişler, Su-lu Kağan ve Talas savaşı kaynakların ışığında üç bölümde ele alınmıştır. Birinci bölümde Türkistan coğrafyası ve Arapların Türksitan'a ilerleyişleri, ikinci bölümde Türgişlerin siyasî varlığı, üçüncü bölümde ise Talas savaşı ele alınmıştır.
Altın Orda Devleti'nin Türkleşme süreci
Türkistan tarihinde oldukça önemli bir yer tutan Altın Orda Devleti, gerek Moğol gerek Türk tarihi açısından kayda değer bir geçmişe sahiptir. XIII. yüzyılın başında Büyük Moğol Devleti'nin kurulmasının ardından Cengiz Han komutasında geniş coğrafyalara yayılan Moğollar, özellikle Türkistan coğrafyasında birçok devlet kurmuşlardır. Türkler tarafından asırlar boyu yurt tutulan Deşt-i Kıpçak coğrafyası da köken olarak Moğol olan Altın Orda devletinin kurulduğu bölge olmuştur. Cengiz Han'ın torunu Batu Han tarafından kurulan Altın Orda Devleti, başta Kuman/Kıpçak, Uygur, Oğuz ve Bulgar boyları olmak üzere birçok Türk boyundan çeşitli alanlarda etkilenmiştir. Siyasi, dinî, kültürel ve dil konularında kurulduğu coğrafyanın etkisinde kalan Altın Orda Devleti, zamanla devletin içindeki nüfus çoğunluğunu oluşturan Türklerin etkisiyle Moğol kimliğinden sıyrılıp bir Türk-İslâm devleti haline dönüşmüştür. İlk olarak bürokrat Uygurlardan, sonra ordu içindeki Kuman/Kıpçak ve Oğuzlardan etkilenen Altın Orda Moğolları, Türkler aracılığı ile hem İslâm diniyle tanışmışlar hem de dil ve edebiyat alanında Türkçe çok önemli eserlerin yazılmasına katkı sağlamışlardır. Bu çalışmada Altın Orda devletinin kuruluşundan önce Deşt-i Kıpçak'taki Türk varlığı, kuruluşundan fetret devrine kadar Altın Orda Moğollarının Türklerden nasıl etkilendikleri ve bu Türkleşme sürecinde hangi faktörlerin öne çıktığı ayrıntıları bir şekilde incelenmiştir
Sovyet iktidarının ilk yıllarında Kırgız Milli Devletinin kuruluşu süreci (1917-1922)
Bağımsız Türk cumhuriyetlerinden biri olan Kırgızistan, Kuzeyde Kazakistan, güneydoğuda ve doğuda Çin'e bağlı olan Doğu Türkistan Bölgesi, batıda Özbekistan ve güneyde Tacikistan ile komşudur. Tanrı dağlarının uzantısı olan dağlar Kırgızistan‟ı dağlık bir ülke yapmıştır. Az yağış alan ülke, karasal bir iklime sahiptir. Ayrıca göl ve akarsular açısından zengindir. Tarihte Kırgızların ilk yurdu Güney Sibirya‟dır. Cengiz Han sonrası Altay Dağlarını ve Cungarya topraklarını geçerek, Tanrı Dağlarına gelmişlerdir. Çok uzun bir dönem olan bu yer değiştirme olayı XVIII. yüzyılın başlarına gelindiğinde bitmiştir. Geldikleri bu yeni bölgede Özbek, Şeybani ve Buhara hanlıkları hâkimiyetinde yaşamışlardır. Bir süre sonra Hokand Hanlığına bağlanan Kırgızlar, bu dönemde bağımsız hareket etmeye çalışmışlardır. Sovyet İktidarının İlk Yıllarında Kırgız Milli Devletinin Kuruluşu Süreci (1917-1922) adlı tezimizin amacı Türkistan bozkırlarında boy halinde geleneksel usullerle yaşayan Kırgızların sahip olduğu 1991 yılında bağımsız olan Kırgızistan Cumhuriyeti‟nin kuruluş sürecini ayrıntılarıyla ortaya koymaktır. Ayrıca bu dönemde geçen olayları, ele almak ve sonuçlarını analiz etmek suretiyle dönemin şartlarına göre değerlendirilmeye çalışılmıştır.
İslâm öncesi Türk kültüründe insani değerler
İnsanı diğer canlılardan ayıran, ona erdem kazandırıp yücelten ve kişilik kazandıran sahip olduğu değerlerdir. Bizde tezimizde bu değerleri ele almaya çalıştık. Önce bu değerlerin sözlük anlamlarını vererek, Kutadgu Bilig, Divanü Lûgat-it Türk ve Codex Cumanicus gibi eski Türkçe kaynaklarda hangi kelimelerle adlandırıldıklarını inceledik. Değerler, bireysel ve toplumsal olarak iki bölüm altında ele alınmaya çalışılmıştır. Bireysel insani değerlerin başlıcaları; affedici olmak, cömert olmak, doğru sözlü olmak, fedakâr olmak, iyiliksever olmak, kanaatkâr olmak, merhametli olmak, mütevazı olmak, namuslu olmak, sevgi dolu olmak, tatlı dilli olmak, güler yüzlü olmak, kişisel temizlik, vefakâr olmak ve yalan söylememektir. Bu değerler, İslâm öncesi dönemde yaşayan Türklerin kaynaklara yansıyan örnekleri ele alınarak açıklanmaya çalışılmıştır. Toplumsal insani değerlerden başlıcalarını şu şekilde sıralamak mümkündür: adaletli olmak, ahlâklı olmak, barışsever olmak, cihanşümul olmak, konuksever olmak, bağımsızlığa düşkün olmak, saygılı olmak, mekânsal temizlik, vatan sevgisi ve yardımsever olmak ile engellilerin durumu, esirlere karşı muamele, hoşgörülü olmak, kadınların konumunu sayabiliriz. Bunlar ise, eski Türk devlet ve topluluklarının uygulamaları esas alınarak izah edilmeye çalışılmıştır. Atasözü, "atalarımızın uzun denemelere dayanan yargılarını genel kural, bilgece düşünce ya da öğüt olarak düsturlaştıran ve kalıplaşmış biçimleri bulunan kamuca benimsenmiş özsözlerdir." Bu sözler, insani değerler bakımından oldukça zengin bir muhtevaya sahiptirler. Bu muhteva, yüzyıllarca halkın çeşitli olaylar karşısında gösterdiği tepkinin neticesinde oluşmuştur. İslâm öncesi dönemin sözlü ürünlerine dayanan bu özlü sözlerimizden seçmiş olduğumuz atasözleri, insani değerler bakımından taşıdıkları anlamlara göre sınıflandırılmıştır. Bunlar verilirken, bütün Türk dünyası göz önünde tutulmuştur. Bu yolla, insani değerler bakımından Türk dünyasında bütünlük sağlanmaya çalışılmıştır. Bütün bu açıklamalardan hareketle, İslâm öncesi Türk devlet ve topluluklarının insani değerler bakımından fevkalade üstün bir haslete sahip oldukları sonucuna ulaşıldığını söyleyebiliriz.
Göçebeyi yorumlamak: Lois Beck'in Nomad eseri özelinde
Tarih boyunca göçebeler seyyahların, sömürgecilerin, misyonerlerin ve akademisyenlerin eserlerinde tasvir edilmiştir. Ancak hem göçebelerle yerleşikler arasındaki çatışmalar hem de göçebelerin aykırı yaşam tarzları söz konusu eserlerde göçebe halkların yanlış yorumlanmasına yol açmıştır. Günümüzde ise göçebeler üzerine değerlendirme yapma ve yorumlama yetkisi sosyal bilimcilere tahsis edilmiştir. Fakat sosyal bilimcilerin de göçebelik olgusunu algılaması mezkûr eserlerdeki kadar yanıltıcı olabilmektedir. Bu nedenle bu çalışma göçebelik olgusunun kendisinden ziyade göçebelerin "ötekiler" tarafından nasıl algılandığı ve tasvir edildiğine odaklanmaktadır. Bu minvalde bu çalışmada Lois Beck'in İran'da Kaşkay Türklerinin bir boyu olan Kırmızı tiresi üzerine yapmış olduğu saha araştırması tahlil edilmektedir. Bunun yanında Lois Beck'in kızı Julia Huang'ın, Kırmızı tiresi hakkında yazdığı eseri bu tahlil için Beck'in eseri ile karşılaştırmalı bir çerçevede incelenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde Kaşkayların tarihî, içtimaî, siyasî ve iktisadî özellikleri hakkında bilgi verildi. Tezin ikinci bölümünde Beck'in Nomad adlı eseri özetlendi. Üçüncü bölümde ise "ötekileştirmenin" zaman içerisinde söylemsel bir pratik olarak akademik çalışmalara nasıl dahil olduğu analiz edilmeye çalışıldı. Tezin son bölümünde, Lois Beck'in "Nomad: A Year in the Life of a Qashqa'i Tribesman in Iran" ve Julia Huang'ın "Tribeswomen of Iran: Weaving Memories Among Qashqa'i Nomads" adlı eserlerindeki değerlendirmeler İran'ın içtimaî, siyasî ve tarihî konjonktürüne bağlı olarak değerlendirildi. Bununla birlikte bu bölümde Beck'in iddia ettiği gibi Kırmızı tiresi içerisinde bir liderlik mücadelesinin var olup olmadığı tartışıldı. Sonuç olarak bu tez, tarih boyunca göçebe halkların algılanışının ve yorumlanışının, göçebelik olgusunun kendisini incelemek kadar önemli olduğunu öne sürmektedir. Böylece söz konusu çalışma, göçebeliğin modern tarih yazımında nasıl tasvir edilip yorumlandığına dikkat çekerek sosyal bilim ve beşerî bilim alanlarına katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Kaşkay, Kırmızı, Göçebe, Göçebelik, İran
Sadaret 349 numaralı Teşrifat Defteri ışığında merasimler
Bu çalışma 1752-1754 yılları arasında yapılan merasimlerin kayıtlarını içeren Sadaret 349 numaralı defterin transkripsiyonu ve bu defterde anlatılan törenlerin değerlendirilmesini içermektedir. XVIII. yy ortasında Osmanlı Devleti'ndeki teşrifat kurallarını ele almaktadır. 349 Numaralı Teşrifat Defteri'nde verilen bilgiler ışığında 1752-1754 yılları arasında hangi törenlerin nasıl yapıldığı, uygulama sırasında neler giyindikleri gibi soruların cevapları aranmaya gayret edilmiştir. Ayrıca 349 Numaralı Teşrifat Defteri'ne göre teşrifatı ve törenleri incelerken, Osmanlı Devleti sosyal ve kültürel hayatı ile ilgili çeşitli bilgilere ulaşılacağı ve ne tür çıkarımlarda bulunabileceği de görülebilir.
Kırım ve Kafkasya matbuatında kadın: Âlem-i Nisvan, Işık ve Molla Nasreddin
1905 İhtilali ile birlikte Çarlık Rusya'sında basın ve yayın hürriyetinin sağlanmasıyla birlikte Rusya Türkleri, fikir ve görüşlerini rahatça ifade edebilecek, tartışabilecek ve birbirleriyle paylaşabilecek ortamı bulmuştur. İhtilal sayesinde basın ve yayın faaliyetlerinin artması, toplumun gelişmesi için önünde büyük engel olan kadın meselesinin gündeme getirilmesini sağlamıştır. Kadınların toplum tarafından ikincil bir statüye sahip olması ve bu sebeple birçok hak ve özgürlüklerden mahrum olmasına karşı Türk Dünyası'na seslenen ilk kadın dergisi Âlem-i Nisvan, Şefika Gaspıralı ve İsmail Gaspıralı tarafından 1905 yılında yayın hayatına Bahçesaray'da Tercüman gazetesinin eki olarak başlamıştır. 1905-1911 yılları arasında yayın hayatına devam eden Âlem-i Nisvan, Rusya Türklerinde kadınlara özel olarak hitap eden ilk süreli yayın olmuştur. Kadınların eğitim alarak toplumu şekillendirebileceğine inanan Âlem-i Nisvan, kendi yaktığı özgürlük meşalesini Bakü'de 1911 yılında yayın hayatına Hatice Alibeyova ve Mustafa Alibeyov tarafından yayın hayatına başlatılan Işık gazetesi ile paylaşmıştır. 1911-1912 yılları arasında kadın ve çocukların talim ve terbiyesine önem veren Işık gazetesi toplumun geleceğini kadınların şekillendireceğine dikkat çekmiştir. Kafkasya'da kadın mücadelesini Işık gazetesiyle birlikte paylaşan Molla Nasreddin, 1906-1931 yılları arasında zaman zaman yayın hayatında kesintiler yaşasa da kadın meselesine mizahi üslubunu yansıttığı karikatürleriyle birlikte destek olarak kadınların özgürlük mücadelesine katkı sağlamıştır. Türk Dünyası'nın ilkleri olan bu yayın organları kadınların İdil-Ural'dan başlayan Rusya Türk kadın hareketi'nin önce Kafkasya'ya ardından Türkistan'a uzanan mücadelesini Batı dünyasında gelişen kadın haklarından bahsederek kadınların sosyo-kültürel değişimi için bir kıvılcım oluşturmuştur.
Türk Kültürü Dergisi'nde Sovyetler Birliği'ndeki Türkler (1962-2008)
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından kurulan Türk Kültürü dergisi, Türkiye Cumhuriyeti'nde 1962 yılından beri Türk dünyası ile ilgili inceleme ve araştırmalar yapan yayınlar arasında yerini almış, günümüzde ise bu yerini Türk Kültürü Araştırmaları dergisi adı ile hâlâ korumaktadır. 2006 yılına kadar aylık olarak yayın yapan Türk Kültürü dergisi, Türk dünyasını toplu olarak ele alıp incelemeyi hedeflemekle beraber kültür konusu başta olmak üzere daha pek çok alanda Türk dünyasını araştırmayı amaçlar. Bu çalışma Türk Kültürü dergisinin 1962-2008 yılları arasında Sovyetler Birliği hâkimiyetinde bulunan Türklerle ilgili yayınlanan yazılar çerçevesinde oluşturulmuştur. Çalışmada Türk Kültürü dergisinde Sovyet Türklerinin işleniş ve ele alınış biçimi başta olmak üzere, Sovyet Türklerinin yaşadığı güncel olayların dergideki yansımaları ve yaşanan bu olayların dergide nasıl karşılandığı, söylem değişikliğine sebep olup olmadığı incelenmektedir.
Güney Sibirya'da Hun Türklerine ait kurganlar, mezarlar ve şehirler
Tarihi kayıtlar ve bulgulara göre Türk kültürünün devlet teşkilatına sahip ilk yapısının Hun Türkleri'ne ait olduğu anlaşılmaktadır. Bu tespitin yapılmasında yıllarca Çin kaynaklarının incelenmesinden faydalanılmıştır. Ancak son dönemlerde Hunlara ait kurganların, mezarların ve şehir kalıntılarının arkeolojik araştırmalara konu olması ile Hunların sahip olduğu kültür zenginliği daha net olarak tespit edilebilmiştir. Çalışmanın amacı da Hun kültürünün zenginliğini ortaya çıkaran son dönem arkeolojik çalışmalarda tespit edilmiş Baykal Ötesi, Altay ve Tuva bölgeleri kurgan, mezar ve şehir kalıntılarını sistematik olarak incelemek ve indekslemektir. Gerçekleştirilen araştırmanın belirtilen bu amacı doğrultusunda çok geniş olan konuya iki farklı şekilde sınır konulmuştur. Araştırmanın birinci sınırı coğrafi olarak hunların ilk yerleşim bölgeleri kabul edilen Baykal Ötesi, Altay ve Tuva Bölgeleri olarak belirlenmiştir. İkinci sınır kronolojik olup, Hunların tarih sahnesinde bulundukları M.Ö. III. ile MS. III. yüzyıl zaman aralığı ile araştırma sınırlandırılmıştır. Belirtilen sınırlar doğrultusunda araştırma dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kurgan ve mezarlar, belirtilen sınırlar doğrultusunda indekslenmiş ve arkeolojik betimlemelere yer verilmiştir. İkinci bölümde belirtilen kısıtlar doğrultusunda keşfedilmiş Hun şehirleri indekslenmiş ve arkeolojik raporlar doğrultusunda şehir özellikleri betimlenmiştir. Üçüncü bölümde, ilk iki bölümde toplanan bilgiler doğrultusunda Hun kültürünü yansıtan materyaller indekslenmiş ve açıklanmıştır. Dördüncü bölümde ise tüm bölümlerden toplanan veriler yorumlanmış ve sonuç olarak Hun Kültürüne ait dağınık halde olan veriler sistematik olarak yorumlanmıştır.
Türk kültüründe bozkurtun yeri ve önemi
Yayılım gösterdiği coğrafya ve devamlılık sağladığı tarihsel süreçte bir bütün olarak ele alınan Türk kültürünün kadîm unsurlarından biri olan bozkurdun Türkler için ifade ettiği anlamın ortaya konulduğu bu çalışma, giriş kısmının haricinde dört bölümde ele alınmıştır. Türk kültüründe bozkurt motifinin gelişim sürecinin ve kozmolojik temellerinin tahlil edildiği giriş bölümünde, bozkurdun totem olup olmadığı gibi bazı ihtilaflı konular üzerinde durulmuştur. Tarihi kaynaklarda bozkurdun izini tesbit etmeye çalıştığımız birinci ve ikinci bölümde, destanlar ve efsaneler gibi sözlü kaynaklardan başlanılarak özellikle yazılı kaynaklar incelenmiştir. Arkeolojik kalıntıların yanısıra Türk yazıt ve kitabelerinde, yabancı milletlerin kaynaklarında ve Türk-İslâm dönemi eserlerinde önemli bulgular elde edilmiştir. Eski Türk dininde, halk inanışlarında ve Türk sosyal hayatında bozkurdun yerinin ve öneminin çeşitli dönem ve coğrafyalardan örneklerle izah edilmeye çalışıldığı ikinci bölümde, bozkurtla ilgili hatırı sayılır miktarda yer, kişi ve boy adının bulunduğu görülmüştür. Yaygın kanaate göre daha çok Türklerin İslâmiyet'i kabulünden önceki çağlarına ait bir kültür unsuru olarak düşünülen bozkurdun aslında böyle bir dönemsel ayrıma tabi tutulmaması gerektiğinin çok sayıda örnekle ispatlanmaya çalışıldığı tezin son bölümünde; Selçuklu ve Osmanlı devrinde bozkurt kültürünün yoğun bir biçimde yaşadığı görülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ve Gâzî Mustafa Kemal Atatürk döneminde Türklük şuurunun yeniden tezahürünün bir nişanesi olarak bozkurt motifinin, bizzat Atatürk'ün eliyle işlendiğine şahit olunmuştur. Atatürk sonrasında bozkurdun Türkiye'deki seyri ayrı bir başlık olarak ele alınmış ve en az üç bin yıl öncesinden somut veriler sunan eski Türk çağları ile XXI. yüzyıl Türk kültürü arasında bozkurdun üstlendiği rolün niteliği gözler önüne serilmeye çalışılmıştır.
Tarih-i Ravzatus'safa'ya göre Hüseyin Baykara dönemi
Timur Devleti'nin kurucusu olan Emir Timur, Gürgan'ın Soyundan gelen künyesi tam olarak Hüseyin bin Gıyaseddin Mansur Baykara olan kaynaklarda ise Hakan Mansur olarak zikredilen Hüseyin Baykara miladi 1438'de Herat'ta dünyaya geldi. Hüseyin Baykara 7 yaşına geldiği zaman babası Gıyaseddin Mansur hayatını kaybetti. Annesinin de görüşünü aldıktan sonra Hüseyin Baykara Mirza Ebu'l Kasım Babür'ün hizmetine girdi. Mirza Ebu'l-Kasım Babür Semerkând'ta Sultan Ebu Said ile aralarında bir barış gerçekleşince Hüseyin Baykara da Sultan Ebu Said'e olan akrabalık bağından dolayı onun hizmetine girmek düşüncesiyle Semerkând'a gitti. Birkaç gün burada son derece güzel muamele gördükten sonra Sultan Üveys Mirza'nın isyanı sebebiyle Sultan Ebu Said diğer şehzadelere karşı da güvenini yitirdi ve Hüseyin Baykara'yı 13 adamıyla birlikte tutuklayıp hapise attı. Annesi Firuze Begüm'ün ricası üzerine hapisten kurtulan Hüseyin Baykara tekrar Ebu'l-Kasım Babür'ün hizmetine girerek hayatının son günleri ne kadar onun yanında bulundu. Mirza Ebu'l-Kasım'ın vefatından sonra ise Merv Şah Cihan'a gidip Mirza Muizzüddin Sencer'in hizmetine girerek kızıyla evlendi ve bir süre aralarında baba oğul ilişkisi yaşandı. Mirza Sencer'in yokluğunda Mirza Sencer'in ileri gelen adamlarıyla Hüseyin Baykara arasında anlaşmazlık çıktı. Meydana gelen bu anlaşmazlıkta Hüseyin Baykara başarılı olarak Merv'i ele geçirdi. Ama daha sonra gerçekleşen mücadelede Hüseyin Baykara daha fazla tutunamayıp Merv'den çekilmek zorunda kaldı. Hüseyin Baykara yaptığı mücadele sonucunda Astarabad'ı ele geçirdi. Sultan Ebu Said'in adamlarıyla yaptığı mücadelede yardım istemek amacıyla Ebu'l-Hayr Han'ın yanına gitti. Ama Ebu'l-Hayr Han'ın vefat etmesi üzerine umduğu yardımı alamadan geri döndü. Daha sonra yaptığı mücadelelerde Astarabad'ı ele geçirdi. Turşiz yöresinde yaptığı savaşın aynı yılında Horasan'ın tamamını ele geçirdi. Sultan Ebu Said'in vefatı üzerine Hüseyin Baykara Herat'ta tahta oturdu. Mirza Yadigâr Muhammed ile yaptığı savaştan sonra Horasan, Sistan, Belh ve Hârizm bölgelerine hâkim oldu. Hüseyin Baykara saltanat tahtına oturup hüküm sürdüğü süre zarfında emirleriyle ve kendi oğullarıyla sık sık mücadelelerde bulundu ve onların isyanını bastırmak ile meşgul oldu. Saltanat döneminde İlimi ve kültürel çalışmalara son derece önem veren Hüseyin Baykara Özbek Hanı Muhammed Şeybani Han ile savaşmak için çıktığı seferde Baba İlahi bölgesi yakınlarında hastalanarak vefat etti. Hüseyin Baykara'dan sonra oğulları onun kurmuş olduğu bu büyük devlete sahip çıkamayarak kısa süre içerisinde onu ellerinden kaybettiler. Anahtar kelimeler: Hüseyin Baykara, Mirhand, Handmir, Ali Şir Nevai
İhtifalci Mehmed Ziya Bey'in İstanbul-Boğaziçi Bizans ve Osmanlı Medeniyetinin Asâr-ı Bakiyesi II adlı eserin transkripsiyonu/-metin incelemesi ve eserin sözlüğü
Şehirlerin tarihinin yazılması, çok eski dönemlere dayanır. Ancak tam manasıyla, bağımsız bir disiplin olarak şehir tarihi yazımı, daha yakın yüzyıllarda görülür. Coğrafi keşifler ve aydınlanma hareketinin ardından şehirlerde; siyasî, iktisadî ve sosyal alanlarda canlanma söz konusu olmuştur. Bu durum, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda dikkatleri şehirler üzerine çeker. Şehirlerin; iktisadî, İdarî, sosyal alanda gelişmesi ve bu gelişme ile birlikte dış dünyayı etkilemesi şehir tarihçiliğini de geliştirmiştir. Çalışılan şehir, iktisadî ve idarî gelişmeler, şehri oluşturan nüfus ve gruplar, devlet ve şehir arasındaki münasebetler, mimarî yapı, edebiyat vs. noktalar doğrultusunda incelenir. Çalışılan saha, özele indirgenir. Daha detaylı bilgiler edinmemizi sağlar. Söz konusu çalışmamız, bir şehir tarihçiliği örneğini teşkil eder. Bu çalışma, tarafımızdan transkrıbe edilmiştir. Metinde, Bizans ve Osmanlı dönemi İstanbul'u küçük başlıklar halinde anlatılmıştır. Eserde, İstanbul'un semtlerine, mahallelerine, köylerine gidilir. Adım adım İstanbul işlenir. Çeşmesi, mescidi, sarayı, kilisesi, manastırı vs. mimari yapılar konu edilir. Bu bilgiler verilirken, siyasi tarihine dair notlar da verilir. Yazar, yaşadığı dönemin İstanbul'unu anlatırken önceki dönemleri, kaynakların ışığında ele alır. Bu çalışma, Ortaçağ İstanbul'unun siyasi, sosyal, kültürel ve mimari yapısı hakkında da bilgi vermektedir. Anahtar kelimeler: İstanbul, Bizans, Osmanlı, Evliya Çelebi, Saray, Mescit, Kilise,