
200
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Avrupa'nın Güvenlik ve Savunma Politikasında Türkiye'nin yeri
Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle, uluslararası sistemde yaşanan değişime bağlı olarak ortaya çıkan yeni tehditler sebebiyle, güvenlik algı ve olgusuna uyum sağlayabilecek yeni bir güvenlik sistemi, Avrupa'da zorunlu hale gelmiştir. Avrupa Birliği (AB), bu mimaride başı çekerek, muhtelif sebeplerle kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız bir savunma mekanizması kurma yönünde girişimlerde bulunmuş; buna yönelik olarak da, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası'nı (AGSP) gündemine almıştır. Bu tez çalışması da, AGSP'nin oluşumuna kadar söz konusu olan tarihsel yapıyı inceleyerek, buna yönelik olarak AGSP'nin başarısını ve başarı potansiyelini ortaya koymaya çalışacak ve bu süreç ve potansiyelde, Türkiye'nin yerinin ne olduğunu/olması gerektiğini irdeleyecektir.Özellikle günümüz itibariyle söz konusu olan gelişmeler de, Türkiye'nin Avrupa güvenlik sistemindeki konumunda ve ulusal güvenlik politikalarında etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Türkiye de, AB bütünleşmesinin dışında kalmamak ve ulusal güvenliği açısından bir kayba uğramamak adına, AGSP ile kurumsal bağlar kurmak istemindedir. Çalışmamızda da bu anlamda, antlaşmalar/görüşmeler/müzakereler temel alınarak, Türkiye'nin AGSP'ye ilişkin çekincelerinin ve katkılarının neler olabileceği üzerinde anlatımlarda ve değerlendirmelerde bulunulacaktır.Anahtar Sözcükler1. Güvenlik kavramı2. Avrupa Birliği (AB)3. Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP)4. NATO5. Türkiye
Türkiye'de dini motifli terör
Terörizm, son yıllarda kazandığı ivmeyle, özellikle de 11 Eylül 2001 tarihinde ABD'de İkiz Kulelere yapılan saldırılar sonrasında, dünyanın en çok konuştuğu ve tartıştığı olayların başında gelmektedir.Radikal İslami hareketlerin ideolojik kökleri 18.ve 19. yüzyıllardaki ?İslami uyanış? hareketlerinde yatmaktadır. Bu hareket 20. yüzyılın ilk yarısında ?İslami kaynaklara dönüş? olarak adlandırılmaktadır. Hareketin önde gelen lider ve ideologları Ebul Ala El Mevdudi, Hasan El-Benna ve Seyyid Kutub'dur. Hareketin amacı İslam dünyasında siyasal ve entelektüel alanda köklü değişiklikler yapmaktır. Bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için Kuran'dan referans aldıkları bazı kavramları kullanmışlardır. Bu arada dini metinlerin ulema ve dini liderler tarafından yanlış kullanılması ve siyasal amaçlar için dini metinlerin yanlış yorumlanması terörist faaliyetlerde etkili olmuştur. Bu nedenle bazı dini metinlerin modern dünyadaki sosyal değişimlerden dolayı modern şartlara uygun olarak yeniden yorumlanması gerekmektedir. Çünkü din ile terör arasında ilişki kurulmasına karşılık din özellikle de İslamiyet terörün kaynağı değildir. Terörün temel sebebi toplumdaki siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlardır.Bu çalışmanın amacı dini motifli terörü besleyen temel nedenleri ortaya koymak ve bu nedenlerin terör örgütleri tarafından nasıl suiistimal edildiğini tespit etmektir. Çalışma yapılırken militanların düşünce yapısını net olarak görebilmek için büyük oranda dini grupların ve cihatçı ideologların yayınlarından istifade edilmiştir.Bu çalışmada özetle şu sonuçlara varıldı: Dünyadaki gerginlikler iyi analiz edilmeli ve adil çözümler üretilmelidir. Toplumlarda uzlaşmaya kapalı gruplar kamuoyu gündeminden düşürülmelidir. Samimi dindarlarla, dini terör unsuru bir araç olarak kullananlar ayrı tutulmalıdır.Selefi-Vahabi ideoloji çerçevesinde, İslam'ın katı bir yorumu üzerine inşa edilmiş El Kaide ve Hizbullah Terör Örgütleri'ni anlatmaya çalıştık. Bir sonraki bölümde ise dini motifli bir terör örgütü olarak El Kaide incelenmiştir.Tezin ilk bölümünde, terör ve terörizm kavramları tanımlanarak, devlet terörizmi, devlet destekli terörizm ve uluslararası terörizm hakkında açıklamalarda bulunulmuştur. Bir sonraki bölümde ise dini motifli terörizm kapsamında İslam, İslamcılık ve fundamentalizm kavramları açıklanmış, El-Kaide üyeleri tarafından benimsenen Selefi-Vahhabi ideoloji analiz edilerek, bu ideolojinin gelişimine katkıda bulunan ideologların görüşlerine değinilmiştir.Hedefini gerçekleştirme yolunda Kuran referanslı olan cihat, hüküm, halife, hizb, mülk, küfür, şura, itaat, şeriat, tevhit, ümmet, daru'l Islam, daru'l harb gibi kavramları kullanmaktadırlar.
Malta-Avrupa Birliği ilişkileri
Malta, İngiltere'den 1964 yılında ayrılarak bağımsızlığını kazanmıştır. Bağımsız olmasıyla beraber ekonomik olarak İngiltere'ye olan bağımlılığından vazgeçmek zorunda kalmış ve Ekonomisini toparlamak için herhangi bir ittifaka üye olmasının zorunlu olduğunu farketmiştir. 1970 yılında Malta ile AET arasındaki ilişkilerde Ortaklık Antlaşması ile başlamıştır. 40 yıl boyunca süren ilişkiler sonunda 2004 yılında da Malta, AB üyesi olmuştur. Malta'nın tam 40 yıl üye olmayı beklemesinin arkasındaki en önemli neden Malta'nın sahip olduğu iki partili sistemdir. Muhafazakar Parti, AB yanlısı politikalar takip etmiş ve iktidara geldiği yıllarda AB üyelik başvurularını aktif etmeye çalışmıştır. İşçi Partisi AB karşıtı politikalar takip etmiştir. İşçi Partisi, Muhafazakar Partiden sonra iktidarı her devralmasında üyelik başvurularını askıya almıştır. Malta, AB'ye üyelik başvurularında çeşitli sorunlarla karşılaşmıştır. Malta'nın AB üyeliği deneyimi diğer AB üyesi ülkelere benzememektedir. Malta'nın AB üyeliği başvurularında Malta Avrupalı ve Akdenizli kimliğini bir avantaj olarak kullanmıştır. Malta'nın AB'den birçok ayrıcalık kazanması da bu özelliği sayesinde olmuştur.
1979 sonrası İran'ın Orta Doğu politikası ve bölge ülkeleri ile ilişkileri
İran, gerek sahip olduğu insan gücü ve gerekse ekonomik gücünedeniyle XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren en önemli bölgesel aktörlerinbiri olarak bölgenin gelişmelerinde etkin bir rol oynamış ve günümüzde deoynamaktadır. Özellikle, gelecek dönemde jeopolitik rekabetlerin enerjikaynakları üzerinde olacağını ve enerji üretimi ve ihracında önemli alanlarıoluşturan Körfez ve Hazar bölgesinin dünya siyasetinde önplanda olacağınıgöz önüne aldığımızda İran'ın gerek bölge gerekse uluslararası siyasettedaha etkin bir rol oynayacağı ve önem kazanacağını tahmin etmek çok zorolmayacaktır.Üstelik, ABD, Avrupa Birliği, Çin ve Rusya'nın başını çektiği ŞanghayBeşliği arasında olacağı tahmin edilen stratejik rekabette Körfez bölgesiönplana çıkacak ve İran gibi ikinci sınıf güçlerin konumu hangi tarafın başatolacağında belirleyici rol oynayacaktır. Ayrıca, İran'ın bölgesel aktörlerleilişkileri bölgesel ve hatta uluslararası gelişmelerde önemli ölçüde belirleyiciolacağı tahmin edilmektedir.Kanımızca, İran İslam Cumuriyeti özgün bir yönetim tarzı ve rejimyapısına sahiptir. Dolayısıyla, Dış Politikasının araştırılması, söz konusuözgün yanlarını ele alacak bir model dahilinde yapılmalıdır. Çalışmamızdaniel Bayman'ın modeli çerçevesini temel alarak diğer çalışmalarda önplanaçıkarılan etmenlerle tamamlamıştır.Çalışmamız dört varsayıma dayanmaktadır: ilk olarak, İran İslamCumhuriyeti Dış Politikasının araştırılması birçok özgün etmenin elealınmasını gerektirmektedir.İkinci olarak, devrim sonrası çeşitli dönemde kimi bu etmenler önplanaçıkarak dış politikanın belirlenmesinde etkili olmuşlardır.Üçüncü varsayımımız ise her etmenin belli bir politika gerektirdiğiyöndedir. Prtaik politika bu politikaların kompozisyonundan meydana geldiğivarsayılmaktadır.Dördüncü ise, Devrim sonrası dönemeçlerde bu etmenlerin etkisialtında farklı bir politikalar izlenmiştir.Çalışmamız altı bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölüm, İran İslamCumhuriyeti Dış Politikasının genel konseptini ele almakla birlikteoluşumunda katkıda bulunan unsurlarını ve gerektirdiği politikalarını ve buçerçevede İran'ın bölgeye yönelik politikasını ele almaktadır.Çalışmamızın diğer bölümleri sırasıyla İran-Suudi Arabistan, İran-Irak,İran- Türkiye, İran- Suriye ve İran- İsrail ilişkilerini ve İran'ın Filistin Sorununayönelik politikasını ele almaktadır.Anahtar sözcükler: Jeopolitik, Ulusçuluk, Ekonomi, Etniklik, Devrimciİslam
Bulgaristan ve Romanya'nin AB üyeliklerinin AB Karadeniz politikalarına etkisi
Bu çalışmada 01 Ocak 2007 tarihinde gerçekleşen son genişleme ile Bulgaristan ve Romanya'nın Katılımının AB Karadeniz Politikalarına etkisi incelenmiştir. AB'nin mevcut politikalarının 2007 öncesi politikaları ve diğer aktörlerin bölgeye yönelik politikalarıyla farklılıkları ve uyuşan taraflarını otaya koymak için bu aktörlerin de politikalarına değinilmiştir.Bölgenin AB için önemi öncelikle burada mevcut istikrarsız ülkelerden kaynaklanacak sorunların Birlik içine ithalini önlemek ve ikinci olarak da Birliğin çok fazla ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına ulaşım için bölgeden geçen enerji nakil hatlarını kontrol edebilmektir. 2007 yılbaşından itibaren bir Karadeniz gücü olan AB'nin bölgeye yönelik politikalarının temelini, 2003 yılında başlatılan Avrupa Komşuluk Politikası oluşturmaktadır.İstikrarsız ülkelere yardım için bu ülkelerde demokratikleşme ve ekonomik kalkınmayı destekleyen AB, enerji nakil hatlarını ise RF'dan bağımsız hale getirmek için alternatif kaynaklar ve alternatif hatlar peşindedir.Bu zamana kadar özellikle Karadeniz'e bölgesel yaklaşmadığı için ENP ile istediği sonuca ulaşamayan AB, 2007 itibariyle mevcut farklı politikaları entegre ederek sonuca varmak için Karadeniz Sinerjisi adını verdikleri politikayı gündeme getirmiştir. Bu politika gereği öncelikle Karadeniz'e bölgesel yaklaşacağının işareti olarak KEİÖ'ne gözlemci olarak katılan AB gündeme getirdiği yeni krediler ve projeler ile yoğun olarak KAradeniz'e angaje olmuştur.
1945 sonrası Bulgaristan Türklerine yünelik asimilasyon politikası
Bu tezin yazılma amacı 1945 sonrası süreçte Bulgaristan'da komünistlerin iktidara gelmelerini takip eden süreçte uyguladıkları asimilasyon politikalarının incelenmesidir. Bulgaristan Türklerinin yaşamış olduğu zorluklar asimilasyon politikasının sürekliliğine ve sistematik bir biçimde uygulanışına bağlanmıştır. 1945 sonraki süreç değerlendirilirken gerek Osmanlı döneminde gerekse Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında imzalanmış olan anlaşmalardan faydalanılmıştır.Tezdeki argümanları desteklemek amacıyla dönemin Komünist Parti toplantı tutanaklarından ve Politbüro kayıtlarından yararlanılmıştır. Bu belgeler ışığında 1984'ten sonra uygulamaya konan uyanış sürecinin altyapısının 1945'ten sonra atılmaya başlandığı savunulmuştur. Kanıtları kuvvetlendirmek amacıyla Bulgarca, Türkçe ve İngilizce kaynaklar kullanılmıştır.Bulgaristan'ın istikrarsız bir seyir izleyen azınlık politikası ve Türkiye'nin verdiği tepkiler incelenmiştir. 1951, 1968 ve 1989 göçlerinin arkasındaki nedenler detaylı bir şekilde sıralanmış ve bunlar Komünist Parti'nin asimilasyon politikalarıyla açıklanmaya çalışılmıştır.Tezde değerlendirilen bir diğer konu da Bulgar Milliyetçiliğinin gelişimi ve asimilasyon politikasına etkisi olmuştur. Yapılan araştırma sonucunda komünistlerin meşruiyetlerini arttırmak amacıyla milliyetçiliği kuvvetlendirmeye çalıştıkları görülmüştür. Tek bir etnik temele dayalı komünist Bulgar milletini oluşturma amacına hizmet etmek için Türklerin ve ülkedeki diğer azınlık mensuplarının isimlerini değiştirip Bulgarlaşmalarını sağlama konusunda ciddi bir planı uygulamaya koymuşlardır.Başta Pomaklar olmak üzere Tatar ve Çingenelere yönelik asimilasyon politikası başarılı bir şekilde sonuçlanınca sıradaki hedef olarakTürkleri görmüşlerdir. Ancak isimleri Bulgar adlarıyla değiştirilen Türkler bunu kabullenememiş ve protesto gösterilerine başlamışlardır. Bu durum kitlesel bir hal alınca da Bulgaristan'daki komünist iktidar zor anlar yaşamıştır. İlk olarak Türklerin Türkiye'ye göç etmesine izin verilmiş ardından da Türklere isimleri geri verilmiştir.Türklerin göç etmesini takip eden süreçte girdiği ekonomik kriz sonucu Bulgaristan'da komünist iktidar dönemi sona ermiş ve demokratik yeni bir yönetim kurulmuştur. Uyanış sürecinin sorumluları ise kesin bir şekilde bulunamamıştır. Bazı göstermelik tutuklamalar yapılmasına rağmen Todor Jivkov ve çevresindeki birkaç kişiye hafif cezalar verilmiştir.
Küreselleşme sürecinde güvenliği yeniden düşünmek
Bu çalışmada küreselleşme sürecinde güvenlik alanının genişlemesi ve derinleşmesini içeren ?yeni güvenlik anlayışı? irdelenmiştir. Küreselleşme süreci ile birlikte güvenliğe yönelik tehditlerin farklılaşması yeni bir güvenlik anlayışını gerekli kılmaktadır. Zira, geleneksel tehditlere yönelik mücadele yöntemleri yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizlik yeni bir güvenlik tanımlamasının yanı sıra bu tanımlamadan hareketle yeni mücadele araçlarını devreye sokmayı da gerektirmektedir. Güvenlik alanında yaşanan değişimler devletlerin ve uluslararası örgütlerin de güvenlik alanında yeniden yapılanmasını zorunlu kılmaktadır.Devletlerin yanı sıra bireylerin, grupların ve çevre gibi diğer faktörlerin güvenlik çalışmalarına dahil edilmesi güvenliğin yeniden düşünülme sürecini şekillendiren bir diğer etkendir. Kısacası, bu çalışmada güvenlik alanındaki geleneksel tehdit algılamalarına eklemlenen yeni güvenlik tehditlerin neler olduğu ve bu konuda ne gibi önlemler alınabileceği ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca, devlet dışı birimlerin güvenlik alanına eklemlenme süreci ele alınmıştır.Çalışmanın ilk bölümünde, güvenlik olgusu kavramsal, tarihsel ve teorik açıdan irdelenmiştir. Ayrıca, uluslararası ilişkiler teorileri üzerinden geleneksel güvenlik anlayışı ve yeni güvenlik anlayışı ortaya konmuştur.Çalışmanın ikinci bölümünde, öncelikli olarak küreselleşme süreci kavramsal ve tarihsel açıdan irdelenmiştir. Bu aşamadan sonra küreselleşme sürecinde şekillenen yeni güvenlik anlayışı ele alınmıştır. Bu bağlamda küreselleşme sürecinde ortaya çıkan `yeni tehdit/güvenlik alanları' ve `geleneksel güvenlik konularının yeniden düşünülme süreci' incelenmiştir. Çalışmanın özünü bu bölümünün oluşturduğu söylenebilir.Çalışmanın son bölümünde ise öncelikli olarak yeni güvenlik anlayışı eleştirel bir bakış açısıyla incelenmiştir. Ayrıca, geleneksel güvenlik anlayışı ile yeni güvenlik anlayışının karşılaştırmalı bir analizi yapılmıştır. Küreselleşme süreci ile birlikte gerek devletlerin gerekse uluslararası örgütlerin güvenlik tanımlamaları ve anlayışlarının değişmeye başladığı ön kabulünden hareketle, örnek bir uluslararası örgütün ve ülkenin güvenlik anlayışlarındaki değişimler ortaya konmaya çalışılmıştır. Örnek uluslararası örgüt olarak BM, örnek ülke olarak da ABD seçilmiştir.Ana hatlarıyla böylesi bir çerçeve ekseninde şekillenen bu doktora çalışmasında savunulan temel tez; geleneksel güvenlik anlayışının küreselleşme süreciyle dönüşüme uğrayan güvenlik olgusunu analiz etmede kullanılacak bir araç olmaktan çıktığı ve bu bağlamda güvenliğin yeniden düşünülmesi gerektiğidir.
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde uyum (siyasi, enerji, ekonomik ve kültürel boyutu)
Azerbaycan'ın 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bağımsızlığını kazanmasının ardından, aynı soydan gelen ve aynı din, dil ve kültür değerlerine sahip olan Türkiye ile Azerbaycan, birbirleriyle yakın bir işbirliği geliştirmiştir. Geliştirilen bu işbirliği sonucunda iki devlet uluslararası platformda birbirleriyle uyumlu politikalar yürütmektedir. Bu çalışmada Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler Siyasi İlişkilerde Uyum, Enerji Alanında Uyum ve Türkiye-Azerbaycan İlişkilerindeki Uyumun Ekonomik ve Kültürel Boyutu başlıkları altında ele alınmıştır. Bu çerçevede, iki devlet arasındaki uyum ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Körfez Savaşı'ndan sonra Türkiye-Irak ilişkileri
İkinci Körfez Krizi, Kuzey Irak'ta hakim olan siyasal ve güvenlik boşluğu ile krizin ortaya çıkardığı yeni sorunlarla ilişkisi dolayısı ile Türkiye'nin siyasetini tekrar gözden geçirmeye mecbur etmiştir. Bu durum Ankara için gerçek bir kriz oluşturmuştur. Türkiye'nin hedefleri ve amaçlarına aykırı yeni bir oluşum gelişmiştir. Bu da Ankara'yı çok yönlü bir siyaset izlemeye yönlendirmiştir. Üstelik Türkiye Irak'ta ABD'nin güvenine mazhar olabilecek bir siyaset takip etmiştir. Türk hükümetinin, PKK'ya karşı yürüttüğü askeri operasyonlarında Kuzey Irak'ta beliren güvenlik boşluğu PKK tarafından istismar edilmiştir. PKK'ya karşı daha etkili olunabilmesi çin Türkiye'nin menfaatleri, Kürt partilerine gerekli yardımı sunmayı gerektirmiştir. Ayrıca Kürtlerin, Kuzey Irak'a himayelerini celbetmek için batı anlaşmaları konusunda kendilerine yardım etme ihtiyacını duymuştur. Bu iki sorun arasında Türkiye, kuzey Irak'a bakışı ve Musul Kerkük konusundaki iddialarını, petrol konusundaki hakları ve Türkmenlerin hamisi rolü ile ortaya çıkma hususlarını yeniden tekrarlamaktan çekinmemektedir.Irak'a karşı ABD istismar projesi Türkiye için yeni bir krizdir. Türkiye stratejik ortağı ile kendisini Irak'la bağlayan tarihi dostluk ve komşuluk ilişkisi bahsinde, bu iki cazibe merkezi arasında tereddütte kalmıştır. Bu sebeplerden dolayı kendisi için açık ve sabit bir pozisyona yönelmiştir. Bu pozisyonunda da Irak'ın toprak bütünlüğünü koruma hedefini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Nitekim Türkiye, Irak krizini atlatmak için, ABD'nin Irak savaşını engelleyecek birçok yola yönelmiştir. Bu konuya Türkiye'yi yönlendiren güney sınırında bir Kürt Devletinin kurulması endişesi olmuştur.Irak krizini aşma hedefi ve bu konudaki çalışmaların başarısızlıkla sonuçlanması neticesinde ve ABD yönetiminin evvelce Irak işgali ısrarının aşılması ve birçok zincirleme görüşme ve incelemeler, Irak işgali operasyonunun çeşitli ihtimallerini inceleme hedefini açıklama çalışmalarından sonra, Türkiye; ABD'nin Irak'a karşı, kendi sınırları boyunca Kuzey Irak'ta cephe açmaya ilişkin taleplerini reddetmiştir.Gerçekte Irak'ı işgal harekatında Türkiye'nin pozisyonunu şekillendiren esas neden Türk milletinin Amerika'nın Ortadoğuda bütünü ve ayrıntıları ile takip ettiği siyaseti reddetmesi, Türklerin, Irak halkı ile yakınlık ve komşuluk ilişkilerini yerleştirme arzu ve inancıdır. Nitekim bu pozisyon Türkiye'yi ABD'ye bağlayan stratejik ilişkilerin ne kadar dağılmaya mahkum olduğunu ispatlamış bulunmaktadır. Üstelik ve bunlardan daha fazla olarak Türkiye'nin pozisyonu, Irak işgali bahsinde Amerikan askeri operasyonunun seyrini etkilemiş ve ABD yönetiminin bu durumu aşmak için başka girişimleri aramasına sevk etmiştir.Anahtar kelimeler: Irak, Irak Türkiye İlişkileri, Irak Türkmenleri
Değişen jeopolitiği bağlamında Çin'in güvenlik politikaları
Soğuk Savaşın arkasından, Çin'in temel dünya algılamaları ve ulusal güvenliği sağlama konusundaki fikirleri değişmeye başlamıştır. Sovyetler Birliği'nin ve Doğu Avrupa'daki komünist rejimlerin çöktüğü zaman Soğuk Savaş dönemindeki uluslararası sistemin yapısı değişmiş ve Pekin'in güvenlik stratejilerinde kullandığı parametreleri de ortadan kalkmıştır. Çinli liderler kendilerini birden bire, yeni stratejik yörüngeler üzerine kuracakları güvenlik stratejilerini yeniden tanımlayacakları ve bunlara yön verecekleri tamamen yeni bir dünyada buldular.Çin'in global ekonomik ilişkilerinin gelişmesi, Pekin'in dikkatini ekonomik çıkarlara ve güvenliğin sağlanmasına vermesine neden olmuştur. Çinli liderler, güvenliklerinin sadece diğer ülkelerden gelecek askeri tehditlerle değil aynı zamanda uluslararası ilişkilerdeki politik, ekonomik, soysal ve çevresel faktörlerce de etkilendiğini fark etmişlerdir. Pekin, dünya politikalarında var olmak ve ?barışçıl gelişimini? devam ettirmek için hem askeri savunmaya hem de askeri olmayan faaliyetlerde bulunmaya ihtiyaç duymaktadır.Çin'in hızla gelişen ve ilerleyen ekonomik büyümesi beraberinde artan aktif bir dış politikayı ve büyüyen askeri kapasiteyi de beraberinde getirmektedir. Çin'in büyüyen etkisi 21. yüzyılda dünyaya meydan okuma olarak alınabilecek en önemli jeopolitik bir gelişmedir.