
15
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Yoğun bakım ünitesinde takip edilen kandidemi riski yüksek hastalarda candida pcr ve kan kültürünün karşılaştırılması
Amaç: Yoğun bakım ünitesinde invaziv fungal enfeksiyonların % 70-90'ından kandida türleri sorumludur. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Yoğun Bakım ve Anesteziyoloji ve Reanimasyon Ünitesi'nde takip edilen kandidemi riski yüksek hastalarda kan kültürü ile tam kandan çalışılan Candida PCR testinin sonuçları karşılaştırıldı. Kandidemi şüpheli hastalarda hızlı bir tanı yöntemi olan Candida PCR testinin pratikte kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda belirlediğimiz kriterlere göre kandidemi riski yüksek olan 90 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Hastalardan idrar, perine, aksilla, trakeal aspirat kültürü ve 2 set kan kültürü alındı. Ayrıca bir EDTA'lı tüpe kan alındı. ˗40°C'de daha sonra Candida PCR çalışılması amacıyla saklandı. Candida multiplex PCR'da ITS1, ITS2, ITS2D, CA3, CA4 primerleri kullanılarak, Candida real-time PCR'da ise türe spesifik primerler kullanılarak tür ayrımı yapıldı. Bulgular: Hastaların 41'i (% 45,5) kadın, 49'u (% 55,5) erkek, toplam yaş ortalaması 58,1(±18,4)'di. Kan kültüründe kandida üremesi olan hasta sayısı 3 (% 3,3)'tü. Çalışmaya alınan hastaların 17'sinde (% 18,9) Candida multiplex PCR ve Candida real-time PCR pozitifti. Kan kültürü ve PCR testlerinde bulunan kandida türleri birbiriyle uyumluydu. PCR ile istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla pozitiflik elde edildi (p=0,006). Candida PCR pozitifliği olan hastalar ile PCR negatif hastalar arasındaki kandida skoru farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p=0,015). Hastaların 57'si (% 63,3) öldü. Sonuç: Kandidemide tedavide gecikme, artan mortalite ile doğrudan ilişkilidir. Çalışmamızda PCR ile kandidemi olgularının tespit edilme olasılığının daha fazla olduğunu bulduk. Bu veri ışığında özellikle kandidemi riski yüksek olan hastalarda moleküler yöntemlerin de tanıda kullanılmasının uygun olacağı görülmektedir. Anahtar kelimeler: Kandida, Kandidemi, PCR
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde saptanan ventilatör ilişkili pnömoni sürveyans verilerinin irdelenmesi
Ventilatör ilişkili pnömoni, mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda yaygın görülen, önemli bir nozokomiyal enfeksiyondur. Bu çalışma hastanemiz Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde ventilatör ilişkili pnömonilerde, enfeksiyon hızının, etkenlerinin, etkenlerin antibiyotik duyarlılıklarının ve enfeksiyon gelişimi için risk faktörlerinin ortaya çıkarılması amacıyla yapılmıştır.Ocak 2007-Aralık 2008 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde, 16 yaş üzerinde olan ve 48 saat ya da daha uzun süreyle invaziv mekanik ventilasyon uygulanan ventilatör ilişkili pnömoni gelişen ve gelişmeyen toplam 280 olgu çalışmaya alınmıştır. 280 olgunun, ventilatör ilişkili pnömoni gelişen gelişen 130'u hasta grubunda yer alırken, ventilatör ilişkili pnömoni gelişmeyen 150'si kontrol grubunu oluşturmuştur. 2007 Ocak-Aralık ve 2008 Ocak-Aralık dönemlerine ait ventilatör ilişkili pnömoni insidans dansitelerinin hesaplanabilmesi için, bu dönemler içinde VİP tanısı konulmuş bütün hastalar kullanılmıştır.Çok-değişkenli lojistik regresyon analizinde, APACHE 2 skorunun 20'den büyük olması (p=0.000), mekanik ventilasyon uygulamasından önce yoğun bakım ünitesinde ve yoğun bakım ünitesine kabul öncesi yatırıldığı ünitede non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanması (p=0.030), yoğun bakım ünitesinde ventilatör ilişkili pnömoni gelişimi öncesi mekanik ventilasyon sürecinde, koma-stupor durumu (p=0.000), yoğun bakım ünitesi dışına transport edilme (p=0.000), reentübasyon (p=0.015), diğer non-pulmoner nozokomiyal enfeksiyonların varlığı (p=0.034), trakeostomi açılması (p=0.000), santral parenteral beslenme (p=0.020) ve nazoenteral beslenme (p=0.000) ventilatör ilişkili pnömoni için bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Ventilatör ilişkili pnömoni insidans dansitesi 2007 ve 2008 yılı için sırasıyla 38.1/1000 ve 37.7/1000 ventilatör günü olarak bulunmuştur. Ventilatör ilişkili pnömoni gelişen olgulardan en sık saptanmış 3 patojen Acinetobacter baumannii (%36.6), Pseudomonas aeruginosa (%20) ve Staphylococcus aureus (%16.6) olarak sıralanmıştır. Non-fermentatif Gram negatif bakterilerin çoğunluğu çoklu ilaç dirençli idi. Gram pozitiflerin hakim patojeni metisilin dirençli Staphylococcus aureus olarak tespit edildi.Sonuç olarak yukardaki tanımlanmış bu sürveyans verilerinin rehberliğinde, hastanemizde daha etkin enfeksiyon kontrol ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesini sağlayarak, Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde ventilatör ilişkili pnömoni prevalansını ve ventilatör ilişkili pnömoniye bağlı olumsuz etkileri en aza indirebilmek, ayrıca enfeksiyon gelişimi için yüksek riskli hastaları erken tanımak ve onlara uygun antimikrobiyal tedavileri vaktinde ulaştırabilmek hedeflenmiştir.Anahtar kelimeler: Ventilatör ilişkili pnömoni, Yoğun Bakım Ünitesi, Risk Faktörleri
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde cerrahi alan enfeksiyonlarının irdelenmesi ve enfeksiyon risk faktörlerinin belirlenmesi
Cerrahi alan enfeksiyonu (CAE) en önemli cerrahi komplikasyondur. Ciddi mortalite, morbidite ve sosyoekonomik kayıplara neden olmaktadır. CAE cerrahi girişimlerin %2-5'inde gelişir ve tüm hastane enfeksiyonlarının yaklaşık ¼'ünü oluşturur. Hasta ve cerrahi süreç ile ilgili birçok faktör CAE'u gelişmesini etkilemektedir. Çalışmamızda hastanemiz cerrahi kliniklerinde CAE hızının, enfeksiyon etkenlerinin, etkenlerin antibiyotik duyarlılık paternlerinin ve enfeksiyon gelişimi için risk faktörlerinin saptanması amaçlanmıştır.Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Göz kliniği hariç diğer cerrahi kliniklerde 17.03.2008 ile 10.07.2008 tarihleri arasında opere olan ve en az 48 saat yatan tüm hastalar (1397 hasta) dahil edildi. CAE'nun tanımlanması ve teşhisi için `Centers for Disease Control and Prevention' (CDC) kriterleri kullanıldı. CAE hızı her 100 cerrahi girişim sonrası gelişen CAE atak sayısı olarak hesaplandı. CAE'nun olası risk faktörleri çok değişkenli lojistik regresyon modeli ile değerlendirildi.Çalışma süresince 1397 hastanın 131'inde (9.4%) CAE gelişti. CAE gelişiminin 12.8 gün ek yatışa neden olduğu saptandı. En yüksek CAE hızı kolon cerrahisi uygulanan hastalarda gözlendi (%27.1). Etken mikroorganizmaların %74.6'sını Gram negatif mikroorganizmalar oluşturuyordu. En sık izole edilen mikroorganizma Escherichia coli (%32.8) idi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, diyabet (OR:2.660, CI:1.389-5.093), cerrahi dren kullanımı (OR:3.706, CI:1.910-7.191), perioperatif transfüzyon (OR:1.787, CI:1.077-2.965), travma (OR:2.244, CI:1032-4.880), reoperasyon (OR:7.408, CI:3.315-16.555), kontamine (OR:3.291, CI:1.433-7.556) veya kirli-enfekte (OR:3.451, CI:1.888-6.310) yara sınıfları ve National Nosocomial Infection Surveillance (NNIS) risk indeksinin her bir puan artması (OR:7.499, CI:4.336-12.967) CAE gelişimi için bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi.CAE hızını azaltmak için risk faktörleri belirlenmeli ve önlenebilir olanlar için gerekli tedbirler alınmalıdır. Bu amaçla fazladan kan ve kan ürünlerinin transfüzyonundan ve cerrahi drenlerin gereksiz kullanımından kaçınılmalı, cerrahi drenler mümkün olan en kısa sürede çekilmelidir. Ayrıca geleneksel yara sınıflaması ve NNIS risk indeksi CAE'nın öngörülmesinde kullanılabilir.Anahtar kelimeler: Cerrahi alan enfeksiyonu, etken mikroorganizmalar, risk faktörleri
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesinde invaziv alet ilişkili hastane enfeksiyonu hızı, etken mikroorganizmalar ve antibiyotik duyarlılıkları
Hastane enfeksiyonlarının önemli bir bölümünü oluşturan invaziv alet ilişkili hastane enfeksiyonları (İAİHE) özellikle yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) yatan hastalar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. İAİHE bütün hastane infeksiyonlarının yaklaşık %10-15'inden sorumludur. Artmış mortalite ve morbiditenin önemli bir sebebidir. Bu çalışma hastanemiz Dahili Yoğun Bakım Ünitesi (DYBÜ)'nde AİHE hızının, etkenlerinin, etkenlerin antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.Şubat 2007-Aralık 2009 tarihleri arasında hastanemiz DYBÜ'nde 48 saatten daha uzun süre yatan ve 16 yaş üzeri olan hastalar çalışmamıza alındı. Prospektif olarak hedefe yönelik aktif sürveyans gerçekleştirildi. İAİHE tanımlanması ve teşhisi için `Centers for Disease Control and Prevention' (CDC) kriterleri kullanıldı. İnvaziv alet kullanım oranları ve İAİHE hızları hesaplandı. AİHE hızının, izole edilen etkenlerin ve antibiyotik duyarlılıklarının yıllara göre dağılımı SPSS 11.5 versiyonuyla değerlendirilmiş ve Z testi ile karşılaştırılmıştır.Üç yıllık çalışma süresi boyunca, 1650 hastada 780 İAİHE saptandı. İAİHE'nin 415, 242, ve 143'ünde sırasıyla ventilatör ilişkili pnömoni (VİP), kateter ilişkili üriner sisitem enfeksiyonu (Kİ-ÜSE), ve santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu (SVKİ-KDE) izlendi. En sık izole edilen etkenler VİP'de Acinetobacter spp., SVKİ-KDE'de koagülaz-negatif stafilokoklar (KNS), Kİ-ÜSE `de candida spp. ve E.coli idi. Acinetobacter spp.'nin sefoperazon-sulbaktam direncinde anlamlı bir artış görüldü. Oksasilin direnci yıllara göre koagülaz-pozitif stafilokoklarda (KPS) %94, %84, %82 ve KNS'lerde %100, %100, %84 olarak gösterilmişken, vankomisin direnci yıllara göre Enterococcus spp.'de %36, %29, %6 olarak belirlenmiştir.YBÜ'nde İAİHE hızını azaltmak için hedefe yönelik aktif sürveyansın düzenli olarak yapılması ve invaziv aletlerin gereksiz kullanımından kaçınılması gerekmektedir. Bununla birlikte, antibiyotik kullanımıyla ilgili olarak politikalar geliştirilmeli ve bu politikalara uyum tam olmalıdır. Standart izolasyon önlemlerine ve el hijyenine uyumlarının arttırılması için sağlık bakım çalışanlarına düzenli olarak eğitim verilmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Yoğun bakım ünitesi, invaziv alet kullanımı, sürveyans
Semptomlu kadın ve erkek hastaların genital sürüntü örneklerinde chlamydia trachomatis antijeninin enzyme ımmune-assay(EIA)ve direct fluoresan antikor (DFA)testi ile araştırılması
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yoğun bakım ünitelerinde nozokomiyal enfeksiyonların irdelenmesi ve enfeksiyon risk faktörlerinin belirlenmesi
Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yoğun bakımünitelerinde hastane enfeksiyonu sıklığı, enfeksiyon etkenleri, etkenlerin antibiyotikdirenç paternleri ve enfeksiyon gelişimi için risk faktörlerinin saptanmasıamaçlanmıştır.15 Kasım 2004-15 Mayıs 2005 tarihleri arasında dahili ve cerrahi yoğunbakım ünitelerinde 48 saatten uzun süre kalan hastalar prospektif olarak izlendi.Hastane enfeksiyonu tanısı `Centers for Disease Control and Prevention' (CDC)kriterlerine göre konulup etken mikroorganizmanın izole edildiği 63 hastaçalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak hastane enfeksiyonu gelişmeyen 56 olgurastgele alındı. Olgu grubu ve kontrol grubunun; ortalama yaşları, yoğun bakımdatoplam kalış süreleri, APACHE II skorları, mortalite oranları, entübasyon,trakeostomi, ventilasyon desteği, santral venöz, periferik venöz kateter, ürinerkateter, nazogastrik sonda, enteral ve parenteral beslenme günleri ve öncedenantibiyotik kullanım öyküleri saptandı.Gruplardaki hastaların özellikleri SPSS 13.0 paket programı ve bağımsız ikigrup t-testi analizi ile % 95 güven aralığında karşılaştırılarak p<0.05 olandeğişkenler anlamlı kabul edildi. Tek değişkenli analizde p<0.1 olan değişkenlereileriye doğru adım adım lojistik regresyon modeli kullanılarak çok değişkenli analizyapıldı ve bağımsız değişkenler saptandı.iiGaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi yoğun bakım ünitelerindeki hastalardabu dönemdeki hastane enfeksiyon hızı %49.7 olarak saptandı. Dahili yoğun bakımve cerrahi yoğun bakımlardaki hastane enfeksiyon hızları ise sırasıyla %46.2 ve%53.3 olarak tespit edildi. Yaş (p=0.009), yatış süresi (p=0.002) ve APACHE IIskorunun (p=0.001) enfeksiyon gelişimi açısından anlamlı ve bağımsız riskfaktörleri olduğu saptandı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi dahili ve cerrahiyoğun bakım ünitesinde yatan hastalardan hastane enfeksiyonu gelişenhastalarda mortalite %46 iken kontrol grubunda bu oran %19.6 olarak belirlendi(p=0.003).Dahili ve cerrahi yoğun bakım ünitelerinde enfeksiyon gelişimi için diğerrisk faktörleri olarak mekanik ventilasyon (p=0.005), trakeostomi (p=0.001), santralvenöz kateter (p=0.002) ve total parenteral nütrisyon (p=0.002) varlığı belirlendi.Periferik venöz, üriner kateter ve nazogastrik sonda kullanımı açısından hasta vekontrol grubu arasında farklılık saptanmadı. Enfeksiyonların sistemlere göredağılımı incelendiğinde üriner sistem enfeksiyonu (%27.6), ventilatör ilişkilipnömoni (%23.8) ve kan dolaşımı enfeksiyonu (%21.9) en sık görülenenfeksiyonlardı. Yoğun bakımlarda en sık izole edilen ilk üç mikroorganizmasırasıyla Pseudomonas aeruginosa (%19.1), Acinetobacter spp. (%15.7) veS.aureus (%14.3) idi.S. aureus enfeksiyonlarının mortalitesinin diğer etkenlerle gelişenenfeksiyonlara göre daha yüksek olduğu belirlendi. S. aureus'un metisilin direnci%77.2 olarak saptandı. Hastanemizde geçmiş yıllarda yapılan çalışmalarlakarşılaştırıldığında Pseudomonas spp. ve Acinetobacter spp.'insulbaktam/sefoperazon haricinde tüm antibiyotiklere direnç oranlarının arttığıbelirlendi. Enfeksiyon gelişiminde risk faktörleri üzerine çalışmaların her hastanedeyapılması ve hangi faktörlerin ön planda olduğunun farkına varılması, etkenler veantibiyotik duyarlılık paternlerini araştıran çalışmalarla birlikte daha uygun,merkezlere özgü enfeksiyon kontrol önlemlerinin alınmasını sağlayacaktır. Tümbunlar enfeksiyon kontrol komitesinin kurulması ve işlerlik kazanması ilemümkündür.Anahtar Kelimeler: Yoğun bakım enfeksiyonu, Risk faktörleri, Antibiyotikduyarlılığı.
Kronik hepatit C'li hastalarda serum lipid parametreleri, karaciğer histopatolojisi ve viral yük arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Kronik Hepatit C (KHC), hepatit C virüs (HCV)'ünün neden olduğu iltihabi karaciğer hastalığıdır. HCV enfeksiyonlarının yarıdan fazlası kronikleşmektedir. Kronikleşen hastalığın fibrozise ilerlemesinde hastaya ve hastalığa ait pek çok faktör sorumlu tutulmaktadır. Bu faktörlerden biri hepatik steatoz olarak bilinmektedir. Bu çalışmada, hepatik steatoz ile steatozun önemli belirteçlerinden biri olan serum lipid profilinin, KHC'ye bağlı karaciğerde meydana gelebilen fibrozis ve nekroenflamasyona etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, serum lipid parametreleri ve hastaya ait faktörlerin karaciğer histopatolojisi ile ne oranda ilişkili olduğunun gösterilmesi hedeflenmiştir.2006-2008 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları bölümünde daha önce antiviral tedavi almamış 102 KHC'li hastanın kayıtları retrospektif olarak taranmıştır. Bu hastaların karaciğer biyopsileri tek bir patolog tarafından modifiye ISHAK yöntemiyle nekroenflamasyon, fibrozis, steatoz açısından skorlandı. Hastaların eş zamanlı serum total Kolesterol (TK), trigliserid (TG), high dansity lipoprotein (HDL), low dansity lipoprotein (LDL), very low dansity lipoprotein (VLDL), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), gama glutamil transferaz (GGT), ferritin, platelet (plt), beyaz küre, sedimentasyon, hemoglobin (Hb), hematokrit (Htk), protrombin zamanı (PT), aktive parsiyel tromboplastin zamanı (aPTT), total protein, albümin, alfa feto protein (AFP), hastaya ait faktörler (body mass index (BMI), yaş, cinsiyet, meslek), retrospektif olarak tarandı. Bütün parametrelerin steatoz skoru ile ilişkisi değerlendirildi.Karaciğer biyopsi örneklerinin histopatolojik olarak incelenmesinde 75 hastada (%73) steatoz tespit edildi. Steatoz derecesi ile histolojik aktivite indeksi (HAI) ve fibrozis derecesi arasında anlamlı ilişki bulundu(p=0.000, p=0.001). Ağır steatozu olan olgularda fibrozis ve HAI dereceleri daha ileri tespit edildi. Kan lipid profili olarak tanımladığımız TG, TK, HDL, LDL, VLDL değerleri ile hepatik steatoz arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p=0.23, p=0.92, p=0.26, p=0.67, p=0.23). Kan lipid profili, fibrozis ve nekroenflamasyona ilerlemenin tespitinde hepatik steatoz kadar önemli değildi. Hepatik steatoz ile BMI arasında anlamlı ilişki bulundu. Steatoz, kadın cinsiyette daha fazla görülüyordu. KHC'li bir hastada, hepatik steatozun varlığı nekroenflamasyon ve fibrozise ilerlemede oldukça önemli bir paya sahip gibi görünmektedir. Steatozun ise en iyi belirteci BMI olarak gösterilmiştir. Kan lipid profilinin steatozu göstermede anlamlı olmadığı tespit edilmiştir.
Düzce ilinde erişkinlerde hepatit B ve hepatit C seroprevalansı
Giriş ve Amaç: Hepatit B ve hepatit C dünyada yaygın olarak görülen enfeksiyon hastalıklarındandır. Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre Türkiye'de hepatit B taşıyıcılığı ortalama %2-7 arasında olup, ülkemiz orta derecede endemik ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye'de normal popülasyonda HCV prevalansının %0-2.1 aralığında olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada, Düzce ilinde HBsAg, anti-HBs ve anti-HCV sıklığının araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma örneklemi küme tipi örnekleme yöntemi ile belirlenmiştir. Deneklerden elde edilen serum örnekleri Equipar HBsAg (membrane bazlı immunodiagnostik test), Equipar HBsAb ve Equipar antiHCV (kromatografik immunoassay test) rapid testler kullanılarak çalışılmıştır. Çalışmaya 18 ve üstü yaş grubundan 667 (%50.5)'si kadın, 654 (%49.5)'ü erkek toplam 1321 kişi alınmıştır. Katılımcıların yaş ortalamaları 41.9 ± 15.7 olarak belirlenmiştir. Deneklere demografik özellikler ve risk faktörlerine yönelik çeşitli soruları içeren bir anket uygulanmıştır.Bulgular: Düzce ilinde HBsAg taşıyıcılığı %4.8 bulunmuştur. Bu oran kadınlarda %4.3, erkeklerde %5.4 olarak saptanmış ve iki grup arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (P>0.05). HBsAg taşıyıcılığı kırsal bölgede yaşayan kişilerde %5.3, kentsel bölgede yaşayan grupta %4.5 bulunmuştur. Bu iki grup arasında da anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Diş tedavisi yaptıran kişilerin 21 (%8.9)'inde HBsAg pozitifliği saptanmıştır. Bu grupta saptanan HBsAg pozitiflik oranı diş tedavisi yaptırmayan gruba (%4.0) göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (P:0.002). Benzer şekilde hepatit B'li biriyle aynı evde yaşama öyküsü olan kişilerde HBsAg pozitiflik oranı (%11.5), böyle bir hikayesi olamayan kişilerde saptanan HBsAg pozitiflik oranından (%4.6) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (P:0.036). Deprem sırasında Düzce'de yaşamak, deprem sonrası prefabrik konutlarda oturmak ve diğer bazı risk faktörlerinin HBsAg taşıyıcılığı için bir risk oluşturmadığı tespit edilmiştir. Taranan popülasyonda anti-HBs pozitiflik oranı %9.4 bulunmuş ve anti-HBs pozitifliği saptanan kişilerin %17.7'sinin hepatit B aşısı yaptırdığı belirlenmiştir. Bölgemizde anti-HCV sıklığı %0.7 (9/1321) bulunmuştur. Anti-HCV pozitifliği saptanan kişilerin 6 (%0.9)'sı kadın, 3 (%0.5)'ü erkekti. Kadın ve erkekler arasında anti-HCV pozitiflik oranları açısından anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Anti-HCV pozitifliği saptanan kişilerin %0.4 (2/547)'ü kırsal, %0.9 (7/774)'u kentsel bölgelerde yaşayan kişilerden oluşuyordu. Anti-HCV pozitifliğine göre yerleşim bölgeleri arasında da anlamlı fark izlenmemiştir (P>0.05).Sonuç: Düzce ilinde saptanan HBsAg ve anti-HCV sıklığı, ülkemizde yapılan diğer çalışmaların sonuçlarıyla benzerlik göstermekte, anti-HBs oranının düşük olduğu görülmektedir. Bölgemizde geniş kapsamlı tarama çalışmalarıyla risk gruplarının belirlenmesi ve aktif immunizasyon yoluyla duyarlı kişilerin bağışık hale getirilmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: HBsAg, anti-HBs, anti-HCV, erişkinler, Düzce
Yoğun bakım ünitesinde gelişen acinetobacter SPP enfeksiyonlarında risk faktörleri ve mortalitenin değerlendirilmesi
Çalışmamızda yoğun bakım ünitelerinde gelişen sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlar irdelenmiş, asinetobakter enfeksiyonu için risk grupları belirlenmiştir. Amacımız artan mortaliteyi öngörebilmek; hastalık insidansının azaltılmasında, hastalık oluşumu sonrasında mümkün olan en kısa ve etkin tedavinin yapılabilmesini sağlamaya çalışmaktır. Çalışmamız Haziran 2013-Ekim 2015 arası, retrospektif vaka kontrol çalışması olarak yapıldı. Hastanemiz yoğun bakım ünitelerinde takipli, yatışı üzerinden 48 saat geçmiş, 18 yaşından büyük hastalardan vaka ve kontrol grubu oluşturuldu. Vaka grubu için Acinetobacter spp. enfeksiyonu; kontrol grubu için ise Acinetobacter spp. dışı diğer Gram negatif bakteri enfeksiyonu olan hastalar alındı. Gram negatif bakteri üremesi olan 210 enfeksiyon atağının 114'ü (%54) asinetobakter grubu, 96'sı (%45) ise kontrol grubuydu. Her iki grup için sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlardan en çok ventrilatör ilişkili pnömoni 75 (%65,8) saptandı. Asinetobakter enfeksiyonu için Beyin Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde yatma (p=0,001), transfüzyon (p=0,037), operasyon (p=0,01) entübasyon (p=0,02), mekanik ventilasyon (p=0,04), perkutan endoskopik gastrostomi (p=0,016), santral venöz kateter (p=0,001), arteriyel kateter (p=0,021) risk faktörüydü. Mortaliteye etkili risk faktörü olarak da malignite bulundu (p=0,012). Hastaneye enfektif tabloda yatan, operasyon geçiren ve sık transfüzyon alan hastaların asinetobakter enfeksiyonları için riskli grup olduğu unutulmamalıdır. Yoğun bakım ünitelerinde, altta yatan malignitesi olan hastalarda mortalitenin daha yüksek olacağı akılda bulundurulmalıdır. Girişimsel işlemlerin sıkça yapıldığı yoğun bakım ünitelerinde sıkı enfeksiyon kontrol ve izolasyon uygulamaları yapılmalıdır. İşlemin gerekliliğinin ve endikasyonunun sorgulanması, kısa zamanda sonlandırılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Asinetobakter, mortalite, risk faktörü, Gram negatif enfeksiyonlar, yoğun bakım üniteleri
Hastanemizde izole edilen Klebsiella spp. ve Escherichia coli suşlarında genişlemiş spektrumlu beta-laktamazların genotipik tiplendirmesi
Antibiyotiklere karşı direnç her geçen gün giderek artmakta olup 1980'li yıllarda geniş spektrumlu beta-laktam antibiyotiklerin yaygın bir şekilde klinik kullanıma girmesinden kısa bir süre sonra bu antibiyotiklere karşı direnç gelişimi bildirilmeye başlanmıştır. Daha sonraki yıllarda bu direnci sağlayan genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) enzimlerinin plazmidler ve transpozonlar tarafından bakteriden bakteriye aktarılabildiği gösterilmiştir.Bu çalışma Ekim 2006-Ekim 2007 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı ile Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Laboraturalarında yapıldı. Çalışmada yatan hastalardan izole edilen ve hastane enfeksiyonu etkeni olan, GSBL üreten 50 adet E. Coli ve 50 adet Klebsiella suşunda polimeraz zincir reaksiyonu ? Polimerase Chain Reaction (PCR) ? ile direnç genlerinin belirlenmesi amaçlandı.Klinik izolatların tanımlanması, antibiyotik duyarlılıklarının saptanması ve genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üretiminin araştırılması Committee for Clinical Laboratory Standards (CLSI) kriterlerine göre yapıldı.Genotipik direnç paternleri Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Moleküler Laboratuarı'nda PCR yöntemi ile çalışıldı.Çalışmaya alınan E. coli ve Klebsiella spp. suşlarında karbapenemlere karşı direnç saptanmadı. Beta-laktamaz inhibitörlü antibiyotiklerden sefaperazon-sulbaktam'a karşı duyarlılık E. coli, Klebsiella pneumoniae ve Klebsiella oxtoca'da (sırası ile %84, %54 ve %54) piperasilin-tazobaktam ile karşılaştırıldığında (sırası ile %66, %43, %46) daha iyi olduğu saptandı.Beta-laktam dışı antibiyotikler arasında ise en duyarlı antibiyotiğin amikasin olduğunu gözlendi. Amikasin duyarlılığı E. Coli'de %94, K. Oxytoca'da %92, K. Pneumoniae'da %86 idi.E. coli suşlarına karşı en dirençli antibiyotik siprofloksasin (%88) iken, K. pneumoniae ve K. oxytoca suşlarına karşı en dirençli antiyotik trimetoprim-sülfametaksazol (sırası ile %89 ve %46) idi.E. coli suşundan 38'inde (%76) TEM enzimi pozitif olarak saptandı. Endotrakeal aspirat, cerrahi alan enfeksiyonu ve kandan izole edilen tüm örneklerde TEM enzimi pozitifti.Klebsiella suşlarının ise 43'ünde (%86) SHV enzimi pozitifti. SHV pozitif suşların 33'ü (%76,7) K. pneumoniae, 10'u (%23,3) K. oxytoca idi. İdrar ve endotrakeal aspirat örneklerinden izole edilen Klebsiella suşlarında SHV pozitiflik oranı (sırası ile %91,7 ve %100) daha yüksekti.
Enfekte iskemik yara oluşturulan sıçanlarda L. plantarum kullanımının yara iyileşme sürecine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç; Bu çalışma, iskemik ve enfekte iskemik yara modeli oluşturulan sıçanlarda, 21 gün boyunca yara bölgelerine Lactobacillus plantarum uygulanmasıyla yara iyileşmesine etkilerinin morfolojik, mikrobiyolojik, histopatolojik ve moleküler olarak değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Yöntem; Deneysel tipteki araştırma yetişkin erkek sıçanlarla yapılmıştır. İskemik yara gurubu ve enfekte iskemik yara grubu olmak üzere 2 ana deney grubu bulunmaktadır. İskemik yara grubu, iskemik yara kontrol grubu (İ1), iskemik yara L. plantarum grubu (İ2) ve iskemik yara antibiyotik gruplarından (İ3) oluşmuştur. Enfekte iskemik yara grupları, enfekte iskemik yara kontrol grubu (E1), enfekte iskemik yara L. plantarum grubu (E2) ve enfekte iskemik yara antibiyotik gruplarından (E3) oluşmaktadır. Tüm grupların 1,3,5,7,14 ve 21. günlerinde yara bölgelerinin fotoğrafları çekilmiş ve 3'er hayvan sakrifiye edilerek alınan doku örnekleri mikrobiyolojik, histopatolojik ve moleküler olarak analiz edilmiştir. Çekilen yara bölgelerinin fotoğrafları image j programı kullanılarak yara boyutu ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Morfolojik değerlendirmelerde L. plantarum uygulanan gruplarda yara boyutu diğer gruplara göre anlamlı olarak küçüktür. Mikrobiyolojik değerlendirmelerde E1, E2 ve E3 grupları arasındaki değerlendirmeler sonucunda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Histopatolojik değerlendirmelerde proliferasyon evresinde anjiyogenez ve granülasyonda, remodelling evresinde fibrozis ve kollajen değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar olduğu görülmüştür. IL-1 seviyesinin değerlendirmesinde 7. güne kadar L. plantarum uygulanan grupta en düşük seyrettiği görülmektedir. IL-8 seviyelerinin 1,5,7 ve 14. günlerde anlamlı farklılıklar olduğu görülmüştür. Enfekte iskemik yara grubunda L. plantarum uygulanan grubun IL-8 seviyesinin diğer gruplardan daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: İskemik ve enfekte iskemik yara modeli uygulanan sıçanlarda L. plantarum kullanımının yara iyileşmesi üzerine etkileri morfolojik, mikrobiyolojik, histopatolojik ve moleküler analizlerle ortaya konmuştur.
Diyabetik hastalarda bakterilerin fenotipik özellikleri
Giriş: Biyofilmler irreversibl olarak herhangi bir yüzeye, ara yüzeye veya birbirlerine bağlı mikrobiyal topluluklardır. Biyofilm oluşturan mikroorganizmaların adhezyon yetenekleri, virulansı ve biyofilm oluşumu ile konak savunmasından kaçması ve antibiyotiklerin etkilerinden korunması, biyofilm infeksiyonları ile mücadelede yeni ve etkili yöntemlerin gerekliliğini ortaya koymaktadır.Amaç: Diyabetik hastalar pek çok faktöre bağlı olarak infeksiyonlara daha yatkındırlar. Özellikle bazı yumuşak doku infeksiyonları (nekrotizan fasciit, fournier gangreni gibi), S. aureus ve Gram-negatif bakteri pnömoniler ve asemptomatik bakteriüri sıklığı diyabetik olmayanlara göre artmıştır. Tüm bunların oluşumunda diyabetik hastaların savunma sistemlerindeki yetersizliklerin yanı sıra endotel fonksiyon bozuklukları ve bakterinin farklı ortamlarda yaşama özelliklerinin etkili olduğuna dair veriler mevcuttur. Diyabetik hastalarda değişen gliseminin bakteri direnç, biyofilm oluşumu ve diğer virülan faktörlerde değişiklikler oluşturabileceği düşünülmüştür. Bu hipotezden yola çıkarak çalışmamızda diyabetik olan ve diyabetik olmayan hastalardan izole edilen aynı türdeki bakterilerin; biyofilm oluşturma, virülans faktörleri ve direnç farklılıklarının araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada, diyabetik olan ve diyabetik olmayan hastaların idrar ve yara yeri örneklerinden izole edilen toplam 100 adet Eschericha coli suşu kullanıldı. Biyofilm faktörün belirlenmesinde kantitatif mikrodilüsyon plak yöntemi, p-pili ve tip 1 fimbria varlığının tespitinde hemaglütinasyon yöntemi kullanıldı. Kantitatif mikrodilüsyon plak yönteminde 595 nm dalga boyunda mikroplak okuyucuda (Thermo Multiscan Spectro) optik dansitesi 0,8' den büyük olan izolatların biyofilm oluşturduğu kabul edildi. Bakteri fimbria tespitinde her bir bakteri için % 2,5 ? -methyl-D-mannoside varlığında ve % 2,5 ? -methyl-D-mannoside yokluğunda koyun eritrositleri ile hemaglütinasyon verenlerde p-fimria olduğu, % 2,5 ? -methyl-D-mannoside varlığında kobay eritrositleri ile hemaglütinasyon vermeyip % 2,5 ? -methyl-D-mannoside yokluğunda hemaglütinasyon verenlerde tip 1 fimria olduğu sonucuna varıldı. İzolatların antibiyotik duyarlılıkları Clinical and Laboratory Standarts Institude (CLSI) kılavuzuna uygun olarak Kirby- Bauer disk difüzyon yöntemi ile belirlendi. Çalışmada tanımlayıcı verilerde sayı ve yüzde, gruplar arası karşılaştırmalarda ise Chi-square (ki-kare) testi uygulandı. Verilerin analizinde SPSS 14.0 bilgisayar programı kullanıldı. İstatistiksel analiz için p ? 0.05 istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi.Bulgular: Çalışmanın sonunda diyabetik olan ve olmayan hastalardan izole edilen E. coli suşları, biyofilm oluşturma, virulans faktörleri ve antibiyotik dirençleri incelendiğinde; diyabetik grupta biyofilm oluşum yüzdesi diyabetik olmayan gruba göre iki kat fazla saptandı ancak bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Diyabetik hastalarda tip 1 fimbria ekspresyonu % 12,2 oranında daha yüksek yüzde saptandıysa da bu değer de istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Biyofilm oluşturma özelliği ile antibiyotik dirençleri arasındaki ilişkiye bakıldığında biyofilm oluşturan bakterilerin antibiyotik direncinin daha fazla olduğu gözlenirken, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Çalışmamıza dahil edilen biyofilm oluşturan bakterilerin ampisilin, amoksisilin/klavulanik asit, siprofloksasin ve ko-trimaksazol direncinin biyofilm oluşturmayan bakterilerden daha fazla olduğu gözlendi.Sonuç: Bu tez çalışmasında diyabetik olan ve diyabetik olmayan hastalardan izole edilen aynı türdeki bakterilerin; biyofilm oluşturma, virülans faktörleri ve direnç farklılıklarının araştırılması amaçlanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da diyabetik izolatlarda daha fazla biyofilm oluşumu, daha fazla tip 1 fimbria ekspresyonu, biyofilm oluşturan izolatlarda daha fazla ampisilin, amoksisilin/klavulanik asit, siprofloksasin ve ko-trimaksazol direnci saptanmıştır. Bu sonuç, diyabetik hastalarda altta yatan infeksiyona yatkınlık mekanizmaları ile biyofilm oluşum patogenezinin anlaşılmasıyla birlikte bu hastaların infeksiyöz hastalıklarının takip ve yeni tedavi modalitelerinin geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Ancak bu konuda karşılaştırmalı daha çok çalışmaya gereksinim vardır. Ayrıca çalışmamız diyabetik ve diyabetik olmayan hastaların örneklerinden izole edilen E. coli' lerin biyofilm oluşturma, fimbria yapısı, bu özelliklerin idrar ve yara yeri kültürlerine göre karşılaştırılması yanında aynı suşların antibiyotik direnci ve tüm virulans faktörlerinin birbirleriyle ilişkileri gibi özelliklerinin topluca incelendiği ilk çalışma niteliğindedir.Anahtar kelimeler: diyabet, biyofilm, infeksiyonİletişim Adresi: Dr. Pelin Gençer OruçAdnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesiİnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim DalıAYDINpgencer@hotmail.com
Çoklu ilaca dirençli Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonu olan yatan hastalarda risk faktörleri ve mortalite
Hastane enfeksiyonları, özellikle Pseudomonas aeruginosa kaynaklı enfeksiyonlar, küresel bir sağlık tehdidi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, 2019-2024 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatan hastalardan alınan klinik örnekler üzerinden, Çoklu İlaç Dirençli (ÇİD) P. aeruginosa enfeksiyonlarının prevalansı ve risk faktörleri incelenmiştir. Bu çalışmada, diabetes mellitus gibi bağışıklık sistemini zayıflatan durumların, enfeksiyon riskini artırdığı belirlenmiştir. Hemoglobin, albumin, kreatinin, INR, fibrinojen, üre ve laktat düzeylerinde görülen değişiklikler, enfeksiyon riskini etkileyen önemli faktörler olarak öne çıkmıştır. ÇİD P. aeruginosa enfeksiyonlarının yönetiminde, hastanelerin düzenli antibiyotik duyarlılık testleri yapması ve antipsödomonal antibiyotiklerin dikkatli kullanılması önerilmektedir. Sonuç olarak, enfeksiyon kontrol önlemlerinin uygulanması ve yeni antibiyotiklerin geliştirilmesi, bu enfeksiyonlarla mücadelede kritik öneme sahiptir.
Üniversite hastanesinde kırım kongo kanamalı ateşi tanısı almış hastaların retrospektif incelenmesi
Amaç: Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA), Tokat yöresinde endemik seyreden, mortal olabilen, kene kaynaklı, viral hemorajik ateş tablosuna yol açan bir enfeksiyon hastalığıdır. Çalışmamızın amacı Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde KKKA nedeniyle takip edilen hastalarda prognozu etkileyen faktörleri incelemektir. Materyal-metod: Çalışmamızda 2018-2021 yılları arasında kliniğimizde KKKA nedeniyle yatışı yapılan 281 hastanın sonuçları retrospektif olarak incelendi. Hastaların genel özellikleri, mortalite ilişkili faktörler, yoğun bakım yatışı ile ilişkili faktörler ve hastane yatış süresi üzerine etkili faktörler incelendi. Bulgular: Kas-eklem ağrısı, iştahsızlık, bulantı (p<0,005) ve kusma-ishal (p<0,001) mortalite ile ilişkili semptomlardı. PLT ≤26000/mm3, AST ≥342 IU/L, LDH ≥1019 U/L, CRP ≥40 µg/ml, ferritin ≥20000 ng/ml, aPTT ≥59 sn, INR ≥1,6, fibrinojen≤ 113 mg/dl, D-dimer ≥5,59 µg/ml, D vitamini≤ 8,81 ng/ml olan olgularda mortalite riski fazlaydı. Mortaliteyle ilişkili semptomlara ek olarak baş ağrısı, iştahsızlık ve kanama bulguları yoğun bakıma yatışla ilişkili semptomlardı. PLT ≤26000/mm3, AST ≥342 IU/L, ALT ≥579 IU/L, LDH ≥1019 U/L, CK ≥357 IU/L, CRP ≥35 mg/l, prokalsitonin ≥0.449 ng/ml, IL-6 ≥30 pg/ml, ferritin ≥20000 ng/ml, aPTT ≥59 sn, INR ≥1.33, fibrinojen≤ 119 mg/dl, D-dimer ≥8,49 µg/ml, D vitamini ≤ 8,81 ng/ml olan olgularda yoğun bakım ihtiyacı gelişme riski fazlaydı. Takip sürecinde ölçülen en yüksek CRP, prokalsitonin, INR, PTT, IL-6, D-dimer değerleri ile en düşük PLT ve fibrinojen değerleri hasta yatış sürelerinin uzamasına neden olan istatiksel olarak anlamlı değişkenlerdi. Sonuç: KKKA takibi yapılan kliniklerde hastanın gidişatını öngörmek için semptomları iyi sorgulanmalı, günlük olarak hemogram, AST, ALT, CK, LDH, INR, aPTT, D-dimer, fibrinojen, ferritin takibi yapılmalıdır. D-vitamini eksikliği tespit edilen olgular replase edilmelidir.
Kan kültürlerinden izole edilen karbapenem dirençli enterobacterıaceae suşlarında karbapenem direnç genleri ve genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) direnç genlerinin polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) yöntemi ile araştırılması
Günümüzde, insanlardaki toplum ve hastane kaynaklı bakteriyel enfeksiyonların en önemli etkenleri Enterobacteriaceae ailesinde bulunmaktadır. Bu ailede yer alan bakterilerin mevcut antibiyotiklerle tedavisi hala zordur. Tedavide en sık kullanılan β-laktam antibiyotiklere karşı dirençte temel mekanizma β-laktamazlar, özellikle GSBL dir. GSBL üreten suşlarla oluşan ciddi enfeksiyonlarda tercih edilen karbapenemlerin yaygın kullanılması sonucu ise karbapenemaz üreten izolatlar gündeme gelmiş ve tedavi seçeneklerinde kısıtlılık ve tedavide güçlük yaşanmasına yol açmıştır. Ayrıca karbapenemaz üretiminin bu suşlarda hızla yaygınlaşması enfeksiyon kontrolünde acil bir problem haline gelmiş ve bu suşların hızlı bir şekilde tespit edilme gerekliliği ortaya koymuştur. Bu çalışmada Akdeniz Üniversitesi Hastanesi yataklı servisler ve yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalardan 2010-2015 yılları arasında alınan Merkez Laboratuvarı'na gönderilmiş kan kültürlerinden izole edilen, otomatize sistem ile saptanmış ve karbapenemlerden en az birine dirençli yada orta duyarlı bulunan Enterobacteriaceae ailesi üyelerinde karbapenem direnç genleri (KPC, OXA-48, NDM, IMP, VIM) ve GSBL (CTX-M …) varlığını PCR yöntemi ile saptamak ve yıllara göre dağılımları incelenerek hastanemizin epidemiyolojik verileri belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 152 [107 K. pneumoniae, 28 E. coli, 13 Enterobacter spp ile birer K. oxytoca, M. morganii, C. braaki, S. marcescens] kan izolatında 113 karbapenemaz enzimi (105 OXA-48, üçer NDM ve VIM, birer IMP ve IMP + OXA-48) tespit edilmiştir. İzolatların 36'sı imipeneme, 48'i meropeneme ve 4 tanesi ertapeneme duyarlı olarak saptanmıştır. Ertapenem karbapenemaz varlığını tarama da en duyarlı, imipenem ise en özgül karbapenem olarak bulunmuştur. 94 İzolatların hiçbirinde KPC saptanmamıştır. K. pneumoniae suşlarında OXA-48, NDM ve IMP sıklığı sırasıyla: %83.2, %1.9 ve %0.9, E. coli suşlarında OXA-48, NDM ve VIM sıklığı sırasıyla: %46.4, %3.6 ve %3.6, E. cloacae suşlarında OXA48 ve OXA-48 + VIM sıklığı sırasıyla: %20 ve %10 olarak tespit edilmiştir. 86 suşta CTX-M saptandı. K. pneumoniae, E. coli ve E. cloacae suşlarında CTX-M sıklığı sırasıyla %59.8, %67.9 ve %20 tespit edilmiştir. Kan kültürlerinden izole edilen Enterobactericeae suşlarında 2010 da 6, 2011 ve 2012 de 10, 2013 te 30, 2014 te 28, 2015 te 29 karbapenemaz üreten izolat saptandı. Ki-kare testi ile yapılan istatistiksel değerlendirmede yıllara göre karbapenemaz üretici sayısının prevalanslarının (2010 da % 15.8, 2011 de % 19.6, 2012 de % 27.8, 2013 te % 42.3, 2014 de % 41.8 ve 2015 te % 44.8) artışı anlamlı (p<0,05) olarak bulunmuştur. Bu durum hastanemizde gram negatif bakterilerde gözlenen karbapenem direncin 2010-2015 arasında ne kadar dramatik bir değişim gösterdiğini açısından önemlidir. Hastaların kan kültür öncesi aldıkları antibiyoterapiler incelendi ve kültür öncesi kolistin tedavisi alan 28 hastanın 25'inde OXA-48 direnç geni varlığı gözlendi. OXA-48 varlığı ve kolistin kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0.008). Ex olan 93 hastanın 70'inde OXA-48 direnç geni pozitifliği bulunmuştur. OXA-48 varlığı ve exitus arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0.047). Çalışmamız sonucunda hastanemizde Enterobacteriaceae üyelerinde karbapenemaz ve GSBL (CTX-M …) varlığı-prevalansları belirlenmiş olup, akılcı antibiyotik kullanımında yol gösterici olmuştur. Bu direnç genlerinin hızlı tespiti ile hastalara hem uygun antibiyoterapi hem de erken ve uygun şekilde izole edilerek maliyet ve mortalitenin azalmasına katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Enterobacteriaceae, karbapenemaz, PCR, CTX-M,